Kategori: YAŞAM HABERLERİ

  • ‘Ben yemek yerken ayılar dut yerdi’-VİDEO

    ‘Ben yemek yerken ayılar dut yerdi’-VİDEO

    PİRHA- 1994 yılında boşaltılan Dersim’in İksor köyüne 27 yıl sonra dönen Ali Haydar İpekoğlu, yeniden yaşam kurduğu köyünda doğayla kurduğu bağı, yaban hayvanlarıyla iç içe geçen yaşamını, köyün sorunlarını ve barışa dair düşüncelerini PİRHA’ya anlattı.

    İksor, adını İksor Vadisi’nden alan, sırtını Tujik Dağı’na yaslayan bir köy. Tarihi boyunca iki kez boşaltıldı. İlki Dersim Tertelesi’nde, ikincisi ise 1994 yılında. Aradan geçen yılların ardından başlayan bireysel dönüşler, köyde yaşamı yeniden yeşertmeye çalışıyor.

    Bu dönüşlerden biri de Ali Haydar İpekoğlu’na ait. 2021 yılında köyüne yerleşen İpekoğlu, bugün hayvancılık, arıcılık ve tarımla yaşamını sürdürüyor. Bir yandan yıllardır çözülemeyen altyapı sorunlarıyla mücadele ederken, diğer yandan doğayla kurduğu yaşamı koruyor.

    Yıllarca sessiz kalan köyünde bugün yeniden yaşam kurmaya çalışan İpekoğlu’nun hikâyesi, yalnızca bir köye dönüşü değil; insanla doğa arasında yeniden kurulan güvenin de hikâyesi.

    “SAĞLIK AÇISINDAN BULUNMAZ BİR YER”

    1994 yılında köyün boşaltıldığını, 2021 yılına kadar köyde yaşam olmadığını belirten İpekoğlu, son yıllarda köye kısmi dönüşlerin başladığını söyledi.

    Hayvancılık, arıcılık ve tarımla uğraştıklarını belirten İpekoğlu, tüm eksikliklere rağmen köy yaşamını “sağlık açısından bulunmaz bir yer” olarak tanımladı.

    Ancak yıllarca boş bırakılan köyde altyapı sorunlarının hala çözülemediğini belirterek şunları söyledi:

    “Köyde yaşam var, güzellik var ama yolumuz bozuk, elektriğimiz yok. 5 ev var ve elektriğimizi güneş panelinden alıyoruz. Çünkü köy boş göründüğü için resmi olarak elektrik verilmiyor. Yazın idare ediyoruz ama kışın güneş dağların arasından geç çıktığı için panellere yetmiyor. Elektriksiz kalıyoruz.”

    DOĞAYLA KURDUĞU GÜVEN

    İpekoğlu’nun köye dönüşüyle birlikte en dikkat çekici değişimlerden biri yaban hayvanlarıyla kurduğu ilişki oldu. İki yıl boyunca köyde tek başına yaşayan İpekoğlu, zamanla dağ keçilerinin, ayıların ve diğer yaban hayvanlarının kendisine alıştığını anlattı.

    “Ben köye geldikten sonra ne kadar dağ keçisi varsa hepsi yanıma geldi. Eskiden insanları gördüğü zaman kilometrelerce uzağa kaçarlardı ama 2021’de ben buraya geldiğimde bütün yaban hayvanları etrafıma toplandı. Ben iki yıl burada yalnız kaldım. Gündüzleri dağ keçileri geliyordu, akşamları ayılar etrafıma toplanıyordu.

    Ayılar dut yerdi, alıç yerdi, mamuk yerdi, armut yerdi. Benim hiçbir zaman onlarla bir sorunum olmadı. Ben kapımın önünde yemek yerken onlar dut yerdi. Ben öğlen yemek yerken onlar ceviz yerdi. Şimdi demek ki, insanlarla doğanın ne kadar iç içe olduğunu o zaman daha iyi anladım.”

    “İNSAN DOĞAYA EN FAZLA ZARAR VEREN VARLIKTIR”

    Doğaya, coğrafyaya ve diğer canlılara en büyük zararı insanın verdiğini söyleyen İpekoğlu, yıllardır doğayla iç içe yaşamanın kendisine bunu açıkça gösterdiğini ifade etti.

    “Ayıları, keklikleri, geyikleri, tilkileri vuran demek ki insanlarmış, yaşamı zehir eden insanlarmış. Ben tilkilerle, ayılarla, geyiklerle iç içe yaşadığım için, beni şikâyet ettiler. Şimdi bu hayvanlar ne zaman canavarlaştı ki biz insanlaştık? İnsan doğaya en fazla zarar veren varlıktır. Hayvanlar hiç bu doğayı kirletmedi.”

    “MEGA KENTLER ÖLÜMDÜR!”

    Doğayla iç içe üretmenin insanı özgürleştirdiğini söyleyen İpekoğlu, büyük kentlerdeki yaşamın insanı üretimden ve doğadan kopardığını savundu. Kent yaşamını eleştiren İpekoğlu, şunları söyledi:

    “Mega kentlerdeki insanlar ayakta yaşayan ölülerdir. Geceleri çalışırlar, gündüzleri de uyurlar ve de tramvaylarda uyuyarak işe giderler. Büyükşehirler aslında ölümdür. Ama buralar insanlar için yaşam alanıdır. Burada yaşayanların düzenli bir hayatı olur. Hayvancılık yaparlar, arıcılık yaparlar, tarımcılık yaparlar. Çok iyi geçinirler. Çünkü dünyanın kuruluşundan beri sıcak para olmadığı zaman yüzlerce aile hayvancılık yaparak yaşadı.

    Şimdi insanlar en büyük yoksulluğu ve açlığı yaşıyor. Çünkü asgari ücret demek ayakta yaşayan ölü demektir. Buradayken zenginlerdi. Büyük kentlere gittiler, yoksul aileler oldular. Üretmeyen bir toplum yoksul bir toplumdur. Asgari ücretle çalışacaklarına, garsonluk yapacaklarına gelsinler köylerinde meyvelerini, bahçelerini eksinler. Hayvancılığını yapsınlar. Zengin olsunlar.”

    BARIŞ VE BİRLİKTE YAŞAM VURGUSU

    Dağların arasında kurduğu yaşamı anlatırken ülkenin geleceğine ilişkin düşüncelerini de paylaşan İpekoğlu, barışın ve birlikte yaşama kültürünün güçlenmesi gerektiğini söyledi.

    “Ülkemizde ne yazık ki uzun süredir büyük sıkıntılar yaşandı. Umarım Barış Süreci devam eder. Ülkemizin sorunları daha da rahat çözülür. Bu toplum ön yargılarını ne zaman kıracak? Birlikte nasıl yaşayacak? Birlikte nasıl bir ülkenin zenginliklerinin farkına varacak, birlikte yaşamını nasıl fark edecek? Toplum eğer birbirine düşman edilirse, toplum birbirine ön yargılarla bakarsa bu ülke insana zor olur, yaşamı zor olur, harap olur. Toplum birbirine güvenirse, toplum birbirini anlayabilirse, ülkesinde nasıl özgürce yaşanır anlayabilirse bu ülke çok huzurlu bir ülke olur.”

    “FARKLILIKLAR BİR ARADA YAŞARSA GÜZEL OLUR”

    İnsanın diliyle, kültürüyle ve inancıyla yaşamasının önemine vurgu yapan İpekoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Farklılar bir arada yaşanırsa güzel olur. İnançlar bir arada yaşanırsa güzel olur. Ama farklılıklar tekleştirilirse, inançlar tekleştirilirse yaşam güzel olmaz. Baskıyla hiçbir şey yürümez, şiddetle hiçbir şey yürümez. Herkes kendisini inandığı gibi yaşarsa, herkes kendisini konuştuğu gibi yaşarsa, kendi tarihini yaşarsa güzel olur.”

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Bilal Bulut: İnsan doğduğu yere aittir!-VİDEO

    Bilal Bulut: İnsan doğduğu yere aittir!-VİDEO

    PİRHA-Hozat’ın Samuşî (Boydaş) köyü Dağ Mezrası’nda yaşayan atanması yapılmayan Tarih Öğretmeni Bilal Bulut, zorunlu göçün yarattığı izleri anlattı. Köy boşaltmaları sonrası insanların zor koşullarda yaşama tutunduğunu belirten Bulut. “İnsan doğduğu yere aittir. O yerlerden koparıldık. Şimdi de bin bir zorlukla doğduğumuz topraklara tutunmaya çalışıyoruz” dedi.

    1990’lı yıllarda ‘güvenlik’ gerekçesiyle Kürt coğrafyasında yaklaşık 4 bine yakın köy ve mezra boşaltıldı ve yakıldı. İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Diyarbakır Barosu gibi kurumların verilerine göre bu süreçte 3 milyonu aşkın insan zorunlu göçe tabi tutuldu.

    Resmi verilere göre ise 1990’lı yıllarda Dersim genelinde 183 köy ve 823 mezra boşaltıldı. Bu zorunlu göçler sonucunda toplam 41 bin 939 yurttaş yerlerinden edilirken, bölgede ciddi bir demografik ve toplumsal değişim yaşandı.

    Hozat’ın Samuşî (Boydaş) köyü Dağ Mezrası’nda yaşayan atanması yapılmayan Tarih Öğretmeni Bilal Bulut, zorunlu göçün yarattığı izleri anlattı.

    “CANIMIZI ZOR KURTARDIK”

    1994 Eylül’den itibaren özellikle Batı Dersim’in (Ovacık, Hozat, Çemişgezek) içinde yer olan köylerin, mezraların boşaltıldığını hatırlatan Bulut, o dönemi şöyle anlattı:

    “Bütün buralar boşaltıldı. İnsanlar yurtlarını terk etmek zorunda bırakıldı. Neyi var neyi yok geride bıraktı. Satılan satıldı, satılmayan heba oldu. Dolayısıyla insanların yalnızca canını kurtarma peşine düştüler. Artık o giden malın, giden emeğinin peşine düşmediler. Yurttaşlar yalnızca canını kurtardılar.

    Dolayısıyla göçler ilk önce Hozat merkeze yapıldı. İmkanı olanlarda batı metropollerine gitti. Kim nerede imkanı varsa barınabilecek, yakın akrabası varsa oralara sığındı. Büyük zorluklar, büyük sıkıntılar yaşandı.”

    ZORUNLU GÖÇÜN ETKİLERİ!

