Etiket: 42. yıl

  • Halk ozanı Feyzullah Çınar İzmir’de anıldı-VİDEO

    Halk ozanı Feyzullah Çınar İzmir’de anıldı-VİDEO

    PİRHA- Büyük halk ozanı Feyzullah Çınar Hakk’a yürüyüşünün 42. yılında, İzmir’de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Bornova Şubesi Cemevindeki etkinlikle anıldı.

    Alevi müziğinin unutulmaz ustası, halk ozanı Feyzullah Çınar, Hakk’a yürüyüşünün 42. yılında, Bornova Cemevinde düzenlenen etkinlikle anıldı. Anmaya Feyzullah Çınar’ın kızı Hüsniye Çınar ve kardeşi Aziz Çınar’ın yanı sıra çok sayıda seveni katıldı.

    Anma öncesinde Feyzullah Çınar’ın hayatına dair kısa bir gösterim yapıldı.

    “SAZI EŞİTLİK, ADALET VE BARIŞI SÖYLERDİ”

    Anmada konuşan Bornova Cemevi Başkanı Barış Çelik, Feyzullah Çınar’ın ozanlık geleneğinin muhalif kimliğine vurgu yaparak, “Feyzullah Çınar sadece bir saz ustası, bir türkü söyleyeni değildi. O, halkın vicdanını dile getiren, Pir Sultan’ın, Nesimi’nin, Hallac-ı Mansur’un yolundan yürüyen bir hakikat eriydi. Sazını eline aldığında sadece ezgi değil, adalet, özgürlük ve eşitlik söylerdi. Her telde bir isyan, her sözde bir umut yankılanırdı. O, inancını saklamadan, korkmadan yaşayan bir Aleviydi. Düzeni değil, halkı savunan bir yürek taşıyordu. Ve bu yüzden kimi zaman yasaklandı, kimi zaman susturulmak istendi. Ama o hiçbir zaman susmadı” diye belirtti.

    Çelik, devamında ise, “Onun türküleri, sadece birer melodi değil; birer direniş çağrısı, birer insanlık dersi, birer barış duasıdır. Feyzullah Çınar’ın mirası bize bir yol bırakmıştır. O yol, Pir Sultan’ın yoludur; O yol, hakikatin, adaletin, kardeşliğin yoludur. Bizler Bornova Cemevi olarak, bu yolun bugünkü yürüyenleriyiz. Alevi kültürünü, ozan geleneğini, insanı merkeze alan bu inancı yaşatmak, Feyzullah Çınar’a, Pir Sultan’a, bütün hakikat erenlerine olan borcumuzdur” ifadelerini kullandı.

    Anma; Mesut Akbaba, Hüseyin Koçak ve Ali Onur Geyik’in halk ozanı Feyzullah Çınar’dan nefesler seslendirmesi ile son buldu.

    PİRHA/İZMİR

     

  • ‘Üç kuşak, 42 yıldır Hayrettin Eren’i ve adaleti arıyor’-VİDEO

    ‘Üç kuşak, 42 yıldır Hayrettin Eren’i ve adaleti arıyor’-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri, 42 yıldır adaletin sağlanmadığı Hayrettin Eren dosyasını kamuoyu ile paylaşarak, ailenin üç kuşaktır Hayrettin Eren’i ve adaleti aradığı ifade edildi.

    Kayıplarının akıbetini sormak ve faillerin açığa çıkarılıp yargılanması için her hafta Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri, 921’inci hafta eylemlerini de meydanın kendilerine yasaklanmasından dolayı online gerçekleştirdi.

    Bu haftaki eylemde İstanbul’da 21 Kasım 1980 tarihinde gözaltına alınan ve 42 yıldır kendisinden haber alınamayan Hayrettin Eren’in akıbeti soruldu.

    JİYAN TOSUN VE EREN KESKİN’İN HEDEF GÖSTERİLMESİ

    Bu haftaki açıklamayı Hayrettin Eren’in yeğeni Setenay Yarıcı okudu. Hayrettin Eren’i aramaktan ve adalet taleplerinden vazgeçmeyeceklerini belirten Yarıcı, yaşam hakkını ihlal etmemek, tehlike ve risklere karşı etkili bir şekilde korumanın devletin görevi olduğunu hatırlattı.

