PİRHA- Müzsyen Ali Sizer, Alevi nefesleri ve deyişlerinin şiddet, çatışma ve çete sahnelerinde kullanılmasının kültürel bir imha olduğunu söyleyerek, “Bu eserler ruhu, sözünü ve geleneği yok etmektir. İnanç ve emeğe saygı gösterilmelidir” dedi.
Son yıllarda şiddet, çatışma, çeteleşme ve yozlaşma temalı film ve dizilerde Alevi nefesleri ile deyişlerinin sıkça kullanılması tartışma konusu olmaya devam ediyor. Özellikle çete başı karakterlerin sahnelerinde deyiş ve nefeslerin tercih edilmesine yönelik eleştirilere bir yenisi eklendi. Müzisyen Ali Sizer, konuya ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“BU, FİZİKİ DEĞİL KÜLTÜREL BİR İDAMDIR”
Pir Sultan’ın zalime karşı durduğu için idam edildiğini hatırlatan Sizer, onun deyişlerinin bir çete başının sahnesinde kullanılmasını “yeniden idam” olarak nitelendirdi:
“Pir Sultan zalimin zulmünü reddettiği için asıldı. Şimdi o deyiş bir çete başının sahnesinde çalınıyorsa bu bize şunu söylüyor; ‘Sizi yeniden idam ediyoruz.’ Bu biyolojik bir ölüm değil; kültürel, manevi bir yok etmedir. Fiziki olarak varsın ama ruhun alınmış, sözün tersyüz edilmiş. Eskiden Aleviler, Kızılbaşlar kırımdan geçerdi ama geride kalanlar inancını korurdu. Şimdi katliamın rengi değişti. Kültürel alan üzerinden bir imha söz konusu. Zulmü durdurmak için söylenmiş bir söz, zulmün fonuna dönüştürülüyor.
Bir ozan bir nefesi katliamın önüne geçmek için besteler. Eğer o eser bir infaz sahnesinde çalınıyorsa, bu o ozanın sözünü tersyüz etmektir. Bu, ‘sen bunları boşuna söyledin’ demektir. O sözün ruhunu da nefesini de almak demektir. Bu, geleneği dipten yok etmenin başka bir biçimidir.”
“DEYİŞLERİMİZİ POPÜLER KÜLTÜRE KURBAN EDEMEYİZ”
Alevi inancında nefeslerin “Hakk sözü” olduğunu ve inanç değerlerinin popüler kültürle araçsallaştırılmaması gerektiğini vurgulayan Sizer, “Biz nefese ‘hak deyişi’ deriz. Nefes bizim için ayettir. Nasıl ki Müslümanlar için Kur’an ayeti, Hristiyanlar için İncil kutsalsa; Aleviler için de nefes aynı anlamı taşır. Sen o Hakk sözünü alıp bir katilin sahnesine koyarsan, bu inanca yönelik bir saygısızlık ve tahribattır. Bu nedenle artık rica etmek değil, açıkça söylemek gerekir; bu yolu sevenler kendilerine ihanet etmemelidir. Popüler kültürün beğeni ve izlenme ölçütleri uğruna bir inancın barış felsefesi araçsallaştırılmamalıdır. Diziye uygun müzik yapılabilir; ancak Alevi nefesleri, duaları ve ‘hu’ makamı şiddetin arka planı olmamalıdır” dedi.
“Bu eserleri kullananlar emek veriyor, karşılığını da alıyor olabilir. Ancak seçici olmak zorundalar. Bir inancın, bir bütünlük makamının, bir barış öğretisinin bu kadar kolay harcanmaması gerekir. Aksi halde bu büyük bir ihanet olur ve bunun hesabı mutlaka sorulur” diyen Sizer, inanç, kültür ve emeğe saygı gösterilmesi çağrısında bulundu.
PİRHA- Savaşların, kadın katliamlarının, çocuk istismarlarının ve doğa talanının arttığı bir dönemde Hızır’ı yeniden anlamanın yakıcı bir ihtiyaç haline geldiğini belirten Ali Sizer, “Hızır darda kalana yetişendir ama önce insanın kendi vicdanında dirilmesidir” dedi.
Ocak ayının sonları ile şubat ayının ortalarına denk gelen Hızır Ayı’nda Aleviler üç gün oruç tutuyor, cem erkanları yürütüyor ve lokmalarını pay ediyor. Anadolu ve Mezopotamya’nın farklı bölgelerinde tarihleri değişse de bu ay boyunca “Ya Hızır” niyazı darda olana, yolda kalana, dara düşene yetişme çağrısı olarak yankılanıyor.
Hızır Ayı’nın içinden geçtiğimiz bu günlerde Sanatçı Ali Sizer, PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede Hızır’ın bir isim ya da mitolojik figür olmadığını; hakikat, vicdan ve varlık birliğiyle anlam kazanan bir inanç hali olduğunu vurguladı.
“HIZIR DARDA KALANIN İMDADIDIR”
Hızır’ın anlam ve değerine ilişkin konuşan Ali Sizer, “Hızır darda kalana yetişir deriz. Anadolu’da, Mezopotamya’da böyle biliriz. Ama bizde Hızır bir isim değildir. Gönüldedir, itikatta gizlidir, toprağın kendisidir. Yetişendir, yetiştirendir. Biz tabiatı Tanrı diye görürüz; Hızır da oradadır. Bizim nazarımızda Hızır kainatın kendisidir. Darda kalanın imdadıdır, muradıdır. Bilgelik, kemalat, ustadan geçer. İrşat olmadan irşat olmuş gibi yapılamaz. Hızır iki sözle anlatılamaz; yaşanarak anlaşılır. Yürürken, bakarken, yazarken, paylaşırken Hızır gibi olmak gerekir. Gösterişte, zenginlikte, makamda değildir. Kişinin kendisiyle barışmasının adıdır Hızır. Kendi içindeki hakikati kabul etmesidir” dedi.
“DOĞAYI TAHRİP EDEN ANLAYIŞ HIZIR OLAMAZ”
Günümüzde savaş, yıkım, kadın cinayetleri ve çocuk istismarlarının arttığı bir dönemde Hızır’ın anlamının daha da hayati hale geldiğini ifade eden Sizer, modern sistemin doğayla kurduğu ilişkiyi eleştirdi:
“Doğanın kendini yenilemesi Hızır’ın tecellisidir. Ama biz ne yaptık? Suyumuzu borulara hapsettik, dağlarımızı maden ocaklarıyla deldik, ormanlarımızı yaktık. Hızır’ın sakalını yaktık, kolunu kestik. Vicdanı ortadan kaldırdık. Hak insanın vicdanıdır; vicdanı yok edersen Hakkı da öldürmüş olursun. Kadın öldürmenin, çocuk istismarının, savaşın olduğu yerde Hızır yoktur. Bizde kadın kutsaldır; doğa kadın, kadın doğurgandır, üretendir. Tanrısallık erildir diye düşünmeyiz. Hızır da üretendir, doğurgandır, barıştır. Hızır bir inançtır ama kör bir itikat değildir; bilgeliktir, ilimdir. Ustanın ocağında pişmeden anlaşılmaz. Yaşamla kavranır. Herkesin gönlüne mihman olduğunda sınırlar kalkar, insanlar kendi toprağında onuruyla yaşar, kimse kimseye muhtaç olmaz.”
“HIZIR GÖNLE MİHMAN OLMADIKÇA BU YOL YÜRÜMEZ”
Hızır Ayı’nın yalnızca takvimsel bir zaman dilimi olmadığını, insanın kendi iç yolculuğuna çağrı olduğunu belirten Ali Sizer, son sözlerinde Hızır’ın özde yaşanması gerektiğini vurgulayarak, “Biz Hızır değiliz ama Hızır’a inanırız. Hızır gönülde olmadıkça, lokma pay edilmedikçe, vicdan diri tutulmadıkça bu Yol yürümez. Oruç sadece aç kalmak değildir; kötülüğe, zulme, haksızlığa karşı da durmaktır. Hızır Ayı kendimizle yüzleşme ayıdır. Eğer Hızır gönlümüze mihman olursa sınırlar kalkar, insanlar kendi toprağında onuruyla yaşar. Hızır yeniden varlığın birliğine ermektir; barışa, iyiliğe ve hakikate niyazdır” diye konuştu.