    Köylerinde hayvancılık ve tarımla yaşamını idame ettiren yurttaşların, zorunlu göç sonrası gittikleri yerlerde zor koşullarda, düşük ücretle çalışmak zorunda kaldığını belirten Bulut, on yıllık bir süreçte insanların çok kahırlı ve çileli bir şekilde, bodrum katlarda, rutubetli yerlerde, gecekondularda yaşam mücadelesi verdiğini söyledi.

    “YAŞAMA KARIŞMAK SADECE İŞE GİDİP GELMEKLE OLMUYOR”

    Köyle kent arasındaki kültür farkına dikkat çeken Bulut, “Buradaki insan belli bir yaşa gelmiştir. Oradaki o kültüre adaptasyonu, eğitimi de hesaba katarsak çok zordur. Yani ona adaptasyon sağlaması için yaşama karışması lazım. Yaşama karışmak da sadece işe gidip gelmekle olmuyor. Kafede oturma, sinemaya, tiyatroya gitme, bütün bu imkanlardan yararlanabilirsen ancak o zaman adaptasyon sağlanabilir” diye belirtti.

    “İNSAN DOĞDUĞU YERE AİTTİR”

    Köydeki yaşamın içinde büyüyen insanların köy ile kurduğu ilişkinin yüksek olduğunun altını çizen Bulut, sözlerine şöyle devam etti:

    “16-17 yaşına kadar burada zaten büyümüşüm. Emek vermişim. Her taşını, her karış toprağını gezmişim. Çobanlık yapmışım, ot biçmişim, ekim biçmişim. Ciddi bir emeğim vardır. Dolayısıyla doğup büyüdüğüm yer burası. Aidiyetim de doğal olarak buraya ait. Yani geçmiş olsa dahi o aidiyet falan hiç bitmedi ve kopmadı, kopmaz da zaten. İnsan doğduğu yere aittir. Yani insan birebir hissetmişse, yaşamışsa, görmüşse, emek vermişse o emek, o aidiyet bitmez, unutulmaz da.

    Atadan kalan topraklar var. Onların ciddi bir emeği var. Hakikaten yokluklar, imkansızlıklar içerisinde ciddi bir emek vererek bir şeyler ortaya çıkartmışlar. Ona tanıklık etmişsin ve bu harap olmuş. İçinde bir özlemdir, bir ukdedir. Yeniden bunu ayağa kaldırma, onların anısına, emeğine, hatırasına saygı namına yeniden ayağa kaldırma noktasında bir şey var içinde, bir ukde var.”

    “BEN BU İŞE NİYE GİRİŞTİM?”

    Geri dönüşlerin sağlanmasının ekonomik olanaklarla da bağlantılı olduğunu vurgulayan Bilal Bulut, yaşadıkları sıkıntılara dikkat çekti.

    Köylerde, mezralarda alt ve üst yapı sorunların varlığına işaret eden Bulut, “Mesela ben geldim burada birşeyler yaptım. Belirsizlik içindeyim; elektrik gelir mi? su gelir mi? Ben bu işe niye giriştim? Hakikaten insan bazen bu noktaya geliyor. Çünkü zorluyor insanı” dedi.

    “DİL EĞİTİMLE AYAKTA KALIR”

    Ana dili ve inancın kentlerde kaybolmayla karşı karşıya kaldığını ifade eden Bulut, “İlçe merkezlerinde, köylerde kalanlar biliyor. Ama metropollere göç edenlerde bu kültür ve inanç artık kayboldu desek yeridir. Bu açık bir şeydir. Bir dil eğitimle ayakta kalır” ifadelerine yer verdi.

    “NEREDE OLURSA OLSUN BİR DAĞ GÖRMEK İSTİYORUZ”

    Bilal Bulut, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Dağda doğup büyüdüğümüz için biz dağ insanıyız. Şöyle ki biz başımızı kaldırıp ufukta baktığımız zaman bulunduğumuz yer nerede olursa olsun bir dağ görmek istiyoruz. Ya ufka baktığın zaman bir dağ veriyorsan mutlu oluyorsun.

    Bir de bu sessizlik ile doğa ve yeşillik o betonların, o kaldırılımların, o asfaltların içerisine gelince hani bir vaha gibi derler ya hakikaten öyle bir duygu insanda uyandırıyor. Öyle bir şey yaşamıştım. Tabii onun hüzünü, onun tekrar zihinsel olarak geçmişe dönük bir yolculuğu o başka bir şeydir. O insanın içsel yaşamıdır. İçsel bir duygusudur.”

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Varto’da JES çadır eylemi 40. gününde: Kadınlar helva kavurdu – VİDEO

    Varto’da JES çadır eylemi 40. gününde: Kadınlar helva kavurdu – VİDEO

    PİRHA –  Çalıdere köyünde yapılmak istenen Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesine karşı başlatılan çadır nöbeti 40. gününe ulaştı. Kadınların çağrısıyla eylem çadırında 40. gün dolayısıyla helva kavruldu. 

    Muş’un Varto ilçesine bağlı Çalıdere köyünde, Amerikan menşeli İgnis Enerji tarafından yapılmak istenen Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesine karşı başlatılan çadır nöbeti 40. gününde sürüyor.

    Varto Ekoloji Platformu Gençlik Meclisi’nin öncülüğünde kurulan çadır nöbeti alanına, “Ev erd mirasa kal û bavan ê emanet ê nifşen pêşe roje yê. Em JES naxwazin”, “No hard mîrase kal û bavikan o. Bavoke demê ameyoxî. JES newazenime” ve “Bu topraklar bize miras, geleceğe emanet. JES istemiyoruz” yazılı pankartlar asıldı.

    Eylem çadırına çevre il, ilçe ve köylerden dayanışma ziyaretleri de sürüyor.

    “HAKLIYIZ, KAZANACAĞIZ”

    Varto Ekoloji Platformu’nun çağrısıyla bir araya gelen kadınlar şu çağrıyı yaptı:

    “Bu haklı lokmayı paylaşmak, birliğimizi büyütmek için tüm halkımızı çadırımıza bekliyoruz. Birlikte başardık, birlikte savunacağız. Sermaye defolacak, doğa özgürleşecek. Haklıyız, örgütlüyüz, kazanacağız.”

    Kadınlar, klamlar söyleyerek, helva kavurdu.Ardından hazırlanan helvalar lokma niyetine pay edildi.

    PİRHA/VARTO

  • Dersim’in Kavun Köyü’nde yaşam değişiyor: Bostanlar ayakta, köyler boşalıyor-VİDEO

    Dersim’in Kavun Köyü’nde yaşam değişiyor: Bostanlar ayakta, köyler boşalıyor-VİDEO

    PİRHA- Dersim’in Mazgirt ilçesine bağlı Kavun (Köklüce) Köyü’nde yaşayan yurttaşlar, bir yandan bostanlarını ekip üretmeye devam ederken diğer yandan köylerin giderek boşalmasından, gençlerin kentlere göç etmesinden ve kültürel değerlerin unutulmasından yakınıyor. Köylüler, toprağa bağlı yaşamı sürdürmeye çalışırken geçmişin izlerini de yaşatmaya çabalıyor.

    Dersim’in Mazgirt ilçesine bağlı Kavun (Köklüce) Köyü’nde yaşayan yurttaşlar, üretimden kültürel yaşama kadar birçok alanda köylerin geçirdiği dönüşümü anlattı. Bir zamanlar hayvancılığın yaygın olduğu köyde bugün bostancılık ve arıcılık öne çıkarken, nüfusun büyük bölümü kentlerde yaşıyor. Köylüler, hem üretimin hem de dil ve inanç gibi kültürel değerlerin korunması için çaba gösteriyor.

    “ESKİDEN HAYVANLAR OTLARI YERDİ, ŞİMDİ BİÇMEK ZORUNDA KALIYORUZ”

    Kavun Köyü sakinlerinden Yusuf Çelik, bahar aylarında bostan hazırlıkları yaptığını belirterek köy yaşamındaki değişimi anlattı.

    Çelik, “Bu otları bostan ekeceğim için biçiyorum. Domates, biber, fasulye, kabak, salatalık; aklınıza gelen her şeyi ekiyoruz. Eskiden hayvan çoktu, otları onlar yerdi. Biz ayrıca biçmek zorunda kalmazdık. Şimdi öyle değil. Önceden hayvan besliyordum, şimdi daha çok sebze ekiyorum” dedi.

    Köy nüfusunun her geçen yıl azaldığını söyleyen Çelik, “Yazın 30-40 ev açılıyor ama kışın sadece 3 ev kalıyor. İnsanlar metropollerde yaşıyor. Gençler de yok. İş olmayınca köylerde kimse kalmıyor. Şu an arıcılık yapıyorum, bostanla uğraşıyorum. Meyve ve ceviz ağaçlarımız var. Boş durmuyoruz” diye konuştu.

    “28 YIL ÖĞRETMENLİK YAPTIM AMA AKLIM HEP KÖYDEYDİ”

    Emekli öğretmen Fetiye Günal ise yılın büyük bölümünü İzmir’de geçirse de her yaz Kavun Köyü’ne döndüğünü anlattı.

    Günal, “Kışın İzmir’de, yazın burada yaşıyorum. Bahçeyle uğraşıyorum. Domates, salatalık gibi sebzeler ekiyoruz. Kurutup kışlık erzak olarak yanımızda götürüyoruz. Çocuklarımız İzmir’de olduğu için biz de orada kalıyoruz. Yoksa gitmek istemezdim. Ben burayı çok seviyorum” dedi.

    Öğretmenlik yaptığı yıllarda bile köy özlemi çektiğini ifade eden Günal, “28 yıl öğretmenlik yaptım ama aklım hep buradaydı. Gece rüyalarıma giriyordu. Gündüz şehirde, gece köyde yaşıyordum sanki. Çocukluğumuzun anıları hiç aklımdan çıkmadı. Sonra geri dönüp ev yaptık. Şimdi her yaz burada yaşıyorum” diye belirtti.

    “ÇOCUKLARIMIZI KÖYDEN KOPARMAMAYA ÇALIŞIYORUZ”

    Çocuklarını ve torunlarını köyle bağlarını koparmamaları için teşvik ettiğini söyleyen Günal, köy yaşamının yeni kuşaklar tarafından tanınmasının önemine dikkat çekti.

    “Çocuklarım da geliyor. Mümkün olduğu kadar onları köyden koparmamaya çalışıyorum. Köyü tanısınlar, insanlarını bilsinler istiyorum” diyen Günal, Kürtçenin giderek unutulmasından duyduğu üzüntüyü de dile getirdi.

