Yazar: Fırat Altıntaş

  • Sivas Madımak Katliamı Davası 12 yıldır tozlu raflarda tutuluyor: AYM neyi bekliyor?

    Sivas Madımak Katliamı Davası 12 yıldır tozlu raflarda tutuluyor: AYM neyi bekliyor?

    PİRHA- 2 Temmuz 1993; tarihte kara bir gün ve utanç sayfası olarak insanlık tarihine kaldı. Sivas Madımak Oteli’ne saldıran 15 bin kişiden sadece 124 saldırgan yargılandı. Katliamın arkasındaki güçler ve dönemin sorumluları da dahil kimseye dokunulmadı. Türkiye’de süren davalar zamanaşımına uğrarken, AYM’ye yapılan başvuru ise 12 yıldır tozlu raflarda bekletiliyor; Peki neden?

     

    Sivas Madımak Oteli’nde Asım Bezirci, Asaf Koçak, Ahmet Özyurt, Asuman Sivri, Behçet Aysan, Belkıs Çakır, Carina Cuanna, Edibe Sulari, Erdal Ayrancı, Gülender Akça, Gülsüm Karababa, Handan Metin, Hasret Gültekin, Huriye Özkan, Koray Kaya, Mehmet Atay, Menekşe Kaya, Metin Altıok, Muhibe Akarsu, Muhlis Akarsu, Muammer Çiçek, Murat Gündüz, Nesimi Çimen, Nurcan Şahin, Uğur Kaynar, Yeşim Özkan, Yasemin Sivri, Serpil Canik, Sehergül Ateş, Serkan Doğan, Özlem Şahin, Sait Metin, İnci Türk bundan 33 yıl önce 2 Temmuz’da katledildi.

    30 Haziran’da başlayan Pir Sultan Abdal anma etkinliğine katılmak üzere Sivas’a gelmiş aydınlar, sanatçılar ile etkinlikleri izlemek üzere orada bulunanlar, Madımak Oteli’nde yakılarak, vahşice katledildiler. Devlet katliamı önleyebilirdi, önlemedi.  Orada, apaçık bir insanlık suçu işlendi ama gerçek sorumluları yargılanmadı, katiller korundu. 2 Temmuz 1993; tarihte kara bir gün ve utanç sayfası olarak insanlık tarihine kaldı.

    Sivas Madımak Katliamı, önceki pek çok katliamda yaşananlarla neredeyse aynıydı. Hazırlıklar çok öncesinde başlatılmış, saldırganlar örgütlenmiş, etkinlik sırasında Kuran’a , Kabe’ye, Peygambere ve Müslümanların maneviyatına saldırıldığına dair asılsız söylentiler yayılmış, bu içerikte bildiriler dağıtılarak, yerel gazetelerde haberler yapılarak belli bir kesim kışkırtılmış, tarih 2 Temmuz’u gösterdiğinde ise saldırının dozu artırılmış, önce etkinliğin yapıldığı Kültür Merkezi’ne saldırılmış, ardından bu saldırı kalabalık bir güruhla konukların kaldığı Madımak oteline yönelmiş, otel kuşatılmış, parke taşları sökülerek taşlanmış, ardından ateşe verilmiş, tüm çıkış kapıları kapatılmış, içindekiler ölüme teslim edilmişti. Madımakta alevlere karşı yaşam mücadelesi verildiği o dakikalarda;  dönemin Cumhurbaşkanı “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyin” buyurmuş, hükümettekiler olayı izlemekle yetinmiş,  otel çevresinde bulunan askerler saldırganlara müdahale etmediği gibi yangını söndürme ve kurtarma faaliyeti yürütmemiş, hatta bölgeyi terk etmişti.

    YARGILANMADILAR

    2 Temmuz 1993 tarihinde iktidarda SHP-DYP hükümeti bulunuyordu. Tansu Çiller başbakan, Erdal İnönü başbakan yardımcısıydı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Sivas Emniyet Müdürü Doğukan Öner, Sivas Valisi ise Ahmet Karabilgin’di.

    2012 yılına kadar devam eden ve Sivas Madımak Katliamı Davası olarak bilinen katliam davasında diğer katliam davalarında olduğu gibi etkin bir süreç yürütülmedi.

    15 BİN SALDIRGAN

    15 bin saldırganın olduğu katliamda sadece 124’ ü hakkında dava açıldı. Dava sanıklarından Ali Kurt ve Mevlüt Atalay pişmanlık yasasından yararlanmak için mahkemeye yaptıkları başvurularında olayda Hizbullah, İslami Hareket Teşkilatı ve Kaplancılar gibi örgüt bağlantılarını anlattılar, ancak mahkeme “olayda örgüt yok” dedi. Olay sonrası tutuklanan 124 saldırgandan birçoğuna hafif cezalar verilerek, ağır tahrik indirimleri uygulandı.  33’ü hakkında idam cezası verildi ancak bu ceza, sonrasında müebbet hapse çevrildi. İdam cezası alan sanıklardan 8’i 1997 yılında tahliye edildi ve bir daha yakalanmadılar. Mahkeme 2012 yılında, yakalanmayan 7 saldırgan hakkında zamanaşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verdi ve dosyayı kapattı.

    Ceza almasına rağmen yakalanmayan katiller arasında Refah Parti yöneticileri de vardı. Katillerin savunmanlığını yapan sekiz avukat ise sonrasında AKP’den milletvekili seçildi.

    UTANÇ!

    Başta katliamda yakınları kaybedenlerin aileleri olmak üzere Alevi toplumu, 33 insanın yakılarak katledildiği Madımak Oteli’nin Utanç Müzesi yapılmasına izin vermezken, katliam sırasında ölen iki saldırganın adının da yer aldığı isimler listesi “Bilim ve Kültür Merkezi”ne yazıldı.

    KATİLLERE AF!

    Katliamın asli faillerinden olduğu gerekçesi ile hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmiş bulunan dava sanığı Ahmet Turan Kılıç, tartışmalı ve uzman hekimlerin itirazını içeren bir Adli Tıp Kurumu raporuna dayanılarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından affedildi ve 31 Ocak’ta tahliye edildi.

    1997 yılında tahliye edilen ve sonrasında hepsi firar eden sanıklardan Murat Karataş, Eren Ceylan ve Murat Sonkur hakkındaki dava 2023 yılında zamanaşımı nedeniyle düştü.

    Katledilenlerin aileleri 33 yıldır bu katliamın sorumlularının ceza alması için bir hukuk mücadelesi veriyor. Yıllarca süren ve cezasızlık politikasına karşı aileler, avukatları aracılığıyla 2014 yılında davayı AYM’ye taşıdı. 2024 yılında yapılan görüşmenin ardından ek bir rapor hazırlanması talep edildi ancak 12 yıldır henüz bir karara varılmadı.

    ANA DAVA SÜRECİ

    1993-2001 yılları arasında 8 yıl boyunca çeşitli mahkemelerde yargılamalar yapıldı. Bu yargılamalar sonucunda 2001 senesinde Yargıtay tarafından 33 sanığa idam, 4 sanığa 20 yıl ve 1 sanığa ise 15 yıl hapis cezası verildi. 13 Mart 2012 tarihinde firari olan 5 sanık hakkında dava, zamanaşımı nedeniyle kapatıldı. 2014 yılında 5 sanık için verilen zamanaşımı kararının kesinleşmesinin ardından ailelerin avukatı Şanal Sarıhan AYM’ye başvuruda bulundu. 14 Eylül 2023 tarihinde dava zamanaşımı nedeniyle düşürüldü.

    AYM’YE BAŞVURU VE BEKLEME SÜRECİ

    2014: Aileler AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.
    29 Haziran 2021: Başvurunun 7.yılında AYM ilk olarak başvuruyu gündemine aldı.
    15 Şubat 2024: Başvurunun 10. yılında AYM Genel Kurulu başvuruyu görüştü.
    Şubat 2024: Ek rapor hazırlanmasına karar verildi.
    30 Haziran 2026: Başvurunun 12. yılında hala bir karar yok.

