PİRHA- Şeyho Demir, 19 Aralık 2000 yılında cezaevi operasyonları sırasında Bayrampaşa Cezaevi’nde bulunan oğlunu, hastanede öldürülenler arasında aramış. Sonra oğlunun sağ ve Edirne Cezaevi’nde olduğunu öğrenince Edirne’ye gitmiş. “Oğlum sağdı ama çok dövmüşlerdi” diyen Demir, o gün bugündür işkencenin, kötü muamelenin devam ettiğini belirtiyor.
Haberin videosu
19 Aralık 2000’de Milliyetçi ANA-SOL Hükümeti (DSP, ANAP, MHP) tarafından, cezaevi şartlarının iyileştirilmesine yönelik ve F tipi hapishanelere karşı gerçekleştirilen eylemler ve sonrasında başlatılan açlık grevlerine hükümetin verdiği ağır ve kanlı karşılık 19 yıldır yürekleri sızlatıyor.
“OĞLUMDAN SAATLERCE HABER ALAMADIM”
İstanbul’da Bayrampaşa Cezaevi’nde olan oğlundan olaylar sırasında bilgi almak istediği zaman, oğlunun bilinmeyen bir yerde olduğunu, daha sonrasında da çeşitli cezaevlerine nakiller yapıldığını belirten Seyho Demir, baskınların başladığı an cezaevinin önünde olduğunu, içeriden patlama ve silah seslerinin gelmesi üzerine korktuğunu, yetkililere ısrarla oğlunu sorması üzerine kendisinin de gözaltına alındığını anlattı. Demir, “Oğlumdan saatlerce haber alamadım. Korktum. İçeriden gelen sesler beni daha çok korkutuyordu” dedi.
“HASTANEDE ÖLÜLER İÇERİSİNDE OĞLUMU ARADIM”
Cezaevlerine gerçekleştirilen operasyon sonrasında yaralı ve yaşamını yitirenlerin nakil edildiği hastanede ölü bedenler içerisinde kendi oğlunu aradığını söyledi.
“OĞLUMU TARİF ETTİKLERİNDE DİZLERİM KIRILDI”
Hastane personelinin oğlunu tarif etmesi üzerine oğlunun cesetler arasında olduğunu düşünen Seyho Demir’e hastane personelinin “Bir ceset var yanmış. O cesedi gösterelim sana” demesi üzerine acıya boğulan Demir, oğlunun cenazesinin gösterilmesini beklerken gelen bir telefonla yeniden umutlandı.
“OĞLUM SAĞDI AMA ÇOK DÖVMÜŞLERDİ”
Oğlunun Edirne Cezaevi’ne nakledildiğini öğrenen Seyho Demir “İstanbul’dan çırılçıplak insanları kış günü arabaya bindirip Edirne’ye götürdüklerini öğrendim. Edirne Cezaevi’ne gittiğimde görüşmemi istemediler. Ancak sonrasında vicdana geldiler ve görüştürdüler. Oğlum sağdı” dedi.
Oğlunu gördüğünde, iyim demesine rağmen işkence gördüğünü ve dövüldüğünü fark eden Seyho Demir; o günden bugüne herhangi bir şeyin değişmediğini, işkencenin, kötü muamelenin devam ettiğini belirterek, “Bugün yok mu? Var” dedi.
BİRLİK, BERABERLİK ÇAĞRISI
Şeyho Demir, sözlerini “ Birlik Olun, Beraber Olun. Biz kimseye düşman değiliz. Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez hepimiz kardeşiz. Biz hiç kimseyi cinsi ırkı mezhebi diye ayırmıyoruz. Biz evrensel düşünüyoruz. Hak’tan Hukuktan yanayız” diyerek tamamladı.
PİRHA- Av. Gülizar Tuncer, 19 Aralık operasyonu kapsamında 6 mahpusun yaşamını yitirdiği Ümraniye Hapishanesi’ndeki saldırıya ilişkin yargılanan askerlerin “kanıt bulunmadığı” iddiasıyla beraat ettirilmesine tepki gösterdi. Tuncer, delillerin karartıldığını belirterek, İstinaf Mahkemesi’ne gideceklerini kaydetti.
Haberin videosu
Hapishanelerdeki mahpuslar F tipi hücre sistemine ve tecrite karşı 20 Ekim 2000’de açlık grevi ve ölüm orucuna başlamıştı.