    Annesinin yaşadığı dönemde evde Kürtçenin daha fazla konuşulduğunu belirten Günal, “Annem yaşarken çocuklar Kürtçeyi biliyordu. Annem vefat ettikten sonra konuşan kalmadı, unutmaya başladılar. Bazen Kürtçe bilen biri olsa da konuşsak diyorum. İzmir’de Kürtçe bilen komşularım var, bazen onlarla konuşuyoruz. Kürtçe konuşmak hoşuma gidiyor. Unutmamak istiyorum. Ölene kadar da unutmayacağım” dedi.

    “İNANCIMIZI YAŞATMAKTA ZORLANIYORUZ”

    Alevi inancının ve geleneklerinin yeni kuşaklara aktarılmasında yaşanan zorluklara da dikkat çeken Günal, büyüklerin azalmasıyla birlikte birçok değerin unutulmaya başladığını söyledi.

    “İki arada bir derede kalmış bir inancımız var” diyen Günal, “Eskiden annem varken aşureydi, oruçtu, birçok şeyi birlikte yürütürdük. O vefat ettikten sonra bunların bir kısmı da geride kaldı. İnsanlar artık eskisi gibi takip etmiyor. Ben elimden geldiğince sürdürmeye çalışıyorum” ifadelerini kullandı.

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • Dersim’in kadınları Düldül Tepesi’nde: Klamlar ve ağıtlar, geçmişten yankılanıp, çerağlara karıştı!-VİDEO

    Dersim’in kadınları Düldül Tepesi’nde: Klamlar ve ağıtlar, geçmişten yankılanıp, çerağlara karıştı!-VİDEO

    PİRHA- Dersim’in simge yerlerinden biri de Düldül Tepesi. Şah-ı Merdan Ali’nin atı Düldül’ün adını taşıyan tepe, Dersim’i koruyan bir kalkan gibi tüm heybetiyle duruyor.

    Düldül’ün ayak izlerini takip edenler, yanlarında lokmaları, çerağları ve inançlarını taşırlar. Her birinin bin muradı vardır, biri olsun diye soluk soluğa dağ keçilerinin eşliğinde düştükleri yolda, geleceğe dair beklentilerini kayalara, dağlara ve havaya fısıldarlar.

    Kadınların yüreğinden çıkan klamlar ve ağıtlar, geçmişten yankılanır, geleceğe ışık olsun diye ise çerağlara karışır. Ateşin, havanın, suyun, toprağın birleştiği zirvede, Dersim’in kefensiz yatanlarına ses verirler, Düldül’ün her attığı adıma eşlik edenler.

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • 30 yıllık çaydanlık tamircisi: Kullan at dönemine son verin! – VİDEO

    30 yıllık çaydanlık tamircisi: Kullan at dönemine son verin! – VİDEO

    PİRHA –  40 yıldır severek tamircilik işiyle uğraşan Ekrem Bingöl, unutulmaya yüz tutan mesleğin son temsilcilerinden. Gençlerin ‘bu iş tozlu’ diyerek yapmak istemediğini üzülerek söyleyen Bingöl, halka da ‘kullan at devrine son verin” çağrısında bulunuyor. 

    Ağırlıklı olarak gelir düzeyi düşük insanların yaşadığı İzmir’İn Çiğili ilçesine bağlı Şirintepe Mahallesi’nde küçük bir dükkan… Dükkanın kapısında asılı tabelada ‘Her türlü krom mutfak eşyaları tamiratı, parlatma ve kaynak işleri yapılır” yazıyor. Yılların izlerini taşıyan dükkanda ağır bir metal kokusu, her yer siyah tozlarla kaplanmış. Tamir için sıra bekleyen çaydanlık, tencere, bıçaklar varken, raflar ise yılların izni taşıyor.

    Ekrem Bingöl 1983 yılında Varto’dan İzmir’e göç ettikten sonra bu işi yapmaya başlamış. ‘Okul mu tamircilik mi?’ diye iki seçenek arasından o günün koşullarında ekonomik kaygısı ağır basmış ve tamirciliği seçmiş. İlk olarak fabrikada işe başlayan Bingöl, önce çıraklık sonra da ustalık belgesini almış. Yaklaşık 40 yıldır tamircilik işiyle uğraşan Ekrem Bingöl, 30 yıldır aynı dükkanda çaydanlık, tencere ve mutfak eşyası tamiri yapıyor.

    “MALZEME FİYATLARI ÇOK ARTTI”

    Halka hizmet etmek için dükkanı açtığını belirten Bingöl, “çaydanlık, tencere, tamir, bakım, onarım, yedek parça temin üzerine bu atölyeyi açtım” dedi.

    Piyasadaki çelik olmayan ürünlere karşı yurttaşlara uyarıda bulunan Ekrem Bingöl, “Piyasada o kadar çok çelik olmayan, çelik diye satılan ürün var ki halk bunu bilmiyor. Mağazaya gittiği zaman çelik diye alıp eve getiriyor ama oysa ki sağlığa zararlı ürünler. Ben müşterimi hep uyarıyorum. Altında 18/10 krom-nikel yazmayan ürünü almayın” uyarısında bulundu.

    Zaman zaman fabrikasyon ürünlerin tamirini de yapan Bingöl, yaptığı işin güzel taraflarından birinin de geri dönüşüm malzemelerine yeniden hayat vermek olarak özetliyor.

    Ülkedeki ekonomik koşulların giderek zorlaştığını belirten Bingöl, ekonomik koşullar nedeniyle tamire ilginin arttığını söylüyor ve malzeme fiyatlarının atmasına da isyan ediyor.

    “İŞ TOZLU DİYE GENÇLER İLGİ GÖSTERMİYOR”

    Bu işi yapmaktan duyduğu mutluluğu dile getiren Bingöl, müşterilerine “kullan at devrine son verin” çağrısında bulunuyor. Bingöl devamında şunları söylüyor:

    “Bu ömürlüktür. Kaynağı kopar getirir kaynağını yaparsın. Kulpu kırılır getirir, kulpunu takarsın. Onarımını yaparsın. Sağlıklı ürün alın ve ömür boyu kullanın. Ekonominize de katkıda bulunun.”

    Ekrem Bingöl, mesleğini geleceğe taşımadaki sıkıntılara dikkat çekerek, yeni çıraklar yetiştirmek istediğini ancak gençlerin bu işe ilgisinin olmadığını söyledi.

    Semra ACAR – İZMİR

     

     

  • Kuyu tipi cezaevlerine karşı açlık grevi : Bizim çocuklarımız adalet istediği için ölüme gidiyorlar-VİDEO

    Kuyu tipi cezaevlerine karşı açlık grevi : Bizim çocuklarımız adalet istediği için ölüme gidiyorlar-VİDEO

    PİRHA- “Kuyu tipi” cezaevlerine karşı açlık grevinde olan mahpusların sağlık durumu ağırlaşıyor. Aileler ve hak savunucuları, tecrit koşullarının kaldırılması ve sevk taleplerinin karşılanması için Antalya’da yetkililere seslendi.

    Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan mahpuslar Gürkan Türkoğlu, Tahsin Sağaltıcı ve Hüseyin Özen’in “kuyu tipi” hapishanelerdeki koşullara karşı başlattıkları açlık grevi 250 günü aştı. Mahpusların sevk taleplerinin karşılanması için başlattıkları eylem kritik bir aşamaya ulaştı.

    Aileler, insan hakları savunucuları ve hukukçular, Antalya Döşemaltı Kampüs Cezaevi önünde bir araya gelerek yetkililere çağrıda bulundu. Yapılan açıklamalarda, mahpusların ağır tecrit ve izolasyon koşulları altında tutulduğu vurgulandı.

    “ÇOCUKLARIMIZI ÖLDÜRMEYİN”

    Mahpus yakını Ayşe Özen, yaşananlara tepki göstererek, çocuklarının suçlu değil adalet arayan insanlar olduğunu belirtti. Özen, uzun süredir açlık grevinde olan mahpusların sağlık durumlarının ağırlaştığını ifade ederek, “Çocuklarımız adalet istiyor. Ama bugün adalet için ölüme gidiyorlar. Tek talepleri bu insanlık dışı koşullardan çıkmak” dedi. Özen, görüşlerde yaşanan kısıtlamalara ve mahpusların fiziksel durumuna dikkat çekerek, yetkililere “Çocuklarımızı öldürmeyin” çağrısında bulundu.

    “MAHPUSLARIN TEK TALEBİ, NORMAL CEZAEVİ KOŞULLARINA SEVK EDİLMEK”

    İnsan Hakları Derneği (İHD) adına konuşan Avukat Mahir Önal ise mahpuslarla görüştüklerini ve taleplerin açık olduğunu söyledi. Önal, mahpusların yüksek güvenlikli cezaevinde tutulmasını gerektiren bir durum olmadığını belirterek, “Ağırlaştırılmış müebbet cezası olmayan kişiler en ağır tecrit koşullarında tutuluyor. Açlık grevi 250 günü geçti, ciddi kilo kayıpları var, yürüyemeyecek durumdalar” dedi. Önal, mahpusların tek talebinin izolasyonun kaldırılması ve normal cezaevi koşullarına sevk edilmek olduğunu vurguladı.

    “HİÇBİR HUKUKİ DAYANAK OLMADAN AİLELER GÖZALTINA ALINIYOR”

    Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) adına konuşan Ferdi Sarıkaya da cezaevi önündeki eylemlere yönelik müdahalelere tepki gösterdi. Sarıkaya, ailelerin günlerdir oturma eylemi yaptığını belirterek, “Hiçbir hukuki dayanak olmadan aileler gözaltına alınıyor. Bu uygulamalara son verilmeli” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/ANTALYA

     

  • Kamera olmayan yerde darp: Cezaevi sevkinde işkence iddiası

    Kamera olmayan yerde darp: Cezaevi sevkinde işkence iddiası

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği (İHD) Antalya Şubesi ve ÖHD’nin hazırladığı raporda, mahpus Devrim Ayık’ın hastane sevki sırasında darp edildiği, sürüklendiği ve sağlık hizmetine erişiminin sistematik biçimde engellendiği iddialarına yer verildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Antalya Şubesi önünde yapılan basın açıklamasında, İHD Antalya Şubesi Yönetim Kurulu üyesi avukat Ferdi Parim tarafından okunan raporda, Antalya S Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan Devrim Ayık’ın maruz kaldığı iddia edilen işkence, kötü muamele ve sağlık hakkı ihlallerine dikkat çekildi. 16 Mart 2026 tarihli rapor, İHD ve Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) hapishane komisyonları tarafından hazırlandı.