    AYM’NİN BENZER DAVALARDAKİ KARAR SÜRELERİ

    2012 Eylül – 2022 Ağustos tarihleri arasında 10 bin 397 davada AYM’nin ortalama karara süresi, 2 yıl 6 ay 27 gün. Delil sorunu/adil yargılanma ihlali kararlarındaki ortalama süre, 2 yıl 8 ay 19 gün. AYM’nin karara varmak için en uzun süre beklettiği dava için geçen süre ise 8 yıl 24 gün. Sivas Madımak Katliamı’nın üzerinden 33 yıl AYM’ye başvurunun üzerinden ise 12 yıl geçmesine karşın neden karar vermiyor? AYM neyi bekliyor?

    AİLELERİN BAŞVURU GEREKÇELERİ

    Aileler AYM’ye yapmış oldukları 2014 tarihli bireysel başvuruda şu ihlalleri iddia etmişlerdir:

    1.Yaşam Hakkının İhlali – 35 kişinin akıbetinin belirsizliğinin 30 yıldan fazla devam etmesi
    2.Adil Yargılanma Hakkının İhlali – Etkisiz ve oyalayıcı yargısal süreç
    3.Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlali – 30 yılı aşan yargılama süresi
    4.Toplantı ve Gösteri Hakkının İhlali
    5.İnsanlığa Karşı Suç Statüsü – Zamanaşımına uğramaması gerekliliği

    AİLELER VE AVUKATLARIN İDDİALARI

    Metin Altıok’ın kızı Zeynep Altıok, Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan ve Nesimi Çimen’in oğlu Mazlum Çimen adına avukatlar, dosyanın 33 yıldır derdest durumda olduğunu, otuz yılı aşan bu süre zarfında faillerin korunması, firari sanıkların yakalanmaması ve yargılamanın bilinçli bir şekilde sürüncemede bırakılması konularını gündeme getirdiler.

    SOMUT İHMAL ÖRNEKLERİ

    Davanın yeterince önemsenmediği ve ihmallerin çok fazla olduğu belirtilen başvuruda, 30 yıl içinde firari sanıkların ciddi şekilde aranmadığı, yurt dışında bulunanların iade talep işlemlerinde gecikmeler olduğu ve seçici bir arama stratejisi izlendiği (bazı sanıkların evlerinde dahi aranmadığı) belirtilmiştir.

    AYM’NİN YAKLAŞIMI VE “ART NİYET” İŞARETLERİ

    1.2014-2021 (7 yıl): Başvuru gündeme alınmadı.
    2.2021-2024 (3 yıl): İnceleme yapıldı ancak kararlaştırılmadı.
    3.2024 (Şubat): Ek rapor hazırlanmasına karar verildi – (bir erteleme şüphesi)

    Avukatlar, dosyanın 33 yıldır derdest (görülmeye devam eden) durumda olduğunu ve 2014’teki başvurunun AYM tarafından 12 yıldır karara bağlanmadığını, bu süreçte herhangi bir ara karar dahi verilmediğini belirterek bunun etkisiz bir hukuk yolu oluşturduğunu savundu.

    ULUSLARARASI YARGIYA GİDİŞ

    AYM’deki bu bekletilme nedeniyle Metin Altıok’ın kızı Zeynep Altıok, Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan, Nesimi Çimen’in oğlu Mazlum Çimen adına avukatlar Av. Dr. Günal Kurşun, Av. Zahide Beydağ Tıraş Öneri ve Av. Deniz Özbilgin dosyayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı.

    Başvuru gerekçeleri arasında ulusal yargı mekanizmalarının adaleti tesis etmekte tamamen yetersiz kalması, yargısal sürecin bir oyalama aracına dönüşmesi ve evrensel hukuk ilkelerine aykırılık nedenleri yer almıştır.

    Diren KESER-Fırat ALTINTAŞ/İSTANBUL

     

  • Öğretmenler Kadıköy’de yürüdü: Verilen sözler tutulsun-VİDEO

    Öğretmenler Kadıköy’de yürüdü: Verilen sözler tutulsun-VİDEO

    PİRHA- Eğitim Sen ve Öğretmen Sendikası’nın çağrısıyla Kadıköy’de bir araya gelen öğretmenler, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve verilen sözlerin yerine getirilmesi talebiyle yürüdü. Öğretmenler, taleplerinin karşılanmaması halinde mücadeleyi yeniden Ankara’ya taşıyacaklarını duyurdu.

    Eğitim Sen ve Öğretmen Sendikası’nın çağrısıyla bir araya gelen öğretmenler, Ankara’da başlayan ve ülkenin birçok kentine yayılan mücadeleyi bu kez İstanbul Kadıköy’e taşıdı.

    Boğa Heykeli’nde toplanan öğretmenler, Kadıköy Rıhtımı’na kadar yürüdü. Yürüyüş boyunca “Sözler verildi sözler tutulsun”, “Korkumuz yok, hakkımızı almadan eve dönüş yok” sloganları atan öğretmenlere çevredeki yurttaşlar da alkışlarla destek verdi.

    Yürüyüşün ardından Kadıköy Rıhtımı’nda basın açıklaması yapıldı. Açıklamayı Öğretmen Sendikası İstanbul Şubesi adına Tuğba Güngör okudu.

    “MÜCADELEMİZ DAHA GÜÇLÜ SÜRECEK”

    Tuğba Güngör, 16 gündür sürdürülen mücadelenin ülkenin dört bir yanında destek bulduğunu belirterek, Ankara’da verilen aranın geri çekilme anlamına gelmediğini, aksine mücadelenin daha güçlü bir şekilde devam edeceğini söyledi.

    Eğitim alanında gerekli düzenlemelerin yapılmasının ve öğretmenlerin haklarının iyileştirilmesinin yalnızca eğitim emekçileri için değil, toplumun geleceği açısından da zorunlu olduğunu vurgulayan Güngör, iktidarın öğretmenlere verdiği sözleri yerine getirmesi gerektiğini ifade etti.

    “TEMMUZ ORTASINA KADAR ADIM ATILMAZSA YENİDEN ANKARA’DAYIZ”

    Basın açıklamasında öğretmenlerin temel talepleri arasında çalışma koşullarının iyileştirilmesi, verilen sözlerin tutulması ve eğitim sisteminin ticarileştirilmesine son verilmesi yer aldı.

    Temmuz ayı ortasına kadar talepler konusunda somut bir adım atılmaması halinde mücadelenin yeniden Ankara’ya taşınacağını belirten Güngör, Kadıköy’deki kitlesel katılımın bu kararlılığın göstergesi olduğunu söyledi.

    Öğretmenler, mücadelelerinin yalnızca mesleki haklarla sınırlı olmadığını, kamusal ve nitelikli eğitim hakkının savunulması için de sürdürüldüğünü ifade etti.

    Açıklamada, belirlenen süre içinde taleplerin karşılanmaması halinde öğretmenlerin yeniden Ankara’da buluşarak haklarını alana kadar mücadeleyi sürdürecekleri vurgulandı.

    Eylem, sloganların ardından sona erdi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • İHD’den hasta mahpuslar için çağrı: Tedavi haktır, engellenemez-VİDEO

    İHD’den hasta mahpuslar için çağrı: Tedavi haktır, engellenemez-VİDEO

    PİRHA- İHD İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu, 744. F Oturması’nda Van F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan ağır hasta mahpus Burhan Adsız’ın durumuna dikkat çekerek, hasta mahpusların tedavi haklarının korunmasını ve serbest bırakılmalarını istedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu, 27 Haziran 2026’daki 744. F Oturması’nda, hastanelerdeki mahpusların tedavi haklarının korunması ve derhal serbest bırakılması çağrısında bulundu. İHD üyesi Mukaddes Şamiloğlu tarafından okunan açıklamada, Burhan Adsız’ın sağlık durumu örneği verilerek, Türkiye hapishanelerinin hasta mahpuslar açısından yaşamsal bir tehdit oluşturduğu vurgulandı.

