PİRHA-1938 Dersim Katliamı’nda tüm yakınlarını kaybeden Sılo Qız’ın Hakk’a yürüyüşünün üzerinden 6 yıl geçti. Sılo Qız, Dersim’deki Alevi inancının ritüelleri ve 1938’de Dersim Katliamı’nda yaşanan acıları besteleyerek, ağıtlarını tüm bölgeye taşıyan kişi olarak biliniyor.
Dersim 38 Katliamı’nda tüm yakınlarını kaybeden ve keman çaldığı için “Bizi eğlendirir bunu öldürmeyelim” diyerek katledilmeyen Sılo Qız’ın bugün Hakk’a yürümesinin 6. yılı.
Son yıllarında Dersim Milli Köyü’nde tek başına yaşayan Sılo Qız’ın evi şu anda yıkılmış durumda. Dersim’deki Alevi inancının ritüelleri ve 1938’de Dersim Katliamı’nda yaşanan acıları besteleyerek, ağıtlarını tüm bölgeye taşıyan kişi olarak biliniyor. 104 yaşında Hakk’a yürüyen Sılo Qız, 2019 yılında Milli Köyü’nde toprağa sırlanmıştı.
SILO QIZ KİMDİR?
Sılo Qız, Dersim’de yaşayan, söz ve keman ustasıdır. Henüz beş yaşındayken babasından keman çalmayı öğrendi. Bir süre sonrada söylemeye başladı. Halkın yaşadığı acıları, sevinçleri, yaşanılan olayların hikâyelerinden yola çıkarak doğaçlama usulle müziğe aktardı. Müziğini genellikle köy düğünlerinde ve taziyelerde icra etti. 1938 Dersim isyanının canlı tanığı olan Sılo Qız direnişi ve sonrasında gelişen katliamı destansı ağıtlarla dile getirdi.
PİRHA-DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Dersim’in Hozat ilçesinde bulunan Dersim 38 Duvarı’nda bulunan fotoğrafların 3 Mayıs 2024 tarihinde Hozat Kaymakamlığı emriyle polis tarafından yerinden sökülmesini Meclis gündemine taşıyarak İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ile Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.
Dersim’in Hozat ilçesinde bulunan ve Dersim Belediyesi Eş Başkanı Cevdet Konak’ın Hozat Belediye Başkanlığı döneminde yapılan Dersim 38 Duvarı’ndaki fotoğraflar 3 Mayıs 2024 tarihinde Hozat Kaymakamlığı’nın emriyle polis tarafından yerinden sökülmüştü.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Dersim 38 Duvarı’nda bulunan fotoğrafların yerinden sökülmesini Meclis gündemine taşıyarak İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ile Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.
38 Bellek Duvarı’nın Dersim 1938’de yaşanan acıların hatırlanması, toplumsal hafızanın korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla yapılmış bir kamusal hafıza alanı niteliği taşıdığını belirten Ayten Kordu, “Hozat Kaymakamlığı tarafından herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin bu bellek duvarı kaldırılmıştır. Söz konusu uygulama, kamuoyunda tepkiye neden olmuş, hafıza mekânının neden ve hangi yasal dayanakla kaldırıldığı konusunda ciddi soru işaretleri doğmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, 23 Kasım 2011 tarihinde yaptığı açıklamada “Dersim’de yaşanan acıları devlet adına kabul ettiğini ve özür dilediğini” beyan etmiştir. Bu beyan, devletin Dersim 38’e ilişkin yüzleşme iradesinin önemli bir adımı olarak değerlendirilmiştir. Bu anlamda toplumsal hafızayı görünür kılan mekânlar, geçmişle yüzleşmenin ve demokratik bir toplumda gerçek bir toplumsal barışın inşasının vazgeçilmez unsurlarıdır; bu alanların korunması devletin sorumluluğudur. Bu kapsamda, toplumsal hafızaya yönelik bir alanın gerekçesiz şekilde kaldırılması hem kamu idaresi açısından açıklama gerektirmekte hem de devletin geçmişle yüzleşme politikasının tutarlılığı bağlamında soru işaretleri yaratmaktadır” dedi.
“HOZAT KAYMAKAMLIĞI’NIN RESMİ GEREKÇESİ NEDİR?”
Ayten Kordu, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yanıtlaması istemiyle şu soruları sordu:
-38 Bellek Duvarı’nın 4 Mayıs 2024 tarihinde kaldırılmasına ilişkin Hozat Kaymakamlığı’nın resmi gerekçesi nedir?
-Bu işlem için herhangi bir hukuki, idari veya güvenlik temelli rapor, talimat veya karar hazırlanmış mıdır? Hazırlandıysa kamuoyu ile paylaşılacak mıdır?
-Kamusal alanlarda gerçekleştirilen bu tür müdahalelerin yerel halkın katılımı ve görüşü alınmadan yapılması, idari şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleriyle çelişmektedir. Bu doğrultuda, bellek duvarının kaldırılmasına ilişkin karar sürecinde hangi kamu kurumları veya kişilerle istişare yapılmıştır?
-Bellek duvarının kaldırılması, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Dersim 38’e ilişkin özür beyanıyla çelişmiyor mu? Bu konuda Bakanlığınızın değerlendirmesi nedir?
-Kaldırılan bellek duvarının yerine veya başka bir alana yeniden bir hafıza mekânı oluşturulmasına yönelik bir planlama yapılacak mıdır?
-Yerel halkın, sivil toplum örgütlerinin veya ilgili kurumların görüşleri alınmadan hafıza alanının kaldırılması idari usullere uygun mudur?
-Bellek duvarına ait materyaller, yazıtlar ve fotoğraflar şu anda nerede muhafaza edilmektedir? Bunların zarar görmemesi için hangi önlemler alınmıştır?
PİRHA- Dersim Direnişi’nin sembol ismi Pîr Seyit Rıza ve yol arkadaşları, idam edilişlerinin 88. yılında İsviçre’nin Cenevre kentinde anıldı. Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB) ve Dersim İnşa Kongresi’nin (DİK) çağrısıyla Birleşmiş Milletler (BM) Ofisi’nin bulunduğu Nations Meydanı’nda bir araya gelen Alevi kurumları ve devrimci örgütler, “Dersim için adalet, hafıza için direniş” şiarıyla buluştu.
Anma programı, Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının şahsında hakikat yolunda yaşamını yitirenler için yapılan bir dakikalık saygı duruşuyla başladı. Ardından kurumlar adına ortak açıklamayı FEDA İsviçre Eşsözcüsü Songül Aslan okudu.
“DEVLET DİRENİŞİ VE HAFIZAYI HEDEF ALDI”
Yapılan ortak açıklamada devletin Dersim’de halkın direnişini ve hafızasını yok etmeye dönük politikalar izlediği belirtilerek şu ifadeler kullanıldı:
“Ancak ne Dersim halkı ne de bu toprakların diğer inanç ve kimlikleri bu zulme boyun eğmiştir. Kerbela’dan Dersim’e, Dersim’den Lazkiye’ye uzanan çizgide direniş hakikatin yoludur. Bizler Seyit Rıza’nın, ‘Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim ama diz çökmedim, bu da size dert olsun!’ sözünü unutmayacağız. Adalet için hafızayı canlı tutacak, soykırımla yüzleşmeden barışın mümkün olmadığını hatırlatacağız.”
Açıklamada, Dersim halkının inançlarını, kimliklerini ve hafızasını örgütlü biçimde savunmaya devam edeceği vurgulandı.
“BU HESAP ULU DİVAN’A KALMAYACAK”
FEDA, DAKB ve DİK imzalı açıklamada şu ifadeler öne çıktı:
“Hiçbirini unutmadık, unutturmayacağız. Bu halkın direnişi, bu ülkenin vicdanıdır. Biz biliyoruz ki bu hesap Ulu Divan’a kalmayacak. Yaşasın halkların kardeşliği, yaşasın hakikatin direnişi!”
“HAKİKAT YÜRÜYÜŞÜ KESİNTİSİZ SÜRECEK”
Ortak açıklamanın ardından kısa bir konuşma yapan FEDA İsviçre Eşsözcüsü Songül Aslan, Seyit Rıza ve arkadaşlarının direniş geleneğinin bugün halkların ortak mücadelesinde yaşamaya devam ettiğini söyledi.
Aslan, 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın temellerini attığı “Barış ve Demokratik Toplum” modelinin hayata geçirilmesinin Dersim’in hakikatini sahiplenmek anlamına geldiğini belirterek şunları kaydetti:
“Bugün burada, Seyit Rıza’nın mirasını yaşatmak demek halkların özgür ve eşit yaşamı için mücadeleyi büyütmek demektir. Hakikat yürüyüşü kesintisiz sürecektir.”
Anma programı, “Bijî berxwedana Dersimê” sloganlarıyla sona erdi.
