Etiket: 12 eylül

  • DAD’dan Çorum Katliamı açıklaması: Halklar bahçesi, halklar mezarlığına çevrildi!

    DAD’dan Çorum Katliamı açıklaması: Halklar bahçesi, halklar mezarlığına çevrildi!

    PİRHA- Çorum Katliamı’nın 46. yıl dönümüne dair açıklama yapan Demokratik Alevi Dernekleri, “halklar bahçesi” olarak tanımlanan Anadolu katliamlarla “halklar mezarlığına” çevrildiğini ifade etti.

    Çorum’da faşistler tarafından 1980 Mayıs-Temmuz aylarında yapılan katliam sonucu çoğu Alevi olmak üzere resmi kaynaklara göre 57 yurttaş yaşamını yitirdi, yüzlerce insan yaralandı. Saldırılar sonucu Alevi ve solculara ait çok sayıda ev ve işyeri de kullanılamaz hale getirildi.

    “SOYKIRIM OSMANLIDAN CUMHURİYETE SÜRDÜ”

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Çorum Katliamı’nın 46. yıl dönümüne dair açıklama yaptı. Çorum Katliamı’nın, “halklar bahçesi” olarak tanımlanan Anadolu’yu “halklar mezarlığına” çeviren soykırım sarmallarının önemli merhalelerinden biri olduğunun vurgulandığı açıklamada, “Aleviler Osmanlı ve öncesi imparatorluklar ve diğer hegemon merkezler tarafından soykırım politikalarına tabi tutulmuş, bu durum İttihatçı-tekçi faşizmi devralıp derinleştiren Cumhuriyet döneminde de değişmemiş, daha merkezi ve sistematik biçimde sürdürülmüştür” denildi.

    “ALEVİLER, YÜZYILLARDIR SOYKIRIM POLİTİKA VE PRATİKLERİNİN KURBANI DURUMUNDA”

    Kapitalizm koşulları sosyal-siyasal alt üst oluşlara yol açtığına dikkat çekilen açıklamada, “Küresel ölçekte yükselen hak ve özgürlük mücadeleleri farklı halk-sınıf ve inanç gerçekliklerinden insanlarımızı buluşturmuş, daha yaşanabilir yarınlar için kolektif mücadeleye sevk etmiştir. Yüzyıllardır soykırım politika ve pratiklerinin kurbanı durumunda olan Alevi halkların bu durumdan çıkabilmek için devrimci-demokratik mücadele saflarında yer alması somut durum ve felsefeleri gereği olarak bir zorunluluk teşkil etmekteydi” ifadelerine yer verildi.

    “MİLYONLARCA ALEVİ GÖÇERTİLMİŞ, DEMOGRAFİK DEĞİŞİM GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİR”

    DAD tarafından yapılan açıklamanın devamında şunlar ifade edildi:

    “Mazlumların yükselen hak ve özgürlük mücadelesini bastırmak için Türkiye muktedirleri ve emperyalist merkezler 12 Eylül faşist darbesini tezgahlamakta, devrimci-demokratik mücadeleyi bastırma politikaları kapsamında soykırımların nesnesi durumuna getirdiği Alevi halkları özellikle hedef almaktaydı.

    12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte, hak ve emek mücadelesi vermekte olan Alevilere ve devrimci-demokratik muhalefete yaşatılan katliamlar bilindiği ve deşifre olduğu üzere tekçi faşizmin derin yapıları tarafından organize edilmiş ve gerçekleştirilmiştir. Bu saldırılar her türlü hak mücadelesini hedeflerken Alevi soykırımını daha da derinleştirmeyi esas almış, milyonlarca Alevi göçertilmiş, Alevi halkların tarihsel yaşam alanları adeta insansızlaştırılarak demografik değişim gerçekleştirilmiştir.

    46. yıldönümü vesilesiyle Çorum’da hak ve özgürlükler için omuz omuza mücadele ederken düşen her halk ve inançtan canlarımızın huzurunda dara duruyor, ikrarımızın ve mücadelemizin baki olduğunu bir kez daha vurguluyoruz. Zaman Sahipsiz, Mekan Rızasız, Mazlum Çaresiz Değildir!”

    HABER MERKEZİ

     

     

  • ’12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa AKP eliyle tamamlanmaya çalışılmakta!’-VİDEO

    ’12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa AKP eliyle tamamlanmaya çalışılmakta!’-VİDEO

    PİRHA – Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yıldönümünde açıklama yaparak darbecileri protesto etti. Okuna bası metninde “yıllık AKP döneminde 12 Eylül darbesinin hukuksal, iktisadi ve sosyal sonuçları ile hesaplaşmak bir yana 12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa tamamlanmaya çalışılmaktadır” ifadelerine yer verildi.

    12 Eylül 1980 askeri darbesinin 45. yıldönümü sebebiyle Antalya’da basın açıklaması yapıldı.

    Attalos Meydanı’nda yapılan basın açıklamasını, emek ve demokrasi güçleri adına Halkevleri Akdeniz Bölge Sorumlusu Kadriye Tuğcu okudu.

    12 EYLÜL BİTMEDİ, AKP ELİYLE SÜRÜYOR”

    Kadriye Tuğcu,, okuduğu basın metninde 12 Eylül darbesinin bugün AKP eliyle yürütüldüğünü söyledi. “12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa tamamlanmaya çalışılmaktadır” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Darbeyle birlikte ülke yönetimini ele geçiren askeri faşist cunta, siyasi partileri, sendikaları gazete ve dergileri, ilerici dernekleri kapatmış, sendikal faaliyetler durdurulmuş, grevler yasaklanmış, her tür demokratik hak yok edilmiştir. El koydukları sendikalara, derneklere kayyumlar atanmış bu ilerici kurumların içi boşaltılmış yağmalanmıştır. Onbinlerce insan tutuklanmış, yüzlerce devrimci sosyalist işkencelerde, sokak infazlarında ve idam edilerek katledilmiştir. Bir milyona yakın insanımız gözaltına alınıp işkencelerden geçirilmiştir. Biliyoruz ki; 12 Eylül faşist darbesi, Türkiye’de emeği bastırmak, toplumu depolitize etmek, devlet aygıtını egemenlerin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmak ve neoliberal ekonomik politikaların önünü açmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.

    12 Eylül’ü bugün hatırlamak hatırlatmak bir nostalji değildir. Cunta tarafından katledilen devrimcilerin, sendikacıların mücadelesine ve anısına sahip çıkmak, cuntanın kurduğu siyasi düzeninin bugüne neler ürettiğini hatırlamak önemlidir.

    Emperyalizmin bölgesel çıkarları ve sermayenin istekleri doğrultusunda gerçekleştirilen faşist darbenin yarattığı siyasal-toplumsal süreç, bugün AKP-MHP saray rejimi eliyle sürdürülmeye devam ediyor. 23 yıllık AKP döneminde 12 Eylül darbesinin hukuksal, iktisadi ve sosyal sonuçları ile hesaplaşmak bir yana 12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa tamamlanmaya çalışılmaktadır. Sermayenin 12 Eylül öncesi özlemini duyduğu otoriter sendikasız, derneksiz emek rejiminin inşası AKP eliyle mülksüzleştirme, güvencesizleştirme ve yoksullaştırma saldırılarıyla devam ediyor.  12 Eylül’ün kurduğu baskıcı, otoriter ve sermaye yanlısı rejim; bugün AKP iktidarı ile yeni biçimler altında sürdürülmeye devam ediyor.

    Muhalefet partilerinin yöneticilerini bile mahkeme kararlarıyla belirlemeye çalışan, halkoyuyla seçilmiş belediyelere kayyum atayan saray rejimi eliyle sürüyor. Saray iktidarı, yerel seçimlerden bugüne kadar muhalif yetmiş kadar belediyeye, kayyum, şantaj ve transfer yoluyla el koymuştur. AKP seçimle kazanamadığını hukuk ve demokrasi dışı yöntemlerle almaya çalışmaktadır.”

    BİRYANDAN BARIŞ SÜRECİ, BİR YANDAN YASAKLAR!

    Kadriye Tuğcu, AKP İktidarı döneminde yapılan antidemokratik uygulamalara değinerek şöyle devam etti:

    Yargı, saray iktidarının basit bir aparatına dönüştürülmüş, farklı siyasi renklerden binlerce muhalif siyasetçi, aydın, gazeteci cezaevlerine doldurulmuş, binlerce basın yayın organları iktidar tarafından bir avuç yandaş patronun denetimi altında sokulmuştur.

    Grevler yasaklanmaya, sendikalar baskılanmaya, toplumsal muhalefet kriminalize edilmeye çalışılmaktadır. Üniversiteler sarayın aparatı haline getirilmiştir.

    İktidar tarafından biryandan barış süreci işletilirken, Kürt halkına yönelik inkâr ve baskı politikaları sürdürülmeye devam ediyor. Ülkemizde 40 yıldır süren silahlı çatışmanın son bulması, Kürt sorununun demokratik ve eşit haklara dayalı çözümü ve silahların susması için TBMM de kurulan komisyonda bir Kürt kadının Kürtçe konuşması bile yasaklanabiliyor.

    Kadınların kazanımları geriletilmeye çalışılıyor, LGBTİ+’lara sistematik nefret körüklenmeye devam ediyor.

    Doğamız, suyumuz, ormanlarımız, kentlerimiz son hızla talan edilmeye devam ederken, yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor.

    Biz Antalya emek ve demokrasi güçleri olarak, askeri ve sivil darbe zihniyetine karşı fiili ve meşru mücadeleyi yükseltme kararlığımızı sürdürüyoruz. AKP’nin faşizan ve baskıcı uygulamalarına ve darbe hukukuna karşı omuz omuza mücadeleye devam edeceğiz.”

    PİRHA/ANTALYA

  • 12 Eylül Darbesi, 45. yılında İstanbul’da protesto edildi: Kararan vicdanlar aydınlansın!-VİDEO

    12 Eylül Darbesi, 45. yılında İstanbul’da protesto edildi: Kararan vicdanlar aydınlansın!-VİDEO

    PİRHA- Çok sayıda demokratik kitle örgütü, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yıldönümü sebebiyle Taksim’de basın açıklaması yaptı. Okunan metinde “Darbecilerle hesaplaşmayı beceremeyen bir toplum, darbe üstüne darbe yemeye mahkumdur! Türkiye toplumu yıllar ve yıllardır kararan vicdanıyla yüzleşsin, kararan vicdanlar aydınlansın istiyoruz!” denildi.

    Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanları tarafından 12 Eylül 1980’de Türkiye tarihinin en kanlı askeri darbesi yapıldı. Darbe sonucu, 650 bin kişi gözaltına alındı ve 1 milyon 683 bin kişi, komünist, Alevi, Kürt, dinci, şeriatçı denilerek fişlendi. 517 kişiye idam cezası verilirken, 171 kişinin de işkenceden öldüğü belgelendi.

    Etkisi uzun yıllar süren askeri darbe, 45. yılında da protesto edildi. Taksim’de bir araya gelen yurttaşlar, “12 Eylül Darbesiyle Hesaplaşıyoruz! Darbecilerle Toplumsal Suç Ortaklığını Reddediyoruz” yazılı pankart açtı. Eylemde ilk olarak 45 yıl önce yaşamını yitiren devrimciler için saygı duruşunda bulunuldu.

    “Faşizme karşı omuz omuza”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz” sloganları atılırken, kurumlar adına ortak basın metnini Nimet Tanrıkulu okudu.

    TÜM ISRARA RAĞMEN DARBECİLER YARGILANMADI!

    12 Eylül Darbe rejiminin sürdüğünü ifade eden Tanrıkulu, “Somut yaşayarak tanık olduğumuz gibi tekçi, baskıcı, darbeci özüyle iç içe katlanarak sürüyor. 25 yıl önce 12 Eylül 2000’li yılın başında 12 Eylül darbecilerinin yargılanması kampanyası için yola çıkarken, 12 Eylül darbe döneminin askeri mahkemelerinin mahkûmiyet kararlarının gayri meşru olduğu, bunun içindir ki tüm sonuçlarıyla beraber iptal edilmesi talebimizin gereği yerine getirilmedi, gayri meşru mahkeme kararlarına tüm ısrarlarımıza karşın, hala dokunulmadı” diye belirtti.

    “DÜNYANIN EN KÖKLÜ TOTALİTER REJİMİ”

    Nimet Tanrıkulu, 12 Eylül darbesiyle birlikte totaliter bir rejim yaratıldığını söyleyerek metnin devamında şunları söyledi:

    “12 Eylül 1980 darbesi, toplumu ve devleti yukarıdan aşağıya doğru anti-demokratik, totaliter bir anlayışla yeniden düzenledi. Bu düzenlemeyi siyasal ve askeri zor kullanarak gerçekleştirdi. Darbe öncesinin halkta yurttaşlık ve hukuk bilincinin geliştiği nispi demokratik süreç tasfiye edildi. Yerine kayıtsız şartsız itaat eden, demokratik değerleri tüketen bir toplum biçimi ikame edildi.

    12 Eylül darbecileri ‘anarşi ve terör’ hadiselerine karşı darbe yaptıklarını ilan ettiler. Kötücül sonuçları günümüze kadar gelen dünyanın en kalıcı ve en köklü totaliter rejimlerinden birini inşa ettikleri gibi darbe yıllarında vahşi bir devlet terörü uygulayan da yine 12 Eylülcüler oldu. Bugünden geriye doğru bakıldığında, 12 Eylül darbeciliğinin kendi içinde son derece tutarlı olduğu ortaya çıkıyor. Neden mi? Özgürlük ve demokrasi düşüncesine karşı kapılar sonuna kadar kapatıldı. Emsal olsun, AB üyelik sürecinde Türkiye yıllardır ülke hayatından darbe anayasasını, yasaları ve anti- demokratik uygulamaları kendi meşrebince temizlemeye çalışıyordu. Ancak AB aday üyeliği için peş  peşe düzenlemeler yapılırken, her defasında da 12 Eylül anayasasında yer alan başka bir hüküm yeni bir engel olarak ortaya çıkıyordu.  Bütün bunlar 12 Eylül darbe rejiminin reforme edilemez olduğunu, külliyen tasfiye edilmesi gerektiğini gösteriyordu. Ancak reforme edilemediği gibi tasfiyesi de ciddi olarak denenemeyince, darbe kanunları ve kurumlar, düşünce ve davranış kalıplarıyla toplumda içselleşti.

    “PENTAGON PATENTLİ BİR SOĞUK SAVAŞ ÜRÜNÜ”

    12 Eylülcü faşist cuntacıların güçlü bir ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ kurma stratejik hedefi de vardı. 12 Eylülcülerin temel stratejik amacı demokratik bir şal altında darbe rejimini kurumsallaştırmaktı. Başka bir ifadeyle güçlü bir ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ inşa etmekti. Bunu yaptılar. ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ aynı ismi taşıyan doktrin çerçevesinde, Pentagon patentli bir soğuk savaş ürünü bir devlet anlayışı idi. Bu anlayışın bir sonucu olarak, 12 Eylülcüler, demokrasi ve özgürlük fikirlerinin geliştiği 1970’li yıllar ve sonlarına doğru mücadele içinde boy veren, Türkiye solu, Kürt halkının yurtsever devrimci kesimleri ve bizim kuşak olmak üzere, toplumu siyaseten itiraz eden, düşünen devrimci halk kesimlerini ‘İç düşman’ kabul ettiler.

    Darbecilere göre, boyun eğmeyi reddeden, resmi ideolojiyi benimsemeyen, verilmek istenen tek boyutlu kimliği kabul etmeyen, kendi toplumsal ve kültürel kimliklerini savunan farklı kesimlerle ‘barış içinde birlikte yaşama’ mümkün değildi. Bu tür görüşlerin yaygınlaşmasını engellemek için her türlü yasağı uyguladılar ve bu düşünceleri savunanları cezalandırdılar.

    Ez Cümle…  Darbecilerle hesaplaşmayı beceremeyen bir toplum, darbe üstüne darbe yemeye mahkumdur! Türkiye toplumu yıllar ve yıllardır kararan vicdanıyla yüzleşsin, kararan vicdanlar aydınlansın istiyoruz! Darbecilerle toplumsal suç ortaklığını reddedelim! Kahrolsun Faşizm!  Kahrolsun Emperyalizm!”

    “DEVLET DEDİĞİNİZ CİDDİYET İSTER”

    Siyasetçi Sebahat Tuncel de eyleme katılanlar arasındaydı. Tuncel, yaptığı konuşmada, darbe zihniyetiyle yüzleşilmediği için benzer uygulamaların sürdüğünü ifade etti. Kadınların, darbe zihniyetinden en çok etkilenenler kesim olduğunu söyleyen Sebahat Tuncel, şu konuşmayı yaptı:

    “12 Eylül faşist darbesiyle yüzleşme olmadığı için mevcut iktidar tarafından da 12 Eylül uygulamaları devam ettiriliyor. Örneğin kayyum uygulaması darbe uygulamasıdır. Kayyum, şimdi genelleşmiş, bütün Kürdistan’da ve Türkiye’de genel bir rejim haline gelmiştir. Bu aslında darbenin siyaseten devam ettiği anlamına gelir. Türkiye’de milyonlarca insan sorgudan, kovuşturmadan geçiriliyor. Yani Türkiye’deki tüm yurttaşlar neredeyse devlet denetimi altında, baskı altında, yargı araçsallaştırılarak baskı altına alınmış durumda. Dolayısıyla aslında biz darbeyle yüzleşmediğimiz için, darbe zihniyeti farklı uygulamalarla devam ediyor. Biz ‘bir daha asla’ demek için bir an önce devletin bu gerçeklikle yüzleşmesi gerekir. Hele hele önümüzde yeni bir tartışma süreci varken, Kürt sorununu, barışı tartışma yaptığımız bir dönemde buna ihtiyaç var.

    Darbeyi kabul etmiyoruz. Devlet dediğiniz ciddiyet ister. Eğer bunu kabul etmiyorsanız bununla gerçek anlamda yüzleşeceksiniz. Darbeci zihniyetle yüzleşmek, Türkiye’nin aydınlık geleceği için, halkların kardeşliği, barış için, sınıf mücadelesinin geleceği açısından ve kadın özgürlüğü açısından önemli bir süreç. Bu darbeci zihniyete artık dur diyoruz. DEM Parti’ye yönelik operasyonları arkadaşlar biliyor. CHP’ye yönelik yürütülen siyasi operasyonlar ya da HDK’ye yönelik operasyonlar devam ediyor. Bütün bunlar darbe zihniyetinden bağımsız ele alınamaz. Eğer yüzleşecekseniz bunları da yani tüm sonuçlarıyla 45 yıldır ortaya çıkan uygulamaların hepsini ortadan kaldırmaya ihtiyaç var.”

    Açıklamada imzası bulunan kurumlar şöyle:

    78’liler Hareketi, İHD, DEM PARTİ, DBP, DK- DER, DGD Platformu, EHP, EMEP HDK, Karşı Sanat Çalışmaları, KOMÜN, SMF, SODAP SOL DEP, SYKP, TÖP, UİD-DER, Yeşil Sol Parti

    PİRHA/İSTANBUL

  • Celalettin Can: Aleviler o gün direnmeseydi hayatta kalamazdı!-VİDEO

    Celalettin Can: Aleviler o gün direnmeseydi hayatta kalamazdı!-VİDEO

    PİRHA – 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, 12 Eylül Askeri Darbesine dair tanıklığını ajansımıza anlattı. 1960 ve sonrasındaki darbelerin, 12 Eylül’ün habercisi olduğunu ifade eden Can “Aleviler o gün direnmeseydi hayatta kalamazdı. Çünkü o yıllarda Alevilerin yaşam hakkı dahi yoktu. Bugün ise yasaklarla, baskıyla toplumu sindirme, siyasetten çekme, seyirci hale getirme politikası izleniyor” diye konuştu.

