PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu Yol Erkân Kurulu, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun Aleviler için bir baskı mekanizmasına dönüştürüldüğünü belirterek “Hacıbektaş Dergâhı başta olmak üzere tüm dergâhlar Alevi toplumuna iade edilmelidir” çağrısı yaptı.
Alevi Bektaşi Federasyonu Yol Erkân Kurulu, 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’nun, aradan geçen yüzyıla rağmen hâlâ Alevi toplumuna karşı bir baskı ve asimilasyon aracına dönüştürüldüğünü belirten kapsamlı bir açıklama yaptı.
Açıklamada, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki modernleşme politikalarının bir parçası olarak yürürlüğe giren yasanın, özellikle Alevi-Bektaşi toplumunun inanç yaşamında derin yaralar açtığı ifade edildi. Dergâhların kapatılmasıyla birlikte Alevi inancının merkezlerinin tekke ve zaviye kapsamında değerlendirilerek kamulaştırıldığı, vakıf mallarının devlet tarafından gasp edildiği vurgulandı.
“CEMEVLERİNİN STATÜSÜZ BIRAKILMASI BİLİNÇLİ BİR AYRIMCILIKTIR”
Kurul, Alevi-Bektaşi inancının Serçeşmesi olan Hacıbektaş Dergâhı’nın, toplumun iradesinden koparılarak devlet kontrolüne alınmasını ve 1964’te müze statüsüne dönüştürülmesini “inanç özgürlüğüne yönelik açık bir tehdit” olarak nitelendirdi.
Açıklamada, “Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın bakanlık bünyesinde tutulması, Alevi toplumuna ait olan bir inanç mekânının devlet tarafından gasp edilmesinden başka bir anlam taşımamaktadır” denildi.
Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun bugün gerçek işlevini yitirdiğini belirten Kurul, buna rağmen Cemevlerinin hâlâ yasal olarak ibadethane statüsüne alınmamasını “sistematik ayrımcılık” olarak değerlendirdi.
Açıklamada, “Tarikat ve cemaatlerle ilgili hiçbir kısıtlama uygulanmazken, Alevilerin ibadethaneleri bilinçli şekilde statüsüz bırakılmaktadır. Bu durum laiklik ilkesinin devlet eliyle tekçi biçimde yorumlanmasının sonucudur” ifadeleri yer aldı.
Federasyon, laiklik ilkesinin Aleviler söz konusu olduğunda çifte standartla uygulandığını belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Laiklik ilkesine dayandırılan bu kanun yalnızca Aleviler için işletilmektedir. Eğitimden kültür-sanat alanına kadar laikliği yok sayan devlet, konu Alevilere gelince Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nu hatırlamaktadır.”
Alevi Bektaşi Federasyonu Yol Erkân Kurulu, taleplerini ise şu şekilde sıraladı:
Hacıbektaş Dergâhı başta olmak üzere kapatılan tüm Alevi-Bektaşi dergâhlarının Alevi toplumuna iade edilmesi,
Cemevlerinin yasal ve anayasal düzeyde ibadethane olarak tanınması,
Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun çağın gereklerine göre yeniden düzenlenmesi ve demokratik, çoğulcu bir çerçeveye kavuşturulması.
Açıklamanın sonunda Federasyon, “Laik ve demokratik bir hukuk devleti için mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz” diyerek kamuoyuna çağrıda bulundu.
PİRHA- 100. yılına giren 677 sayılı Tekke ve Zaviye Kanunu’nun Alevi toplumsallığını hedef aldığını söyleyen DAD Genel Merkez Basın Sekreteri Hüseyin Ozan, Alevilerin kendini var ediş biçimi olan ocak ve dergahlarının vurulduğunu ifade etti. Hüseyin Ozan, “Bu tahribatın büyüklüğünü giderecek düzeyde tamamen Alevi hakikati üzerine oturtulmuş rıza ve ikrar ilkesinin esas alındığı güçlü örgütlenmelerimiz henüz yoktur. Ocaklar sistemi, dergâhlar olmadan o toplumsallığın yeniden inşası mümkün değildir. Dolayısıyla bütünlüklü bir demokratikleşme olmadan, bir zihniyet değişimine gitmeden tek başına bu kanunun kaldırılması çok bir şey ifade etmeyecektir” diye konuştu.
30 Kasım 1925’te çıkartılan, 13 Aralık 1925 yürürlüğe giren Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılmasına dair 677 Sayılı Kanunla: Alevi ocakları ve dergahları kapatıldı. Alevi Bektaşilerin Pirlik, Mürşidlik, Dedelik, Babalık ve Çelebilik gibi unvanları ve de Alevi inancı (öğretisi) yok sayılıp yasaklandı.
Alevilerin dergahlarına el konulması sadece Cumhuriyet dönemi ile sınırlı kalmadı. 1836’da pek çok Alevi tekkesi de kapatıldı ve mülkleriyle birlikte tarikatlara teslim edildi. Cumhuriyet’in ilanının ardından 1925’te tekke ve zaviyelere kilit vurulunca tüm mal varlıkları da devlete geçti. Tarihi eser niteliğinde olanlar ise müze yapıldı.
Alevi pirleri inançlarının gereklerini yerine getirdikleri için baskıya, katliama maruz kaldı. Dergahlardan bazıları müzeye çevrilerek (Hacı Bektaşi Veli Dergahı gibi) bazıları ticari işletme statüsünde tekrar Alevi derneklerine kiralanarak (Karaca Ahmet Dergahı gibi) bazıları da üstüne siyasi partilerin ilçe binaları inşa edilerek (Karaağaç Tekkesi gib) hiçleştirildi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Basın Sekreteri Hüseyin Ozan ile 100. yılına giren Tekke ve Zaviye Kanunu’nu konuştuk.
-30 Kasım Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasının 100’üncü yıldönümü. Tekkelerin kapatılması ve faaliyetlerinin yasaklanması meselesi o günden bugüne çokça tartışılan ve üzerine spekülasyonlar üretilegelen bir konu oldu. Özellikle Osmanlı bakiyesini devralmış cumhuriyet kadroları bu adımla öncelikle neyi hedeflediler?
Bilindiği gibi İttihat ve Terakki kadroları Osmanlı’nın kadrolarıydılar. İmparatorluk tipi, hegemonyaların gerilemesi, parçalanma sürecine girmesi, kapitalizm karşısında gerilemesiyle Osmanlı’nın tahakküm alanları da bir tehlike altına girmiş durumdaydı. Kapitalist ve emperyalist güçler, kendilerine sömürge arıyorlardı. Dolayısıyla İmparatorluğun yayıldığı geniş alanlara da göz koymuşlardı. Onun tahakküm alanlarına göz koymuşlardı. Osmanlı’da bu savaşa katıldı İttihat Terakki ile fakat savaştan yenilgiden çıktı. Tahakküm alanlarının büyük bölümünü dolayısıyla kaybetti.
Kurulan yeni devlet batı tipi bir devletti. Merkezi bir devletti. Gücün yoğunlaştırıldığı, iktidarın alabildiğine merkezileştirildiği bir yapı öngörmekteydiler. I. Dünya Savaşı’ndan başlayarak zaten bu toprakların kadim halklarını büyük oranda tasfiye etmişlerdi. Geriye Aleviler kalmıştı. Etnik manada da büyük etnik kimlik olarak Kürtler kalmıştı. Bu tekleşme faaliyetleri devam etmekteydi. Bu söz konusu Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’da kanunu da o tek tipleştirme silsilesinin halkalarından biriydi.
