Etiket: 15 temmuz darbe girişimi

  • OHAL İnceleme Komisyonu, Tunçdemir’e 5 yıl sonra ‘Göreve dönemezsin’ dedi

    OHAL İnceleme Komisyonu, Tunçdemir’e 5 yıl sonra ‘Göreve dönemezsin’ dedi

    PİRHA-OHAL İnceleme Komisyonu, KHK ile kamudaki görevinden ihraç edilen Öğretmen Songül Tunçdemir’in başvurusunu 5 yıl sonra karara bağladı. Hakkında ‘ret’ kararı verilerek göreve dönmesine izin verilmeyen Tunçdemir, “Bu ülkede hak ve hakikat mücadelesi vermek çok zor biliyoruz. Amaçları bizleri yıldırmak, baskı altına almak. Ama pes etmeden hakkımızı elde edene kadar mücadele edeceğiz” dedi.

    15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte yüz binlerce kişi gözaltına alındı. Binlerce kişi tutuklandı. Çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile de 204 medya kuruluşu kapatıldı ve 125 binden fazla kamu emekçisi görevinden ihraç edildi. Bu süreci yaşayan birisi de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) önceki dönemler Malatya ve Kartal Şube Başkanı, Alevi Aktivist ve KHK ile mesleğinden ihraç edilen öğretmen Songül Tunçdemir. Aradan geçen 5 yılda OHAL İnceleme Komisyonu, Tunçdemir‘e “Göreve dönemezsin” dedi.

    Tunçdemir, 5 yıllık süreci ve OHAL İnceleme Komisyonu’nun sonucunu PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “DEMOKRASİ MÜCADELESİ VERDİĞİMİZDEN DOLAYI İHRAÇ EDİLDİK”

    686 No’lu KHK ile kamudaki görevinden ihraç edildiğini hatırlatan Tunçdemir, şöyle konuştu:

    “15 Temmuz sözde darbe girişimini kendilerinin deyimiyle fırsata çevirerek kendi darbesini yaratan siyasal iktidar, bu darbe girişiminden biz sorumluymuşuz gibi oklarını bu ülkenin aydınlarına, Alevilere, Kürtlere, solculara, kısacası demokrasi mücadelesi veren tüm kesimlere yöneltti. Ben de bir Alevi olarak bundan nasibimi aldım ve bir gece yarısı yayınlanan 686 No’lu KHK ile kamudaki görevimden ihraç edildim. Suçumuz hiçbir zaman söylenmedi ama bize gönderdikleri iki satırlık yazıda bizleri terör örgütleri ile irtibatlı olmakla suçluyorlardı.

    Toplamda 125 bin kişinin içinde benim de üyesi olduğum KESK’in 2 bin 400 üyesi de ihraç edilmişti. KESK üyeleri olarak “Biz neden ihraç edildik?” sorusunu kendi kendimize sorduğumuzda hepimizin ortak paydasının “muhalif olmak”, “kadın cinayetleri olmasın” demek, “eşit yurttaşlık istemek”, “barış istemek”, “analar ağlamasın” demek, “eşit işe eşit ücret” istemek, “demokratik, laik, bilimsel eğitim istemek.” Yani yasal çerçevede demokrasi mücadelesi vermek olduğunu gördük.

    “ADİL YARGILANMA HAKKIMIZ GASP EDİLMİŞTİ”

    Biz OHAL ile birlikte gördük ki tüm bunların hepsi suç sayılıyor. Yani insanca yaşayabilme ve çocuklarımıza güvenli bir gelecek inşa etme mücadelesi vermek suçmuş. Üstelik gücümüzü devletin anayasasından ve altına imza attığımız uluslararası sözleşmelerden aldığımız halde.

    Mesele sadece işten atılmamız değildi aslında, bin bir imkansızlıklar içinde, hakkımızla elimize aldığımız diplomalarımızın iptal edilmesi ve kendi mesleğimizi icra etme yasağının getirilmesi, resmi kuruluşlarda çalışma yasağı, sigortalı işte çalışma yasağı. Sigortasız işçi çalıştırmak yasak zaten. Bu tamamen kendilerinin de söyledikleri gibi ‘ağaç kökü’ yesinler zihniyeti ile uyuşan bir yasak. Ne kadar sosyal güvencemiz varsa hepsine ambargo koydular. Pasaportlarımızı elimizden alarak yurt dışı yasağı getirdiler. Hangi kuruma gitsek sistemdeki adımız kırmızı renkle yazılıydı. Bizi terörist ilan ettiler ya, akrabalarımız, oturduğumuz mahallenin sakinleri, hatta bir çok tanıdık insan bizden çekinir oldu. Ne de olsa fişlenmiştik. Oysa masumiyet karinesi var, suçu ispat edilene kadar her insan masumdur. Adil yargılanma ve kendimizi savunma hakkımız gasp edilmişti.”

    “KİMSENİN SOKAĞA ÇIKAMADIĞI ZAMANLARDA SOKAKLARDAYDIK”

    Tunçdemir, haklarını aramak için OHAL döneminde de sokaklara çıktıklarını vurgularken, “İstanbul da yaşayan KHK’liler ile bir araya gelerek haftanın 4 günü Bakırköy, Kadıköy ve Kartal da direniş başlattık. Kimsenin sokağa çıkamadığı zamanlarda sokağa çıkmaktan başka çaremiz kalmamıştı çünkü. O zamana kadar vermiş olduğumuz mücadeleyi baz alarak KHK direniş alanı oluşturduk. Ve işimizi geri istemekle birlikte OHAL döneminde yaşanan tüm haksızlıklara karşı çıktık. 69 hafta boyunca eylemlerimiz devam etti, 69. haftadan itibaren direniş alanımıza yüzlerce polis yığarak gözaltılar yaptılar ve nihayetinde bizleri hareket edemez hale getirdiler.

    Sayısal olarak az olduğumuzdan bu baskılar karşısında daha fazla direnemedik. O zamana kadar sendikanın dayanışması ve geçici küçük işler sayesinde hayatımızı idame ettiriyorduk fakat artık daha fazla çalışmamız gerekiyordu. 2018 de 70 günlük bir cezaevi sürecim oldu, benim için hazırladıkları iddianamede suçumun demokrasi mücadelesi vermek olduğunu gördüm. 5. duruşmada beraat aldım fakat Malatya Cumhuriyet savcısı yeniden yargılanmam için istinafa başvurdu. İstinaftaki heyet dosyanın kapanmasını öngördü fakat heyet üyelerinden biri şerh koyunca dosya bir üst mahkemeye taşındı. Yani dosyam hala kapanmadı” ifadelerini kullandı.

    “OHAL İNCELEME KOMİSYONU 5 YIL ARADAN SONRA ‘RET’ KARARINI AÇIKLADI”

    OHAL İnceleme Komisyonu’nun 5 yıl sonra kararını açıkladığını belirten Tunçdemir, görevine iade edilmedi. Tunçdemir, Türkiye’de hak mücadelesi vermenin zor olduğunu kaydederek, şunları söyledi:

    “Normalde OHAL döneminde yaşanan hukuksuz uygulamaların OHAL bitince iptal edilmesi ve haklarımızın tekrar verilmesi gerekiyordu. Ama AKP bu dönemde bu uygulamaları yasallaştırdı. Bir de direkt mahkemeye başvurulması gerekiyorken OHAL İnceleme Komisyonu kuruldu. Sadece 2 yıllık bir görev süresi verildi bu komisyona, yine inceleme bitmedi ve bu süre toplam 7 kez uzatıldı. Üstelik “önce mahkemeye gelin, sonra komisyona başvurun, komisyon karar versin sonra yine mahkeme gelin” denildi. Yani baştan sona bir oyalama süreci başladı. Ben de tam 5 yıldır komisyonun sonucunu bekliyorum. Nihayetinde ret geldi. Bakanlık teftiş kurulunu aradım, tebligatları biriktirip aylık gönderiyorlarmış. Tebligatı bekliyorum ki sendikam Eğitim Sen’in görevlendirdiği avukatlar dava açsın. Hakkımızdaki suçlamalar ile ilgili resmi olarak bilgilendirilmedik. Komisyonun göreve kabul kararları da var fakat ret kararlarında yine açıklayıcı bir bilgi olmuyor.