    Türkiye tarihinin en kanlı askeri darbesi olarak ifade edilen 12 Eylül 1980 darbesi, günümüzde halen mevcut yasalarla ideolojisini sürdürüyor.

    12 Eylül askeri darbesi sonucu 50 yurttaş idam edilmiş, 300’ü cezaevinde işkenceden ve hastalıktan ölmüş, 650 bin kişi gözaltına alınmış, açılan 210 bin davada 230 bin kişi Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde yargılanmıştı. Aynı dönemde, 30 bin kişi “mülteci” olarak yurtdışına giderken, cezaevlerindeki işkenceler de “insanlık suçu” kapsamında tarihe not edilmişti. Ayrıca, siyasi partiler ve sendikaların da kapatıldığı 12 Eylül sonrasında 400 gazeteci hakkında da davalar açılmıştı.

    GENÇLİK HAREKETİNE YÖNELİK ‘TENKİT’ FİKRİYATI!

    Döneminin tanığı Celalettin Can da darbeden bir süre sonra tutuklanmış ve farklı zamanlarda olmak üzere toplamda 20 yılını cezaevinde geçirmek durumunda kaldı. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan darbeler içerisinde 12 Eylül askeri darbesinin çok daha planlı ve şiddetli olduğunu söyleyen Can, yapılanların arka planına ışık tuttu.

    78’liler Girişimi sözcülüğünü yürüten Celalettin Can, 12 Eylül darbesinin iyi anlaşılabilmesi için 1960 Darbesi ve sonrasını iyi analiz etmek gerektiğini söyledi. 1960 darbesinin olduğu dönemde dünyada genelinde bir hareketlilik olduğunu söyleyen Can, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Mesela Çin’de bir kültür devrimi tartışması vardı. Afganistan, Afrika, Cezayir ve Ortadoğu da hareketliydi. Amerika’da bir gençlik hareketi ortaya çıkıyordu. Latin Amerika’da Che Guevara o dönemin sembolüydü.

    60 darbesinden önce gençliğin ciddi bir hareketliliği; bir direnişi ortaya çıkmıştı. Demokrat Parti’ye karşı bir tutum alış vardı. Darbe bir yerde o tutumun önünü kesti aslında. Celal Bayar, o gençliği fiziken tasfiye etmeyi tasarlıyordu. Bunu da açık söyledi. ‘Bu gençliği tenkit etmek lazım’ demişti.

    Ondan sonra darbe süreci başladı. Darbeler desteklenecek, sahip çıkılacak değil; lanetlenmesi gerekir. Adnan Menderes’i sevmiyoruz, Celal Bayar’ı sevmiyoruz, karşıyız diye değil, onlardan bağımsız olarak darbeye karşı çıkmak gerekir. Darbe, bugün bana, yarın sana… Ama darbe, iradesinin dışında başka bir rol oynadı. Nasıl yaptılarsa bazı aydınlar da darbeye katıldı. Darbeci olarak değil. Örneğin, darbe yürüten bazı komutanlar vardı. Aydınlara yakın duruyordu. O komutanlar, CHP’ye de yakın duruyordu. CHP, aydınlarla falan da ilişkiliydi. O aydınlar içinden bazıları, darbeden yararlanabilmek için bir anayasa çalışmasını kabul ettirdiler. Ve ‘demokratik’ bir anayasa ortaya çıktı. Demokratik derken, anladığımız alanda bir demokratik değil ama o günün koşulları içerisinde bir ölçüde ‘demokratik’ diyebileceğimiz bir anayasa çıktı.

    Bu anayasa, Türkiye’de 60’lardan sonra işçilerin önünü açtı aslında. Peşi sıra Türkiye İşçi Partisi, işçi hareketini de değerlendirerek ortaya çıktı. Gençlik de ona giderek onlara katıldı. Sonrasında gençlik, İşçi Partisi’nde tatmin olmadı. Daha bağımsız örgütlenmelerle işte Mahir Çayan’lar, Deniz Gezmiş’ler, İbrahim Kaypakkaya’lar çıktı. Tütün mitingleri, fındık mitingleri, kitle hareketleri… Yani toplumda bir yükseliş ortaya çıktı. Yükseliş o kadar ilerledi ki 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi oldu. Ve o işçi direnişini değerlendiren bir genelkurmay başkanı ‘Sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçti. Bu sosyal gelişmemim önünü kesmek gerekir’ dedi. Ve faşist darbeyle işçi hareketinin, gençliğin önünü kesme, bunlarla olan yükselişi bastırma sürecine girdiler.

    Darbeye karşı Denizlerin, Mahirlerin direnişi, bir şekilde zayıf da olsa, işçi hareketi içinden çıkan bazı direniş eylemlerinin de etkisiyle bir direniş ortaya çıktı. O direnişin ortaya çıkmasının şu katkısı oldu. Toplumsal sürecin de bir doğal mecrası vardır. O doğal mecrada bir toplumsal hareket akar gider. Mahirlerin, Denizlerin direnmesi, toplumsal sürecin doğal mecrasının kurutulmasını engelledi. Mesela 80 sonrasında bu yapılamadı. Ama 70’te Deniz Gezmiş’lerin, Mahir’lerin, son zamanlarda Kaypakkaya’ların, bir direnişi, o direniş içerisinde vuruşa vuruşa ölmeleri, kalmaları, teslim olmamaları büyük etkiler yarattı. Halk, onlarda eski kahramanlarını hatırladı! Pir Sultan Abdalları, Nesimileri hatırladı. Giderek iş biraz da büyüyünce ordu, kışlaya dönmek zorunda kaldı.

    SOLA ÇOK CİDDİ BİR KAYIŞ VAR!

    68 kuşağının liderleri, önemli ölçüde tavsiye edilmişti. Ama onların yarattığı etki altında yeni nesil, topraktan fışkırınca tarih sahasına çıkmaya başladı. İşte o bizim kuşağımızdı. Kürdüyle, Türküyle o bizim kuşağımızdı. Ama kısa sürede onun önlemini almaya kalktılar. Örneğin Milliyetçi Cephe kuruldu. Yani MHP’siyle, Cumhuriyetçi Güven Partisi’yle, Demokrat Partisi’yle, işte Adalet Partisi’yle, Milli Selamet Partisi’yle bir sağ koalisyon kuruldu. Tabii ondan önce Erbakan’la Ecevit bir koalisyon kurdular. O potansiyelden çıkarken Ecevit, biraz da o darbeye karşı bir tutum gelişmesinden dolayı CHP güçlendi. Ve CHP Erbakan’la bir koalisyon kurdu. Hemen akabinde Kıbrıs çıkarması olmuştu. Kıbrıs çıkarmasında Ecevit çok büyük bir itibar yakalamıştı. O itibarı da değerlenerek Demokrat Parti’nin de onayıyla Demokrat Parti ittifak kurup seçime girmeye çalıştı. Ama tuzağa düştü orada. Demokrat Parti aslında Milliyetçi Cephe çevreleriyle anlaşmıştı. Erbakan, Milliyetçi CHP’ye dönünce Ecevit ortada kaldı. CHP iktidarda kaybetti. Milliyetçi Cephe süreci başlayınca beraberinde faşist saldırılar ve ölümler başladı. İlerleyen süreç içerisinde en önemlisi 1 Mayıs 1977 katliamı oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nden özel insanlar geldi. Intercontinental Oteli’ne yerleştiler ve 1 Mayıs Katliamı yapılırken onlar, seyrediyordu.

    Ve yeni bir süreç başladı. O süreçte bütün o faşist saldırılara karşı bizim kuşağımız direniyordu. Kaybediyordu, kayıp veriyordu, onlara kayıp verdiriyordu ama bir direniş söz konusuydu. Darbe yapılırken amaç şuydu; Endonezya tipi tenkil! Yoksa komünizm olacak! ‘Endonezya tipi tenkil’ deniliyordu. Yani orada en az 500 bin insan katledildi. Öyle bir katliamın çağrısını yapıyordu Bayar!

    12 EYLÜL DARBESİNE GİDEN SÜREÇ!

    Arkasından İstanbul Üniversitesi katliamı geldi. Peşi sıra Balgat katliamı geldi. Bahçelievler Katliamı geldi. Tek tek ölümler bunları takip ediyordu. Direnişler bunları takip ediyor. Ardından Kürt hareketi de ortaya çıktı. Sivas’ta katliam denemesi oldu. Alevi-Sünni katliamı onun üzerine yapıldı. Peşi sıra NATO toplandı. Temmuz ayı olarak yaptıkları toplantıda ‘Türkiye’de toplumsal kriz derinleşiyor. Devletten bir kopuş gündeme geliyor. Sola çok ciddi bir kayış var. ‘Türkiye’de darbe olmalıdır’ denildi. O kararın akabinde Eylül geldiğinde Kenan Evren, ordu birimlerini dolaşıp darbeye hazırlandı. Bir yandan da Kürtler ortaya çıkmış, ülke bölünecek propagandası yapılıyor.

    Ve arkasından Maraş Katliamı geldi. Büyük bir katliamdı. Yüzlerce kişi öldü. Katliamı, dışarıdan gelen güçler yaptılar. Maraş Katliamı olduğunda Ecevit iktidardaydı. Demokrat Ecevit, sıkı yönetim ilan etti. Tabii Ecevit ilan etmiş olunca ‘demokratik sıkı yönetim’ oldu! Sıkı yönetim, darbeye geçişlerde kullanılan bir yöntemdir. İş daha da büyüdü. Dev Genciyle, Kürdüyle, Türküyle birçok kitle hareketi, çatışma, vuruşma, ölümler birbirini takip etti. Yağmur gibi insanlar ölüyordu. O dönemde tam 5.000 genç öldü. Bunun 3.000 3.500’ü solcu, 1.500 2.000 kişi de sağcıdır. Kriz giderek derinleşti. Darbenin önü tamamen açıldı ve 12 Eylül Darbesi geldi.”

    “KÜRTLER SAVAŞMASIN DİYE ALEVİ-SÜNNİ ÇATIŞMASI YARATILDI!”

    Celalettin Can, 12 Eylül darbesi gelince binlerce ölümün yanı sıra yoğun göçlerin de yaşandığını belirtti. Halkta adeta “bir savaş yorgunluğu” oluştuğunu söyleyen Celalettin Can, darbenin Alevi toplumuna yansımasını da anlattı. Can, 12 Eylül öncesi Alevilere yönelik saldırılara da işaret ederek şunları aktardı:

    “1975’li yıllarda Elazığ’da Alevi Sünni çatışma ortamı yaratıldı. Elazığ’da çok ciddi direniş oldu. Karşılıklı vuruşmalarda Elazığ’da hatırlayabildiğim kadarıyla her iki taraftan da 60-70 kişi öldü. Ama Elazığ ikiye bölündü. Yolun alt tarafı Sünni kesim, üst tarafı Alevi kesim. Sonra oradan eğitimim için İstanbul’a geldim. Tabii orayla sınırlı kalmadı. Dersim’in Pertek bölgesinde özellikle Sünni eğilimler ortaya çıktı. Ufak tefek çatışmalar oldu ama büyütülmedi.

    Bir yerde çok ciddi çatışma varsa, Alevi, devrimci gençler kalkar o çatışmanın olduğu ortama gider güvenlik alırlardı. Sahip çıkarırlardı yani. Özel bir örgütte olduklarından dolayı değil. Daha örgütler tam ortaya çıkmamıştı. Örgütler daha çok 77-78’den sonra ortaya çıkmaya başladılar. Ama Çorum’da çok yoğun katliam oldu. Maraş zaten baştan aşağı Alevi katliamıydı. Ama büyükşehirlerde Alevi-Sünni çatışması olmadı. Daha çok sağ sol çatışması. Yani batı büyükşehirler sağ-sol çatışması, doğuya doğru gittikçe Kürt-Türk çatışması yapıyorlardı. Kürtler uyanmasın, Kürtler taraf olmasın, Kürtler savaşmasın diye Alevi-Sünni ilişkisini orada işliyorlardı.”

    “ALEVİLER O GÜN ÇATIŞMAZSA HAYATTA KALMAZLARDI”

    Celalettin Can, “Alevi toplumunun inançtan önce hayatta kalma derdi vardı” diyerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Aleviler bir şekilde inancını yaşıyordu kendine göre. Aleviler yaşamak istiyordu! Yaşamı tehlikeliydi yani. Yani Aleviler kırıma uğratma tehlikesiyle karşı karşılardı. Mesela Elazığ’da direniş olmasaydı o Elazığ’ın yarısı da giderdi ve binlerce insan ölürdü. Öyle büyük direnişler oldu ki onları yani oturup yazmak lazım. ‘İnancımı yaşamak istiyorum’ talebini Aleviler bırakmıştı! Yaşamak tek dertti. Aleviler bütün sol hareketlerde yer aldılar. Sol hareketleri Alevi gençler yürüttü. Şimdi bugün bazı Aleviler, ‘Siz Alevileri kullandınız’ diyor. Öyle değil kardeşim. Alevileri öldürmek istiyorlardı. Biz de Alevilik halkımızı koruyorduk. Aleviler o gün direnmeseydi hayatta kalmazlardı. Dert, inanç değildi yani. Zaten Sünnilerin ortamına girilemiyordu.

    Dolayısıyla Alevi-Sünni çatışması, Alevi toplumunun ayakta kalma çatışmasıdır aslında. Ve Alevilerin tasfiye politikasına karşı direniş çabasıdır. Kimse Sünnilere saldırmak istemiyordu. Zaten kuvvetler ilişkilerinde Sünni çok güçlüydü. Ordu, devlet de yanlardaydı. Aleviler çok zayıftı. Aleviler silahlı da değildi”

    “KÜRT HAREKETİ EPEY SONUÇ ALDI”

    Celalettin Can, 12 Eylül’den bugüne dek yaşananlara da dikkat çekti. Türkiye’nin bugün yol ayrımında olduğunu söyleyen Can, “Mevcut iktidar, toplumu hizaya getirip, itaatkar bir toplum yaratmak istiyor” dedi. Can, sözlerine şu cümlelerle devam etti:

    “İtaat etmeyenlere karşı bu baskı politikası değişik uygulanıyor; maaşı etkileniyor, hayatı etkileniyor, evi etkileniyor. Yani ekonomik ve sosyal olarak çökertiyorlar aslında. Yani gidip özel olarak öldürmüyor ama bütün olanakları ortadan kaldırıyorlar ve ağır baskı politikası uyguluyorlar. Ama yeri geldiğinde ölümler de oluyor. Şiddet rejimi hakim bugün.

    Bütün bunlar olurken işte Öcalan’ın durumu çıktı ortaya. Yani şunu rahatlıkla söyleyebilirim; 1970’li yıllarda çok ağır saldırı, ağır baskı, ölümler, katliamlar vardı ama büyük de bir direniş vardı. Bugün ise belki ondan ders çıkardılar. Yine ölümler, vurmalar oluyor ama o dönem küçük çaplı iç savaş vardı. Bugün öyle değil. Bugün yasaklarla, baskıyla, başka yöntemlerle toplumu pasifleştirme, sindirme, siyasetten çekilme, seyirci hale getirme politikası izleniyor. Toplumu ikna etme, kazanma, yanına alma derdi değil. Baskı politikası ile denetim altına alma politikası… Ve buna karşı bir direniş örgütlemek gerekir. Bu direnişi bir dönem PKK tek başına yürütüyordu. Diğer kesimlerin de küçük çaplı direnişleri vardı ama yeterli değildi. Çok sınırlı bir beraber yürüme söz konusuydu. Kürtleri korumak, baskıları durdurmak konusunda Kürt hareketi epey sonuç aldı. Ama ülkenin batısına doğru geldikçe o direniş olmadı. Toplum gerçekten sinik davrandı. Toplum ‘yarın benim başıma da şu gelebilir’ diye Kürt hareketinin de yanında durmayı tercih etmedi. Hatta Kürt hareketinin, artık bu işi bitirmesi gerektiği söylendi.

    Türkiye halkı bir direniş yaratmak zorundadır. Kaygım odur. Kürt hareketi silahları bıraktığından dolayı Türk-Kürt halkının da o baskı politikalarıyla ‘itaatkar bir toplum yaratma’ politikalarının hedefi olma ihtimali var. Eskiden, batıdan doğuya doğru o baskı politikasını yaygınlaştırmaya çalıştılar. Batı biraz rahatladı. Şimdi doğu biraz rahatlayacak ama Kürt hareketi başka önlemler almazsa sıra ona da gelebilecek. Kürtler biraz rahat bırakılıyor şu anda. Bir sorun çözülmeye çalışılıyor. Ülkenin batısı özellikle teslim alınmaya çalışılıyor. Toplumu, devletin güdümüne, siyasal İslamcıların güdümüne sokma çabası… Alevileri ve diğer kesimleri sindirme… Bahçeli adına cemevi açılıyor! Alevileri rıza kültürüyle ikna etme değil, baskı politikasıyla, yönlendirmelerle, satın almalarla, bir şekilde ülkenin batısını teslim alma politikasını seviyorlar.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    >‘Bugünkü uygulamalar 12 Eylül zindanlarını aratmıyor!’-VİDEO

  • FEDA VE DAKB: 12 Eylül’ün yasakçı, baskıcı zihniyeti bugün de devam etmekte!

    FEDA VE DAKB: 12 Eylül’ün yasakçı, baskıcı zihniyeti bugün de devam etmekte!

    PİRHA- FEDA VE DAKB, 12 Eylül Darbesi’nin Aleviler ve Kürtler üzerindeki baskıyı arttırdığını, 12 Eylül’ün yasakçı ve baskıcı zihniyetinin bugün de devam ettiğini belirterek Abdullah Öcalan’ın çağrısının hayati önem taşıdığını vurguladılar.

    Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), 12 Eylül darbesine ilişkin yazılı açıklama yaptı.

    “DEVLET, BU FAŞİST DARBEYLE DÜŞMANLIĞINI DAHA İLERİ TAŞIMIŞTIR”

    “Halklara ve inanç topluluklarına düşman olan devlet, bu faşist darbeyle düşmanlığını daha ileri taşımıştır” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “12 Eylül faşist darbesi boyunca Türkiye ve Kürdistan’da toplumun tüm kesimlerine, işçilere, emekçilere, devrimcilere, demokratlara, kadınlara, çocuklara ve daha çok da Kürtlere ve Alevilere yönelik kuralsız zorbalıklar yapılmıştır.

    12 Eylül faşist darbesinde 1 milyon 683 bin insan fişlenmiş, 650 bin kişi gözaltına alınmış, 50 kişi idam edilmiş, 14 kişi açlık grevinde, 171 kişi işkencede öldürülmüş, 144 kişi kuşkulu olarak hayatını kaybetmiştir. Zindanlara atılan Alevilere, Kürtlere, solculara ve devrimcilere insanlık dışı işkenceler yapılmıştır. On binlerce kurum, çok sayıda parti, sendika ve yayın organı kapatılmıştır. Sanatçılar, yazarlar ve gazeteciler yargılanmış, gösteriler ve yürüyüşler yasaklanmıştır.”

