PİRHA- İHD Mersin Şubesi, 10 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında cezaevindeki mahpuslara dayanışma kartları gönderdi. Dernek, hasta mahpusların serbest bırakılması çağrısında bulunarak cezaevi idarelerinin kartları engellemesine dikkat çekti.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi, 10 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında cezaevindeki mahpuslara dayanışma kartları gönderdi. Dernek binasında bir araya gelen üyeler, aralarında Hatice Onaran, Çiğdem Mater, Can Atalay ve Leyla Güven’in de aralarında bulunduğu çok sayıda mahpusa dayanışma mesajları içeren kartları yazdı. Hazırlanan kartlar gönderilmeden önce PTT önünden açıklama yapan İHD Hapishane Komisyonu Sözcüsü Muammer Derince, hasta mahpusların tahliye edilmesi çağrısında bulundu.
Muammer Derince, “Ülkemizde barış ikliminin esmesi sevindirici ancak biz buradan iktidara bir kez daha sesleniyoruz: Kalıcı bir barış için somut adımlar atılması gerekiyor, bu somut adımların başında da hasta mahpusların tahliyesi geliyor. Hasta mahpuslar derhal serbest bırakılmalı. Öte yandan her yıl mahpuslara kart gönderiyoruz ancak derneğimize yapılan başvurulardan gördüğümüz üzere cezaevi idareleri hasta mahpuslara motivasyon sağladığı gerekçesiyle kartlarımızı kendilerine ulaştırmıyor. Bu başvuruların takipçisi olacağız” diye konuştu.
PİRHA – İHD Dersim Şubesi, 10 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında İnsan Hakları Anıtı önünde açıklama yaptı. Açıklamada, “Eşitsizlik, adaletsizlik, yoksulluk, ayrımcılık ve savaşa karşı ısrarla barış, demokrasi ve insan hakları değerlerini savunuyoruz” denildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Dersim Şubesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 77. yılında yaptığı açıklamada, “İnsan haklarıyla insandır. Görüyoruz, susmuyoruz, mücadele ediyoruz” vurgusu yaptı. Basın açıklamasını İHD Dersim Eş Başkanı Özgür Ateş okudu.
Ateş, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 77. yılında, belgeyi “insanlık için en önemli kurucu sözleşmelerden biri” olarak nitelendirdi.
“30 maddeden oluşan Evrensel Bildirge, Birleşmiş Milletler bünyesinde yürütülen uzun çalışmalar sonucunda 10 Aralık 1948’de kabul edilmiştir. Türkiye, bildirgeyi 27 Mayıs 1949’da Resmi Gazete’de yayımlayarak yürürlüğe koymuştur” dedi.
Bildirgenin barış, insan hakları ve demokrasi ideallerinin kurumsallaşmasının temel taşlarından biri olduğunu belirten Ateş, buna karşın bugün dünya genelinde insan haklarının ağır bir kriz yaşadığını ifade etti.
“BM, küresel çapta artan ayrımcılığı, eşitsizliği, yoksulluğu, ekolojik yıkımı ve savaşların yol açtığı insani krizi durdurmada yeterince etkin olamamaktadır” dedi.
“TÜRKİYE’DE YOĞUN İNSAN HAKLARI KRİZİ YAŞANMAKTA”
Türkiye’de de insan hakları alanında ağır bir kriz yaşandığını belirten Ateş, 2016’dan bu yana fiilen süren OHAL rejiminin hak ve özgürlükleri kısıtladığını vurguladı:
“Kuralsızlık, keyfilik ve belirsizlik kamusal alanı düzenlemede kullanışlı araçlar haline gelmiştir.”
Ateş, tutuklamalarla seçme-seçilme hakkının gasp edildiğini ve işkencenin en temel insan hakları sorunu olarak sürdüğünü söyledi:
“Günümüzde tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir. Van Belediyesi’ne kayyım atanması ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın tutuklanması bunun somut birer örneğidir.”
1 Ekim 2024’ten bu yana Kürt meselesine dair yeni bir sürecin başlatıldığını hatırlatan Ateş, buna rağmen iktidarın çatışmacı ve güvenlik merkezli politikalarını sürdürdüğünü belirtti.