    “SEVK SÜRECİNDE İŞKENCE VE DARP” İDDİASI

    Raporda yer alan bilgilere göre, yüzde 76 engelli olduğu belirtilen ve Crohn hastası olan Devrim Ayık, 12 Mart 2026’da Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. Ayık’ın beyanına göre, muayene sonrası jandarma personeli tarafından kelepçeli şekilde zorla götürülmek istendiği, itiraz etmesi üzerine darp edilerek hastanenin alt katlarına kadar sürüklendiği ifade edildi.

    Raporda, Ayık’ın kamera bulunmayan bir alanda yere düşürüldüğü, burada tekme ve yumruklarla darp edildiği, özellikle ameliyatlı olduğu karın bölgesine vurulduğu iddialarına yer verildi.

    SAĞLIK HİZMETİNE ERİŞİM ENGELLENDİ İDDİASI

    Raporda, Ayık’ın yaklaşık 8 ay önce ameliyat olması gerektiğinin belirtilmesine rağmen operasyon tarihinin verilmediği, sevk süreçlerinin geciktirildiği ve tedaviye erişimin fiilen engellendiği vurgulandı.

    Ayrıca, darp sonrası götürüldüğü hastanede muayenenin jandarma gözetiminde yapıldığı, kelepçelerinin çıkarılmadığı ve darp raporu düzenlenmediği iddiaları da raporda yer aldı.

    ULUSLARARASI HUKUKA VURGU
    Hazırlanan raporda, yaşananların yalnızca bireysel bir olay olmadığı, cezaevlerinde mahpusların sağlık hizmetlerine erişiminde yapısal sorunlar bulunduğu ifade edildi.

    Birleşmiş Milletler Mandela Kuralları, İstanbul Protokolü ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına atıf yapılan raporda, mahpusların sağlık hizmetine zamanında erişiminin sağlanmasının devletin yükümlülüğü olduğu hatırlatıldı.

    TALEPLER
    İHD ve ÖHD, rapor kapsamında şu talepleri sıraladı:

    Olaya karıştığı iddia edilen kolluk görevlileri hakkında etkili ve bağımsız soruşturma başlatılması

    Hastane ve cezaevi kayıtlarının eksiksiz toplanması

    Devrim Ayık’ın sağlık durumunun bağımsız hekimler tarafından değerlendirilmesi

    Sevk süreçlerinde yaşanan gecikmelerin giderilmesi ve mahpusların sağlık hakkının güvence altına alınması

    Raporda, Devrim Ayık’ın maruz kaldığını beyan ettiği uygulamaların işkence ve kötü muamele yasağı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtilerek, olayın tüm yönleriyle aydınlatılması çağrısı yapıldı.

    PİRHA/ANTALYA

     

  • İskenderun konteyner kentlerinde yaşam: Kendi kaderimize terk edildik – VİDEO

    İskenderun konteyner kentlerinde yaşam: Kendi kaderimize terk edildik – VİDEO

    PİRHA-İskenderun’da konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veren yurttaşlar, konteynerlerden tahliye baskısı yaşadıklarını belirterek, “Sadece gelsinler ve buradaki yaşamı kendi gözleriyle görsünler” diyerek, yetkililere çağrıda bulundular.

    6 Şubat depremlerinin üzerinden geçen üç yıla rağmen İskenderun’daki konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veren yurttaşlar belirsizlik ve zorlu yaşam koşullarıyla karşı karşıya. Barınma hakkı konusunda ciddi sıkıntılar yaşayan depremzedeler konteynerlerdeki altyapı yetersizliklerine dikkat çekiyor. PİRHA olarak İskenderun’daki konteyner kentleri ziyaret ettik ve depremzedelerin güncel sorunlarını dinledik.

    “GİDECEK YERİMİZ YOK, KİRALAR ÇOK YÜKSEK”

    Depremde ailesini kaybeden Elmas Çekirge, konteynerlerden tahliye baskısı yaşadıklarını belirterek şunları söyledi:

    “Bize ev sözü verildi ama şimdi konteynerlerden çıkarmaya çalışıyorlar. Gidecek yerimiz yok, kiralar ateş pahası. İki yetim torunuma bakıyorum, ufak tefek eşyalar satarak geçiniyoruz. Suyumuz, elektriğimiz sorunlu. Kaderimize terk edilmek istemiyoruz; hazır biten evlere yerleştirilmemiz lazım.”

    “KİRACILARIN ALİM GÜCÜ BİTTİ”

    Hatay’da ev kiralarının 25 bin liraya kadar çıktığını vurgulayan Sertan Mimişker, kiracılara öncelik verilmesini talep etti:

    “Ev sahipleri bir şekilde evlerini alıp gidiyor ama kiracılar çıkmazda. Esen Kart gibi yardımlar da kesildi. İnsanların çocuk mu okutacağı, geçineceği mi belli değil. Konteynerde yaşam zaten zor; çatılar akıyor, kışın geçmek bilmiyor. Bizlere ek kontenjan tanınmalı ve bu belirsizlik son bulmalı.”

    “ALTYAPI VE HİJYEN SORUNU YAŞIYORUZ”

    Depremzede yurttaşlardan Derya Katırcıoğlu ise konteyner kentteki fiziksel yetersizliklerin sağlığı tehdit ettiğini dile getirdi:

    “Musluklarımızdan kum akıyor, sebze meyveyi bu suyla yıkıyoruz. Sokaklarda lağım taşmaları yaşanıyor, altyapı yok. Annem engelli, çöken yollarda düşmesinden korkuyorum. Kimse burada keyfinden oturmuyor, TOKİ anahtarlarımızı alana kadar bize esneklik sağlanmalı.”

    “EŞYA YARDIMI ALMADIK, TEHDİT EDİLİYORUZ”

    Depremden hiçbir eşyasını kurtaramayan Tülay Kuzu, eşya yardımı sözünün tutulmadığını ancak mevcut bağış eşyaları için baskı gördüklerini belirtti:

    “Eşya parası vereceğiz dediler, hiçbir şey görmedik. Şimdi ise konteynerdeki emanet eşyaları götürürsek hırsızlıkla suçlanacağımız söyleniyor. Birine muhtaç kalmak çok zor. Sadece gelsinler ve buradaki yaşamı kendi gözleriyle görsünler.”

    İskenderun’daki konteyner kentlerde yaşayan yurttaşlar, özellikle kiracıların konut sahibi yapılması veya TOKİ konutları bitene kadar barınma garantisi verilmesi noktasında devletten somut adımlar bekliyor.

    Cevahir FINDIK/İSKENDERUN

  • Ağlayan Kayalar, Dersim’in yarasını da direncini de taşımaya devam ediyor!-VİDEO

    Ağlayan Kayalar, Dersim’in yarasını da direncini de taşımaya devam ediyor!-VİDEO

    PİRHA- Dersim’in Pülümür Vadisi’nde yer alan ve sürekli su damladığı için halk arasında “Ağlayan Kayalar” olarak bilinen 20 metre uzunluğundaki kayalar buz tuttu. Ağlayan Kayalar, Dersim’in hem yarasını hem de direncini taşır. Doğanın inceliğiyle yüklendiği bu ağır hafıza bu coğrafyanın en yalın ve en güçlü anlatımıdır.

    Dersim kışa girdiğinde doğa susmaz içine çekilir, kar bu coğrafyada yalnızca bir örtü değil bir duraklama halidir. Taş su ve zaman bu mevsimde daha yavaş daha derin bir nefes alır.

    Ağlayan Kayalar da bu duraklamanın içinde durur. Ne tamamen sessizdir ne de tamamen görünmez, sadece bekleyerek varlığını sürdürür. Kış geldiğinde ağlamak sona ermez biçim değiştirir, kayaların içinden süzülen su buz tutar, akış geçici olarak durur ama hafıza yerinde kalır. Kar her şeyi örterken ağlayan kayaları daha belirgin kılar, beyazın içinde duran bu koyu sessizlik doğanın ağırbaşlı bir ifadesi gibidir.

    Dersim’in kayaları bu yüzden güzeldir. Yaralanmış olmalarına rağmen bu toprakları terk etmemiştir, her mevsimde yeniden var olmayı başarmışlardır. Bahar geldiğinde buz çözülecek, su yeniden yolunu bulacak, kayalar bir kez daha konuşacaktır. Ağlayan Kayalar da Dersim’in hem yarasını hem de direncini taşır. Doğanın inceliğiyle yüklendiği bu ağır hafıza bu coğrafyanın en yalın ve en güçlü anlatımıdır.

    Nuray ATMACA/DERSİM

  • 326 yurttaştan Kuzey ve Doğu Suriye için çağrı: Askerî yöntemler değil diyalog öne çıksın!

    326 yurttaştan Kuzey ve Doğu Suriye için çağrı: Askerî yöntemler değil diyalog öne çıksın!

    PİRHA – Barış İçin Toplumsal Girişim’in çağrısıyla aralarında akademisyen, gazeteci, yazar, sanatçı ve hak savunucularının da bulunduğu 326 yurttaş, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne yönelik olası askeri müdahalelere karşı diyalog ve diplomasi çağrısı yaptı. Yurttaşların imzaladığı dilekçe, 6 Ocak 2026 tarihinde 4815 sayı ile TBMM Başkanlığı Özel Kalem Müdürlüğü’ne teslim edildi.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Numan Kurtulmuş’a sunulan dilekçede, askeri yöntemlerin değil, toplumsal hassasiyetleri gözeten barışçıl çözümlerin esas alınması gerektiği vurgulandı.

    “BARIŞ DERKEN YENİ SAVAŞLAR İSTEMİYORUZ”

    Dilekçede, Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik olası bir askeri müdahalenin Türkiye’de yaşayan Kürt yurttaşlar açısından sıradan bir dış operasyon olarak görülemeyeceği belirtilerek, bu durumun tarihsel, toplumsal ve akrabalık bağları nedeniyle derin bir toplumsal kırılganlık yaratacağına dikkat çekildi.

    Metinde, Türkiye–Suriye sınırının halklar tarafından değil devletler tarafından çizildiği hatırlatılarak, Nusaybin–Kamışlı, Suruç–Kobani, Mardin–Haseke gibi yerleşimlerin yalnızca coğrafi değil, aynı ailelerin, aynı hafızanın iki yakası olduğu ifade edildi.