-Şahkulu Sultan Dergahı Kültür Sanat Edebiyat Etkinlikleri kapsamında Belgeselci Yazar Elmas Arus ‘Herkesin Bir Ötekisi Var Ötekinin Ötekisi Romanlar’ başlıklı panelde sunum yapacak. GÖRÜNTÜLÜ
-Pir Celal Fırat, Xizir inancının Alevilikte çok derin anlamı olduğunu belirterek “Xizir’ı gökte, yerde aranmanın mantığı yok. Dara düştüğünüzde elinizden kim tutuyorsa Xizir’iniz odur” dedi. GÖRÜNTÜLÜ
-HBVAKV Antalya Şubesi Konuksever Cemevi’nde Hızır cemi yürütüldü. GÖRÜNTÜLÜ
-DEM Parti Dersim İl Eş Başkanı Hümeyra Tusun Yeğin ve Emek Partisi MYK Üyesi Orhan Kurul, Dersim’de ortaya atılan isim listeleri ve itibarsızlaştırma kampanyası hakkında PİRHA’ya konuştu. GÖRÜNTÜLÜ
-Dersim merkeze bağlı Demirkapı köyü DEMSIR Aş ve Kültür Evi’nde Demokratik Alevi Dernekleri(DAD) ile birlikte Hızır Cem’i yürütülecek. GÖRÜNTÜLÜ
PİRHA- DAD Mersin Şubesi, Xizir ayı sebebiyle lokma yapıp, Xizir Cemi yürüttü. Şıx Çoban Ocağı evladı Zeynel Kete, “Xizir, toplumsal varlığımızı buralara kadar getiren en önemli günlerden biridir. Ana kaynağına inersek, genç kuşaklara daha iyi aktarır ve bizler de bunun önemini daha iyi kavrarız” dedi.
Aleviler, Hızır ayı dolayısıyla dünyanın bir çok yerinde lokmalarını pay etmeye ve Xizir Cemi (Hızır Cemi) tutmaya devam ediyor. Demokratik Alevi Derneği (DAD) Mersin Şubesi Toroslar Cemevi’nde Xizir Cemi yürüttü. Şıx Çoban Ocağı evladı ve DAD Eş Genel Başkanı Zeynel Kete’nin yürüttüğü cemde Zakir Ali Sizer deyiş ve nefesler okudu.
Toroslar Cemevi Başkanı Hüseyin Değerli, Xızır orucunun yalnızca bir inanç pratiği olarak değil, ne söylediği üzerinden yeniden ele almak gerektiğini ifade etti.
Cem erkanını yürüten Şıx Çoban Ocağı evladı Zeynel Kete, Hızır’ın en önemli toplumsal değerlerden biri olduğunu söyleyerek, “Xizir, toplumsal varlığımızı buralara kadar getiren en önemli günlerden biridir. Ana kaynağına inersek, genç kuşaklara daha iyi aktarır ve bizler de bunun önemini daha iyi kavrarız” diye konuştu. Alevilerin kutsal mekanlarına dönük saldırılara da dikkat çeken Kete, “Bugün, kutsal mekanlarımıza kazma vurulmamış bir yer kalmamıştır. Özellikle Dersim coğrafyası başta olmak üzere Alevi inanç mekanlarının yoğun olduğu bölgelerde HES’lerle, madenlerle kutsal mekanlarımız yok edilmek isteniyor. Ancak kazmayı neremize vuruyorlarsa oradan dirileceğiz. Bunu yapmazsak bizi var eden, bugüne kadar getiren toplumsal hafızamız yok olur. Tekçi, cinsiyetçi, iktidarcı anlayışa karşı durmalıyız” ifadelerini kullandı.
Ardından Zakir Ali Sizer’in seslendirdiği deyiş ve nefeslerle birlikte hizmetler yerine getirildi, semah dönüldü.
PİRHA- Hızır Ayı vesilesiyle tutulan oruçlar ardından Garip Dede Dergahı’nda lokmalar paylaşıldı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın da katıldığı buluşmada yüzlerce kişi bir araya geldi.
İstanbul’daki Alevi yurttaşlar, Hızır Ayı vesilesiyle tutulan oruçlar ardından Garip Dede Dergahında lokmalarını paylaştı. Pir Hüseyin Doğan’ın lokma gülbengi vermesi ardından Garip Dede Vakıf Başkanı ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, konuşma yaptı.
Fırat, günümüzde Alevilere yönelik baskı ve katliamlara dikkat çekerek şöyle konuştu:
“Hakikat; herkesin baktığı yerde değil, kişinin gerçeği görüp dinlediği derinlikte saklıdır. Görünene aldanan çok olur… Ama yolumuzun canları bilir ki her görünen, Hakk’ın perdesinden süzülen bir gölgedir sadece. Bu âlemde güç; servet biriktirmekten öte, insanın aklını başına devşirme kudretidir. Gönlü uyutan, aklı susturan; meydanı da hükmü de elinde tutar. Buna razı olmak ise bozuk düzene teslimiyettir. Uyanmak dediğin bir günde olmaz… Geç kaldığında anlarsın ki boynundaki bağ, demirden değil; cehalettendir. Kerbela’dan bugüne çok acılar yaşadık. Halen kimliğimizden dolayı ötekileştiriliyoruz. Suriye’de bugün halen katlediliyoruz. Bozatlı Hızır’ın inayeti, bereketi sizinle olsun. Bugün bu meydanda, hakikati birlikte arayan, sözün özle,gönlün Hakk’la buluştuğu yolda hepiniz hoş geldiniz, safâ getirdiniz. Lokmanız kabul, niyetiniz Hakk’a yazıla.”
“DÜŞENİN HIZIR’I OLALIM”
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da Hızır Lokmasına katılan isimler arasındaydı. Hatimoğulları,
Hızır’ın, daima mazlumların gücü olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Hızır, hakkın ve hakikatin kendisidir. Esas mesele geldiğimiz dünyadaki eylemimiz, amelimiz nedir bunu bilmek, bunu anlamaktır. Pir Sultanlar, Hallac-ı Mansurlar, Seyit Rızalar, Baba İshaklar aklıyla karanlıklara karşı durmuş; zalimlere, zorbalara, şahlara, padişahlara karşı durmuş ve her daim ‘benim Kabem insandır’ felsefesiyle yaklaşmışlardır. Her biri, bulunduğu dönemin Hızır’ı olmuştur. İşte bu nedenle Hızıri duruş özgür yaşamın ve Rıza Toplumunun temelidir.
Biz Aleviler ne yazık ki tarih boyunca çok büyük katliamlara maruz kaldık. Yavuz Sultan Selim’in kılıcından geçirildik. Koçgiri, Dersim, Sivas, Hama ve şimdi Suriye’de… Bir yılı geride bıraktık, binlerce canımız kastledildi Suriye’de. Son yüzyılın en büyük Alevi katliamlarından birine tanıklık ettik ne yazık ki. Suriye’de yalnız Aleviler katledilmedi. Kendi dili, inancıyla var olmak isteyen kadınlara karşı da büyük bir katliam gerçekleşti. Bugün acımızı bir kez daha paylaşıyoruz. Tarihimiz katliamlarla ve acılarla dolu. Alevi Canlar olarak bizler her daim inancımızı diri tuttuk. Direndik, direnmeye de devam edeceğiz. Düşenin Hızır’ı olalım. Yoksulun sofrasında lokma olup, mazlumun gözyaşına mendil olalım. Hakk, Muhammed Ali aşkına paylaşıldıkça çoğalan lokmamız, sevdikçe büyüyen yolumuz, dayandıkça güçlenen canlarımız olsun.”
Konuşmalar ve lokma paylaşımı ardından yüzlerce kişinin katılımıyla Hızır cemi yürütüldü.
PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, Maraş Narlı Cemevi’nde hizmet yürüten Alev Koç’un erkek şiddetiyle katledilmesine tepki göstererek, “Kadınlara yönelen şiddet, yalnızca bireysel bir suç değil; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve cezasızlıkla beslenen bir düzenin sonucudur” dedi.
Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, Alev Koç’un bir erkek tarafından katledilmesine ilişkin yazılı basın açıklaması yaptı. Bu cinayetin münferit olmadığına dikkat çekilen açıklamada, cezasızlık politikalarıyla beslenen erkek düzenin bir sonucu olduğuna vurgu yapıldı.