    “BIKMADAN, PES ETMEDEN MÜCADELE EDECEĞİZ”

    Bir de benim açımdan şöyle bir durum var. Yeni bir düzenleme geldi, KHK ile ihraç edilenlerin mahkeme yoluyla yurt dışı yasağı kaldırılabiliyor. Pasaport almak için girişimlerde bulundum fakat önce dava dosyamın kapanması gerekiyormuş.
    Nedense bizim aleyhimize olan durumlarda siyasi iktidar çok refleksli davranıyor ama lehimize olan durumlarda oyaladıkça oyalıyor. Mesela bir gece yarısı sorgusuz sualsiz, aniden, üstelik sadece bir ihbar üzerine seni işinden atıyor, gözaltına alıp tutuklayabiliyor ama sen hakkını aramaya kalkarsan önüne ne kadar engel varsa çıkartıyor. Binlerce insanın hayatını karartan bu uygulamalar, komisyondan idare mahkemesine kadar hep belirsizliklerle dolu. Bu ülkede hak ve hakikat mücadelesi vermek çok zor biliyoruz. Amaçları bizleri yıldırmak, baskı altına almak. Engeller ile dolu ama bıkmadan, pes etmeden hakkımızı elde edene kadar mücadele edeceğiz.”

    Barış KOP / İSTANBUL

  • ‘TV10 Alevilerin sesiydi, hakkımızı sonuna kadar arayacağız’-VİDEO

    ‘TV10 Alevilerin sesiydi, hakkımızı sonuna kadar arayacağız’-VİDEO

    PİRHA-TV10’nun KHK ile kapatılmasını ve dava sürecini izleyen avukatlar Seyit Demir ve Bertan Öztunç PİRHA’ya konuştu. Seyit Demir, darbelerde ezilenlerin hep Kürtlerin, Alevilerin, demokratların olduğuna dikkat çekip “hakkımızı sonuna kadar arayacağız” dedi. Bertan Öztunç da, TV10’a ilişkin verilen kararların garabet ürünü olduğunu belirtti ve Anayasa Mahkemesi’ne başvuracaklarını söyledi. 

    15 Temmuz darbe girişiminin ardından OHAL düzenlemeleriyle çok sayıda tv, radyo, gazete, dergi Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kapatıldı.

    TV10’nun kapatılma davasını izleyen Avukat Seyit Demir ve Avukat Bertan Öztunç, PİRHA‘ya konuştu.

    PİRHA: 2016 yılında 15 Temmuz darbe girişiminin ardından OHAL düzenlemeleriyle çok sayıda tv, radyo ve yayın organları KHK ile kapatıldı. TV10’nun kapatılma süreci nasıl oldu, süreci anlatır mısınız?

    AV. SEYİT DEMİR: 15 Temmuz’a giden süreç çok uzunca bir süreç. Aslında ondan da çok kısa söz etmek gerekir diye düşünüyorum. 15 Temmuz süreci AK Parti ve cemaat ittifakının kendi aralarında iktidarı bölüşememeleri üzerine yaşanmış bir süreç. Bu sürece giden yolda beraber yürüdüler, beraber yağan yağmurlarda ıslanıldı, ne istedilerse parsel parsel verildi. Cemaat açısından ve AKP açısından mutlu günlerdi. Sol kamuoyunu, Alevileri, Kürtleri beraberce ezdikleri dönemdi. Ama tabi dönemin sonu iktidar bölüşülemeyince 15 Temmuz ile neticelendi. Ama ilginçtir Türkiye’de her darbe döneminde yaşanan da bir şeydir malum. Darbeler; genel olarak başka konular bahane edilse de ezilen gene Kürtler, Aleviler, demokratlar bu ülkenin aydınları oldu. FETÖ ile iltisaklı anahtar sözcüğüyle sol basın kapatıldı. Alevilerin kanalları kapatıldı, yurtseverlerin sesi kısıldı. TV10 kapatılırken bizde oradaydık. kolluk görevlileri gelmişlerdi. Her bilgisayar, oradaki kameraların hepsi farklı farklı markaydı. biz kanal yöneticilerine ‘Neden bu kadar farklı marka hepsi?’ diye sorduğumuzda, ‘Çünkü Alevilerin lokmalarıyla; her bir canın kendi biriktirdiği parayla, emekle bir araya gelmiş bir kanal burası. İmece usulüyle bir araya gelmiş bir yer burası’ dendi.

    “ANNELERİMİZİN, BABALARIMIZIN KEYİFLE İZLEDİĞİ CEMLERİ, TÜRKÜLERİ, KENDİLERİNDEN BİR SES KISILDI”

    -Anayasa Mahkemesi süreci nasıl işliyor?

    Hukuki boyutuna geçersek de şunu izah edeyim. Aslında bu tür kararları hukuki tartışmak çok doğru değil, bunlara hukuk atfetmek çok doğru değil. Çünkü bunlar tamamıyla kapatılması da siyasi, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararda siyasi, Danıştay’ın verdiği karar da siyasi. Anayasa Mahkemesi aslında kararında şunu söylüyor: Haklısınız. Biz de hakkımızı verin öyleyse diyoruz. Hakkınızı veremeyiz diyor Anayasa Mahkemesi. Mallarımızı iade edin diyoruz, sonuçta siz canlı yayın ekipmanlarına el koydunuz, kameralarımıza el koydunuz. İnsanların anlattığı gibi lokmalarıyla bir araya getirdiği bir kanala külliyen el koydunuz. Bunları iade edemeyiz noktasındalar. Anayasa Mahkemesi’ne elbette başvurumuzu yapacağız başvurumuz hazır zaten. Ancak sonuç alınmaması durumunda sonuçta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreci var. Hak batıl olmaz diye düşünüyoruz. Mutlaka kazanılacaktır, yüzde yüz haklı bir davanın vekiliyiz, avukatıyız. Dolayısıyla kaybedilme gibi bir olasılık olduğunu düşünmüyorum. Ama tabi insanların haber alma özgürlüğü kısıtlandı, basın özgürlüğü kısıtlandı, hak arama yolları kısıtlandı. Annelerimizin, babalarımızın keyifle izlediği kendi memleketini, cemleri, türküleri… Kendilerinden bir ses kısıldı. “ “Hem Anayasa’yla güvence altına alınmış, hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle güvence altına alınmış, hem Birleşmiş Milletlerce güvence altına alınmış. Kişilerin kendilerini geliştirme ve kültürlerini yaşatabilme hürriyeti. Bütün hak ve hürriyetler lağvedildi o dönemde ama tabi hakkımızı sonuna kadar arayacağız. Hak tecelli edecek ama tabi ciddi mağduriyetlerde oluştu.

    “MAĞDURİYETİMİZİ ÇÖZECEK KARAR ALABİLİRSEK DIŞ HUKUK YOLUNA GEREK KALMAYACAK”

    -Bu karardan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

    Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilen Kanun Hükmünde Kararname. Anayasa Mahkemesi KHK’yı temel olarak anayasanın ilkelerine aykırı buldu. Biz Anayasa Mahkemesi’ne başvurumuzu zaten hazırladık. Anayasa Mahkemesi’nde etkin bir şekilde gerçekten çözüm getiren bizim mağduriyetimizi çözecek bir karar alabilirsek dış hukuk yoluna gerek kalmayacak. Yani hakkımızı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kapısında aramamıza gerek kalmayacak. Ancak kararın Anayasa Mahkemesi’nin Danıştay kararını iptal ettiği karar bize bu anlamda çok umut verici olmadı. Ama biz tabi ki iç hukuk yollarının prosedür olarak tüketilmesi gerektiği için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmek açısından biz öncelikle Anayasa Mahkemesi’ne başvurumuzu elbette ki yapacağız.

    PİRHA: TV10’un Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılmasının hukuki boyutunu değerlendir misiniz?

    AV. BERTAN ÖZTUNÇ: 15 Temmuz darbe girişiminin sonrası gelişen süreç malum. Bu süreç sonrasında birtakım Kanun Hükmünde Kararname’ler yayınlandı. İlk olarak 668 sayılı KHK yayınlandı. Bu KHK’nin ikinci maddesinin 4. fıkrasında da muhalif TV ve radyo kanalları kapatıldı. TV10 kanalı da bu kanallardan birisiydi. Bunun devamında biz iptal davalarımızı açtık İdare Mahkemesi’nde. Ankara 4. İdare Mahkemesi açtığımız davayı ehliyet yönünden reddetti. Gerekçesi de biz sizin tüzel kişiliğinizi kaldırdık. Kanunla sizin tüzel kişiliğiniz kalktı. Dolayısıyla sizin hak arama özgürlüğünüz yoktur. Dava açma ehliyetinizde yoktur dedi ve davamızı bu şekliyle reddetti. Devamında İstinaf Mahkemesi’ne başvurduk. İstinaf Mahkemesi ’de gerekçeden yoksun bir kararla oda aynı şekilde yerel mahkemenin kararını onadı. Danıştay’a gitti dosya. Danıştay da kararı onadı ve tarafımıza tebliğ etti. Son olarak KHK çıktığında bir grup CHP’li milletvekili KHK’nin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapmıştı. Danıştay’ın bize kararı tebliğinden sonra Anayasa Mahkemesi de bu kanun maddesi ile ilgili iptal kararını açıkladı. Yani şu anlama geliyor: TV10’un kapatılmasının dayanağı olan kanun maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iç hukukta en üst norm olan Anayasaya aykırı olduğu için iptal edilmiş oldu. Bu neticede kapatılan birçok TV ve radyo kanalları da Anayasa Mahkemesi’nin kararına istinaden şu an başvurularını yapmaya çalışıyor. Biz de Anayasa Mahkemesi’ne başvurumuzu hazırladık. Danıştay’ın ret kararı vermesine karşın başvurumuzu yapacağız.