    “ALEVİ KÖYLERİNE YOĞUN BASKILAR YAPILDI”

    Silah toplama adı altında basılan Alevi köylerine özel ve yoğun baskılar yapıldığının altı çizelen açıklamada, “Özellikle Reya Hakk inancının serçeşmesi olan Dersim’de zorla camiler yapılmıştır. 1982 Anayasası’yla zorunlu din dersleri dayatılmış, Sünni anlayış devletin tekçi merkezine yerleştirilmiş, çocuklar yatılı okullarda asimilasyona maruz bırakılarak, Alevi inancının ortada kaldırılması amaçlanmıştır. 12 Eylül koyu bir karanlık olarak bütün halkların ve aynı şekilde Kürt halkı, Alevi toplumunun üzerine çökmüştür. Farklılıklar reddedilmiş; demokratlar, devrimciler ve inanç toplulukları susturulmuştur. Darbe ile birlikte Kürt Alevi halkı yurtlarından koparılmış, zorunlu göçlerle parçalanmış, sürgün edilmiş ve yoksullaştırılmıştır” denildi.

    “12 EYLÜL’ÜN YASAKÇI, FAŞİST ZİHNİYETİ VE UYGULAMALARI BUGÜN DE DEVAM ETMEKTEDİR”

    FEDA ve DAKB’ın açıklamasının devamında şunlar dile getirildi:

    “12 Eylül’ün yasakçı, faşist zihniyeti ve uygulamaları bugün de devam etmektedir. Bu amaçla Alevilik ya yok sayılmakta veya yok edilmek için yoğun baskılara maruz bırakılmaktadır. Alevilerin eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü talepleri karşılanmamaktadır. Cemevleri ibadethane olarak kabul edilmemektedir. Seçilmişlerin yerine kayyumlar atanarak halkın iradesi gasp edilmektedir.

    12 Eylül karanlığında halka dayatılan ‘tekçilik’ baskısı, bugün yine karşımıza çıkmaktadır. Dün zindanlarda, meydanlarda yasaklanan diller, bugün Meclis çatısı altında susturulmaktadır. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda Barış Anneleri’nin Kürtçe konuşmasına izin verilmemesi, 12 Eylül zihniyetinin hâlâ diri olduğunun en açık göstergesidir.”

    “ÖCALAN’IN ÇAĞRISI HAYATİ ÖNEM TAŞIYOR”

    Açıklamada, Abdullah Öcalan’ın, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın derhal hayata geçirilmesinin yaşamsal bir önem taşıdığı belirtilerek, “Bu çağrı, sadece Kürt halkı için değil, tüm halkların, inançların ve dolayısıyla Alevilerin eşit ve özgür yaşaması için yol göstericidir. Barışın, kardeşliğin ve demokrasinin hemen inşa edilmesi için mücadelemize devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki özgürlük, rızayla kurulan bir toplumsal yaşamda; barış ise halkların dillerini, kimliklerini ve inançlarını özgürce ifade edebildiği bir düzende hayat bulacaktır” diye eklendi.

    PİRHA/ANKARA

  • 12 Eylül faşizminin idam ettiği ilk Sosyalistti: Necdet Adalı!

    12 Eylül faşizminin idam ettiği ilk Sosyalistti: Necdet Adalı!

    PİRHA- 12 Eylül Faşist Askeri Darbesinde idam kararı verilen ilk isim olan Sosyalist Necdet Adalı’nın idam edilişinin 44’üncü yılı. Adalı, idam sehpasını kendisi devirirken, “Kahrolsun Faşizm! Kahrolsun sömürgecilik. Yaşasın anti-emperyalist, anti-oligarşik halk devrimi” sloganını atmıştı.

    12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 44 yıl geçmesine karşın, o dönemin uygulamaları ve günümüze yansımaları devam ediyor. Darbeci generallerin emirleriyle devrimci gençler ya gözaltında kaybediliyordu ya işkenceden geçiriliyordu ya da idam ediliyordu.

    12 Eylül’de darbeci generallerin idam kararları ardı ardında düzmece mahkemelerde okutulurken, ilk idam edilen isim Necdet Adalı oldu. 19 yaşında genç bir devrimci olan Necdet Adalı, 1977 yılında tutuklanmış ve idamla yargılanmaya başlanmıştı. Darbe sonrası herhangi bir delil olmamasına karşın idam kararı verildi. 8 Ekim 1980 tarihinde Ulucanlar Cezaevinde saatler 03:40’ı gösterdiğinde idam kararı infaz edildi.

    Necdet Adalı, idam edilmeden birkaç gün önce ailesine son bir mektup yazarak, şunları ifade etti:

    “Sevgili anneciğim ve babacığım, sizleri ve ezilen halklar adına mücadeleyi, erken bırakmak zorunda kaldığım için üzgünüm, ama bundan ve içinde bulunduğum durumdan dolayı hiçbir zaman pişmanlık duymadan ve şu kısa yaşamım içerisinde hiçbir şahsi çıkar gözetmeden ezilen halklar adına verilen mücadelede yerimi almaya çalıştım ve bundan dolayı gurur duyuyorum. Hakim sınıfların göstermek istediği gibi bizler hiçbir zaman savunmasız insanlara karşı katliam girişiminde bulunmadık. Fakat onların bizi böyle göstermeleri ve faşistlerle bizi aynı kefeye koyarak cezalandırmaları, bizim nezrimizde ezilen halkların mücadelesine yapılan bir saldırıdır. Anneciğim ve babacığım; sizlere kısaca bahsettiğim gibi hiçbir pişmanlık duymuyorum. Sizlerin de ezilen halklar uğruna verilen mücadelede katledilişimden dolayı üzülmemenizi ve bundan gurur duymanızı bekliyorum.”

    Yıllar sonra Necdet Adalı’nın davası yeniden ele alındı ve onun olayla ilgisinin bulunmadığı ispat edildi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Antalya’da 12 Eylül protestosu: Askeri-sivil darbe zihniyetine karşı mücadelede kararlıyız-VİDEO

    Antalya’da 12 Eylül protestosu: Askeri-sivil darbe zihniyetine karşı mücadelede kararlıyız-VİDEO

    PİRHA- Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri, 12 Eylül Darbesi’nin 44. yılında protesto etti. Attalos Meydanı’nda yapılan basın açıklamasında, “12 Eylül’ün 44. yılında darbeyi bir kez daha kınıyor, askeri-sivil darbe zihniyetine karşı fiili ve meşru mücadeleyi yükseltme kararlığımızı ifade ediyoruz” denildi. 

    Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri, 12 Eylül Darbesi’nin 44. yılı nedeniyle Attalos Meydanı’nda basın açıklaması yaptı.

    Basın açıklamasını okuyan Emeğin Partisi (EMEP) İl Örgütü Yönetim Kurulu Üyesi Mahir Doğan, 12 Eylül zihniyetinin sivil görünümle devam ettiğini belirtti.

    “Darbe biçimsel olarak sona erse de ve darbeden sonra çok sayıda seçim yapılsa da Türkiye 44 yıldır 12 Eylül darbesi ile inşa edilen baskıcı siyasal ve iktisadi rejimin içinde yaşamaya devam ediyor” denilen açıklamada, “Temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda 12 Eylül faşist cunta anayasasının dahi rafa kaldırıldığı, bir “anayasasızlık” döneminden geçmekteyiz. Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmıyor, halkın oylarıyla seçilmiş vekiller cezaevlerine atılıyor, halkın seçtiği belediye başkanları tutuklanıp yerine kayyumlar atanıyor. Darbecilerin uyguladığı emek karşıtı neoliberal ekonomik politikalar daha da derinleştirilerek uygulanıyor, darbecilerin kurduğu otoriter emek rejimi ve güdümlü sendikal düzen, ifade ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki yasaklar ile birlikte devam ediyor” ifadeleri kullanıldı.

    Darbe sırasında on binlerce kişi tutuklanmış, idam edilmiş, işkencelerden geçirilmiş, fişlenmiş, sendikal hak ve özgürlükler askıya alınmış, muhalif sendikalar kapatılırken devlet güdümlü sendikaların önü açılmıştır. Generaller sermayenin sözcüleriyle el ele kol kola faşizan baskılarla toplumu nefessiz bırakırken bir yandan da Ortadoğu krallık rejimlerinin de desteğiyle gerici eğitimin temel taşlarını döşemişlerdir.
    Aradan 44 yıl geçti! Ne yazık ki, halklarımızın, emekçilerin ve gençlerin yaşamlarına bir karabasan gibi çöken 12 Eylül’ün karanlığı, dünden bugüne faşizan anlayışıyla birlikte sürmektedir. Emperyalizmin ve sermayenin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilen faşist darbenin yarattığı siyasal-toplumsal iklim, bugün AKP+MHP iktidar bloğu eliyle sürdürülmektedir.

    Grev hakkı başta olmak üzere sendikal hak ve özgürlükler ya yasaklanmış ya da kağıt üzerinde kalmış, kamu emekçilerinin toplu sözleşme hakkı sonucunu iktidar ve yandaş sendikanın belirlediği göstermelik ve etkisiz bir mekanizmaya dönüştürülmüş, toplantı ve gösteri hakkı, örgütlenme özgürlüğüne dönük saldırılar artmıştır.
    Bugün doğamız ve kentlerimiz sermayenin, rantiyenin yağma alanına çevrilmiştir. En son Artvin Hopa’da doğasına sahip çıkan Reşit Kibar silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. İnsan haklarının yok edildiği bir ülkede hayvanlar, doğamızın katliamı devam ediyor.
    Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirmeleri AKP iktidarı döneminde gerçekleştirilmiş, kamu hizmetlerinin tasfiyesi süreci özelleştirme politikaları ile hızlandırılmış, eğitimden sağlığa tüm kamu hizmetlerinde özel sektörün desteklendiği politikalar/yasal düzenlemeler artırılmıştır. Ülkenin kaynakları, halktan toplanan vergiler özelleştirmelerle, hazine garantileri ile sermayeye, yandaşlara peşkeş çekilmiştir.
    Bütçelerde kamu yatırımlarına ayrılan paylar gittikçe azaltılmış, milyonlarca kamu emekçisi ve emeklisi yandaş konfederasyonlarla yapılan ‘toplu sözleşmelerle’ düşük ücretlere, güvencesiz istihdama mahkûm edilmiştir.

    “AKP İKTİDARI ÇATIŞMALARA, KAYYUM POLİTİKALARINA, KİTLESEL TUTUKLAMALARA SARILDI”

    İçte ve dışta uyguladığı savaş politikaları ile ülkeyi tam bir cehenneme çeviren AKP iktidarı, Kürt sorununun demokratik, barışçıl ve diyaloğa dayalı siyasal çözümü yerine bir kez daha silaha, çatışmalara, kayyum politikalarına, parti kapatma davalarına, kitlesel tutuklamalara, cezaevlerinde işkence uygulamalarına vb. sarılmıştır.
    Halkın büyük çoğunluğunun yoksulluk ve sefalet içinde yaşadığı, özgürlüklerin kısıtlandığı, askıya alındığı, gençlerin gelecek umutlarının yok edildiği, yaşam tarzlarına inceltilmiş gerici dayatmalarla müdahale edildiği, kadınların kazanılmış haklarının dahi birer birer ortadan kaldırılmak istendiği günümüz koşullarında 12 Eylül’ün izinden gidenlere karşı demokrasiyi, barışı, laikliği, emeğin haklarını kazanmanın yolu emek ve demokrasi güçlerinin birlikteliğinden ve ortak mücadelesinden geçmektedir.
    Emek ve Demokrasi güçleri olarak tüm saldırıları geriletmeye, barışı egemen kılmaya, laik, demokratik bir ülke temelinde halkların özgürlüğü ve eşit yurttaşlık talepleriyle, yeni bir demokratik anayasayı hayata geçirinceye dek toplumsal muhalefetin tüm unsurlarıyla birlikte ortak mücadeleyi esas almaya devam edeceğiz.
    12 Eylül’ün 44. yılında darbeyi bir kez daha kınıyor, askeri-sivil darbe zihniyetine karşı fiili ve meşru mücadeleyi yükseltme kararlığımızı ifade ediyoruz.

    PİRHA/ANTALYA

  • Diyarbakır Cezaevi önünde açıklama: 12 Eylül Darbesi ile yüzleşin!

    Diyarbakır Cezaevi önünde açıklama: 12 Eylül Darbesi ile yüzleşin!

    PİRHA-Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 44. yıl dönümünde 5 No’lu Askeri Cezaevi önünde açıklama yaptı. Açıklamada, insanlık dışı işkencelerin uygulandığı 5 Nolu Diyarbakır Cezaevi önünden darbeyle yüzleşilmesi çağrısı yinelendi. 

    Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu, 12 Eylül Askeri Darbesi sürecinde insanlık dışı işkencelerin uygulandığı ve buna karşı büyük direnişlerin geliştirildiği Diyarbakır Cezaevi önünde açıklama yaptı. Açıklamaya çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi katıldı.

    Açıklama metninin Kürtçesini Diyarbakır 78’liler Dayanışma ve Araştırma Derneği Başkanı Ahmet Ertak, Türkçesini ise İHD Diyarbakır Şube Başkanı Ercan Yılmaz okudu. Açıklamada, “5 Nolu Askeri Cezaevi İnsan Hakları Müzesi olsun”, “12 Eylül Askeri Darbesi ile yüzleşme talep ediyoruz. Bütün darbeleri kınıyoruz” pankartları açıldı.

    Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre; İHD Diyarbakır Şube Başkanı Ercan Yılmaz’ın yaptığı açıklamada, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kara bir leke olarak yer alan askeri müdahalelerin en ağır bilançosuna sahip 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 44 yıl önce gerçekleştiğini hatırlatarak, bu sürecin sadece o dönemin siyasi düzenini değil, toplumun tüm katmanlarını derinden etkileyen, demokrasi ve insan haklarını tümden ortadan kaldıran bir süreç olduğunu aktardı.

    “YÜZLEŞME VE HESAPLAŞMA SAĞLANMADI”

    Yılmaz, geçmişin karanlık günlerinden ders alarak, demokrasiyi güçlendirmek, hukukun üstünlüğünü sağlamak ve insan haklarını korumanın Türkiye’de demokrasiye inanan her birey ve kurumun sorumluluğu olduğunu vurgulayarak, “Bu sorumluluğun gereklerinden biri olarak gelişen toplumsal taleple 12 Eylül Darbesi’nde aktif olarak yer alanlar hakkında yargılama süreci başlatıldıysa da gerçek adaleti tesis etme çabasından uzak bu yargılama sonucunda herhangi bir neticeye ulaşılamadı. Aradan geçen uzun yıllara rağmen darbe ile gerçek bir yüzleşme ve hesaplaşma sağlanmadığından dolayı ne yazık ki 12 Eylül rejimi tüm kurumlarıyla beraber halen kendini var etmeye devam etmektedir. 12 Eylül Askeri Darbesi ile yüzleşmenin sağlanamaması nedeniyle 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye yeni bir darbe girişimi ile karşı karşıya kalınmış, darbe girişimi sonrasında temel hak ve özgürlükler askıya alınmıştır” dedi.

    Türkiye’nin 44 yıldır darbe anayasası ve o dönemde yapılan yasa ve yönetmeliklerle yönetildiğine dikkat çeken Yılmaz, 12 Eylül Askeri Darbesi ile yüzleşmenin Kürt Meselesi’nin demokratik yollarla çözümüne ve toplumsal barışa katkı sunacağını vurguladı.

    Yılmaz, konuşmasına şöyle devam etti:

    “Bu nedenle yüzleşmenin ilk adımı olarak şu an önünde bulunduğumuz ve darbe döneminin en önemli sembol mekanlarından olan Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi ile ilgili başlatılan müze çalışmalarına dönemin tanıkları ve sivil toplum örgütlerinin aktif katılımı sağlanması istiyoruz. Bu talebimize ilişkin geçtiğimiz yıl oluşturduğumuz bir heyet ile siyasi partiler, meslek odaları, sivil toplum örgütleri ve sendikaları ziyaret ederek bir dizi görüşmeler gerçekleştirmiştik. Ancak gelinen aşamada yapılan müze çalışmasının salt Kültür ve Turizm Bakanlığı eliyle sivil toplum örgütleri dahil edilmeden devam ettiğini ve bu durumun 12 Eylül Askeri Darbesi sonrasında Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nde yaşatılan vahşetin gelecek nesillere aktarılmasını eksik bıraktığını belirtmek isteriz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • 78’liler Hareketi’nden 12 Eylül protestosu: Kahrolsun faşizm, yaşasın sosyalizm!-VİDEO

    78’liler Hareketi’nden 12 Eylül protestosu: Kahrolsun faşizm, yaşasın sosyalizm!-VİDEO

    PİRHA – 78’liler Hareketi, 12 Eylül’ün 44. yıl dönümünde Taksim Kazancı Yokuşu’nda eylem yaparak darbecileri protesto etti. 78’liler Hareketi kurucusu Celalettin Can, “12 Eylül, siyasi partisiyle, devlet eliyle sürüyor. Kahrolsun faşizm, yaşasın sosyalizm” diyerek darbe zihniyetiyle henüz hesaplaşılmadığına vurguladı. 

    78’liler Hareketi, 12 Eylül darbesinin 44. yılında Taksim Meydanı Kazancı Yokuşu’nda basın açıklaması yaptı.

    “12 Eylül tekçi rejimle iç içe sürüyor” pankartının açıldığı eylemde darbe döneminde yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.
    Eylemde, “Gün gelecek, devran dönecek, darbeciler halka hesap verecek” sloganı atıldı.

    78’liler Hareketi kurucusu Celalettin Can, yaptığı kısa konuşmada, “12 Eylül, siyasi partisiyle, devlet eliyle sürüyor. Kahrolsun faşizm, yaşasın sosyalizm” diyerek, darbe zihniyetiyle henüz hesaplaşılmadığına vurgu yaptı.

    “DARBECİLERLE HESAPLAŞILAMADI”

    20 kurum adına ortak basın açıklamasını 78’liler Hareketi İstanbul Temsilcisi Yunus Bircan okudu. Bircan, tekçi darbe rejiminin darbe zihniyetini sürdürdüğünü ifade ederek şu açıklamayı yaptı:

    “12 Eylül darbe rejimi tekçi rejimle iç içe sürüyor!
    12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden 44 yıl geçti. Ancak, 12 Eylül darbe rejimi temel unsurlarıyla sürüyor. 12 Eylül, Anayasasını dahi fiilen tanımaz bir siyasi tutumla sürüyor.
    Darbeci “devlet ruhu” ve davranışı ile sürüyor.
    Siyasi partiler, seçim barajı, YÖK, RTÜK, sendikalar yasalarıyla sürüyor.
    12 Eylül devletinin, sözde “yasal” temellerini oluşturan 1980-83 açık darbe döneminde yapılan 600’ün üstünde yasayla, o tarihten günümüze kadar çıkarılan yeni baskı yasaları ve yönetmeliklerle sürüyor.