    Yarıcı, İstiklal Caddesi’nde yaşanan bombalı saldırıya ve hedef gösterilmelerine dikkat çekerek, “Bu sorumluluğun layıkı ile yerine getirilmemesi sonucunda gerçekleşen İstiklal Caddesi’ndeki bombalı saldırıda altı insanımız yaşamını yitirdi, 81 insanımız yaralandı. Kamuoyuna yansıdığı gibi, olayın hemen ardından Cumartesi Anneleri’nin evladı ve avukatı Jiyan Tosun; bu menfur saldırı ile ilişkilendirilmek istendi. Hem Jiyan’ı, hem ailesini hem de hak savunucularını hedef gösteren bir komplo girişimi ile karşılaştık. Avukatlarımız Jiyan Tosun ve Eren Keskin’e örgütlü bir biçimde yapılan ölüm tehditleri karşısında, tüm çağrılarımıza rağmen, İstanbul Valiliği ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü başta olmak üzere yetkililer uzun süre suskun kaldı. Adalet Bakanı ise olaydan 3 gün sonra açıklama yaptı ve koruma kararı verildiğini açıkladı. Saldırganları cesaretlendiren bu suskunluğu daha önce de yaşadık, tanıyoruz. Bugün susanların, tarih önünde insan hakları savunucularına yönelebilecek her türlü saldırının sorumlusu olacaklarını hatırlatıyoruz” ifadelerini kullandı.

    GÖZALTI, İŞKENCE VE KAYBEDİLME

    Ardından 921’inci hafta basın açıklamasına geçen Yarıcı, “Elmas ve Kemalettin Eren’in bıraktığı yerden, 12 Eylül işkence hanelerinde gözaltında kaybedilen ‘Hayrettin Eren için adalet istiyoruz’ diyerek kamuoyu karşısındayız” dedi. Daha sonra Hayrettin’in hikayesini paylaşan Yarıcı, şöyle devam etti:

    “26 yaşındaki Hayrettin Eren, İstanbul’da yaşıyordu. 12 Eylül darbe koşullarında hakkında arama kararı vardı. 21 Kasım 1980 tarihinde otomobili ile İstanbul Saraçhane’ye gitti. Burada buluştuğu arkadaşı ile birlikte gözaltına alındı. Hayrettin, arkadaşı ve otomobili önce Karagümrük Karakoluna, oradan da Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Hayrettin, Gayrettepe Siyasi Şube’nin bodrum katında ağır işkence altındayken, kapıda bekleyen annesine ‘Gözaltında böyle biri yok!’ denildi. Emniyetin bahçesinde duran otomobili gösterip, ‘Oğlumun arabası burada kendisi nasıl yok?’ diye ısrar eden Elmas Eren tartaklanarak dışarı atıldı. Sonra Hayrettin’in arabası da kaybedildi. Hayrettin Eren’i gözaltına alınırken, karakolda tutulurken ve siyasi şubede işkencedeyken gören çok sayıda tanık vardı. Ancak gözaltına alındığı inkar edildi. Sıkıyönetim Savcılığı’na yapılan suç duyuruları sonuçsuz bırakıldı. Aradan geçen 42 yılda hukuk işletilmedi. Hayrettin Eren’in akıbeti gizlendi, onu kaybedenler cezasız bırakıldı.”

    ÜÇ KUŞAKTIR HAYRETTİN VE ADALET ARANIYOR

    Yarıcı, dosyayı canlandırmak için girişimlerde bulunmayı sürdüren Eren Ailesi’nin üç kuşaktır Hayrettin’i ve adaleti aradığının altını çizerek, “921’inci haftamızda 42 yıldır Hayrettin Eren’in akıbetini açığa çıkarmayan ve uluslararası hukukta ‘sürekli bir suç’ olarak tanımlanan gözaltında kaybetme suçunu cezasız bırakan tüm iktidarların suçun ortağı olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz. Adli mercileri hukuku işleterek Hayrettin Eren’in akıbetini açığa çıkartma ve sorumluların cezalandırılmasını sağlama görevini yerine getirmeye çağırıyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin; Hayrettin Eren için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan, 222 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz” şeklinde konuştu.

    İKBAL EREN: 42 YILDIR ADALET ARIYORUZ

    Daha sonra Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren Yarıcı konuştu. Yarıcı, “42 yıldır Hayrettin Eren için bu ülkede adalet arıyoruz” dedi. 42 yıldır Hayrettin Eren için adaletin işlemediğini söyleyen İkbal, “Failler korunuyor, kollanıyor. Devlet bu yüzden işlediği işi kabullenmiş oluyor. Devlet eli ile ölen ve öldürülen sevdiklerimizin faillerini korudukları müddetçe bu suça ortak oluyorlar. Mezar hakkı vardır her insanın. Hem ölen hem de geride kalanların onları anmak için. Ama bu hak da ellerinden alındı. Kalan insanlara dönük psikolojik baskı her geçen gün artıyor” diye belirtti.