“ALEV, SEMAHIMIZIN TURNASIYDI”
Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Bileşenimiz, Alevi Kültür Dernekleri Maraş Narlı Cemevi’nde hizmet yürüten, semah dönen Alev Koç canımız erkek şiddetiyle katledildi. Ailesinin, sevenlerinin ve Alevi Kültür Dernekleri’nin acısını paylaşıyoruz. Alev canımızın Devri Daim Olsun. Ama, öfkemiz büyüktür! Alevi Yol Erkânı’nda her can, Hakk’ın emanetidir. Alevilik; gökteki kuşla, yerdeki karıncayı bir sayan, doğayla ve insanla birlikte yaşam ikrarı vermiş bir inançtır.
İnancımızda cana kıymak zalimliktir, yolundan ve ikrarından şaşmaktır. Alev canımız, Maraş gibi, Aleviliğin topraktan süzüldüğü; ama aynı zamanda, Alevi katliamı ile de anılan bir şehirde, yoluna ve ikrarına bağlı bir candı. Semahımızın turnasıydı. Bu saldırı tesadüf değildir. Kadınlara yönelen şiddet, yalnızca bireysel bir suç değil; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve cezasızlıkla beslenen bir düzenin sonucudur.
“BU ZULME RIZA GÖSTERMİYORUZ”
Kadınlar her gün öldürülüyor ve her gün toprağa bir can daha veriyoruz. Kadınların yaşam hakkını korumayanlar, şiddeti önlemeyenler, cezasızlığı büyütenler bu düzenin ortağıdır. Kadınların kanı üzerinden süren bu karanlığı kabul etmiyoruz. Alevi öğretisi, zulme rıza göstermemeyi emreder. Biz, bu zulme rıza göstermiyoruz. Buradan açıkça söylüyoruz: Adalet sağlanıncaya, katili gerekli cezayı alıncaya kadar Alev canımızın davasının takipçisi olacağız. Kadın cinayetleri durdurulana, kadınların özgür ve eşit yaşayabildiği bir yaşam kurulana kadar, mücadelemiz sürecektir. Kadın Cinayetleri Politiktir”
PİRHA- Suriye’de Alevilere yönelik saldırıların 1. yılında Alevi kurumları 7 Mart Cumartesi günü Samandağ’da miting düzenleyecek. Tertip Komitesi tarafından yapılan açıklamada “Bu miting yalnızca bir çağrı değil, vicdanı olan herkes için bir sorumluluktur” denilerek, mitinge katılma çağrısı yapıldı.
Suriye’de Alevilere yönelik sürdürülen katliamların birinci yılı dolayısıyla Avrupa ve Türkiye’den Alevi kurumları, siyasi partiler ile emek ve demokrasi güçleri 7 Mart’ta Samandağ’da miting düzenleyecek. Tertip Komitesi tarafından yapılan açıklamada, Suriye’de Alevilere ve bölgedeki diğer halklara yönelik saldırıların bir yıldır sürdüğü belirtilerek, uluslararası kamuoyunun sessizliğine tepki gösterildi. Açıklamada, katliamların yalnızca cihatçı HTŞ ve bağlı grupların değil, bölgedeki çıkar hesapları nedeniyle sessiz kalan devletlerin de sorumluluğunda olduğu ifade edildi.
“KARANLIĞA BİRLİKTE İTİRAZ EDELİM”
Açıklamada şu sözlere yer verildi:
“Suriye’de Alevilere ve tüm halklara yönelik sürdürülen soykırımın üzerinden bir yıl geçti. Bir yıldır katliam var, bir yıldır suskunluk var, bir yıldır adalet yok. Uluslararası kuruluşları, Birleşmiş Milletler’i; Suriye sahasında fiilen belirleyici olan tüm güçleri ve uluslararası insan hakları örgütlerini, Alevilere ve tüm halklara yönelik bu soykırımı durdurmak için derhal harekete geçmeye çağırıyoruz. Suriye’deki Alevi soykırımının 1. yıl dönümünde; Avrupa’dan ve Türkiye’den Alevi kurumları, siyasi partiler, emek ve demokrasi güçlerinin desteğiyle Samandağ’da bir araya geliyoruz.
Bu miting, yalnızca bir çağrı değil; vicdanı olan herkes için bir sorumluluktur. Bu toprakların kanaat önderlerini, duyarlı insanlarını, halktan yana olan herkesi soykırıma karşı ses olmaya, yan yana durmaya, bu karanlığa birlikte itiraz etmeye çağırıyoruz.”
Miting, 7 Mart Cumartesi günü saat 13.00’te Samandağ 75. Yıl Parkı’nda gerçekleştirilecek.
PİRHA- H.H.S. adlı erkek tarafından katledilen Alev Koç’un cenazesi gülbenglerle toprağa sırlandı.
Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Narlı Mahallesi’nde, iki çocuk annesi Alev Koç, dün bir erkek tarafından boğularak katledilmişti. Olayla ilgili soruşturma devam ederken, Koç’la arkadaşlığı olduğunu iddia eden 52 yaşındaki H.H.S., Gaziantep Adliyesi’ne giderek cinayeti itiraf etti ve teslim oldu. Yapılan adli incelemeler, Alev Koç’un boğulma sonucu hayatını kaybettiğini doğruladı.
Narlı Cemevinden Hakk’a uğurlama erkanı yapılan Alev Koç, Çokyaşar Elbistan Obası köy mezarlığında toprağa sırlandı.
PİRHA- Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, Jeffrey Epstein davasına ait belgelerde Türkiye’nin adının geçtiğine dair iddialar üzerine yetkililere çağrıda bulundu. Platform, söz konusu iddiaların Meclis ve yargı organlarınca şeffaf ve kapsamlı biçimde araştırılmasını talep etti.
Mersin Emek ve Demokrasi Platformu, kamuoyunda “Epstein Dosyaları” olarak bilinen ve ABD’de görülen Jeffrey Epstein ile Ghislaine Maxwell davasına ilişkin belgelerde Türkiye’nin adının geçtiği iddialar üzerine Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması yaptı.
“İDDİALAR ‘DEDİKODU’ OLAMAYACAK KADAR SOMUT”
Basın metnini okuyan platform dönem sözcüsü İsmail Oğuz, iddiaların ciddiyetle ele alınması gerektiğini vurgulayarak; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde araştırma komisyonu kurulması, savcılıkların resen soruşturma başlatması ve geçmişteki kayıp çocuk dosyalarının yeniden incelenmesi çağrısında bulundu.
Oğuz, “Dosyalarda yer alan tanık ifadelerinde ve uçuş kayıtlarında; Türkiye’den kaçırılan, yurt dışına götürülen veya bu ağın bir parçası haline getirilen çocuklardan ve genç kadınlardan bahsedilmektedir. İddialar arasında, 1999 Marmara Depremi sonrası kaybolan çocuklarımızla ilişkilendirilebilecek süreçlerden, Türkiye kökenli isimlerin bu ağdaki rollerine kadar son derece ciddi ve mutlaka aydınlatılması gereken hususlar bulunmaktadır. Bir pilotun ifadesinde ‘Türkiye’den çocukların alındığına’ dair beyanlar, bu konunun bir komplo teorisi olmaktan çıkıp, somut bir adli soruşturma konusu olması gerektiğini haykırmaktadır. Bu iddialar, birkaç dedikodu olarak geçiştirilemeyecek kadar somut, görmezden gelinemeyecek kadar ağırdır” diye konuştu.
“SESSİZLİK SUÇA ORTAKLIKTIR”
Söz konusu olanın çocukların, gençlerin, uluslararası bir suç örgütü tarafından birer “meta” gibi alınıp satılması, cinsel köleliğe zorlanması olduğunu vurgulayan Oğuz, “Eğer Epstein dosyalarında geçen Türkiye iddiaları doğruysa; bu çocuklar ülkemizden nasıl çıkarılmıştır, hangi gümrük kapıları, hangi havaalanları kullanılmıştır, bu transferlere içeriden kimler, hangi yetkililer veya hangi nüfuzlu kişiler göz yummuş ya da yardım etmiştir” sorularını sordu.
Çocuk kaçırmaları ve çocuk ticaretinin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunun altını çizen Oğuz, “Bu suçta zaman aşımı, ‘bizden değil’ ayrımı veya siyasi koruma kalkanı olamaz. Bu iddiaların araştırılmaması, sadece mağdurlara değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine ve hukuk devleti ilkesine de yapılmış bir saldırıdır. Çocuklarımızın güvenliği, hiçbir diplomatik dengenin, hiçbir ticari ilişkinin veya hiçbir şahsın itibarının arkasına saklanamaz” dedi.