    “İKTİDARI DARBE REJİMİYLE BÖLÜŞTÜLER”

    Bu ülke 44 yıldır darbe yasaları ve yönetmelikleri ile yönetiliyor. Özellikle de son 15 yıldır giderek ağırlaşan biçimde bu ülke, gerektiğinde kendi koyduğu kuralları bile tanımayan, tekçi, benci bir ruhla, kendinden ve çevresinden ötesini görmekten uzak, pragmatik – faydacı bir düşünce ve davranış biçimiyle yönetiliyor.
    1983’den 2000’li yıllara kadar kurulan sözde sivil hükümetler, Milli Güvenlik Rejimi çerçevesinde iktidarı darbe rejimiyle bölüştüler.
    Toplumun her kesimine dönük resmi şiddet dalgasına karşı, özellikle batıda toplumsal muhalefetten doğru bir direniş ve dayanışma hattı oluşturulamayınca, siyasi arenaya itaatkâr ve tepkileri bastırılmış bir toplum modeli çıktı.
    Muhalif kesimlerin parçalı ve birbirinden bağımsız olarak geliştirmeye çalıştıkları yeni örgütlülükler, ölçüsüz ve yok edici şiddet ile karşılaştı.

    “İKTİDARLAR 12 EYLÜL REJİMİNİN KALICI OLMASINA BÜYÜK KATKI SUNDULAR”

    12 Eylül Rejiminin kapattığı partilerin mirasçıları, 1991’de Kürt muhalefetinin de desteği ile hükümet oldu. “Demokratikleşme” programıyla iktidar olmalarına ve Kürtlerden de destek görmelerine karşın, bu programı askıya aldılar.
    Sivil iktidarlar, askerin MGK üzerinden bir nevi hükümet ortağı konumuna itiraz etmemekle, 12 Eylül rejiminin kalıcı olmasına en büyük katkıyı sundular.
    Klasik partilerin demokrasiye ihanetinin bedeli ağır oldu; sistemden umudunu kesen seçmenler de Siyasal İslam’a yönelme eğilimi gelişmeye başladı.

    “SİYASAL İSLAMIN ÖNÜ ABD TARAFINDAN AÇILDI”

    Siyasal İslam’ın önü, 1980’lerin başında Sovyet sistemini kuşatma stratejisini uygulayan ABD tarafından açılmıştı. Darbeciler Türkiye’yi ABD’nin “Yeşil Kuşak” politikasına eklemlediler. Türk-İslam Sentezi” ismi verilen ve özünde milliyetçi ve İslamcı bir dokuya sahip olan ideolojiyi bütün topluma dayattılar. Artık rejimin, cumhuriyetçi, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu tartışmalı olacaktı. Türkçü ve İslamcı vurgunun güçleneceği bir sürece girilecekti.

    TÜRK TİPİ TEKÇİ REJİM

    Türkiye’nin 12 Eylül darbesiyle hesaplaşamayışının sonucu, 15 Temmuz darbe girişimi olurken, devamla “Allahın lütfu” olarak tekçi rejimin inşasını kolaylaştırdı. Türk Tipi Tekçi Rejim, 12 Eylül rejiminin siyasal-askeri ve hukuk dışı yasal zemini üzerinde gelişti.
    Resmi siyasal muhalefet 44 yıldır ama özellikle son 15 yıldır,  tekçi darbe siyasetinin kuralları içinde sözde “sorumlu” muhalefet yapıyor. İktidarın ve muhalefetin darbe karşıtlığı üzerine demokrasi lafızları, tek kelimeyle laf-ı Güzaf…
    Türkiye’de 1983’den 2 binlere ve sonrasında, iktidarıyla muhalefetiyle 12 Eylül darbe rejimiyle uzlaştılar…

    Sanki 12 Eylül darbesi olmamış, sanki 12 Eylül rejimi temel unsurlarıyla sürmüyormuş gibi bir siyasi tutum içinde oldular.
    Bu tutum 2000’li yıllara doğru iktidara hazırlanan Recep Tayip Erdoğan’a 2000’lerin başında iktidar olma olanağı sağladığı gibi, ona geniş bir hareket sahası sağlamaya devam etti.
    Açık bir ifadeyle Türkiye’nin resmi siyasal muhalefetinin 12 Eylül rejimi ile uzlaşmasının bedeli Erdoğan ve tekçi rejim oldu.”

    “BARIŞ KENDİNİ DAYATIYOR”

    Okunan basın metninde savaşa karşı barış vurgusu yapılarak şöyle devam edildi:

    “Türkiye, 12 Eylül Darbesiyle de hesaplaşmadan, 50 yıldır süren ve 40 binin üzerinde insanımızın ölümüne yol açan çok daha kanlı savaşa ve çatışma ortamına girdi.
    Gelinen noktada savaş ve çatışma ortamı toplumsal ayrıştırma, yoksullukla terbiye etme, kaygı ve korku iklimi eşliğinde, iktidarı sürdürme ve siyaset yapma biçimi olarak sürdürülüyor.
    12 Eylül rejimiyle, birleşen “Tekçi rejime” karşın, savaşın ekonomik krizin nedenleri ve sonuçlarının yanı sıra toplumsal kayıplarıyla yüzleşme kendini dayatıyor.
    Netice olarak barış kendini dayatıyor.
    Meselenin esası şu:
    Darbecilerle toplumsal suç ortaklığını reddedelim!
    Unutmayalım ki uzaklardan darbeciler gelmez ama darbecilerle ve darbe siyasetiyle toplumsal suç ortaklığını reddeden devrimciler gelir!”

    PİRHA/İSTANBUL

  • İnsan Hakları Derneği: Hükümeti, darbelere karşı olduğunu ispata çağırıyoruz-VİDEO

    İnsan Hakları Derneği: Hükümeti, darbelere karşı olduğunu ispata çağırıyoruz-VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin 44. yıl dönümünde İstanbul TRT Radyosu önünde açıklama yaptı. İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Otoriterleşme yolundaki ısrarına rağmen, darbe karşıtı olduğunu söylemekten vazgeçmeyen hükümeti 12 Eylül’e ve darbelere karşı olduğunu ispata çağırıyoruz” dedi. 

    Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Eylül 1980 tarihinde TRT, PTT ve diğer iletişim dairelerine el koyarak askeri darbe gerçekleştirdi. İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Başbakan Süleyman Demirel’in konutu ve daha birçok kamu kuruluşuna el konulduğuna dair bilgi TRT radyolarından tüm ülkeye duyuruldu. Darbe sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Süleyman Demirel’in başbakan olduğu hükümetin faaliyetine son verildi, parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırıldı, ülkede sıkıyönetim ilan edildi ve yurt dışına çıkışlar yasaklandı.

    Darbeci Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ise devlet başkanı oldu. Darbe sonrası resmî rakamlara göre 650.000 kişi gözaltına alındı, 230.000 kişi askerî mahkemelerce yargılandı, cezaevlerinde ise işkence sonucu 171 kişi olmak üzere yaklaşık 300 kişi öldü, 48 kişi idam edildi, 1.683.000 kişi ise fişlendi.

    12 Eylül 1980 Askeri Darbesi 44. yılında İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, Elmadağ TRT Radyosu binası önünde basın açıklaması yaptı.

    “12 EYLÜL ZİHNİYETİ HALEN İŞBAŞINDA”

    “12 Eylül 44 yıldır sürüyor, karanlığa teslim olmayacağız” pankartının açıldığı eylemde basın açıklamasını İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri yaptı.

    12 Eylül darbesiyle insanlığa karşı suçlar işlendiğini söyleyen Yoleri, şu açıklamayı yaptı:

    “12 Eylül’ün bilançosu ağırdı; alelacele ve adil yargılanma ilkelerine riayet edilmeden yapılan yargılamalarla 517 kişiye idam cezası verilmiş ve 50‘si infaz edilmişti; 300 kişi “kuşkulu” bir şekilde ölmüş 171 kişinin ‘işkenceden’ öldüğü belgelerle kanıtlanmış, 11 kişi gözaltında kaybedilmişti. 937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklanmış, 23 bin 667 derneğin faaliyeti durdurulmuş, sırf İstanbul’da 300 gün gazetelerin çıkması engellenmişti. 31 gazeteci tutuklanmış, 300 gazeteci saldırıya uğramış ve 3 gazeteci öldürülmüştü ve tam 49 ton gazete, dergi ve kitap, sakıncalı olduğu iddiasıyla imha edilmiş, basın özgürlüğünü kısıtlayan 151 yasa çıkartılmıştı.

    Üzerinden tam 44 yıl geçti ancak; halen 82 tarihli darbe anayasası yürürlükte, darbe anayasası ile hayatımıza sokulan kurumlar iş başında. Ve özellikle 2016-2018 OHAL sürecinde yaşanan ağır bilanço, devamında çıkarılan yasalar ve hakim politikalarla insan hakları normları ve demokrasi ilkelerinin yanında yürürlükteki hukukun dahi yok sayılması sonucunda yaşanan; yaşam hakkı ve işkence görmeme hakkından ifade özgürlüğüne , örgütlenme özgürlüğünden toplanma özgürlüğüne, eğitim hakkından sağlık hakkına, çevre hakkından insan onuruna yaraşır bir yaşam hakkına temel haklarımızın aymazca ihlal ediliyor olması gösteriyor ki; 12 Eylül, kurumları yanında zihniyeti ile de halen iş başında.

    Bilindiği üzere iktidar bununla da kalmadı, “15 Temmuz darbe girişimi” sonrasında ilan ettiği ve iki yıl süren OHAL, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa değişikliği, 31 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe giren ve OHAL yetkilerinin devamını sağlayan 7145 sayılı torba kanun, 25 Ağustos 2018 den başlayarak Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray buluşmalarına getirilen yasaklar ve devamında 2020 yılında çıkarılan yeni Bekçiler Kanunu, Çoklu Baro Yasası, Sosyal Medya Sansür Yasası, Ceza İnfazında eşitsizliği derinleştiren ve işkenceye zemin hazırlayan, Sivil Toplum Örgütlerine kısıtlamalar getiren yasal düzenlemeler, 20 Mart 2021 tarihinde İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve hak ve özgürlüklere getirilen yasak uygulamaları ile 12 Eylül’ü daha da pekiştirdi ve hükümetin OHAL yetkilerini 3 yıl süreyle yeniden uzatan yasanın 18 Temmuz 2021 tarihinde kabulü ile rejim, OHAL koşullarının ötesine geçtiğini ve rejimin otoriter tarzda yeniden yapılandırılması amacıyla hareket ettiğini de göstermiş oldu.

    “İKTİDARI DENETLEYECEK OTORİTELER D2 KALDIRILDI”

    Özetle geçen yıl olduğu gibi son bir yılda yine; Anayasa ve yasalar dahil, hukuk normlarının bağlayıcılığı yok sayılmış, Anayasa ve uluslar arası insan hakları sözleşmelerine aykırı, hak ve özgürlükleri yok sayan yeni düzenlemeler yapılmış, hak ve özgürlüklerin ihlaline karşı siyasi iktidarı durduracak, denetleyecek mekanizmalar tamamen ortadan kaldırılmış, halk hukuk güvenliğinden yoksun bırakılarak hak ihlalleri, keyfiyet/ hukuk dışılık adalet ve emek mücadelesi alanına, ekoloji mücadelesine, LGBTİ’lere ve kadınlara genişletilerek devam ettirilmiştir. Ve geçen yıl olduğu gibi bu yıl da bu yapılanlarla kalıcı bir otoriter rejim yapılandırılmaya devam edilmiştir.”

    Basın açıklamasında darbeleri önlemek için yapılması gerekenler de şu şekilde sıralandı:

    -Darbe kurumlarını kapatmak,
    -Hak ihlallerine neden olan yasaları tüm sonuçları ile ortadan kaldırmak,
    -Darbecileri ve darbe sürecinde işlenen suçları cezalandırmak,
    -Darbe nedeniyle doğan zararların giderimini de kapsayacak şekilde onarıcı adaleti sağlamak,
    -Hak ve özgürlükleri evrensel ölçülerde genişletmek ve baskıdan kalıcı olarak kurtarmak,
    -Demokratik ve özgürlükleri esas alan yeni bir anayasa yapılması,
    -Demokratikleşme yanında çatışma çözümü ve pozitif barışı sağlamak ve kurumsallaştırmak.

    Basın açıklamasında son olarak hükümete seslenilerek, “Otoriterleşme yolundaki ısrarına rağmen, darbe karşıtı olduğunu söylemekten vazgeçmeyen hükümeti; 12 Eylül’e ve darbelere karşı olduğunu ispata çağırıyoruz” denildi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • 12 Eylül Darbesi’nin 44. yılı: Darbenin failleri hala hesap vermedi

    12 Eylül Darbesi’nin 44. yılı: Darbenin failleri hala hesap vermedi

    PİRHA- 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 44 yıl geçti. 650 bin kişinin gözaltına alındığı, yüzde 95’inin işkenceye tabi tutuldu, işkencede 171 kişinin öldürüldüğü darbenin faillerinden sadece Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler.

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde yapılan ve Türkiye demokrasi tarihine ‘kara bir leke’ olarak geçen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 44 yıl geçti.

    Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala güncelliğini koruyor.

    Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkencede katledildiği’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.

    Askeri darbenin hazırlıkları, Haziran 1980’den itibaren Genelkurmay Karargahı’nda yapılmaya başlandı. Kod adı “Bayrak Harekâtı” olan darbe, ilk olarak bütün ordu komutanlarına gönderilen emirle 11 Temmuz saat 04.00’te hayata geçirilmek istendi ancak 2 Temmuz’da Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki hükümetin güvenoyu almasıyla plan ertelendi.

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen son askeri darbesi olarak tarihe geçen 12 Eylül 1980 Darbesi’nin başladığı cuma günü saat 03.59’da TRT radyosunun İstiklal Marşı ve sonrasında anons yapılmadan, Harbiye Marşı’nın çalınmasıyla anlaşıldı.

    GÖZALTI SÜRELERİ 90 GÜNE ÇIKARILMIŞTI

    Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayımlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi. Milli Güvenlik Konseyi’nin bildirileri aracılığıyla, gözaltı süreleri 90 güne çıkarıldı. Adil yargılanma hakkı tamamen kaldırılarak sıkıyönetim komutanlıklarınca Sıkıyönetim mahkemeleri kuruldu.

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, darbenin gerekçesini, “… Kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır” şeklinde açıklamıştı.

    Darbenin Evren dışındaki uygulayıcıları ise Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’dan oluşan komuta kademesiydi.

    SİYASİLER SÜRGÜN EDİLDİ

    12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükümet görevden alındı, TBMM feshedildi. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı askeri dönem başladı.

    Cuntacılar, 13 generali ülke genelinde ilan ettikleri 13 sıkıyönetim bölgesine komutan olarak atarken Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetleri de durduruldu.

    Siyasi partileri de lağveden askeri yönetim, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i Hamzakoy’a, Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş’i ise Uzunada’ya sürgüne gönderdi. Siyasi yasaklar geldi.

    Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu’ya kurdurulan hükümet, 21 Eylül’de göreve başladı.

    Darbenin ardından geçen 3 yıl içinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, yapılan ‘güdümlü’ referandumla yüzde 92’lik evet oyu aldı.

    Halk oylamasında, Kenan Evren cumhurbaşkanı seçilirken askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumuna kadar yürürlükte kaldı.

    CUNTACILAR İDAMLARIN KARARINI VERDİ

    Yönetime el koyan cuntacı askerler, idamların kararını da verdi. Darbe sürecinde 650 bin kişi gözaltına alınırken, 517 kişi için idam istendi.

    Darbeden sonra ilk idamlar, 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşti. İlk olarak sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980’ta idama mahkum edildi.

    12 Eylül 2010’da yapılan referandumdan sonra anayasa değişikliğiyle “Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanmayacağını düzenleyen Anayasa’nın geçici 15. maddesi” yürürlükten kaldırıldı. Türkiye genelinde birçok kişi ve örgüt, darbenin sorumluları ile bu kişilerin emir ve talimatlarını uygulayanlar hakkında soruşturma başlatılması için suç duyurusunda bulundu.

    CEZAEVİNE GİRMEDEN ÖLDÜLER

    Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma kapsamında, Evren ile Şahinkaya hakkında hazırladığı iddianameyi, 10 Ocak 2012’de kabul etmesiyle Türkiye tarihinde ilk kez bir darbenin sorumluları yargı önüne çıktı. İddianamede iki komutan, ”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek” ile suçlandı.

    Cumhuriyet Savcısı Erdinç Hakan Özdabakoğlu, 12 Eylül Davası’nda verdiği esas hakkındaki görüşte, sanıklar Evren ve Şahinkaya’nın, 765 sayılı TCK’nın “Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler” başlıklı 146. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmalarını istedi.

    Mahkeme Başkanı Oktay Saday’ın açıkladığı hükme göre Evren ve Şahinkaya, “21 Aralık 1979’da dönemin Başbakanı’na verdikleri muhtırayla Anayasa’yı ve TBMM’yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan, 12 Eylül 1980’de de cebren Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM’yi ıskat ve cebren men suçundan eylemlerine uyan 765 sayılı TCK’nın 146/1. maddesi gereğince” ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Takdiri indirimle bu cezalar, müebbet hapis cezası”ina çevrildi.

    Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu’nun “askeri rütbelerin sökülmesi”ne ilişkin 30. maddesinin de uygulanmasına karar verildi. Kararın ardından Evren ve Şahinkaya’nın avukatı, 24 Haziran 2014’de kararın bozulması istemiyle temyiz dilekçesini Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesine verdi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesi sürerken Evren, 10 Mayıs 2015’te tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde 98 yaşında, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Şahinkaya da 9 Temmuz 2015’te 90 yaşında öldü.

    Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesinde, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Durak Arslan, mültecilikten Alevi örgütlenmesine 44 yıllık bir göçün hikayesini anlattı-VİDEO

    Durak Arslan, mültecilikten Alevi örgütlenmesine 44 yıllık bir göçün hikayesini anlattı-VİDEO

    PİRHA-  Yozgat’ın Alevi köyü olan Karabalı’da doğan ve 12 Eylül darbesinde mülteci olarak yerleştiği Fransa’da yerel mecliste 11 yıl görev yapan Durak Arslan,  Fransa’daki Alevi örgütlenmesini yaptı. Arslan, “Alevi kurumları suni tartışmalarla enerjisini israf etmemesi gerekir. Aleviliğin tarifini her birey kendine göre yapabilir. Aleviler birbirini ayrıştırmamalı, ötekileştirmemeli. Alevi hareketinin cevap bulması gereken soru Alevilerin acilen çözüm gerektiren sorunlarıdır” diye konuştu.

    1965 yılında Yozgat Sorgun’a bağlı bir Alevi köyü olan Karabalı köyünde doğan Durak Arslan, Alevi kimliğinden dolayı daha ilk ayrımcılığa ortaokulda uğrar. Bir arkadaşının ‘Sen Alevi misin?’ diye sorup gitmesi ve arkadaşlığını bitirmesi derin bir iz olarak kalır.

    12 Eylül askeri darbesinin ayak seslerinin geldiği bir dönemde ailesi ilk olarak abisini bir otobüsle Almanya’daki ablalarının yanına gönderir. Ve 1 hafta sonra otobüse binme sırası kendisine gelmiştir. Almanya’ya bir şekilde ulaşan ve 15 yaşında olmasından kaynaklı oturum alamayan Durak Arslan, yeni bir umut adına Fransa’ya geçer.

    Mülteci olmanın getirdiği tüm olumsuzlukları yaşadığını kaydeden Arslan, çalıştığı çeşitli işler sonrasında kendi işini kurarak Fransa’da katılımcı demokrasi modelini uygulayan ilk iki belediyeden biri olan Maizières les Metz’de yerel meclisine seçilerek 11 yıl görev yapar.