    “MEYDANI BİZE KAPATMAKLA KORUMUŞ OLMUYORSUNUZ”

    İstiklal Caddesi’nde 13 Kasım günü yaşanan bombalı saldırı sonrası Zafer Partili Adem Taşkaya tarafından Cumartesi Anneleri’nin hedef gösterildiğini hatırlatan Yarıcı, faillerin değil Cumartesi Anneleri’nin yargılandığını belirtti. Yarıcı, “Bize Meydanı kapatmakla o meydanı korumuş olmadınız. Biz meydanımızı istiyoruz. Faillerin adalet ile yüzleşmesini istiyoruz” sözleri ile de Galatasaray Meydanı’ndan vazgeçmeyeceklerinin altını çizdi.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • 12 Eylül Darbesi’nin 42. yıl dönümü

    12 Eylül Darbesi’nin 42. yıl dönümü

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçti. 650 bin kişi gözaltına alındığı, yüzde 95’nin işkenceye tabi tutuldu, işkencede 171 kişi öldürüldüğü darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. 

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde yapılan ve Türkiye demokrasi tarihine “kara bir leke” olarak geçen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 42 yıl geçti.

    Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala gündemde.

    Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.

    Askeri darbenin hazırlıkları, Haziran 1980’den itibaren Genelkurmay Karargahı’nda yapılmaya başlandı. Kod adı “Bayrak Harekâtı” olan darbe, ilk olarak bütün ordu komutanlarına gönderilen emirle 11 Temmuz saat 04.00’te hayata geçirilmek istendi ancak 2 Temmuz’da Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki hükümetin güvenoyu almasıyla plan ertelendi.

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen son askeri darbesi olarak tarihe geçen 12 Eylül 1980 Darbesi’nin başladığı, cuma günü saat 03.59’da TRT radyosunun İstiklal Marşı ve sonrasında anons yapılmadan, Harbiye Marşı’nın çalınmasıyla anlaşıldı.

    Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayımlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi. Milli Güvenlik Konseyi’nin bildirileri aracılığıyla, gözaltı süreleri 90 güne çıkarıldı. Adil yargılanma hakkı tamamen kaldırılarak Sıkıyönetim Komutanlıklarınca Sıkıyönetim Mahkemeleri kuruldu.

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, darbenin gerekçesini, “… Kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır” şeklinde açıklamıştı.

    Darbenin Evren dışındaki uygulayıcıları ise Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun‘dan oluşan komuta kademesiydi.

    SİYASİLER SÜRGÜN EDİLDİ

    12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükümet görevden alındı, TBMM feshedildi. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı askeri dönem başladı.

    Cuntacılar, 13 generali ülke genelinde ilan ettikleri 13 sıkıyönetim bölgesine komutan olarak atarken Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetleri de durduruldu.

    Siyasi partileri de lağveden askeri yönetim, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i Hamzakoy’a,Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş’i ise Uzunada’ya sürgüne gönderdi. Siyasi yasaklar geldi.

    Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu’ya kurdurulan hükümet, 21 Eylül’de göreve başladı.

    Darbenin ardından geçen 3 yıl içinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, yapılan “güdümlü” referandumla yüzde 92’lik “Evet” oyu aldı.

    Halk oylamasında, Kenan Evren cumhurbaşkanı seçilirken askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumuna kadar yürürlükte kaldı.

    CUNTACILAR İDAMLARIN KARARINI VERDİ

    Yönetime el koyan cuntacı askerler, idamların kararını da verdi. Darbe sürecinde 650 bin kişi gözaltına alınırken, 517 kişi için idam istendi.

    Darbeden sonra ilk idamlar, 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşti. İlk olarak sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980’ta idama mahkum edildi.

    Referandumdan sonra yapılan anayasa değişikliğiyle “Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanmayacağını düzenleyen Anayasa’nın geçici 15. maddesi” yürürlükten kaldırıldı. Türkiye genelinde birçok kişi ve örgüt, darbenin sorumluları ile bu kişilerin emir ve talimatlarını uygulayanlar hakkında soruşturma başlatılması için suç duyurusunda bulundu.

