Etiket: abdullah öcalan

  • Öcalan: Kaybedecek zamanımız yok!

    Öcalan: Kaybedecek zamanımız yok!

    PİRHA- Abdullah Öcalan, CHP’ye yönelik “Tedbirli Mutlak Butlan” kararı sonraki gelişmeleri değerlendirerek, “Bir siyasi partinin genel merkezine kapısını balyozla kırarak girmek demokraside olacak şey midir? Cumhuriyet Halk Partisine yönelik uygulamalar ve yaşanan gelişmeler, doğru işleyen bir demokrasinin ve demokratik siyasetin olmamasıyla ilgilidir. Cumhuriyetin demokratik niteliğini geliştirmek kadar aciliyet taşıyan bir durum yoktur. Biz bu ülkede bunun zeminini geliştirmeye ve imkanlarını büyütmeye çalışıyoruz” dedi.

    DEM Parti, İmralı Heyeti’nin İmralı’da Abdullah Öcalan’la yaptığı görüşmeye dair açıklama yaptı.

    “DEMOKRATİKLEŞME HAYATİ BİR İHTİYAÇTIR”

    Öcalan’ın sürece ilişkin değerlendirmeleri paylaşılan açıklamada şunlara yer verildi:

    “Büyük bir öfkeyle yüklü toplumları büyük düşünce ve büyük etik değerler olmadan dönüştürmek mümkün değildir. Toplum; hayatın her düzeyinde etik, siyasal, hukuksal ve ekonomik açılardan büyük bir sıkışma yaşıyor. Bunun için süreçte ısrar ve acele ediyoruz.

    Orta Doğu konjonktürünün halen her şeye gebe olduğunu düşünüyorum. İran ve İsrail gibi devletler katılaşıyor ve daha da katılaşacak gibi görünüyor. Orta Doğu’da milliyetçilik ve ayrışmayı geliştirmek, mikro-milliyetçilikleri büyütmek zarar verir. Bölgedeki riskli gelişmeleri gözetecek ve önleyecek, kanlı hesaplaşmaları aşacak bir süreç çalışması yürütüyoruz.

    Ve elbette tüm yapılanların yasal bir temele kavuşması önemlidir. Beklentide kalmak, beklenti halini sürdürmek sadece risk üretir. Kaybedecek zamanımız yoktur. Bütün aktörlerin bu tarihi sorumluluk anlayışla hareket edeceğine ve TBMM’nin de çalışmaları bu hassasiyetle yürüteceğine inanıyorum.

    Çerçeve bir yasa, demokratikleşme sürecinin kök hücresini oluşturabilir. Yasal düzenleme bizi gerçek bir pozitif inşaya, demokrasi çarkının döndüğü bir sürece sokacaktır. Demokratikleşme hayati bir ihtiyaçtır ve sürecin başarısı bizi bu hedefe yakınlaştırır.

    Bir siyasi partinin genel merkezine kapısını balyozla kırarak girmek demokraside olacak şey midir? Cumhuriyet Halk Partisine yönelik uygulamalar ve yaşanan gelişmeler, doğru işleyen bir demokrasinin ve demokratik siyasetin olmamasıyla ilgilidir. İşleri bu noktaya getiren sebep budur; cumhuriyetin temelindeki demokrasi ilkesinden yoksunluktur. Demokrasiye sanki bir lüksmüş, demagojiymiş, lafazanlıkmış gibi yaklaşarak önemsememenin sonuçları vahim bir hatadır. Cumhuriyetin demokratik niteliğini geliştirmek kadar aciliyet taşıyan bir durum yoktur.

    Biz bu ülkede bunun zeminini geliştirmeye ve imkanlarını büyütmeye çalışıyoruz. İmralı’da çözüme doğru yasal adımlara giderken cumhuriyeti demokratik bir çıkışa, demokratik bir hukuka hazırlamayı çok önemsiyoruz. Bunu hem parti içi hem partiler arası demokrasi eksikliğini de gidermeye yönelik bir adım olarak görüyoruz. Tüm çabaların karşılığı, cumhuriyeti demokratik bir içeriğe ve kültüre kavuşturmak, bunları güvence altına alan sağlam bir hukuk sistemi kurmak olacaktır. Bu temelde herkesi Barış ve Demokratik Toplum Sürecine katkı sunmaya çağırıyorum.