OCAK SİSTEMİ HEDEF ALINDI, SONUÇLARI ALEVİLER AÇISINDAN YIKICI OLDU
Farklı halkları, farklı inanç kimliklerini tasfiye etmek için araçsallaştırılmış İslam, yine tarihsel toplumsal hakikatinden koparılmış bir Türklük anlayışıyla, bunların sentezlendiği ideolojik bir motivasyonla tek tip iktidar alanı kurmaya yönelmişlerdi. Bu da onun adımlarından biriydi. Sonuçları Aleviler açısından tabii ki yıkıcı oldu. Bektaşi Ocağı’nın tasfiyesi daha önceki süreçlerde büyük oranda gerçekleşmişti. Bu kanunla beraber Hacı Bektaş Dergahı’da da kapatıldı. Geriye kalan sınırlı sayıdaki dergâh veya Tekke’de kapatılmış oldu. Böylece Bektaşi Cenahı iyice baskılanmış oldu.
Yine Raa Haq coğrafyasıda ocaklar sistemi üzerine kurulu büyük oranda. Tabii ki Türkmen Aleviler de bu dairenin içerisindeydi. Onların da ocak sistemi vardı. Bu yasayla hedef alındı. Kültürel asimilasyon, tek tipleştirme politikaları bağlamında bu yasa çıkarılmıştı. Yani gücün yoğunlaştığı, iktidarın alabildiğine merkezileştiği bir yapı yaratmak için çıkarılmış kanunlar silsilesinden biriydi bu adım.
-Bu kararın Alevi inancına ve toplumsal ilişkilerine yansıması nasıl olmuştur?
Şimdi bu kararla vurguladığımız üzere Alevi toplumsallığı büyük oranda hedef alınmıştı. Zira Sünni İslam geleneği yüzyıllardır sisteme zaten eklemlenmiş, toplumcu niteliklerinden arındırılmış, araçsallaştırtılmış durumdaydı.
Cumhuriyet, Diyanet’le beraber yeni bir aşamaya taşındı. Diyanet İşleri Başkanlığı’yla o alan da merkezleştirildi. O alanın kontrolü de tamamen ele geçirildi. En azından bunun inşa süreci için önemli adımlardan biri bu kurumlaşmayla atıldı. Şimdi Alevilerin ise dağıtılması gerekiyordu. Ocaklar sisteminin dağıtılması gerekiyordu.
Şimdi Alevilik tarihsel, toplumsal alternatif bir model olarak vardır. Devletsiz, komünalitenin esas olduğu bir toplumsal sistemde düşünsel kurumlaşma, toplumsallaşma boyutlarıyla bir yaşam biçimi. Şimdi El Hakk’a düstürüyla döngüsel bir sistem içerisinde inşa edilen bu toplumsallık; ocaklar ve onun içindeki diğer kurumlaşmalar üzerinden mümkündü. Bu manada bu yasayla Alevilerin de hedeflenmesi, dergahlarının, tekkelerinin kapatılması, ocaklar sisteminin doğrudan vurulması, o kurumların bağlı olarak toplumsallığın dağıtılması anlamına gelmekteydi.
OCAKLARINI, REHBERLERİNİ VE REHBERLİĞİNİ YİTİRMİŞ BİR HALK GERÇEĞİ VAR
Aleviliğin bugün içinde düştüğü kaos ve kriz hali bu politikalarla ilgilidir. Çünkü o geleneksel kurumlaşma, Alevilerin kendini var ediş biçimi hedeflenerek vuruldu, tasfiye edildi. Şimdi kurumlarını, rehberliğini yitirmiş bir halk gerçeği ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla manipüle ve asimile edilmeye, sistemin tabanına eklenmeye hazır bir kitle haline düşürülmüş durumdadır. Direnç noktalarımız vardır. İtirazlarımız vardır. Çeşitli düzeyde kurumlaşmalarımız vardır. Fakat tahribatın büyüklüğünü giderecek düzeyde tamamen Alevi hakikati üzerine oturtulmuş rıza ve ikrar ilkesinin esas alındığı güçlü örgütlenmelerimiz henüz yoktur. Ocaklar sistemi olmadan, dergâhlar olmadan o toplumsallığın yeniden inşası bence mümkün değildir.
BU HALİYLE ASİMİLASYON KAÇINILMAZDIR
Zayıf bir takım modeller yaratılabilir. Direnç bir dönem daha sürdürülebilir. Ama asimilasyon kaçınılmaz olur. Bu manada ne dergâh örgütlülüğü ne de ocaklar sistemi tarafından vücuda gelen bu komünaliteler modası geçmiş çağ dışı falan değildir. Birebir devletsiz bir örgütlenme biçimidir. İktidarcı ilişkilerinin dışlandığı, yadsındığı, kabul edilmediği bir toplumsal varoluş biçimidir. Hem öğreti hemde kurumlaşma ve toplumsallaşma anlamında Alevilerin sağlaması gereken işte budur. Kendi hakikatleriyle buluşmadır. Dolayısıyla bu yasa Aleviliğe yöneltilmiş ciddi bir saldırıdır.
“ALEVİ DİYANETİ KUŞATMA,DÜŞÜRME, TESLİM ALMA POLİTİKASI ÜZERİNDEN İNŞA EDİLMİŞTİR”
-Kanunun 100. yılında, “devlet-din-toplum” ilişkisinin yeniden düzenlenmesi yönünde nasıl bir toplumsal talep görüyorsunuz?
Bu soruya da kendi toplumsal özgünlüğümüzden bakarak cevap verelim. Genel olarak devletin din işlerinden, din alanından, inanç alanından elini çekmesi gerekiyor.
Hala Alevi köylerine cami yapmak peşindeler. Hala zorunlu Sünnilik dersleriyle çocuklarımızı asimile etme içindeler. İktisadi, inzibati, kültürel tüm kurumlaşmalarıyla Aleviler ve benzer diğer farklı bir takım azınlık durumunda olan halklar bu politikalar bağlamında öğütülmektedir hala. Asimilasyon sürdürülmektedir.
Ne bekliyoruz? Demokratik bir cumhuriyet, demokratik bir toplum. Özgürlükçü Alevilik örneğini verebiliriz. Alevilik ne yapmıştır? Kendi iç işleyişi üzerinden ekonomik boyutuyla, hizmetler boyutuyla bir ruhban sınıfı yaratmadan kendi doğal ilişkileri üzerinden bu işleyişi sürdürebilmiştir.
Dolayısıyla Diyanet gibi bir başkanlığın veya Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan ‘Alevi Diyaneti’ gibi kurumlara ihtiyaç yoktur. Bu kurumlar bu alanlara müdahaledir. Kuşatma, düşürme, teslim alma politikasının gereği üzerinden inşa edilmiştir. Ve kamu kaynakları buraya aktarılmaktadır.
Alevilikte devleti ele geçirme, iktidarı ele geçirme, birilerini tahakküm altına alma gibi davranışlara, politikalara izin verilmez. Ama kültürler kendi yaşar. Hiç kimse de eleştiriden azade değildir. Bu da ayrı bir konudur. Dolayısıyla Demokratik Cumhuriyet, demokratik bir zihniyet devlete hakim olmalıdır.
“DEMOKRATİKLEŞME OLMADAN BU KANUNUN KALDIRILMASI BİRŞEY İFADE ETMEYECEKTİR”
-Barış sürecinde bu ve benzeri (köy kanunu gibi) kanunların kaldırılması mümkün mü? Bunun için yeterli gündemin oluşturulduğunu düşünüyor musunuz?
Tek tipçi inşa adımların merhalelerinden biridir. Tabii ki önemlidir. Alevilik ve diğer inanç kimlikleri ‘köy kanunu’ tanımıyla dışarıda bırakılıyor. Dolayısıyla hedef görülüyor. Dolayısıyla o halkların inanç kimlikleri tanınmamış oluyor. Dolayısıyla yaşamın her alanında bir baskılanmayla karşı karşıya kalınmış oluyor.
Yani tek tipçi motivasyon, tek tipçi ideoloji, onun tüm kurumlaşma, siyaset ve politika biçimleri bir bütün olarak bu ülkenin kuruluşuna damgasını vurmuş. Dolayısıyla bütünlüklü bir demokratikleşme olmadan, bir zihniyet değişimine gitmeden tek başına bu kanunun kaldırılması çok bir şey ifade etmeyecektir. Bir zihniyet değişimi olmadan böyle bir adım atacaklarına da ben ihtimal vermiyorum. Bu manada halkların rızalı ikrarlı birliği esastır.