    “HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜ AÇIK BİR ŞEKİLDE İHLAL EDİLMİŞ DURUMDA”

    -Hukuksal açıdan hak ihlallerini değerlendirir misiniz?

    Anayasa olağan hali ve olağanüstü hali ikiye ayırmış. Yayınlanan KHK’de olağanüstü hali aşacak biçimde uygulamaya sebebiyet veren bir uygulamaya dönüşüyor, diyor. Yani senin yayınladığın KHK olağan dönemde de hüküm doğuracak şekilde. Dolayısıyla Anayasa’nın 13. maddesine aykırı olduğu kararı verdi. Bunun devamında basın özgürlüğünün ihlaline karar verdi. Yerel Mahkeme’nin, İstinaf Mahkemesi’nin ve Danıştay’ın kararları tam anlamıyla bana göre bir hukuk garabeti. Yani siz bir kanalı kapatıyorsunuz ve bütün hukuk yolları da buna kapalı diyorsunuz. Yani hak arama özgürlüğü açık bir şekilde ihlal edilmiş durumda. O zaman biz idarenin eylem ve işlemlerini hukuka uygun olup olmadığını nasıl denetleyeceğiz?

    Berfin YILDIZ/İSTANBUL

  • ‘Hak, hukuk ve adaletin yeniden ikame edilmesi için çalışma yapılmalı’-VİDEO

    ‘Hak, hukuk ve adaletin yeniden ikame edilmesi için çalışma yapılmalı’-VİDEO

    PİRHA- İHD Mersin Şube Başkanı Hakkı Demir, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında bir insanlık dramı yaşandığına dikkat çekerken, DİSK Genel-İş Mersin Şube Başkanı Kemal Göksoy da, “Asıl darbe 20 Temmuz darbesidir. Bu darbe demokrasi güçlerine, işçilere, emekçilere, akademisyenlere karşı yapılan bir operasyondu. Hak, hukuk ve adaletin yeniden ikame edilmesi için sendikaların, siyasi partilerin ve demokrasi güçlerinin çalışma yapması gerekiyor” dedi.

    15 Temmuz darbe girişimi ve 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL’in üzerinden 4 yıl geçti. OHAL sonrası çıkan KHK’lerle on binlerce yurttaş işinden oldu.

    Geçen 4 yılın insan hakları açısından ağır hak ihlallerine yol açtığını ifade eden İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şube Başkanı Hakkı Demir, şunları dile getirdi:

    “15 Temmuz bahane edilerek bir kıyım yapıldı. Bir başka iktidarın yüzyıllar boyunca yapamayacağını AKP iktidarı darbeyi fırsata çevirerek, birçok kurumu özellikle de demokratik, muhalif ve sol kurumları tasfiye etti ve yüz binlerce insanın işine bir kalemle son verildi.  Bu bir insanlık dramı. Bu insanların kendilerini savunma hakları ve çalışma hakları yok. Görevden alınanlarla beraber aileleri de açlığa mahkum edildi. Toplu olarak aileleri cezalandıramazsınız. Normal hukuk kurallarının olduğu bir ülkede bunun olması mümkün değildir ve bu durum çok ağır insan hakkı ihlalidir. Aynı zamanda OHAL ile birlikte cezasızlık da artarak devam etti ve insan hak ve özgürlüklerini 15 Temmuz sonrası budadıklarını söyleyebilirim.”

    DİSK Genel-İş Mersin Şube Başkanı Kemal Göksoy da, 15 Temmuzla birlikte ülkede yeni bir “Kurtuluş Savaşı” havası yaratıldığına dikkat çekerek, şunları söyledi:

    “Bu söylemlerin altında yatan nedenler vardı. Bunlar; önceki dönemden kaynaklı ortaklıklarının üstünü örtmek, demokrasi güçlerinin bütünlüğünü bozmak ve bu bütünlüğü bozduktan sonra kendi hedefleri doğrultusunda ortaya koydukları tek adam rejimini sağlamlaştırmak. Asıl darbe 20 Temmuz darbesidir. Bu darbe demokrasi güçlerine, işçilere, emekçilere, akademisyenlere karşı yapılan bir operasyondu. Bununla birlikte yüzbini aşan insan işinden, ekmeğinden oldu. 15 Temmuz, işinden, ekmeğinden ettiklerinin yerlerini kendi kadrolarıyla dolduran bir anlayışı da ortaya çıkardı. Aynı zamanda şunu görüyoruz; ülkede hakkı, hukuku, adaleti askıya alıp rafa kaldırdılar. Kendilerine göre yeni bir sistemi dizayn etmeye başladılar. Ancak bu sistemin ülkenin geleceğine, çocuklarına ve gençlerine bir faydasının olmadığını gördük. Bir bütün toplumun  geleceği özgürlüklerden geçer. Bütün sendikaların, siyasi partilerin ve demokrasi güçlerinin özgürlüklerin ikame edilmesi için bir çalışma yapması gerekiyor.”

    Diren KESER/MERSİN

     

     

  • Tutuklu asker öğrencilerin ailelerinden AKP önünde oturma eylemi

    Tutuklu asker öğrencilerin ailelerinden AKP önünde oturma eylemi

    Hava Harp Okulu’nun tutuklu öğrencilerinin aileleri, adalet talebiyle AKP İstanbul İl Başkanlığı önünde oturma eylemi başlattı.

    Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) İstanbul Hava Harp Okulu’nda öğrenciyken 15 Temmuz 2016 darbe girişimi döneminde gözaltına alınıp tutuklananların aileleri, adalet talebiyle AKP İstanbul İl Başkanlığı önünde oturma eylemi başlattı. İstanbul, Kayseri ve Denizli’den gelen aileler, sonuç alana kadar eylemlerini sürdüreceklerini dile getirdi.

    POLİS ENGELLEDİ

    İl binası önünde önlem alan polis, aileleri binanın önüne yaklaştırmadı. Bunun üzerine aileler, kurulan bariyerlerin arkasına geçerek oturma eylemi başlattı. AKP önünde ailelerin başlattığı oturma eylemini takip eden basın mensuplarının görüntü alması polis tarafından engellenerek, bölgeden uzaklaştırıldı.

    SESLERİNİ SOSYAL MEDYADAN DUYURUYORLAR

    Öte yandan sosyal medya üzerinden video yayınlayan bazı aileler, “Biz buraya demir attık adalet gelinceye kadar buradayız. Cumhurbaşkanı sesimizi duysun. Bizim çocuklarımızın bir suçu yok” diyerek taleplerini dile getirdi.

    “EYLEMİMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”

    Denizli’den geldiğini belirten Ayten Güleşçi (47), oğlu Yasin Güleşçi’nin (25) İstanbul Hava Harp Okulu’nda öğrenci iken gözaltına alındığını ve 4 yıldır tutuklu olduğunu söyledi. Oğluna müebbet hapis cezasının verildiğini hatırlatan anne Güleşçi, “Anneler burada toplandığı için buraya geldim. Yarın oğlumun görüş günü. 4 yıldır gidip geliyorum. Sadece oğlumu istiyorum. Hiçbir ayrım yapılmadan davranılmasını istiyoruz. Çocuklarımızın özgürlüklerine kavuşmasını istiyoruz. Yetkili biriyle görüşene kadar burada oturma eylemimizi sürdüreceğiz” diye konuştu.

    İktidarın AKP olması nedeniyle AKP İl Başkanlığı’nın önüne geldiğini dile getiren Güleşçi, sonuç alıncaya kadar eylemlerini sürdüreceklerini kaydetti.