    Suriye’nin kuzeyinde yaşayan Kürtlerin önemli bir bölümünün, geçmişte Türkiye’den zorunlu göçlerle sınırın öte yakasına geçen ailelerin çocukları ve torunları olduğu vurgulanan dilekçede, olası bir askeri müdahalenin Türkiye’nin iç barışına zarar vereceği uyarısı yapıldı.

    “ASKERİ YÖNTEMLER DEĞİL, DİYALOG VE DİPLOMASİ”

    Dilekçede şu ifadelere yer verildi:

    “Talebimiz nettir: Devletin, tarihsel ve toplumsal bağları dikkate alan, akrabalık gerçeğini yok saymayan ve yeni yarılmalar üretmeyecek bir yol tercih etmesi. Silahların değil; diyaloğun, diplomasinin ve toplumsal hassasiyetleri gözeten aklın öne çıkmasını istiyoruz.”

    Ayrıca, Suriye’de katliama uğrayan Aleviler ile diğer halk ve inanç gruplarının güvenliği ve eşit yaşam hakkı açısından da barışçıl ve çoğulcu bir çözümün hayati olduğu vurgulandı. Metinde, herkesin atıf yaptığı 10 Mart Anlaşması’nın da bu çoğulculuğu öngördüğü hatırlatıldı.

    Dilekçe, “Bu coğrafyada bir yakada akan kanın, öte yakada yüreklere düştüğünü çok iyi biliyoruz” ifadeleriyle sonlandırıldı.

    DİLEKÇEYİ İMZALAYANLAR

    Abdullah Gündüz, Abdullah Keysan, Abdulvahap Irmak, Abdülselam Suvakçı, Adnan Kaya, Ahmet Aykaç, Ahmet Cantürk, Ahmet Doğan, Ahmet Faruk Ünsal, Ahmet İnsel, Ahmet Ju, Ahmet Miran Aydoğan, Ahmet Muhtar Çakmak, Ahmet Telli, Ahmet Tüzün, Akın Atalay, Akın Birdal, Alev Er, Ali Bilge, Ali Gülçiçek, Ali Haydar Konca, Ali İbrahim Tutu, Ali Karakoç, Ali Koçak, Ali Rıza Özer, Alican Önlü, Alper Açık, Anzor Keref, Arif Koçer, Asuman Susam, Atilla Keskin, Ayetullah Aşiti, Ayşe Cemal, Ayşe Gözen, Ayşe Semiha Baban Gökçeli, Ayşegül Devecioğlu, Bahadır Altan, Bahri Belen, Baskın Oran, Bekir Sıtkı Keçeci, Besna Tosun, Beydağ Tıraş Öneri, Beyza Üstün, Binnaz Toprak, Bülend Tuna, Bülent Aksoy, C. Murat Özgünay, Cafer Solgun, Can Candan, Canan Aydın Bıçak, Cansu Çeboğlu, Celal İnal, Cem Doğan, Cem Terzi, Cemal Polat, Cemalettin Canlı, Cemil Turan, Cengiz Aktar, Cengiz Arın, Cihan Aydın, Coşkun Üsterci, Çağatay Anadol, Çağrı Sert, Davut Güler, Dilek Gökçin, Dilek Hattatoğlu, Dilruba Nuray Erenler, Doğan Bermek, Doğan Halis, Dursun Kırbaş, Düzgün Arslan, Ekrem Baran, Emel Kurma, Emine Uşaklıgil, Ender İmrek, Enes Atila Pay, Enis Akın, Ercan Geçmez, Erdal Yıldırım, Erdoğan Aydın, Erdoğan Yılmaz, Eren Keskin, Ergin Cinmen, Erkan Geçmez, Erol Aral, Esra Çiçek Mercan, Esra Koç, Esra Mungan, Eşber Yağmurdereli, Eylem Ata, Fatma Akdokur, Fatma Bostan Ünsal, Fatma Gök, Feray Salman, Ferda Göçener, Ferhat Kentel, Ferit Barut, Fethiye Çetin, Figen Küçüksezer, Fikret Başkaya, Fikret Toksöz, Filiz Kerestecioğlu, Furkan Yer, Gaye Boralıoğlu, Gençağa Karafazlı, Gençay Gürsoy, Göktan Yıldırım, Gül Güleryüz, Gülay Gün Bilici, Gülayşe Koçak, Gülseren Yoleri, Gültan Kışanak, Gültekin Uçar, Gündüz Vassaf, Güneş Şenol, Güngör Tekgümüş, Gürel Tüzün, Gürhan Ertür, H. Cevad Özdil, Habil Tarhan, Hacer Ansal, Hakan Tahmaz, Halide Yıldırım, Halil İbrahim Yenigün, Handan Turhanlı, Hasan Cemal, Hatip Özer, Hava Karadaş, Hayri K. Yetik, Hurşit Besle, Hülya Gülbahar, Hürriyet Özçelik, Hüsamettin Akışlı, Hüseyin Bul, Hüseyin Küçükbalaban, Hüseyin Sarıbaş, Hüseyin Sarıgül, Hüseyin Yaviç, Işık Demirtaş, Işık İşcanlı, Işıl İlker, Işıl Ünal, İbrahim Betil, İlke Çandırbay, İlyas Danyeli, İnci Hekimoğlu, İncilay Erdoğan, İpek Gürkaynak, İshak Kocabıyık, İslam Arpat, İsmail Duygulu, İsmail Hakkı Şimşek, İsmail Yenigün, İsmet Apak, Jale Gökoğlu, Jini Güneş, Jülide Kural, Kadir Akın, Serap Asal, Kadri Salaz, Kadriye Doğan, Kahraman Çokkalender, Kemal Bülbül, Kemal Peköz, Kemal Süphandağ, Kemalettin Yıldız, Kuban Kural, Kudret Ünal, Kuvvet Lordoğlu, Latife Demirci Kahya, Levent Baştürk, Levent Korkut, Levent Köker, Ludmila Denisenko, Mahmut Balpetek, Medet Kurtulmaz, Mehmet A. Oturan, Mehmet Altun, Mehmet Bozgeyik, Mehmet Gürsoy, Mehmet Kesim, Mehmet Mustafa Kapıkıran, Mehmet Nur, Mehmet Soysal, Mehmet Şerafettinoğlu, Mehmet Taha Deniz, Mehmetcan Çağlayan, Melek Taylan, Meltem Düzgün, Memduh Mahmut Uyan, Meryem Güneş, Mete Elçi, Metin Uğurtepe, Metin V. Bayrak, Mevlüt Ülgen, Mualla Gülnaz Kavuncu, Muharrem Fidan, Murat Çelikkan, Murat Dinçer, Musa Kazım Engin, Mustafa Aslan, Mustafa Durmuş, Mustafa Erdemli, Mustafa Taner Gören, Mustafa Yelkenli, Münevver Kaynak Türkmen, Münir Korkmaz, Müslüm Tank, Nazan Aksoy, Nazike Seçil Hayırcı, Necdet Koçtürk, Necmiye Alpay, Nejat Taştan, Nejla Okyay, Nermin Sinar, Nesrin Nas, Nesrin Sungur Çakmak, Nesrin Uçar, Neşe Özgen, Nevzat Onaran, Nihat Öcal, Nilgün Doğançay, Nilgün Tortop, Nilüfer Karadaş, Nilüfer Tapan, Nimet Tanrıkulu, Nuran İmir, Nurcan Baysal, Nurettin Çivi, Nurettin Kalgı, Nurten Ertuğrul, Nurten Üstün, Oktay Kaynar, Olcay Şimşek, Olcayto İncedere, Onur Hamzaoğlu, Orhan Doğançay, Orhan Koçak, Orhan Silier, Osman Ergin, Osman İşçi, Oya Baydar, Oya Ersoy, Ömer Akat, Ömer Ceylan, Ömer Faruk, Ömer Madra, Önder Birol Bıyık, Özgür Karabulut, Pınar Saip, Ragıp İncesağır, Rahmi Yıldırım, Ramazan Boluk, Ramazan Kurt, Recep Karagöz, Reha Alpay, Rıdvan Hatun, Rıza Türmen, Saadet Erkuş, Saba Altınsay, Sakin Günel, Satia Advan, Seçkin Özsoy, Sema Saydı, Semih Bilgen, Semih Gümüş, Sena Kaleli, Serdar Keskin, Serdar M. Değirmencioğlu, Serpil Bayar, Servet Üstün Akbaba, Sevilay Çelenk, Seyfi Öngider, Sezgin Tüzün, Simten Çoşar, Sinan Eskicioğlu, Sinan Suner, Songül Erkaya, Suat Bozkuş, Suphan Erkan, Suzan Saner, Süleyman Eryılmaz, Süreyya Karacabey, Şahika Yüksel, Şebnem Korur Fincancı, Şebnem Oğuz, Şenay Çağıran, Şevval Güntürkün, Taner Kargı, Temel İskit, Tuğrul Eryılmaz, Tuna Altınel, Turgut Haskan, Tülay Özdeş, Uğur Işık, Umur Coşkun, Ümide Aysu, Ümit Aktaş, Ümit Biçer, Ümit Duman, Ümit Kıvanç, Vedat Çetin, Veli Büyükşahin, Veysi Eski, Viki Çiprut, Yakup Uygun, Yalçın Karadaş, Yasemin Bektaş Sarıkaya, Yaşar Gökoğlu, Yaşar Güven, Yaşar Kurt, Yavuz Yıldız, Yetvart Danzikyan, Yunus Dağlı, Yusuf Alataş, Yusuf Kemal Tengirşenk, Yusuf Nazım, Yücel Kayıran, Yüksel Yaldızlı, Zafer Yıldırım, Zehra Kabasakal Arat, Zeki Kılıçaslan, Zekiye Kürkçüoğlu, Zeynep Nilgün Salmaner, Zeynep Uzunbay, Ziya Halis, Zuhal Macit.

    HABER MERKEZİ

     

  • Selahattin Demirtaş’a hapis cezası: Savunma ve duruşmaya katılma talepleri reddedildi!

    Selahattin Demirtaş’a hapis cezası: Savunma ve duruşmaya katılma talepleri reddedildi!