Demokratik birlik, demokratik bir zihniyet etrafında demokratik toplumu inşa etmemiz gerekiyor. Bu da nedir? Çok kimlikli, çok kültürlü, yeni bir bizleşme haline denk düşer. Yaşamın her alanını kapsayan bir hakkaniyet, bir demokratikleşme..
DEMOKRATİK BİR YAŞAM HEPİMİZE KAZANDIRACAKTIR
Bu da ancak ve ancak en başta ezilen halkların, Alevilerin ve bizzat Sünni Türklerin de katılımıyla mümkündür. Çünkü o da hakikatinden koparılmıştır. Bir kullaştırma sürecine maruz kalmıştır. Doğrudan tahakküm altına alınmıştır. Oradan da güç devşirilerek hem o halkın kendisi ezilmektedir. Hem diğer halklara oradan bir şiddet yöneltilmektedir.
Dolayısıyla kendini Sünni-Türk kimliğiyle tanımlayanların da sürece katılması ve hak sahibi olmaktan kaynaklı karşılıklı hakların tanındığı bir birliğe ihtiyacı vardır. Bu birlik üzerine bir mücadeleye ihtiyacımız vardır. Umarız bu barış süreci de böyle bir şeye hizmet eder. Demokratikleşmenin kapısı açılırsa evet bu muktedirlerin işine gelmeyecek. Ama Sünni Türküyle, diğer halklarıyla, Alevisiyle, Hristiyanıyla farklı etnik bileşenleriyle bu ülkenin, halklarımızın çok güzel bir geleceğini söz konusu olabilecektir. Demokratik yaşam inşa edilecektir ve bu hepimize kazandıracaktır.
PİRHA- Şeyh Said ve arkadaşlarını idam edilişlerinin 100. yılında anan Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), onların başlattığı direnişin sürdüğünü kaydederek, “Şeyh Said ve Seyit Rıza bu toplumsallığın savunulması için direnişin simgeleri olmuşlardır” dedi.
Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) idam edilişlerinin 100. yılında Şeyh Said ve arkadaşlarını anarak, katleden zihniyeti ve uygulayıcılarını kınadıklarını belirtti.
FEDA açıklamasında, “Tekke ve zaviyeler kanunu ile Aleviler ve Şafiiler yok sayılmış devletin inkar politikası ve tekçiliğine kurban edilmek istenmiştir. İnancın komünal, ahlaki-politik boyutları yok edilerek devletin tekeline alınmak istenmiştir. Şex Said’den ve Seyit Rıza bu toplumsallığın savunulması için direnişin simgeleri olmuşlardır” diye belirtildi.
“SEYİT RIZA VE ŞEYH SAİD DİRENİŞİN SİMGELERİ OLMUŞLARDIR”
Demokratik Alevi Federasyonu’nun açıklaması şöyle:
“Kürt halkının büyük değeri Şeyh Said’i bir kez daha saygıyla anıyoruz. Yüz yıl önce haksız yere katledilen Şeyh Said ve mücadele arkadaşlarını rahmet ve minnetle anıyor, onları katleden zihniyeti ve uygulayıcılarını şiddetle kınıyoruz.
Bilindiği üzere, bundan 102 yıl önce Lozan’da imzalanan anlaşma, Kürt halkının varlığını inkâr eden ve tüm ulusal haklarını gasp eden bir düzeni dayatmıştır. Bu eşitsiz ve adil olmayan anlaşma, Kürt halkını yok sayan bir zihniyetin ürünüdür. Şeyh Said ve mücadele arkadaşları, bu haksızlığa, zorbalığa ve zulme karşı, onurlu bir direnişle başkaldırmıştır.
Onlar, bu toprakların kadim ve onurlu halkı olan Kürtlerin hak, özgürlük, eşitlik ve adalet taleplerini yüksek sesle dile getirmiş ve bu uğurda büyük bir fedakârlık göstermiştir. Tekke ve zaviyeler kanunu ile Aleviler ve Şafiiler yok sayılmış devletin inkar politikası ve tekçiliğine kurban edilmek istenmiştir. İnancın komünal, ahlaki-politik boyutları yok edilerek devletin tekeline alınmak istenmiştir. Şex Said’den ve Seyit Rıza bu toplumsallığın savunulması için direnişin simgeleri olmuşlardır.
“AZİZ HATIRALARINI SAYGIYLA ANIYORUZ”
Bizler, FEDA olarak, inancımızı, kültürümüzü ve kimliğimizi özgürce yaşamak istiyoruz. Aynı idealler uğruna mücadele eden Şeyh Sait Efendi ve arkadaşlarının bıraktığı mirası onurla taşıyor, onların aziz hatıralarını saygıyla anıyoruz.
Onların katledilmesi, insanlık vicdanında derin yaralar açmıştır ve bu adaletsizliği unutmadığımızı bir kez daha ifade ediyoruz.
Bu vesileyle, Kürt halkının hak, adalet ve özgürlük mücadelesine olan inancımızı yineliyor, herkesin eşit ve onurlu bir şekilde bir arada yaşayacağı bir geleceğe olan umudumuzu koruyoruz.”
PİRHA- DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan cumhuriyetin ilk 100 yılını kadınlar açısından değerlendirdi. Doğan, “Bir toplum ya da birey birini köleleştirmişse, yani ‘sen yoksun, sen bana tabisin’ demişse toplumun kendisi de hür ya da özgür değildir” dedi. Doğan, Alevi kadınların inanç konusunda yeterli örgütlenmediğini ve güçlenmediğini de kaydetti.
Cumhuriyet, halkın ülke yönetiminde egemen olduğu bir devlet şekli olarak tanımlanır. Erkin tek elde toplanmasına karşı olan cumhuriyet anlayışı, Anadolu’da Osmanlı’nın tasfiyesi ile şekillendi. Saltanatın kaldırılması ile cumhuriyet ilan edildi. 100 yıl geçti. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.
100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma ve asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi köylerine cami yapılmaya, çocuklarına zorunlu din dersi verilmeye devam edildi. Alevi sözcüğünün yasaklı olduğu 80 yıl boyunca Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcadı.
Aleviler ise ikinci yüzyıla eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasi özlemiyle giriyor. 1950’li yıllardan başlayarak örgütlenme çalışmalarına başlayan Aleviler, Sivas Madımak Katliamı sonrası hak, eşit yurttaşlık mücadelesini daha da artırdı.
Dergahları, ziyaretgahları, kutsal mekanları işgal altında olan Alevi toplumu, son olarak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle dağıtılmak isteniyor.
Cumhuriyetin geride kalan 100 yılını kadınların nasıl geçirdiğini Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan ile konuştuk.
“ALEVİLERİN İNANCI YASAKLANDI”
Cumhuriyet’in tekçilik üzerine kurulduğunu ifade eden Kadriye Doğan, “Bir Alevi kadın olarak geriye bakıp yüz yılı değerlendirdiğimde şunu söyleyebilirim kuruluş kodları itibari ile tekçilik üzerine kurulan bir cumhuriyettir. Sadece Türklük ve Sünni mezhebi üzerine kurgulanmıştır ve bu yüzyıllık süreçte bütün kurumlarını bunun üzerine inşa etmiştir. Eğitimi hukuku, tüm kültürel kodları bunun üzerine inşa edilmiştir. Zaten kurulduğu günden itibaren de Şeyhülislamlığı kaldırdığı anda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşuna tanıklık ederiz. Ve Aleviler’in inançları bir anda yasaklandı, bu inancın tüm kurumları ortadan kaldırıldı ve tüm varlıklarına da el konduğuna tanıklık ederiz. Bunu geldiğimiz noktada da değerlendirdiğimizde bugün itibarıyla geçmişte inanç olarak katliamlarla yaşadığımız bir süreçten bugün ise artık fiziki katliamdan vazgeçip inceltilmiş bir asimilasyon programıyla ve inancımızı devletin ve çeperindeki kurum ve kuruluşların siyasilerin daha doğrusu egemenlerin tanımladığı ve egemenlerin kontrol eder bir noktada olduğunu görüyoruz. Ve inancımızı özgürce yaşayamıyoruz. Yani bunu bize bırakmıyorlar. İstiyorlar ki devlet kendi güdümünde bir Alevilik yaşatılsın veyahutta kontrolüne alınsın çerçevesini de kendi çizsin istiyor” dedi.