    “DEVLETE VERDİK DEVLETTEN İSTİYORUZ”

    Fatma Okka (43) ise oğlu Burhan Okka’nın (24) 3 yıldır tutuklu olduğunu hatırlatarak, “3 yıldır başvurmadığımız yer kalmadı. Duyurmadığımız kimse kalmadı ama duymak istemeyen duymuyor. Çocuklarımızın hiçbir suçu yok. Evimiz köyümüz ailemiz her şeyimiz araştırıldı” dedi. Herkesin Diyarbakır’daki aileleri desteklediğine dikkat çeken anne Okka, “Biz de anneyiz. Anne ayırımı mı yapılıyor. Biz de her anne gibi evlatlarımızı devlete verdik. Devletin en güvenilir kurumu olan TSK’ya. Onun için çocuklarımızı devletten istiyoruz” diye konuştu.

    Çocuklarının cezaevinde 7 kişilik koğuşlarda 40 kişi olarak kaldıklarını vurgulayan Okka, kantin ve kitap problemlerinin yaşandığını söyledi.

    Kaynak: Mezopotamya Ajansı

  • Mahmut Konuk: Düğüne gittim diye terörist ilan edildim-VİDEO

    Mahmut Konuk: Düğüne gittim diye terörist ilan edildim-VİDEO

    PİRHA – Yüksel Caddesi ve ihraç edildikleri işyerleri önünde yaptıkları eylemler sebebiyle 2’si tutuklu 15 kişi, 29 Temmuz’da hakim karşısına çıkacak. Yargılanacak isimlerden olan Mahmut Konuk, 295 sayfalık iddianame için ‘kumpas’ yorumunu yaparken “Bir grup insan işini, ekmeğini istemek için sokağa çıkıyor. Bize uygulanan şiddetin toplamı görünsün diye herkesi duruşmayı izlemeye çağırıyorum” dedi.

    15 Temmuz darbe girişimi ardından işlerinden ihraç edildikten sonra Ankara’da sokağa çıkarak eylem yapan 2’si tutuklu 15 kişi 29 Temmuz’da 28. Ağır Ceza Mahkemesinde yargı önüne çıkacak.

    Aralarında Yüksel Caddesinde eylem yapanların da oluğu 15 kişi, ‘örgüt üyeliği’ ile suçlanıyor.

    Hazırlanan 295 sayfalık iddianame için ‘Kumpas’ benzetmesi yapan Mahmut Konuk da yargılanacak 15 kişilik listede yer alıyor. Konuk, Çankaya Toplum Sağlığı Merkezi’nde çalışırken 22 Kasım 2016’da 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç ediliyor. “Malum bizim için özel bir gerekçe yok” diyen Konuk, Pazartesi yapılacak yargılama öncesi başından geçenleri şöyle özetliyor:

    “MAHKEME YOLUMUZ KAPATILIP ŞİDDETE DE MARUZ KALDIK”

    “14500 kişinin tek bir KHK ile ihraç edildiği durum söz konusu. FETÖ, PDY, özel bir topluluk veya başka bir terör örgütü ile ilişkili olmak… Yıllardır yaptığım basın açıklamalarında zaman zaman şunu söylüyorum; ‘Eğer bizim FETÖ, darbe, darbecilik ya da bir şiddet örgütüyle bağımız varsa yaptığımız helali hoş olsun. Yoksa siz yalancısınız, haramisiniz’ diye söylüyorum. İhracımdan sonra ilk eylemimizi KESK ve SES’in uyguladığı kararlar doğrultusunda 15 Aralık 2016’da işyerlerimiz önünde milletvekillerinin ve birçok insanın katılımıyla yaptık. Anayasal bir hak olarak, bizi ihraç ettiler ama idari mahkemelere, Danıştay’a, Anayasa Mahkemesi’ne de başvurduk. Fakat bu yolların tamamı kapatıldı. Ardından 27 Şubat 2017 tarihinden itibaren her Pazartesi kendi işyerim önünde basın açıklaması yaparak durumu kamuoyuna duyurmaya çalıştım. Gözaltına alma ve eylemi engelleme gibi durumla karşılaşmadım ama Afrin operasyonu bahanesi ortaya çıkar çıkmaz Yüksel Caddesi’ndeki eylemlere nasıl müdahale ediyorlarsa bana da öyle davrandılar. Söz söyletmediler, konuşturmadılar. Hatta bağımsız milletvekili adayı olduğum dönemde 20 günde 13 defa gözaltına alındım. Zaman zaman çok ciddi şiddet uygulamalarına da maruz kaldık.”

    “YALANINIZ BATSIN”

    Konuk, ihraçlar sonrasında yaptıkları eylemler sebebiyle ‘terör ile bağlantılı’ oldukları yönünde suçlamalar aldıklarını aktarıp “Yaptığımız işin onların terör tanımı ile nasıl bir alakası var?” diye de sordu. Konuk, yeğeninin düğünü sebebiyle gittiği İstanbul’da da takibe alındığını ve iddianameye de “Örgüt üyeleri ile buluşmak üzere gitti” şeklinde not düşüldüğünü söyledi. Konuk sözlerine şöyle devam etti:

    “İddianame toplamda 295 sayfa. Yaptığımız işin onların terör tanımı ile nasıl bir alakası var? Yani benim kendi işyerimde ya da Yüksel Caddesi’nde yaptığımız eylemlerin bu tanımla nasıl ilgisi var? Tam tersine bize uyguladıkları muamele onların terör tanımına giriyor. Baskı, yıldırma, tehdit, şiddet, gaz bombası, cop, plastik mermi, tazyikli su sıkma ve zorla şiddet uygulayarak gözaltına almak… Bunların tamamı terör tanımına giriyor. Bunu uygulayan devletin kendisi. Bana 10 sayfa ayrılmış ve çok gülünç iddialar, ipe sapa gelmez suçlamalar var. Örneğin; Mahmut Konuk 28 Eylül 2018’de İstanbul’a örgüt üyeleri ile buluşmak üzere gitmiş. Eğer mahkeme heyeti izin verirse ben o belgeleri göstereceğim. İddianamede ayrıca şöyle bir ifade var; ‘İş yoğunluğundan dolayı, olanaksızlıklarımızdan dolayı İstanbul’daki teknik takibi devam ettiremedik’. Yalanınız batsın. İstanbul’a ne için gittiğim belli. Siz zaten telefon dinlemesi de yapıyorsunuz. Yeğenim Fırat Konuk’un nişan davetiyesi için gittim. Eğer mahkeme heyeti kabul ederse görüntülerini de orada sunacağım. Düğüne giderken terörist ilan edildim, örgüt üyeleri ile buluşmuş oldum.”  

    “HAZIRLANAN KUMPASI HERKESE GÖSTERECEĞİZ”

    29 Temmuz’da saat 10:00’da Ankara Adliyesinde görülecek duruşmaya katılım çağrısı da yapan Konuk, sözlerini şu cümlelerle noktaladı:

    “Anayasa Mahkemesi bir karar verdi; ‘OHAL koşullarında bile haksızlığa uğrayan, işten atılan insanların ‘işimi geri istiyorum’ diye basın açıklaması yapması anayasal bir haktır, cezaya tabi tutulamaz’ demişken biz bu nedenle terörist olarak yargılanıyoruz. Bize hazırlanan kumpası orada herkese göstereceğiz. Bütün kamuoyu duysun, vicdanlı insanlar görsün, yargılama sürecini takip etsin. Bir grup insan, işini, ekmeğini istemek için sokağa çıkıyor, bir grup insan da vicdanen onlara destek oluyor. Desteği kırmak üzere bize uygulanan şiddetin toplamını görsün diye herkesi o duruşmayı izlemeye çağırıyorum.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Tutuklu TV10 programcısı isyan etti: Tam bir hukuk faciası yaşıyoruz

    Tutuklu TV10 programcısı isyan etti: Tam bir hukuk faciası yaşıyoruz

    PİRHA-11 aydır Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Tv10 programcısı Veli Haydar Güleç, PİRHA’ya gönderdiği mektupta, aylardır iddianamelerinin tamamlanmamasına isyan etti. Güleç, yaşanan hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve vicdansızlığa karşı sesiz bir çığlık attığını yazdı.

    10 Ocak 2018’de gözaltına alınan Tv10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ile Tv10 programcı Veli Haydar Güleç 18 Ocak’ta tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilmişti. 11 aydır tutuklu bulunan Büyükşahin ve Güleç’in iddianameleri henüz hazır değil.

    Güleç, cezaevinden gönderdiği mektubunda bir türlü tamamlanamayan iddianamelerini ve kendilerine yaşatılan hukuksuzluğu yazdı. Güleç, “Dava dosyamızın başına gelenler tam bir hukuk faciası, hukuk rezaleti. Sanki bütün aksilikler ve hukuksuzluklar el ele vermiş dava dosyamızın üzerine çöreklenmiş” dedi.