“Kürt meselesi, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. Çözüm, demokrasiyi kendi başına değer olarak kabul eden bir ‘demokratikleşme programı’ ile mümkündür” dedi.
Ateş, açıklamasını şu sözlerle tamamladı: “İhlalleri belgelemeye, raporlamaya, görünür kılmaya ve cezasızlıkla mücadele etmeye devam edeceğiz. İnsan haklarının kurucu değerlerine kararlılıkla sahip çıkacağız.”
Açıklama, İnsan Hakları Anıtı’na karanfiller bırakılmasıyla son buldu.
PİRHA- Meclis önünde bir araya gelen Ekmek ve Adalet Çalışma Grubu, cezaevinde tutuklu bulunanların ve 10 Ekim katliamında yaşamını yitirenlerin aileleri, insan hakları savunucuları, KHK’liler ve Barış Akademisyenleri, adalet talep ederek, “Mücadelemiz adalet yerini bulana kadar sürecek” dedi.
Ekmek ve Adalet Çalışma Grubu, cezaevinde tutuklu bulunanların ve 10 Ekim katliamında yaşamını yitirenlerin aileleri, insan hakları savunucuları, KHK’liler ve Barış Akademisyenlerinin de aralarında bulunduğu bir grup, Meclis Çankaya Kapısı önünde basın açıklaması yaptı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekillerinin de destek verdiği açıklamada çok sayıda siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi yer aldı.
“MÜCADELEMİZ SÜRECEK”
Eylemde ilk olarak konuşan Barış Akademisyeni Yasemin Özgün, 2016 yılından itibaren çok sayıda akademisyenin işsizliğe ve açlığa mahkûm bırakıldığını vurgulayarak, şunları ifade etti:
“Kendimizi uzun yıllar süren bir mücadelenin içinde bulduk. Hala pek çok arkadaşımız mahkeme kararıyla dönmeyi bekliyor. Pek çok arkadaşımız bu hukuksuzluklara mücadelesini sürdürüyor. Adalet arayışımız hala devam ediyor. 2016’dan bu yana yaklaşık 89 ay geçti ve bu haksızlık, hukuksuzluk tüm boyutlarıyla devam etmekte pek çok arkadaşımız tam zamanlı işlerde çalışamıyorlar. Var olan sistem içerisinde kendilerine yer bulamıyorlar ve öğrencilerinden, akademiden ve barış mücadelesinden uzaklaştırılmaya çalışıldılar ama bütün arkadaşlarımız dönene kadar mücadelemiz sürecek.”
“BU KADAR DÜŞMAN HUKUKU OLAMAZ”
Sonrasında KHK’liler Platformu adına söz alan Emin Korkmaz da, kendilerine karşı ‘düşman hukuku’ uygulandığını belirterek, “Sadece barış istedikleri için sadece sendikal eylemlere katıldıkları için sadece çocuğunu dershaneye gönderdiği veya sendika üyesi olduğu için ceza alanlar da adil bir şekilde yeniden yargılanacaklar. Bu kadar düşman hukuku olamaz. Ben 12 Eylül’ü de yaşadım. 12 Eylül’de sadece 4 yıl süren bir süreç vardı. O dönem ki mahkemeler dahi buradan daha adaletliydi” şeklinde ifade etti.
Kurisyer Teğmen olan çocuklarının adil yargılanmadığını dile getiren Semiha Çakır, “Anayasa Mahkemesi’nde devam eden sürece siyasi partiler müdahil olsun. Adalet talep ediyorum” diye konuştu.
“HASTA TUTUKLULARI SERBEST BIRAKIN”
Korkmaz’ın ardından konuşan Akdeniz Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Yardımlaşma Derneği’nden (AATUHAY-DER) Refika Akın ise, hasta tutuklu kız kardeşi Gulazer Akın’ın 28 yıldır cezaevinde olduğunu söyleyerek, hasta tutukluların serbest bırakılmasını istedi.