ŞEFFAF VE TAVİZSİZ SORUŞTURMA TALEBİ
Türkiye ile ilgili geçen her ismin ve her iddianın devletin en üst organlarınca ciddiyetle ele alınmasını talep eden Oğuz, yetkililere şu çağrıda bulundu:
“-Meclis Araştırma Komisyonu Kurulmalıdır: Türkiye Büyük Millet Meclisi, derhal partiler üstü bir anlayışla hareket ederek, Epstein dosyalarındaki Türkiye bağlantılarını araştırmak üzere özel yetkili bir komisyon kurmalıdır. Bu komisyonun çalışmaları halka açık ve şeffaf yürütülmelidir.
-Cumhuriyet Savcıları Harekete Geçmelidir: Adalet Bakanlığı ve Cumhuriyet Savcıları, ABD makamları ile ivedilikle temasa geçmeli, dosyanın Türkiye’yi ilgilendiren kısımlarının onaylı örneklerini talep etmeli ve resen soruşturma başlatmalıdır. İddialarda adı geçen kişi veya kurumlar kim olursa olsun, yargı önünde hesap vermelidir.
-Kayıp Çocuklar Dosyaları Yeniden Açılmalıdır: Özellikle deprem bölgeleri başta olmak üzere, geçmişten günümüze “kayıp” olarak kayıtlara geçen çocuk dosyaları, Epstein davasındaki tarihler ve yöntemler ışığında yeniden incelenmelidir.
-Bu küresel ağın Türkiye ayağındaki finansörleri, toplayıcıları ve lojistik sağlayıcıları deşifre edilmelidir.”
PİRHA- İHD ve ÖHD Mersin Şubeleri’nin hazırladığı rapora göre, Mersin’deki Rojava eylemlerinde yurttaşlar keyfi yasaklamalar, polis ablukaları, gözaltılar ve tutuklamalarla karşılaştı. İHD Mersin Şube Eş Başkanı Gazi İnci, demokratik taleplerin kriminalize edildiğini vurguladı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) Mersin Şubeleri, Rojava’da 6 Ocak 2026’dan sonra derinleşen insani kriz ile bu krizi protesto etmek isteyenlere Mersin’de uygulanan kolluk ve yargı pratiklerini raporlaştırdı. Rapora göre, Suriye Geçici Hükümeti ve müttefik grupların operasyonları sonucunda en az 152 sivil yaşamını yitirdi, 300’ü aşkın kişi yaralandı; altyapının çökmesiyle birlikte 7 çocuk soğuktan hayatını kaybetti, yaklaşık 150 bin kişi zorla yerinden edildi. Bu tabloya dikkat çekmek isteyen yurttaşlar ise Mersin’de keyfi yasaklamalar, ablukalar, gözaltılar ve tutuklamalarla karşılaştı.
İHD Mersin Şube Eş Başkanı Gazi İnci, Rojava eylemlerinde yaşanan hak ihlallerine ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“DEMOKRATİK TEPKİLER DAHA BAŞTAN YASAKLANDI”
Rojava’daki insani krizi protesto etmek isteyen kitle örgütlerinin Mersin’de sistematik biçimde engellendiğini ifade eden Gazi İnci, sürecin keyfi yasaklarla başladığını belirtti:
“Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin mantığı bellidir; insanlar bir araya gelir ve demokratik tepkilerini ortaya koyar. Ancak burada daha en baştan, tam eylemin yapılacağı gün ve saatte, valilik tarafından yasaklama kararları çıkarıldı. Alanlar kapatıldı, yürüyüşlere izin verilmedi. Barış Anneleri’ne ‘kaldırım ihlali yapıyorsunuz’ denilerek müdahale edildi. Alanlar kısım kısım açılıp kapatıldı, toplu yürüyüşlere izin verilmedi. Polis sayısı çoğu zaman eylemci sayısından fazlaydı ve kitleler ablukaya alındı. Öte yandan eylemleri takip eden basın emekçilerinin görüntü alması engellendi, kameralarına müdahale edildi ve haber çekmeleri fiilen durduruldu. Bazı eylemlerin ardından, herkes dağıldıktan sonra dahi gazeteciler kolluk tarafından takip edildi. Bu müdahalelerle, devam eden hak mücadelesinin ve dile getirilen demokratik taleplerin kamuoyuna ulaşmasının önüne geçildi.”
ABDİ BARAN’IN ÖLÜMÜ: “BU BİR TAKSİR DEĞİL”
Raporun en çarpıcı başlıklarından biri, 25 Ocak’ta Tarsus’ta yaşanan ve Kobanêli Abdi Baran’ın yaşamını yitirdiği saldırı oldu. İnci, olayın “kaza” olarak geçiştirilemeyeceğini vurgulayarak, “Milliyetçi olduğu bilinen bir şahsın kalabalığı korkutmak amacıyla havaya ateş açtığı söyleniyor. O sırada olaylarla hiçbir ilgisi olmayan, evinin balkonunda oturan Suriyeli Kürt Abdi Baran başından vurularak hayatını kaybetti. Bu basit bir taksirle öldürme değil. Bir insanın bu eylemler sırasında sivillerin üzerine ya da havaya olsa bile tehlikeli bir şekilde korkutmak amacıyla ateş açması, buna cüret etmesi aslında tam da bu nefret söylemlerinin yaygınlaştırılması, bu meselenin kriminalize edilerek ele alınmasıyla cüret edilebilecek şey” dedi.
ÇOCUKLARA YÖNELİK YARGISAL ŞİDDET
Raporda yer alan verilere göre yapılan eylemlerde Mersin genelinde en az 36 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanların 11’i çocuk, 25’i yetişkinlerden oluşuyor. Bu kişilerden toplam 14 kişi tutuklandı. Tutuklananların 7’si çocuk, 7’si yetişkin.
Gazi İnci, yargı süreçlerinin özellikle çocuklar açısından “hukuken ve vicdanen kabul edilemez” olduğunu söyleyerek, “Bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla en az 36 yurttaş gözaltına alındı. Bunların 11’i çocuktu, 25’i yetişkin. Gözaltına alınan çocukların 7’si tutuklandı, yetişkinlerden de 7 kişi tutuklandı. Bu rakamlar, sadece bizim ulaşabildiklerimiz. Ulaşamadığımız kişiler olduğuna da inanıyoruz. 15–16 yaşındaki çocuklar, ifade süreçlerinde kendi haklarından mahrum bırakıldı. Savcılık sorguları, ifade alma süreçleri sağlıklı işletilmedi. Bu çocuklara ‘örgüt propagandası’, ‘2911’e muhalefet’, ‘kolluğa mukavemet’ gibi suçlamalar yöneltildi. Bir çocuğun tutuklanması, tutuklamanın son çare olması ilkesinin tamamen göz ardı edildiğinin göstergesidir. Bu sadece hukuki bir sorun değil, çocukların psikolojik travma yaşamasına yol açan bir insan hakkı ihlalidir” diye konuştu.
“YETİŞKİNLERE YÖNELİK TUTUKLAMALAR DA ORANTISIZ”
Yetişkinler arasında da gözaltına alınan 25 kişiden 7’sinin tutuklanmasıyla sonuçlanan sürece dikkat çeken İnci, bu tutuklamaların somut delillere dayanmadığının altını çizerek, “Yetişkinlere yöneltilen suçlamalar da çoğu kez siyasi içerikli. Delil olmadan, sadece eyleme katıldıkları için kişilere tutuklama kararı verildi. Bu durum, demokratik bir tepkiyi suç saymakla eşdeğerdir. Bir toplumsal meseleyi dile getirmek isteyen kişi, bu kadar ağır yargı süreçleriyle karşılaşacağını bile düşünerek eylemden vazgeçiriliyor. Bu, sadece bireysel hak ihlali değil, toplumsal barışın ve demokratik katılımın önünün kesilmesidir” ifadelerini kullandı.
İnci’nin bir diğer vurgusu, yargı süreçlerinin “siyasetten uzak, hukukun üstünlüğüne uygun” biçimde yürütülmesi gerektiği oldu. İnci, “Eğer bir yargılama süreci yürütülecekse, bu sürecin tutuksuz yargılama esas alınarak yürütülmesi gerekir. Özellikle çocuklar açısından tutuksuz yargılama bir zorunluluktur. Bu dosyaların siyasi malzemeye dönüştürülmesi, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmektedir” şeklinde konuştu.