    Kürtlerin demokratik cumhuriyete entegrasyonunun anlamı budur. Kürt meselesinin yıllarca kilitlediği bir durumu aşmaya çalışıyoruz. Kürt meselesinden kaynaklı şiddet öğesi, çözüm sistematiğiyle aşılıyor. Bu sürece Türk-Kürt ilişkilerini yeniden düzenleme, çağdaşlaştırma, modernleştirme süreci de diyebiliriz.

    Barış ve Demokratik Toplum Sürecine destek sunan uluslararası aydın ve akademisyenlerin mesajları kitaplaştırılmış. Bu çerçevede her türlü öneri, eleştiri ve katkıyı en titiz şekilde değerlendirmeye hazır olduğumu vurgulamak isterim. Barışa ve demokrasiye en fazla ihtiyacımız olan dönemde çok önemli destekleri için hepsini selamlıyorum.”

    HABER MERKEZİ

  • Öcalan: Biz Anadolu-Mezopotamya eksenli bir çözümü esas alıyoruz!

    Öcalan: Biz Anadolu-Mezopotamya eksenli bir çözümü esas alıyoruz!

    PİRHA- DEM Parti İmralı Heyeti ile görüşen Abdullah Öcalan, İran’a dönük müdahaleye dikkat çekerek, “İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Biz Anadolu-Mezopotamya eksenli bir çözümü esas alıyoruz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti, 27 Mart’ta Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmeye dair açıklama yaptı.

    Yapılan görüşmelerde sürecin önemli bir eşiğe geldiği açık biçimde görüldüğü ifade edilen açıklamada şunlar belirtildi:

    “Bu noktada, çözüm yolunun müzakere, demokratik irade ve tarihsel sorumluluk boyutlarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken çok katmanlı bir konu olduğu ortaya konulmuştur.

    Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu süreçte üstlendiği tarihi görev ve sorumluluğa işaret edilmiş; Komisyon raporu sonrasında yürütülecek çalışmaların zamana yayılmaksızın kapsayıcı ve bütünlüklü bir yasal çerçeveye kavuşturulmasının hayati önemde olduğu belirtilmiştir.

    Heyet olarak yaptığımız değerlendirmelerde, tarihsel fırsatların kaçırılmaması ve gerçek çözüm iradesinin hayat bulması için diyalog kanallarının açık tutulmasının ve demokratik siyasetin güçlendirilmesinin gerekli olduğu ortak bir görüş olarak öne çıkmıştır.

    Demokratik toplumun Türkiye’de yaşayan tüm halklar ve inançlar için geleceğin güvencesi olduğu bir kez daha vurgulanmıştır. Bu süreci doğru anlayan ve sorumlulukla yaklaşan herkesin yalnızca bugünü değil ortak geleceği de kazanacağına inanıyoruz.

    Sayın Öcalan’ın görüşme süresince değerlendirmeleri özetle şöyledir:

    “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

    “Biz Anadolu-Mezopotamya eksenli bir çözümü esas alıyoruz. Anadolu-Mezopotamya ilişkisi derin tarihsel köklere sahiptir. Tarihin ilk büyük barış anlaşması Hititler ile Mısırlılar arasındaki Kadeş Antlaşması’ydı. Ortadoğu’daki dört bin yıllık siyasal tarih gösterdi ki Anadolu’nun güvenliği Ortadoğu’dan ve Mezopotamya’dan geçmektedir. Demokratik entegrasyon, Mezopotamya kültürünün demokratik bir varlık olarak katılımını ifade eder.

    “Bizim Cumhuriyet ile bir sorunumuz yoktur. Asıl mesele Cumhuriyetin demokratik olmamasıdır. Demokrasi Cumhuriyetin güçlenmesini sağlayacak yegane çözümdür.

    “Toplumların ve ülkelerin tarihsel dönemlerindeki yanlışlıkları, aşırılıkları ve antidemokratizmi dile getirmek, kutsala dokunmak gibi yadırganmamalıdır. Asimilasyoncu yöntemlerin pozitivist bir inançla savunulmasının, ülkeye giydirilmiş dar bir gömlek olduğunu söylemek gerekir.