19 Aralık’ta, 20’den fazla hapishaneye yönelik başlatılan bu operasyon zincirinde 2 asker ve 30 mahpus yaşamını yitirmiş, yüzlerce mahpus da yaralanmıştı.
Devlet tarafından “Hayata Dönüş Operasyonu” adı verilen ve 6 mahpusun yaşamını yitirdiği Ümraniye Hapishanesi’ndeki saldırıya ilişkin 15 yıldır süren davanın karar duruşması 3 Aralık’ta İstanbul Anadolu 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Ümraniye davasında yargılanan askerler “kanıt bulunmadığı” iddiasıyla beraat ettirildi.
“TALEPLERİMİZ REDDEİLDİ”
Ümraniye Davası avukatlarından Gülizar Tuncer, davaya ilişkin PİRHA’ya değerlendirmede bulundu.
Tuncer, yargı sürecinin hemen başlamadığını, 15 yıldır süren yargı boyunca da mahkemenin davayı aydınlatma gibi bir kaygısının olmadığını, kendilerinin taleplerinin reddedildiğini belirtti.
Tuncer sözlerini şöyle sürdürdü:
“Operasyon gerçekleştirildikten sonra bir olay tutanağı hazırlanmış, altında savcı ve başsavcının ismi var, fakat imzadan imtina etmişler. Biz savcı ve başsavcının getirilip dinlemesini istedik taleplerimiz reddedildi. Kamera kayıtlarının, pek çok balistik incelemenin tamamlanmış olduğunu öğrendik, telsiz kayıtlarını istedik, olayların yaşandığı bölümlerde keşif yapılmasını, mahkeme heyetiyle birlikte incelemek istedik fakat bütün taleplerimiz reddedildi.”
“DELİLLER KARARTILMAYA ÇALIŞILDI”
Tuncer, “Bilirkişi raporları var, olayları inceleyen adli tıp uzmanları, aynı Bayrampaşa ve diğer hapishane dosyalarında olduğu gibi koğuşlardan dışarıya tek bir atış yapılmadığını, bütün atışların dışarıdan içeriye doğru yapıldığını söyledi. Kapalı mekanda kullanılması yasak o kadar çok gaz bombası kullanılmış ki bunların yarattığı etkiler tek tek tespit edildi. Hapishaneye operasyon düzenleyenler tarafından delillerin karartılmaya çalışıldığı orataya konuldu” diye konuştu.
“NURETTİN KURT İSİMLİ ASKERİ MAHPUSLARIN ÖLDÜRDÜĞÜ İDDİA EDİLMİŞTİ”
Kurt’un ölümüyle ilgili 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde müvekkillerinin yargılandığını söyleyen Tuncer, “Hapishanede mahpuslara ait beş adet silahın bulunduğu iddia ediliyordu. Bunlarla ilgili yapılan balistik incelemelerde ölümlerle bağlantısının olmadığı tespit edildi. Nurettin Kurt’un yüksek kinetik enerjiye sahip olduğu anlaşılan G3 mermisiyle öldürüldüğü tespit edildi” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:
“Otopsi ve balistik incelemeler dışında Ümraniye Hapishanesi Koruma Bölüğü Komutanı Uğur Pamukçu’nun, A ve E Blokları arasında mahpuslara ateş açılıyor, mahpuslar çapraz ateşe tabi tutuluyor ve A blokta bulunan askerlerin ateşi sonucu ölüyor.”
Tuncer, mevcut delillerin kendisi bile sanıkların mahkum edilmesi için yeterli nitelikte olmasına rağmen mahkemenin, askerleri müdaafa edecek hiçbir gerekçeye bile sığınmadan doğrudan beraat kararı verdiğini söyledi.
“MAHKEME TARAFLI DAVRANDI”
Devlet görevilerinin yargılandığı tüm davalarda olduğu gibi bu davada da olayın aydınlatılması için bir çabanın olmadığını belirten Tuncer, “Mahkeme hiçbir şekilde olayın aydınlatılmasına yönelik bir çaba içinde olmadı. Mahkemenin kararı başlangıçtan itibaren belliydi. İşkence, yargısız infaz, zorla kaçırma, kaybettirme dosyaları dahil olmak üzere, devlet görevlilerinin yargılandığı tüm davalarda olduğu gibi mahkeme taraflı davranarak onları koruyucu kollayıcı bir yaklaşımla hareket etti ve beraat kararıverdi” dedi.