    “ADALET NEYDİ, HUKUK NE İŞE YARARDI?”

    Güleç’in mektubu şöyle:

    “Rehin alınışımızın 11’inci ayındayız. Aylardan Kasım, günlerden Pazar, saat sabah 08:30. Soğuk demir kapının gıcırdayan sesi havalandırmanın açılacağının habercisi. Sayımdan sonra kendimi havalandırmaya atıyorum, her gün yaptığım gibi. Hava soğuk ve kasvetli. Yüzümü dikdörtgenden oluşan duvarların arasından gökyüzüne çeviriyorum. Gökyüzü griye boyanmış bulutlarla solgun bir tabloya benziyor. Bol bol oksijen çekiyorum ciğerlerime. Tek başıma yürümeye başlıyorum. Bunu sık sık yapıyorum. Kendimle baş başa kalıp bir süre hayallerimle yaşamak beni inanılmaz mutlu ediyor. O an ne soğuk demir, ne sevimsiz beton, ne konuşulanlar ne de gökyüzünün griliği düşündürüyor beni. O an kendimi ve kurduğum hayallerle yaşamanın dayanılmaz mutluluğunu yaşıyorum. Bir an hayal ettiklerimin arasına dava dosyası da girmez mi! O an bütün huzurum yerle bir oluyor. Sahi adalet neydi, hukuk ne işe yarardı?

    İDDİANAME SERÜVENİ

    Dava dosyamızın başına gelenler tam bir hukuk faciası, hukuk rezaleti. Sanki bütün aksilikler ve hukuksuzluklar el ele vermiş dava dosyamızın üzerine çöreklenmiş. Anlayacağınız dava dosyamızın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiş cinsten. Tutukluluğumuzun 6’ıncı ayında iddianamemiz çıkıyor, mahkemeye yollanıyor savcılık tarafından. Ama mahkeme kabul etmeyip gerisin geri savcılığa iade ediyor. Savcı tekrar mahkemeye gönderiyor, mahkeme ikinci sefer yeniden savcılığa iade ediyor. Savcı bu sefer de bir üst mahkemeye gönderiyor iddianameyi. Ama üst mahkeme de savcıya iade ediyor. Ama biz ‘Neden iade ediliyor, gerekçe nedir?’ bunları hiç bilemiyoruz. Çünkü dosya üzerinde gizlilik kararı var. Ne menem suç işlemişsek onu da bilemiyoruz. 7’inci ayın sonunda beni ve Veli Büyükşahin arkadaşımı ses analizi için Adli Tıp Kurumu’na götürdüler ve seslerimizi aldılar. Kim tarafından talep edildiğini sorduğumuzda savcılık tarafından istendiğini söylüyor Adli Tıp çalışanları. Daha sonra mahkemenin iddianameyi iade etmesinin gerekçelerinden birinin bizim ses analizinin olmamasıyla ilgili olduğunu öğreniyoruz. Nasıl bir hukuk anlayışı, nasıl bir prosedür, nasıl bir adalet duygusu doğrusu anlamış değilim. Normalde mahkemenin iddianameyi kabul edip duruşmada seslerin bize ait olup olmadığını sorması gerekirken bunu savcıdan talep etmesini aklım almadı. Soruşturma dosyası ile ilgili ifademiz hakim tarafından alınırken bununla ilgili bir soru sorulmadı. Biz soruşturma dosyasında iddia edilen suçlamaların suç teşkil etmediğini, tüm faaliyetlerin yasal bir siyasi partinin rutin çalışmaları olduğunu ifademizde belirttik. Telefon vb dinlemelerin yasal olmadığını, olsa bile tümünün ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında olduğunu, iddia edilen suçlamaların zorlama olduğunu ve dosyanın 6 yıl öncesinden hazırlandığını, bir suç teşkil etse o gün bu soruşturmanın açılacağını ama belli ki bir suç olmadığı için soruşturmanın açılmadığını, dosyanın da tozlu raflara kaldırıldığını söyledik ifadelerimizde.

    “AYLARDIR ESARET HAYATI YAŞIYORUZ”

    Sevgili dostlar bu hukuksuzluk bununla sınırlı kalmadı. Aldığımız duyumlara göre Adli Tıp ses analizlerini incelerken dosyanın eksik olduğunu görüyor ve aradan geçen 2 ay sonra dosya Adli Tıp tarafından savcılığa geri gönderiliyor. Çünkü savcılık eksik evrak göndermiş Adli Tıp’a. Şimdi düşünün bizler önce mahkemenin haksız kararı sonra da savcılığın özensiz davranışlarından dolayı aylardır burada esaret hayatı yaşıyoruz. Nasıl bir vicdan duygusu, nasıl bir adalet anlamak çok zor. Düşünebiliyor musunuz insanlar savcının ve mahkemelerin hata ve kusurlarından dolayı aylarca tutuklu kalabiliyor. Şimdi düşününce şaka gibi geliyor bana.

    BARIŞ, ÖZGÜRLÜK VE EŞİTLİK TRENİNİN YOLCULARI   

    Sevgili dostlar gözaltına alınıp tutuklanmamızı çok umursamıyorum. Çünkü bu ülkede bizim durumumuzda olup da cezaevlerinde yatan binlerce insan olduğunun bilincindeyim. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL rejiminin en büyük hedefi Kürt siyasal hareketi olmuştur. Devlet ve hükümet Kürt siyasetini topyekün tasfiye sürecini başlatmıştır. Kürt sorununun çözümü için ülkenin barış mücadelesine, özgürlükçü, demokratik ve eşitliğe dayalı bir ülke için çalışan ve mücadele eden herkesi hem susturmak hem de korkuya mahkum etmek için cezalandırmaya yönelmiştir. Bizler de bu sürecin bir parçasıyız. Ama iktidar burada bir konuda yanılıyor. Bizi rehin alarak ne susturabilirler ne de korkutabilirler. Derler ya ‘Demirden korkan trene binmez’. Bu tren ülkenin tüm halklarının barış, özgürlük ve eşitlik trenidir. Biz de bu trenin yolcularıyız. Bugün hukuk üzerinden bizi sindirmeye ve cezalandırmaya çalışanlar gün gelir hukuk ve adaletin kendilerine de lazım olacağını unutmasınlar. Devlete ve zalimlere karşı vatandaşın hakkını ve hukukunu koruması gereken hukuk kurumları bugün kendi vatandaşlarını cezalandıran engizisyon mahkemelerine dönüşmüştür. Sorun sadece biz değiliz bizim gibi binlerce insan bu sürecin mağduru haline gelmiştir. Benim yaptığım yaşanan bu hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve vicdansızlığa karşı sessizliğe haykırılan bir çığlıktır. Dilerim sessizliğin sesi oluruz. (HABER MERKEZİ)

     

  • ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçlamasıyla 20 bin 539 soruşturma

    ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçlamasıyla 20 bin 539 soruşturma

    ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçunda 15 Temmuz darbe girişimi sonrası artış yaşandı. Hukukçular, böyle bir suç tanımının olmaması gerektiğini düşünürken Türkiye’de sayının bu kadar fazla olmasını ‘absürt’ olarak değerlendiriyor.

    DW Türkçe’den Burcu Karakaş’ın haberine göre, hukukçular bu suç tanımlamasının yeni olmadığını söylerken, böyle bir tanımlamaya gerek olmadığını da vurguluyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Yaman Akdeniz, ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçunun çok fazla kullanılmadığını söyleyerek, “Esas artış 2014 yılında yani Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasından sonra yaşandı” diyor.

    Hukukçu Kerem Altıparmak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadının şüpheye yer bırakmayacak kadar açık olduğunu söylüyor. “İçtihada göre, devlet başkanını bile istisnai yasayla koruyamazsın” diyen Altıparmak, Türkiye’de mahkemelerin bu içtihadı dikkate almadığını ifade ediyor.

    Uluslararası Af Örgütü Türkiye Araştırmacısı Andrew Gardner, ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ diye bir suç tanımının olmaması gerektiğini düşünüyor. Türkiye’de bu suçlama nedeniyle insanların tutuklandığını hatırlatan Gardner, devlet görevlilerinin eleştiriye açık olması gerektiğini söylüyor. “Avrupa’da benzer suç tanımları var ama hiçbir ülkede Türkiye’deki gibi kullanılmıyor. Burada absürt bir şekilde senede binlerce dava açılıyor” diyor.