    “27 Şubat çağrımda da ifade ettiğim gibi silahlı mücadele dönemi sona ermiştir. Artık geriye dönüş mümkün değildir. Yaşadığımız süreç Demokratik Cumhuriyet ile barışa geçiş sürecidir. Arzulanan süreç başarıya ulaştığında Cumhuriyet iki kat güçlenecektir. Demokratik toplum dediğimiz, büyük oranda böyle bir çözümü esas alır. Kürtlerin devletle olan ilişkisini pozitif tarzda düzenleyen bir toplumculuk ve yurttaşlık anlayışı geliştirmeliyiz. Devlet de burada yıkıcı faaliyet ya da güvenlik tehdidi gibi bir durum olmadığını görmeli.

    “Cumhuriyete katılım; kimliğiyle, ifade ve fikir özgürlüğüyle, örgütlenme özgürlüğüyle ve kadın özgürlüğüyle olmalıdır. Bunlar sadece Kürtler için değil, herkes için geçerli özgürlük alanlarıdır.

    Bu noktada, sürece ilişkin fikirlerimin doğru anlaşılması için uygun yöntemlerle tüm kamuoyuna ulaşmayı önemli görüyorum.

    “Demokratik entegrasyon çözümü, toplum temelli bir yaklaşımı esas almaktadır. Toplum temelli çözüm ise toplumsal yapıların bütünsel ve kolektif demokratikleşmesini gerektirir.”

    Saygılarımızla, DEM Parti İmralı Heyeti 31 Mart 2026”

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • Tuncel: Kadınlar olarak barışı ve özgürlüğü bekleyen değil, mücadele ederek inşa eden olmalıyız!-VİDEO

    Tuncel: Kadınlar olarak barışı ve özgürlüğü bekleyen değil, mücadele ederek inşa eden olmalıyız!-VİDEO

    PİRHA- Siyasetçi Sebahat Tuncel, 8 Mart yaklaşırken savaş ve çatışmanın devam ediyor olması kadınlar açısından barış siyasetinin ne kadar önemli ve kıymetli olduğunu bir kez daha gösterdiğinin altını çizerek, “Barışı ve özgürlüğü bekleyen değil, mücadele ederek inşa eden bir noktada kendimizi konumlandırıyoruz. O açıdan yan yana durmak önemli ama sadece dayanışma değil, birlikte mücadele etmek ve geleceğimizi örgütlemek daha da önemli” dedi.

     

    Siyasetçi Sebahat Tuncel, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin geldiği aşama, ABD ve İsrail’in İran’a dönük saldırıları ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne dair sorularımızı yanıtladı.

    “ORTADOĞU İÇİN EN İYİ ÇÖZÜM PROJESİ”

    PİRHA: 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın yaptığı açıklama mevcut bölgesel kriz ortamında nasıl okunmalı? Bu çağrının Türkiye ve Ortadoğu siyaseti açısından somut karşılığı olabilir mi?

    Sebahat Tuncel: 27 Şubat çağrısının yıldönümünde Sayın Öcalan’ın bir açıklaması daha oldu. Bence önemli ve anlamlıydı. Yani hem Kürt sorununun tarihselliği, ciddiyeti ve ortaya çıkarttığı sonuçları hem bölgesel kriz ve sorunları da iyi değerlendirerek bir barış stratejisi geliştirmenin önemini ifade etmişti. Aslında biz bugün bunu daha net görüyoruz. Özellikle İran saldırısıyla birlikte.

    Sayın Öcalan’ın çözüm önerisi Demokratik Cumhuriyet perspektifi, esasda aslında bütün Ortadoğu için krizleri çözecek bir seçenek. Orta Doğu’daki bütün halklar aslında çok farklı kimliklerden ve çok farklı kültürlerden oluşuyor. Dolayısıyla bu kültür, inanç ve kimlikleri hak ve özgürlüklerini güvence altına alacak, demokratik bir ortam sağlayacak, demokratik müzakere diye tanımlamıştı. Müzakere demokrasinin bir parçası olarak hem halkların kendi içerisinde aynı zamanda devletle de müzakere yapabilecek bir zemin.

    Bu barış projesi bütün halklar için çok önemli. Aslında bütün Ortadoğu’nun barış projesi, güvenlik projesi ve özgürlük projesi olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Sayın Öcalan’ın projesi Türkiye için de, Rojava için de, Suriye için de, İran için de, Irak içinde geçerli.