PİRHA-1938’de Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini (Karabakır) Köyü Sekasur mevkiinde 24 Axuçan Ocağı Piri yakılarak katledilmişti. O dönem bebek olan Zarife Baran, şunları anlattı, “Katliamı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar. Annem, babam, dedem, nenem her gün ağlardı” dedi.
Üzerinden 87 yıl geçen ve akıllarda “Roza şaye – Kara gün” olarak kalan Dersim Katliamı’nda on binlerce insan katledilirken, çoğu çocuk olmak üzere binlerce insan da yaşadıkları yerlerden sürgün edildi. 1938 Katliamı’nın üzerinden geçen yıllara rağmen devlet tarafından hiçbir adım atılmazken, katliamın üzerindeki perdeleri aralayacak hiçbir girişimde bulunulmadı.
Tarih 14 Ağustos 1938’i gösterdiğinde Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Bargini (Karabakır) köyü askerler tarafından basılır. Askerler köyde yaşayan Axuçan Ocağı mensubu 24 kişinin ellerini kollarını bağlayıp köye 3 km uzaklıktaki Sekasur mevkiine getirerek, en küçüğü 2 aylık en büyüğü 80 yaşından fazla olan aralarında kadın ve çocuklarında olduğu 24 kişiyi Saqa Sure mevkiinde bulunan bir ahırın içine soktuktan sonra ahırı ateşe verirler. 24 insan diri diri yakılarak katledilir. Gökyüzüne duman ve yanık et kokusu yükselir. Daha sonra köylüler tarafından verilen mücadeleyle birlikte katliamın olduğu yerde anıt mezar yapıldı.
Katliamın olduğu zaman bebek olan Zarife Baran, o dönemde yaşananları PİRHA’ya anlattı.
“KATLEDİLENLERE SAHİP ÇIKIP ANIT MEZARI YAPTIK”
1938 Dersim Katliamı’nda bebek olduğunu ifade eden Zarife Baran, “Askerler bir gece köye gelip insanları köyün ortasında toplayıp, yirmi dört kişiyi sıraya dizip götürdükten sonra 12 kişi Baran ailesinden 12 kişi de Canan ailesinden yakarak katlettiler. Katledilen insanların her şeylerine el koyup karakola götürdüler. Daha sonra biz de katledilen akrabalarımızın mezarlarına sahip çıkmak için katliamın olduğu yerde anıt mezar yaptık” dedi.
“DEVLET ARTIK BİZLERE DAHA FAZLA KÖTÜLÜK YAPMASIN”
Yaşanan katliamı pek çok kişiden dinlediğini belirten Zarife Baran, “Katliamı yaşayanlar ölene kadar hem anlattılar hem de ağladılar. Annem, babam, dedem, nenem her gün ağlardı. Üç kardeşim Afyonkarahisar’a sürgün oldu. Af çıktığında çıkıp geldiler. Ben 1938 yılının başında doğmuşum o yüzden sürgüne gönderilmemişim. Devlet bizlere artık daha fazla kötülük yapmasın ve mezarlarımıza elini sürmesin. İnsanlarımızı yaktılar şimdi de onların mezarlıklarına saldırıyorlar. Ölen insanlarımız yerlerinde rahat yatsınlar” diye konuştu.
PİRHA-Yönetmen Caner Canerik, 1938’de yaşananların soykırım düzeyinde travmalar bıraktığını; hayatta kalanların acıyı erteleyerek yaşamayı seçtiğini, ancak bu tanıklıkların günümüz toplumuna doğru ve etkili şekilde aktarılmadığını vurguluyor. Canerik, ”Kültür ve sanat pratiklerinin yetersizliği, dil kopuşu ve sürekli yeniden dizayn edilen coğrafya, travmanın aktarımını engelliyor ve güncel sorunların kökünü besliyor” dedi.
1938 olayları, bölgenin toplumsal ve kültürel dokusunu kökten sarsan bir dönüşüm sürecinin zirve noktası olarak görülüyor. O tarihte uygulanan zorla yerinden etme, toplu katliam ve yerleşim düzenlemeleri yalnızca bireylerin yaşamını değil, köy-kent yapısını, dilsel ve inançsal bağları da hedef aldı; böylece sıradan bir şiddet olayı olmaktan çıkarak kolektif bir kırılmaya dönüştü.
1938’de yaşanan katliamın üzerinden yaklaşık bir asır geçmesine rağmen, toplumsal hafızada açılan yaralar hâlâ tazeliğini koruyor. Bölgede yapılan görüşmeler, 38’in yalnızca bir tarihsel kırılma değil, kuşaklar boyunca aktarılan derin bir travma olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
İstanbul’daki aktif gazeteciliği bırakarak memleketi Dersim’e yerleşen Caner Canerik, fotoğrafçılığın yanı sıra belgesel ve film çalışmaları da yapıyor. Caner Canerik, ‘Kamile Dersim’ projesiyle başlattığı kayıtlara 2011’de başladı ve 400’e yakın insanla görüşüp kayıt altına aldı. Kamile Dersim adıyla başlattığı çalışmasını Dersim Masalları adıyla kitaplaştırdı.
1938 Katliamı’nda ailesinden de katledilenlerin olduğu Yönetmen Caner Canerik, Dersim Katliamı’nın geçmişten günümüze gelen travmatik etkilerini anlattı.
“ÜZERİNDEN 70-80 YIL GEÇMESİNE RAĞMEN HALEN O ACIYI YAŞAYAN İNSANLAR VAR”
Dersim’de birçok kişiyle görüşmeler yaptığını aktaran Caner Canerik,
“Travma ötesi olarak tanımlayabileceğimiz, aslında soykırım olarak da tanımlanan bir süreç var. Herkesin hemen hemen öldürüldüğü bir süreçte insanların buna tahammül etmeleri çok zordu. Bunun için ancak bazı şeyleri görmezden gelip bazı şeyleri erteleyip dayanabileceklerdi. Kendi canını kurtarmak yetmiyordu, ya yanında yaralı bir insanı götürmüş, ya geride çok sevdiği bir insanı bırakmış, ya da günümüzde de olduğu gibi çok sevdiği insanlar vahşi hayvanlara yem olmuş ya da buna benzer çok travmatik olaylar var. Üzerinden 70-80 yıl geçmesine rağmen halen bu acıyı yaşayan insanlar var. O dönemde daha çocuk olan bir kişiyle yaptığım görüşmede o travmayı halen yaşadığını hissediyorsun. Katliam travması dayanılacak bir şey değil. Çünkü ayağımıza armut dikeni battığında dahi çok büyük acılar yaratırken, aileden birçok insan öldürülmüş ve sağ kalan insanlar bu acıyla yalnız başlarına yüzleşmek zorunda kalmışlar ve hayatlarını da kurtarmak çabasına girmişler. Bir acıyı ertelediğin zaman o acı bir süre sonra karşına çıkıyor ve çıkmaya da devam ediyor. Bunu zamana yayarak bununla yüzleşmeyi seçtiler. Ama 38’de acıyı yaşamış insanlar o travmayı atlatamadan aramızdan ayrıldılar, birçoğu böyleydi” .
“1980’Lİ YILLARDA, BİZİM ÇOCUK OLDUĞUMUZ ZAMANLARDA ASLA 1938 KONUŞULMAZDI”
Günümüzde insanların önceliklerinin ve algılarının değiştiğine vurgu yapan Caner Canerik, “Bizim yaşananları formatlayıp öyle insanlara sunmamız gerekiyor. Yoksa bu acı böyle bastırılacak ve biz çok fark etmeksek de bunların etkileri toplum içinde devam edecek ve günümüzde farklı birtakım sorunlarla beraber karşımıza çıkacaktır. 2000’li yıllardan sonra biraz daha özgüven gelişti. İnternetin yayılmasıyla birlikte örnekler çoğaldı ve insanlar bu örneklerden cesaret alarak konuşmaya başladılar. Ankara’daki politik mücadeleden ötürü bize bir alan açıldı ve bu alanda bizim sesimiz daha fazla duyulabildi. Bu durumun çeşitli yansımaları da oldu. 1980’li yıllarda yani bizim çocuk olduğumuz zamanlarda asla bu meselelerin konuşulmasına izin verilmezdi” diye belirtti.
“KATLİAMDA KARDEŞLERİNİ KAYBEDEN NENEM, 38 DENDİĞİ ZAMAN AĞLAMAYA BAŞLIYORDU”
Suskunluğun iki temel nedeninin olduğuna dikkat çeken Caner Canerik,” Birincisi, travmaları tetiklemesiydi. Yani ben ninemi biliyorum. Çok erken kaybettik, hani birçok şeyi kayda alamadık ama o insan katliamda kardeşlerini kaybetmişti ve 38 dendiği zaman ağlamaya başlıyordu. Çünkü o travmayla yüzleşmemişti, anlatamıyordu, konuşamıyordu. Diğer insanlarla kendi aralarında konuşuyorlardı ama sonraki nesillere aktarmada bir kaygı yaşandı” ifadelerini kullandı.