    Kahvaltı yaptıkları bir sırada oğlunun, “Baba biz neyiz” sorusuna cevap vermeye çalışan Arslan, bu sorunun bölgedeki bir çok Alevi ailede cevaplanması gereken bir soru olduğunu fark ederek sorumluluk alır. Çevredeki 20 kişiyle 2004 yılında Moselle Alevi Kültür Merkezi kurarlar ve sonrasında Arslan çeşitli ihtiyaçlar sonrasında 2006 yılında Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanlığı hizmetini üstlenir. 2 dönem genel başkanlığı sonrasında ise Fransa’da kendi iş alanında yaptığı işlerle de adını duyuran Arslan, ülkede ilk dış cephe akademisini kurarak, bakanlıklar nezdinde sunumlar yapar.

    1980 yılında çıktığı Türkiye’de Alevilerin eşit yurttaşlık haklarından mahrum olmasının demokrasinin bir eksikliği olduğunu ifade eden Arslan, Alevi hareketi içerisindeki suni gündemlerin, Alevilerin acilen çözülmesi gereken sorunlarından çalınmış bir enerji olduğunu söyledi.

    Durak Arslan, kendi yaşamına ve Alevi toplumunu ilgilendiren sürece ilişkin sorularımızı cevapladı.

    ANNEM ‘ALEVİ OLDUĞUNU SÖYLEME’ DİYE TEMBİH EDİYORDU”

    PİRHA- Durak Arslan kimdir? Nasıl bir ortamda doğdu?

    DURAK ARSLAN: 1965 yılında Yozgat Sorgun Karabalı köyünde, bahar ayının bilinmeyen bir tarihinde doğmuşum. İlkokulu köyümüzde bitirdim, ortaokul için Sorgun’a gitmek zorundaydık. Köyümüzden çıkana kadar da Alevilerin bu kadar horlandığını, Türkiye’de özellikle Yozgat kazasında Aleviliğin bir risk taşıyacağını hiç düşünmezdim. Çünkü köyümüzde herkes Alevi inancına sahipti. Köyümüzde ilkokulu bitirdim ve kasabaya ortaokula gideceğim gün annem yeni takım elbisemi giydirerek beni elleri arasına aldı ve “Oğlum senden bir şey istiyorum. Sorgun’da sorarlarsa Alevi olduğunu kimseye söyleme” dedi. “Niye” dediğimde, “Söyleme daha iyi olur’ dedi. Tam anlayamamıştım o zaman. Ortaokulda annemin tavsiyesine uyarak hiç gündeme getirmedim, söyleme gereği duymadım.

    “HAYATIMDA DERİN BİR İZ BIRAKTI”

    -Ama Alevi olduğunuz biliniyordu değil mi? Bunun yansımaları nasıl oldu?

    Başka bir köyden benim gibi kasabaya okumak için gelen bir arkadaşla tanışıp birbirimize ısınmıştık sınıfta. Bir kaç ay sonra, bir sabah okulun avlusunda merakla yanıma yaklaştı ve bana “Durak sen Alevi misin?” diye sordu. Ben de ansızın ne diyeceğimi şaşırdım önce. “Evet” dedim. Gözleri doldu arkasını döndü gitti. Başkaları söylemişler, niye o kızılbaşla arkadaşlık ediyorsun diye. Artık ne anlatıldıysa küçüklüğünden beri. Çok ağırıma gitmişti o zaman, yani bu kadar aşağılanacağımı ya da bu kadar hakkımızda kötü şeylerin söylendiğini hiç düşünmemiştim. Sonra anladım ki hurafelerle yetiştirildiği için o arkadaşla bağımız kopmuştu. O benim hayatımda derin bir iz bıraktı.

    12 EYLÜL DARBESİNİN AYAK İZLERİ YAKLAŞIYOR

    -Darbenin ayak sesleri Yozgat’a kadar uzanmıştı. Ülkeden çıkmak zorunda kalışınız nasıl gelişti? 

    İnsani temelde samimi olduğum o Sünni arkadaşımın sadece Alevi olduğum için benden uzaklaşması bana çok ağır gelmişti. Ortaokulu böyle zor koşullarda üç yıl boyunca geçirdim. Yabancı dilim kura çekildi ve Fransızca çıktı. Okulumuza atanan yeni mezun olmuş kadın Fransızca öğretmenimiz kasabadaki tacizlere dayanamayıp, bir ay sonra kasabayı terk edip gitti ve yerine din dersi öğretmenimiz girmeye başladı. Fransızca yerine bol bol Arapça dualar ezberletiyordu bize. Sınıfta beş Alevi öğrenci vardı, hepimizin de en zayıf dersi din dersiydi. Çünkü ne namaz biliyorduk ne de dua. Maalesef son sınıfı bitiremedik, çünkü 1980’nin en şiddetli olaylarının olduğu, gözümüzün önünde kavgaların ve ölümlerin yaşandığı dönemdi. Yozgat’ta Alevi olmak otomatikman solcu olmaktı. Yaşama koşulumuz yoktu ve artık okula gidemez olduk son aylarda. Babam, Sorgun’a bağlı, Alevi bir nahiye olan Bahadın’a aldırdı tayinimi. Ortaokul diplomamı oradan aldım. O yıl 12 Eylül darbesi oldu.

    “15 YAŞINDAYDIM VE GİTMEYE HAZIR DEĞİLDİM”

    O zaman sol dalga Yozgat’ta da gelişmeye başlamıştı. Aile zaten endişeliydi geleceğimizden, hele de 12 Eylül gelince tamamen önümüzü göremez olduk. Ben çok farkında değildim, 15 yaşındaydım, her ne kadar merakla biraz da moda olduğu için sınıfsal ve sol içerikli kitaplar okusam da, riskleri göremiyordum. Ama aile bunu gördü. Önce ağabeyimi otobüsle Almanya Hamburg’a ablamın yanına gönderdiler. Bir hafta sonra da aynı otobüse beni bindirip Koblenz’deki ablamın yanına gönderdiler. Hiç hazır olmadığım bu ayrılık, daha ziyade benim için bir yırtılıştı. Çünkü 15 yaş çok erkendi benim için. Ağabeyim her ne kadar 19 yaşında merakla gitse de ben istekli olmasam da, buna mecbur olduğumun farkındaydım.

    “KAÇAK KALMIŞTIM VE GÖNDERİLME STRESİ YAŞIYORDUM”

    -Ve mültecilik hikayeniz başlamış oluyordu. Kendinizi nasıl bir ortamda buldunuz? 

    Üç günlük otobüs yolculuğumda pozitif şeyler düşünerek kendimi motive etmeye çalışıyordum. Ama varınca çok kısa sürede ailemi özledim. Her akşam gizli gizli ağlıyordum. Daha çok ilk aylarım her gün tekrar bir an önce Türkiye’ye döneceğim ümidiyle geçti. Tabi ablam “Tamam göndereceğiz, bir hafta sonra, on gün sonra” diye teselli etti. Birkaç ay sonra artık alışmaya başlıyorsunuz. Bunun da ilk yolu dil öğrenmekten geçiyor. Kendime hedef koymuştum, her gün iki tane kelime not alıyordum, cebime koyup akşama kadar ezberliyordum. Çok kısa sürede Almanca kelime hazinemi geliştirmiştim. Abim iltica hakkı alabildi, ama yaşım küçük olduğu için maalesef ben alamadım. Reşit olmadığım için o hakkı bana tanımadılar ve bir yıla yakın zamanım böyle geçti. Artık Almanya’da kaçaktım ve bu çok zor bir duygu. Yakalanma ve yurtdışı edilme korkusunun her an stresi vardı. Her polis arabası gördüğümde, bu sefer tamam diye içim cız ediyordu. Bir yıl ara ara restoran, çiçek tarlası işlerinde çalışarak böyle tedirgin geçti ve en sonunda Alamanya’da kalamayacağım anlaşıldı.

    FRANSA’YA GEÇİŞ VE YENİDEN MÜLTECİLİK

    O sırada gazetede bir haber okumuştuk. Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı seçildi, bütün kâğıtsız yabancılara af çıktı ve bazı şartlarla oturma izni veriliyor diye yazıyordu. İsteksiz olsam da, Fransa’da oturan bir ablam vardı ve onun yanına kaçak yollardan beni geçirdiler ve şansımı bir de böyle denemem için. Fransa’da da aynı nedenden dolayı yaşım reşit olmadığı için oturma izni alamadım. Yurt dışı edildim. Bana verilen sürenin sonuna günler kala şansımı zorladım ve tavsiye üzerine ebeveynlerimden vekaletname belgeleri temin ederek 1982 yılında Fransa’da oturma hakkı aldım. Mülteci olarak yeni bir ülkede kendini kabul ettirmek oraya uyum sağlamak çok zor. Hele de okuma, barınma imkanlarınız yoksa bunlar çok daha zor. Sokakta geçirdiğim günlerde, annemin ben küçükken söylediği şu cümle tek tutunduğum dal oldu  “Oğlum, her dara düştüğünde Hızırı çağır, o senin bir çare bulmana yardımcı olur” sözü o zor koşullarda bana hep motivasyon verdi.

    “5 YIL SONRA AİLEMLE GÖRÜŞEBİLDİM”

    -Kaç yıl sonra ailenizi tekrar görebildiniz?

    Türkiye’den ayrıldıktan beş yıl sonra ancak köyümüze gelerek ailemle görüşebildim. İlk gördüklerinde beni tanıyamadılar. Garip bir duygu. Annemin tepeden tırnağa beni nasıl süzüp, sarılıp, saatlerce öpüp, kokladığını unutamıyorum.

    “ÇALIŞACAĞIM MADENDE 22 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ”

    -Oturma izni almakla bütün sorunların çözüme kavuşmadığını elbette biliyoruz. Hangi işlerde çalıştınız?

    Sokakta kaldığım günlerde, tesadüfen bir sığınma evinin varlığını öğrendim ve yine tesadüfen o evin müdüresi yaşlı kadına denk geldim ve durumumun aciliyetini anlayıp öncelik tanıdı bana. Yoksa uzun bir listenin en sonlarındaydım. İlk defa sıcak bir ortama girip kendimi güvende hissettiğimde, içimden ‘o yaşlı müdire kadın Hızır mıydı yoksa?’ diye annemin sözünü hatırlamıştım. Oysa okumayı çok istiyordum, hatta Türkiye’den giderken bana Almanya’da okumaya devam edeceksin demişlerdi, ama olmadı. Sığınma evi sayesinde Fransa’nın maden bölgesi olan Moselle’de madencilik okuluna yazıldım ve orada bir yıl eğitim aldım, birincilikle bitirdim okulu. Tam görevime başlayacağım günlerde maalesef Simon maden kuyusunda büyük bir grizu patlaması oldu. Çalışacağım kuyuda 22 kişi hayatını kaybetti, 100 kişi yaralandı. Bunların bazıları staj dönemimde asansörde, duşta karşılaştığım insanlardı. Türkiye’den annem babam televizyondan haberi duyunca çok merak edip günlerce merakta kalmışlar. Bir hafta sonra onlara ulaştığımda “istersen geri dön gel ama yeraltına inme oğlum” dediler. Çünkü 1050 metre yerin altından maden çıkarıyorduk. Böylece çok hevesle öğrendiğim madencilik mesleğimden vazgeçip, başka işlere yöneldim, ne bulsam o işte çalıştım, orman, yol, inşaat. Bu arada evlendim bir oğlumuz oldu. Çalıştığım firma kapandı işsiz kaldım, sonra da en yakın arkadaşımı ikna ettim, birlikte kendi işimizi kurduk.

    “YÜZDE 75 OY ALARAK MECLİSE SEÇİLDİM”

    -Fransa’da katılımcı demokrasi modelini uygulayan ilk iki belediyeden biri olan Maizières les Metz’de yerel meclise seçildiniz ve 11 yıl bir fiil görev yaptınız. Siyasete dahil olma durumunuz nasıl gelişti?

    Aynı zamanda Sosyalist milletvekili olan belediye başkanımız yeni dönem yerel meclis seçimleri için listesini oluştururken, ‘benim ekibimde iş insanı profili eksik seni ekibimde görmek istiyorum’ dedi. Kabul ettim ve yüzde 75 oy alarak meclise seçildik. Benim için bu adım bir entegrasyon göstergesiydi. Bu ülkede yaşıyorsam buraya katkı sunmam lazım düşüncesiyle bu görevi kabul ettim.

    “ÖĞRETİCİ İYİ BİR DENEYİM VE TECRÜBEYDİ”

    -Fransa’ya göç eden bir mülteci olarak mecliste kendinizi bulmanız nasıl bir duyguydu peki?

    Benim için çok öğreticiydi. Özellikle Fransa’da bir ilkti katılımcı demokrasi modeli ile belediyecilik. Biri Lyon şehrinde, ikincisi bizim belediye idi. Bu benim için ayrı bir motivasyon kaynağı oldu. İki dönemin ilkinde yatırım ve bütçe komisyonunda görev yaptım. İkinci dönemde de şehircilik komisyonunda görev yaptım. Bu çalışmalarıma paralel olarak yeni bir eğitim sürecine girdim ve şirketimizi bu sayede kurumsallaştırıp, büyüttük.

    “OĞLUM ‘BİZ NEYİZ’ DİYE SORDU”

    -2 dönem Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanlığı ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu yönetim kurulu üyeliği yaptınız. Fransa’daki Alevi örgütlenmesi süreciniz nasıl başladı?

    Kızımız 8, oğlumuz henüz 14 yaşındaydı. Bir gün kahvaltı yaparken, oğlumuz ‘Baba biz neyiz?’ diye sordu. Ben de ‘Nasıl biz neyiz’ dedim. “Arkadaşım babasıyla her cuma camiye gidiyor, diğer arkadaşım her Pazar babasıyla kiliseye gidiyor. Bana, sen nereye gidiyorsun diye soruyorlar” deyince ben de anlatmaya çalıştım, biz Aleviyiz dedim. “Tamam Aleviysek gideceğimiz bir yer yok mu?” dedi. Eşim de cevap veremedi, ben de. Bunu başka arkadaşlarıma da anlattım, aynı soruyla biz de karşılaşıyoruz, dediler. O zaman bir şeyler yapmamız lazım, dedik. Bu çocukları cevapsız bırakamayız. Dallanıp yükselebilmek için, tutunacakları kültürel köklerini arıyorlar. Biz cevap veremezsek eğer, başkaları hiçte hoşumuza gitmeyecek cevapları verecekler çocuklarımıza, dedik. Böyle bir sorumlulukla bir araya geldik. 20 kişiyle Moselle Alevi Kültür Merkezi’mizi ( AKM) 2004 yılında kurduk. O zaman hala belediye meclis üyesiydim, belediyenin imkanlarını da değerlendirerek toplantılarımızı, buluşma mekanlarımızı bu sayede ayarladık. Hem kurumsal hem de iş dünyasından edindiğimiz tecrübelerle, tek bir yöre ve çevreden ziyade, bölgede yaşayan bütün Alevi toplumunu temsil etmesine çok dikkat ettik. Her yöreden her profilden insanlar katarak bu süreci başlattık. Çünkü yörecilik sorunlarının başka illerde ve AKM’lerde yaşandığını duyuyorduk. Oldukça katılımcı bir uyumla AKM’mizi  kurduk. İlk aşure günü organizasyonumuza 500 kişi katıldı. FUAF’tan ( Fransa Alevi Federasyonu) yöneticiler Moselle’de böyle bir oluşumun kurulduğunu duyunca genel sekreter bizimle bağlantıya geçti. FUAF’a üye olmamızı teklif ettiler, “tabi ki oluruz” dedik ama sonra federasyonda bazı sıkıntılar olduğunu öğrendik.

    “2006 YILINDA FUAF GENEL BAŞKANLIĞINA SEÇİLDİM”

    Tanışma ve görüşmeler sonucunda benim başkanlık görevine aday olmam için yoğun bir talep oluştu. Henüz çocuklarımız küçük, meclis üyeliği, şirket yönetimi var, mümkün değil, bugün karar versem iki yıldan önce böyle bir görevi alamam, dedim. Bizzat o zamanın Avrupa Alevi Konfederasyon Başkanı beni arayarak “İki yıla federasyon filan kalmaz” dedi. Vicdan azabı yaşadım, yani sizden dolayı bir federasyonun kapanması gibi ağır bir sorumluluk hissi! Sonra annemi aradım, rızalık istedim, türlü gülbenklerle olur verdi, çok sevindi. Eşim ve oğlum da rızalık verdi, kızımız henüz küçüktü, yakın dostlarımdan da rızalıklarını aldım.
    Önce bir hazırlık dönemi yaşadık. Birlikte beyin fırtınası yapabileceğimiz bir ekip oluşturduk. Fransa’da kaç Alevi var, bu Alevilerin öncelikli ihtiyaçları ne diye bir fotoğraf çektik. Bir ihtiyaç listesi çıkardık. Tabii liste o kadar uzundu  ki, dedik on iki tane öncelikli olanı alalım, bu öncelikli ihtiyaç için birer tane komisyon oluşturalım. Bunu da tüzüğümüze çalışma modeli olarak koyalım. İnanç, eğitim ve araştırma, kurumsallaşma, diplomasi ve dışa açılım, ekonomi, lojistik, kadınlar, gençlik, çevre, basın yayın, işveren, diye 12 tane komisyon düzenledik. O günkü yönetimden tecrübeli bir arkadaşla birlikte bir tüzük hazırlığı yaptık. Onun ardından bütün Alevi kültür merkezlerine kendimi tanıtan, projemizi özetleyen ve beklentilerimizi sıralayan bir mektup göndererek, her AKM’nin belirttiğimiz profillere uygun kişileri yeni dönem için bize yazılı olarak önermelerini talep ettim. Tabi ilk defa görülen bir şey, kimisi tepki gösterdi kimisi çok heyecanlandı. Ama sonuçta onlarca mektup geldi. Kendi alanında uzman olan birçok profil ortaya çıktı. Müthiş bir ekip oluştu. Onların içerisinden görüşme yaparak bir görev dağılımı yaptık. O şekilde kongreye gittik, kongrede bütün listemize delegelerimizin tamamı tarafından onay verildi.

    Ailemin ve arkadaşlarımın desteğiyle Fransa Alevi Federasyonu Genel Başkanlığı hizmetime 2006 mayıs ayında, “Doğru kişi doğru göreve, az laf çok iş” şiarımızla, bütün kongre delegelerimizin de rızalığıyla başladım.

    “İLK 3 YILDA 20’YE YAKIN ALEVİ KÜLTÜR MERKEZİ KURULDU”

    Böyle yeni bir heyecan doğdu. İlk üç yıl içerisinde beş üye Alevi Kültür Merkezi’nden 20’ye yakın Alevi Kültür Merkezi’ne yükseldik. Müthiş bir heyecan oluştu.