    CUMHURBAŞKANINA HAKARETTEN YARGILANANLAR

    Darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ihraç edilen akademisyen Cenk Yiğiter, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla ceza alan isimlerden biri… Eski bir öğrencisinin ihbarı üzerine hakkında dava açılan Yiğiter, 1 yıl 5 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, Yiğiter’in “Eskiden reis deyince aklıma ilk Temel Reis gelirdi ama şimdi yavşağın biri geliyor” ifadesinin yer aldığı sosyal medya paylaşımını, “Cumhurbaşkanına hakaret” olarak değerlendirdi. Gerekçeli kararda, “Türk örf ve adetlerine göre hakaret ifadesi olarak kabul edilen ‘yavşak’ kelimesinin bulunduğu paylaşımla Cumhurbaşkanına karşı hakaret suçunun işlendiği” belirtildi. Karar onanırsa, ihraç edilen akademisyen cezaevine girecek.

    Yiğiter’in avukatı Ayşen Akçam Senem, “Reis” kelimesinin Türkiye’de yaygın lakaplardan biri olduğunu dile getirerek, “Müvekkilimin bu suçlamayla yargılanması abesle iştigal. Paylaşımın hiçbir yerinde Cumhurbaşkanına yönelik bir ifade yok” diyor. Cenk Yiğiter ise mahkemenin kararında hükümet karşıtı olmasının etkili olduğunu düşünüyor: “Paylaşımda Cumhurbaşkanını kastettiğimi gösteren delil yok. Hâkim bu sonuca nasıl vardı? Hukukta olmayan bir usulle: Niyet okuma.”

    Güvenlik nedeniyle ismini değiştirdiğimiz Ahmet’in evi, 2015 yılında “örgüt propagandası” yaptığı gerekçesiyle polis tarafından basıldı. Baskında, Erdoğan’ın da resminin bulunduğu “Parlamentarist Haydutlar” ile yine Erdoğan’ın resminin bulunduğu “God Save the Queer” (Tanrı Homoseksüelleri Korusun) yazılı posterlere el konuldu. Hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasından dava açılan Ahmet’e, 10 ay hapis cezası verildi. Ahmet’in avukatı Davut Erkan, kararın hukuksuz olduğunu söylüyor: “Hâkimler, Cumhurbaşkanına hakaret söz konusu olduğunda hukuktan uzak kararlar veriyorlar. Cumhurbaşkanının rahatsız olacağı bir beyan varsa mahkûmiyet kararı veriyorlar. Ayrıca, mesleki kariyerleri açısından tehlike gördükleri için Erdoğan aleyhine karar veremiyorlar.”

    GAZETECİLER DE YARGILANIYOR

    “Cumhurbaşkanına hakaret” konulu davalarda, gazeteciler de yargılanıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Örgütü’nün verilerine göre, bugüne kadar 53 gazeteci hakkında mahkûmiyet kararı verildi. RSF Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu, “Avrupa Birliği ve Venedik Komisyonu raporlarının ‘Yürürlükten kaldırın’ tavsiyelerine rağmen kaldırılmayan bu madde, Türkiye’de “otoriterliğin sembollerinden birisi” diyor.

    Cumhurbaşkanına hakaret ettiği suçlamasıyla ceza alan gazetecilerden biri, Onur Erem… Erem’in, sol görüşlü Birgün gazetesinde 2015’te “Google da biliyor: Hırsız, katil AKP ve Erdoğan” başlığıyla bir haberi yayımlandı. Haberde, arama motoru Google’da “hırsız” ve “katil” kelimeleri aratıldığında otomatik tamamlama özelliği ile Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’yi önerdiği yer alıyordu.

    Gazeteci Erem, başlık ve haber içeriğinin hakaret kastı taşıdığı gerekçesiyle 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. Erem’e verilen ceza daha sonra 10 bin 500 lira para cezasına çevrildi.

    SİYASİLER

    Siyasetçiler de sıklıkla “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlaması nedeniyle hâkim karşısına çıkıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şahsen en çok dava açtığı siyasetçilerden biri, ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Lideri Kemal Kılıçdaroğlu… Erdoğan’ın ayrıca, halen tutuklu bulunan eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında da kendisine hakaret ettiği gerekçesiyle açtığı dava bulunuyor. (HABER MERKEZİ)

  • Ben, DEDEF Genel Kurulu’nda konuştu: Dersim egemenler için hep çıban başıydı-VİDEO

    Ben, DEDEF Genel Kurulu’nda konuştu: Dersim egemenler için hep çıban başıydı-VİDEO

    PİRHA-Dersim Dernekleri Federasyonu’nun (DEDEF) 7. Olağan Genel Kurulu faaliyet raporları, denetleme raporları ve delegelerin konuşmalarıyla devam ediyor. DEDEF’in mevcut başkanı Ali Haydar Ben, DEDEF olarak sürekli baskılara maruz kaldıklarını ve bu baskılar karşısında yılmayacaklarını vurguladı. 

    Dersim Dernekleri Federasyonu’nun (DEDEF) 7. Olağan Genel Kurulu delegelerin konuşmalarıyla devam ediyor. Faaliyet raporları ve denetleme raporlarının okunmasının ardından bazı delegeler konuşma yaptı. Konuşmalarda birlik ve beraberlik vurgusu yapıldı.

    “DERSİM EGEMENLER İÇİN HEP BİR ÇIBAN BAŞIYDI”

    Delegelerin konuşmalarının ardından DEDEF’in mevcut başkanı olan Ali Haydar Ben konuştu. DEDEF olarak çeşitli çalışmalar yaptıklarını ifade eden Ben, içerisinden geçilen sürecin son derece zor ve kötü olduğuna dikkat çekti. 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte halka yönelik artan baskılara değinen Ben, darbe girişiminden sonra ülkedeki kazanılmış demokratik hakların kesintiye uğradığını, devrimcilere yönelik baskıların arttığını, işçi cinayetlerinin, kadın cinayetlerini sürekli arttığını belirtti. Sokakların halklara açılması gerektiğini ifade eden Ben, bugüne kadar her zaman faşizan anlayışın iktidarda olduğunu ve bunların her zaman var olduğunu kaydetti.

    DEDEF olarak bu baskıları sürekli yaşadıklarını dile getiren Ben, ellerinden geldiği kadar ülkedeki antidemokratik uygulamalara karşı alanlarda, demokratik kitle örgütleriyle birlikte ortak mücadeleyi esas aldıklarını vurguladı. Dersimliler olarak diğer ötekileştirilmişlerle birleştiklerinde gerçek mücadelenin yaratılabileceğine dikkat çeken Ben, Dersim’in egemenler için hep bir çıban başı olarak görüldüğünü ancak ezilenler için de bir umut kapısı olduğunu, hep mazlumdan yana olduklarını belirtti. Dersim’de 15 Temmuz darbe girişiminden önce OHAL’in var olduğunu, orada bir kuşatma olduğunu söyleyen Ali Haydar Ben, Dersim’in her tarafında kimlik kontrollerinin olduğunu resmen bir açık cezaevi olduğunu kaydetti.

    “KOLLEKTİF ÇALIŞMAYI ESAS ALIYORUZ”

    DEDEF olarak yaşanan hukuksuzluklara karşı dik durmaya ve mücadeleyi örgütlemeye çalıştıklarını vurgulayan Ben, belediyelere atanan kayyumlara dikkat çekti. Dersim’e yönelik ekonomik, kültürel politikalara işaret eden Ben, üniversitelerin geldiği son duruma da değindi. Ortak ve kollektif çalışmayı kendilerine esas aldıklarını söyleyen Ben, Dersim’deki her türlü doğa katliamına yönelik bir dizi çalışmalar yürüttüklerini ve bu yolda baskı ve tutuklamalara maruz kaldıklarını kaydetti.

    “DERSİM’DEKİ CEMAATLEŞME DEDEF’İN ÇALIŞMALARI SAYESİNDE BOŞA DÜŞÜRÜLDÜ”

    AKP-FETÖ ilişkisine değinen Ali Haydar Ben, Dersim’deki cemaatleşmenin, asimilasyon politikalarının boşa düşürüldüğünü ifade etti. Dersimlilerin her zaman ezene karşı dik durup mücadele yürüttüğünü ve buna devam edeceğini belirten Ben, inanç merkezi olan bazı yerlere peyzaj düzenlemeleriyle dokunulmak istendiğini ve buna karşı ortak bir mücadele hattı örerek o projeyi geri püskürttüklerini söyledi. Ben, valiliğin Dersim üzerindeki yok etme projelerine dikkat çekti.

    DEDEF’in tutuklu bulunan delege ve üyelerine de değinen Ben, cezaevinde bulunan tüm siyasi tutuklulara selam gönderdi.

    Konuşmaların arkasından seçime geçildi.