    PİRHA- Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a, “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla yargılandığı davada 1 yıl 5 ay 15 gün hapis cezası verildi. Avukatların savunma için ek süre, Demirtaş’ın ise duruşmaya katılma talepleri mahkeme tarafından reddedildi. DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, kararı kabul edilemez olduğunu vurgulayarak, “Barış ve demokratik toplum inşasında bugün ihtiyacımız olan barış umuduna darbe vurulması değil barış iradesine sahip olup cesur olmaktır” dedi.

    Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda başka bir dosya kapsamında tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla yargılandığı davada 1 yıl 5 ay 15 gün hapis cezasına mahkûm edildi.

    Demirtaş duruşmaya katılmazken, savunması avukatları aracılığıyla yapıldı.

    SAVUNMA İÇİN EK SÜRE TALEBİ REDDEDİLDİ

    Demirtaş’ın avukatları, bir önceki celsede mahkemeye sundukları başvurular nedeniyle esas hakkındaki mütalaaya karşı savunma hazırlayamadıklarını belirterek ek süre talebinde bulundu. Mahkeme heyeti, daha önce süre verildiğini gerekçe göstererek bu talebi reddetti.

    Bunun üzerine avukatlar, adil savunma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle reddihakim talebinde bulundu. Ancak bu başvuru da mahkeme tarafından kabul edilmedi.

    ZİNCİRLEME SUÇLAMA

    Mahkeme başkanı, Selahattin Demirtaş’ın duruşmaya katılma talebinin ise güvenlik gerekçesiyle uygun görülmediğini açıkladı. Savunmaların ardından kararını açıklayan mahkeme, Demirtaş’ın Mersin ve Diyarbakır’da yaptığı konuşmalar nedeniyle zincirleme şekilde “Cumhurbaşkanına hakaret” suçunu işlediği iddiasını kabul ederek 1 yıl 5 ay 15 gün hapis cezasına hükmetti.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a, “Cumhurbaşkanına hakaret” iddiasıyla verilen hapis cezasına sanal medya üzerinden yaptıkları yazılı açıklamayla tepki gösterdi.

    Tülay Hatimoğulları, “Barış ve demokrasi savunucusu arkadaşlarımızın uydurma gerekçelerle cezalandırılması, cezaevlerinde tutsak edilmesi barışa gölge düşürmektedir. Barış ve demokratik toplum inşasında bugün ihtiyacımız olan barış umuduna darbe vurulması değil barış iradesine sahip olup cesur olmaktır. Bu cesaretin yolu demokrasinin gereğini derhal yerine getirmekten geçer: Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, ve tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılsın” dedi.

    Tuncer Bakırhan ise, verilen cezayı kabul edilemez bulurken, “Böyle yargı kararları barışı inşa etme yolunda büyük engeller çıkarıyor ve adaletsizlikleri büyüterek barış umuduna darbe vuruyor. Bu darbeci akıl derhal durdurulmalı, Sevgili Demirtaş ve tüm siyasi mahpuslar derhal serbest bırakılmalıdır. Barışın yolu darbeci yargı kararlarıyla değil, özgürlükler ve adaletle örülür” ifadelerini kullandı.

    (HABER MERKEZİ)

  • Hatay’da elektrik masalı: Depremzedeler piknik tüpüyle ısınıyor!-VİDEO

    Hatay’da elektrik masalı: Depremzedeler piknik tüpüyle ısınıyor!-VİDEO

    PİRHA – Hatay’da yaşanan elektrik kesintileri sebebiyle halkın mağduriyeti bir kat daha arttı. Konteyner ve prefabrik konutlarda yaşam mücadelesi veren depremzedeler, seslerinin duyulmasını istiyor. Hasta ve engellilerin büyük zorluk yaşadığı kimi evlerde ise vatandaşların piknik tüpüyle ısınmaya çalıştıkları görüldü.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 26 Aralık 2025’te Hatay’da yaptığı konuşmasında “Deprem bölgesinde 455 bin konut tamam” dedi ancak bölge halkı, elektriğe dahi ulaşamadıklarını dile getirdi.

    Günlerdir yaşanan elektrik kesintisi ve faz problemi sebebiyle hiçbir ısıtıcı çalışmaz oldu. Hava derecelerinin eksileri bulduğu bugünlerde, konteynırlarda yaşayan depremzedelerin durumu ise içler acısı hale geldi. Prefabrik yapılarda odun sobasının da uygun olmaması sebebiyle vatandaşlar piknik tüpünün ateşiyle ısınmaya çalıştı.

    “HALK İSYAN ETTİ!”

    Samandağ Cemevi Başkanı Kenan Kahlıoğulları, Hatay genelinde devam eden elektrik sorununa ilişkin yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı. Soğuk nedeniyle ev içerisinde dahi mont giyindiklerini söyleyen Kahlıoğulları, elektrik kesintilerinden kaynaklı ciddi mağduriyetler yaşandığını vurguladı.

    Kahlıoğulları, deprem öncesinde de elektrik kesintilerinin yaşandığını söyledi. Ancak yakın zaman itibariyle nadiren elektrik hizmeti alabildiklerini anlatan Kahlıoğulları. “Hatay’ın bütün ilçelerinde yılbaşından bu yana elektrik kesintisi yapıldı. Daha önce de böyle olumsuzluklar yaşıyorduk. Zaten Hatay’ın altyapısı ile ilgili sorunlar vardı fakat depremle beraber bu altyapı sorunları çoğaldı. Bugün itibariyle havaların en soğuk olduğu dönemdeyiz. Maalesef yeni yıla da elektrik kesintileri ile girmek zorunda kaldık ve bu durum halkı isyan ettirdi.”

    SURİYE’DE DAHİ ELEKTRİK KESİNTİSİ YAŞANMIYOR!

    Kenan Kahlıoğulları, bölge halkının ancak klimayla ısınma sağlayabildiğini, fakat faz sorunu sebebiyle sadece aydınlatma olanaklarının olduğunu söyledi. Kahlıoğulları, var olan şikayetleri şu sözlerle paylaştı:

    “Bazen elektrik geliyor ancak faz düşük! Klimayı dahi çalıştırmıyor. İnsanlar yeni yıla, maalesef küçük piknik tüpünü ortalarına alıp girdi. Isınmak için biz de böyle girdik. Evin içinde  montla geziyoruz. Gerekli mercilere gidildi. Samandağ Cemevi olarak biz de görüşmeler yaptık. Fakat hiçbir olumlu, müspet bir açıklama yapılmadı. İvedilikle çözülmesi gereken bir mesele. Bu türden kesintilerin olması kabul edilemez. Bugün Suriye’de elektriğin kesintisiz verildiği söyleniyor! ‘40 yıldır Suriye’de elektrikler düzenli verilmiyordu’ şeklinde bir haber çıkmıştı. Bizim halkın aklına ise ‘Acaba Suriye’deki bu durumdan dolayı mı elektriklerimizi kesik?’ gibi şeyler geliyor. İkincisi, tam yılbaşı günü elektriğin kesilmesi ve akabinde bu birkaç günün en soğuk hava olması sebebiyle şöyle bir şey akla geliyor; acaba bu halka yılbaşı yaşatılmak istenmedi mi?  Çok mu görüldü? Şimdi söylentiler bir tarafa gerçekten biz bu işin çözülmesini istiyoruz. Gerekli mercilerin devreye girerek ivedilikle Hatay halkının bu elektrik sorununun çözülmesini talep ediyoruz.”

    “DONUYORUZ!”

    Hatay’da günlerdir süren elektrik krizi sebebiyle vatandaşlar, seslerini duyurmak için sanal medya üzerinden yaşadıklarını paylaştı. Bir vatandaş, bakıma muhtaç hastası olduğunu belirterek “Üç gündür elektriksiz, soğukta donduk. Burada bizim muhatap olacağımız bir yetkili var mı? Derdimizi kime söyleyeceğiz, kime anlatacağız” dedi.

    Bir başka sosyal medya kullanıcısı ise “Bir kurumsal arsızlık örneği… Toroslar Edaş… Deprem bölgesinde insanlar soğukla mücadele ederken, Toroslar EDAŞ hâlâ bahane üretiyor. Elektrik kesiliyor, gerçekler söylenmiyor” sözleriyle şikayetini dile getirdi.

    Sanal medya kullanıcısı bir kişi de “Hatay 5 gündür elektriksiz, susuz, internetsiz! Muhatap yok, açıklama yok, sebep yok, çözüm yok! Sesimizi duyurun!” paylaşımında bulundu.

    Kesintilerin sorumlusu olarak gösterilen Toroslar Edaş’a (Toroslar Elektrik Dağıtım A.Ş.) yaptığımız telefon aramalarında PİRHA olarak bizler de cevap alamadık!

    https://www.facebook.com/reel/1450545646491726

    https://x.com/mustafadilek/status/2007846113320005960

    PİRHA/HATAY

     

     

  • Pir Hasan Kılavuz: 2026 barışın, birlikteliğin, kardeşliğin olduğu bir yıl olsun!-VİDEO

    Pir Hasan Kılavuz: 2026 barışın, birlikteliğin, kardeşliğin olduğu bir yıl olsun!-VİDEO

    PİRHA- Pir Hasan Kılavuz, paylaştığı yeni yıl mesajında, öfkenin ve kinin 2026 yılında olmadığı, barışın, birlikteliğin, kardeşliğin olduğu bir yıl olmasını istedi.

    Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, yeni yıla dair konuştu. Kılavuz, “2025 yılında ülkemizde insanlarımızın sıkıntıların, öfkenin ve kinin 2026 yılında olmadığı, barışın, birlikteliğin, kardeşliğin olduğu bir yıl olması yegane dileğimizdir” dedi.

    İçinde bulduğumuz ayın Gağan ayı olduğunu vurgulayan Kılavuz, “Gittiğimiz her ziyarette, her akan pınarın başında, her pir evinde bir mum yakar ve yoksulluk, dargınlık, kırgınlık bitsin, topraklarımız berektli olsun, pınarlarımız kurumasım, kurdun, kuşun yemsiz, insanların barınaksız kalmadığı bir yıl olsun diye dilek dileriz. Hızır, bütün insanlığa huzur getirmesi dileğiyle, yeni yılınız kutlu olsun” diye belirtti.