“İSTİNAF MAHKEMESİ’NE GİDECEĞİZ”
Sanıklara beraat kararı verilmesinin ardından İstinaf Mahkemesi’ne gideceklerini ifade eden Tuncer, “Devletin sorumlu olduğunu ortaya koyan yargı kararları var. İdari Mahkeme’ye, ölen mahpusların yakınları ve yaralı mahpuslar dava açmıştı, olaylarda devletin kusurlu olduğuna karar verip tazminat ödenmesine karar verilmişti” diye konuştu. Tuncer, İdari Mahkeme’nin verdiği karar dışında AİHM’in de ( Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kendi yasalarının ihlal edildiğine karar vererek Türkiye’yi mahkum ettiğini hatırlattı.
Ümraniye dava dosyasında üstünde durulması gereken Yıldız Ercan isimli bir tanığın ifadesi olduğunu söyleyen Tuncer şunları söyledi:
“Yıldız Ercan isimli infaz koruma memuru bu katliamın gerçekleştiği günlerde Ümraniye Hapishanesi’ndeydi ve operasyon sonrasında bazı açıklamalarda bulundu. Olay günü hapishaneye çok sayIda asker ve polisin yığılı olduğunu ve daha önce görmediği ağır silahların dışarıdan içeriye getirildiğini gördüğünü açıklamıştı. Bu sadece Yıldız Ercan’ın anlatımı değil, Bayrampaşa Hapishanesi’ndeki operasyonu yürüten komutanlardan Zeki Bingöl’ün de benzer açıklamaları vardı. Askeriyenin envanterinde bulunmayan armut tipi bombalar var demişti. 19 Aralık operasyonlarında hiç bilmediğimiz el bombaları kimyasal silahlar kullanıldı, hem Zeki Bingöl’ün hem de Yıldız Ercan’ın anlatımları bunu doğruluyor.”
Operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığına dikkat çeken Tuncer, “Yıldız Ercan, çatılarda mutfak tüpüne benzeyen ama mutfak tüpü olmayan parlak saydam bir silahtan söz ediyordu. Bunun kendisinde kimyasal silah olduğu izlenimi uyandırdığını söylüyordu. İnfaz koruma memuru olan Ercan, operasyon sonrasında kadınların sağlık muayeneleri sırasında da hazır bulunuyor ve görüntüler korkunç diyordu. Onlarla birlikte orada günler geçiriyor, kullanılan kimyasalların ya da ne olduğunu bilemediğimiz maddelerin sonuçlarını da doğrudan görmüş oluyordu.
“BU OPERASYON İNSANLARDA PSİKOLOJİK OLARAK DA OLUMSUZ ETKİ BIRAKTI”
Tuncer, “Bu operasyon insanlarda sadece fiziksel anlamda arazlara yol açmadı. Ruhen ve psikolojik olarak da insanlarda olumsuz etki bıraktı. Yıldız Ercan sonrasında dayanamayıp istifa ediyor, bu suça ortak olmayacağını, gördüğü bu korkunç manzaralar karışında daha fazla devlet görevlisi olarak kalamayacağını söyleyip görevinden ayılmıştı” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Açlık grevlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan HDP milletvekili Oya Ersoy, “İdam cezası nasıl devlet eliyle işlenen bir cinayetse, tecrit de devlet eliyle uzun sürece yayılan bir cinayettir” dedi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili ve Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı Leyla Güven, tecridin kaldırılması talebiyle başlattığı açlık grevini 124’gündür sürdürüyor. 66 cezaevinde 323 kişiyle başlayan açlık grevi eylemi 86’ıncı gününde devam ediyor. Açlık grevleri 1 Mart itibariyle tüm cezaevlerine yayıldı.
HDP Milletvekili Oya Ersoy, açlık grevlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Dışarıda demokrasinin askıya alındığı ve içeride çok fazla baskı koşulları olduğu zamanlarda cezaevlerinde açlık grevleriyle karşılaşıldığını kaydeden Ersoy, “Biz dışarıda nefes alamıyoruz içerideki baskıyı düşünün” diyerek ülkede yaşatılan baskı koşullarına dikkat çekti. Hükümetin cezaevlerinde süren açlık grevleriyle ilgili taleplere kulak verip çözüm koşullarını oluşturması gerektiğini belirten Ersoy, “Devletler kendi ülkelerinde yaşayan insanların yaşam hakkından sorumlu olduğu gibi cezaevlerine koyduğu insanların yaşam hakkından da sorumludur. O nedenle mutlaka bir görüşme yapılarak bunun sona erdirilme koşullarının sağlanması lazım. Çünkü talepler insani taleplerdir” dedi.