Canerik bu travmanın birkaç sebebi olduğunu söyledi ve şöyle aktardı,
Bunun birkaç sebebi vardı tabi. Bunlardan ilki intikamcı bir yaklaşımın gelişmesinden ve sevdiği insanların tekrar zarar görmesinden korkuldu. Susarak, sineye çekerek, yani yaşananları pasifize ederek aradan sıyrılmak diyelim buna. Sanki hiç sesimiz çıkmazsa kimse bize karışmayacak psikolojisine girildi. Çünkü yaşanılan acılar çok ağrıdı, insanlar bunlarla yüzleşmemişti, cesaret alabilecekleri, dayanabilecekleri herhangi kimse yoktu. Yani uzman psikolog da yoktu, siyasi olarak da destek veren bir güç yoktu ve aslında bu söylemler dile geldiği anda karşılaşılan muamele de korkutucu boyuttaydı. İkincisi, kendilerinin halen tehdit olarak görüldüğünü düşünüyorlardı. Bundan dolayı pasif kalmayı tercih ettiler. Konuşmadılar, anlatmadılar. Pülümür’de katliam yerleri belli olmasına rağmen uzun yıllar boyunca kimse gidip mezarlıklarını ziyaret etmedi”
“DİL VE İNANÇ AYRILMAZ BİR BÜTÜNDÜR”
Yaşananlara doğru bir şekilde yaklaşılmasının önemine değinen Canerik,
”İnsanlar artık yaşadıklarıyla yüzleşmeye başladı. Ama yaşanılan bu olayların, travmanın günümüzdeki insanlar tarafından çok doğru bir şekilde değerlendirildiğini düşünmüyorum. Yani sosyal medyanın gelişmesiyle birlikte insanların bu alanda duyarlılık göstermeleri, anmaları oluyor. Bunun ötesine geçmemiz gerekiyor. Neydi, neden yapıldı, sonuç ne oldu ve biz nerede kaldık… Bunları sormamız gerekiyor. Bunları sorduğumuz anda zaten bir gerçekle yüzleşeceğiz ve bu gerçek karşımıza çıkacak. Ama bunlar sorulmadığı için sadece işte mum yakılma, anma töreni düzenleme ki bir dönem şöyle bir şey de vardı yani anmalarda halay çekildiğini biliyorum. Bir sürü sanatçıların konser verdiklerini biliyorum. Şimdi bunlar aslında içeriğinin nasıl boşaltıldığının göstergesiydi. Yani bizim insanlarımız günümüzde biz nasıl bir hayat sürüyoruz, 38 nasıldı, 38’den sonra nasıldı? Hani travmalar var evet bunlar sürekli olarak devam ediyor. Çok yaşanan adli olayların arka planında 38 travmasının olduğunu çok rahat söyleyebilirim.
Çünkü insanların birey olmalarının önünde de engel oldu bu. Kendilerini yaşayamadılar, kendi dillerini ve kültürlerini yaşayamadılar. Sudan çıkmış balık gibi ortada kaldılar. Çünkü farklı bir kültür dayatıldı, yabancı bir kültür dayatıldı. Şimdi düşünsenize hani kendi yaşadığın gerçeklikten kopuk bir hayat sürdüğün anda hayali bir alemde yaşarsın ve sen birey olamazsın. Kendin olamıyorsun çünkü. Kendin olamadığın zamanda attığın her adım seni çatışmaya götürecektir. Kültürü, inancı, dili, değeri ve ilkesi olmayan insanlar serseri mayın gibi nereye çarpacaklarını bilemezsin. Bizim bugün yaşadığımız biraz da bu. Dil ve inanç ayrılmaz bir bütündür. Bu iki olguyu ayırdığınız zaman iş kopuyor. Hani Kırmançki konuşabilirsiniz ama o inancı bilmedikten sonra siz boşlukta kalırsınız. Günümüzde yaşanan sorun biraz da bundan kaynağını alıyor. Çünkü geçmişle bağları kopmuş ve bu kopukluk günümüzde bu sorunları açığa çıkartıyor” şeklinde konuştu.
“DERSİM, SÜREKLİ YENİDEN DİZAYN EDİLİYOR”
Katliam tarihinden günümüze bir göç döngüsünün yaşandığını belirten Canerik, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Kaç defadır insanlar yerlerinden ediliyor ve Dersim yeniden dizayn ediliyor. 38’de buralar boşaltıldı ve yeni bir dizayn yaratıldı. Altmışlarda bir göç oluştu insanlar tekrardan geri döndü. Seksen döneminde yine öyle, doksanlar tekrar yine öyle… Yani hemen hemen her on senede bir resetlenen bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu yeniden dizaynda eskiden kalan değerler pek fazla olmuyor. Yeni dizaynlar yeni değerler yaratıyor. Bu yeni değerler de geçmişte yaşanan travmaları tetikliyor. Bu insanlar mevcut durumda kendilerine yer bulamıyorlar. Çok ağır bedel ödemiş ama toplum ona sahip çıkmıyor. Çünkü toplum değişmiş, her on yılda bir değişmiş. Hiçbir şey kalmamış geriye.”
PİRHA – 1934 doğumlu Dersim Katliamı tanığı Ali Koçak, 1938’de yaşadıklarını PİRHA’ya anlattı. Henüz dört yaşındayken sürgün, açlık ve ölümle tanıştığını belirten Koçak, “O zaman aklım ermezdi ama bizi yakaladıkları günü hiç unutmuyorum. Annem beni kolumdan tuttu, çarıklarımı giydirdi. Evden çıkarken askerlerle milisler önümüzü kesti” dedi.
Dersim’de 1937-38 yıllarında gerçekleştirilen askerî harekât, binlerce kişinin öldürülmesine ve on binlerce kişinin sürgün edilmesine yol açtı. Devletin “isyan bastırma” adı altında yürüttüğü operasyonlarda köyler yakıldı, insanlar açlık ve zorunlu göçle karşı karşıya bırakıldı. Katliamdan sağ kurtulanlar Kütahya, Çorum, Amasya, Nevşehir gibi Anadolu’nun farklı illerine sürgün edildi.
O dönemde henüz dört yaşında olan Dersimli Ali Koçak, ailesinin katledildiğini, sürgün yollarında açlık ve yoklukla büyüdüğünü belirterek, “Devlet yanlışlık yaptı, çoluk çocuk öldürmeyecekti” dedi.
“38’DE DÖRT YAŞINDAYDIM”
Yaşadıklarını yıllar sonra ilk kez ayrıntılı biçimde anlatan Ali Koçak, çocuk yaşta tanıklık ettiği o günleri şöyle aktardı:
“1934 yılında Alacık köyüne bağlı Küllük mezrasında doğmuşum. 38’de dört yaşındaydım. Pek aklım ermiyor, hatırlamıyorum. Yalnız bizi yakaladıkları günü hatırlıyorum. Tarlaları yakmışlar, açlık var. Bizde ‘Mezra’ diye bir köy var oraya gittik. Ben, annem, yengem ve iki abim beraber gittik. Bir abim o köyde vuruldu. Ablam evliydi, eniştemle yeğenim de vuruldu. Amcamın oğlu ile çocuğunu da öldürdüler. Daha sonra askerler etrafımızı sardılar. Bizi yakalamak için gelenler Areyiz aşiretinden milislerdi. Haydaranlar ile araları yoktu, birbirlerinden adam vurmuşlardı. Bu yüzden Areyizliler hep milis yazılmışlardı.
Tüfek sesleri geldi, annem beni aldı kolumdan tuttu ve çarıklarımı giydirdi. Biraz ceviz biraz da yanan tarlalardan telleri topladı getirdi. Elimi tuttu, nasıl ki kapıya çıktık milisler ve askerler önümüzü kapattı. Kimse yok birisinin evindeydik. Onlar boşaltmış gitmişlerdi. Ondan sonra nasıl asker önümüze dikildi, ben birisinin ayaklarına kapandım, ‘Annemi dövmeyin’ dedim. Annem dedi ki, ‘Babalar siz buralısınız, ben biliyorum. Ne olur bizi serbest bırakın, Allaha bağışlayın’ dedi. Ama bizi bırakmadılar, Nazimiye’ye götürdüler. Nazimiye’ye giderken annem beni sırtına alarak götürdü. Pülümür çayına vardığımızda bizi suyun içinden geçirdiler. Annem kendini suya attı. Yani su alıp bizi götürsün diye. Nasıl ki ben bağırdım askerler bizi sudan çıkardılar. Nazimiye’ye kadar gittiğimizi hatırlıyorum. Orada bir gün mü kaldık iki gün mü kaldık bilmiyorum.”