    Genel kurula katılan kişi ve kurumların bazıları şöyle:

    KATILIMCILAR

    HDP milletvekilleri Zeynel Özen, Dilşad Canbaz, HDP MYK Üyesi Çilem Küçükkeleş, HDP PM Üyesi Nesimi Aday, HDP Kağıthane İlçe Örgütü, Dersim Dayanışma Kurulu Kurucusu Celal Turna, Munzur Çevre Derneği Yönetimi, Torut Derneği, Geyiksuyu Derneği, Beyoğlu Emekli-Sen, ABF Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül, PSAKD Eyüp Şubesi, HDK Ataşehir EŞ Sözcüsü Erdal Yıldırım, Araştırmacı Yazar Ali Kaya, Grup Munzur, Halkın Günlüğü Gazetesi, Kağıthane Hacı Bektaş Veli Cemevi Yönetimi, Mercan Vadisi Köyleri Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı İbrahim Aslan, Kağıthane CHP ilçe Başkan yardımcısı Rahmi Genç ve Komisyon Başkan Yardımcısı Ali Bektaş, CHP Şişli Belediye Meclis Üyesi Nursen Bay, Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkez Eş Başkanı Musa Kulu ve Genel Sekreteri Murat Işık, DAD İstanbul Şube yönetimi, Grup İsyan Ateşi, Karadolap Spor Klübü Başkanı Çayan Dursun, Doğu Güneydoğu Dernekleri Başkanı Hakim Daş, İkitelli Dersimliler Derneği Başkanı Metin Yıldız, PSAKD’nin Güngören eski başkanı Sabri Canlı, Adana Hacı Bektaş Veli Derneği Başkanı Kemal Çelik, Esenler Hacı Bektaş Cemevi Başkanı Kazım Erdoğan, Çemişgezek Derneği Yönetim Kurlu, sanatçılar Mehmet Ekici, Şenol Akdağ, Pınar Aydınlar.

    PİRHA/İSTANBUL

  • BES Başkanı Akpınar: İktidarın baskılarına karşı mücadelede inatçıyız-VİDEO

    BES Başkanı Akpınar: İktidarın baskılarına karşı mücadelede inatçıyız-VİDEO

    PİRHA – Son dönemlerde artarak devam eden gözaltı ve tutuklamalara ilişkin Büro Emekçileri Sendikası Genel Başkanı Serpil Akpınar PİRHA’ya konuştu. Akpınar, “Bu süreç, 16 yıllık AKP iktidarının yoksullar, emekçiler ve muhalifler üzerinde uyguladığı baskıların bir sonucudur” dedi.

    Büro Emekçileri Sendikası Genel Başkanı Serpil Akpınar, son dönemde yapılan gözaltı ve tutuklamalara ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    Akpınar, “Haftalardır Türkiye’deki tüm toplumsal muhalefete büyük bir baskı uygulandığını görüyoruz, yaşıyoruz. En son Halkevleri’ne yönelik yapılan gözaltılarda Halkevleri Eş Başkanı Birsel Aktaş da gözaltına alındı. Tabii bu süreç bugün başlayan bir süreç değil” diye konuştu.

    AKP hükümetine tepki gösteren Akpınar şunları kaydetti:

    “16 yıllık AKP iktidarının uyguladığı özellikle yoksular emekçiler ve muhalifler üzerinde uyguladığı baskıların bir sonucu. Hepimiz 15 Temmuz darbe girişimini hep birlikte yaşadık. 15 Temmuz darbe girişimini bahane ederek OHAL ilan edildi. 1,5 yılı aşkındır Türkiye maalesef OHAL düzeninde ve KHKlerle yönetiliyor. Aslında uzun zamandır AKP’nin yönetememe krizini hem siyasi olarak hem de ekonomik olarak bizzat sendikal alandan doğru gözlemliyorduk.”

    “ÜLKE 1.5 YILDIR ZORA DAYALI TEKÇİ ZİHNİYETLE YÖNETİLİYOR”

    Akpınar, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişimini Allah’ın bir lütfu olarak nitelediğini hatırlatarak şöyle devam etti:

    “Çünkü zora dayalı bir sistemi ancak OHAL aracılığı ile KHK ile yapabilirlerdi. 1.5 yılı aşkındır maalesef hukuk ve ülkedeki demokratik kurallar askıya alınarak zora dayalı tekçi bir zihniyetle ülke yönetilmeye başlandı.
    Bu ülkede yaşayan emekçiler olarak aslında darbelerin yoksul ve emekçi halkı ne kadar zorladığını ve baskı politikalarıyla bu alana yöneldiğini biliyoruz. 15 Temmuz darbe sürecinden bu yana baskılar gözaltılar ve tutuklamalar tüm hızıyla devam ediyor.”

    “ÜLKEMİZİ FAŞİZME TESLİM ETMEME KONUSUNDA ISRARCIYIZ”

    Akpınar, son dönemde KESK üyelerine yönelik gözaltılara ilişkin de şunları ifade etti:

    “Kamu emekçileri olarak bu ülkenin her şeyden önce demokratik, laik bir memleket olmasını, barış içerisinde bir arada yaşamı savunan ve bunun için mücadele eden insanlarız. Bu mücadeleyi ortadan kaldırmak isteyen siyasi iktidar bütün muhaliflere baskı uyguladı. Bunu somut şekillerde nasıl yaşadık? Arkadaşlarımız gözaltına alındı, tutuklandı. Birkaç hafta önce gözaltına alınıp İzmir’e götürülen KESK MYK üyemiz Elif Çufadar ve onunla birlikte gözaltına alınan ve yasal bir parti olan bu ülkenin barış ve demokrasi mücadelesinin öncülüğü yapan HDP’ye ilişkin yapılan gözaltılar, tutuklamalar bunun bir göstergesidir.
    Çünkü bizler bu konuda ülkemizi tekçi bir zihniyete ve faşizme teslim etmeme konusunda inatçıyız ve bu konuda direnmeye devam edeceğiz. 10 gün önce KESK Genel Meclisi’ne gelen Diyarbakır Şube Başkanımız gözaltına alındı. Bizler, sonuçta nerede olan, adresi belli olan, nerede yaşadığımız belli olan insanlarız. Sabahın seyrinde saat 5.00-6.00’da kapılar kırılarak evlere girilerek gözaltına alınması AKP’nin aslında niyetinin ne olduğunu göstermektedir. Bütün bu tutuklamalara ve gözaltılara rağmen HDP bir kongre gerçekleştirdi. 32-33 bin insanın katılımı ile bir kongre yapıldı. Bizler kamu emekçileri sokaklarda iş yerlerimizde mücadelemize devam ediyoruz. Hiçbir baskı bizi yıldıramayacak.”

    “İŞ GÜVENCEMİZ, BARIŞ VE DEMOKRASİ İÇİN MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    KESK ve KESK’e bağlı sendikalar olarak tüm demokratik kitle örgütleriyle TMMOB, TTB, DİSK, Halkevleri, muhalif siyasi partilerle yol yürümeye devam edeceklerini belirten Akpınar, “TTB’nden söz etmeden olmaz. Afrin’e yönelik operasyona ilişkin TTB’nin savaş bir halk sağlığı sorunudur, savaşı bu şekilde tanımlamıştı. Bundan dolayı TTB konsey üyeleri gözaltına alınmışlardı” diye konuştu.

    Akpınar, “Yıllardır barış, demokrasi, iş güvencesi için mücadele eden tüm emek ve meslek örgütleri TTB’ye destek oldular. Bu TTB’ye destek toplantıları ve sosyal medya desteğinden dolayı yüzlerce insan gözaltına alındı, soruşturmaya tabi tutuldular, tutuklanmaları için mahkemelere sevk edildiler. Bizler KESK’liler olarak iş güvencemiz için, barış için, laik ve demokratik bir cumhuriyet için mücadele etmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • KESK Ankara: OHAL ve KHK rejimine boyun eğmeyeceğiz-VİDEO

    KESK Ankara: OHAL ve KHK rejimine boyun eğmeyeceğiz-VİDEO

    PİRHA-  KESK Ankara Şubeler Platformu OHAL’in kaldırılmasına, KHK’ler’in iptal edilmesine ve son dönemlerde yaşanan gözaltılara ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamayı okuyan KESK Ankara Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Nusret Sürkalar, “OHAL kaldırılmalı, KHK’ler geri çekilmeli, hukuksuzca ihraç edilen, açığa alınan tüm kamu emekçilerinin işlerine geri dönmeleri sağlanmalıdır” ifadelerini kullandı.