Doğan, asimilasyona karşı mücadele ettiklerini ifade ederek şunları söyledi:
“Kadın olarak baktığımızda da bilirsiniz ki her inanç, her kültürel yapı ve her dil anne üzerinden ileriki kuşaklara aktarılır. Bugün itibari ile gelecek kuşaklara taşınmasının olanaklarının ortadan kalktığını görüyoruz. Geçmişte elbetteki inancımızın yasaklı olması gizli olması ve toplumun hafızasına kirletilmiş olarak nakşedilmesiyle, toplumun içinde göğsümüzü gere gere inancımızı söyleme noktasından geri kaldık. Eğitim kurumlarında bunu yaşatma bunu inşaa etme konusunda geri kaldık. Gelinen noktada da artık asimilasyon çemberinden kurtulabilmek için çırpınıyoruz.”
“BU KAZANIMLAR KADINLARIN KENDİLERİNE AİTTİ”
Cumhuriyetin birinci 100 yılını geride bırakıp ikinci 100 yılını idrak edeceğimiz bir sürece girdik diyen Doğan, yeni dönem için şu değerlendirmelerde bulundu:
“İkinci 100 yıla girerken ben esas olarak şunu söylemek isterim. Bir toplum ya da birey birini köleleştirmişse, yani sen yoksun, sen bana tabisin demişse toplumun kendisi de hür ya da özgür değildir. Biz Türkiye’de ne yazık ki bu gerçekle karşı karşıyayız. Çünkü cumhuriyet işte büyük kazanımlardan, kadın kazanımlarından kadının seçme ve seçilme hakkının verildiğinden bahseder. Oysa şunu çok iyi biliyoruz cumhuriyetin kuruluş sürecine kadar çok ciddi kadın örgütlenmeleri, kadın mücadelelerinin olduğunu, hatta bir dönem kadın partisinin kurulduğunu, bu dönemde çok ciddi mücadelelerin verildiğini biliyoruz. Yani kimse kimseye bir şey lütf etmiyor. Bu kazanımlar kadınların kendilerine aitti ve olması gereken bir durumdu.
“İNANÇ KONUSUNDA KADIN ÖRGÜTLENMESİNİN GÜÇLENDİRİLMESİ GEREKİYOR”
Alevi kadınları siyasi hareket içerisinde kadın özgürlükçü bir yaşamı demokratik bir yaşamın inşasında oldukça yoğun emek veriyorlar. Fakat inanç konusuna geldiğimiz zaman bunu örgütleme noktasında yeteri kadar güçlü değiliz. Başarılı da değiliz ve bunu bir sorun olarak önümüze koymak, bunu görmek durumundayız. Nasıl ki toplumsal özgürlüğü, eşitliği kadınlar inşa edecekse inancımızı da yine kadınlar geleceğe taşıyacaktır. Gelecek kuşaklara aktaracak olanların da kadınlar olduğunun bilinciyle kadın örgütlenmesi güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması konusunda bize ciddi görevler düştüğünün farkındayız.
“CEZAEVLERİ SİYASİ KADINLARLA DOLU”
Cumhuriyet kadınlara çok büyük kazanımlar verdi derken bunlar hamasi sözler. İşte üzerinde sorgulanmıyor. Gültan Kışanak’ın yedi yıllık tutukluluk süreci doldu artık tutuksuz yargılanması gerekiyor ve buna izin verilmiyor. Cezaevleri kadın özgürlük mücadelesi veren siyasi kadınlarla dolu. Mevcut sistemde tam da bu iki yüzlülükle karşı karşıyayız. Çağrımız budur işte; artık bundan vazgeçelim. Siyaset yapan çıksın özgürce siyasetini yapsın, inancını örgütlemek isteyen inancını kendi özgünlüğüyle yaşamak isteyenler bu şekilde yaşasın, dilini eğitim dili olarak kullanmak isteyenler o dili geliştirsin, yaşasın. Bunlar bu ülke için bir zenginlik olarak değerlendirilmeli.”
PİRHA – Siyasi faaliyetleri nedeniyle 12 Eylül askeri darbe sürecinde işkencelerden geçen Kamber Ateş, cumhuriyetin ilk yüz yılını yorumladı. Ateş, ikinci yüzyıl için ders çıkartmak adına tarih ile yüzleşilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu” dedi.
Cumhuriyet, halkın ülke yönetiminde egemen olduğu bir devlet şekli olarak tanımlanır. Erkin tek elde toplanmasına karşı olan cumhuriyet anlayışı, Anadolu’da Osmanlı’nın tasfiyesi ile şekillendi. Saltanatın kaldırılması ile cumhuriyet ilan edildi. 100 yıl geçti. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.
100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma ve asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi köylerine cami yapılmaya, çocuklarına zorunlu din dersi verilmeye devam edildi. Alevi sözcüğünün yasaklı olduğu 80 yıl boyunca Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcadı.
Aleviler, ikinci yüzyıla eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasi özlemiyle giriyor. 1950’li yıllardan başlayarak örgütlenme çalışmalarına başlayan Aleviler, Sivas Madımak Katliamı sonrası hak, eşit yurttaşlık mücadelesini daha da artırdı.
Dergahları, ziyaretgahları, kutsal mekanları işgal altında olan Alevi toplumu, son olarak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle dağıtılmak isteniyor.
12 Eylül 1980 Askeri Darbe sürecinde cezaevine konulan ve tam 11 yıl hapishanede tutulan Kamber Ateş ile cumhuriyetin ilk yüz yılını konuştuk.
“ULUSAL SİMGELERİ HEP İŞKENCE ARACI OLARAK KULLANDILAR”
29 Ekim kutlamalarının büyük bir coşkuya sahne olduğu Ankara’da adeta her sokak bayrak ve Atatürk resimleri ile kaplandı. Günlerce süren kutlamalar içerisinde Kamber Ateş’e hissettiklerini sorduğumuzda “Cumhuriyet kutlamalarında özellikle bayrak üzerinden bir süreç yaşanınca otomatikman 12 Eylül döneminin psikolojisine girdim. Bizler 12 Eylül’ü çıplak bedenlerimizle, nasıl yaşadığımızı unutmadık. Bize karşı özellikle ulusal simgeleri hep işkence aracı olarak kullandılar” cevabını verdi.
Kamber Ateş, 1981 yılında Mamak Askeri Cezaevi’nde yaşadıklarını hiç unutmadığının altını çizerek, “Açlık grevi örgütlediğimde taleplerimiz, faşistler ile koğuşların ayrılması gerektiği yönündeydi. O dönem ‘karıştır barıştır’ hikayeleri vardı. 1981’de koğuşlarda örgütlediğimiz açlık grevindeki taleplerimizden biri de İstiklal Marşı’nın işkence aracı olarak kullanılmaması konusuydu. Yani bugün de Atatürk, bayrak, vesaire egemenler ellerinde bir işkence aracı olarak kullanıyor. Bir de garip olan bir şey var; İsrail’de özgürlükler için sokağa çıkan kitleler, İsrail bayrağı taşıyor. Ne gariptir ki bizde de öyle. Bizde de özellikle sağ kesim, talepleri ile alana çıktıklarında ellerinde bayraklar oluyor, bu bana garip geliyor” dedi.