    CEZAEVİNE GİRMEDEN ÖLDÜLER

    Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesinin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma kapsamında, Evren ile Şahinkaya hakkında hazırladığı iddianameyi, 10 Ocak 2012’de kabul etmesiyle Türkiye tarihinde ilk kez bir darbenin sorumluları yargı önüne çıktı. İddianamede iki komutan, ”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek” ile suçlandı.

    Cumhuriyet Savcısı Erdinç Hakan Özdabakoğlu, 12 Eylül Davası’nda verdiği esas hakkındaki görüşte, sanıklar Evren ve Şahinkaya’nın, 765 sayılı TCK’nın “Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler” başlıklı 146. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmalarını istedi.

    Mahkeme Başkanı Oktay Saday‘ın açıkladığı hükme göre Evren ve Şahinkaya, “21 Aralık 1979’da dönemin Başbakanı’na verdikleri muhtırayla Anayasa’yı ve TBMM’yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan, 12 Eylül 1980’de de cebren Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM’yi ıskat ve cebren men suçundan eylemlerine uyan 765 sayılı TCK’nın 146/1. maddesi gereğince” ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Takdiri indirimle bu cezalar, “müebbet hapis cezası”na çevrildi.

    Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu’nun “askeri rütbelerin sökülmesi”ne ilişkin 30. maddesinin de uygulanmasına karar verildi. Kararın ardından Evren ve Şahinkaya’nın avukatı, 24 Haziran 2014’de kararın bozulması istemiyle temyiz dilekçesini Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesine verdi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesi sürerken Evren, 10 Mayıs 2015’te tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisinde 98 yaşında, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Şahinkaya da 9 Temmuz 2015’te 90 yaşında hayatını kaybetti.

    Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesinde, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Malatya Katliamı’nın üzerinden 42 yıl geçti; hala aydınlatılmadı

    Malatya Katliamı’nın üzerinden 42 yıl geçti; hala aydınlatılmadı

    PİRHA- Malatya Katliamı’nın üzerinden 42 yıl geçti. Dönemin Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na yapılan suikastı gerekçe gösteren faşistler, Malatya’da “Milletim Uyan” başlıklı bir bildiri dağıttı. Belediye hoparlöründen Kur’an okunup, “Din elden gidiyor. Camilere de bomba konuluyor” anonslarının yapıldığı katliamda 8 kişi yaşamını yitirirken yüzlerce kişi de yaralandı.  

    Yıl 1978, günlerden 17 Nisan. 1920’den bu yana sağın hakim olamadığı Malatya’da Hamit Fendoğlu ile sağcılar ilk kez belediyeyi kazanmışlardı. Maraş’taki faşist provokasyon burada da devreye girmiş, gerici gruplar kendi belediye başkanlarına bombalı paket göndererek katledilmesi ile katliam start almıştı.

    Diğer katliamlarda olduğu gibi ilerici, demokrat insanların ev ve işyerleri,  ilerici kurumlar ve Alevilerin evleri önceden işaretlenmişti.

    18 Nisan 1978 Salı. Sabahın erken saatlerinden itibaren kente, komşu il ve ilçelerden, köylerden akın akın insan gelmeye başlamıştı. Gelenlerin bir bölümü belediyenin önünde, diğer bir bölümü de Samanpazarı’nda toplandı. Toplananların sayısı kısa sürede on bini aştı. Çoğu 15-20 yaşlarında gençlerdi. Ellerinde özel hazırlanmış sopalar, zincirler, nacak gibi saldırı aletleri bulunuyordu. Yüzleri maskeli olan çok sayıda kişi de toplanan grupların önüne geçtiler. Bir kol, Cezmi Kartay Caddesi’ne yöneldi. Burada bulunan işyerlerinin çoğunluğu Alevilere aitti. Bir kol, Fuzuli Caddesi’ne, bir kol Akpınar, Yoğurtpazarı, Mısırlı Çarşısı ve eski Halep Caddesi’ne; bir kol da Turan Emeksiz Caddesi’ne doğru ‘Kahrolsun Komünizm!’, ‘Katil Ecevit!’, ‘Müslüman Türkiye!’, ‘Dan dan Hamido’ya intikam!’ sloganlarıyla yürüyüşe ve saldırıya geçtiler.

    Göstericilerin önünde bulunan maskeliler, solcu ve Alevilere ait önceden işaretlenmiş işyerlerini göstererek tahrip ettiriyor, arkasından gaz dökerek yakıyorlardı. Yanan yağların, mobilyaların, halıların, deterjanların kokusu ve dumanı tüm Malatya’yı sardı.