“TECRİT DEVLET ELİYLE UYGULANAN BİR CİNAYETTİR”
Yıllardır tecride karşı mücadele ettiklerini dile getiren Ersoy, 19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerine yapılan “Hayata Dönüş Operasyonu” ile tecrit koşullarının hayata geçirildiğini kaydetti. Ülkede tecrit içinde tecrit olduğunu belirten Ersoy, “Tecrit mahpusların insani yaşam haklarını engelleyen bir şeydir. İdam cezası nasıl devlet eliyle işlenen bir cinayetse, tecrit de devlet eliyle uzun sürece yayılan bir cinayettir, sessiz ölümdür. Hep karşı çıktık ama maalesef durduramadık” şeklinde ifade etti.
“DEVLET GÖZÜNÜ KULAĞINI KAPATMAKTAN VAZGEÇMELİ”
Leyla Güven’in taleplerinin gayet insani ve yerine getirilebilir talepler olduğuna vurgu yapan Ersoy, şunları söyledi:
“Leyla Güven bu halkın temsilcisidir. Bir milletvekilinin cezaevinden çıkararak sadece talebine göz kapamak üç maymunu oynamak mümkün değildir. Herhangi bir yaşam hakkı ihlalinin gerçekleşmesinden Leyla Güven başta olmak üzere insanların yaşamından devlet sorumludur. Ancak baskı ve zorla bu ülkeyi yönetebileceğini düşünüyor o nedenle bir adım atmak istemiyor anlaşılan. Ama bu işlemez. Bu ülkenin tarihi faşizme karşı mücadelelerin tarihidir. Bu ülkeye böyle bir sistemi giydiremezler. O nedenle derhal bu ısrarlarında vazgeçmeliler. Bu gözünü kulağını kapamaktan vazgeçmeli ve bir adım atmalıdır iktidar.”
PİRHA- 19 Aralık cezaevleri operasyonun üzerinden 17 yıl geçti ancak vahşetin izleri belleklerden silinmedi. O dönem Gebze Cezaevi’nde tutuklu bulunan Mustafa Yaşar, 1996 ölüm orucu eylemcisi. 19 Aralık operasyonunda sağ kurtuldu ancak ölüm orucu eylemlerinden sonra ‘Wernicke Korsakof’ hastalığına yakalandı. Yaşar, “Saldırıya “Hayata Dönüş” dediler, hayata dönüş değildi, katliamdı” diyor ve ekliyor: Tekrar dünyaya gelsem devrimcilerle birlikte olurum. Bu ülkede ve dünyada kirlenmeyen ve temiz kalan devrimcilerdir.
Haberin Videosu
Bugün 19 Aralık Türkiye’de yakın tarihinin en kanlı cezaevi operasyonunun yıldönümü…32 kişinin yaşamını yitirdiği operasyonun üzerinden tam 17 yıl geçti. Dönemin iktidarının “Hayata Dönüş” olarak adlandırdığı operasyonda 30’u siyasi tutuklu, 2’si asker olmak üzere toplamda 32 kişinin yaşamını yitirdi.
2000 yılının sonbaharında cezaevlerinde koğuş sisteminin yerine getirilmek istenen “F Tipi” cezaevi uygulamasına karşı çıkan siyasi tutuklu ve hükümlüler, 19 taleple süresiz açlık grevi eylemine başladı.
20 Ekim’de başlayan açlık grevi, 45’inci günde ölüm orucuna dönüştürüldü. Eylemin büyüyerek devam etmesi üzerine 19 Aralık 2000 tarihinde 20 cezaevinde aynı anda operasyon başlatıldı. Operasyon 3 gün sürdü. 3 günlük sürede 30’u siyasi tutuklu, 2’si asker olmak üzere toplamda 32 kişi yaşamını yitirdi. Saldırılar sırasında yüzlerce tutuklu yaralandı. Kimi tutuklularda kalıcı hasarlar oluştu. 19 Aralık günü en büyük vahşete tanıklık eden cezaevi ise Bayrampaşa Cezaevi oldu. 14 saat aralıksız devam eden operasyonda 12 tutuklu ve hükümlü diri diri yakılarak öldürüldü. 14 saatin ardından cezaevinden geriye sadece enkaz ve onlarca yaralı kaldı.
Öte yandan hapishanelerdeki ölüm orucu eylemlerinden sonra birçok kişinin uzun süreli açlığa bağlı hafıza kaybı ve vücudun hareket kabiliyetini kaybetmesi sonucu ‘Wernicke Korsakof’ hastalığı ortaya çıktı.