“MEĞERSE BİZİ KÜTAHYA’YA SÜRGÜN ETMİŞLER”
Katliamdan kurtulduktan sonra sürgün yollarına düşen Ali Koçak, Kütahya’ya gönderilişlerini şu sözlerle anlattı:
“Meğerse bizi Kütahya’ya sürgün etmişler. Kütahya’nın Simav kazasının Kusurlar diye bir köyü vardı. Bizi o köye götürmüşlerdi. Annem ve babamın söylediğine göre o zaman ben dört yaşındaymışım. Babam bizimle değildi. Sonradan teslim olunca onu da Yozgat’a sürmüşlerdi. Nasıl ettiyse o yaşlı haliyle geldi bizi buldu. Büyük abim Ahmet’in eşi de yanımızdaydı. Abim o zaman askerdeydi. Tezkereyi aldıktan sonra o da geldi bizi buldu. Abimin sürgününü Nevşehir’in Derinkuyu ilçesine çıkartmışlardı. Bizimle bir ay kaldıktan sonra o da hanımıyla Derinkuyu’ya gitmek zorunda kaldı. Abim oraya gidince bizim de gelmemiz için müracaat etmişti. Bizi çağırdı, nasıl gittik hatırlamıyorum. Abim nüfus kaydımızı Nevşehir’e aldırdı. Ailemin konuştuğuna göre dört sene de orada kalmışız. Ben orada okula gittim, diplomamı aldım. Bize orada arazi vermişlerdi. Bizimkiler sağda solda çalışmaya başlamışlardı. İki ablam ile yengelerim de çalışmaya başladılar. O köyde nerede boş yer oluyordu bizi oraya yerleştiriyorlardı. Güzel bir köydü. O zamanlar 700 haneydi. Hayatlarını hayvancılık ve tarım yaparak sağlıyorlardı. Bize de çok iyi davrandılar, yardım ettiler, ekmeklerini paylaştılar.”
“DEVLET NEREDE BOŞ ARAZİ VARSA SÜRGÜNLERİ ORALARA DAĞITTI”
Yıllar sonra yeniden Dersim topraklarına dönen Ali Koçak, sürgün dönüşlerini de şu şekilde anlattı:
“Sene 49’da bizi tekrardan Nazimiye’ye getirdiler. Herhâlde temmuz ayı olacaktı. Nazimiye sürgünden gelenlerle dolmuştu. Orada bir ay filan kaldık. Bizi bir türlü yerlerimize götürmediler. Devlet Nazimiye’ye getirdiği herkesi bir yerlere dağıttı. Bizi de Turuşmek’e götürdüler. Devlet nerde boş arazi varsa sürgünleri oralara dağıttı. Kimisini Akpazar’a kimisini Diyarbakır’a götürdü. Gidenlere arazi verdi. Bize de dediler ki, ‘Muş’ta yer var gidiyor musunuz?’; Abilerim ‘gideriz’ dediler. Gittik bir sene de orada kaldık. Adnan Menderes hükümeti kurduktan sonra köyümüze geri döndük. Döndüğümüzde her taraf kan harabeydi.”
“KORKUYU ARTIK 38’DE GERİDE BIRAKMIŞTIK”
Katliamın ardından halkın yaşadığı büyük travmayı ve hayatta kalmanın ağırlığını anlatan Ali Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Devlet yanlışlık yaptı. Çoluk çocuk öldürmeyecekti. Kimi nerede tuttuysa, elini kolunu bağlayıp yalın ayak, aç susuz götürüyordu. Götürdüklerini Mazgirt’te öldürüyordu, Düzgün Baba’nın orada öldürüyordu. Korkuyu artık 38’de geride bırakmıştık. Ölen öldü kalan kaldı. Korku kalmamıştı artık. Hükümetin de ne olduğunu öğrendi herkes. Yaşananları nereye gidersek anlatırlardı. Gittiğimiz köylerde o köylerin büyükleri olup biteni anlatıyorlardı.”
PİRHA-FEDA, Almanya’nın Dortmund kentinde Dersim Soykırımı paneli düzenledi. FEDA Eş Başkanı Demir Çelik, “1925 Şark Islahat Planı 12 yıllık Dersim Soykırımı’nın hazırlığıdır” derken, Hüseyin Aydın da “Dersim Soykırımı’nın uluslararası düzeyde tanınması ve faillerin yüzleşmesi gerekiyor” diye konuştu.
Almanya’nın Dortmunt kentinde Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA), tarafından Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi’nde (DAKME) Dersim Soykırımı paneli düzenlendi. Panele konuşmacı olarak FEDA Eş Başkanı Demir Çelik ve Dersim Kültür ve Tarih Merkezi’nden Hüseyin Aydın katıldı.
Dersim Katliamı’ndan sadece o dönem bakanlar kurulunda yer alanların sorumlu olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu belirten FEDA Eş Başkanı Demir Çelik, “Mustafa Kemal Atatürk’ten, İsmet İnönü’ye kadar herkes Dersim Katliamı’nın uygulayıcısı ve yürütücüsüdür. 1938 Dersim Katliamı, Kürtleri Ankara’dan uzaklaştırıp Kürdistan’a sıkıştırmak için başlatılan bir soykırımdır. 1925 Şark Islahat Planı 12 yıllık Dersim Soykırımı’nın hazırlığıdır. Diğer taraftan da Dersim ile birlikte Kürdistan’ında insansızlaştırılmasını ve teslimiyete zorlayan bir içeriğe sahiptir” dedi.
“DERSİM SOYKIRIMI’NIN ULUSLARASI DÜZEYDE TANINMASI GEREKİYOR”
Dersim Kültür ve Tarih Merkezi’nden Hüseyin Aydın ise, konuşmasında şunları ifade etti:
“Artık geçmişin karanlık perdesini aralayıp hem mağdurların hem de faillerin anlatılarını bilimsel bir zemine oturtmak ve gelecek nesillere aktaracak güçlü bir temele sahibiz. Dersim Soykırımı’nın uluslararası düzeyde tanınması ve faillerin yüzleşmesi gerekiyor.”
PİRHA- Dersim Katliamı tanığı ve mağdurlarından Bego Polat (93) Hakk’a yürüdü. Dersim Katliamı sırasında annesi ve 3 kardeşi gözleri önünde öldürülüp suya atılan Polat’ın, kendisi ise yaralı olarak kurtulmuştu.
1938’de Dersim’de gerçekleştirilen soykırımdan tanığı ve mağdurlarından olan Bedri Polat (Bego) akşam saatlerinde Dersim’de bulunan devlet hastanesinde Hakk’a yürüdü. Polat, çeşitli hastalıklarından kaynaklı iki gündür yoğunda bakımda tedavi görüyordu
Bedri Polat, Dersim’de 1937-38 yılları arasında gerçekleştirilen katliamı, yaşanmışlıklar üzerinden kaleme aldı. Henüz 9 yaşında iken tanık olduğu katliamda annesi ve 3 kardeşi gözleri önünde öldürülüp, cenazeleri suya atılan Bego Polat’ın kendisi ise yaralı olarak kurtuldu. Polat’ın o yıllarda yaşadıkları, kızı Rose Polat Agum tarafından yazıya dökülüp, kitaplaştırıldı.
Çocukluk yaşlarından bu yana babasının anlattıklarını sürekli not alan Agum, iki yıl süren bir hazırlığın ardından bu tanıklıkların tarihe not düşülmesi amacıyla “Dersim 1938 ve sonrası” adıyla kitaplaştırdı.
ÖLDÜ SANILARAK SUYA ATILIR
Dersim merkeze bağlı Körkez Köyü’nde 6 çocuklu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Bego Polat, kent merkezinde yapılan en büyük katliamın tanığı oldu. O yılara dair kitapta yer alan anlatımlarına göre; katliamın gerçekleştirilmesi öncesinde babası Hasan Polat, bir sabah askerler tarafından karakola götürülür. Ancak üzerinden günler geçmesine rağmen kendisinden bir daha haber alınamaz. Bunun üzerine Polat’ın iki ağabeyi olan Ali ile Hüseyin, direnişçilere katılma kararı alır.
DAĞLARDA YAŞAYARAK KATLİAMDAN KURTULUR
Askerler, annesi Humar ile ablası Elif, kardeşleri Bıra (4) ve Hatice’yi (6) gözleri önünde öldürdükleri Bego Polat’ı da öldü sanarak, diğer cenazelerle birlikte suya atar. Ancak atıldıkları sudan çıkan Polat, sağ elinin 2 parmağının koptuğunu fark eder. O halde yakınlardaki bir köye ulaşarak yardım isterler. Ardından dağlarda olan ağabeylerinin yanına ulaştırılıp, Af Yasası çıkarılana kadar onlarla birlikte dağlarda yaşayarak, katliamdan kurtulur.
PİRHA- 1938’de Zini Gediği’nde 84 yıl önce katledilenler anıldı. İnsanların köylerinden toplanarak Zini Gediği’nde katledildiğini söyleyen Kenan Düzgünkaya, “İçimiz kan ağlıyor, 84 yıl önce yaşanan katliam bugün yaşanmış gibi hissediyoruz” dedi.