    BURHAN ADSIZ’IN DURUMU

    Van F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulmakta olan 46 yaşındaki Burhan Adsız’ın yüzde 95 engelli raporu bulunmaktadır. İleri derece siroz hastası olan Adsız, hastalığa uygun beslenme ve bakım sağlanmadığı için sık sık mide kanaması geçirmekle birlikte, vücudunda gelişen yaygın ödem ve ağrılarla mücadele etmektedir.

    Adsız’ın ağabeyinden alınan bilgilere göre, kardeşinin tutuklanmadan önce başlayan ve kontrol altında tutulan kronik karaciğer hastalığı, hapishane koşullarında hızla ilerleyerek siroza dönüştü.

    YAŞAMSAL TEHDİTLER

    Adsız, tutuklandıktan sonra 1,5 yıl boyunca tecrit altında tutuldu. Ağabeyi tarafından yapılan açıklamaya göre, hastalığın getirdiği psikolojik yüke eklenen sosyal izolasyon, sağlığını daha da bozdu.

    Siroz hastalığında beslenmedeki tuz ve protein alımlarının düzenlenmesi, hijyenik bir ortamda yaşaması tedavi açısından hayati öneme sahiptir. Ancak açıklamaya göre, mahkemeye veya hastaneye olan yolculuklarında uygun gıda verilmemektedir.

    “Pek çok kez mide kanaması geçirdi, rahatsızlığı ilerledi ve çok defa şikâyet etmesine rağmen bir sonuç elde edilemedi” denilen açıklamada, hastane raporunda üç ayda bir doktor kontrolüne götürülmesi gerektiği yazmasına rağmen yaklaşık dört aydır doktor kontrolüne götürülmediği ifade edildi.

    AİLE KAYGILI

    Adsız’ın ağabeyi, kardeşinin artık öz bakımını yapabilecek durumda olmadığını, bakıma muhtaç bir şekilde temiz ve hijyen açısından donanımlı bir ortamda yaşaması gerektiğini belirtti.

    “Ama hapishane ortamı bir siroz hastası için ne kadar elverişli olabilir?” sorusunu yönelten aile, hastalığın daha fazla ilerlemeden, henüz tedavi şansı varken Burhan Adsız’ın serbest bırakılmasını ve tedavisine başlanmasını talep etmektedir.

    İHD’DEN YETKİLİLERE ÇAĞRI

    İHD Hapishane Komisyonu açıklamasında, Türkiye hapishanelerinde hasta mahpusların, tedavi edilmesi ve korunması gereken bireyler olarak değil, yönetilmesi gereken dosyalar ve idari süreçlerin bir konusu olarak görüldüğü eleştirisinde bulundu.

    Komisyon, mahpusların nesneleştirilmesi ve insan dışılaştırılmasının, hapishanelerde insan onuruyla bağdaşmayacak muamelelerin önünü açtığını, işkence, kötü muamele ve asgari yaşam şartlarının sağlanmadığı iddialarının sıkça gündeme geldiğini belirtti.

    Açıklamada, geçtiğimiz günlerde kamuoyuna yansıyan Manisa Akhisar T Tipi Hapishanesi’ndeki işkence görüntüleri de bu karanlık tablonun bir örneği olarak gösterildi.

    İHD, bu haftaki 744. F Oturması kapsamında; hasta mahpus Burhan Adsız’ın serbest bırakılmasını, bütün hasta mahpusların tedavi haklarının korunmasını, tedavi haklarının önündeki engellerin kaldırılmasını, sağlık ve yaşam haklarının korunmasını talep ederek, yetkilileri göreve ve kamuoyunu duyarlılığa çağırdı.

    Açıklamada, “Hasta Mahpuslar Serbest Bırakılsın!”, “Burhan Adsız Serbest Bırakılsın!”, “Tedavi Haktır Engellenemez!” ve “Tecrit Öldürür Dayanışma Yaşatır!” sloganları ile haftalık eyleme devam edileceğinin altı çizildi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Sivas Katliamı’nın 33. yılında değişmeyen talep: Adalet ve yüzleşme-VİDEO

    Sivas Katliamı’nın 33. yılında değişmeyen talep: Adalet ve yüzleşme-VİDEO

    PİRHA- Sivas Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçti. Katliamın yıldönümünde yurttaşlar, Madımak’ın hafıza müzesine dönüştürülmesi ve davada adaletin sağlanması taleplerini yineledi.

     

    2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’ta bulunan aydın, sanatçı, yazar ve ozanların konakladığı Madımak Oteli, radikal grupların saldırısına uğradı. Saatler boyunca süren kuşatma ve güvenlik güçlerinin yetersiz müdahalesi sonucu otelin ateşe verilmesiyle 33 aydın ve sanatçı ile 2 otel çalışanı yaşamını yitirdi. Türkiye tarihinin en ağır katliamlarından biri olarak hafızalara kazınan Sivas Katliamı, aradan geçen 33 yıla rağmen ülkenin en önemli adalet ve yüzleşme başlıklarından biri olmaya devam ediyor.

    “MADIMAK OTELİ HAFIZA MÜZESİ OLSUN”

    Madımak Katliamı’nın 33. yılı dolayısıyla yapılan sokak röportajlarında yurttaşlar, Madımak Oteli’nin bir hafıza ve yüzleşme mekânına dönüştürülmesi gerektiğini dile getirdi.

    Yurttaşlar, “Madımak müze olmalı” talebinin yalnızca sembolik bir anıt isteği olmadığını belirterek, binanın geçmişle yüzleşmenin ve toplumsal hafızanın korunmasının önemli bir parçası olması gerektiğini ifade etti. Yurttaşlar, gelecek kuşakların yaşananları öğrenebilmesi, benzer trajedilerin bir daha yaşanmaması ve yaşamını yitirenlerin isimleri ile hikâyelerinin yaşatılması için Madımak’ın bir hafıza mekânına dönüştürülmesini istiyor.

    ADALET TALEBİ SÜRÜYOR

    Yurttaşların dile getirdiği bir diğer önemli talep ise adalet oldu. Özellikle 2023 yılında davanın zamanaşımı gerekçesiyle düşürülmesi yönündeki kararın, katliamın yarattığı acıyı yeniden derinleştirdiği ifade edildi.

    Yurttaşlar, katliamla ilgili yargı sürecinin tamamlanmadığını ve sorumluların adil biçimde yargılanması gerektiğini vurgulayarak, davanın zamanaşımı kapsamı dışında değerlendirilmesini talep etti.

    “YARA HALA KAPANMADI”

    “Madımak denince aklınıza ne geliyor, nasıl hissediyorsunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, katliamın toplum hafızasındaki canlılığını koruduğunu ortaya koydu. Yurttaşlar olayın üzerinden 33 yıl geçmiş olmasına rağmen acının ilk günkü gibi hissedildiğini dile getirdi.

    Yurttaşlar, Sivas Katliamı ile yüzleşmenin benzer olayların tekrar yaşanmaması açısından önemli bir adım olacağını ifade etti. Aksi halde, 2 Temmuz 1993’te açılan yaranın toplum vicdanında açık kalmaya devam edeceği kaydedildi.