DEM Parti Hukuk Komisyonu Üyesi Şırnak Milletvekili Newroz Uysal Aslan, cezaevlerinde insan hakları ihlallerinin arttığına işaret ederek, “Adalet adına tek bir adım yok. Mücadele yürütülerek, adalet, barış, özgürlük gelecektir” diye konuştu.
PİRHA- İHD Mersin Şubesi, 10 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında mahpuslara kart göndererek basın açıklaması yaptı. Yapılan açıklamada dünyanın dört bir yanındaki çatışmalı ortamın büyük bir insan hakları ihlaline yol açtığına vurgu yapılarak, “Ortadoğu’da ki son gelişmeleri ve dalga dalga yayılan savaş tehdidini düşünürsek barış ve çözüm ısrarımız daha da güçlenmektedir. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz” denildi.
10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 75’inci yılı nedeniyle 17 Aralık’a kadar insan hakları temalı etkinlikler düzenliyor. Mersin’de de İnsan Hakları Derneği, şube binasında bir araya gelerek mahpuslara kart yazdı.
Kartlar gönderildikten sonra Özgür Çocuk Parkında basın açıklaması yapıldı. Açıklamada savaşlarda yaşanan hak ihlallerine, kayyım politikalarına, yoksulluğa, hapishanelerdeki tecrit koşullarına, kadına yönelik şiddete ve Kürt sorununa değinildi.
“SAVAŞLAR BÜYÜK BİR İNSANLIK KRİZİ YARATTI”
Basın metnini okuyan İHD Mersin Şube Sekreteri Bekir Sıtkı Keçeci, dünyanın birçok yerindeki savaşların, büyük bir insani krize yol açtığını vurguladı.
Devletlerin şiddetin her türünü sistematikleştirip yaygınlaştırdığını kaydeden Keçeci, bu kriz halinin Türkiye’de de tüm yoğunluğu ile yaşandığına dikkat çekti. Keçeci, “Ülke 2016 yılından bu yana bir OHAL rejimi ile yönetilmektedir. Bu süreç, siyasal iktidarın gücünü sınırlandıran anayasacılık ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin terkedilmesine yol açmıştır. Siyasal iktidarın ekonomiden toplum sağlığına ülkenin her meselesini güvenlik sorunu haline getiren, toplumu kutuplaştıran, ülke içinde ve dışında şiddeti esas alan, bilhassa da Kürt sorununun ve uluslararası sorunların çözümünde çatışma ve savaşı tek yöntem haline getiren politikaları sonucunda 2024 yılında da yoğun yaşam hakkı ihlalleri yaşanmıştır” dedi.
KÜRT SORUNU VURGUSU
İHD Mersin Şube Yöneticisi Şükran Aktaş, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engellerden birinin Kürt sorunu olduğuna dikkat çekerek, “Sorunun barışçıl, demokratik ve adil çözümüne yönelik esas olarak iktidar tarafından içtenlikli, bütünlüklü adımların atılmaması, başta yaşam hakkı olmak üzere ağır ve ciddi insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. Hak savunucuları olarak bizler, Kürt sorununun her zaman demokratik, barışçıl ve adil çözümünü savunduk. Bugün Ortadoğu’da ki son gelişmeleri ve dalga dalga yayılan savaş tehdidini düşünürsek barış ve çözüm ısrarımız daha da güçlenmektedir. O nedenle, çatışmaların hemen şimdi durmasını istiyoruz” diye konuştu.
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN SONRA ŞİDDET ARTTI”
İstanbul Sözleşmesi’ne de değinen Aktaş, “2024 yılında yüzlerce kadının erkekler tarafından öldürülmesi; LGBTİ+’ların ayrımcı, fobik ve nefret içerikli saldırılara maruz kalması, yüzlerce kadın ve LGBTİ+’nın işkence ve diğer kötü muamele ile gözaltına alınması; yetkililerin bizzat desteği ile LGBTİ+ karşıtı nefret mitinglerinin yapılması ve her bakımdan derinleşen ayrımcılık ile İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının ne denli olumsuz etkiler yarattığını görmüş olduk” sözlerini kullandı.