8 Ağustos 1938’de Erzincan’ın Munzur’a bakan bir dağ köyünde, Surbahan ve çevre köylerden toplanan yaklaşık 100 köylü, saatlerce aç, susuz yürütülerek “yasak bölge” ilan edilen Erzincan Zini Gediği’nde kurşuna dizildiler. Mezarları hiç olmadı; kurda kuşa yem olmak üzere o dağ başında toz ve toprak içerisinde öylece bırakıldılar.
Uzun yıllar boyunca Zini Gediği bölgesine gidilmesi yasaklandı, geride kalanlar yakınlarının kemiklerine sahip çıkamadı, yas hep devam etti. Geride kalan aileler köyleri boşaltmak zorunda bırakıldı; Balıkesir ve Edirne başta olmak üzere hiç bilmedikleri, tanımadıkları illere 10 yıl geri dönmemek şartı ile sürgüne gönderildiler.
1938’de Zini Gediği’nde 84 yıl önce katledilenler anıldı. Zini Gediği’nde katledilenler için çerağlar uyandırıldı.
“KATLEDİLENLERİN MEZAR YERLERİNİN OLMASINI İSTİYORUZ”
İnsanların köylerinden toplanarak Zini Gediği’nde katledildiğini söyleyen Kenan Düzgünkaya, “İçimiz kan ağlıyor, 84 yıl önce yaşanan katliam bugün yaşanmış gibi hissediyoruz. Sorumluların cezalandırılması ve katledilen yakınlarımızın mezar yerlerinin olmasını istiyoruz” diye belirtti.
Yaşanan katliamın failinin devlet olduğunu ifade eden Araştırmacı-Yazar Cemal Taş, “Devlette süreklilik vardır o yüzden insanlar nerede öldürülmüşse yerleri bellidir. Bizim yapmamız gereken bundan sonra mücadeleyi omuzlayarak birbirimizle dayanışarak yürütmeliyiz” dedi.
Genç Ali Düzgünkaya ise, “Buradaki kemiklerin toplanarak bir anıt mezarı yapılması ve öldürülen insanların isminin yazılmasını istiyoruz. Biz de katledilen yakınlarımızı ziyaret ederek lokmalarımızı dağıtıp, öldürülen insanları anıp gidelim” diye konuştu.
PİRHA- Nazilerin, Auschwitz-Birkenau kampında 4 bin 300 Roman ve Sinti’yi gaz odalarında katlettiği tarih olan 2 Ağustos 1944’ün üzerinden 78 yıl geçse de, Romanlara yönelik ayrımcı ve nefret politikaları ve suçları yaşadıkları coğrafyalarda sürüyor.
1938, Dersim için ‘Tertele’ zamanının tarihi. Almanya başta olmak üzere Avrupa’da yaşayan Romanlar için de aynı tarihte benzer bir ‘Tertele’ yaşandı.
Roman Kırımı (Porajmos), 1938 yılında Hitler’in sağ kolu olan SS şefi Himmler’in, “Alman milletinin saflığını koruma amacı güden tedbirler, Alman milletinden Çingeneliği fiziksel olarak ayıklamayı başarmalıdır. Irkların birbirine karışması önlenmeli, saf kan ve melez Çingenelerin hayat tarzları tahakküm altına alınmalıdır. Gerekli hukuki çerçeve ancak bir Çingene Kanunu tarafından çizilebilir. Bu kanun ırkların karışmasını engellemeli ve Çingenelerin Alman hayat sahası içerisindeki mevcudiyetinden kaynaklanıp acil çözüm isteyen bütün sorunları çözmelidir” şeklindeki sözleriyle birlikte Nazi görevlileri Romanları yakalayarak ölüm kamplarına götürmesiyle başlar.
Avrupa ülkelerinin çoğunda büyük acılar yaşayan ve soykırıma uğrayan Romanlar, Nazi zulmüne ve soykırımına uğradı. Nazilerin, Auschwitz-Birkenau kampında 4.300 Roman ve Sinti’yi gaz odalarında katlettiği tarih olan 2 Ağustos 1944, Avrupa Parlamentosunun, 2015’te aldığı kararla “Ulusal Roman Soykırımını Anma ve Roman Karşıtlığı ile Mücadele Günü” olarak kabul edildi.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Sözcüleri Tülay Hatimoğulları ve Turgut Öker de yazılı açıklama yaparak Roman Soykırımı’nda yaşamını kaybedenleri andı.
“ROMAN HALKININ YAŞADIĞI BU BÜYÜK ACIYI YÜREĞİMİZDE HİSSEDİYORUZ”
“Roman halkının acısını ve yasını 2 Ağustos Roman Soykırımını Anma Günü vesilesiyle paylaşıyor, hayatını yitirenleri minnetle ve saygıyla anıyoruz” denilen açıklamada, şunlar ifade edildi:
“İkinci dünya savaşı boyunca faşist Nazi yönetimi tarafından saf bir ırk yaratma düşüncesiyle Yahudi, Roman, LGBTİ+, sosyalist yüzbinlerce insan katledildi.
“Tarihi boyunca hiçbir toprağı işgal etmemiş, hiçbir halka zulmetmemiş; barış ve göç kültürünün temsilcisi olan Romanlar; dilleri, kültürleri nedeniyle Naziler tarafından yok edilmek istendi.
“500 binden fazla Roman, ırkçı nazizist rejim tarafından toplama kamplarında, şehirlerde, köylerde ağır işkencelerle katledildi. Hayatta kalan yüzbinlerce Roman ise yaşanan acıların yarattığı büyük fiziksel ve psikolojik yıkımlarla mücadele etmek zorunda kaldı.
‘Mücadeleleri sürüyor’
“Roman halkı da savaşların en ağır acılarını yaşayan, savaşın en ağır acıları ve yıkımları yaşatılan halklardan olmuştur. Bugün Türkiye’de ve Avrupa’da yaklaşık 17 milyon Roman insanca yaşam koşullarının uzağında, temel haklardan mahrum, kabul edilemeyecek şartlarda yaşamaya ve hayata tutunmaya çalışmaktadır.
“Yaşanan acılara rağmen varoluşlarıyla, dilleriyle, kültürleriyle, acılarıyla ve değerleriyle farklı coğrafyalarda yaşam ve varlık mücadelesini sürdürmektedir. Romanların en ağır koşullarda, ötekileştirme ve ayrımcılığa uğrayarak yaşadığı ülkelerden biri de ne yazık ki Türkiye.
“AKP iktidarı “Roman Açılımı” ile Romanlara dair adımlar atılacağının propagandasını yapmışsa da geçtiğimiz 13 yıl içinde sözde açılımın somut hiçbir karşılığı olmadığı gibi Roman yurttaşların yaşadığı sorunlar artarak devam ediyor.
“2010’da Manisa Selendi’de Romanlar ırkçı saldırıya uğradı, 2016’da Roman Ünzile Türkmen yaşamaya çalıştığı çadırda soğuktan donarak hayatını kaybetti. 2022’de Çayır ailesi polis tarafında ırkçı söylemlere ve şiddete maruz kaldı.
“Soykırımdan bugüne devam edegelen ırkçı yaklaşımların son bulması ve soykırım gibi büyük acıların tekrar yaşanmaması için biz üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye devam edeceğiz ve ilgili bütün kesimleri de ortak mücadeleye çağırıyoruz.
“Roman halkının yaşadığı bu büyük acıyı yüreğimizde hissediyor, soykırımda hayatını kaybeden Romanları anıyoruz. Yaşasın halkların kardeşliği, Opre Roma!”
PİRHA-Dersim Tertelesi’nin 85. yıl dönümü vesilesiyle PİRHA’ya konuşan DAD İstanbul Şubesi Eş Başkanı Ali Şeker, yüzleşilme çağrısında bulundu. Şeker, “Tertele bitmedi. Dilde, inançta, kültürde asimilasyon sürüyor. Arşivler açılsın. Katledilenlerin mezar yerleri belli değil. Dersim ismi iade edilsin. Hala dili, inancı yasak” diye konuştu.
Dersim Tertelesi’nin 85. yıl dönümü dolayısıyla PİRHA‘ya açıklamalarda bulunan Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İstanbul Şubesi Eş Başkanı Ali Şeker, Tertele’nin devam ettiğini belirtirken, “Tertele bitmedi. Dilde, inançta, kültürde asimilasyon sürüyor” dedi. Şeker ayrıca arşivlerin açılmasını, katledilenlerin mezar yerlerinin açıklanmasını, Dersim isminin iade edilmesini, yaşananlar ile yüzleşilmesi gerektiğini kaydetti.
“TERTELE BİTMEDİ”
85 yıl önce yaşanan katliama ilişkin “1937-1938’de Dersim; Kürt ve Alevi, Rae Haq mensubu olduğu için vuruldu” diyen Şeker, Tertele’nin devam ettiğini söyledi.