    “10 BİN KİŞİLİK ETKİNLİK ‘AŞK OLA’ İLE ALEVİLERİN ORTAK FOTOĞRAFINI VERDİK”

    Bu çalışmaların içine girdiğim günden beri kafamda uçuşan sorular ve çelişkiler vardı. Neden Aleviler farklı isimlerle hareket ediyorlar, ortak fotoğraf vermiyoruz ? Neden taleplerimizi birlikte ve güçlü bir sesle dillendirmiyoruz ? Bunu yönetimdeki arkadaşlarımla paylaştım. Strazburg’da, bütün Alevi kurumlarının temsilcilerinin katılacağı, müthiş bir görsel şölen yapalım ki, o gün dünyadaki Alevilerin kalbi Avrupa’nın başkentinde atsın, dedik. Bu kararımızı bağlı olduğumuz konfederasyonla da paylaştık. Üç ay içerisinde “Aşk ola” etkinliğini organize ettik. 200 sanatçının katılımıyla on bin kişilik Zenith salonunda, dört televizyon kanalının direk verdiği bir şöleni gerçekleştirdik. Aleviler ve dostları bu fotoğrafta olsun dedik. Dönüşler bizi çok duygulandırdı. Afganistan’dan, Hindistan’dan, Afrika’dan izleyen Aleviler mailler göndermişlerdi ki “Ekranın karşısına ailece toplandık, gözümüz yaşlı izledik programı televizyondan. Biz kendimizi buralarda kaybolmuş hissederken, sayenizde tekrar varlığımızı hissettik, teşekkür ederiz” içerikli mesajlar geliyordu dünyanın dört bir yanından. Yani Avrupa’nın başkentinden böyle bir birliğin dünyaya yansıması bizim için değeri ölçülemeyecek bir karşılıktı. Bizler de bu mesajlarla çok duygusal anlar yaşadık.

    ALEVİ MEDYASININ OLUŞUM SÜRECİ

    -Yine siz Alevi medyasının oluşmasında çeşitli emekler verdiniz. Bu süreçten biraz bahseder misiniz?

    Modern Alevi Kurum modelimiz, Fransa’da çok iyi sonuçlar verdiği için aynı konsepti konfederasyonumuza da önerdik. Kongrede bu komisyon modeli onaylandı. Konfederasyonda, bizden önce televizyon kurma girişimi iki defa olumsuz sonuçlanmıştı. Tekrar gündeme geldiğinde önerilerde bulundum ve medya projesi konseptinin yazılımını ve tasarımını üstlendim. Üç ay geceli gündüzlü üzerinde çalışıp, konfederasyon toplantımızda konsepti sundum. Sunduğum Yol Medya konsepti oybirliği ile onaylandı. Yol Medya sadece televizyondan ibaret olmayacaktı. Yol Medyanın haber ajansı, günlük gazetesi, aylık dergisi, radyosu, muhabir eğitim okulu, muhabir ağı, televizyonu, kulübü olacaktı. YOL bizi çok iyi ifade eden bir isim olduğu için, dijital korumaya da almıştım, hiç tartışılmadı ve yönetimden hemen onay aldı. Her ne kadar ticari anonim şirket olarak resmiyet kazansa da, kolektif bir şekilde, canların da katkısıyla toplumun bir müessesesi olarak kuruldu. O sürece de tanıklık ettik, maddi ve manevi katkı sunduk elbetteki.

    FRANSA ALEVİ İŞVERENLER BİRLİĞİ (MASOURCE) KURULDU

    -2 dönem genel başkanlığınızdan sonra Fransa Alevi İşverenler Birliği’ni kurdunuz. Nasıl gelişti?

    Yeni tüzüğümüze en fazla iki dönem maddesi koyduğumuz için iki dönem başkanlıktan sonra arkadaşlar halen birlikte devam etmemi istediler. Kıramadım. Madem devam edeceğim ı zaman bir hayalimi daha gerçekleştireyim dedim. Yönetim kurulu üyesi olarak Fransa Alevi İşverenler Birliği’ni 50 iş insanı canımızla birlikte kurduk. Kurucu başkanı oldum ve hemen ilk yıldan oluşturduğumuz fonla üç tane önemli proje koyduk önümüze. Birincisi, öğrencilere burs. İkincisi Alevilik üzerine yapılan projelerin arasında bir yarışma yapmak ve yarışmada kazanan ilk üç projeyi finanse etmek. Üçüncüsü de federasyonumuza maddi katkı sağlamak. Bu amaçla kurduk ve çok güzel ve heyecanla başladı. Üç yıllık görev sürem dolduktan sonra arkadaşlardan müsaade istedim, görevimi teslim ederek biraz ihmal ettiğim aile yaşantıma ve şimdi 34 yaşında olan şirketime ve yeni mesleki projelerime dönmek istedim. Çünkü ihtiyaç da vardı. Yol hizmetimi burada aktif olarak tamamladım ama tabi kendi bölgemizde kurduğumuz cemevindeki gençlerle çalışmam devam etti. Onlarla üç yıl boyunca eğitim yaptık, birlikte çok verimli muhabbetler ettik.

    “İŞ HAYATIMDA İLHAMIMI ÖNEMLİ ÖLÇÜDE ÖĞRETİMİZDEN ALDIM”

    -Fransa’da kendi iş alanınızda yaptığınız işlerle de adınızı duyurdunuz. Bu alanı nasıl tarif ediyorsunuz?

    Şirket binalarımızın duvarlarında ve çalışma masalarımızın  üzerinde şu çümleler yazar “Mesleğimizi değerli kılma ve kabul ettirme misyonumuzun temelindeki temel değer insana ve çevreye olan saygıdır. Şirket ailemizin her mensubu bu değerin bilincindedir ve taşıyıcısıdır. Dürüstlük, Sorumluluk, Öngörülülük, Yaratıcılık, Dayanışma ve Çevreye duyarlılık ise ortak özelliğimizdir.”  Yeni işe alınan her çalışanımız bu misyon ve değerler şartımızı kabul ederek aileye mensup olur. Şirketimizde başından beri böyle bir değeri hep yaşattık. Şu anda da şirkette çalışan bütün kadro bunu bilir. Misyonumuz ve değerlerimiz diye hangisine sorsanız size söyler. Çünkü zaten bu misyonu ve değerleri paylaşmayan bizimle değil. Bizimleyse bu misyonu ve değerleri paylaştığı için. Şirketimizde merkeze insanı ve çevreyi koyduk. Yani yaptığımız meslek insana hizmet etmeli ve çevreye uyumlu olmalı. Bizim de mesleğimiz genellikle eski tarihi binaların restorasyonu ve  özellikle binaların dış yalıtımı ile enerji tasarrufu. Yaptığımız iş hele de son yıllarda o kadar çok değer kazandı ki biliyorsunuz dünyada bir enerji krizi var ve bu savaşlara bile neden olabiliyor. Diyeceğim o ki, iş hayatımda ilhamımı önemli ölçüde öğretimizden adım.

    FRANSA’NIN İLK DIŞ CEPHE AKADEMİSİ

    -Fransa’da akademi açma sürecinizi de biraz anlatır mısınız?

    Mesleğimizin Fransa’da okulu yok. Neden diye sorduğumda buna hiçbir cevap alamadım. Sonuçta otuz dört yıldır bizim mesleğimiz ve mutlaka bu sorunun da bir cevabı olmalı diye düşündüm. Bunu bütün devlet ve meslek odaları kademelerinde sorduğumda cevap alamadım. En sonunda şunu öğrendim ki Fransa’da meslekler listesinde yer almıyor ve meslek kodu yok. Dedim madem yok oturup şikayet etmektense bir çaresini bulabiliriz. Kendimiz okulumuzu açtık. Fransa’nın ilk cephe akademisini 2021 yılında kurduk. Şu anda halen bir ikincisi yok. İlk ders yılımız çok olumlu geçti. Basın çok ilgi gösterdi, yerel basınla başladı bölgesel basına yayıldı, ulusal televizyon kanallarının konusu oldu. Sonrasında davet edildiğim konferanslarda, üniversitelerde, ödül törenlerinde, ihmal edilmiş bu konuya özellikle dikkat çekmeye çalıştım.

    AKADEMİ 3 YILDIR MEZUN VERİYOR

    Cumhurbaşkanı François Hollande tarafından Paris’e davet edildim. Kitabını yeni çıkarmıştı ve okuduğum için üzerine konuştuk. Kitabında enerji kaynakları ve tasarrufu üzerine önemli bir yer ayırmıştı çünkü. ‘Siz bu konuya dikkat çekiyorsunuz ama esas bir ihmal var burada’ dedim. 2030-2050 yılı hedeflerine ulaşabilmek için bu mesleğin resmiyette var olması lazım ve bu konuda teknik kalifiye elemanların hızla yetişmesi gerekiyor. Yoksa Avrupa normlarını uygulamak ve hedeflere zamanında ulaşmak mümkün değil” diye söyleyince çok ilgilerini çekti. Ekonomi Bakanlığı’yla iletişim sağladılar ve ekonomi bakanı beni Paris’e davet etti. Bu konuda üç bakanlığın katıldığı bir toplantıda sunum yaptım. Konu dikkatlerini çekti ve bu projeyle ilgili çalışma grubuna dahil oldum. Gelinen aşamada üç yılını doldurdu bizim okulumuz. O anlamda çok yönlü motivasyon kaynağım bu çalışma ve devam ediyoruz yeni boyut alan çalışmalarla.

    ABDULLAH GÜL’E SORDUĞUNUZ SORU SONRASI LİNÇ EDİLME RİSKİ YAŞADINIZ STRAZBURG’TA

    -Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Strazburg ziyaretinde verilen bir resepsiyonda Alevi toplumuna yönelik hak ihlalleri, ayrımcılığı Gül’e sorduğunuz için linç edilmek istendiniz. Orada ne olmuştu?

    Evet, maalesef öyle oldu. Strazburg’da Abdullah Gül’ün organize ettiği ve sivil toplum temsilcilerine verdiği resepsiyona davet edildik. Katıldığımızda yaptığım konuşma oldukça saygılı ve gerçekçi olmasına, sorduğum soruların haklılığına rağmen, uğradığım hakaretleri, orada bulunan yüzlerce gerici güruh tarafından linç edilme riski yaşamış olmamızı bir yana bırakıyorum. Bir o kadar da Abdullah Gül’ün, kendisine sorduğum Alevilerin uğradığı ayrımcılıklara dair sorulara cevap vermek yerine, bir Cumhurbaşkanına yakışmayacak şekilde “bu tür konuları böyle topluluk önünde sormayın, gelin aramızda konuşalım” demesi de bir o kadar inciticiydi. Bütün bunlar aslında gizli gerçeklerdi. Sivas’ta yaşattıkları vahşeti neredeyse Avrupa’nın başkenti Strazburg’un merkezinde bize tekrar yaşatacaklardı. Zihniyet aynıydı.

    “TEDX KONFERANSINA KONUŞMACI OLARAK DAVET EDİLDİM”

    Evet TEDx Konferansı’nda konuşmacı olma teklifi aldığımda inanamadım doğrusu. Çekimserdim. Sonra iş çevrem ve yakın dostlarım bunun iyi bir fırsat olduğunu söylediler. Sonuçta TEDx konsepti dünyada 42 milyon insana hitap eden bir iletişim ağı. Kabul ettim ve sıkı bir hazırlık sonucu, profesyonel çekimlerin de yapıldığı bin kişilik Arsenal’in görkemli salonunda konuşmamı Fransızca olarak yaptım. Hayat hikayem, Alevilerin sorunu ve mesleki girişimlerimi içeren etkili duygusal bir konuşma oldu diye düşünüyorum. İyi ki yapmışım diyebilirim. Daha sonra İzmir TEDx Konferansı’na davet edildim. Önce kabul ettim. Sonra üniversite rektörlüğünün konuşmamın içeriğinde değişiklikler yapmamı istediklerini bana ilettiler organizatörler. Ben de değiştiremeyeceğimi söyleyip katılmayı kabul etmedim.

    “DEMOKRASİNİN İNŞASINDA ALEVİLERE VE TOPLUMUN BÜTÜN KESİMLERİNE DÜŞEN GÖREV EŞİTTİR”

    -Peki Fransa’dan bakınca Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?

    Şu anda özellikle Anadolu’da Alevilerin eşit yurttaşlık haklarından mahrum olması Türkiye demokrasisinin bir eksikliği. Sadece Aleviler için değil, bütün insanlık için, farklılıklar için bir an önce Türkiye’de demokrasinin inşa edilmesi gerekiyor. Burada tüm toplumun kesimlerine ve tabi Alevilere de görev düşüyor. Sadece Alevilerin meselesi değil, Sünnilerin de meselesi. Dolayısıyla cumhuriyetin laiklik ve demokrasinin inşasında Alevilere ve toplumun bütün kesimlerine düşen görev eşittir.

    “SUNİ TARTIŞMALAR ALEVİ KURUMLARININ ENERJİSİNİ İSRAF EDİYOR”

    -Alevi örgütlenmesinin genel durumuna dair neler söylemek istersiniz? Alevilerin taleplerine cevap verebilecek bir yerdeler mi?

    Alevi kurumları suni tartışmalarla enerjisini israf etmemesi gerekir. Aleviliğin tarifiyle ilgili sarf edilen enerji, Alevilerin acilen çözülmesi gereken sorunlarından çalınmış bir enerjidir diye düşünüyorum.  Aleviliğin tarifini her birey kendine göre yapabilir. Bu özgürlüğe sahip olmalı. Kimse kimseye kendi tarifini dayatmamalı. Bunun üzerinden Aleviler birbirini ayrıştırmamalı, ötekileştirmemeli. Tersine, eğer Alevilik Türkiye’de bir sorun olarak görülüyorsa, Alevi olduğundan dolayı insanlar mağdur ediliyorsa bir an önce bu Alevi kimliğinin Türkiye’de varlığının kabul edilmesi için hep birlikte çalışmalıyız. Kim nasıl algılıyorsa Aleviliği, kim nasıl yaşamak istiyorsa, bu kendi bireysel tercihi olmalı. Kimse kimseye Alevilik elbisesi biçmemeli. Nasıl ki biz bugünkü hükümete Alevilere siz elbise biçemezsiniz diyorsak, aynı minvalde bir Alevinin de diğer Aleviye, Alevilik elbisesi biçme hakkının olmadığını düşünüyorum.
    Yolumuz varlığın birliği, vahdeti mevcut, can, rızalık ve ikrar üzerine kurulmuşsa, gerisi teferruat. Bunları içselleştirip, kendince yürüyene aşk olsun. Şu dünya bahçemizde, Serçeşmemizden her canlı, kendi kabı kadar dolsa, kendi renginde, kendi kokusunda çiçek açsa, ne olur ki ?

    “ALEVİ KURUMLARI, ALEVİ TOPLUMUNDAN UZAK, YÜZDE 3’NE HİTAP EDİYOR”

    Alevi kurumlarının ne yazık ki şu anda Alevi toplumunu kucaklamaktan uzak olduğunu düşünüyorum. Cömert davranırsak yüzde üçüne hitap ediyor. Yüzde üçü kurumlarımıza gidip geliyor. Yüzde 97’si kurumların dışında. Herhangi bir kurum yöneticisine sorsanız muhtemelen halkı duyarsızlıkla suçlayacaktır. Kurumların yönetimine gelecek kişilere “ikrâr ver de, öyle gel” şartı getirseniz, göreceksiniz beş yıl içinde, şu an ile ters orantılı bir tablo ortaya çıkar ki o zaman taşlar yerine oturur, hırslar diner, rekabetler çöker, hesaplar biter ve her can daha sağlıklı özüne döner. Kurumları siyasetin oyuncağı olmaktan kurtarıp, siyaseti toplumun istekleri için değerlendirme fırsatı doğar.

    PİRHA/İZMİR

  • 44 senelik mücadelenin adı: Kifayet Ana- VİDEO

    44 senelik mücadelenin adı: Kifayet Ana- VİDEO

    PİRHA-  Kifayet Ana, 12 Eylül karanlığından korkmamış, evlatlarını cuntanın eline bırakmamış, işkence görmüş, oğlunu kaybetmiş bir isim. Diğer oğullarının hapishanelerde yaşadığı işkenceleri ise mücadelesi ile göğüsleyerek, 44 yıllık büyük bir direnişi bayrak gibi taşıdı hayatının büyük bir kısmında.

    Son haftalarda her cumartesi, meydanları doldurmaya, mücadelelerini bırakmamaya çalışan Cumartesi Anneleri’nin üzerlerine yağan saldırı dalgalarını izliyoruz. Yıllardan bu yana yürüttükleri direniş, baş etmeye çalıştıkları devlet baskıları ve inatları büyük bir mücadele maratonu olarak karşımıza çıkıyor.

    Kifayet Keçeci’nin de hayatı, benzer bir maratonla geçti ve 12 Eylül sürecinde mücadelenin simgesi haline geldi. Kifayet Ana’nın sözlerine dökülmüş olan öyküsü ise öykü tanımından çok daha öte bir direniş.

    “44 SENE OLDU AMA O ACI DÜNKÜ GİBİ”

    “44 sene oldu ama o acı hala dünkü gibi” diyor oğlunun öldürülmesinden bahsederken Kifayet Keçeci. Kifayet Ana’nın 1979 Kasım’ında Kilis’te oğlunun öldürülmesi ve diğer iki oğlunun da tutuklanmasından sonra hayat rutini tamamen değişir.

    Mitinglere katılıyor, buralarda konuşmalar yapıyor; Uşak ve Denizli’nin hemen her kasabasını, köyünü gezerek dostluklarını geliştiriyor, yeni kızlar-oğullar ediniyordu. Günleri cezaevleri, emniyet müdürlükleri kapısında geçerken oğlunun ekrandan duyulan mücadelemiz sürecek sözlerini kendine rehber edinerek yolları arşınladı yıllarca. Böylece acısını hafifletiyor ve oğlunun, yolunda öldüğü insanlık mücadelesine kendince katkı sağlıyordu. Ama bir yandan da işkenceler sürüyor, kızları ve oğulları da öldürülmeye devam ediyordu.

    Kifayet Ana, 1981 yılında gecenin bir vakti yumruklanan kapısıyla uyandı ve başladı yaşayacakları.

    Şöyle anlatıyor o geceyi:

    “Oğullarımı aramak için polisler evimize baskın yaptı. Küfür ederek 16 aylık torunumu duvara vurarak fırlattılar. Kızımın karşı çıkması üzerine dönemin Manisa Emniyet Müdürü Necdet Menzir tarafından feci şekilde dövüldü. Beyin damarı zedelendi ve bundan sonra kendini kaybetti. Akıl hastası şu an kızım”

    HERKESİN ANNESİ, K. ANA

    Oğullarının peşinden sürüklendiği bu mücadelenin ön saflarında o kadar yer aldı ki, kendisine bir süre sonra cezaevinden mektuplar yağdı. El konulmasın diye mektupların sonuna iliştirdiği K. Ana imzası onun kod adı haline geldi.

    Acı ve mücadelelerle dolu hayatını hep yazmak istedi K. Ana. Cezaevine kart göndermek için sürekli gittiği kırtasiyede çalışan genç adam, kendisine bir defter verip hayatını yazmasını önerdi. Ancak K. Ana mücadelenin içinde yer almaktan, hiç tanımadığı genç tutuklulardan aldığı mektuplara cevap vermekten hiçbir zaman hayat hikayesini yazamadı:

    “Cezaevindeki çocuklara mektup yazmaktan kendi hayatımı yazamadım. Daha sonra da gözüme sarı nokta indi, gözler kapandı. Sadece o yıllarda yazmış olduğum şiirler hatırımda kaldı. Yalnız kaldığımda yazdığım bu şiirlerle kendimi oyalıyorum. Onları okuyup hatıralarımı yaşıyorum.”