TOPLUMSAL BARIŞ İÇİN ÇAĞRI
Gazi İnci, gelinen noktada demokratik taleplerin dahi suç kapsamına sokulduğuna dikkatleri çekerek, sürecin sona ermesi için şu çağrılarda bulundu:
“Bir tarafta ağır bir insani kriz var, diğer tarafta bu krize dikkat çekmek isteyenler. Ama sonuçta her eylemci, hangi örgüte sığdırılacağı bilinmeden ‘örgüt üyesi’ muamelesi görüyor. Bu yaklaşım toplumsal barışı daha da zedeliyor. Abdi Baran’ın ölümü tüm yönleriyle araştırılmalı, sorumlular hesap vermelidir. Tutuklu çocuklar derhal serbest bırakılmalı, delil olmayan dosyalarda tutuksuz yargılama esas alınmalıdır. Polis müdahaleleri bağımsız ve denetlenebilir mekanizmalar tarafından incelenmelidir. Toplumsal barış için bu nefret dili terk edilmelidir.”
PİRHA- Mersin Cemevi Kadın Komisyonu üyeleri, yürüttükleri gönüllü çalışmalarla cemevlerini canlı tutmayı amaçladıklarını belirterek, kadınlara ve ailelere cemevlerine sahip çıkma çağrısında bulundu.
Mersin Cemevi Kadın Komisyonu üyeleri Elif Şimşek ve Semra Turaç Çelik, komisyonun yürüttüğü çalışmalar, kadınların cemevlerindeki rolü ve toplumsal dayanışmanın önemi üzerine PİRHA’ya konuştu. Kadınların gönüllü emeğiyle cemevlerini birer yaşam alanına dönüştürmeye çalıştıklarını vurgulayan komisyon üyeleri, etkinliklerden inanç ritüellerine kadar birçok alanda aktif rol aldıklarını ifade etti.
“CEMEVİ TAŞTAN DEĞİL, CANLARDAN OLUŞUR”
Kadın Komisyonu üyesi Elif Şimşek, cemevlerinin yalnızca fiziki mekanlar olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekerek, kadın emeğinin bu alanları ayakta tuttuğunu vurguladı. Şimşek, kadınların gönüllü çalışmalarıyla cemevlerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirterek, “Biz kadın komisyonunda gönüllü olarak çalışıyoruz. Elimizden geldiği kadar cemevlerini canlı tutmaya çalışıyoruz, kadınları bir araya getirmeye gayret ediyoruz. Cemevi taştan, duvardan ibaret değildir. Cemevimizin canlanması için biz kadınlar gönüllü olarak buraya emek veriyoruz. Cemeviyle ilgili olan, cemevinde yürütülen tüm işlere varız” şeklinde konuştu.
İnanç aylarının ve ritüellerin de kadınların katkısıyla yürütüldüğünü belirten Şimşek, Hızır ayı, oruçlar ve cemlere ilişkin süreci şu sözlerle aktardı:
“Bizim için şubat ayı Hızır ayıdır. Hızır ayında cemevlerinde olacağız. Üç gün orucumuz var, oruçlarımızı cemevlerinde açacağız. Sonrasında cemimiz var, buna katkı sağlıyoruz. Ardından 8 Mart geliyor, sonra mayıs ayında Hıdırellez var. Bunların hepsi kadın komisyonu olarak düzenlediğimiz etkinlikler. Alevi kadınlar, diğer kesimlere göre düşüncelerini biraz daha özgürce ifade edebilen bir kesim. Buraya istedikleri gibi, gönül rahatlığıyla gelebiliyorlar. Cemevi bizim her şeyimiz. Cemevine de bütün kadınları davet ediyorum. Burayı kadınsız bırakmayın. Kadının olduğu yer daha farklı oluyor.”
“ÇOCUKLARIMIZI CEMEVLERİNE GETİRMELİYİZ”
Kadın Komisyonu üyesi Semra Turaç Çelik ise kadın dayanışmasının komisyon çalışmalarının temelini oluşturduğunu söyleyerek, mücadeleyi birlikte sürdürdüklerini dile getirdi. Çelik, kadınlara yönelik çalışmaların yanı sıra tüm canları kapsayan etkinlikler yapmaya özen gösterdiklerini vurgulayarak, “Kadın komisyonu olarak etkinlikler düzenliyoruz. Kadın olmanın verdiği güçle mücadelemizi sürdürüyoruz. Bir arada olarak, birbirimize destek olarak çalışıyoruz. Kadınlara yönelik çalışmalarımız var ama aynı zamanda tüm canları içine alan, tüm canlarla birlikte yürütülen etkinlikler yapmaya çalışıyoruz” dedi.
Çocuklara yönelik etkinliklerin de önemli bir yer tuttuğunu belirten Çelik; Hıdırellez, Kadınlar Günü ve Anneler Günü gibi etkinlikleri düzenlediklerini söyledi. Cemevlerine sahip çıkmanın yalnızca belirli günlerle sınırlı kalmaması gerektiğinin altını çizen Çelik, “Cemevlerimizi yalnız bırakmamalıyız. Sadece etkinlik olduğu zamanlarda değil, her zaman gelip gitmeliyiz. Uğrayıp hal hatır sormak bile çok kıymetli. Çocuklarımızı mutlaka getirmeliyiz. Çünkü bazı şeyler çocuklarla başlar. Galiba burada bir eksiğimiz var; çocuklarımızı yanımıza alıp cemevlerimize girmeliyiz” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Adıyaman’da 6 Şubat depremlerinin üçüncü yılında depremzedeler konteynerlerde yaşamaya devam ederken, kalıcı konut taleplerinin karşılanmadığını söyledi.
6 Şubat depremlerinin üzerinden 3 yıl geçti. Toplam 11 ilde milyonlarca yurttaşın etkilendiği depremlerde on binlerce yurttaş yaşamını yitirdi. Resmi rakamlara göre Maraş merkezli 7,8 ve 7,5 büyüklüğündeki 6 Şubat depremlerinde resmi açıklamalara göre 53 bin 725 kişi hayatını kaybetti, 107 bin 213 kişi yaralandı.
6 Şubat depremlerinin ağır yıkım yaşattığı Adıyaman’da, aradan geçen üç yıla rağmen binlerce depremzede kalıcı konutlara yerleşemedi. Adalet Peşinde Aileleri Platformu’ndan Filiz Sırtıkara ve Sabahat Ala, deprem sonrası yaşam koşullarının değişmediğini belirterek yaşadıkları mağduriyeti PİRHA’ya anlattı.
“ENGELLİ KALDIM, HALA KONTEYNERDAYIM”
Depremde ağır yaralanarak engelli kalan Filiz Sırtıkara, yaşamının üç yıldır konteynerle sınırlı olduğunu söyledi. Kiracı olduğu için TOKİ’den konut çıkmadığını belirten Sırtıkara, kalıcı barınma talebini şu sözlerle dile getirdi:
“Bizim için, benim için hiçbir şey değişmedi. Depremde engelli kaldım. Parmağımı kaybettim, omzumu kullanamıyorum. Yüzümün her tarafında demir var; yüzüm parçalandı. Kiracıyım ve TOKİ de çıkmadı. Eşimi kaybettim, hiçbir gelirim yok. Engelli konteynerinde kalıyorum ve hâlâ oradayım. Bu yaştan sonra engelli olmak çok zor. Komşularımı kaybettim. Hayat benim için çok zor. Benim gibi engelli olup konteynerda kalanların da evleri yok. Onlar da kiracı ve onlara da TOKİ çıkmadı. Yaşayacak bir gelirimiz yok. Biz kalıcı konut istiyoruz.”
“BİN METREKARE YERİM VARDI, EV VERİLMEDİ”
Depremde eşini kaybeden Sabahat Ala ise mülk sahibi olmasına rağmen kendisine konut verilmediğini söyledi. Üç yıldır torunlarıyla birlikte konteynerde yaşadığını belirten Ala, sürece tepki göstererek, “İki dükkanlı, beş katlı apartmanım depremde yıkıldı. Eşim vefat etti, oğlum ağır yaralandı. Şimdi üç yıldır konteynerda kalıyoruz. Şehrin en değerli yerinde bin metrekare yerim vardı. ‘Apartmanınızı yapıp ev vereceğiz’ dediler ama uygulamada hiçbir şey verilmedi. Torpilli olanlar evlerini aldı, biz alamadık” diye konuştu.