    Bu sadece Ortadoğu halkları için değil, bütün dünyada benzer sorunlar yaşayan, çatışma yaşayan bütün ülkelerde çözüm projesi olarak ele alınabilir. Belki deneyimler, kültürel dokular farklı olabilir. Ama Ortadoğu için en iyi çözüm projesi.

    “İRAN SALDIRISINDAN BÜTÜN DÜNYA ETKİLENECEK”

    -İran’daki son askeri gerilim ve bölgesel çatışma riski bağlamında sizce Ortadoğu’da yeni bir savaş dalgası mı şekilleniyor? Bu süreç Kürt halkını ve bölge halklarını nasıl etkiler?

    Sebahat Tuncel: Tabii aslında bu 3. paylaşım savaşını da Körfez Savaşı’na kadar götürebiliriz. Her defasında Arap Baharı ile birlikte yeni bir aşamaya geldi. İsrail-Filistin Savaşı’yla başka bir boyuta taşınmıştı. Şimdi İran’la birlikte daha bölgesel bütün Ortadoğu’ya yayılan bir savaş dalgasına dönüştü. Tabii ki bütün Ortadoğu halklarını etkileyecek, hatta bütün dünyayı etkileyecek. Ekonomik ve siyasi krizi, dünyayı bir krize sokacak o açıdan bu bir problem.

    Tabii bu kriz ve kaos süreçleri bazen farklı imkanlar ortaya çıkarır. Kürt halkı İran’da çok yoğun uzun bir süredir demokrasi, barış ve özgürlük istiyor. Kendileri de açıklama yaptı. Ne İran rejiminden yana ne emperyalist müdahaleden yana olmadıklarını ilan ettiler. Ama Kürt halkının oradaki bütün halkların özgürlüğüne esas alan bir demokratik sistemi inşa etmek açısından kendilerini konumlandırmaları önemli. O açıdan savaş ve çatışma son bulduğunda, demokratik bir İran’ın şekillenişinde Kürtlerin bence çok belirleyici ve önemli bir rolü olacaktır.

    “KADINLAR OLARAK DERHAL VE HEMEN BARIŞ İSTİYORUZ”

    -8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşırken, İran’daki kadın direnişi ile Türkiye ve Kürt kadın mücadelesi arasında nasıl bir tarihsel ve politik bağ görüyorsunuz?

    Sebahat Tuncel: Aslında 8 Mart’a yaklaşırken savaş ve çatışmanın devam ediyor olması kadınlar açısından barış siyasetinin ne kadar önemli ve kıymetli olduğunu bir kez daha gösteriyor. Savaş ölüm demek, zulüm demek, işkence demek, taciz tecavüz demek, zorunlu göç demek, yoksulluk demek.

    Savaş kadınların hayatını çok daha derinleştiriyor. O yüzden kadınlar olarak derhal ve hemen barış istiyoruz. Yani zamana yaymadan barış talebi gelişmesi önemli. İran bağlamında düşünürsek zaten İran’da çok uzun süredir kadınlar özgürlük talep ediyor. Mahsa Amini’in katledilişinden bugüne Jin Jiyan Azadi felsefesi aslında bütün dünyaya yayıldı.

    Bu felsefe kadınların özgürlüğü, eşitliği kadar toplumun da eşitlik, özgürlükle bir arada yaşamasını ifade ediyor. Umarım savaş bir an önce son bulur ve biz demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir yaşamı hep birlikte inşa edebiliriz

    “DAYANIŞMA DEĞİL BİRLİKTE MÜCADELE, GELECEĞİ BİRLİKTE KURMA”

    -Hem bölgesel savaş riski hem de içerisinde artan baskı politikaları düşünüldüğünde demokrasi güçlerine ve kadın hareketine bugün nasıl bir sorumluluk düşüyor? Önümüzdeki döneme dair de nasıl bir mücadele hattı öngörüyorsunuz?

    Yalnız bu önemli bir konu. Sonuçta saldırı herkese. Kadın hareketine, sosyalistlere, işçi sınıfına, emekçilere, yoksulluklara, dolayısıyla erkek egemen kapitalist sistemin saldırılarına bir de kapitalizmin çıkarlarının ortaya çıkarttığı savaş gerçekliği olduğunda çok daha derinleşen bir süreç yaşanıyor.