    BİR OĞLUN ZAYIF BEDENİNİN REFAKATÇİSİ

    2000’li yıllara gelirken cezaevlerinde başlayan ölüm oruçlarının haberi yeni bir mücadelesin kapısının onun için de açıldığını biliyordu. Ankara Numune Hastanesi odalarında, mahkum koğuşları arasında oğlunun zayıflamış bedeninin refakatçisi oldu. Bedenini ölüme teslim edenlerin refakatçiliği. Direnen evlatlarının akıbetini düşünürken de, diğer analarla omuz omuza verirken de ölümü göze alanların bekleyeni oldu.

    Bugünlerde en büyük derdi, yürüyememek. Yıllarca yollarını arşınladığı İnsan Hakları Derneği’ne gidemememin, eylemlere katılamanın ağırlığı üzerinde Kifayet Ana’nın. “Bacağımı kırdım, sonrasında yürümekte zorlanıyorum. Bir de kolum, sol kolum. Her daim yukarıya kaldırdığım sol kolum. Şimdi kaldıramıyorum ama mücadelenin başarıya ulaşacağına inancım tam” diyen Kifayet Ana, kadınların, gençlerin, mücadeleden geri durmaması gerektiğini dile getirmeyi de ihmal etmiyor.

    Mahpus yolu bekleyen analardan, ailelerden sadece bir tanesi Kifayet Ana. Unutulmayan, unutulamayacak mücadelelerden birinin refakatçisi.

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

  • BES/AR: Ağustos ayı açlık sınırı 15 Bin 660 lira- VİDEO

    BES/AR: Ağustos ayı açlık sınırı 15 Bin 660 lira- VİDEO

    PİRHA-Büro Emekçileri Sendikası Araştırma Merkezi (BES/AR), düzenlediği basın toplantısında açlık ve yoksulluk sınırı verilerini paylaştı. 12 Eylül darbesinin vurgulandığı toplantıda “Darbelere karşı demokrasi, yoksulluğa karşı insanca bir yaşam için direniyoruz” mesajı verildi.

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı Büro Emekçileri Sendikası basın toplantısında BES-AR Ağustos ayı açlık ve yoksulluk sınırı rakamlarını ve sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu.Basın metnini BES Genel Başkanı Bahadır Berdicioğlu okudu.

    “12 EYLÜL DARBESİNDE 30 BİN KAMU EMEKÇİSİ İŞLERİNDEN ATILDI”

    12 Eylül Askeri Darbesinin 43. yıl dönümü olduğunu hatırlatan BES Genel Başkanı Bahadır Berdicioğlu, darbenin siyasal ve ekonomik sonuçlarının halen devam ettiğini söyledi. Berdicioğlu şunları ekledi:

    “Ekonomik ve siyasi sonuçlarını halen yaşamaya devam ettiğimiz darbenin tarihsel olarak en sade özeti “Gülme sırası bizde” sözü oldu. Dönemin TİSK Başkanı Halit Narin’in darbe sonrasında söylediği “20 yıldır işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde” sözü sermaye sınıfının darbe karşısında konumlanışını ortaya koyarken, geçen onlarca yıla rağmen sermaye sınıfı gülmeye devam ediyor. “Kriz teğet geçti” diyen Başbakanlar, “dolarla mı maaş alıyorsunuz” diyen Bakanlardan sonra mesele “hayat pahalılığı yok, sorun psikolojik” söylemine kadar getirildi. Pandemi sonrası süreçte enflasyonla mücadele adı altında tüm ülkeler faiz yükseltirken, kendisini ekonomist ilan eden Cumhurbaşkanı tarafından Nas gerekçe gösterilerek sürekli faiz indirimine gidildi. Enflasyonla mücadele TÜİK verilerinin manipülasyonu ile sınırlı kaldı.”

    “HÜKÜMETİN 3 YILLIK BEKLENTİ VE HEDEFLERİNİ CİDDİYE BİLE ALMAMAK GEREKİYOR”

    Geçtiğimiz hafta açıklanan 2024-2026 yıllarını kapsayan OVP programını da değerlendiren Berdicioğlu, şunları aktardı:

    “Program ana hatları ile incelendiğinde IMF’nin Türkiye Raporlarında yer alan öneriler etrafında şekillendiği görülüyor. Sermaye sahipleri için kur korumalı mevduat hesapları, müteahhitler için dövize endeksli ödeme garantisi sunulurken, emekçilere hiçbir zaman tutturulamayan hedef enflasyona göre artış dayatılıyor.
    21 yıllık AKP iktidarında OVP ve bütçe hedefleri göz önüne alındığında hedeflerin tutmadığı ya da revize edildiği ortadayken, yılsonu hedeflerini tutturamayacak bir hükümetin 3 yıllık beklenti ve hedeflerinin öncelikle ciddiye bile almamak gerekiyor. Batıdan sıcak para bulmak ihtiyacı ile mevcut maliye ve ekonomi politikalarından “U” dönüşü yapılarak hazırlanan OVP’nin emekçilere fayda sağlamayacağı ortada.Milyonlarca kamu emekçisi ve emekliyi mağdur edecek bu tutarsızlık bile OVP’nin ve TİS’in ne kadar öngörüden ve ciddiyetten uzak hazırlandığını gösteriyor.

    Sendikamız tarafından her ay düzenli olarak açıklanan açlık ve yoksulluk rakamları ile kamu emekçilerinin tüketim tercihleri baz alınarak hazırlanan enflasyon oranları ortadadır. Kamu emekçilerinin maaşları yıllardır reel olarak düşmektedir. Tek adam rejimi Türkiye ekonomisini uçurumun kenarına kadar getirmiş, şimdi yeni bir acı reçete ile bedeli emekçilere ödetilmeye çalışılmaktadır. Gerçek bir toplu sözleşme yasasının çıkarılması ve grev hakkımızla ilgili iç hukukta düzenleme yapılması en acil talebimizdir. 12 Eylül askeri darbesinin puslu havasını dağıtıp sendikalarımızı nasıl kurduysak, milyonların katıldığı grevleri, yüzbinlerin katıldığı mitingleri nasıl yaptıysak tek adam rejiminin kapısını aralayan 12 Eylül 2010 referandumu ile bizlere dayatılan toplu sözleşme sistemini de tarihin çöplüğüne göndereceğiz.”

    “AĞUSTOS AYI AÇLIK SINIRI 15 BİN 660 LİRA”

    Bahadır Berdicioğlu araştırma verilerine göre 4 kişilik bir memur ailesinin 2023 Ağustos ayı açlık sınırının 15 bin 660 lira olduğunun altını çizerek  yoksulluk sınırı rakamlarını şu şekilde ifade etti:

    • Gıda madde fiyatları üzerinden yapılan hesaplamaya göre dört kişilik bir memur ailesinin sağlıklı beslenmesi için aylık yapması gereken harcama tutarı Ağustos 2023 için 15 bin 660 lira,
    • Tek Bir kişinin (bekâr) bir çalışanın Yaşam Maliyeti ise 21 bin 050 lira,
    • Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı kısacası Yoksulluk Sınırı 46 bin 980 lira olmuştur.

    Bu sonuçlara göre;

    Kamuda bekâr, çocuğu olmayan bir kamu emekçisi gelir vergisi kesintileriyle birlikte 20 bin 580 lira ücret ile 21 bin 050 lira olan yaşam maliyetinin altında ücret alarak hayatını idame ettirmeye çalıştığı gerçeği ile;
    4 kişilik bir ailenin 4‘ü de asgari ücretle çalıyor olsa bile, alınan ücret toplamı yoksulluk sınırının altında kaldığı gerçeğini siz değerli basın emekçileri aracığıyla tüm kamuoyu ile paylaşıyor.

    “GÜLME SIRASI EMEKÇİLERDE OLACAK”

    Berdicioğlu, Büro Emekçileri Sendikası olarak tüm kamu emekçilerine, asgari ücretlilere, emeklilere insanca yaşayacak bir ücret talep ettiklerini belirterek,  “Taleplerimizi elde etmenin yolunun mücadele, kazanımlarımızı korumanın yolunun demokratikleşme olduğunun bilinciyle emek ve demokrasi mücadelesi veriyoruz. Eşit, özgür, demokratik, laik bir ülkede barış ve kardeşlik içerisinde yaşadığımızda, gülme sırası emekçilerde olacak” dedi.

    “ÖZGÜR GELECEĞİ HEP BİRLİKTE KURACAĞIZ”

    Basın toplantısında konuşan KESK Eş Genel Başkanı Şükran Kablan Yeşil ise şunları söyledi:
    “Tam 43 yıl önce bu ülkede yaşanan anlatılması ve unutulmaması gereken zor bir tablo var. Başta emekçilere yönelik sermayenin beklentileri doğrultusunda yeni bir dizayn için askeri müdahalelerin yaşandığı süreçte on binlerce insan tutuklandı, gazeteciler tutuklandı, demokratik sivil toplum örgütleri, sendikalar kapatıldı. Kamudan biraz önce ifade edildiği gibi 30 bin insan hukuksuz bir şekilde ihraç edildi. Onunla yetinilmedi o dönem uygulanan idam cezalarıyla, tutuklama ve baskılarla sermayemin ihtiyaçları doğrultusunda bir yaşam dizayn edildim. Bugüne geldiğimizde AKP-MHP bu kimliği devraldı. Bugün bu ülkede AKP’nin yaşatmış olduğu katliamlarla, onlarca gazetecinin şu anda cezaevinde olmasıyla, seçilmiş milletvekillerinin hukusuzca tutuklu olmasıyla, belediyelere atanan kayyumlarla, tüm bunlarla dayanışmayı ve mücadeleyi büyütmek için 12 Eylül zihniyeti ile hesaplaşmak için daha fazla mücadeleye ihtiyacımız var. Bu ülke topraklarında, bütün bu coğrafyada demokrasi ve barış için yurttaşlık temelinde, laikliğe sahip çıktığımız, kadınların, gençlerin, çocukların özgürce yaşadığı özgür geleceği hep birlikte mücadelemizle kuracağız.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Kenan Evren’in ruhu AKP ve MHP’nin faşist uygulamalarıyla devam ediyor’

    ‘Kenan Evren’in ruhu AKP ve MHP’nin faşist uygulamalarıyla devam ediyor’

    PİRHA-Ankara 78’liler Girişimi, 12 Eylül Darbesi’nin 43. yılında basın açıklaması yaptı. Darbe hukukunun bugün de devam ettiği belirtilerek “12 Eylül’den bugüne gelinceye değin tüm iktidarlar, bencil çıkarları yüzünden, 12 Eylül’ün ruhu ve maddeleşmiş hali olan Anayasayı değiştirmek için girişimde bulunmamıştır” denildi.

    12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 43 yıl geçti. Ankara 78’liler Girişimi, yaptığı basın açıklamasında 12 Eylül’ün tekçi rejimle katlanarak sürdüğünü ifade etti. Ulus Meydanı’nda yapılan basın açıklamasını Şükriye Ercan okudu.

    “43 YIL ÖNCE TÜRKİYE’NİN KADERİ ÇİZİLDİ”

    43 yıl önce beş general tarafından Türkiye’nin kaderinin çizildiğini belirten Ercan, şu açıklamayı yaptı:

    “Demokrasi, hukuk, insan haklarının ayaklar altına alındığı, yüzbinlerce insanın hapishanelere atıldığı, sistematik ve sürekli işkence uygulamasının gündelik hayatın rutinine dönüştüğü, neoliberal ekonomi politikaları ile insanların açlığa ve sefalete sürüklendiği darbe süreci yaşanmaya başlamıştı. 12 Eylül faşizmi, dünya ölçeğinde bile en uzun sürmüş faşizm uygulamasıdır ve bugün yaşadığımız her sosyal, siyasi ve ekonomik kriz bu uygulamanın devamı niteliğindedir.

    Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir baskı uygulanmış, yüzbinlerce kişi tutuklanmış, işkencelerden geçirilmiş, idamlar gerçekleştirilmiş, işkencede onlarca kişi öldürülmüştür. Diyarbakır’daki uygulamalar, dünya işkence tarihinde yerini almıştır. Bugün de binlerce insan hukuksuz olarak hapishanelerde tutulmakta, insan hakları gözetilmemekte, düşman hukuku ve tecrit uygulanmaktadır. AİHM’in kararları hiçe sayılmakta, altına imza attığı uluslararası sözleşmeler kimsenin umurunda olmamaktadır.

    Yargılama değil, ceza verme amaçlı darbe döneminin sıkıyönetim mahkemelerinin yerini bugün normal adliyeler almış, aynı mantıkla yargılama yapmadan ceza verilmeye devam etmektedir. 12 Eylül Darbesi’nin ilk icraatı siyasi partilerin kapatılması olmuştu. Bugün ise yine iktidardaki parti kendi iktidarını kaybetme korkusu ile siyasi partilerin kapatılması için uğraş vermektedir. Darbe yaparak halkın seçme ve seçilme iradesine el koyan zihniyet bugün seçimle gelmiş belediyelere kayyum atayarak, yine halkın iradesini hiçe sayarak uygulamaya devam etmektedir.

    Yaşadığımız ekonomik kriz, serbest piyasa ekonomisinin yerleştirilmesi ve kapitalist dünya ekonomisi ile bütünleştirilmesi amacıyla, 12 Eylül’de uygulanmaya başlanılan neoliberal ekonomi politikalarının sonucudur. Bugün enflasyonun yüzde yüzlerin üzerine çıkmasının nedeni, o dönemden beri devam eden ve devlet politikası haline gelen neoliberal politikalardır.

    “SAPKIN TARİKATLAR O DÖNEM ORTAYA ÇIKTI”

    Günümüzün laiklik anlayışı ve FETÖ gibi yasadışı din kisvesi altındaki oluşumların temelleri 12 Eylül darbeci generalleri tarafından atılmış, sapkın tarikatlar o dönemde devlet tarafından desteklenerek ortaya çıkmıştır. İhtiyaç fazlası İmam Hatip Okulları en fazla 12 Eylül’de açılmıştır. Tarikatların devletin en ince kılcal damarlarına kadar sızması, o dönemde oluşturulan ve uygulanan politikaların eserleridir. 12 Eylül Anayasası ile oluşturulan siyasi yapı değiştirilmediği için bugünün iktidarları ortaya çıkmıştır.

    Devletin koruması altında, cinayet başta olmak üzere her türlü suçu işlediği halde elini kolunu sallayarak dolaşabilmektedirler. Bugüne yansıması ise, bir mafya liderinin bir siyasi parti liderinin koluna girerek meclis koridorlarında pervasızca dolaşabilmesidir. Emekçilerin haklarını alabilmesinin en önemli aracı olan grev hakkının kısıtlanması, sömürünün artmasına, ücretlilerin ekonomik durumlarının sürekli kötüleşmesine, yoksulluğun kronik bir hal almasına neden olmuştur. Bugün yaşadığımız yoksulluğun temel nedenlerinden biridir.

    12 Eylül’den bugüne gelinceye değin tüm iktidarlar ve siyasi partiler, kısa vadeli ve bencil çıkarları yüzünden, 12 Eylül’ün ruhu ve maddeleşmiş hali olan Anayasayı değiştirmek için girişimde bulunmamıştır. İşlerine gelen kısımları bölük pörçük değiştirmiş ama 12 Eylül faşizmini temsil eden ruhu aynen korunmaktadır. Bugün hala yürürlükte olan Anayasa böyle bir ortamın ürünüdür.

    Türkiye halklarının geleceği, çocuklarımıza ve gençlerimize yaşanabilir bir ülke bırakılması için öncelikle 12 Eylül faşizminin kapkaranlık gölgesi olarak kalan Anayasanın çağdaş demokrasilere uygun olarak değiştirilmesi gerekmektedir. Ancak o zaman 12 Eylül faşizminden kurtulunacaktır. Faşist Kenan Evren’in, “Asmayalım da besleyelim mi?” talimatından sonra, 12 Eylül’de 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı 7 bin kişiye idam cezası istendi ve 517 kişiye idam cezası verildi.

    Haklarında idam cezası verilenlerden 49 kişi asıldı, 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü ,171 kişinin işkenceden ölüğü belgelendi, cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.14 kişi aynı dönem yapılan açlık grevlerinde öldü, 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi, 43 kişinin intihar ettiği söylendi. 937 film sakıncalı bulunulduğu için yasaklandı, 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

    12 Eylül darbeci rejimi devam ediyor ve Kenan Evrenin ruhu AKP ve MHP’nin faşist uygulamalarıyla devam ediyor. Hala gazeteciler, siyasetçiler, hak savunucuları, avukatlar, doğa katliamlarına karşı çıkanlar, Aleviler, Kürtler, Ermeniler ve cümle ezilen, yok sayılan kimlikler ve inançlar baskı altında, ya cezaevlerindeler, ya sürgünde, ya da faşist baskılara dayanmayıp ‘gönüllü’ yaşadıkları ülkeyi terk etmişlerdir.”

    PİRHA/ANKARA

  • Doğan Çelik: 12 Eylül’de Amed zindanında çok zulüm gördük ama direndik-VİDEO

    Doğan Çelik: 12 Eylül’de Amed zindanında çok zulüm gördük ama direndik-VİDEO

    PİRHA-12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde çok zulüm gördüklerini ifade eden Doğan Çelik, “Ancak zulmün ve baskının olduğu yerde direnişte vardır. 70’li yıllarda Sagros zindanında yaşanan işkenceleri anlatırlardı ama biz Amed zindanında oradaki zulmün bin katını gördük” dedi.

    Kenan Evren’in başını çektiği 12 Eylül 1980 askeri darbesi, 43’üncü yılını geride bıraktı. Yeni bir rejimin önünü açan darbe, zulüm, işkence, idam ve ölümlerle Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biri olarak tarihe geçti.

    Resmi rakamlara göre; 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 230 binin kişinin askeri mahkemelerce yargılandığı, 52 bin kişinin tutuklandığı, 48 kişinin idam edildiği, 171’i işkence sonucu olmak üzere 300 kişinin yaşamını yitirdiği, yüzlercesinin kaybedildiği, binlercesinin işkence tezgahlarından geçtiği askeri darbe, hala yüzleşmeyi bekleyen bir hafıza oluşturdu.

    12 Eylül askeri darbesi yaşandığında Diyarbakır Cezaevi’nde olan Doğan Çelik, o dönemde yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı.

    “ÇOK ZULÜM GÖRDÜK”

    12 Eylül rejimini lanetlediğini ifade ederek sözlerine başlayan Doğan Çelik, “O yıllar çok farklı yıllardı. 12 Eylül’de Amed zindanında çok zulüm gördük. Ancak zulmün ve baskının olduğu yerde direnişte vardır. 70’li yıllarda Sagros zindanında yaşanan işkenceleri anlatırlardı ama biz Amed zindanında oradaki zulmün bin katını gördük. Mazlum Doğan’a çok işkence yapıyorlardı ama Mazlum Doğan bize ‘Sizi korkutuyorlar, işkence yapıyorlar ama direnin’ diyordu. Çok işkence gördük, Amed zindanındaki arkadaşlar cezaevinden çıktıktan sonra yaşadığımız işkenceleri konuşurken biz bu işkencelere nasıl dayandık diye konuşuyorduk. Her mahkemeye gittiğimizde sabah kahvaltısında çorbaya sabun koyarlardı herkesi ishal ederlerdi. Ellerimiz ve ayaklarımız bağlı bir şekilde 2 saat boyunca bekletirlerdi, mahkemeye giderken bir sürü arkadaşımız ishal olup mahkeme salonunda kendini tutamadığı oldu” dedi.