    PİRHA/MERSİN

  • Antalya’daki Alevi kurumlarından 2026 mesajı: Özgürlüklere dayalı yeni bir anayasa istiyoruz!-VİDEO

    Antalya’daki Alevi kurumlarından 2026 mesajı: Özgürlüklere dayalı yeni bir anayasa istiyoruz!-VİDEO

    PİRHA – Antalya’daki Alevi kurum temsilcileri, 2026 yılının Aleviler üzerinde yürütülen asimilasyon politikalarının son bulduğu, hak ve özgürlüklerin tanındığı, halkların dilinden kimliğinden, inancından dolayı ötekileştirilmediği, savaşların son bulduğu, savaşsız ve sömürüsüz, insanların refah içerisinde yaşayacağı bir yıl olması temennisinde bulundu.

    Antalya’daki Alevi kurum temsilcileri, yeni yıla dair beklentilerini PİRHA ile paylaştı.

    “DÜNYANIN NERESİNDE BİR ACI YAŞANIYORSA BİZ  KENDİ ACIMIZ GİBİ HİSSEDERİZ”

    Konyaaltı Alevi Bektaşi Alevi Kültürü Cemevi Derneği Başkanı Tahsin Akpınar, 2025 yılını değerlendirerek 2026’dan beklentilerini şu sözlerle dile getirdi:

    “2025 yılında Alevi toplumu olarak yüreğimizi yakan en büyük sorunlardan birisi hiç kuşkusuz Suriye’deki Alevi canlarımızın HTŞ-IŞİD zihniyeti emperyalist ülkeler ve ülkemizin de katkısıyla Alevilerin büyük acılar yaşaması bizi en çok üzen sorunlarından biridir”

    “BU ÜLKENİN YAZARLARI GAZETECİLERİ AYDINLARI ADETA CEZAEVLERİNDE ÇÜRÜMEYE TERKEDİLMİŞ DURUMDA”

    Alevi toplumu olarak sadece kendi acılarına değil, dünyada yaşanan tüm sıkıntıları tüm acıları kendi acıları gibi hissettiklerini vurgulayan Akpınar şunları söyledi:

    ” Filistin olayı dünyanın ve ülkemizin en ciddi 2025’in sorunlarından biri olmakla birlikte aynı zamanda ülkemizde yoksulluğun diz boyu olduğu ve emekçilerin çok ciddi sıkıntılar yaşadığı bu ülkenin gazetecileri, yazarları, çizerleri, tabiattan doğadan yana olan birçok değerli insanın hapislerde kaldığı bir yıl oldu. Acılarla dolu bir yıldı. 2026 yılında bunların hiçbirinin olmamasını, herkesin bir an önce bu ülkede özgürlüğüne kavuşmasını diliyor tüm dünyanda savaşsız, sömürüsüz bir yıl olmasını herkesin mutlu olacağı bir yıl dilerim.”

    “İKTİDARIN KURDURDUĞU ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR VE CEMEVİ BAŞKANLIĞI ASİMİLASYON MERKEZİ KONUMUNDA”

    Antalya Tahtacı Derneği Başkanı Mehmet Akar ise 2025 yılının Antalya Tahtacı örgütleri açısından iyi geçtiğini ancak Türkiye Alevi toplumunun bir parçası olarak iyi geçmediğini belirterek, “Özellikle iktidarın 2025 sürecinde asimilasyonun bir parçası olan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı üzerinden Alevi kurumları ile ilişkilenmeye çalışması bizi en çok rahatsız eden bir durumdu. Aleviler iktidar veya başkaları tarafından kendilerinin tanımlanmak istemiyor. Aleviler kendi inançlarıyla ilgili kendilerini tanımlıyorlar. Devletin bizim elektriğimizi, suyumuzu ödemesine ihtiyacımız yok” diye konuştu.

    “SURİYE’DE ALEVİLER BAŞTA OLMAK ÜZERE DİĞER HALKLAR HEDEFTE”

    2025 yılında özellikle Suriye’deki Alevilerin katledilmesi açısından çok kötü geçtiğini vurgulayan Akar, konuşmasının devamında şunları belirtti:

    “Bu yüzyılda bu dönemde maalesef insanlar inançlarından ötürü katlediliyorlar. Tabii bunu biraz da emperyalizmin Orta Doğu coğrafyasındaki faaliyet bir parçası olarak da görmek lazım. Ezidiler bu anlayışla Suriye coğrafyasında yok edildi. Dezavantajı olan farklı gördükleri toplumsal kesimleri yok etmek istiyorlar. Ama biz buna direneceğiz. Çünkü biz sadece kendi coğrafyamızda değil, dünyanın her tarafında aynı zamanda barışçıl bir dili olan, barışçıl söylemi olan, hiçbir zaman kavgadan yana olmadan barışı savunan bir toplumuz.

    Alevi örgütlülüğü açısından baktığımızda Türkiye’de Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını bizleri temsil eden kurum olarak görmüyoruz. Cemevlerine cümbüş hane diyen bir siyasi anlayışın bizimle ilgili samimi bir önerisi olduğunu görmüyoruz.

    2026’da da bundan vazgeçmeyeceğiz. Tüm bulunduğumuz coğrafyada, çevremizle ilişkilenerek yine haksızlıklara, adaletsizliklere itiraz edecek karşı çıkacağız ve her zamankinden daha fazla bunun örgütlülüğünü örmeye çalışacağız 2026 ile ilgili isteğimiz, temennimiz bu olacak. Bunun için de mücadele etmeye devam edeceğiz.”

    “KATLİAMLAR BİTSİN”

    2025 yılını iyi bir yıl olarak geçirmediklerini dile getiren Abdal Musa Kültür ve Yaşatma Derneği Yönetin Kurulu üyesi Zehra Demir, “2005 yılı Suriye’de Alevi katliamları, Alevi köylerine cami projeleri, kadınların ve çocukların katledilmesi vb. gibi olumsuz ve üzüntü verici gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu” dedi.

    2006 yılında Alevilere yapılan katliamların bitmesinin en büyük dilekleri olduğunu vurgulayan Demir, “Yeni yılda Alevilerin asimile olmadığı birlik ve beraberlik içerisinde hakkın, adaletin, barışın ve sevginin yanında olan canlar olarak ayrımcılığın olmadığı, barışın ve dayanışmanın olduğu bir yıl dileğiyle yolumuz açık, birliğimiz daim olsun” şeklinde ifade etti.

    “BASKILAR SON BULSUN”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Altınova Şube Yöetim Kurulu Üyesi Dursun Ali Özel de, 2025 yılında Alevi toplumu olarak iyi bir geçirmediklerini, bunun nedeni Türkiye’de ve Suriye’de Alevi canlarımız üzerindeki bu baskıları sona erdirilmesi için mücadele yürüttükleri bir süreç yaşadıklarını ifade etti. Böl-parçala-yönet politikasıyla Alevi köylerine cami yaptırıldığına dikkat çeken Özel, şunları belirtti:

    “Aleviler üzerinde asimilasyon kurumu gibi çalışan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını tanımıyoruz. Aleviler üzerinden elini çeksin, Alevileri bölmesin. Aleviler olarak 2026 yılından beklentim; özellikle Suriye üzerindeki bu baskıların kaldırılması dileğiyle birlik ve beraberlik içerisinde 2026 yılı geçirelim ve 2026’da bütün canların yeni yılını kutluyorum. Savaşların olmadığı, demokrasinin olduğu bir yeni yıl istiyoruz.”

    “DEVLET YENİ HI(N)ZIR  PAŞALAR YARATMA DERDİNDE”

    Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Yönetim Kurulu üyesi Seyfi Aslan ise, 2025 yılı Aleviler açısından asimilasyon politikalarının yoğun yaşandığı bir yıl olduğunu vurgulayarak şunları ifade etti:

    “İnanç merkezimiz konumunda olan Munzur’a mescit yapılması Alevi köylerine cami yapılması, dergahlarımıza hemen yanı başına minerallerin dikilmesi, dedelere, zakirlere maaş adı altında kendilerine bağlayarak Hızır paşalar yaratma girişimlerinin yoğun yaşadığı bir yıl oldu.

    Suriye’de Alevilerin katledilmesi, her gün 5 kadının erkekler tarafından katledilmesi, çocuklara taciz ve tecavüzlerin devam ettiği, Anaysa Mahkemesi ve AİHM kararlarının hiçe sayıldığı, kayyımların atandığı, anayasal bir hak olan gösteri ve yürüyüş hakkının keyfi şekilde yasaklandığı, hukuksuz gözaltı ve tutuklamaların yaşandığı bir yılı geride bıraktık.

    YENİ YILDA ÖZGÜRLÜKLERE DAYALI YENİ BİR ANAYASA İSTİYORUZ

    Aleviler olarak 2026 yılından beklentilerimiz insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik bir anayasa AİHM kararlarının tanındığı eşit yurttaşlık taleplerinin karşılandığı, cemevlerinin yasal statüye kavuştuğu, hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin kalktığı, halkların dilinden kimliğinden, inancından dolayı ötekileştirilmediği, savaşların son bulduğu, insanların refah içerisinde yaşayacağı bir yıl olmasın dilerim.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

     

     

     

  • DBP: Yeni yılın halklarımıza barış, özgürlük, adalet ve demokrasi getirmesini diliyoruz

    DBP: Yeni yılın halklarımıza barış, özgürlük, adalet ve demokrasi getirmesini diliyoruz

    PİRHA- Demokratik Bölgeler Partisi(DBP), paylaştığı yeni yıl mesajında, 2026 yılının barış,özgürlük, adalet ve demokrasi getirmesini diledi.

    Demokratik Bölgeler Partisi, tüm halkların yeni yılını kutlayarak, 2026 yılının barışa vesile olmasını temenni ettiklerini söyledi.
    DBP’nin yeni yıl mesajı şöyle:

    “Amed’den Urmiye’ye, Qamişlo’dan Hewler’e; Kürdistan’ın dört bir yanında yaşayan Kürt halkının ve dünyanın tüm halklarının yeni yılını yürekten kutluyoruz. Geride bıraktığımız yılda, tüm baskılara ve inkâr politikalarına rağmen barış umudu yeniden yeşermiştir. 2026 yılında bu umudun filizlenmesi, kök salması ve kalıcı bir barışa dönüşmesi için daha çok mücadele edecek, daha çok örgütleneceğiz.

    Türkiye halklarının özgürlük, demokrasi ve adalette buluşabilme inancının diri olduğunu son bir yılda herkes çok açık bir şekilde gördü. Bu anlamıyla, 2026 yılının, halkların iradesinin güçlendiği, barışın toplumsallaştığı ve demokratik toplumun inşasında yeni bir eşik olduğu bir yıl olacağına inanıyoruz.