    MASKELİ SALDIRGANLAR İŞ BAŞINDA

    Yeni katılanlarla göstericilerin sayısı 20 bine yaklaşıyordu. Denetim elden çıkmıştı. Artık kimin ne yaptığı bilinmez olmuştu. İşaretlenmiş işyerleri ve konutlar tahrip ve yağma edilerek ateşe veriliyordu.

    Ortaklıkta başlarında maskeliler olduğu halde, ellerinde benzin bidonuyla dolaşan on binlerce saldırgandan başka kimse yoktu. Güvenlik güçleri de yoktu. Yalnızca jet uçakları alçaktan uçarak ve sesleriyle saldırganları caydırmaya çalışıyorlardı. Ancak bu bir işe yaramamıştı. Sokaklara dökülen eşyalar yanıyordu. Cadde ve sokaklar buzdolapları, mobilyalar, televizyon ve radyolar, içki şişeleri, yağ kutuları, kumaşlar, ayakkabılar, sebze ve meyveler, cam parçaları, kapı ve pencere kırıkları, gaz tüpleri, devrilmiş otolardan geçilmiyordu. Ateşi söndürmeye gelen itfaiye araçları, hortumları kesilmiş olarak sokaklarda bekletiliyordu.

    SALDIRGANLAR ALEVİ MAHALLELERİNE YÖNELDİLER

    Şehir merkezinde sağlam yer kalmamış ve saldırganların da işi bitmişti. Bu kez mahallelere yöneldiler. Rastladıkları genç kızlara sarkıntılık etmeye, yaşlı kadınları dövmeye başladılar. Bu ortamda nereden geldiği bilinmeyen bir kurşun, saldırganlar arasında bulunan İnönü Üniversitesi öğrencisi Tahir Kökçü’yü kafasından ağır yaralamıştı. Hastaneye kaldırılan yaralı kurtarılamamış, yaşamını yitirmişti. Olayları yatıştırmak amacıyla bir konuşma yapan Malatya Cumhuriyet savcılarından Necati Sezener ile Adıyaman‘dan gelen Jandarma Komando Birliği Komutanı Yüzbaşı Arif Doğan saldırıya uğradı ve her ikisi de bıçak ve kurşunla yaralandı. Kalabalık bir grup, Alevilerin yoğun olduğu Ata (Haçova), Cemal Gürsel ve Başharık Mahallelerine doğru yürüyüşe geçti. Turan Emeksiz Caddesi’nin üzerinde bulunan yüzlerce işyeri ve evin camlarını kırarak eşyalarını sokaklara atıyor, gaz dökerek yakıyorlardı.

    NACİ, SAİT VE ÖZCAN, 3 LİSELİ ÇOCUK

    Çilesiz Mahallesi, Malatya’nın güneybatısında, bahçeli bir semtti. Yüzyıllardır Aleviler ve Sünnilerin iç içe yaşadığı kentin eski mahallelerinden biriydi. Yüzyıldan beri Alevilerle Sünniler iç içe yaşıyorlardı. Sorun yaşamadan ortak iş yapmışlar, az da olsa birbirlerinden kız alıp vermişlerdi. Hamit Fendoğlu’nun öldürülmesini fırsat bilenler saldırılarını bu semte de yönelttiler. Çilesiz Mahallesi’nin halkı, Malatya Merkezi’ndeki saldırı olayını üzüntü ve kuşkuyla izlerken mahallenin çocukları da bahçede top oynamaktadırlar.

    Saat 12.00’ye doğru bir araba, top oynayan çocuklara yaklaşır. Arabadan biri iner, ‘Naci, Sait, Özcan’ diye ismen çağırdığı üç çocuğu arabaya alır ve uzaklaşırlar. Üçü de Alevi ailenin çocuklarıdır. Birkaç saat sonra acı haber gelir. Çocuklar önce işkence görmüş, sonra kafalarına sıkılan kurşunlarla öldürülmüştür. Cansız bedenleri Malatya’ya 8 kilometre uzaklıktaki Beylerderesi’nde demiryolu tüneli önünde rayların üstüne bırakmışlardır. Üzerlerinden tren geçen cesetler paramparça olarak bulunmuştur. Çocukların aileleri, katillerin bulunması için kuşkulandıkları bazı isimleri ilgili makamlara vermişler ancak dava sonuçsuz kaldı.