Ekonomik koşulların da yaşamı daha zor hale getirdiğini belirten Ala, hükümete seslenerek, “Üç yetim torunuma bakıyorum. Beş kişi bir konteynerde yaşıyoruz. Emekli aylığım yetmiyor. Ben sadece hakkım olan evi istiyorum. Bir emekli aylığım var, beş kişiye bu para yetmiyor. Cumhurbaşkanı mümkünse herkesin hakkı olan evi verilecek demişti. Benim de hakkım olan evi versinler istiyorum” dedi.
-Mersin Cemevi Kadın Komisyonu üyeleri, yürüttükleri gönüllü çalışmalarla cemevlerini canlı tutmayı amaçladıklarını belirterek, kadınlara ve ailelere cemevlerine sahip çıkma çağrısında bulundu. GÖRÜNTÜLÜ
-Adıyaman’da 6 Şubat depremlerinin üçüncü yılında depremzedeler konteynerlerde yaşamaya devam ederken, kalıcı konut taleplerinin karşılanmadığını söyledi. GÖRÜNTÜLÜ
-Osmanlıdan bugüne çok dilliğin, çok kültürlülüğün bir bölünme endişesi ile anlamsız bir toplumsal hafıza yarattığını belirten Antalya Tahtacılar Kültür Eğitim Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Mehmet Akar. Bütün farklılıklarımıza rağmen bir arada yaşamı savunmaktan başka şansımız yok” dedi. GÖRÜNTÜLÜ
-Çemişgezek Regülatörü ve HES projesinin iptal kararına ilişkin saat 12.30’da Dersim Barosu binasında basın toplantısı yapılacak. GÖRÜNTÜLÜ
-Alevi toplumuna yönelik yeni girişimlerin hedefinde Cemevleri var. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın Cemevlerini kültür merkezi olarak kayda geçirmesine tepki gösteren Mazlum Köse, “Alevilik bir inançtır, cemevleri ibadethanemizdir” diyerek mücadele mesajı verdi. GÖRÜNTÜLÜ
PİRHA- Britanya Kürecikliler Dayanışma ve Kültür Derneği diasporada kimlik, kültürel hafıza ve dayanışmayı güçlendirmeyi amacıyla 20 Şubat’ta Londra’da dayanışma gecesi düzenleyecek.
Birleşik Krallık’ta yaşayan Kürecikliler göç koşullarında kimlik, aidiyet ve kültürel sürekliliği büyütmek amacıyla 20 Şubat 2026 Cuma günü Londra’da bir araya gelecek. Britanya Kürecikliler Dayanışma ve Kültür Derneği tarafından düzenlenecek 8. Dayanışma Gecesi, Edmonton bölgesinde bulunan Kervan Düğün Salonu’nda yapılacak. Saat 17.00’de başlayacak etkinlik, diasporada yaşayan Kürecikliler açısından yalnızca bir kültür buluşması değil; ortak hafızanın korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması açısından da önemli bir adım olarak görülüyor.
Program kapsamında sanatçılar Dodan, Cengiz Aslan, Serdal Altuntaş ve Gülseven Medar sahne alacak. Konuk sanatçılar Ayşe Bakır ve Gulan da etkinlikte performans sergileyecek. Gecede ayrıca DJ performansları ile davul-zurna gösterileri yer alacak. Etkinlikte Serpil Kemalbay ve Osman Baydemir konuşma yapacak.
Dernek yetkilileri, 8. Dayanışma Gecesi’nin diasporada yalnızca kültürel bir etkinlik değil, aynı zamanda sosyal dayanışma ağlarını güçlendiren bir buluşma olduğuna dikkat çekerek tüm Küreciklileri ve dostlarını geceye katılmaya çağırdı.
PİRHA- Sivas’ın İmranlı ilçesine bağlı Çetinkaya ve Kalkım köylerinde faaliyet gösteren Bakırtepe siyanürlü altın madeniyle ilgili açılan davada mahkemenin ÇED raporunu onaylamasına tepki gösteren yurttaşlar, maden faaliyetlerinin bölgedeki su kaynaklarını hızla yok ettiğini belirtti.
Sivas’ın İmranlı ilçesine bağlı Çetinkaya ve Kalkım köylerinde faaliyet yürüten Bakırtepe siyanürlü altın madenine ilişkin açılan davada mahkeme, yapılan itirazı reddederek ÇED raporunu onayladı. Karara tepki gösteren yurttaşlar, maden faaliyetlerinin bölgedeki su kaynaklarını hızla yok ettiğini belirtti.
Sivas İdare Mahkemesi’nin Çetinkaya ve Kalkım halkının yaptığı itirazı reddetmesinin ardından, Bakırtepe’deki siyanürlü altın madeniyle ilgili tepkiler artarak sürüyor. Mahkemenin ÇED raporunu onaylamasına rağmen, Sivas İl Özel İdaresi’nin daha önce maden sahasında dinamitli patlatma yapılamayacağına dair rapor verdiği öğrenildi. Söz konusu rapora karşın şirketin dinamitli patlatmalara devam ettiği belirtilirken, İl Özel İdaresi’nin yaptığı denetimde; yasak olmasına rağmen patlatmaların sürdüğü, Çetinkaya’ya giden suyun bulandığı ve su debisinin ciddi oranda azaldığı tespit edildi.
Öte yandan Çetinkaya Muhtarlığı’nın, su deposunda biriken çamuru temizleyerek dışarıya vidanjörlerle taşımak zorunda kaldığı, kış ortasında dahi köyde sürekli su kesintileri yaşandığı ifade edildi. Yurttaşlar, mevcut durumun yaz aylarında daha büyük bir krize yol açacağından endişe ediyor.
PİRHA- Meme Hacı Ocağı Dedesi Kazım Karagöz ve sanatçı Haşim Tokdemir, depremin üzerinden üç yıl geçmesine karşın Adıyaman’daki yurttaşların mağduriyetlerinin hala devam ettiğini belirterek, hükümete eksikliklerin giderilmesi ve halkın sesinin duyulması çağrısında bulundu.
6 Şubat depremlerinin üzerinden 3 yıl geçti. Toplam 11 ilde milyonlarca yurttaşın etkilendiği depremlerde on binlerce yurttaş yaşamını yitirdi. Resmi rakamlara göre Maraş merkezli 7,8 ve 7,5 büyüklüğündeki 6 Şubat depremlerinde 53 bin 725 kişi hayatını kaybetti, 107 bin 213 kişi yaralandı.
6 Şubat depremlerinden en ağır şekilde etkilenen illerden biri olan Adıyaman’da aradan geçen 3 yıla rağmen barınma, altyapı ve sosyal destek sorunları devam ediyor.
Meme Hacı Ocağı Dedesi Kazım Karagöz ve Adıyamanlı Sanatçı Haşim Tokdemir hem depremin ilk günlerinde yaşananları hem de bugün gelinen noktayı değerlendirerek, devletin sosyal sorumluluklarını yerine getirmediğini ifade etti.
“DEPREMDE ADIYAMAN UNUTULDU”
Meme Hacı Ocağı Dedesi Kazım Karagöz, depremde yalnız bırakıldıklarını ve devlet yetkililerinin Adıyaman’ı görmediğini belirtti. Karagöz, depremin ilk günlerinde yurttaşların tamamen kendi imkanlarıyla hayatta kalmaya çalıştığını vurgulayarak, “6 Şubat depreminin üzerinden 3 yıl geçti ancak bu süre içinde Adıyaman’da gözle görülür bir hizmet yapılmadı. Depremden sonraki ilk 3 gün Adıyaman unutuldu. O günlerde sağımızda solumuzda bize uzanan hiçbir el yoktu. Bu eli 3 gün boyunca bekledik ama bir türlü gelmedi. Enkaz altındaki cenazelerimizi kendi ellerimizle kazıya kazıya çıkardık. Kefensiz bir şekilde toprağa verdik. Sosyal devletin bir görevi vardır ama Adıyaman’da bu görev yerine getirilmedi” diye konuştu.