İKTİDARA ÇAĞRI
Basın açıklamasının ardından insan hakları savunucuları PTT’ye giderek kartları tutuklu ve hükümlülere yolladı. Burada kısa bir konuşma yapan İHD Mersin Şube Eş Başkanı Gazi İnci, hapishanelerde çok ciddi hak ihlallerinin yaşandığını söyleyerek, şunları dile getirdi:
“İşkenceler, tecrit ve izolasyon, sağlık ve yaşam haklarına dönük dolaylı veya doğrudan saldırılar yaşanıyor. Tüm bunlar mevcut iktidarın insan hakları endeksini bize bir şekilde gösteriyor. Bizler iktidarı, başta Kürt sorununda kronik hale gelen tecrit politikasından ve diğer hak ihlallerinden vazgeçmeye çağırıyoruz.”
PİRHA-İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Alevi toplumunun talepleri üzerinden 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nü değerlendirdi. Türkdoğan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen Türkiye’de Alevilere ayrımcılık yapıldığını belirterek iktidara yönelik “Aleviler kendilerini nasıl ifade etmek istiyorsa o şekilde kabul edin. Önce siz şu Sünni dünyadaki DAİŞ sorununu tartışın” yorumunda bulundu.
İnsan Hakları Bildirisi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından Haziran 1948’de hazırlandı ve 10 Aralık 1948’de Genel Kurulun Paris’te yapılan oturumunda kabul edildi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 4 Aralık 1950’de gerçekleştirdiği toplantıda, “10 Aralık” gününü, “İnsan Hakları Günü” olarak ilan etti. Peki, Türkiye’de Alevi sorunu nezdinde İnsan Hakları Günü ne anlam ifade ediyor, İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ile konuştuk.
“ALEVİLER AYRIMCI MUAMELEYE MARUZ KALMAKTA”
İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, 10 Aralık İnsan Hakları Günü dolayısıyla Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı taleplerinin ne oranda karşılık bulduğunu değerlendirdi.
Türkdoğan, Türkiye’nin son birkaç yılda daha da otoriterleştiğini ifade ederek “2015 yılındaki barış ve çözüm süreci başarısızlıkla sonuçlanınca başlayan çatışma sürecinin ağır sonuçlarını yaşıyoruz” dedi. AKP’nin, tekçi anlayışta ısrarcı olduğunu söyleyerek mevcut rejimin, özellikle farklı inanç ve kültürler için baskıcı bir ortam oluşturduğunu vurgulayan Türkdoğan, Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin kesinlikle karşılık bulması gerektiğini belirterek şunları söyledi:
“Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerde bazı çekinceleri var. Ama buna rağmen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi çok önemli kararlar üretti. Özellikle zorunlu din derslerinin kaldırılması ile ilgili… Konu ile ilgili Türkiye kimi değişiklikler yaptığını ifade etti ve Alevi inancının da ders kitaplarına girdiğine dair görüş belirtti. Ama buradaki talep, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmasıydı.
Aileler dilerse dilekçe yazıp çocuklarını bu dersten muaf tutabiliyor ancak bu defa da öğrenciler arasında ayrımcılık oluşabiliyor. 2 Aralık’taki Avrupa Konseyi toplantısında da bu duruma dikkat çekiliyor, yani ‘başka çözüm önerileri bulmanız gerekir’ deniliyor. Dolayısıyla Türkiye’nin bulduğu aslında bir çözüm değildir. Bu ancak reşit olmuş üniversiteye giden gençler bakımından bir çözüm olabilir. Türkiye’de Alevilerin maruz kaldığı en önemli sorunlardan bir tanesi, ayrımcı muameleye maruz kalmalarıdır.
Avrupa Irkçılık ve Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu’nun, Türkiye’ye 2016 yılında verdiği tavsiyeler vardı. Bunlar 22 adet tavsiyedir. Bu tavsiyelerden bir tanesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 12 numaralı protokolünün onaylanmasıdır. Yani orada ayrımcılığın temelleri sayılıyor ve o ayrımcılık temelleri içerisinde Alevi inancını da kapsayacak şekilde dini veya felsefi inanç kavramı vardır. Türkiye halen bu noktada bu protokolü onaylama sürecinden uzak durmaktadır.”
“ALEVİLERİN İSTEKLERİ NE ZAMAN YERİNE GETİRİLECEK?”
İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin son kararlarına da işaret ederek cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşturulması gerektiğini söyledi. Türkdoğan, hükümetin Alevi politikalarını “İnsanların inancını belli kalıplar içerisine koyamazsın” sözleriyle eleştirerek şöyle devam etti:
“Hükümet, aşağı yukarı 10 yıldır Alevi çalıştayları yaptığını söylüyor. Peki Alevilerin istekleri ne zaman yerine getirilecek? İnsan Hakları Haftası’ndayız ve bu soruları hükümete sormak gerekiyor.
Alevi kurumlarının tamamı cemevlerinin ibadethane statüsünde tanınması noktasında hemfikirdir. Yani Türkiye’de iktidar ‘Alevilerin bir kısmı şöyle, bir kısmı böyle düşünüyor’ diyemez. Uluslararası Hukuk ‘Aleviler, cemevlerinin ibadethane sayılmasını istiyorsa onu kabul edeceksiniz’ diyor. Yani sorun elektrik ve su parasının ödenmesi sorunu değil. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 2 Aralık 2021 tarihli kararında aynen şöyle söylüyor: Yerel yönetimler vasıtasıyla bulunan çözüm, çözüm değildir.’
Kalıcı, Alevilerin taleplerini yerine getirecek, cemevlerinin ibadethane statüsünü tanıyacak çözümler üretmesi gerekir ve bunu üretmek Türkiye için hiç de zor olmasa gerek. Dolayısıyla insanların inancını siz belli kalıplar içerisine koyamazsın. Bu insan hakları hukukuna aykırıdır. Hükümetin yapması gereken çok basittir. Rahatlıkla bazı idari düzenlemelerle bunların hepsi yapılabilir. Alevilerin Cumhuriyet tarihi boyunca karşılaştığı katliamlar noktasında resmi özür dileme ve bununla birlikte hafıza mekanlarının oluşturulması, gerekirse tazminatların ödenmesi ve nüfus kayıtlarının açıklanarak geçmişte kimsesiz bırakılan çocukların hangi ailelere verildiğini açıklanması, Alevi inanç önderlerinin mezar yerlerinin açıklanması gibi bütün bu talepler duruyor. Onun dışında pratik sorunlar da var. Örneğin Alevi köylerine cami yapılması ve imam atanması… Artık hükümetin bu uygulamadan vazgeçmesi gerekir. Bunlar insan hakları hukukuna aykırıdır. Alevi dergahlarının yeniden Alevilere iade edilmesi gerekir. Şu anda Türkiye’de Sünni dini cemaatlerin hepsi açık mı açık. Hepsi öylesine faaliyet gösteriyorlar ki Fethullah Gülen örgütü gitti onun yerine inanılmaz sayıda örgütlenmeler yine devlet içerisine girmeye başladı.”
“ÖNCE SİZ ŞU SÜNNİ DÜNYADAKİ DAİŞ SORUNUNU TARTIŞIN”
Öztürk Türkdoğan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Avrupa Alevi örgütlenmesine karşı ayrımcı tutum sergilemesini de eleştirdi. “Türkiye’deki siyasi iktidar, kendi Alevisini yaratmak istiyor” diyen İHD Eş Genel Başkanı, şu ifadeleri kullandı:
“Yani Türkiye’deki devlet kafası ‘her şeyi ben belirleyeceğim’ diyor. Şimdi sayın Cumhurbaşkanının, Alevi inancı ile ilgili hususlara karışmaması gerekir. Herkesin inancı kendinedir. Bir insan nasıl inanıyorsa ona saygı duyulması gerekir. Tanrı ile insan arasına başka bir şeyin girmemesi gerekir ama Türkiye’de devlet, araya Diyaneti koyuyor. Kaldı ki Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin çok güzel kararları var. Hangi topluluk kendi inancını nasıl tarif ediyorsa devletlere düşen buna saygı duymaktır.
Aleviler bu ülkede vergi vermektedirler. Şu anda devletten tek istedikleri elektrik su parasının ödenmesi değil, cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınmasıdır. Bu statü tanınsın, inanıyorum ki Alevi örgütlerinin birçoğu kendi ihtiyaçlarını zaten eskiden olduğu gibi yine kendileri karşılayacaktır.