    “BÜTÜN YAŞANANLARIN HESABININ SORULACAĞINA DAİR UMUT VARDI”

    Cezaevinden çıktıktan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını ve herkesin korkutulduğunu söyleyen Çelik, “Bizimle beraber cezaevinde olan arkadaşlarımız bile korkup bize selam vermiyorlardı. İnsanlar neden bu kadar değişti diye düşünüyorsun. Bir gün bütün bu yaşananların hesabının sorulacağına yönelik umut vardı, cuntacıların bütün baskısı ve zulmü beni o kadar etkilememişti. Halkın direnişinde bir sorun yok ancak küçük hesaplar peşinde olanların hesaplarının bozulması gerekiyor. Biz bu sürecin çok sancılı geçtiğini görüyoruz ama bu sürecinde aşılacağını ve daha güzel şeylerin olacağına inanıyorum” diye konuştu.

    Cihan BERK/DERSİM

  • 12 Eylül Darbesi’nin 43. yıl dönümü

    12 Eylül Darbesi’nin 43. yıl dönümü

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 43 yıl geçti. 650 bin kişi gözaltına alındığı, yüzde 95’nin işkenceye tabi tutuldu, işkencede 171 kişi öldürüldüğü darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. 

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde yapılan ve Türkiye demokrasi tarihine “kara bir leke” olarak geçen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 43 yıl geçti.

    Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala gündemde.

    Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.

    Askeri darbenin hazırlıkları, Haziran 1980’den itibaren Genelkurmay Karargahı’nda yapılmaya başlandı. Kod adı “Bayrak Harekâtı” olan darbe, ilk olarak bütün ordu komutanlarına gönderilen emirle 11 Temmuz saat 04.00’te hayata geçirilmek istendi ancak 2 Temmuz’da Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki hükümetin güvenoyu almasıyla plan ertelendi.

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen son askeri darbesi olarak tarihe geçen 12 Eylül 1980 Darbesi’nin başladığı, cuma günü saat 03.59’da TRT radyosunun İstiklal Marşı ve sonrasında anons yapılmadan, Harbiye Marşı’nın çalınmasıyla anlaşıldı.

    Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayımlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi. Milli Güvenlik Konseyi’nin bildirileri aracılığıyla, gözaltı süreleri 90 güne çıkarıldı. Adil yargılanma hakkı tamamen kaldırılarak Sıkıyönetim Komutanlıklarınca Sıkıyönetim Mahkemeleri kuruldu.

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, darbenin gerekçesini, “… Kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır” şeklinde açıklamıştı.

    Darbenin Evren dışındaki uygulayıcıları ise Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun‘dan oluşan komuta kademesiydi.

    SİYASİLER SÜRGÜN EDİLDİ

    12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükümet görevden alındı, TBMM feshedildi. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı askeri dönem başladı.

    Cuntacılar, 13 generali ülke genelinde ilan ettikleri 13 sıkıyönetim bölgesine komutan olarak atarken Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetleri de durduruldu.

    Siyasi partileri de lağveden askeri yönetim, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i Hamzakoy’a,Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş’i ise Uzunada’ya sürgüne gönderdi. Siyasi yasaklar geldi.

    Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu’ya kurdurulan hükümet, 21 Eylül’de göreve başladı.

    Darbenin ardından geçen 3 yıl içinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, yapılan “güdümlü” referandumla yüzde 92’lik “Evet” oyu aldı.

    Halk oylamasında, Kenan Evren cumhurbaşkanı seçilirken askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumuna kadar yürürlükte kaldı.

    CUNTACILAR İDAMLARIN KARARINI VERDİ

    Yönetime el koyan cuntacı askerler, idamların kararını da verdi. Darbe sürecinde 650 bin kişi gözaltına alınırken, 517 kişi için idam istendi.

    Darbeden sonra ilk idamlar, 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşti. İlk olarak sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980’ta idama mahkum edildi.

    Referandumdan sonra yapılan anayasa değişikliğiyle “Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanmayacağını düzenleyen Anayasa’nın geçici 15. maddesi” yürürlükten kaldırıldı. Türkiye genelinde birçok kişi ve örgüt, darbenin sorumluları ile bu kişilerin emir ve talimatlarını uygulayanlar hakkında soruşturma başlatılması için suç duyurusunda bulundu.

    CEZAEVİNE GİRMEDEN ÖLDÜLER

    Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesinin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma kapsamında, Evren ile Şahinkaya hakkında hazırladığı iddianameyi, 10 Ocak 2012’de kabul etmesiyle Türkiye tarihinde ilk kez bir darbenin sorumluları yargı önüne çıktı. İddianamede iki komutan, ”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek” ile suçlandı.

    Cumhuriyet Savcısı Erdinç Hakan Özdabakoğlu, 12 Eylül Davası’nda verdiği esas hakkındaki görüşte, sanıklar Evren ve Şahinkaya’nın, 765 sayılı TCK’nın “Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler” başlıklı 146. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmalarını istedi.

    Mahkeme Başkanı Oktay Saday‘ın açıkladığı hükme göre Evren ve Şahinkaya, “21 Aralık 1979’da dönemin Başbakanı’na verdikleri muhtırayla Anayasa’yı ve TBMM’yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan, 12 Eylül 1980’de de cebren Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM’yi ıskat ve cebren men suçundan eylemlerine uyan 765 sayılı TCK’nın 146/1. maddesi gereğince” ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Takdiri indirimle bu cezalar, “müebbet hapis cezası”na çevrildi.

    Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu’nun “askeri rütbelerin sökülmesi”ne ilişkin 30. maddesinin de uygulanmasına karar verildi. Kararın ardından Evren ve Şahinkaya’nın avukatı, 24 Haziran 2014’de kararın bozulması istemiyle temyiz dilekçesini Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesine verdi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesi sürerken Evren, 10 Mayıs 2015’te tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisinde 98 yaşında, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Şahinkaya da 9 Temmuz 2015’te 90 yaşında hayatını kaybetti.

    Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesinde, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Samsun’da açıklama: 42 yıldır 12 Eylül’le hesaplaşma iklimi yaratılamadı-VİDEO

    Samsun’da açıklama: 42 yıldır 12 Eylül’le hesaplaşma iklimi yaratılamadı-VİDEO

    PİRHA- Samsun’da, Devrimci 78’liler Federasyonu ve Samsun Devrimci 78’liler Derneği, 12 Eylül Askeri Darbesi’ni protesto etti. Yapılan açıklamada, 12 Eylül’ün faşist generalleri hesap vermeden öldükleri ve İşkencecilerin devlet kademelerine yönetici olarak atanıp ödüllendirildileri hatırlatıldı. Açıklamada, 12 Eylül’le 42 yıldır bir hesaplaşma iklimin yaratılamadığı kaydedildi. 

     

    12 Eylül Askeri Darbe’nin 42. yıl dönümü nedeniyle Samsun’da, Devrimci 78’liler Federasyonu ve Samsun Devrimci 78’liler Derneği tarafından basın açıklaması yapıldı.

    Samsun Devrimci 78’liler Derneği Başkanı Cengiz Akşan tarafından okunan açıklamada, 12 Eylül darbecilerinin hesap vermeden öldükleri hatırlatılarak, “12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 42 yıl geçti. 12 Eylül’ün faşist generalleri hesap vermeden öldüler. Yargılamalar bir bir düşürüldü. İşkence davaları kapatıldı. Taleplerimiz bir bir reddedildi. Darbe hukukunun işlediği mahkemelerin verdiği kararlar üst mahkemelerce onaylanıp davalar kapatıldı. İşkenceciler devlet kademelerine yönetici olarak atanıp ödüllendirildiler” denildi.

    42 yıldır bir hesaplaşma iklimin yaratılamadığını belirten Cengiz Akşan, şöyle devam etti:

    “Şimdiye kadar yönetime gelen tüm hükümetler darbecilerle hesaplaşmak yerine darbenin nimetlerinden faydalanmayı seçtiler. Hatta iyi darbe, kötü darbe sınıflandırması yapıp bazı darbeleri desteklerken bazılarına karşı çıktılar. Bazılarını da fırsata çevirip ‘Allahın bir lütfu’ olarak gördüler. 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 42 yıl geçmesine rağmen bir hesaplaşma iklimi yaratamadık. 12 Eylül hala devam ediyor. Anayasası ile yargısı ile siyasi partiler kanunu ile Tek tip elbiseyle, tutuklamalarla, baskılarla, saldırılarla, katliamlarla devam ediyor. Irkçılık ve gericilik tavan yapmış durumda.”

    Ülkemizde işsizlik, yoksulluk diz boyu. İnsanlar açlık ve yoksullukla terbiye ediliyor. İnsanlar akın akın ülkeden kaçmak istiyorlar. Hala içerde ve dışarda savaş tamtamları çalınıyor, işgaller devam ediyor. Mülteci ve sığınmacı sorunu büyüdükçe büyüyor. Gözaltı ve tutuklamalar gün geçtikçe artıyor. Mafya liderleri, tecavüzcüler, hırsızlar, soyguncular dışardayken; Gazeteciler, Milletvekilleri, Belediye başkanları, Bilim insanları, Öğrenciler, Öğretmenler cezaevlerinde.

    “SAĞLIK VE EĞİTİM İMAMLARA, CEMAATLERE TESLİM EDİLMİŞ DURUMDA”

    Okul yerine yeni cezaevleri yapılıyor, müze olan tarihi yapılara el konulup ranta ve ibadete açılıyor. Ormanlarımız cayır cayır yakılırken, doğamız ve yeraltı yerüstü zenginliklerimiz talan ediliyor. Sağlık ve eğitim imamlara cemaatlere teslim edilmiş durumda.

    Kadına ve çocuklara yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve katliam artarken İstanbul Sözleşmesini kaldırdılar. Ülkemiz KHK’lerle yönetiliyor. KHK ile işinden aşından olan insanlar açlığa mahkûm edilmiş durumda. Ülkenin geleceği bir kişinin dudakları arasında, herkes onun ağzından çıkacak söze bakıyor.

    İnsan Hakları, barış, demokrasi, basın özgürlüğü tamamen yok edilmiş durumda. Sahibinin sesi çanak medyadan başka bir ses çıkmasına izin verilmiyor. En ufak adil yargılanma talebi bile geri çevriliyor.

    12 Eylül faşist darbesinin 42. Yılında gördüğümüz bu tablo 12 Eylül’ün devam ettiği hem de yeniden tahkim edilerek AKP eliyle sürdürüldüğü anlamına gelir. O gün “Bizim çocuklar başardı” diyenler bugün de başarılarının devamını sağlayıp pandemiyi, savaşı, katliamları fırsata çeviriyorlar.

    “YOK OLUP GİDECEKSİNİZ”

    “Bizim çocuklar başardı” diyenlere söyleyecek sözümüz verilecek mücadelemiz var. Bir daha başaramayacaksınız. Ne siz ne de çocuklarınız! Ne de işbirlikçileriniz. Başaramayacaksınız. Halklarımızın Demokrasi, Özgürlük, İnsan Hakları, Devrim ve Sosyalizm talepleri karşısında yok olup gideceksiniz. Biz devrimciler, bizlere emanet edilen direnme ve dayanışma kültürünü yaşamlarımıza geri çağırıyoruz. Omuz omuza direnmeye mücadele etmeye devam edeceğiz.

    Bundan 42 yıl önce bir Eylül ayında, topları ile, tankları ile, işkenceleri ile, idamları ile gelenler, zulüm orduları ile ülkemizi zifiri karanlığa çevirenler, acıların ağıtların yükseldiği bu coğrafyada sizi istemiyoruz. Yarım yüzyıl çöreklendiniz ülkemizin bağrına. Biz Demokrasi istiyoruz, biz özgürlük istiyoruz, biz güneşi istiyoruz, biz devrim ve Sosyalizm istiyoruz. Defolun… Defolun… 12 Eylül’ün 42. yılında unutmadık kaldığımız yeri. Son sözümüzü söylemedik daha. Bu hesabı kapatmadık. Devrimcilerin kapatmadığı hiçbir hesap kapanmış sayılmaz. Yaşasın Devrim ve Sosyalizm. Gün gelecek devran dönecek darbeciler halka hesap verecek.”

    PİRHA/SAMSUN

     

     

  • Mersin 78’liler: 12 Eylül katlanarak sürüyor!-VİDEO

    Mersin 78’liler: 12 Eylül katlanarak sürüyor!-VİDEO

    PİRHA- 12 Eylül 1980 darbesinin yıl dönümüne ilişkin açıklama yapan Mersin 78’liler Girişimi üyeleri, 12 Eylül rejiminin temel unsurlarıyla katlanarak sürdüğünü belirterek, “Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, yeni bir darbe olmamasının en uygun yolu darbelerle hesaplaşmaktır, darbecilerin ve işkencecilerin yargılanmasıdır” dedi.

    78’ler Girişimi, 12 Eylül 1980 darbesinin 42. yıl dönümü dolayısıyla Mersin Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi. Mersin Emek ve Demokrasi Platformu bileşenlerinin destek verdiği açıklamayı 78’ler Girişimi üyesi İbrahim Bilen okudu.

    İbrahim Bilen, 12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçtiğini, ancak 12 Eylül rejiminin temel unsurlarıyla katlanarak sürdüğünü belirterek, “Darbecilerin yaptığı 12 Eylül Darbe Anayasası ile Siyasi Partiler, Seçim Barajı, YÖK, RTÜK, Sendikalar yasalarının yanı sıra, 12 Eylül devletinin hukuki temellerini oluşturan 1980-83 döneminde yapılan 600 civarında yasa ve binlerce yönetmelik 42 yıldır sürüyor. Türk siyaseti ve siyasetçileri 42 yıldır Türkiye’yi, işte bu tekçi darbe anayasası, darbe yasaları ve yönetmelikleri ile yönetiyor” dedi.

    “DARBECİLER VE İŞKENCECİLER YARGILANMALIDIR”

    12 Eylül projesinin sadece askeri darbe olmadığının altını çizen Bilen, şunları aktardı:

    “Ülkenin ekonomik yapısı, toplumun siyasi tercihleri, düşünce ve davranış kalıpları, yaşam biçimi ve kültürel özellikleri ile oynayan ama “yerlilik”bağları da yerlerde sürünen bir projeydi. Eşitlikçi, insana ve kardeşliğe dayalı yüksek değerler tasfiye edilecek, para, statü ve güce dayalı aşağı değerler sisteminin önü açılacaktı.

    Klasik kapitalizmin üretime yönelik yapılanması dahi gözden düşürüldü, Para ile para kazanmak varken, üretim gibi zor ve sorunlu işlerle uğraşmaya gerek kalmayacaktı. Siyaset yapma ile çıkar sarmalları arasında çürüme iç içe geçti. Bu durum siyaseti çürüttü. Çürüme, sonunda tüm kurumları sarmalı içine aldı. Bütün bunların bedeli 12 Eylül darbeciliğinin yargılanmayışı oldu. 12 Eylül’ün yargılanamayışının bedeli de 28 Şubat oldu. 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Tek Adam Rejimi oldu bunun bedeli…

    Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, yeni bir darbe olmamasının en uygun yolu darbelerle hesaplaşmaktır, darbecilerin ve işkencecilerin yargılanmasıdır.”

    PİRHA/MERSİN

  • 78’liler Girişimi: Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan geçer

    78’liler Girişimi: Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan geçer

    PİRHA- 12 Eylül 1980 darbesinin yıl dönümü dolayısıyla Kazancı Yokuşu’nda bir araya gelen 78’liler Girişimi üyeleri, “Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan, darbecilerin yargılanmasından, halkçı bir demokrasinin inşasından geçer. 80’den sonra topluma ve insanlığa karşı suç işleyenleri koruyan politik bir sistem oluşturuldu” dedi.

    78’ler Girişimi Derneği, 12 Eylül 1980 darbesinin 42. yıl dönümü dolayısıyla Taksim’deki Kazancı Yokuşu’nda bir araya gelerek protesto eylemi gerçekleştirdi.

    Eylemde ‘Halkçı bir demokrasi için darbelerle hesaplaşıyoruz’ yazılı pankart açılırken, sık sık darbe karşıtı sloganlar atıldı.

    Eylemde yapılan açıklamayı 78’liler Girişimi Derneği üyesi Osman Zorba okudu.

    “TOPLUMSALLIK, YURTTAŞLIK VE HUKUK BİLİNCİ TASFİYE EDİLDİ”

    Darbecilerin yaptığı düzenlemelerin ve açtığı kurumların halen yürürlükte olduğunu belirten Zorba, “42 yıldır siyasetçiler bu tekçi esasa itiraz da etmedi. Darbe karşıtlığı üzerine kurulan demokrasi lafızları tamamen şikedir. Üstelik darbe rejimiyle suç ortaklığı şaibesi altında. 1960 ile 1980 arasında ortaya çıkan toplumsallık, yurttaşlık ve hukuk bilinci bir ölçüde ortaya çıktığı nispi demokratik süreç darbe ile tasfiye edildi. Toplum ve devlet siyasal ve askeri zor kullanılarak anti-demokratik, totaliter bir anlayışla yeniden düzenledi. Darbecilerin temel amacı demokratik bir şal altında darbe rejimi kurumlaştırma, Pentagon patentli bir soğuk savaş ürünü, ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ni’ yeniden inşa etmekti. Darbeciler bu anlayışın bir sonucu olarak demokrasi ve özgürlük fikirlerinin toplumsallaştığı 1970’li yıllar ve sonlarına doğru toplumun bir kesimini ‘iç düşman’ kabul ettiler. Ve sonra ‘anarşi’, ‘terör’ ve ‘bölücü’ hadiselerine karşı darbe yaptıklarını ilan ettiler” diye konuştu.

    “12 EYLÜL SADECE ASKERİ BİR DARBE DEĞİLDİ”

    Darbenin ardından Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yetkilerinin artırıldığını ve sürekli bir iktidar ortağı haline getirildiğine vurgu yapan Osman Zorba, sözlerine şöyle devam etti:

    “Sözde sivil hükümetler ise ulusal güvenlik rejimi çerçevesinde iktidarı darbe rejimiyle bölüşmeye rıza gösterdiler. Darbecilerin istisnasız muhalif ya da farklı her kesime karşı uyguladığı ölçüsüz şiddetin yanıtı 1984’den sonra patlak veren ‘Kürdi savaş’ oldu. 12 Eylül projesi sadece askeri darbe değildi; ülkenin ekonomik yapısı, toplumun siyasi tercihleri, düşünce ve davranış kalıpları, yaşam biçimi ve kültürel özellikleri ile oynayan ama ‘yerlilik’ bağları da yerlerde sürünen bir projeydi.”

    “DARBELERLE HESAPLAŞMAK, HALKÇI BİR DEMOKRASİNİN İNŞASINDAN GEÇER”

    Şiddet nedeniyle Kürtlerin başlattığı mücadelenin daha yükseldiği belirtilen açıklamada, “12 Eylül’ün yargılanmayışının bedeli ise, devlet içinde örgütlenen, devlet adına hareket eden ve topluma karşı cinayet, uyuşturucu ticareti, adam kaçırma, sabotaj, seri suikastlar da dahil suç işleyen Susurluk düzeni ürünü çeteler oldu. Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan, darbecilerin yargılanmasından, halkçı bir demokrasinin inşasından geçer. Topluma ve insanlığa karşı suç işleyenleri koruyan bir politik sistem oldu. Bedeli, 15 Temmuz darbe girişimi ve tek adam rejimi oldu, 28 Şubat oldu” denildi.

    PİRHA/İSTANBUL