    Fırat ALTINTAŞ/İSTANBUL

  • Kıraç Cemevi’nde tapu krizi: Bu cemevini halk kurdu, halk yönetecek-VİDEO

    Kıraç Cemevi’nde tapu krizi: Bu cemevini halk kurdu, halk yönetecek-VİDEO

    PİRHA- İstanbul Esenyurt’taki Kıraç Cemevi’nde yönetim ve mülkiyet tartışması büyüyor. CEM Vakfı’na verilen tapu kararına tepki gösteren mevcut yönetim ve mahalle sakinleri, cemevinin halkın emeğiyle kurulduğunu belirterek, yönetimin de halkın iradesiyle belirlenmesi gerektiğini savundu.

    İstanbul Esenyurt’ta bulunan Kıraç Cemevi’nde yönetim ve mülkiyet üzerinden yaşanan tartışmalar yargıya taşınıyor. 21 Haziran’da mahalle halkının yoğun katılımıyla gerçekleştirilen protestoda, cemevinin yıllardır halkın emeğiyle ayakta tutulduğu vurgulanırken, CEM Vakfı’nın yönetim değişikliği girişimi ve tapu süreci tepkiyle karşılandı.

    Kıraç Cemevi Yönetim Kurulu Başkanı Evren Kaya, cemevinin kuruluş sürecinde devletin doğrudan bir müdahalesinin bulunmadığını ancak yapının resmi statü kazanabilmesi için dönemin koşullarında CEM Vakfı ile ilişki kurulduğunu anlattı.

    Kaya’nın aktardığına göre maliye arazisi üzerinde inşa edilen yapının çeşitli resmi işlemleri sonradan tamamlandı. O dönem Alevi toplumunu temsil eden en güçlü kurumsal yapılardan biri olarak gördükleri CEM Vakfı ile yapılan görüşmeler sonucunda cemevinin vakıf çatısı altında temsil edilmesine karar verildi.

    Uzun yıllar boyunca vakfın cemevinin iç işleyişine müdahale etmediğini belirten Kaya, ilişkinin büyük ölçüde sembolik düzeyde sürdüğünü ifade etti.

    “POLİS EŞLİĞİNDE GELDİLER”

    Yaklaşık sekiz ay önce cemevinde daha genç isimlerden oluşan yeni bir yönetim oluşturduklarını belirten Kaya, bu değişikliğin usulüne uygun biçimde CEM Vakfı’na bildirildiğini söyledi.

    Ancak vakfın bu değişikliği onaylamak yerine farklı bir yönetim atama girişiminde bulunduğunu öne süren Kaya, CEM Vakfı temsilcilerinin polis eşliğinde cemevine gelerek yeni bir yönetim atandığını bildirdiklerini söyledi.

    Atanan kişilerin mahalle ve cemeviyle organik bağlarının bulunmadığını savunan Kaya, yaşananların ardından vakıfla olan ilişkilerini sonlandırma kararı aldıklarını belirtti.

    “Buranın yönetimi ve kararı halkındır” diyen Kaya, bağımsız bir örgütlenme sürecine girdiklerini ifade etti.

    BAĞIMSIZ DERNEK KURULDU

    Yaşanan gelişmelerin ardından mahalle sakinleri ve mevcut yönetim tarafından “Halk Temsiliyeti Bağımsız Derneği” kuruldu.

    Derneğin kuruluş başvurusunun onaylandığı belirtilirken, bu süreçte CEM Vakfı’nın da kaymakamlığa başvurarak cemevinin kendilerine ait olduğu yönünde beyanda bulunduğu aktarıldı.

    Evren Kaya, kaymakamlık tarafından yapılan incelemelerde yalnızca bazı faturaların vakıf adına düzenlenmiş olmasının mülkiyet açısından yeterli görülmediğini, asıl önemli olanın cemevinin halka hizmet verip vermediği olduğunu ifade etti.

    “BEKLENEN BİAT GERÇEKLEŞMEDİ”

    Evren Kaya’ya göre vakfın sert tutumunun temel nedeni beklentilerinin karşılanmaması.

    Önceki yıllarda doğrudan müdahalelerin yaşanmadığını belirten Kaya, son dönemde daha siyasi ve güç odaklı bir yaklaşımın benimsendiğini öne sürdü.

    Kendilerinin ise herhangi bir siyasi ya da kurumsal bağlılık yerine mahalle halkıyla birlikte hareket etmeyi tercih ettiklerini söyledi.

    TAPU CEM VAKFINA VERİLDİ

    Taraflar arasındaki anlaşmazlığın merkezinde ise cemevinin tapusu bulunuyor.

    Kaya’nın verdiği bilgiye göre yaklaşık 10 gün önce bakanlık tarafından Kıraç Cemevi’nin tapusu resmi olarak CEM Vakfı’na verildi.

    Dernekle birlikte kendilerinin de başvuruda bulunduğunu belirten yöneticiler, Milli Emlak Şefliği’nin inceleme yaptığını ve 700 kişinin imzasını içeren destek dosyasını yetkililere sunduklarını ifade etti.

    Buna rağmen kararın CEM Vakfı lehine çıktığını söyleyen Kaya, süreci yargıya taşıyacaklarını açıkladı.

    “Yargıya inanıyoruz ancak mücadelemizi yalnızca mahkemelerde değil, sokakta ve meydanlarda da sürdüreceğiz” diyen Kaya, kararın değişmesi için hukuki ve toplumsal mücadeleye devam edeceklerini belirtti.

    “BU CEMEVİNİN TEMELİNDE ALIN TERİMİZ VAR”

    Mahalle sakinleri de mevcut yönetime destek veriyor.

    1997 yılından bu yana bölgede yaşayan Yazgül Odabaş, cemevinin yapımında mahalle halkının büyük emeği olduğunu belirterek şunları söyledi:

    “Buranın temelinde babamın alınteri var. İnsanlar kendi emekleriyle bu cemevini yaptı. Kimisi kum getirdi, kimisi tuğla taşıdı. Buranın CEM Vakfı’yla bir bağı yok. Biz halkın kendi iradesiyle seçtiği bir yönetim istiyoruz.”

    Mahallede yaşayan genç bir yurttaş ise çocukluğundan beri cemevine geldiğini ve ailesinin kuruluş sürecinde yer aldığını belirterek, “CEM Vakfı’nın burada ne bir taşı ne bir tuğlası var. Mahalle halkı olarak bu durumu kabul etmiyoruz. Buraya gelmeleri yalnızca olumsuz duygular yaratıyor” dedi.

    Kıraç Cemevi’nde yaşanan yönetim ve mülkiyet krizi, tapunun CEM Vakfı’na verilmesinin ardından yeni bir aşamaya taşınırken, mevcut yönetim ve mahalle sakinleri mücadeleyi hem hukuki zeminde hem de toplumsal alanda sürdüreceklerini belirtiyor. Gözler ise bundan sonraki yargı sürecine çevrilmiş durumda.

    Fırat ALTINTAŞ/İSTANBUL

  • Selman Yeşilgöz: 1994, Dersim’in ikinci 38’iydi-VİDEO

    Selman Yeşilgöz: 1994, Dersim’in ikinci 38’iydi-VİDEO

    PİRHA- İstanbul Tuncelililer Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin kurucularından Selman Yeşilgöz, 1990’lı yıllarda yaşanan baskıları, köy yakmalarını ve Munzur Festivali’nin ortaya çıkış sürecini anlattı. Yıllar sonra kaleme aldığı kitabı için “Keşke bunu daha önce yazsaydım” diyen Yeşilgöz, 1994’te yaşanan köy boşaltmalarını ise “Dersim’in ikinci 38’i” sözleriyle değerlendirdi.

    İstanbul Tuncelililer Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin kurucularından Selman Yeşilgöz, yıllarca biriktirdiği tanıklıkları kitaplaştırdı. 1990 yılında kurulan ve 2000 yılında mahkeme kararıyla kapatılan derneğin hikâyesini anlatan Yeşilgöz, bu çalışmanın yalnızca bir kitap değil, gelecek kuşaklara bırakılmış bir hafıza kaydı olduğunu söyledi.