Yani eğer Türkiye’de Alevilerle ilgili Diyanette bir bölüm açılması veya belli insanların devlet memuru statüsüne getirilip orada da resmi bir Alevi inancı yaratılma fikri varsa bu dini inanca müdahaledir. Müslüman dünyasına baktığımızda envai çeşit mezhep, yüzlerce tarikat-cemaat varken bu Aleviler size çok mu geldi? Anlamak mümkün değil. Hiç değilse Alevileri kendi başına rahat bırakın, onlar kendilerini nasıl ifade etmek istiyorsa o şekilde kabul edin. Yani şimdi Sünni dünyada işler yolunda gitti de sıra Alevilere mi geldi? Önce siz şu Sünni dünyadaki DAİŞ sorununu tartışın.
Aleviler insani duruşuyla, doğaya, tabiata, evrene, insancıl bakışlarıyla gayet barışçıl bir tutum içerisindeler. Dolayısıyla Alevilere karışmamak gerektiği fikrindeyim. Eğer devlet bir yerleri dizayn edecek ise şiddet üreten tarikat ve cemaatlerle başlayabilir.”
PİRHA- KESK, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla açıklama yaptı. KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, “KESK olarak bir kez daha emeğin asli değer olarak görüldüğü, hukukun üstünlüğünün tesis edildiği, demokrasi ve barışın hakim olduğu bir düzen için mücadelemizi yürütmeye devam edeceğimizin altını çizmek isteriz” dedi.
Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Haftası dolayısıyla Genel Merkez binasında basın açıklaması yaptı. KESK adına yapılan açıklamayı KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik okudu.
Savaş politikalarının ve ekonomik krizin ağır insan haklarına neden olduğunu belirten Bozgeyik, insanca yaşamaya yetecek bir ücret için, hukukun üstünlüğünün, demokrasi ve barışın tesis edildiği bir düzen için mücadele etmeye devam edeceklerini söyledi.
“SAVAŞ POLİTİKALARI AĞIR İNSAN HAKLARI İHLALLERİNE NEDEN OLUYOR”
Savaş ve sömürüye dayalı kapitalist sistem ve neo-liberal politikaların Ortadoğu’da ağır insan hakları ihlallerine yol açtığını dile getiren Bozgeyik, kadınların, çocukların, gençlerin, yaşlıların, etnik ve dini azınlık grupların, izlenen savaş ve şiddet politikalarından derinden etkilenmeye devam ettiğini ifade etti.
Bozgeyik, emperyalistlerin, sermayenin sınırsız ve koşulsuz dolaşımı için kan dökmeye devam ettiğini belirterek, “Irak, Suriye, Afganistan, Ortadoğu coğrafyasındaki savaş politikalarının en belirgin uygulandığı ülkeler arasındadır. Türkiye’de de şiddet ve silahlı çatışmalardan kaynaklı sorunlar ağır insan hakları ihlallerine yol açmaktadır. 2013-2015 yılındaki barış görüşmelerinin sona erdirilmesinin ardından Kürt meselesinde şiddet politikalarına dönülmesi sonucunda uygulanan sokağa çıkma yasakları, kent merkezlerine varan silahlı çatışmalar yaşam hakkı, sağlık hakkı, çalışma hakkı, eğitim hakkı, konut hakkı vb. alanlarda ağır ihlallere yol açmıştır ve bu ihlallerin etkileri hala devam etmektedir” şeklinde konuştu.
“İŞ GÜVENCESİ AÇISINDAN DURUM HER GEÇEN GÜN KÖTÜLEŞMEKTEDİR”
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 23’ncü maddesine değinen Bozgeyik sözlerine şu şekilde devam etti:
“Sendikal mücadelemizin asli boyutlarından birisi olan çalışma hakkı ve iş güvencesi ile ilgilidir. Ayrıca, kamu hizmetlerinin niteliğine de doğrudan etki etmektedir. Ne var ki, ülkemizde özellikle de iş güvencesi açısından durum her geçen gün kötüleşmektedir. Beş yıl önce kamuda istihdam edilen her 100 kamu emekçisinden 5’i sözleşmeli personel iken bugün kamuda istihdam edilen her 100 kamu emekçisinden 15’i sözleşmeli personeldir. İstisnai bir istihdam olması gereken sözleşmeli istihdam eğitim ve sağlık alanı başta olmak üzere neredeyse tüm asli ve sürekli hizmetleri de kapsar biçimde adeta kural haline gelmiştir.”