TOKİ ELEŞTİRİSİ VE HÜKÜMETE ÇAĞRI
Karagöz, deprem sonrası inşa edilen TOKİ konutlarının depremzedelerin barınma hakkını güvence altına almak yerine yeni bir mağduriyet alanına dönüştürüldüğünü dile getirdi. Konutların yüksek bedellerle satıldığını ve dağıtım sürecinde adaletsizlik yaşandığını vurgulayan Karagöz, “Bugün hala Adıyaman’da yaklaşık 30 bin insan konteynerlerde yaşıyor. Bu, dünyanın ve siyasi hükümetin utancıdır. İnsanlar 21 metrekarelik konteynerlerde hayatlarını sürdürmeye çalışıyor. TOKİ tarafından yapılan konutlara bakıldığında, bu evler vatandaşa 4–5 milyon TL bedelle satılıyor. Hak etmeyen insanlara ev çıkarken, gerçekten ihtiyacı olanlara ev çıkmıyor. 300 dönüm arazisi olan insanlara ev çıktığını görüyoruz. Sosyal devlet; depremde, yangında, selde vatandaşının yanında olandır. Peki sosyal devletin görevi, depremzede halka verilen evleri parayla satmak mıdır? Bu doğru değildir. Bu kapitalizmdir ve halka yapılan bir zulümdür” dedi.
Adıyaman’da halen devam eden sorunlarının çözümü için hükümete çağrıda bulunan Karagöz, sözlerini şöyle tamamladı:
“Yaşanan mağduriyetlerin giderilmesi için Ankara hükümeti halkın sesini duymalıdır. Deprem yalnızca yıkılan binalarla sınırlı değildir, sosyal yaralar hala açıktır. 11 ilde yaşanan bu büyük felaketin sorumluluğu unutulmamalı, yaralar eksiksiz şekilde sarılmalıdır. Bu kokuşmuş düzen içerisinde halkımızı dayanışmaya, birlik ve beraberliğe davet ediyorum. Bugün bu düzen değişmedikçe, halk adına toplanan vergiler halka sunulmadıkça, halk refaha kavuşamayacaktır.”
“İNSANLAR BİR AN ÖNCE KONUTLARA KAVUŞMALI”
Adıyamanlı sanatçı Haşim Tokdemir ise deprem günlerinde yaşadıklarının kendisini derinden etkilediğini ve bu acıların bir ağıda dönüştüğünü söyledi. Tokdemir, ilk günlerde yardımların halktan geldiğini, devletin ise sahada olmadığını belirterek, yaşadıklarını şu sözlerle aktardı:
“Allah bir daha böyle bir felaketi yaşatmasın, eksikler çoktu. Üç gün boyunca Adıyaman’daydık. İnsanların kendi imkanlarıyla getirdiği yardımlar vardı, devlet yoktu. Bu yaşananların üzerine bir ağıt yazdım. Karın ortasında yalın ayak yürüyen çocukları, gecelikle kar altında dolaşan insanları gördüm. Burada hala konteynerlerde yaşayan insanlar var. Bu insanlar bir an önce evlerine kavuşmalı, verilen evler depremzedelere çok cüzi bedellerle sunulmalı. İnsanlar evlerini, evlatlarını kaybetti bir de maddi olarak ezilmemeli.”
PİRHA- Mersin Dersimliler Derneği’nin 18. Olağan Genel Kurulu yoğun katılımla gerçekleştirildi. Tek listeyle gidilen kongrede Nurşen Çığlık yeniden başkanlığa seçildi.
Mersin Dersimliler Derneği, 18. Olağan Genel Kurulu’nu yoğun katılımla gerçekleştirdi. Tek listeyle gidilen kongrede mevcut Başkan Nurşen Çığlık, üyelerin oylarıyla yeniden göreve seçildi.
Genel kurulun açılış konuşmasını yapan Dernek Başkanı Nurşen Çığlık, görevde oldukları süreçte yürütülen çalışmalara dair değerlendirmelerde bulundu. Dersim kimliğinin korunmasının önemine dikkat çeken Çığlık, özellikle dil ve kültürün yaşatılmasına yönelik kolektif bir sorumluluk çağrısı yaptı.
Faaliyet ve mali raporların okunup ibra edilmesinin ardından seçim gündemine geçildi. Tek listeyle yapılan seçim sonucunda Nurşen Çığlık, Mersin Dersimliler Derneği Başkanlığı görevine yeniden seçildi. Genel kurul, birlik ve dayanışma vurgusuyla sona erdi.
PİRHA- Adıyaman Baro Başkanı Bilal Doğan, depremin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen acıların hala çok taze olduğunu belirterek, afet öncesi planlama eksikliğinin felaketin boyutlarını büyüttüğünü vurguladı.
Adıyaman Baro Başkanı Bilal Doğan, Maraş merkezli depremlerin ardından yaşanan sürece ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu. Depremin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen kentin hala yaralarını sarmaya çalıştığını ifade eden Doğan, barınma sorununun özellikle kiracılar açısından derinleşerek sürdüğünü söyledi.
“KİRACILAR EN GÖRÜNMEZ MAĞDURLARDAN”
Bilal Doğan, depremden sonra mağdur olan kesimin başında kiracıların geldiğine dikkat çekerek, “Kiracının zaten evi yoktu, kirada oturuyordu. Evi yıkıldı. Konteyner dağıtım sürecinde bu insanlar ciddi zorluklar yaşadı. Sonrasında bir şekilde konteyner temin edildi ama sorunlar bitmedi. Şu an ev yok, kiralar inanılmaz derecede arttı. En fazla mağdur edilen kesim kiracılar. Bugün hala konteyner kentlerde 30 binden fazla insan yaşıyor ve bunların çok büyük bir kısmı kiracı. TOKİ’nin yaptığı konutlarda sosyal konut anlayışıyla kiracıların da düşünülmesi gerekiyordu. Kısmen yapıldı ama mağduriyet tamamen giderilmiş değil” diye konuştu.
Aradan geçen üç yıla rağmen hala konut sorununun çözülemediğini belirten Doğan, “Konutların tamamı hala bitmiş değil. Gerek TOKİ’nin yaptığı evler gerekse yerinde dönüşüm kapsamında yurttaşların kendi imkanlarıyla yapmaya çalıştığı evler tamamlanamadı. Bu yüzden insanlar hala konteynerlerde yaşamaya devam ediyor” ifadelerini kullandı.
“DEPREM DEĞİL, İHMALLER ÖLDÜRDÜ”
Türkiye’nin deprem gerçeğine rağmen gerekli önlemlerin alınmadığını dile getiren Doğan, afetin sonuçlarının insan eliyle ağırlaştığını söyledi:
“Sadece Adıyaman değil, Türkiye bir deprem ülkesi. Dünyada deprem riski en yüksek beş ülkeden biriyiz. Buna göre bir yapılaşma olması gerekiyordu. Deprem bir doğa olayıdır ama felaket insandan kaynaklıdır. Deprem öldürmez, yanlış yapılaşma öldürür, çürük bina öldürür. Depreme uygun olmayan binaların önüne geçilmeliydi. Bundan sonra yapılacak planlamalarda yalnızca hak sahipleri, yani mülk sahipleri değil; kiracı yurttaşların da hakları gözetilmeli. Bu konuda çok ciddi bir planlama eksikliği var. Toplum olarak da devlet olarak da planlama konusunda eksiklerimiz büyük. Depremden sonra hızlı hareket edildi, yapılan güzel işler var, bunları görmek ve teslim etmek gerekir. Ama eksikleri dile getirmezsek çözüme de ulaşamayız. Çünkü aradan üç yıl gibi uzun bir süre geçti.”
PİRHA- TTB ve SES’in, 6 Şubat depremlerinin üçüncü yılına dair yayımladığı “Psikososyal İyilik Hali” raporu, afetin etkilerinin azalmadığını; barınma, sağlık ve geçim sorunlarıyla birlikte derinleşerek sürdüğünü ortaya koydu. Raporda, “deprem hâlâ sürüyor” vurgusu yapılırken, hak temelli ve katılımcı politikalar olmadan toplumsal iyileşmenin mümkün olmadığına dikkat çekildi.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yılına ilişkin hazırladıkları “Psikososyal İyilik Hali” başlıklı değerlendirme raporunu yayımladı. Eğitim Sen binasında yapılan basın toplantısında kamuoyuna duyurulan raporda afetin psikososyal etkilerinin zamanla azalmadığı; aksine barınma, sağlık, geçim ve kamusal hizmetlerdeki sorunlarla birlikte kronikleştiği vurgulandı.
TTB-SES, depremin yalnızca yıkılan binalarla sınırlı olmadığını, “sağlığın sadece biyolojik bir durum olmadığı” perspektifiyle ele alınması gerektiğini belirtti. Raporda, kentlerin yeniden inşasının “yaşam alanı” yerine “hızlı inşaat” anlayışıyla yürütülmesinin, toplumsal sağlığı derin biçimde zedelediği ifade edildi.