“CUMHURİYET KAVRAMINDA EKSİK VAR Kİ AKP BUNUN SONUCU”
Cumhuriyetin günden güne dinci bir yönetime evrildiğini anlatan Kamber Ateş, “14 ve 28 Mayıs arasındaki seçimlerde Mona Lisa’ya dahi türban takacak kadar zihniyeti ümmetçi kafaya karşı toplumda bir refleks vardı ama bu refleksi toparlayamadılar. Muhalif kesim bunu toparlamakta yeteneksiz davrandı. Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu. ‘Yurttaşlıktan ümmete geçişin neden ve nasıl olduğu, özel nedenleri nedir?’ sorusuna cevap veremiyorlar. Daha doğrusu muhalefet de o suça ortak oluyor” ifadelerini kullandı.
“TARİHLE ARTIK YÜZLEŞMEK GEREKİYOR”
Kamber Ateş, Aleviler açısından Cumhuriyetin ilk 100 yılını da değerlendirdi. Katliam ve baskıların cumhuriyet tarihi boyunca devam ettiğini belirten Ateş, şunları söyledi:
“Mesela cumhuriyetin ilk zamanlarına baktığımızda Fransız İhtilali’nden etkilenmiş bir yapı var. Bu ümmetçi anlayış haricindeki topluluklar ise daha çok gelişmiş, bilimde, sanatta, uygarlıkta mesafe kat etmişti. Bizim de buna uymamız gerekiyordu. Bir de tarihsel olarak ulus devletlerinin kuruluş aşamasında imparatorlukların ise parçalandığı bir döneme denk geliniyor. Ama bu cumhuriyetin kendi içerisinde de bir arızası var. Mesela Mustafa Suphi ve arkadaşları, Kurtuluş Savaşı’na geliyor ancak Karadeniz’de boğdurtuluyor. Bizim Alevi coğrafyası açısından ise Hasan Hayri Bey gibi bir kimlik var. Hayri Bey, Dersim Mebusu olarak padişahın meclisinde yer alan biri. ‘Sultan’ın kızılbaşları’ olarak tarif edilen bu insanlar, sonrasın cumhuriyet kurulacağı için gelip o ekibe katılıyorlar. Hatta cumhuriyet ilan edilirken Mustafa Kemal, ‘Efendiler, yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz, herkes yöre kıyafetleri ile gelsin’ diyor. Hasan Hayri Bey de kendi coğrafyasındaki kıyafetler ile geliyor ve 2-3 sene sonrasında ise yanındakilerle birlikte idam ediliyor. Yani şimdi bizim aydınımız, öykünmeci ve cumhuriyetle yüzleşmek gibi bir sürece girmiyor. Mesela bizim coğrafyamızda bir kıyım yapılıyor, Hasan Hayri Bey de bunu dile getiriyor; Koçgiri bölgesinde büyük kıyımlar yapıldığını, insanların malına Topal Osman aracılığı ile el konulduğunu, o yüzden de orada yaşayan Alevi Kızılbaş kesimlerin, madem cumhuriyet ilan edildi durumlarının düzeltilmesini ve bu kıyıma son verilmesini istiyor. Sonuçta bir devlet aklı, ileri görüşler savunan, eşitlikçi bir düzen talebinde bulunan kesimin önderlerini idam ediyor. Yani bu cumhuriyet, bu halka ne etmedi ki! Yani bu tarihle artık yüzleşmek gerekiyor ama buradan bir intikam çıkartmak, yıkmak üzerine değil, özellikle ders çıkartmak adına bir şeylerin yapılması gerekiyor. Bu da tabii en başta Türk aydınlarının, sonra Kürt aydınlarının da görevi. Yaşadığımız şu an itibariyle Türk ve Kürt aydınlarının birbirinden epey uzaklaştığını görüyoruz. Bu uzaklaşmanın Türkiye açısından bir zarar olduğunu varsayıyorum.
“BUNLARIN HEPSİ NETENYAHU KAFASINDA OLAN İNSANLAR”
Cumhuriyette hatalar, eksikler nelerdir? Madem cumhuriyet bir eşitlik ideali ise bu eşitliğin sağlanması gerekiyor. Cumhuriyetin demokrasi, hak ve özgürlükler ile taçlandırılması gerekiyor ama ne yazık ki bu bilinçli şekilde yapılmıyor. Tabii burada birçok faktör de var. Şöyle bir bakarsanız dünyaya, sosyalist blok varken 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte bir yerde kapitalist emperyal sistem bir kazanım elde ettikten sonra geldiğimiz bu süreç ve şu an seçilen liderlere bir bakın, bunların hepsi aşağı yukarı Netanyahu kafasında olan insanlardır. Burada kapitalizmin istemlerine, yani neokapitalist sistem dediğimiz, yani önünde ne kadar engel varsa kaldıran ve sistemleri de ona göre dizayn eden, bunun için de ne kadar çok Netanyahucu kafa varsa; işte Putin’e bakın, mesela kafası başka, Recep Tayyip’e bakın, kafa belli… Geçmişte her şeyin bir ahlakı vardı şimdi ise hiçbir şeyin ahlakı yok. O nedenle doğal olarak savaşın da bir ahlakı olmuyor. Şu an dünyada bir gerçeklik var, halkların budandığı, hakların baskı altına alındığı bir sürecin içerisindeyiz. Sonuç olarak dünya ölçeğinde halklar ve özgürlükler kapsamında hiç kimsenin güvencesinin olmadığı bir döneme giriyoruz.”
‘TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE’ SÖYLEMİNDEN NATO ÜYELİĞİNE!
Kamber Ateş, daha karanlık bir yüz yılın Türkiye’yi beklediğini de ifade ederek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Önce ‘Soğuk Savaş’ deniliyordu şimdi ise kirli bir savaş söz konusu. Her türlü enstrümanı kullanabilecek, her türlü provokasyonun yapılabileceği bir dönemin içerisindeyiz. Güç savaşları içerisinde devletler, haklar ve özgürlükleri koruyacak bir yerde durmuyor. Zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları dahi uygulanmıyor. Mesela Ortadoğu Projesi kapsamında bir BOP başkanı vardı. Türkiye’ye ‘NATO’da kuvvetsiniz ancak biz size ‘Irak’a gireceğiz’ diyoruz meclisiniz bunu reddediyor. Meclis kabul etse bile genel kurmayınız reddediyor. Genelkurmayınız kabul etse, anayasa mahkemeniz reddediyor. Bu nedenle kuvvetlerin tamamını bir kişide toplayalım, onunla çok daha iyi iletişim sağlayacağız’ dedi ve Türkiye’deki sistemi de bu hale getirdiler. Yani küresel güç odaklarının sistemlerine, ihtiyaçlarına cevap verecek mekanizmaları yaratmak ve ona uygun tipolojileri üretmek ve onlar üzerinden hayatlarını sürdürmek gibi bir amaç var. Yani bunlar tesadüfi gelmiyorlar.”
PİRHA – İHD Irkçılık ve Ayrımcılık Karşıtı Komisyon ile Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, Cumhuriyetin 100. yılı sebebiyle yaptığı açıklamada “Yüzleşme” vurgusu yapılarak, “Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin her düzeyde hakim olduğu bir cumhuriyet inşa edilecekse bu 100 yılla yüzleşmek ve 100 yıl boyunca dışlananların sesi olmayı sürdürmek bir zorunluluktur. Herkesi bu yüzleşme mücadelesini güçlendirmeye davet ediyoruz” denildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Irkçılık ve Ayrımcılık Karşıtı Komisyon ve Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, cumhuriyetin 100. yılı vesilesiyle açıklama yaptı.
Çok sayıda gazeteci, yazar, akademisyen, sanatçı ve insan hakları savunucusunun destek verdiği açıklamada “100. Yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!” denilerek şu ifadelere yer verildi:
“Cumhuriyetin 100. yılı hakkında açıklama yapanlar, ister iktidar ve devlet erkanından isterse ana muhalefetten olsunlar, esas olarak gerçekleri gizlemeye çalışıyorlar. 100 yıllık tarihin içinde ezilen, ötekileştirilen, dışlanan, imha edilen, imha edildiği gerçeği gizlenen, sürülen, idam edilen, yok sayılan, sömürülen, hakları, inançları, özgürlükleri, yaşamları, dilleri devlet şiddetiyle gasp edilen, soykırıma uğratılan milyonları hatırlatmayı kaçınılamaz bir sorumluluk olarak görüyoruz.