    Bu umut ve inançla, yeni yılın halklarımıza barış, özgürlük, adalet ve demokrasi getirmesini diliyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Dersim’de kar yağdı, ders zili sustu çocuk kahkahaları çınladı!-VİDEO

    Dersim’de kar yağdı, ders zili sustu çocuk kahkahaları çınladı!-VİDEO

    PİRHA – Dersim’de etkili olan yoğun kar yağışı nedeniyle okullar tatil edilirken, çocuklar bu durumu fırsata çevirdi. Kentin dört bir yanında sokağa çıkan çocuklar, kar topu oynadı, kardan adam yaptı, kayarak karın keyfini doyasıya çıkardı.

    Soğuk hava yurt genelinde etkisini sürdürürken, Dersim’de gece saatlerinden itibaren başlayan kar yağışı yaşamı da beyaza bürüdü. Kar yağışı nedeniyle bazı yollar kapanırken, eğitime ara verilmesiyle birlikte çocuklar soluğu sokaklarda aldı.

    Ellerinde poşetlerle yokuşlardan kayan, arkadaşlarıyla kar topu savaşı yapan çocuklar, beyaz örtünün tadını çıkararak kente neşeli görüntüler kattı. Karla kaplanan sokaklar, kısa süreliğine de olsa çocuk kahkahalarıyla ısındı.

    Veliler ise bir yandan soğuğa karşı önlem alırken, bir yandan da çocuklarının kar sevincine eşlik etti. Dersim’de kar yağışı, günlük yaşamı zorlaştırsa da çocuklar için eğlenceye dönüştü.

    PIRHA/DERSİM

     

  • İHD üyesi Hatice Onaran’ın sağlık durumu endişe veriyor!

    İHD üyesi Hatice Onaran’ın sağlık durumu endişe veriyor!

    PİRHA-İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi üyesi ve Hapishane Komisyonu’nda uzun yıllardır faaliyet yürüten insan hakları savunucusu Hatice Onaran’ın hukuki ve sağlık durumu kamuoyunda ciddi kaygılara yol açıyor.

    Mahpus hakları ve özellikle hasta mahpusların tedaviye erişimi konusunda yıllardır çalışma yürüten Onaran, yoksulluk koşulları altında bulunan bazı ağır hasta mahpuslara kendi imkânlarıyla cüzi miktarlarda para yatırdığı gerekçesiyle “Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkındaki Kanuna muhalefet” suçlamasıyla yargılandı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırılan Onaran’ın cezası, yapılan itirazın ardından istinaf aşamasında onanarak kesinleşti.

    Kesinleşen ceza, 3 Ekim 2024 tarihinde TEM Şube polislerinin Onaran’ı almak üzere evine gitmesiyle öğrenildi. O sırada evinde bulunmayan Hatice Onaran, 10 Ekim 2024’te avukatları ve arkadaşlarıyla birlikte adliyeye giderek teslim oldu. Aynı tarihten bu yana Gebze Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuluyor.

    “MAHPUSLARA PARA YATIRMAK SUÇ DEĞİLDİR”

    İHD İstanbul Şubesi, verilen mahkûmiyet kararının hukuka, akla ve vicdana aykırı olduğunu vurguluyor. Açıklamada, mahpuslara para yatırılmasının “Hükümlü ve Tutukluların Emanete Alınan Kişisel Paralarının Kullanımına Dair Yönetmelik” ile açık biçimde düzenlendiğine dikkat çekiliyor.

    Yönetmeliğe göre, mahpuslara elden para verilmesi mümkün değil; paralar yalnızca banka, posta ya da ziyaretçiler aracılığıyla mahpus adına cezaevi idaresi hesabına yatırılıyor. Mahpuslar bu parayı nakit olarak kullanamıyor; harcamalar, Bakanlıkça belirlenen haftalık limitler dahilinde, idarenin kontrolünde elektronik sistemler veya kantin hesabı üzerinden yapılıyor. Dolayısıyla yatırılan paranın kullanım tasarrufu tamamen cezaevi idaresine ait.

    Bu çerçevede, yönetmeliklere uygun biçimde yapılan para yatırma işleminin “terörizmin finansmanı” olarak değerlendirilmesinin hukuka aykırı olduğu ifade ediliyor.

    KANSER RİSKİ YENİDEN GÜNDEMDE

    60 yaşında olan Hatice Onaran’ın yüzde 79 engelli raporu bulunuyor. Daha önce kolon kanseri tedavisi gören Onaran’ın tedavi, tetkik ve düzenli kontrolleri sürerken cezaevine konulduğu belirtiliyor. Son dönemde artan sağlık sorunları nedeniyle yapılan tetkiklerde kanser ve etkilerine dair değerlerin yüksek çıkması üzerine PET çekimi yapıldı. Yeni PET sonuçlarında karın bölgesinde yeni tutulumlar (nodüller) tespit edildi.

    Bu durumun ciddi endişe yarattığı belirtilirken, Onaran’ın uygun bir bakım ve tedavi ortamına erişememesinin hayati risk oluşturduğu vurgulanıyor.

    CEZA ERTELEME TALEBİ SONUÇSUZ

    Edinilen bilgilere göre Hatice Onaran, 29 Aralık itibarıyla iki gün üst üste Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’nden Kocaeli Fatih Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. 28 Aralık’ta acil serviste serum takıldığı, akşam saatlerine kadar hastanede tutulduktan sonra yeniden cezaevine götürüldüğü öğrenildi.

    Hatice Onaran, sağlık durumu nedeniyle cezasının ertelenmesi talebiyle Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’nden 2025/32230 evrak numarasıyla başvuruda bulundu. Ancak avukatlarının bugüne kadar yaptığı tüm girişimlerin sonuçsuz kaldığı bildirildi.

    İHD ve insan hakları savunucuları, Hatice Onaran’ın hukuka aykırı biçimde cezaevinde tutulduğunu belirterek, cezaevinde yeni bir ölüm yaşanmaması için derhal serbest bırakılmasını ve tedavisinin uygun koşullarda sürdürülmesini talep ediyor.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Diyarbakır’a ilk kar yağdı-VİDEO

    Diyarbakır’a ilk kar yağdı-VİDEO

    Diyarbakır, sabahın ilk ışıklarıyla etkili kar yağışı kenti beyaza bürüdü. Kar yağışının sürdüğü kentte parklar ve yollar beyaza büründü.

    PİRHA/DİYARBAKIR

  • Antalya’da Roboski anması: Devlet yüzleşmeden barış gelmez!-VİDEO

    Antalya’da Roboski anması: Devlet yüzleşmeden barış gelmez!-VİDEO

    PİRHA – Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri, Roboski Katliamı’nın 14. yılı dolayısıyla Antallos Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Açıklamada, Roboski’nin devlet eliyle işlenmiş bir insanlık suçu olduğu vurgulanarak, katliamla yüzleşilmeden ve sorumlular yargılanmadan gerçek bir barışın mümkün olmadığı ifade edildi.

    Antallos Meydanı’nda yapılan açıklamada “Roboski’yi Unutmadık, Unutturmayacağız” sloganları atılırken, basın metnini PSAKD Altınova Şube Sekreteri Abdurrahman Karadağ okudu.

    “ROBOSKİ DEVLET ELİYLE İŞLENMİŞ BİR İNSANLIK SUÇUDUR”

    Açıklamada, 28 Aralık 2011 gecesi Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyünde, çoğu çocuk 34 sivil yurttaşın savaş uçakları tarafından bombalanarak katledildiği hatırlatıldı. Roboski Katliamı’nın Türkiye tarihine devlet eliyle işlenmiş en ağır insanlık suçlarından biri olarak geçtiği belirtilerek, aradan geçen yıllara rağmen adaletin sağlanmadığına dikkat çekildi.

    Katliamın sorumlularının yargılanmadığı, etkin ve bağımsız bir soruşturma yürütülmediği vurgulanan açıklamada, dosyanın kapatılarak üzerinin örtülmek istendiği ifade edildi.

    Roboski’nin ne ilk ne de son olduğu belirtilen açıklamada, Türkiye’nin yakın tarihinin cezasızlıkla korunan katliamlarla dolu olduğu kaydedildi. 1 Mayıs 1977 Taksim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, Suruç ve 10 Ekim Ankara katliamları hatırlatılarak, bu katliamların ortak noktasının devletin ya doğrudan fail olması ya da failleri cezasızlıkla koruması olduğu ifade edildi.

    Cezasızlık politikalarının sürdükçe yeni suçların önünün açıldığına dikkat çekilen açıklamada, bunun toplumsal barışı her geçen gün daha fazla tahrip ettiği vurgulandı.

    “KÜRT SORUNU GÜVENLİK DEĞİL DEMOKRATİKLEŞME SORUNUDUR”

    Roboski Katliamı’nın münferit bir “hata” olmadığı belirtilerek, Kürt sorununu güvenlikçi, inkârcı ve militarist politikalarla ele alan anlayışın bir sonucu olduğu ifade edildi. Açıklamada, kayyum uygulamaları, seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması ve demokratik siyaset alanının daraltılması eleştirildi.

    Yargının, adalet dağıtan bir mekanizma olmaktan çıkarılarak siyasal iktidarın muhalefeti bastırma aracına dönüştürüldüğü belirtilen açıklamada, Roboski’de cezasız bırakılan suçlarla bugün yaşanan baskı politikalarının aynı zihniyetin ürünü olduğu kaydedildi.

    TALEPLER SIRALANDI

    Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri açıklamada taleplerini şu şekilde sıraladı:

    • Roboski Katliamı’nın tüm sorumluları yargılansın, adalet sağlansın.

    • 1 Mayıs 1977, Maraş, Sivas, Gazi, Suruç, 10 Ekim ve tüm katliamlarla yüzleşilsin, cezasızlık politikalarına son verilsin.

    • Kürt sorununda inkâr ve imha politikaları terk edilsin.

    • Seçilmişlere yönelik tutuklamalara son verilsin, kayyum uygulamaları kaldırılsın.

    • Yargı siyasal baskı aracı olmaktan çıkarılsın, toplumsal muhalefet üzerindeki baskılar sona ersin.

    • Demokratik siyaset kanalları açılsın ve barışçıl çözüm için diyalog süreçleri yeniden başlatılsın.

    Açıklama, “Roboski’yi unutmadık, unutturmayacağız. Katliamlarla yüzleşmeden, adalet sağlanmadan bu ülkede barış mümkün değildir” vurgusuyla sona erdi.

    PİRHA/ANTALYA