    Kitabı daha önce yazması gerektiğini düşündüğünü belirten Yeşilgöz, “Keşke bunu 26 yıl sonra değil de on yıl önce, yirmi yıl önce yazsaydım. O zaman daha fazla insana ulaşabilirdi. Ama bugün dönüp baktığımda zamanının şimdi olduğunu da düşünüyorum. Bu süreç bana yaşananları daha olgun değerlendirme fırsatı verdi” dedi.

    “DERNEĞİMİZİ NEREDEYSE HER AY BASIYORLARDI”

    1990’lı yılların yalnızca örgütlenme değil aynı zamanda yoğun baskılar dönemi olduğunu vurgulayan Yeşilgöz, kurdukları derneğin sürekli hedef alındığını anlattı.

    “Derneğimiz neredeyse her ay polis tarafından basılıyordu. Aramalar yapılıyor, kapılar mühürleniyor, faaliyetlerimiz durduruluyordu. 1993’te açılan kapatma davasından beraat etmemize rağmen derneğin mührü aylarca kaldırılmadı. Hukuken haklı bulunmamıza rağmen fiilen cezalandırıldık” diye konuştu.

    Yeşilgöz, yaşanan baskıların yalnızca bir derneğe yönelik olmadığını, dönemin toplumsal muhalefetini sindirmeyi amaçlayan politikaların parçası olduğunu söyledi.

    “İKİNCİ 38 DEMELERİ DOĞRU BİR TESPİTTİR”

    Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri ise 1994 yılında Dersim’de yaşanan köy boşaltmaları ve yakmalar oldu.

    Ovacık’ta onlarca köyün kısa süre içinde boşaltıldığını ve yakıldığını hatırlatan Yeşilgöz, yaşananların halkın hafızasında derin izler bıraktığını ifade etti.

    “1994’te yakılan köylerin önemli bir bölümü 1937-38’de de yakılmış ve boşaltılmış köylerdi. Bu nedenle insanların o döneme ‘ikinci 38’ demesi doğru bir tespittir” diyen Yeşilgöz, şöyle devam etti:

    “1938’de en azından insanlara sürgün edilecekleri bir yer gösterilmişti. 1994’te ise insanlar kışın ortasında evsiz, yurtsuz bırakıldı. Köyler yakıldı, hayvanlar telef oldu, insanlar bütün yaşamlarını geride bırakmak zorunda kaldı.”

    “İKTİDARLAR DEĞİŞTİ AMA POLİTİKALAR DEĞİŞMEDİ”

    Dersim’de yaşananların yalnızca geçmişte kalmış olaylar olarak görülmemesi gerektiğini belirten Yeşilgöz, devlet politikalarının sürekliliğine dikkat çekti.

    “Türkiye Cumhuriyeti’nde iktidarlar ve yöneticiler değişse de ana politikalar o günden bugüne devam etti” diyen Yeşilgöz, köy boşaltmalarının ve zorunlu göçün tesadüfi uygulamalar olmadığını, tekçi anlayışın sonucu olarak ortaya çıktığını savundu.

    Bugün bile Dersim’in bazı köylerine ulaşım konusunda sorunlar yaşandığını belirten Yeşilgöz, geçmişte yaşanan maddi ve manevi kayıpların da telafi edilmediğini söyledi.

    “MUNZUR FESTİVALİ BİR DÖNÜŞ ÇAĞRISIYDI”

    Yeşilgöz, kitabında Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin ortaya çıkış hikâyesine de geniş yer verdi.

    1999 yılında düzenlenen ilk festivalin yalnızca kültürel bir etkinlik olmadığını belirten Yeşilgöz, “Dışarıya göç etmek zorunda kalan Dersimlilere ‘memleketinize dönün, toprağınıza sahip çıkın’ çağrısıydı” dedi.

    Festivalin başlamasına iki gün kala yasaklandığını hatırlatan Yeşilgöz, buna rağmen halkın geri adım atmadığını söyledi.

    “İlk yıl yaklaşık 30 bin kişi Dersim’e geldi. Bir yıl sonra bu sayı 100 bine ulaştı. O dönem bütün engellemelere rağmen insanlar memleketleriyle bağ kurmak için Dersim’e aktı. Munzur Festivali daha sonra birçok kentte düzenlenen festivallere de örnek oldu” ifadelerini kullandı.

    YENİ HEDEF: DERSİM’İN TOPLUMSAL HAFIZASINI KAYIT ALTINA ALMAK

    Kitabın ardından yeni bir çalışma hazırlığında olduğunu belirten Yeşilgöz, 1952-2000 yılları arasını kapsayan “Dersimlilerin Demokratik Kitle Hareketleri ve Basın Arşivi” üzerine çalıştığını söyledi.

    Bu çalışmayı da bir sorumluluk olarak gördüğünü ifade eden Yeşilgöz, “Mümkün olduğu kadar bu alanda Dersim’e, Dersimlilere hizmet etmek ve katkı sunmak istiyorum. Yaşananların unutulmaması ve gelecek kuşaklara aktarılması gerektiğine inanıyorum” dedi.

    FIRAT ALTINTAŞ/PİRHA

  • Cuma Erçe: Madımak tesadüf değil, planlanmış bir katliamdı-VİDEO

    Cuma Erçe: Madımak tesadüf değil, planlanmış bir katliamdı-VİDEO

    PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta 33 kişinin yaşamını yitirdiği Madımak Katliamı’nın 33. yılı öncesinde konuştu. Katliamın tesadüfi bir şiddet patlaması değil, önceden planlanmış ve belirli amaçlara hizmet eden bir saldırı olduğunu belirten Erçe, 33 yıldır adalet mücadelesinin sürdüğünü söyledi.

    2 Temmuz 1993’te Sivas’ta 33 kişinin yaşamını yitirdiği Madımak Oteli Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçti. Katliamın 33. yıl dönümü öncesinde konuşan PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, olayın tesadüfi bir şiddet patlaması değil, önceden planlanmış ve belirli amaçlara hizmet eden bir saldırı olduğunu söyledi.

    “TESADÜF DEĞİL, PLANLANMIŞ BİR KATLİAM”

    Erçe, Sivas’taki katliamın yüzyıllardır Aleviler üzerinde süregelen bir baskının devamı niteliğinde olduğunu belirterek, bugünkü siyasi yapının temellerinden birinin de o günlerde atıldığını ifade etti.

    Katliamın arkasındaki failler ve sorumlular konusunda devletin gerçekleri aydınlatmak istemediğini öne süren Erçe, bunun nedeninin bugün yaşanan sorunların köküne ışık tutacak olması olduğunu savundu.

    Erçe, 33 yıldır sürdüğünü söylediği bir “inatlaşmadan” söz etti: bir tarafta adalet arayışını sürdüren mağdur aileler ve örgütlü güçleri, diğer tarafta ise adalet talebine yanıt vermeyen devlet.

    Erçe’ye göre devlet, katliam faillerini koruma, kollama ve kaçmalarına göz yumma tutumunu sürdürdü; davanın zamanaşımına uğramasına izin verildi ve hatta bazı sanık avukatları üst düzey devlet görevlerine getirildi.

    “FAİLLER SERBEST, DAVA SÜRÜNCEMEDE KALDI”

    Yargılama sürecinin mağdurlar açısından sürüncemede bırakılırken sanıklar açısından fiilen affa dönüştüğünü değerlendiren Erçe, ülkede pek çok ağır suçun failinin serbest bırakılmasına alışık olduklarını ancak Sivas davasında farklı bir durum gördüklerini söyledi.

    Erçe’nin aktardığına göre sanıkların bir kısmı hiç yakalanmadı, yakalananlar serbest bırakıldı, bir kısmının da yurt dışına kaçmasına göz yumuldu. Avrupa’da yaşayan ve haklarında kırmızı bülten bulunan sanıkların somut bilgilere rağmen Türkiye’ye getirilmediğini belirten Erçe, bunun bilinçli bir tercih olduğunu söyledi.