Sadece hatırlatmanın yeterli olmadığını biliyoruz. 100 yıl, yüzleşme ve hesaplaşma dinamiğiyle eleştirilmezse, dün bugünün kabusu olmaya devam eder. Düşmanlaştırılacak kesimlerin adları değişir ama hedef gösterme, düşmanlaştırma ve linç kültüründe hiçbir gerileme yaşanmaz. Dünün Ermenilerinin, Yahudilerinin, Rumlarının yerini Kürtler, Suriyeli göçmenler alır. İşçiler sistematik olarak sömürülmeye devam eder.
Türkiye kapitalizminin tarihi kandan ve ateşten harflerle yazılmaya devam eder.
Bu yüzden milliyetçiler, tarihi hamaset yüklü yalanlarla çarpıtır ve resmileştirirken bizler, resmi tarihin dışladıkları, hatta düşmanlaştırdıkları toplumsal kesimler hakkındaki gerçekleri açıklayacağız.
Onlar 1915’i gizleyecek, biz gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.
Onlar 1938 Dersim’ini gizleyecekler, biz anlatmaya devam edeceğiz.
Onlar mübadeleyi çarpıtacaklar, biz gerçekleri ortaya sereceğiz.
Onlar 6-7 Eylül pogromunu görmezden gelecekler, biz her yönüyle açıklamaya devam edeceğiz.
Onlar darbeleri gizlemeye devam edecekler, biz cumhuriyet tarihinin darbeler tarihi olduğunu anlatmayı sürdüreceğiz.
Onlar siyasilerin, devrimci gençlerin idamını yok sayacaklar, biz göstereceğiz.
Onlar 2 Temmuz Sivas’ını, Gazi katliamını sıradanlaştıracaklar, biz pogromların ve linç kültürünün sıradanlaştırılamayacağını savunmaya devam edeceğiz.
Her gün kadın cinayetlerinin işlenmesi, cumhuriyet tarihinin aynı zamanda bir işçi katliamı tarihi olması, LGBTİ+’lara yönelik düşmanlık ve linç politikaları, Kürtlerin anadilinin yok sayılması, göçmenlere yönelik aralıksız şiddetin rahat rahat örgütlenebilmesi tesadüf değil. Bu toplumun her bireyi, her toplumsal grubu ayrı bir cumhuriyeti deneyimliyor kuşaklar boyunca. Egemenlerin, milliyetçilerin yaşadığı cumhuriyet, dışlananlar açısından bütünüyle farklı bir cumhuriyettir.
Tarihsel bir sorun olan Kürt Sorunu’nu tüm ağırlığıyla yaşayanlar açısından farklı bir cumhuriyet tarihidir tanık olduğumuz.
Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin her düzeyde hakim olduğu bir cumhuriyet inşa edilecekse bu 100 yılla yüzleşmek ve 100 yıl boyunca dışlananların sesi olmayı sürdürmek bir zorunluluktur. Herkesi bu yüzleşme mücadelesini güçlendirmeye davet ediyoruz.”
PİRHA – HEDEP Eș Genel Bașkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Cumhuriyetin 100. yılı vesilesiyle kamuoyuna çağrıda bulunarak, “Gelin, ilk yüzyıldan dersler çıkaralım. Bütün halkların ve inançların, eșit ve saygın yurttaşlar olarak yaşamalarını sağlayacak Demokratik Cumhuriyeti hep birlikte inşa edelim” denildi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ile Tuncer Bakırhan, Cumhuriyetin 100. yılı sebebiyle açıklama yaptı.
Yazılı yapılan açıklamada “Cumhuriyeti Demokratikleştirmek tarihsel görevimizdir!” denilerek kamuoyuna da çağrıda bulunuldu.
“GELİN, İLK YÜZYILDAN DERSLER ÇIKARALIM”
Eş Genel Başkanlar Hatimoğulları ve Bakırhan, cumhuriyetin ilk yüzyılının demokrasiden yoksun olduğuna vurgu yaparak şu mesajı paylaştı:
“Cumhuriyet, bir yüzyılı geride bıraktı. İkinci yüzyıla girerken onu bir Demokratik Cumhuriyet olarak yeniden inşa etmek tarihsel bir görev olarak önümüzde duruyor.
İlk yüzyılın en önemli ve temel eksiği demokratik nitelikten yoksunluk olmasıydı. Kültür, inanç, kimlik farklılıklarının eşit yurttaşlık temelinde özgür ve saygın yaşanamamasıydı, tekçi zihniyetin hakimiyetiydi. Bu nedenle Kürt sorunu demokratik ve barışçıl yollarla çözülmedi, çözülemedi.
İkinci yüzyıla girerken Demokratik Cumhuriyetin inşası; özgür yurttaş ve demokratik ulusun inşasının anahtarıdır. Başta Kürt sorunu olmak üzere halklar ve inançlar sorunu Demokratik Cumhuriyetle çözülür.
Türkiye’de demokrasiyle taçlandırılmış Cumhuriyet Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Yahudi, Fars, Süryani ve diğer tüm Ortadoğu halklarının barış içinde yaşamasını mümkün kılarak bölgedeki tarihsel sorunların çözümüne yardımcı olacaktır.
Gelin, ilk yüzyıldan dersler çıkaralım. Bir yüz yılı daha heba etmeden bütün halkların ve inançların, ezilen ve sömürülenlerin demokratik ortam ve zeminde, eșit ve saygın yurttaşlar olarak yaşamalarını sağlayacak Demokratik Cumhuriyeti hep birlikte inşa edelim.”
PİRHA-Cumhuriyetin birinci yüzyılında yaşanan Dersim, Ermeni, Ağrı, Zilan, Sivas, Çorum ve Maraş katliamlarının toplumun üzerinde acı bir yara olduğunu belirten DAD Yöneticisi Fetiye Yıldırım, “İnsanlar Kürt ve Alevi oldukları için korkunç zulümlerle karşılaştılar, bunu kimse inkâr edemez. Cumhuriyetin ikinci yüzyılını birinci yüzyılında yaşadığımız gibi olmaması için devleti yönetenlerin artık yüzlerini halka dönmesi gerekiyor” dedi.
Türkiye Cumhuriyeti 100 yılını geride bırakıyor. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.
Geride kalan 100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma, asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi köylerine cami yapılmaya, çocuklarına zorunlu din dersi verilmeye devam edildi. Alevi sözcüğünün yasaklı olduğu 80 yıl boyunca Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcadı.
Aleviler ise ikinci 100 yıla eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasi özlemiyle giriyor. 1950’li yıllardan başlayarak örgütlenme çalışmalarına başlayan Aleviler, Sivas Madımak Katliamı sonrası hak, eşit yurttaşlık mücadelesini daha da artırdı.
Dergahları, ziyaretgahları, kutsal mekanları işgal altında olan Alevi toplumu, son olarak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle dağıtılmak isteniyor.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Yöneticisi Fetiye Yıldırım, Cumhuriyet’in nasıl bir 100 yılının geride bırakıldığını, Alevilerin ‘teklik’ politikalarından nasıl etkilendiğini ve Alevilerin ikinci 100 yıla girerken eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasinin gerçekleşmesi için nasıl bir yol izlemesi gerektiğini PİRHA’ya anlattı.
“ALEVİ VE KÜRT TOPLUMU ÜZERİNDE ZULÜM POLİTİKALARI UYGULANDI”
Önce heyecanlı ama sonradan da hüsranla geçen bir yüzyıl olduğunu söyleyen Fetiye Yıldırım, “Yüzyıl içerisinde barışçıl bir dönem geçmedi. Cumhuriyetin birinci yüzyılında Dersim, Ermeni, Ağrı, Zilan, Sivas, Çorum ve Maraş katliamları toplum üzerinde acı bir yaradır” dedi.