‘Wernicke Korsakof’ hastalığına yakalanan eski tutuklulardan biri de Mustafa Yaşar.
Mustafa Yaşar devrimci mücadeleden dolayı bir ihbar sonucu tutuklanıp cezaevine konuldu. Müebbet hapis cezası aldı ve toplam 16 yıl cezaevinde kaldı. 1996 yılında başlayan ölüm oruçlarına Bursa Cezaevi’nde katıldığını, 350. gün sonrasında Adli Tıp kararıyla tahliye edildiğini söylüyor Yaşar.
“CEZAEVİNDE ÖLMESİNLER DE DIŞARIDA ÖLSÜNLER POLİTİKASI”
“Sezer döneminde ilk çıkanlardanım. Yoksa devletin benden 20 yıl alacağı var” diyen Yaşar, “Tekirdağ Cezaevinde hükümlüleri Adli Tıp’a çıkarıyorlardı. O zamanki politika açıkçası şöyleydi: Birincisi ölüm oruçlarının altını boşaltmak, ikincisi de cezaevlerinde ölmesinler de dışarıda ölsünler” ifadelerini kullanıyor.
“HAYATA DÖNÜŞ DEĞİL, KATLİAMDI”
19 Aralık Operasyonu başladığında Gebze Cezaevi’nde olduğunu söyleyen Mustafa Yaşar, “Saldırıya “Hayata Dönüş” dediler, hayata dönüş değildi, katliamdı. Saldırıdan 7-8 ay önce Ulucanlar Cezaevi’nde benzer bir katliam yaşadık” diye konuştu.
“KESİNLİKLE UTANILACAK ŞEY YAPMADIM”
Mustafa Yaşar operasyon anını ve sonrasını şöyle anlattı:
“Saldırı başladı, çatılardan gaz bombaları atıyorlar, silahlar sıkıyorlar. Onlarca gaz bombası geliyor, koğuşun içerisinde daracık bir alandasın. Bir yandan suyun içine atıyorsun, diğer yandan gözünü siliyorsun ama düşmüyorsun. 1 Mayıs’ta atılan gaz bombası, Gebze Cezaevi’nde atılandan daha fazla etkiledi. Yani insan vücudunun direncinin olağanüstü koşullarda direnebileceğini görüyorum. 19 Aralık’ta beni etkileyen şeylerden bir tanesi şuydu: Silahlar, gaz bombaları sonrası barikatlar yıkıldı ve teslim aldılar. Bizleri ringlere koydular Tekirdağ Cezaevi’ne götürdüler. Tekirdağ’da beni götürdükleri zaman ölüm orucunun 60. veya 70. günüydü sanırsam, üstümüzü soyarak işkence yaptılar ve tekli hücrelere koydular. Ortak karar alarak sayımı ayakta vermeyeceğiz, dedik. Bir posta sabah, bir posta akşam saldırı devam etti. Bir ay boyunca benim ve benim gibi üç arkadaşın havalandırma kapısını açmadılar. Bir ayın sonunda baktılar olmuyor, havalandırma kapımızı açtılar. Böylece ayakta sayım vermemeyi başardık.”
Geriye dönüp baktığında kesinlikle utanacak bir şey yapmadığının altını çizen Yaşar, “Tekrar dünyaya gelsem devrimcilerle birlikte olurum. Bu ülkede ve dünyada kirlenmeyen ve temiz kalan devrimcilerdir” diyor.
DAYANIŞMA AĞI DERNEĞİ KURULDU
Mustafa Yaşar ölüm orucu eylemleri sonrası tedavi sürecini ve sağlık durumlarına ilişkin de şunları aktarıyor:
“Türkiye İnsan Hakları Vakfı çok önemli bir misyon üstlendi. Ölüm orucundan çıkan çoğu arkadaşımızın tedavisini üstlendi ve hala devam eden arkadaşlarımız var. 2004 yılından sora kendimi toparladım. Dayanışma Ağı diye bir dernek kurduk ve iyi bir yol aldık. Türkiye genelinde 370, Avrupa’da ölüm orucu direnişçisi ile irtibatımız var. Ben kendi ihtiyaçlarımı karşılıyorum. Sağlık açısından en iyilerinden biriyim ama kendi ihtiyaçlarını karşılayamayan arkadaşlarımız var.”