    Erçe, katliamın önceden duyurular ve çağrılarla hazırlandığını, isteseler engellenebilecek bir olay olduğunu ancak bunun yapılmadığını vurguladı.

    “33 CAN, 33 YIL: ACILAR ARASINDA KÖPRÜ”

    Bu yılki anma çalışmalarının “33 can, 33 yıl” vurgusuyla yürütüldüğünü anlatan Erçe, amacın mücadeleyi yılın tamamına yaymak olduğunu söyledi.

    Erçe, farklı zaman ve coğrafyalarda yaşanan acılar arasında fark gözetmeden bir dayanışma köprüsü kurmaya çalıştıklarını belirtti. Bu doğrultuda 2025 yılı sonunda Maraş anmasının ardından Roboski’ye gidildiğini, 13 Haziran’da ise Dersim’de bir araya gelindiğini hatırlattı.

    Erçe’ye göre Sivas’ta yaşananlar, Dersim’de yüzyıllardır süregelen baskının bir devamı niteliğinde.

    2 TEMMUZ HAZIRLIKLARI SÜRÜYOR

    Mart ayından bu yana çeşitli şehirlerdeki şubelerde paneller, sempozyumlar ve meydan anmalarının düzenlendiğini aktaran Erçe, 2 Temmuz’da her yıl olduğu gibi Sivas’ta olacaklarını söyledi.

    Programa göre Ali Baba Mahallesi’nden Madımak Oteli’ne bir yürüyüş gerçekleştirilecek; siyasetçiler ve aydınlar etkinliğe davet edilecek. Aynı gün Tokat’ın Zile ilçesine bağlı Maşat köyünde, hayatını kaybedenlerden Muammer Çiçek’in mezarı ziyaret edilecek.

    6 Temmuz’da ise katliamda yaşamını yitiren 33 kişi için mezarlık anmaları yapılacak.

    Erçe, yıl boyunca Munzur Festivali, Hacı Bektaş Veli Anma Etkinlikleri ve Hacı Musa Anmaları gibi etkinliklerde de katliamın hatırlatılmaya devam edileceğini söyledi.

    21 HAZİRAN’DA MEYDANLARA ÇAĞRI

    Erçe, 21 Haziran’da İstanbul’da Kadıköy, İzmir’de Karşıyaka ve Ankara’da Güvenpark başta olmak üzere çeşitli şehirlerde bağlama, türkü, deyiş ve semah eşliğinde meydan etkinlikleri düzenleneceğini duyurdu.

    Hayatını kaybedenlerin anısını yaşatma vurgusu yapan Erçe, “unutmadık, unutturmadık” mesajını yineleyerek herkesi 21 Haziran’da meydanlara, 2 Temmuz’da da Sivas’a davet etti.

    FIRAT ALTINTAŞ/PİRHA

  • PSAKD Ataşehir Şubesi’nde “33 Can 33 Yıl” anması-VİDEO

    PSAKD Ataşehir Şubesi’nde “33 Can 33 Yıl” anması-VİDEO

    PİRHA-  PSAKD’nin İstanbul’da düzenlediği “33 Can 33 Yıl; Analar Buluşması”  adlı anma etkinliğinde, Sivas’ta katledilen canlar anıldı. Anma etkinliğinde aileler adalet talebini bir kez daha dile getirdi.

    2 Temmuz 1993’te Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin gerici bir güruh tarafından ateşe verilmesi sonucu 33 aydın, sanatçı ve yazar ile 2 otel çalışanı yaşamını yitirdi. Türkiye tarihinin en karanlık katliamlarından biri olarak hafızalara kazınan Madımak Katliamı’nın 33. yılı yaklaşırken, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) İstanbul’da düzenlediği “33 Can 33 Yıl; Analar Buluşması” anma etkinliğiyle yaşamını yitirenleri andı.

    PSAKD Ataşehir Şubesi’nde gerçekleştirilen anma etkinliğine, Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenlerin ailelerinin yanı sıra, Gezi Parkı eylemleri sırasında yaşamını yitiren Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan da katıldı.

    Anma programı, katliamda yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşuyla başladı. Ardından sinevizyon gösterimi yapıldı.

    ADALET TALEBİ YİNELENDİ

    Anma etkinliği kapsamında katliamda hayatını kaybedenlerin aileleri söz alarak yaşadıkları acıları ve adalet arayışlarını dile getirdi. Konuşmalarda, dava sürecinde yaşanan zorluklara, devletin sürece yönelik duyarsız tutumuna ve davanın zamanaşımı nedeniyle sonuçsuz bırakılmasına dikkat çekildi.

    Etkinliğin ilerleyen bölümünde söz alan katılımcılar, Madımak Katliamı’nın unutturulmaması gerektiğini vurguladı.

    KADIKÖY’DE GENİŞ KATILIMLI ANMA ÇAĞRISI

    Etkinlikte ayrıca, 21 Haziran günü saat 18.00’de Kadıköy Rıhtım’da 33 can anısına geniş katılımlı bir anma gerçekleştirileceği duyuruldu. Katılımcılar, tüm yurttaşları anma programına destek vermeye çağırdı.

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

  • Okmeydanı Cemevi’nde kadınların Alevi inancındaki yeri anlatıldı-VİDEO

    Okmeydanı Cemevi’nde kadınların Alevi inancındaki yeri anlatıldı-VİDEO

    PİRHA-Okmeydanı Cemevi’nde yurttaşlar Yası Kerbela Orucu lokmasında bir araya geldi. Muharrem Muhabbeti’nde “Ölüm ve Yaşam Eşiğinde Kadın Ozanlar” başlıklı yapılan sunumda, kadınların Alevi inancının ana taşıyıcısı olduğu vurgulandı.

    Alevi toplumu bulunduğu her coğrafyada Yası Kerbela Orucu tutmaya devam ediyor. Cemevlerinde toplanan yurttaşlar lokmalarını paylaştırıp, orucunu açarken, çeşitli konularda sohbet ediyor.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Okmeydanı Cemevi’nde yurttaşlar Yası Kerbela Orucu lokmasında bir araya geldi.

    Çerağların uyandırılmasıyla başlayan Muharrem Muhabbeti’nde “Ölüm ve Yaşam Eşiğinde Kadın Ozanlar” başlıklı sunum yapıldı.

    “İNANCIN BUGÜNLERE KADAR GELMESİNDE KADINLARIN DEĞERLİ EMEKLERİ VAR”

    Kıymet Erzincan Kına, Alevi-Bektaşi inanç geleneğinde kadın şahsiyetlerin önemine vurgu yapılarak, “Bu inancın ve geleneğin bugünlere kadar özgünlüğünü korumasında kadınların özellikle çok değerli emekleri var” dedi.

    “BUGÜNÜN KERBELASI SURİYE”

    Kıymet Erzincan Kına’nın konuşmasının ardından Zakir Yaprak Dengiz nefesler ve deyişler okudu. Baba Mansur Ocağı evlatlarından Eren Yıldırım, Suriye’de yaşananlara dikkat çekerek olanların bugünün Kerbelası olduğunu belirtti.

    28 Haziran’da cemevlerinde aşure kaynatılacağını aktaran Yıldırım, “Aşurenin içerisinde çok çeşitli yiyecekler var ve hepsi ayrı ayrı hem kendi tadını koruyor hem de bir araya gelip bambaşka bir lezzet oluşturuyor. Aşuremiz bugün içinde bulunduğumuz sıkıntıların da ilacıdır” diye konuştu.