“İKTİDAR, KADIN KAZANIMLARINI ZAYIFLATMAYI TEMEL ALMIŞ DURUMDA”
Kadınların her gün evde, işte, okulda, sokakta erkek ve devlet şiddetine maruz kaldığını hatırlatan Bozgeyik, “Dünyada ve ülkemizde milliyetçi muhafazakâr iktidarlar, pandemiyi de fırsat bilerek kadın kimliğine dönük saldırılarını arttırırken, AKP iktidarı tekçi, gerici ve cinsiyetçi temelde oluşturmayı tasarladığı yeni toplumsal düzenin inşası için kadın kazanımlarını zayıflatmayı temel almış, baskı mekanizmalarını tümüyle seferber ederek kadınları ev içinde ve kamusal alanda iradesizleştirmeye dönük saldırılarına hız vermiştir. İstanbul Sözleşmesi’nin bir gece yarısı feshinden sonra şimdi de 6284 sayılı yasa gibi şiddeti önlemede etkili yasal kazanımlar hedef gösterilmekte ve eril yargının cezasızlık politikası kadına yönelik şiddetin artmasına neden olmaktadır” dedi.
“MİLYONLARCA İNSAN AÇLIK SINIRININ ALTINDA YAŞAMAYA MAHKUM EDİLDİ”
Yaşanan ekonomik krize de değinen Bozgeyik, siyasal iktidarın yanlış ekonomi politikaları nedeniyle döviz kurlarındaki artışın son haftalarda kontrolden çıktığını söyledi.
Bozgeyik, “Ocak ayı başında 7,37 olan dolar kuru bugün 13,65 TL’dir. İzlenen yanlış ekonomi politikaları sonucunda işsizlik artmış, gelir adaletsizliği derinleşmiş ve milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşamaya mahkum edilmiştir. Karşı karşıya olduğumuz ekonomik kriz; kayıt dışı çalışmanın, çocuk işçiliğinin artması, eşit işe eşit ücret ilkesinin ihlal edilmesi vb. sorunları daha da derinleştirecektir. Ekonomik kriz ucuz işgücü olarak görülen mültecilere yönelik sömürüyü de arttıracaktır” ifadelerini kullandı.
“İNSAN HAKLARI İÇİN MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ”
İktidar temsilcileri ve zenginler dışında herkesin doğrudan veya dolaylı olarak etkilendiği ağır insan hakları ihlalleri karşısında daha etkili mücadele edilmesi gerektiğini vurgulayan Bozgeyik son olarak şunları aktardı:
“Bu ihlaller karşısında yargının görevini etkili bir biçimde yerine getirmesi gerekir. Yargılanması gerekenler haklarını ve özgürlüklerini talep edenler değil, bunları ihlal edenlerdir. BM, ILO, Avrupa Konseyi’nin ilgili insan hakları kurullarını görevlerini yerine getirmeye çağırıyoruz. KESK olarak bu ihlalleri giderme konusunda daha fazla mücadele etme sorumluluğumuz olduğunun farkındayız. İnsanca yaşamaya yetecek bir ücret için, hukukun üstünlüğünün, demokrasi ve barışın tesis edildiği bir düzen için mücadele etmeye devam edeceğiz. 10 Aralık İnsan Hakları Günü vesilesiyle, KESK olarak bir kez daha emeğin asli değer olarak görüldüğü, hukukun üstünlüğünün tesis edildiği, demokrasi ve barışın hakim olduğu bir düzen için mücadelemizi yürütmeye devam edeceğimizin altını çizmek isteriz.”
Bozgeyik, hafta sonu yapacakları mitinglere katılım çağrısı yaparak açıklamasını sonlandırdı.