Şeker, şöyle konuştu:
“Selçuklular dönemi de dahil her dönem çıban başı olarak görüldü. Dersim coğrafyası bugünkü Tunceli ile sınırlı değildir. Birçok yerde katliamlar yapıldı. Dersimliler kendi yasını tutmuyor. Kendilerine göz yaşı dökmüyor. Bu çok acı bir şey. Başkaları için göz yaşı döküyor ama kendisine dökmüyor. Kendi değerlerimize, ocaklarımıza, ziyaretlerimize, pirlerimize, doğamıza sahip çıkacağız.”
“DERSİM’İN SÜRGÜN EDİLEN KIZ ÇOCUKLARI VAR”
Şeker, Dersimlilerin 85 yıldır travma içinde yaşadığını belirtirken, “Dedelerimiz, nenelerimiz kendi başından geçenleri bizlere anlatmadılar. Çocukların psikolojisi bozulur, başlarına bir şey gelir diye suskun kaldılar. Ama son dönemde bu açığa çıktı. Dersim’im sürgün edilen kız çocukları var. 12 bine yakın insan batının birçok yerine sürgün edildi. 1947 affından sonra bir kısmı geri gelmiştir. 4 Mayıs 1937 mecliste Tertele kararının alındığı tarihtir. Her sene bunu lanetliyoruz” ifadelerini kullandı.
“YÜZLEŞMEK, HELALLEŞMEK İSTİYORUZ”
“Bugün beyaz asimilasyon devam ediyor” diyen AliŞeker, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Dilde, inançta, kültürde asimilasyon sürüyor. Diğer Alevi sürekleri Dersim’e şaşı bakarlar. Bugünlerde yanımızda görmüyoruz. Bu konuda biraz sitemim var. Kendi değerlerine sahip çıkmıyorlar. Yüzleşmek gerekir. Arşivler açılsın. Katledilenlerin mezar yerleri belli değil. Dar ağacına gidenlerin mezar yerleri belli değil. Dersim ismi iade edilsin. Hala dili, inancı yasak. Cemevlerinin statüsü yok. Bu konuda sıkıntılar devam ediyor. Dersim davası çok önemli bir davadır. Başköylü Hasan Efendi diyor ki; “Ulu divan kurulsun. Dersim davası Kerbela davasından daha önce gündeme gelecektir.” Dersim’de yapılan zulmü, hakareti çok içselleştirmiştir. Yüzleşmek, helalleşmek istiyoruz.”
PİRHA-Dersim’in Kayıp Kızları’ndan Fatma İçin, Adıyaman’ın Kahta ilçesinde Hakka yürüdü. Araştırmacı, yazar Kazım Gündoğan paylaştığı mesajında “Fatma ve Huriye’nin öyküleri resmi tarih yazımını/söylemini yıkan ve yeni tarih yazımının koşullarının oluşmasında çok önemli birer belge niteliğindedir. Tarih bu belgeleri kaydetti. Birey ve toplum olarak onlara minnettarız. Anılarına saygıyla” ifadelerine yer verdi.
Araştırmacı-yazar Kazım Gündoğan, Dersim’in Kayıp Kızları’ndan Fatma İçin’in Adıyaman Kahta’da Hakka yürüdüğünü duyurdu. Fatma İçin’in hayatı, Nezahat Gündoğan ile Kazım Gündoğan’ın ‘Dersim’in Kayıp Kızları – Tertele Çeneku’ adlı kitabı ile yine aynı isimli belgesel filminde de yer alıyordu.
Gündoğan sosyal medya hesabından şu mesajı paylaştı:
“Dersim’in Kayıp Kızları’ndan Fatma İçin Kahta’da Yaşamını Yitirdi. Ovacık Rizrak/Çat köyündendi. Reşit (oğlu) kardeşimin “Annem rahmetli oldu…” mesajıyla öğrendim onun ölümünü; üzüldüm ve yasadığı acı dolu hayati düşündüm. Uzun zamandır hastaydı ve beklenen sonuçtu, ölüm. Ancak yine de kaybetmenin acısı, duygusu başkadır yakınları için. Başta İçin Ailesi olmak üzere tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum. Güzel anıları sevenleriyle var olsun.
Bir tertele/soykırımın içinden köklerinden koparılıp götürüldüğünde 10 yaşlarındaydı Fatma. Saçlarını kesip onu bir subayın evine verdiler. Orada neler yaşamadı ki? (Bütün hayat öyküsü Dersim’in Kayıp Kızları -Tertele Çeneku (İletişim Yayınları) kitabımızda yer aldı)
Yıllar sonra evlendirildi, çocukları oldu ve büyüdü çocukları. Derdini onlara anlattı ve çocuklarıyla birlikte Dersim’e köklerini aramak için bir yolculuğa çıktılar. Kimseyi bulamadılar ve oradan “ölürsem mezarıma serpin” diye bir avuç toprakla döndü Kahta’ya.
“ABLA BİZ ALEVİYİZ”
Sonra kardeşini Bursa’da buldu ve buluştular. Buluştuklarında kardeşi “abla biz Aleviyiz” açıklaması yapmak ihtiyacı duydu ve Fatma’da Alevi kardeşinin yanında namaz kılmadı. İki Tutam Saç – Dersim’in Kayıp Kızları belgesel filmimizin kahramanlarından Fatma ile Huriye konuşmamış olsalardı ve biz o filmi yapmamış olsaydık muhtemelen Dersim’in Kayıp Kızları bilinmeyecek ve Dersim Tertelesi kamusal alanda bu kadar kapsamlı konuşulmayacaktı.
Bu nedenle Fatma ve Huriye’nin öyküleri resmi tarih yazımını/söylemini yıkan ve yeni tarih yazımının koşullarının oluşmasında çok önemli birer belge niteliğindedir. Tarih bu belgeleri kaydetti. Birey ve toplum olarak onlara minnettarız. Anılarına saygıyla.”
PİRHA-Dersim İnşa Kongresi ve Dersim Soykırımı Karşı Derneği, Almanya’da gerçekleştirdiği bir etkinlik ile idam edilişlerinin 84’üncü yılında Seyit Rıza ve arkadaşları ile Dersim Tertelesi’nde katledilenleri andı.
Dersim İnşa Kongresi ve Dersim Soykırımı Karşı Derneği, Almanya’nın Stuttgart şehri Göppingen kasabasında düzenlediği bir etkinlik ile Dersim Tertelesi’nde katledilenleri andı. Göppingen Alevi Kültür Merkezi’nin de desteklediği anma programında idam edilişlerinin 84’üncü yılında Seyit Rıza ve arkadaşları yad edildi.
Program kapsamında gerçekleştirilen panele ise Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) Eşbaşkanı Demir Çelik, Dersim İnşa Kongresi (DİK) Eşbaşkanı Hülya Yer, yazar Hüseyin Yeter ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşitbaşkanı Hüseyin Mat katıldı. Ali Güler’in moderatörlüğünde yapılan panelde, etnik kimlik, inanç kimliği, soykırımda kadın ve soykırımın siyasi boyutu konusu tartışıldı.
Fiziki soykırımın geçmiş dönemde yapıldığını belirten konuşmacılar, günümüzde soykırımın asimilasyonlar ile devam ettiğini kaydettiler. Dersim Soykırımı’nın uluslararası alanda tanınması için bir araya gelinerek, mücadele yürütülmesi ifade edildi.
DİK Eşbaşkanı Hülya Yer, kadın soykırımının devam ettiğini söylerken; Dersim’de kaybolan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun hala bulunamamasına dikkat çekti.
Program, Mehmet Çapan’nın 1938 için söylediği ağıtlarla son buldu.
PİRHA – Seyit Rıza’nın köyü olan Ağdat’ta bulunan bazı arazileri devlet hazinesine aktarıldı. Seyit Rıza’nın 1938’lerde yıkılan konağının bulunduğu arazi dahil birçok arazisi ise mahkemelik oldu. Seyit Rıza’nın torunu Zeliha Polat, büyük dedesi Seyit Rıza’nın topraklarını geri alması için destek çağrısında bulunarak uygulanan politikadan geri dönülmesi gerektiğini belirtti.
Seyit Rıza’nın idam edilişinin ardından Dersimliler için sürgün günleri başlarken Seyit Rıza’nın Ovacık İlçesi’ne bağlı Dumantepe (Ağdat) Köyü de boşaltılmıştı.
Dedelerinden kalan topraklara sahip çıkmak amacıyla torunları dönem dönem köye dönüş yapsa da köyleri 93-94 yıllarında devlet tarafından boşaltıldı. Sonrasında Dumantepe mevki olarak kayıtlara geçirilen Ağdat Köyü, Torunoba Köyü’ne bağlandı. Zilliyet hakkı köylülerde olan arazilerin tapularını çıkartmak amacıyla 2009 yılında köye kadastro girdi. Ancak 1999 yılında askıya asılan ilanlarda Ağdat’ın arazilerinin geniş bir bölümünün devlet hazinesine aktırıldığı görülürken, Seyit Rıza’nın torunları tarafından 1977 yılında mahkeme kararıyla aldığı tapulu arazileri hakkında ise ikinci şahıslar hak sahibi olduklarını iddia etti. Böylece Seyit Rıza’ya ait olan ancak 1938’lerde yıkılan konağının bulunduğu arazi dahil olmak üzere birçok arazi de mahkemelik oldu.