    O açıdan herkesin aslında demokrasi, eşitlik, özgürlük için yan yana durması, mücadeleyi büyütmesi gerekir. Ben aslında çok uzun süredir şunu söylüyorum; dayanışma değil birlikte mücadele, geleceği birlikte kurma. Sonuçta bu erkek egemen kapitalist sistem hepimizi etkiliyor. Savaşlar hepimizi etkiliyor. Sadece Kürtleri etkilemiyor. Yani Kürtlerin özgürlük mücadelesi aynı zamanda Türkiye halklarının, Arap halklarının, Fars halklarının da özgür geleceğini etkiliyor.

    O açıdan yan yana durmak önemli ama dayanışma değil, birlikte mücadele etmek, birlikte geleceğimizi örgütlemek daha da önemli. Hele hele bu kaos ve kriz ortamında geleceğin nasıl şekilleneceğini belirleyecek olan da siyasi öncülüktür. Yani sosyalistlerin, solun halklara karşı böyle bir sorumluluğu var. Bu bir zorunluluk da aynı zamanda bir tercih değil.

    Gerçekten savaş politikalarına karşı erkek  egemenliğine  karşı, patriyarkaya karşı, demokrasi ve özgürlük isteyenlerin halklara sunacak bir seçeneğin olması lazım. Bu bir zorunluluk.

    En azından biz Kürt siyasi hareketi, özgür kadın hareketi olarak bu sorumluluğu üstleniyoruz ve barışın ve özgürlüğün gelişimi konusunda kendimiz mücadelenin bir parçası olarak bekleyen değil, mücadele ederek özgürlüğü getiren, mücadele ederek barışı inşa eden bir noktada kendimizi konumlandırıyoruz.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

  • Öcalan’dan komisyon raporu değerlendirmesi: Bu bir başlangıçtır!

    Öcalan’dan komisyon raporu değerlendirmesi: Bu bir başlangıçtır!

    PİRHA- İmralı hapishanesinde bulunan Abdullah Öcalan, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun yayımladığı ortak rapora ilişkin yazılı bir değerlendirme yaptı. 19 Şubat 2026 tarihli açıklamada, raporun siyasal ve tarihsel önemine dikkat çekildi.

    Öcalan, raporun Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu irade ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin çağrısına verdiği yanıtla İmralı’da başlayan diyalog sürecinin bir sonucu olduğunu belirtti. İlgili tarafların bu gerçekliği kabul ederek rapor doğrultusunda yasal ve kurumsal adımları başlatmasının, silahın gündemden tamamen çıkmasını garanti edeceğini ifade etti. Sürece katkı sunan siyasi partilere, emek verenlere ve barış süreci için çalışırken yaşamını yitiren Sırrı Süreyya Önder’e teşekkür etti.

    “TARİHSEL ÖNEMİ İDRAK EDİLMELİ”

    İmralı’da yürütülen diyalog sürecini “ciddi bir mücadele” olarak nitelendiren Öcalan, Komisyon üyelerinin oy hesabı yapmadan süreci parlamentonun çözümüne sunduğunu kaydetti. Ortaya çıkan raporun, geçmiş Meclis komisyon raporlarıyla kıyaslanmaması gerektiğini belirterek, bunun onlarca yılı kapsayan demokrasi ve özgürlük mücadelesinin bir sonucu olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

    Raporun, yeni bir demokratik sürece kapı aralayan önemli bir adım olduğunu vurgulayan Öcalan, siyasal çevreleri daha gerçekçi politikalar üretmeye zorlayacağını söyledi. Rapora karşı çıkan çevrelerin dar siyasal bakış açılarında ısrar etmesinin özellikle sosyalist kesimler açısından zorluk yaratacağını belirterek, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin gerektirdiği sorumlulukla hareket edilmesi gerektiğini dile getirdi.

    Öcalan, raporla tüm sorunların çözüldüğü yanılgısına düşülmemesi gerektiğini belirtti. Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve demokratik iklimin yaygınlaşmasının tek bir raporla mümkün olmadığını ifade eden Öcalan, bunun önemli bir başlangıç olduğunu kaydetti. Sonuç alınmasının, raporun pratikte hayata geçirilmesine ve mücadelenin sürdürülmesine bağlı olduğunu vurguladı.