BARINMA KRİZİ VE “MAKYAJLANMIŞ KENTLER”
Raporda barınma sorununun, yalnızca konut eksikliği değil; güvensizlik, aidiyet kaybı ve kalıcı belirsizlik yaratan bir toplumsal kriz olduğu vurgulandı. Konteyner kentlerin boşaltılması, toplu konutların fiyatlarının belirsizliği ve altyapı sorunları depremzedelerin kaygılarını derinleştiriyor.
Saha görüşmelerinde depremzedeler, “binalar yapılıyor ama yuva olmuyor”, “konteynerler boşaltılıyor ama nereye gidileceği belli değil” sözleriyle yaşadıkları çelişkili ruh halini ifade etti. Bayramlar ve anma günleri öncesinde “makyajlanan kentlerin”, deprem gerçeğini görünmez kıldığına dikkat çekildi.
“DEPREM HALA SÜRÜYOR”
Raporda, depremin “geride kalmış bir olay” olmadığı; inşaat gürültüsü, kamyon sesleri, bozuk yollar ve altyapı sorunlarının travmayı her gün yeniden ürettiği belirtildi. Trafik kazaları, işçi ölümleri, kadın cinayetleri, çocuk ve ergenlerde artan riskli davranışlar, gıda güvencesizliği ve çevresel tehditler “önlenebilir erken ölümler” olarak tanımlandı ve “sosyal cinayet” kavramı öne çıkarıldı.
Raporda kadınların artan bakım yükü, güvencesiz emek ve “güçlü olmak zorunda kalma” hali nedeniyle psikososyal iyiliklerinin ciddi biçimde daraldığı belirtildi. Çocuklar ve gençler açısından ise eğitimden kopma, erken yaşta çalışma, bağımlılıklar, akran zorbalığı ve istismar riskleri öne çıktı. Engelliler, bakım verenler ve bazı topluluklar kamusal süreçlerde kendilerini görünmez hissettiklerini ifade etti.
ÇÖZÜM: HAK TEMELLİ, DEMOKRATİK VE KATILIMCI POLİTİKALAR
Saha çalışmalarında, depremin ilk dönemindeki güçlü toplumsal dayanışmanın zamanla yerini bireyselleşmeye, öfkeye ve güven kaybına bıraktığı saptandı. Aile ve komşuluk ilişkilerinin mekânsal yıkımla birlikte dönüştüğü, toplumsal bağların zayıfladığı aktarıldı.
TTB-SES, psikososyal iyilik halinin kendiliğinden ya da zamanla oluşmayacağını vurgulayarak; barınma, sağlık, geçim, adalet ve toplumsal bağları birlikte ele alan bütüncül politikalara ihtiyaç olduğunu belirtti. Raporda, afet yönetiminde demokratik katılımın sağlanması, şeffaflık, yerel örgütlerin sürece dahil edilmesi ve konut hakkının ücretsiz, hak temelli biçimde güvence altına alınması çağrısı yapıldı.
Raporda, “unutmayacağız, affetmeyeceğiz, hesap soracağız” vurgusu yinelenirken, yerel tabip odaları, SES şubeleri, yeni kurulan dernek ve kooperatiflerin toplumsal iyileşme açısından umut kaynağı olduğu ifade edildi.
İKTİDARA ELEŞTİRİ
Basın toplantısında konuşan KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz, iktidarı eleştirerek “Depremde çadır satanların, üç yıl sonra gelip mezarlıklarda su dağıtmasını ‘günah çıkarma’ olarak görüyoruz. Bunu hiçbir şekilde affetmeyeceğiz. Yapılan anma etkinliği, depremin ilk üç günü ortada olmayan ve hiçbir sorumluluğunu yerine getirmeyen siyasal iktidarın bir şovuna dönüştürülmüştür. Oysa yalnızca Adıyaman’dan değil, Türkiye’nin dört bir yanından gelip Adıyaman’da kaybettikleri ailelerini anmak için bir araya gelenler vardı. AKP, sermayeye ve kendi siyasal-ideolojik ihtiyaçlarını karşılamaya dönük her türlü çalışmayı yürütürken, söz konusu depremzedelerin talepleri olduğunda ‘kaynak yok’ demektedir” dedi.
PİRHA- Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yeni yönetmeliğiyle cemevleri imar planlarında “ibadethane” statüsüne alınmadı. “Kültürel tesis” olarak tanımlanan düzenlemeye Alevi yurttaşlar tepki göstererek, cemevlerinin inanç ve ibadet mekanı olduğunu vurguladı.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın hazırladığı yeni yönetmelikle cemevleri, imar planlarında bir kez daha “ibadethane” olarak değil, “kültürel tesis” statüsünde tanımlandı. Resmi Gazete’de yayımlanan düzenlemede bu tanımlamanın Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın görüşleri doğrultusunda yapıldığı ifade edilirken, karar Alevi toplumunun eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü taleplerini yok sayan bir adım olarak değerlendirildi.
Söz konusu düzenlemeye ilişkin PİRHA’ya konuşan Alevi yurttaşlar, cemevlerinin “kültürel tesis” olarak tanımlanmasına tepki göstererek, cemevlerinin Aleviler için ibadethane olduğunu vurguladı.
“İNANCIMIZA DOKUNULMASIN”
Sultan Toprak, cemevlerinin Aleviler için en büyük inanç yeri olduğuna vurgu yaparak, “Cemevlerimiz bizim ibadethanelerimizdir. Tüm dini inançlarımızı burada yerine getiriyoruz. Gençlerimiz, çocuklarımız, yaşlılarımız hep birlikte cem yapıyor, birlikte dua ediyoruz. Lokmalarımızı paylaşıyor, yoksul insanlara yardım ediyoruz. Düşen herkesin elinden tutuyoruz. Cemevi, Aleviler için en büyük inanç yeridir. Alevilerin her zaman talepleri olmuştur ancak bugüne kadar hiçbir devlet bu talepleri yerine getirmemiştir. Aleviler, kendi gücüyle ve birliğiyle inancını ve ibadetini sürdürmektedir. Devlet bu konuda bize hiçbir şekilde yardımcı olmamaktadır” dedi.
“CEMEVLERİ BİZİM İNANÇ YERLERİMİZDİR”
Alevi inancına dönün baskı ve asimilasyonlara işaret eden Fatma Kıllı, “Cemevleri bizim inanç yerlerimizdir. Ben Dersimliyim. Bizim Düzgün Babamız var; oraya da tüm inancımızla gider, niyazımızı yapar, kurbanımızı keseriz. Munzur Gözesi de bizim için aynı öneme sahiptir. Ancak bu sene Munzur Gözesi’ne gittiğimde büyük bir üzüntü yaşadım. Orası çok kirletilmiş ve yanına bir mescit yapılmıştı. Bizim inancımızın olduğu bir yerde mescidin ne işi var? Bizim inancımıza dokunulmasın, bize gölge edilmesin yeter. Biz devletten bir şey beklemiyoruz. Aleviler her zaman geri planda bırakıldı ama biz geri planda kalmayacağız” diye konuştu.
Yapılan düzenlemenin ayrımcı bir politika olduğunu belirten Hidayet Güneş, şunları söyledi:
“Bu çok yanlış bir uygulama ve çok yanlış bir düşüncedir. Cemevleri bir ibadet ve inanç kurumudur. Devlet buna müdahale etmemelidir. Türkiye’de diğer tüm inanç merkezleri hangi statüdeyse cemevleri de aynı statüde olmalıdır. Devlet bu alanlara karışmamalıdır. Eğer karışıyorsa da diğer inanç kurumlarına tanınan haklarla aynı, eşit ve serbest bir düzenleme yapılmalıdır. Bu ayrımcı ve yanlış politikayı kabul etmiyoruz, kınıyoruz. Diğer inançlara nasıl bir uygulama yapılıyorsa, Alevilik de aynı statüye kavuşturulmalıdır. Devlet elini çekmelidir. Toplumlar dinini istediği şekilde yaşamalıdır. Din, yaşamın bir parçasıdır ve devlet buna müdahale etmemelidir. Doğru olan budur.”
Elif Şimşek ise, “Nasıl diğer kesimler camiye gidiyorsa, ben de cemevine gidiyorum. Bu ülkede biz de varız. Bu ülkede yaşayan bireyler olarak cemevlerinin bizim ibadet yerimiz olarak tanınmasını istiyoruz” diyerek, eşit yurttaşlık talebine dikkat çekti.