    12 gün boyunca devam edecek olan Muharrem muhabbetleri lokmaların pay edilmesinin ardından sona erdi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Nuray Türkmen konferansı değerlendirdi: Herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını verdik-VİDEO

    Nuray Türkmen konferansı değerlendirdi: Herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını verdik-VİDEO

    PİRHA-Nuray Türkmen İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’ndan “Kimin cumhuriyeti? Kimin ülkesi?” sorularına cevap aradıklarını belirterek, “Konferanstan herkesin cumhuriyeti, herkesin ülkesi cevaplarını aldık” dedi.

     

    İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı yoğun katılımla tamamlandı. Demokratik dönüşüm talebini gündemin merkezine taşımak amacıyla düzenlenen konferans, 29 çağrıcının beş aylık çalışmasının ürünü oldu. Konferansın çağrıcılarından olan ve sonuç bildirgesini okuyan Nuray Türkmen, konferanstaki tartışmaları ve bundan sonraki süreci PİRHA’ya değerlendirdi.

    “AYDINLARI MEMLEKETİN SORUNLARIYLA TEMAS ETTİRMEK İSTEDİK”

    Bu konferansı düzenleme ihtiyacı nereden doğdu? Gelişme süreci nasıl oldu?

    Konferansı düzenleme fikri çok aleni bir ihtiyaç. Hepmizin gördüğü, yaşadığı, hissettiği bir ihtiyaçtan doğdu. Genelde bu tür konferanslar siyasal zeminler üzerinden yapılıyor. Biraraya gelen çağrıcılar olarak gördüğümüz, ülkenin sorunları çok parçalı olarak ifade ediliyor ya da çok kişisel hikayeler olarak aktarılıyor. Biraz buradan yola çıkarak “acaba biz de geçmişte olduğu gibi aydın sorununu memleketin sorunlarıyla temas edecek şekilde bu iki olguyu nasıl biraraya getirebiliriz.” diye bir sivil inisiyatif olarak böyle bir girişimde bulunalım diye düşündük. İsmi konferans ama bir tür bir ilk buluşma diyelim biz buna. Bugünden yarına erteleyeceğimiz hiçbir sorunumuz yok. Hepsi birbirinden önemli sorunlar. Dolayısıyla bu sorunlarla bizim sorumluluğumuz çakışmış oldu. Bu ihtiyaçtan doğdu bu buluşma.

    İlk görüşmelere başladığımız zaman beş ay önceydi. Çağrıcılar arasındaki insanlar aslında günlük hayatta da biraraya geldiğimiz görüştüğümüz insanlar. Görüşmeler sırasında gördük ki diğer arkadaşlar da böyle bir fikri olumlu buldular. Tabi bu memlekette krizler bitmiyor. Araya sürekli savaşlar, saldırılar girdiği için erteleme durumunda kaldık. Gündem çok yoğun ve sıcak olduğu için bizim açımızdan da bu konferans yapılabilecek gibi değildi. O yüzden biraz ötelemiş olduk. Son üç aydır da tekrar çalışmalara başladık. Bütün karar süreçlerini bu 29 çağrıcıyla birlikte işlettik. Ve sonrasında bu buluşmayı gerçekleştirdik.

    KONFERANSTAN ÇIKAN YANIT: “HERKESİN CUMHURİYETİ”

    Moderatörlüğünü yaptığınız oturumun başlığı “Kimin cumhuriyeti, Nasıl bir gelecek?” idi. İki gün boyunca yapılan tartışmalar bu soruya ne oranda cevap verdi?

    Esasında bu soruya cevap bulduk. Kimin cumhuriyeti? Herkesin cumhuriyeti. Kimin ülkesi? Herkesin ülkesi cevaplarını aldık konferanstan. Bu çağrıcı grup içindeki arkadaşlarımız da konuşmacı olarak davet edilen arkadaşlarımız da orada söz alan herkes de bütün sorunların bileşkesinde yer alan bir öznelik halini barındırıyorlar. Tabi bu öznelerin bir sorun içinden gelmesi de şart değil. Konferans içinde de yapılan konuşmalarda çokça geçti. Cumhuriyetin kuruluşu itibariyle tekçi bir anlayış mevcut. Türk, müslüman ve sünni kimliklerinin öne çıktığını ifade ettik. Ama bu cumhuriyet aynı zamanda Türklerin de cumhuriyeti, aynı zamanda müslümanların da cumhuriyeti, aynı zamanda sünnilerin de cumhuriyeti. Çünkü yüz yıl boyunca sadece dışarıda bırakılan kimliklerin değil içeride gibi görünen kimliklerin de aslında dışarıda olduklarını biliyoruz. Bu ülkede yüz yıldan daha uzun zamandır da yaşananlardan esasen kimse mutlu değil. Dolayısıyla herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını vermiş olduğumuzu düşünüyorum.

    ALEVİLERE ÖZEL BULUŞMA SÖZÜ

    Konferans sırasında Aleviler adına yapılan konuşmalarda temsiliyet eksikliğine yönelik eleştiriler geldi. Kapanışta siz de engelliler ve Rum toplumundan da benzer eleştiriler geldiğini söylediniz. Demokratik dönüşüm tartışmalarında azınlıklar içinde daha görünmez kalan kimliklerin bu eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Memlekette o kadar çok bu ülkenin dışarıda bırakılanları var ki. Bizim bu ilk buluşmada herkesi kapsamamız olanaksızdı zaten. Ve bu iki günlük çok yoğun bir programdı. Programı oluştururken kimseyi eksik bırakmamaya çalıştık bu yüzden çok hacimli bir program oldu. Bu hacimli program içerisinde eksiklerimiz elbette var. Biz bunun özeleştirisini verip paylaşırız açıklıkla. Alevilerin sözünün edilmesini Alevilerden bahsedilmesini beklerdik biz de.  Genellikle öne çıkanlar kurum temsiliyeti olanlar. Ama biz kurum temsiliyetlerini çok dahil etmemeye çalıştık. Belki bu nedenle bir sınırlılığımız oldu. İkinci gün Cemal Salman’ın konuşmasıyla bu açığın kapanmasına büyük bir katkı yapıldığını düşünüyorum. Kapanışta şunun da sözünü vermiş olduk; bu çağrıcı grupla sadece Alevilere yönelik de bir çalışma yapılabilir ve yapılmalı da. Mesela “Alevilerin demokratik cumhuriyeti nasıl olmalı?” başlığıyla. Böyle buluşmaları gerçekleştirmeliyiz diye düşünüyorum.

    SOMUT ADIMLAR: KOMİSYON VE KENT BULUŞMALARI

    Bu konferansın yalnızca fikirlerin paylaşıldığı bir etkinlik olarak kalmaması ümit ediliyor. Bundan sonra hangi somut adımların atılması planlanıyor? Burada kurulan diyalog nasıl sürdürülecek?

    Biz 21 Mayıs’taki çağrı metnini paylaşırken de konferans boyunca da kapanış metnimizi okurken de özellikle vurgulamak istedik. Bunun bir irade beyanı olduğunu, bir irade beyanı olmaktan öte biz bunu yapacağız sözünü vermiş olduk. Bu hafta itibariyle biraraya gelip bir konferans değerlendirmesi ve bundan sonra ne yapabiliriz fikri üzerine kafa yoracağız. Örneğin; çeşitli kentlerde aydın kimliğiyle toplumun biraraya gelebileceği toplantılar yapacağız. Kalıcı olmasını, güçlenmesini, tesis edilmesini istiyoruz. Ya da mesela üç aylık altı aylık raporlar sunabileceğimiz “Demokratik cumhuriyet komisyonu” oluşturabilir miyiz fikri üzerine tartışmalar yürüteceğiz. Kendi içerisinde çok uyumlu çalışan, çok istekli, gerçek bir dönüşüm için talip olan ve bunun için de talebelik yapmak isteyen bir grubuz diyebiliriz.