2002 yılında köyüne yerleşen Seyit Rıza’nın torunu Zeliha Polat, babasının 1977 yılında mahkemeye başvurduğunu, bir kısım arazinin tapularını alabildiklerini, ancak bir kısım arazilerin ise tapularını alamadıklarını kaydetti. 2009 yılında köye kadastro girince zilliyet hakkı kendilerinde olan bazı arazilerinin devlet tarafından alınarak hazineye aktarıldığını söyleyen Polat, kendi tapulu arazileri hakkında da ikinci şahısların hak iddia ederek kendilerine dava açtığını dile getirdi. Arazinin yarısından yarısının hem davalık, hem hazinelik edildiğini söyleyen Polat, 200 dönümden fazla yerin hazineye aktarıldığını belirtti.
“TOPRAKLARIMIZI KAYBEDİYORUZ”
Topraklarının çoğunun köylülerin elinden alındığını söyleyen Polat, 9 yıldır topraklarını almak için uğraştığını söyledi.
Mahkeme görülmeden, keşif çıkmadan hak ve hukukun göz ardı edildiğinin altınız çizen Polat, “Hukuk devletiyiz diyorlar. Fakat yeri geldiğinde hukuksuzlukla baş bayız. Muhtarın da içinde olduğu belirli bilirkişiler bir taraf olup bu parseli yazalım, hazinenindir deyin, diyerek topraklarımız ellerimizden alınıyor. Topraklarımız çok verimli, ormanı, suyu her şeyi hiç kirlenmemiş. Bu şekilde yarısından yarısını kaybettik. Bir iki tane ihanetçi buluyorlar, 80-90 yaşındaki bilirkişileri getiriyorlar. Bu kimindir, neyin nesidir, aklı bile yerinde olmayan insanları bilirkişi seçip bütün yörenin köyleri mahkemelere döküldük. Ovacık ve benim dahil Erzincan’a kadar böyle oldu. Hala da mahkemelerdeyiz bir türlü sonuç alamıyoruz. Keşif gelmeden benim parselimi hazine deniyor. Ne keşif görmüş, ne de ben mahkemeye çağrılmışım” ifadelerini kullandı.
“ALEVİYİZ, KÜRTÜZ, ERMENİYİZ DİYE YAPILIYOR”
İhanetçiler yumağı ile karşı karşıya olduklarını dile getiren Polat, Dersim kimliğinin toprak üzerinde silinmeye çalışıldığını belirterek şunları kaydetti:
“Kadastro çıkartılıp tapular alınıyor hazine ediliyor. Mezarlarımıza giriliyor. Zor şartlar altında bu zamana geldik. Bizden sonrakiler huzur bulsun, rahat etsinler. Kaçıncı asırda 11 dedem buradan geçmiş. O zaman ben senden önce bu topraklardaydım. Rus Harbinde dedem buradan Erzincan ve Erzurum’a kadar kendi yerlerini savunmuştur. Dedem buraları savunmasaydı Rus’lar Erzincan’a kadar gelmişlerdi. Zamanı geldiğinde de idama gitmişiz. Büyük bir çelişki. Kendimi, etrafı sorguluyorum. Neden bunlar yapılıyor. Bu topraklarda Aleviyiz, Ermeniyiz, Kürt’üz diye yapılıyor. Avukat zaten tutamıyoruz. Emekliyim, bir maaşım ve belirli bir gelirim var. Kıt kanat geçiniyorum. Bunlar çözülmeden de ben rahata eremiyorum. Her gün yeni bir şey çıkarıyorlar.”
Köyde 4 aile olduklarını söyleyen Polat, tekrar köyünü almak istediğini belirtti.
Polat, şöyle devam etti:
“Köyü almak için 150-500 nüfus kaydırmamız gerekiyormuş. Şimdi doğu bölgesinde hangi köy 500 nüfusludur. Bir düşünün kanun bunun neresinde var. Torunoba Köyü mezra olması gerekirken mevki yapmışlar. Ağdat sadece tapu üzerinde kalıyor. Adı da Dumantepe olarak geçiyor. 1993-94 yıllarında köy boşaltımında yetkililere benim köyümle birlikte iki tane daha köy fes edilmiş. Köyümü istediğimde 150-500 nüfus kaydırın diyorlar. Ben de yeni köy olmadığımı, eski köy olduğumu söyledim. Önce köyü aldılar şimdi de kadastro vasıtasıyla tapularımız başkalarının üzerine çıkıyor.”
“GEÇMİŞİM ÖZ DEĞERİMDİR”
Köye geldiklerinde her şeyin yerle bir olduğunu ifade eden Polat, topraklarına dönmeyi kendine görev edindiğini aktardı. Birçok insanın kendisiyle birlikte köye yerleştiğini söyleyen Polat, “İyi ki de gelmişim. Hiçbir şey yerinde yoktu. Bir ağaç dahi yoktu. Her ne şart olursa olsun, ölsem de, zorluk çeksem de kalmayı görev edindim. Benim geçmişim öz değerimdir. Bunu asla inkar edemezler. Bu yerlerin virane olmasını istemedim. Tekrar insanların buralara gelmesini istedim ve başardım. Her yıl biraz daha çoğaldık” dedi.
“BU KADAR ZULÜM YETER”
Yanlış politikalardan dönülmesi gerektiğini belirten Polat, “Mahkemelerin adil bir şekilde sonuçlanmasını istiyorum. Şu toprağı elinden alayım dememek lazım. Toprağımı, ocağımı fazla mı görüyorlar bize. Bu kadar zulüm eziyet yeter. Zaten sorunlarımız çok. Duyarlı insanlardan, özellikle avukatlardan destek istiyorum. Hukukçuların bu çağrıya kulak vermeleri gerekiyor. Kanun bana bir mülkiyet hakkı vermiş. Bunu tekrar elimden almak istiyorlar” diye konuştu.
PİRHA- Dersim Katliamı’nın ilk adımı kabul edilen 4 Mayıs 1937 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararının yıl dönümünde İzmir’ de, katledilenler için anma düzenlendi.
Demokratik Alevi Derneği İzmir Şubesi ve İzmir Dersim Dernekleri tarafından Karşıyaka Vapur İskelesi karşısında gerçekleştirilen anmaya siyasi partiler, sivil toplum örgütlerinin yanında çok sayıda yurttaş katıldı.
Anmaya izmir milletvekili müslüm doğan katıldı ve çerağlar yakılarak lokmalar pay edildi.
Katliam’da yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşundan sonra kitle adına basın açıklamasını DAD Şube Eşbaşkanı Hüseyin Ozan okudu. Ozan, “Daha da vahimi, 1937-38 seferleriyle başlatılan yönelimin; göçertme, asimilasyon, tarihsel yaşam alanlarımızın tahribi ve dozu gittikçe arttırılan şiddet ile günümüzde de kesintisiz bir biçimde sürdürüldüğü gerçeğidir” dedi.
Mayıs1937-38 sürecinin Dersim halkının tarihindeki en kanlı ve trajik dönemlerin başında geldiğini söyleyen Ozan, “Tarihsel Dersim coğrafyasını bir bütün olarak hedefe koyan, çekirdek Dersim’i vurarak kabuk Dersim’i çürütmeyi esas aldığı beyan edilen, hazırlıkları yıllara yayılan ve makro düzeyde planlanan bu seferin startı ise 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu Kararıyla verilmiş, büyük askeri güçler ve uçak filoları harekete geçirilmiştir” diye belirterek şöyle konuştu;
“4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu Kararını içeren bu belgenin açığa çıkmasından sonra ülkede ve diasporada halkımız tarafından tartışmalar yürütülmüş ve anılan belgenin tarihi esas alınarak 4 Mayıs, halkımızın mutabakatıyla “Roza Şiyaye” yani “Dersim’in Kara Günü” olarak ilan edilmiştir.
Bu kararlaşmayla beraber 2010 yılından bu yanamazlumlarımızı anmak, sesimizi duyurmak ve bu zulümü insanlığın vicdanında mahkum etmek için Dersim, Avrupa ve Anadolu’nun bir çok kentinde bu yılda bir aradayız. Mazlum bir halktık ve elde kılıç yüzyıllarca kovalandık, katledildik. En çetin coğrafyalarda derin bir yoksulluk ve açlıkla boğuşmak zorunda bırakıldık. Ve neredeyse tüm tarihimiz boyunca sonu gelmeyen bir kuşatmayı, tecridi yaşadık. Tanrı yerine konulmuş bir otoriteye biat vermemiz, tüm zulmüne ortak olmamız, diz çökmemiz isteniyordu ve hep red ettik. Bedeli ise sayısını bilemediğimiz seferler oldu.”