“AİLEM ARKADAŞLARIMLA GÖRÜŞMEMİ İSTEMEDİ”
Sünni ve tutucu bir aileden geldiğini ifade eden Yaşar, “Cezaevinde bana sahip çıktılar. Ancak ağabeyim bana ‘arkadaşlarınla görüşmeyeceksin, eve de gelmeyecekler’ dedi. Bende arkadaşlarım olmadan yaşayamam dedim ve o gün bugündür ailemle görüşmüyorum.” dedi.
“UNUTMAMAK VE UNUTTURMAMAK GEREKİYOR”
“Unutmamak ve unutturmamak gerekiyor. Biz yaşadık doğru ama şu anda da yaşanıyor” diye konuşan Mustafa Yaşar, her ay Edirne Cezaevi’ne giderek yoldaşını, arkadaşını ziyaret ettiğini söylüyor.
“Hafıza gerçekten bellekten siliniyor. Unutmamak, unutturmamak gerekiyor. 80 sonrası birçok arkadaşım yurtdışına çıktı. Ben bir şeyler yapmak gerekiyorsa burada yapmalıyım dedim ve çıkmadım. Ailelerin ön plana çıkması gerekiyor, cumartesi anneleri gibi. Güzel l anne gibi birçok anne bizimle birlikte mücadele etti. Yıllardır peşimizden geldiler. O yüzden benim gibiler değil cumartesi anneleri ön plana çıkarılmalılar.
“NURİYE VE SEMİH’E SAYGI DUYMAKTAN BAŞKA DİYECEK BİR ŞEY YOK”
OHAL kararnamesiyle işlerine son verilen eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi eylemini de sorduk Mustafa Yaşar’a. Yaşar acı bir tebessümle, “Nuriye de Semih’in mücadelesini destekliyorum. Geri dönülmez bir yola girdiler. Vücutlarında kalıcı hasar olmama durumu yoktur. Saygı duymaktan başka diyecek bir şey yok.” diyor.
PİRHA- 19 Aralık operasyonunun üzerinden 17 yıl geçti. İHD, “Sorumluları yargılanmalı, cezasızlık politikasına son verilmeli” açıklaması yaptı.
19 Aralık Türkiye’de yakın tarihinin en kanlı cezaevi operasyonunun bugün yıldönümü…32 kişinin yaşamını yitirdiği operasyonun üzerinden tam 17 yıl geçti. Dönemin iktidarının “Hayata Dönüş” olarak adlandırdığı operasyonda 30’u siyasi tutuklu, 2’si asker olmak üzere toplamda 32 kişinin yaşamını yitirdi.
Konuyla ilgili bir açıklama yapan İnsan Hakları Derneği (İHD) “Günümüz koşullarında, Türkiye hapishane rejiminde değişen bir şey olmamış; hapishaneler başta yaşam hakkı ihlalleri olmak üzere her türlü insanlık dışı ve onur kırıcı muamelenin yapıldığı birer işkence mekanı olmaya devam etmiş, hapishane şartları OHAL’de daha da ağırlaşmıştır. Derneğimizin, hapishanelerde yaşanan hak ihlallerinin önlenmesi ve yaşanan ihlallerin sorumlularının cezalandırılması çağrıları da sonuçsuz kalmış, aksine hükümet yetkililerince, hapishane görevlileri mahpuslara kötü muamelede bulunma noktasında cesaretlendirilmiştir.” dedi.
“CEZASIZLIK POLİTİKASINA SON VERİLMELİ”
“Türkiye’deki infaz rejimi mevzuatının ve politikasının uluslararası insan hakları hukukuna ve özel olarak da mahpus haklarına uygun hale getirilmesi gerekmektedir” denilen açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“Mahpuslara yaşatılan işkence ortamından derhal vazgeçilmeli, mahpuslara uluslararası hukukun emrettiği şekilde insana yaraşır bir şekilde bir muamele gösterilmelidir. Hapishaneler sivil denetime açık hale getirilmelidir. Mahpuslarla ilgili olarak ’ayrımcılık yasağına’ aykırı düzenlemeler ve OHAL uygulamalarından vazgeçilmelidir. ‘Hapis içinde hapis’ anlamı taşıyan tecrit ve izolasyon uygulamalarına son verilmeli, tek kişilik İmralı Kapalı Cezaevi kapatılmalıdır. 19 Aralık Katliamı’nın sorumluları yargılanmalıdır. Zaman aşımı usulü ile uygulanan cezasızlık politikasına son verilmelidir.”