    “TOPLUMA DEMOKRATİK BİR CUMHURİYET İÇİN MÜCADELE ÇAĞRISI”

    Konferans boyunca demokratik dönüşüm ihtiyacı bütün konuşmaların içerisinde yer aldı. Peki sizce cumhuriyet dönüşmezse ne olur?

    Bu sadece devletle ve iktidarla ilgili bir şey değil. Cumhuriyet dönüşmezse ne olur sorusunun öznesi kim öncelikle? Bu özneyi sormak gerekir. Öznelerinden bir tanesi, iktidarın ve devletin kendi gerekliliklerini dile getirmesi. Ama diğer taraftan ikinci özne, toplum. Şimdi burada toplumun da gerekliliklerini yerine getirmesinden bahsediyoruz. Yani zorlamasından, mücadele zeminlerini açmasından, güçlendirmesinden bahsediyoruz. Toplum ne kadar dayanışma ağlarını arttırırsa, barış ve demokrasi ısrarını zorlarsa cumhuriyetin dönüşümü olasılığı o kadar artar. Ama bütün baskı süreçlerine sessiz kalınırsa, zaten parçalanmış bir örgütlülük halinin daha fazla parçalanmasıyla birlikte herkesin daha mutsuz olacağı bir toplumla karşı karşıya kalırız. Baskının giderek arttığı ve toplumun da parçalandığı ve giderek kutuplaştığı bir durumla karşı karşıya kalırız. Ama tarihe de baktığımızda iktidar hegemonyayı ne kadar güçlendirirse toplum da bir bütün olarak bunun karşısında yeni bir hegemonya inşa edebilirler. Her zaman boşluklar vardır. Mücadeleyi ve özneyi kendimiz üzerinden kurarsak birlikte dönüşüm umudunu güçlendirmiş oluruz diye düşünüyorum. Ve bu umut yorgunluğundan da çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Fırat ALTINTAŞ/İSTANBUL

  • Aşık Vaktidolu: Sakife’den atılan temel bugün de insanlığı ayrıştırıyor-VİDEO

    Aşık Vaktidolu: Sakife’den atılan temel bugün de insanlığı ayrıştırıyor-VİDEO

    PİRHA- 67 kitabın yazarı, 70 yılı aşkın süredir sürdürdüğü sohbet ve şiir geleneğiyle tanınan Adil Atalay (Aşık Vaktidolu), İslam tarihindeki ilk ayrılıkları, Gadir Hum olayını, Kerbela’ya uzanan süreci ve mahlasının hikâyesini anlattı. Atalay, “Sakife’de atılan temel sadece o dönemi değil, bugünü de etkiledi” dedi.


    Alevi-Bektaşi geleneğinin isimlerinden, bugüne kadar 67 kitap yayımlayan Adil Atalay, bilinen adıyla Aşık Vaktidolu, İslam tarihindeki ayrışmaların kökenlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Hz. Muhammed’in vefatının ardından yaşanan gelişmelerin sonraki yüzyılları etkilediğini belirten Atalay, Gadir Hum olayından Kerbela’ya uzanan sürecin bugün de toplumsal ve siyasal sonuçlar doğurduğunu savundu. Atalay ayrıca yıllardır kullandığı “Vaktidolu” mahlasının ortaya çıkış öyküsünü de paylaştı.

    “İLK AYRILIK KARDEŞ KAVGASIYLA BAŞLADI”

    İnsanlık tarihindeki ilk ayrışmanın Habil ile Kabil arasında yaşandığını ifade eden Atalay, iyilik ve kötülük, zalim ve mazlum mücadelesinin o günden bugüne sürdüğünü söyledi. İslam tarihindeki ayrılıkların da bu çizginin devamı olduğunu belirten Atalay, Haşimiler ile Emeviler arasındaki çekişmenin Hz. Muhammed’in peygamberliğini ilan etmesinden önceye uzandığını dile getirdi.

    Atalay’a göre, Mekke’nin ekonomik ve siyasi çıkarları etrafında şekillenen bu rekabet, İslam’ın ortaya çıkışıyla birlikte daha da derinleşti. Hz. Muhammed’in putperest düzene karşı mücadelesinin Emevi çevreleri tarafından kabul edilmediğini söyleyen Atalay, bu karşıtlığın ilerleyen yıllarda siyasi bir mücadeleye dönüştüğünü ifade etti.

    “GADİR HUM’DA ALİ’NİN VELAYETİ İLAN EDİLDİ”

    Atalay, Alevi inancında önemli bir yere sahip olan Gadir Hum olayına da değindi. Son Veda Haccı dönüşünde Hz. Muhammed’in kalabalık bir topluluğa hitap ederek Hz. Ali’nin konumunu ilan ettiğini belirten Atalay, bu olayın daha sonra yaşanacak tartışmaların merkezinde yer aldığını söyledi.

    Atalay, Hz. Muhammed’in burada “Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır” sözünü söylediğini ve Hz. Ali’nin liderliğinin ilan edildiğine inanıldığını ifade ederek, hac dönüşünde yaşanan gelişmelerin hilafet tartışmalarının başlangıcı olduğunu savundu.

    “SAKİFE’DE BAŞLAYAN SÜREÇ KERBALA’YA KADAR UZANDI”

    Hz. Muhammed’in vefatının ardından yaşanan gelişmeleri değerlendiren Atalay, Sakife toplantısının İslam tarihindeki kırılma noktalarından biri olduğunu söyledi. Hilafetin Hz. Ali’ye verilmemesi yönünde alınan kararların sonraki yüzyıllarda derin ayrışmalara yol açtığını belirten Atalay, bu sürecin Kerbela’ya kadar uzandığını ifade etti.

    İmam Musa Kazım’a atıfta bulunan Atalay, Sakife’de atılan adımların Hz. Fatıma’dan Kerbela’ya kadar birçok acı olayın başlangıcı olarak değerlendirildiğini belirterek, tarih boyunca yaşanan zulümlerin aynı anlayışın devamı olduğunu savundu.

    “ÇORUM’DAN SİVAS’A KADAR UZANAN BİR ÇİZGİ VAR”

    Tarihsel olaylarla günümüz arasında bağ kuran Atalay, Kerbela’dan Çorum, Maraş, Sivas ve Gazi Mahallesi olaylarına kadar uzanan bir süreklilik bulunduğunu öne sürdü. Atalay, toplumsal ayrışmaların ve inanç temelli çatışmaların kökeninde tarih boyunca süren iktidar mücadelelerinin bulunduğunu dile getirdi.

    “VAKTİDOLU MAHLASINI DOSTLARI VERDİ”

    Söyleşide mahlasının hikâyesini de anlatan Atalay, geçmişte kendisine farklı mahlaslar önerildiğini ancak bunların hiçbirini benimsemediğini söyledi. Hacı Bektaş Veli’nin rüyasında kendisine “Çal Çağır” dediğini anlatan Atalay, ticari hayatı nedeniyle o dönemde bu çağrıya uyamadığını belirtti.

    “Vaktidolu” mahlasının ise 1975 yılında yaşanan bir olay sonucunda ortaya çıktığını anlatan Atalay, gittiği her yerde sohbetlere dalması nedeniyle dostlarının kendisine “Onun vakti dolu, kim bilir şimdi kimlerle sohbet ediyor” dediğini aktardı. Daha sonra yapılan bir sohbet sırasında bu ifadenin mahlas olarak benimsendiğini söyleyen Atalay, “Doğduğum günden beri sohbetteyim. Boş günümü hiç ömürden saymadım” dedi.

    67 kitabı bulunduğunu ve 68’inci kitabı üzerinde çalıştığını belirten Atalay, üretmenin ve paylaşmanın yaşamının merkezinde yer aldığını vurguladı. “Boş vaktim olmaz. Boş geçen günü ömürden saymam” sözleriyle yaşam felsefesini özetledi.

    Fırat Altıntaş/PİRHA