“SOYKIRIM SIRASI MÜSLÜMAN KÜRT KARDEŞ VE ALEVİLERE GELMİŞTİR”
“Bilindiği gibi 2. Meşrutiyetle güçlenip iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti Osmanlı’yı Almanların safında 1. Paylaşım savaşına dahil etmiş, Avrupa’dan ithal ettiği milliyetçi zehiri, hakikatından koparıp araçsallaştırdığı siyasal islam ile sentezlemiş; bu savaş yıllarını değerlendirerek etnik ve dinsel tekleştirme politikalarını uygulamaya başlamıştır” diyen Ozan şunları belirtti:
“Almanların onay ve desteği ile Hrıstiyan halklar, Asuri-Süryaniler, Ezidiler adeta bu topraklardan kazınmış, halklara tarifsiz acılar yaşatılmıştır. İttihatçıların savaş macerası imparatorluğun çökmesiyle sonuçlanmış, bileşen halklar birbiri ardına kopmuş ve bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. İttihaçılar savaştan yenilgiyle çıkmalarına rağmen kendilerini İngilizler ve bağlaşıklarına onaylatmış, cumhuriyet ile iktidarlaştırmayı başarmış ve yarım kalan işlerine devam etmişlerdir. Birçok halk imparatorluktan koparken, İslam kardeşliği ve ortak vatan söylemiyle Kürtlerin, modern cumhuriyet söylemiyle ise Alevilerin desteği kazanılmıştır. Gayri müslimlerin tasfiyesinin ardından sıra müslüman Kürt kardeşe ve Alevilere gelmiştir. Yüzyıllardır Alevi kimliği nedeniyle seferlere maruz kalan Dersim artık Kürt kimliği nedeniyle de hedefe konulacaktır.
Dersim, sadece 1907 ile 1938 aralığındaki otuz yıllık bir zaman diliminde, biri Koçgiri’ye olmak üzere on üç büyük sefere maruz kalmış, bir birinin devamı niteliğinde ki 1937-38 seferinde ise adına Tunceli denen bir soykırım projesiyle tarihinin en büyük yönelimine maruz kalmıştır.”
“CENAZELER GÜNEŞ ALTINDA ÇÜRÜTÜLEREK KURDA KUŞA YEM EDİLDİ”
Bütün köylerin yakıldığını, cenazelere bir toplu mezar dahi nasip edilmeyerek nehirlere doldurulup güneş altında kurda kuşa yem edildiğini ve çocukların gasp edilerek bilinmez diyarlara götürülüp, insanların sürgün yollarında can verdiğini hatırlatan Ozan şunları vurguladı;
“Dersim’de isyan söylemi bir yalandan ibarettir. Modern devlet, laik devlet söylemiyle gelinmiş fakat gerçek niyetin tam manasıyla bir soykırım olduğu anlaşılmıştır. Seyit Rıza, bazı Dersimli aydın ve liderler toplumsal haklarının tanınmasını talep etmiş, diyalog aramış fakat cevap dizginsiz bir kıyım olmuştur. Gerçekleşen bu saldırı karşısında Dersimlinin yaptığı şey ise sadece her canlının yaptığı gibi yaşamını ve yaşam alanını savunma çabasından ibaretti. Daha da vahimi, 1937-38 seferleriyle başlatılan yönelimin; göçertme, asimilasyon, tarihsel yaşam alanlarımızın tahribi ve dozu gittikçe arttırılan şiddet ile günümüzde de kesintisiz bir biçimde sürdürüldüğü gerçeğidir. Dersim, hali hazırda da çok yönlü bir kıskaç altına alınmış olup asimilasyon ileri boyutlara taşınmış, topraklarımız neredeyse insansızlaştırılmıştır.
İttihatçı-tek tipçi politikalar bu toprakları kana bulamış, bulamaktadır.”
Ozan, katliam, soykırım ve insansızlaştırma politikasının günümüzde de kendisini devam ettirdiğini belirterek sözlerine şöyle devam etti:
“Bu politikalar günümüzde de bütün ülkeyi adeta bir felaketin eşiğine sürüklemiş olup yeni faciaların kapısını aralamış durumdadır. Toplumsal barış, toplumsal mutabakat ile, rızaya dayanan beraberlikle mümkündür. Bu toprakların bütün renkleri bu ülkenin gerçekliğidir, saygı görmelidir. Kürt karşıtlığı üzerine oturtulan politikalar terk edilmeli, diyalog ve barışın önü açılarak yıkımın dahada derinleşmesine izin verilmemelidir. Talebimiz, kendi toplumsal gerçekliğimizle, insani değer ve kimliğimizle ortak vatanda özgürlükçü ve eşitlikçi bir yaşamdır” dedi.
“DERSİM ADI, SEYİT RIZA VE ARKADAŞLARININ CENAZESİ İADE EDİLMELİ”
Dersim adı ile birlikte Seyit Rıza ve arkadaşlarının cenazelerinin teslim edilmesi ve Dersim’e nakline engel olunmaması çağrısı yapan Ozan şöyle konuştu:
“4 Mayıs Roza Şiyaye’ vesilesiyle bir kez daha tarih ile yüzleşme çağrısında bulunuyor, diyoruz ki; öncelikle Dersim adı iade edilmeli, Seyit Rıza ve arkadaşlarının cenazeleri halkımıza teslim edilmeli ve Dersim’e nakline engel olunmamalıdır. Sonrasında ise dünyada ki diğer örneklerden hareketle bir yüzleşme gerçekleştirilmeli, yaralar sarılmalı, normalleşmenin yolu açılmalıdır. Acımız bakidir, yaralarımız kanamaya devam etmektedir. Yitirdiğimiz canlarımızı unutmadık, unutmayacağız. Diyoruz ki İttihatçı zalimler ve ardılları insanlığın vicdanında mahkumdurlar, ebediyen mahkum kalacaklardır. Seyit Rıza şahsında tüm canlarımızı bir kez daha saygıyla anıyor, huzurlarında dara duruyoruz.”
PİRHA – HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan, 4 Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile gerçekleşen katliam ve sürgün sürecinin bir yüzleşme anlamında ve bir daha yaşanmaması adına bugünün “Dersim Tertelesi günü” olarak kabul edilmesine ilişkin bir kanun teklifi verdi.
HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan, 4 Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile gerçekleşen katliam ve sürgün sürecinin bir yüzleşme anlamında ve bir daha yaşanmaması adına bugünün “Dersim Tertelesi günü” olarak kabul edilmesine ilişkin bir kanun teklifi verdi.
Doğan hazırladığı kanun teklifinde “4 Mayıs 1937 tarihindeki Bakanlar Kurulu Kararının geriye alınması, sürgünler, kayıplar ve evlatlık alınan çocukların listesi, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanmasının toplumsal barışa hizmet edeceği ve Dersim halkının acılarını hafifleteceğini, insanlarımızın birarada yaşama arzusunu artıracaktır” dedi.
“Yakın tarihimizde “Tunceli Tenkil Harekatı” olarak bilinen Dersim halkına yönelik harekat 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar kurulu kararıyla karar altına alınmış bu kararı takiben büyük bir katliam gerçekleşmiş olup, Dersim coğrafyası büyük bir acı ve gözyaşı sonucunda ve Tertele olarak değerlendirdiğimiz bir süreci yaşamıştır.
İki yıldan fazla süren askeri operasyonlarda on binlerce Dersimli hayatını kaybetmiş bir o kadar da sürgüne tabii tutulmuş, kendi coğrafyalarından uzaklaştırılmıştır.
Bu harekatta anne ve babaları katledilmiş çocuklar zorla evlatlık verilmiş, Dersimin önde gelen halk önderleri zamanın hukuk sınırlarına uymayan bir şekilde idam edilmişlerdir.
Bu nedenle 4 Mayıs günü Dersim halkı için ve tüm Türkiye’de yaşanan insanlar için bir kara gün olarak değerlendirilmektedir. 4 Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu Kararı ile gerçekleşen katliam ve sürgün sürecinin bir yüzleşme anlamında ve bir daha yaşanmaması adına bugünün “Dersim 38 Tertelesi Günü” olarak kabul edilmesi ülke barışına ve ülkemizin geçmişte gelen kadim bağlarının güçlenmesini neden olacaktır.
“SEYİT RIZA VE ARKADAŞLARININ MEZAR YERLERİ AÇIKLANSIN”
Bu anlamda bugünle birlikte tüm arşivlerin açılması Dersim isminin iade edilmesinin, Dersim halkından özür dilenmesinin 4 Mayıs 1937 tarihindeki Bakanlar Kurulu kararının geriye alınması, sürgünler, kayıplar ve evlatlık alınan çocukların listesi ve Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanmasının da yine toplumsal barışa hizmet edeceği ve Dersim halkının acılarını hafifletecek insanlarımızın birarada yaşama arzusunu artıracaktık.” (HABER MERKEZİ)