    Haberin videosu 

    KESK Ankara Şubeler Platformu OHAL, KHK ve gözaltılara ilişkin basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamayı KESK Ankara Şubeler Platformu Nusret Sürkalar okudu. Sürkalar, şunları kaydetti:

    “OHAL ilan edilirken amaç , ‘Anayasal düzenin milli iradenin hukuk devletinin demokrasinin temel hak ve hürriyetlerin korunması’ olarak ifade edildi. Oysa AKP iktidarı darbecilerin yapamadığı ne varsa Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) kullanarak yaptı. Ortada ne anayasal düzen, ne milli irade, ne hukuk devleti, ne demokrasi ne de temel hak ve hürriyetler kaldı.

    OHAL’in ‘millete değil devlete karşı’ ilan edildiği söylendi. Oysa OHAL ve KHK’ler ‘millete karşı’ tek adam rejimimin kurulması için kullanıldı. OHAL döneminde; ‘Milli iradenin’ en üst organı olduğu söylenen TBMM etkisizleştirildi.”

    “OHAL KOMİSYONUNUN OYALAMA KOMİSYONU OLDUĞU TESCİLLENMİŞTİR”

    “AKP’nin 110 bine yakın kamu emekçisini haksız ve hukuksuz biçimde ihraç etmesi ve bu ihraçlara karşı yargı yolunu kapatmasının ardından söz konusu hukuksuzluğa kalkan yapılan OHAL Komisyonu, ilk incelemelerini kurulduğu günden 1 yıl sonra tamamladı” diye konuşan Sürkalar sözlerini şöyle sürdürdü:

    “OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu tarafından yapılan açıklamaya göre 8 aylık çalışma döneminde 104 bin 789 başvurudan sadece 3 bin 110 dosya görüşülmüştür. Bu dosyalardan 2190’ı ön inceleme kararı olmak üzere, ihraç edilen 880 emekçiye ret kararı verilmiş, sadece 40 emekçinin itirazı kabul edilmiştir.

    AKP açıkça OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu aracılığıyla 15 Temmuz sonrası yürütülen hukuksuzluğu, bürokratik süreçlere sarıp sarmalayıp korumak istemektedir. Kaldı ki ihraç listelerini KHK’ler ile yayınlayıp insanları hedef haline getirenlerin, hangi kriterlere göre karar verdiği belli olmayan söz konusu komisyon aracılığıyla OHAL hukuksuzluğunu gizlemeye çalıştığı da ortadadır. OHAL Komisyonunun Oyalama Komisyonu Olduğu Tescillenmiştir.”

    “İKTİDAR HUKUKU HİÇE SAYARAK SUÇ İŞLEMEKTEN VAZGEÇMELİ”

    Sükalar, “AKP iktidarı, kendisi gibi düşünmeyen, biat  etmeyenlere karşı gazla copla plastik mermi kullanarak şiddetle karşılık vererek, gözaltı ve tutuklamalarla toplum üzerinde korku imparatorluğu kurmaktadır” dedi.

    Düşünce ve ifade özgürlüğünün dönemsel politikalar uğruna ezip geçilecek, yok sayılacak haklardan olmayıp yüzlerce yıllık mücadeleler ve ödenen bedellerle güvence altına alındığını ifade eden Sürkalar, “iktidar, hukuku hiçe sayarak suç işlemekten vazgeçmelidir. İktidar, ya hala ortada bir yargı, bir anayasa “varmış” görüntüsü vermekten vazgeçip fiili parti devleti olma durumunu resmi olarak da ilan etmeli ya da anayasaya, yargı kararlarına, uluslararası sözleşmelere uygun davranmalıdır” diye konuştu.

    “ÖZGÜRLÜKLERİ OHAL’E VE SİVİL DARBEYE TERK ETMEYECEĞİZ”

    Sürkalar, gidişattan kaygı duyanların sıra kendilerine gelmeden emek, demokrasi ve barış talebi etrafında bir araya gelmeleri ve mücadele etmeleri dışında bir yol olmadığını belirterek şöyle devam etti:

    “Başta düşünce ve ifade özgürlüğü olmak üzere, temel hak ve özgürlükleri, hukuku askıya alarak suç işleyen iktidarı bu politikalardan derhal vazgeçmeye çağırıyoruz. KESK Merkez yürütme Kurulu Üyemiz Elif Çuhadar başta olmak üzere, bugün Ankara’da yapılan sürek avı niteliğindeki gözaltı ve tutuklamaları buradan  bir kez daha kınıyoruz , arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır.

    AKP iktidarının yasaklarına, faşizan tutumuna karşı fiili ve meşru mücadele hakkımızı sonuna kadar kullanacağız. Emekçilerin yüzyıllardır süren mücadelesi sonucu ortaya çıkan temel hak ve özgürlükleri AKP’nin sivil darbesine, OHAL’ine, başkanlık hevesine terk etmeyeceğiz.”

    “İKTİDAR EĞİTİMİ YAPBOZ TAHTASINA ÇEVİRMİŞTİR”

    Ortaöğretime geçiş sistemindeki değişiklikler hakkında konuşan Sürkalar, şunları ifade etti:

    “14 Şubat tarihinde yayınlanan yönetmelikle 8 sınıf öğrencilerinin yani TEOG sınavında yerleştirilme ve okulları yüzde onluk nitelikli okullar olarak tanımlama, sınavla öğrenci alımı adrese dayalı okullara öğrenci yerleştirmesi ile ilgili kaos sürmekte MEB açıklamalarında, 8. sınıfta okumakta olan 1.200.000 öğrenci ve velisinin yaşadıkları kabul edilebilir bir durum değildir. Eylül ayından itibaren devam eden tartışmalar ve oluşan belirsizlik her geçen gün yaşanan mağduriyetleri artırmaktadır. Buradan bir kez daha ifade ediyoruz: Bu orta öğretime geçiş sisteminin uygulanma koşulu yoktur.Yapılması gereken tüm öğrencilerin istedikleri okullarda istedikleri türden eğitimi almalarının sağlanmasıdır.

    AKP İktidarı Eğitimi yapboz tahtasına çevirmiştir.

    Sürkalar, açıklamasında Milli Eğitim Bakanlığı’na şu soruyu yöneltti:

    “Sınav yönetmeliğiyle bile tartışma yaratan MEB sınav ve yerleştirme işlemlerini nasıl sağlıklı bir şekilde yürütecektir? Milyonlarca çocuğun, ailenin ve ülkenin geleceğini etkileyecek, telafisi olmayan; eğitimcilerin, velilerin ve kamuoyunun ‘yanlış anlamasına’ açık bir düzenleme nasıl yapılabilmektedir? Yoksa çözümü yine milletin adamı mı bulacaktır?”

    “İŞLERİMİZE DÖNÜNCEYE KADAR DİRENMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    OHAL’in saray rejimine ‘Hayır’ diyenlere, muhaliflere, kadınlara, emekçilere, halklara karşı ilan edildiğini savunan Sürkalar, açıklamayı şu sözlerle tamamladı:

    “Yasaklamalar, zulüm, faşizan baskı ve uygulamalar AKP’nin siyasal ömrünü kısaltmaktan başka bir işe yaramayacaktır. İşlerimize dönünceye kadar direnmeye, mücadele etmeye devam edeceğiz.

    Bir kez daha çağrıda bulunuyoruz; OHAL kaldırılmalı, KHK’ler geri çekilmeli, hukuksuzca ihraç edilen, açığa alınan tüm kamu emekçilerinin işlerine geri dönmeleri sağlanmalıdır. İçeride ve dışarıda barışçıl, laik ve demokratik ortamı sağlayacak adımlar atılmalıdır.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Yeni KHK’de tehlikeli madde: Eylemleri bastıran sivillere ceza verilmeyecek

    Yeni KHK’de tehlikeli madde: Eylemleri bastıran sivillere ceza verilmeyecek

    OHAL kapsamında çıkarılan son Kanun Hükmünde Kararname’de yer alan 121. madde tartışma konusu oldu. Bu maddeye göre ’15 Temmuz darbe girişimi ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden sivillerin fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu olmayacak. 

    696 sayılı KHK ile ” 15 Temmuz darbe girişimini ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemler” kapsamına sokulacak girişimlerin bastırılması kapsamında hareket edecek sivillerin hiçbir sorumluluğu olmayacağı belirtildi.

    KHK’de yer alan 121. maddede ” Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/07/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır” denildi.

     

     

     

     

  • AİHM, 25 bin kişinin 15 Temmuz başvurusunu reddetti

    AİHM, 25 bin kişinin 15 Temmuz başvurusunu reddetti

    15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimi sonrasında mağduriyet sebebiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan 25 bin başvuru AİHM tarafından reddedildi.

    AİHM, başvuruları reddetme gerekçesi olarak da Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun varlığını işaret etti.