Alevi ve Kürt toplumu üzerinde asimilasyon, baskı ve zulüm politikalarının uygulandığını söyleyen Yıldırım, “Cumhuriyet dönemi içerisinde yaşanan darbelerle, savaşlarla hafızamızda hep kötü anılar var. Cumhuriyeti demokrasi ile yönetme şekli olarak düşündüğümüzde çok eksik kaldığını söyleyebiliriz. Bizim inancımıza müdahale edilmemesini istiyoruz ama inancımıza öyle saldırılar oldu ki insanlarımız cemlerini gizli yapmak zorunda kaldı. İnsanlar Kürt ve Alevi oldukları için korkunç zulümlerle karşılaştılar, bunu kimse inkâr edemez. Ramazan ayında oruç tutmadıkları için Aleviler zulme uğradılar, öldürüldüler, Maraş’ta masum insanları öldürdüler. Halkların birbirleriyle düşmanlığı yoktur, insanlar arasında ayrım politikaları üreten sistemdir” ifadelerini kullandı.
“GİDEREK GERİCİLEŞEN BİR ÜLKEYE DÖNÜŞTÜ”
Alevilerin kendi özüne dönmesi gerektiğini belirten Fetiye Yıldırım, şöyle devam etti:
“Alevilerin hak ve hakikat yolunu iyi anlaması gerekiyor. Alevilerin kendi içerisinde birliği sağlaması gerekiyor. Ayrı kurumlarla ve derneklerle bu iş olmaz, bütünleşmemiz gerekiyor. Alevi yolu içerisinde özümüze döndüğümüz zaman hakikati bulacağız. Aleviler olarak cumhuriyetin birinci yüzyılında katliamlara uğradık, ateşlerde yakıldık, göçe zorlandık, köylerimiz yakıldı, çocuklarımız toplatılıp kuran kurslarına gönderilip eğitildi. Cumhuriyetin ikinci yüzyılını birinci yüzyılında yaşadığımız gibi olmaması için devleti yönetenlerin artık yüzlerini halka dönmesi gerekiyor. İkinci yüzyıl diyoruz ama böyle giderse cumhuriyet diye bir şey de kalamayacak. Giderek gericileşen bir ülkeye evrildik. Herkes ülkenin geldiği noktanın farkına varmalı, sadece Aleviler ve Kürtler değil, Türkler de bu durumun farkına varmalı. Biz istiyoruz ki tüm dünya halklarının kardeşliğiyle birlikte ülkemiz içerisinde de barışla, sevgiyle yaşayalım.”
PİRHA- Eğitim-Sen, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün “Kur’an tilaveti ve 100 hatim duası” etkinliğine tepki göstererek, toplumsal yaşamın bütün alanlarında olduğu gibi, eğitim sisteminde de ‘tek din, tek mezhep’ anlayışına dayalı siyasal-ideolojik kuşatma yaşandığına dikkat çekti.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), tüm okullarda hatim ve mevlit programı düzenleme genelgesi yayınladı. Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü de “Kur’an tilaveti ve 100 hatim duası” etkinliği yapacak.
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) konuya dair yazılı açıklama yaptı. Eğitim-Sen tarafından yapılan açıklamada, Türkiye’de eğitim sisteminin en temel bilimsel ilkelerden ve laik eğitim anlayışından hızla uzaklaşıldığına vurgu yapılarak, toplumsal yaşamın bütün alanlarında olduğu gibi, eğitim sisteminde de ‘tek din, tek mezhep’ anlayışına dayalı siyasal-ideolojik kuşatma yaşandığı dile getirildi.
Toplumsal yaşamı ve eğitim sistemini tamamen dini söylemler üzerinden biçimlendirme uygulamalarına her geçen gün yenileri eklendiğine işaret edilen açıklamanın devamında şunları ifade edildi:
“Bu durumun son örneği Cumhuriyetin 100. Yılı kutlamaları ile ilgili olarak gündeme gelmiştir. Ankara Valiliği ve Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Cumhuriyet’in 100. Yılı kutlamaları bir kutlama programı olmaktan çok, laiklik ilkesine aykırı olarak, resmî kurumlar tarafından düzenlenen bir “dini etkinlik” olarak planlamıştır.
Ankara Valiliği ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından ortaöğretim kurumlarına gönderilen programın başlığı “Cumhuriyetin 100. Yılı Anma Programı” olarak belirlenmiş, programın içeriği imam hatip öğrencileri tarafından hazırlanmıştır. 23 Ekim günü Talim ve Terbiye Kurulu Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecek olan “Cumhuriyetin 100. Yılı Anma Programı” çerçevesinde ‘Kur’an-ı Kerim Tilaveti’, ‘Cumhuriyetimizin 100. Yılında 100 Hatim Duası’ gibi başlıkların yer alması dikkat çekicidir. Resmi devlet kurumlarının hemen her konuda olduğu gibi, Cumhuriyetin 100. Yılı kutlamalarını da dini etkinlik haline getirmek istemesi, laiklik ilkesine temelden aykırıdır ve kabul edilemez bir durumdur.
Değişik din, mezhep, inanç ve dünya görüşünden insanların gerçek anlamda “eşit yurttaş” olarak kabul edilmesi, devletin bütün inançlara eşit mesafede ve tarafsız olmasına, günlük yaşamın her alanında okulda, iş yerinde, üniversitede, sokakta, farklı kimlik, inanç ve dünya görüşleri arasında ayrım yapılmamasına bağlıdır.
Devletin bütün inanç, kimlik ve dünya görüşleri karşısında eşit mesafede ve tarafsız olması gerekirken, sadece belli bir inanç sisteminin kurallarını ve değerler sistemini her fırsatta gündeme getirerek tüm topluma dayatması kabul edilemez. Eğitim sisteminin ve toplumsal yaşamın bütün alanlarının, iktidarın siyasal-ideolojik çizgisine göre biçimlendirilmek istenmesi ve kamu kurumlarının bu amacı gerçekleştirmek için seferber edilmesi doğru değildir. Devlet kurumları inanç alanını iktidarın siyasal çıkarları için istismar etmekten vazgeçmelidir.”
PİRHA- Koçgiri Katliamı’nın 100. yıldönümüne ilişkin açıklama yapan Dersim İnşa Kongresi, “Osmanlı döneminde Alevi Kürtlere karşı yürütülen dönüştürme, olmazsa yok etme operasyonları inanç kimlikli hesaplar üzerinden yürütülürken, Jön Türkler buna etnik kimlikte ekleyerek bütün Kürtlere karşı bir soykırım ve imha hareketine dönüştürmüştür” dedi.
Koçgiri Katliamı’nın 100’üncü yılında yaşamını yitirenleri anan Dersim İnşa Kongresi, “Koçgiri katliamının faili devleti, onun tetikçisi sakallı Nurettin ve Topal Osman’ı lanetlerken, bu hunhar, insanlık düşmanı katliamın kurbanlarını saygıyla anıyoruz” mesajı paylaştı.
Dersim İnşa Kongresi (DİK), Koçgiri Katliamı’nın 100’ncü yılı dolayısıyla yazılı açıklama yaptı. Koçgiri Katliamı’nda izlenen yöntemlerin soykırım denemesi olduğuna değinilen açıklamada, katliamın devamı olarak köy boşaltmaları-yakmaları, katliamdan kurtulanları dağlara sürerek açlık yoluyla ölüme mahkum etme, sağ kalanları yerinden yurdundan edip zorla sürgüne yollama yönteminin soykırımın en ağır kriterleri kategorisinde yer aldığına vurguda bulunuldu.