    KATLİAMIN ÖN HAZIRLIĞI GÜNLER ÖNCESİNDEN YAPILDI

    Dönemin Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na yapılan suikastı gerekçe gösteren faşistler Bilim ve Kültür Derneği adlı kuruluş adı altında Malatya’da “Milletim Uyan” başlıklı bir bildiri dağıttı. Tarihte yaşanan diğer katliamlar gibi zemin hazırlanıyordu. Günler geçtikçe  gerginlik artıyor, Alevilerin bulunduğu evler işaretleniyordu…

    Bildiride şu ifadeler yer alıyordu:

    “Milletini seven subay, öğretmen, memur, talebe, işçi, köylü, kendini devletin, milletin temiz ideallerine adayan değerli kardeşlerimiz, komünistler tarafından kahpece şehit edilmişlerdir. Müslümanlar, bizi yok etmeye yönelen İslam ve millet düşmanlarının karşısında, müdafaa kavgasında birleşelim. İçinde bulunduğumuz zor günler bütün Müslümanları bir araya getirmelidir. Vedatlar, İbrahimler; sizlerin bıraktığınız yerden davamız daha da yükselecek, komünist katillerden intikamınız mutlaka alınacaktır.”

    BELEDİYE HOPARLÖRLERİNDEN “DİN ELDEN GİDİYOR”

    18 Nisan günü, Malatya’da saldırı başladığı saatlerde Belediye hoparlöründen Kur’an okumaya başlanır. Kur’an’ın okunmasından sonra faşist bir grubun hoparlörden yaptığı “Din elden gidiyor. Camilere de bomba konuluyor” anonsları aralıksız akşama kadar sürmüştür. Böylece halkın dini duyguları kışkırtılarak katılımın çoğaltılmasına, saldırıların yaygınlaştırılmasına çalışılmıştır. ‘Güçlü devlet’ in Malatya’daki temsilcileri ise bu tahriklere seyirci kalmıştır.

    8 KİŞİ ÖLDÜRÜLDÜ

    17 Nisan 1978 akşamı başlayan saldırı, tahrip ve silahlı çatışma, 20 Nisan akşamına kadar sürdü. Üç gün aralıksız süren saldırılarda 8 kişi ölmüş, 20’si ağır olmak üzere yüz kişi yaralanmış, 100 işyeri ve konut tamamen olmak üzere, toplam 960 işyeri ve konut tahrip edilmişti.

    BOMBALI PAKETİN ADRESİ NÜKLEER ARAŞTIRMA MERKEZİ

    Yapılan inceleme sonucu bu paketlerdeki patlayıcıların, daha önce İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilerin üzerine atılan bomba ve ADMMA yakınlarında atılarak beş kişinin yaralanmasına neden olan bombalarda kullanılanla aynı olduğu belirlenmişti. Bu türden patlayıcıların ancak Atom Enerjisi Araştırma Merkezi’nde yapılabileceğini belirtmişlerdi. Bunun üzerine Ankara Nükleer Araştırma Merkezi’nde arama yapılmıştı. Bu merkezde çalışanların büyük çoğunluğu Ülkü Ocakları üyesiydi. Ülkü Ocakları’nın eski Genel Başkanı Muharrem Şemsek de burada çalışmaktaydı. Muharrem Şemsek ve birkaç arkadaşı gözaltına alınır ve Nükleer Araştırma Merkezi de bir süre için kapatıldı. Muharrem Şemsek ve arkadaşları daha sonra mahkemece serbest bırakıldı.

    İNSANLAR GÖÇ ETMEK ZORUNDA KALDI

    12 Eylül 1980’de gelen askeri darbeden sonra, demokratlara, devrimcilere ve Alevilere yönelik  baskılar yoğunlaştı. Neredeyse her gün evleri, işyerleri aramadan geçirilen bu insanlar, uyduruk gerekçelerle gözaltına alınıyor, işkencelerden geçiriliyordu. Bunca baskıyla karşılaşan demokrat, devrimci ve Aleviler, sonunda Malatya’yı terk etmek zorunda kaldılar. İş sahibi olanlar, işyerlerini günün değerinin çok altında fiyatlara satarak Mersin, Adana, İstanbul, İzmir gibi kentlere göç etmeye başladılar. Ekonomik gücü olmayanlar da köylerine döndüler. Böylece Malatya’nın etnik ve kültürel mozaiği, siyasal yapısı esaslı bir değişime uğratılmış oldu.  (HABER MERKEZİ)