Katliam ve soykırım politikalarının olmayan ‘İsyan,’ ‘Başkaldırı’ gibi bahaneleri ile kamufle edilerek haklı çıkarılmaya çalışıldığına dikkat çekilen açıklamada, uluslararası güçlerin sessizliği ve desteğini arkasında gören soykırımcı sistemin bu politikayı bir yüz yıl boyunca sistematik devam ettirdiğine işaret edildi.
Bütün Kürt katliam ve soykırımları devletin tercihi ile gerçekleştirilmiştir. ‘’Başkaldırı,’’ ‘’İsyan’’ vb. işlenen insanlık suçlarına örtü olarak kullanılan uydurma buluşlardır. Ne Dersimin Koçgiri yerleşkesinde, nede Mameki havzasında isyan, baş kaldırma hareketi olmamıştır. Osmanlı döneminde Alevi Kürtlere karşı yürütülen dönüştürme, olmazsa yok etme operasyonları inanç kimlikli hesaplar üzerinden yürütülürken, Jön Türkler buna etnik kimlikte ekleyerek bütün Kürtlere karşı bir soykırım ve imha hareketine dönüştürmüştür.
Koçgiri katliamı, bir soykırım denemesidir. Yapılan katliamda izlenen yöntemlerin tümü soykırım kriterleriyle örtüşüyor.
Köyleri boşaltma, yakma, katliamdan kurtulanları dağlara sürerek açlık yoluyla ölüme mahkûm etme, sağ kalanları yerinden yurdundan edip zorla sürgüne yollama ve sürgünde bölgelere serpiştirme yöntemi bir topluluğu ortadan kaldırma amaçlıdır ve soykırımın en ağır kriterleri kategorisinde yer alır.
“KAMUYO VE ULUSLARARASI GÜÇLERİN SESSİZLİĞİ KATLİAMI CESARETLENDİRDİ”
Türk devleti Kürt katliam ve soykırım politikasını olmayan ‘İsyan,’ ‘Başkaldırı’ gibi yalanlarla kamufle ederek soykırım ve katliamlarını haklı çıkarmaya çalıştı. Uluslararası güçlerin sessizliği ve kendi toplumunun desteğini arkasında gören soykırımcı sistem, bu politikayı bir yüz yıl boyunca sistematik devam ettirdi.
Devlet eliyle planlanıp ve uygulanan ikinci soykırımdır Dersim soykırımı. Birincisi Ermenilere karşı 1915 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Dünya ve iç kamuoyunun sessizliği devleti yeni soykırım ve katliamlara cesaretlendirmiştir. Ermeni soykırımına karşı sessizlik nasıl ki Kürt soykırımına yol açtıysa, Koçgiri katliamı karşısında Kürtlerin sessizliği, Çewlik(Şıx Sait), Ağrı-Zilan, Sosan ve Dersim soykırımına yol açmıştır.
Dersimin Koçgiri yerleşkesinde işlenen insanlık suçunun faillerini insanlık karşısında hesap vermeye mecbur etmekle mümkündür. Koçgirinin hesabı sorulmadan, Çewliğin, Zilan’ın, Sason’un ve Dersimin soykırım hesabı sorulamaz!
Koçgiri katliamının faili devleti, onun tetikçisi sakallı Nurettin ve Topal Osman’ı lanetlerken, bu hunhar, insanlık düşmanı katliamın kurbanlarını saygıyla anıyoruz.
PİRHA- Koçgiri Katliamının 100. yılına ilişkin açıklama yapan HDP, ” HDP olarak, 100 yıldır devam eden ırkçı zulme karşı, özgürlük ve eşitlik mücadelesini daha güçlü sürdüreceğimizin sözünü yineliyoruz. Koçgiri direnişine öncülük eden, direniş hafızamızın sembol isimlerinden Zarife ve Alişêr başta olmak üzere zalimlere karşı direnen; başta kadın ve çocuklar olmak üzere katliamda canlarını yitiren tüm canları saygıyla anıyoruz” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Halklar ve İnançlar Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları, Koçgiri Katliamının 100 yılına ilişkin yazılı açıklama yaptı.
Açıklamada, “Koçgirili Kürtler bundan tam yüz yıl önce, 1921 Anayasasının da öngördüğü gibi toprakları üzerinde, kendi kendilerini yönetme feraseti göstermişti. Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra bağımsızlığını ilan eden çeşitli halklardan sonra Kürtler de özgün koşullarına göre örgütlenmiş ve Koçgiri örneğinde olduğu gibi özgürlüğünü ilan etmişti” denildi.
“KIYIM, BUGÜN DE KOÇGİRİLİLERİN HAFIZASINDA TAZELİĞİNİ KORUYOR”
Sivas’ın İmranlı ve Zara ilçeleri başta olmak üzere Koçgiri Bölgesinde ilan edilen Kürt özerkliği İstanbul Hükümeti tarafından da ‘hak’ olarak görülmesine rağmen Ankara Hükümeti, imzaladığı Teşkilatı Esasiye Kanunundaki (1921) özerk yönetim maddelerine rağmen, yerel halkın bu isteğini ‘isyan’ olarak görmüş ve kanlı bir şekilde bastırdığı belirtilen açıklamada, “İzmir’i yakmasıyla ünlenen Merkez Ordusu komutanı Sakallı Nureddin Paşa ile Pontus Rumlarına yaptığı insanlık dışı muameleleriyle tanınan çete başı Topal Osman, Koçgiri Kızılbaş Kürtleri üzerine yürüyerek, ‘isyanı’ destekleyen Türkmen Aleviler de dahil olmak üzere binlerce sivil katletti. ‘Zoları (Ermeniler) bitirdik, sıra Lolarda (Kürtler)’ sözleriyle İttihatçıların katliamlarına sahip çıkan Sakallı Nureddin Paşa’nın Merkez Ordusunun ‘taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadığı’ kıyım, bugün de Koçgirililerin hafızasında tazeliğini koruyor. Bu katliamın komuta kademesinde bulunan Abdullah Alpdoğan da; 1938 yılında, Koçgiri’nin devamı olarak gördüğü Dersim’de, daha kanlı bir katliamın uygulayıcısı oldu” diye aktarıldı.
“KATLİAMDA CANLARINI YİTİREN TÜM CANLARI SAYGIYLA ANIYORUZ”
Açıklamanın devamında şunlar dile getirildi:
“100 yıl önce katliam ve gözyaşlarıyla boğulan Kürt halkının insani haklarının verilmeyişi yüz yıl sürecek bir kanlı sürecin başlangıcı olarak, bugün Kürt ‘sorununun’ çözümü için ibret verici örneklerle doludur. 1921 yılında Koçgiri’de başlayan, 1925’te Şeyh Said ile süren, 1926-1930 yıllarında Ağrı Dağı direnişleriyle yükselen hak mücadelesi, 1937-1938 yıllarında Dersim’de yapılan kitlesel katliamla kesintiye uğrasa da Kürtlerin hak mücadelesi günümüze kadar süregelmiş ve Türkiye tarihinde barışını arayan bir ‘mesele’ olarak halen çözümünü aramaktadır.
Bu nedenlerledir ki Koçgiri Hareketi ve Kıyımı anlaşılmadan cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin ve Alevilerin maruz kaldığı Maraş, Malatya, Çorum, Sivas, Gazi Katliamları anlaşılamaz. 100 yıl önce Koçgiri kıyımını gerçekleştiren zihniyet, 70’li yıllarda olduğu gibi günümüzde de Roboski, Suruç, 10 Ekim Gar Katliamı gibi kıyımlarla kendini güncellemiştir. HDP olarak, 100 yıldır devam eden ırkçı zulme karşı, özgürlük ve eşitlik mücadelesini daha güçlü sürdüreceğimizin sözünü yineliyoruz. Koçgiri direnişine öncülük eden, direniş hafızamızın sembol isimlerinden Zarife ve Alişêr başta olmak üzere zalimlere karşı direnen; başta kadın ve çocuklar olmak üzere katliamda canlarını yitiren tüm canları saygıyla anıyoruz.”