    Diyalog sürecinin çeşitli çevreler tarafından sabote edilmeye çalışılabileceğini belirten Öcalan, buna karşı doğru yaklaşımla hareket edilmesi gerektiğini ifade etti. Raporun, Cumhuriyetin demokratikleştirilmesine dair bir kavram seti ve yol haritası sunduğunu söyledi.

    “SİLAH DEĞİL SİYASET BELİRLEYİCİ OLMALI”

    Öcalan, demokratik inşanın silah ve çatışma yerine diyalog ve karşılıklı anlayışla gerçekleşeceğini belirtti. Hukuki güvence sağlandığı sürece hiçbir kesimin şiddete yönelmeyeceğini savundu. Ülke gündemini silahın değil siyasetin belirleyeceği bir dönemin başlayacağını ifade eden Öcalan, hukuki güvencenin önemine dikkat çekti ancak süreci başarıya götürecek olanın demokratik siyaset çalışmaları olduğunu vurguladı.

    KÜRT-TÜRK KARDEŞLİĞİ VURGUSU

    Raporun Kürt-Türk kardeşliği ve kaderdaşlığına yaptığı vurguya dikkat çeken Öcalan, bunun resmi bir raporda yer almasını önemli bir adım olarak değerlendirdi. Geçmiş yüzyılda yaşanan acılara atıfta bulunarak, bundan sonraki sürecin hukuki düzenlemelerle desteklenmesi gerektiğini ifade etti.

    Demokratik mücadele ve bilinç olmadan yapılacak anayasal düzenlemelerin anlam ifade etmeyeceğini belirten Öcalan, siyasetin silaha kıyasla daha sonuç alıcı olduğunu söyledi. Sürecin başarıya ulaşmasının daha fazla emek ve sorumluluk gerektirdiğini kaydetti.

    Açıklamasının sonunda, bunun bir sonuç değil bir “kapı aralama” olduğunu yineleyen Öcalan, raporun bir imkân sunduğunu ve sonuna kadar değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

    HABER MERKEZİ

  • Milletvekili Fırat: Cemre önce toprağa, ardından da Adalet Bakanı’nın vicdanına düşsün!-VİDEO

    Milletvekili Fırat: Cemre önce toprağa, ardından da Adalet Bakanı’nın vicdanına düşsün!-VİDEO

    PİRHA – Milletvekili Celal Fırat, Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporu değerlendirdi. Fırat, Alevi sorununun “bu toprakların can meselesi” olduğunu vurgulayarak “Kürt meselesi demokratik yollarla çözülür, haklar tanınırsa Alevi meselesine de yoğunlaşılacaktır. Kısa süre içerisinde Alevi sorununa dair bazı adımların atılacağını da görüyorum” dedi. 

    DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair Meclis komisyonunun hazırladığı raporu değerlendirdi. Fırat, söz konusu rapora dair eleştirileri gördüklerini belirterek ““Yoğun bir tartışma var. Komisyon eleştiriliyor. Fakat burayı, maksimum düzeyde kurumların, partilerin üzerine anlaştığı bir platform olarak görmek gerekiyor” dedi.

    Her partinin, tüm isteklerine raporda yer verilemediğinin altını çizen Fırat, “Uzlaşma var ise her iki tarafın da ‘benim her istediğim olacak’ mantığını gütmemeli” diye konuştu. Fırat, asıl odaklanılması gerekenin bundan sonraki süreç olduğunu söyleyerek, “Bu koşullar içerisinde ancak bu olur. Bence 6. 7. maddeye yoğunlaşmak lazım. Onun üzerinde büyük bir baskı oluşturmak gerekiyor” dedi.

    “HER CANIMIZIN BARIŞA DAİR SÖZ KURMASI GEREK”

    “Artık bütün yurttaşlara büyük bir sorumluluk düşüyor” diyen Celal Fırat, sürecin daha da yoğunlaşacağına işaret etti.

    “Ülkedeki ayrımcılıkları hepimiz çok acı bir şekilde hissediyor, görüyoruz. Hepimizin yüreği yanıyor. 51 yaşındayım, şu an şu sürece baktığımda bazen ‘böyle bir dönemde keşke dünyaya gelmeseydim’ diyorum. Bu coğrafyada her gün adeta satranç oynuyoruz. Böyle bir süreç içerisinde olmamak gerekiyordu. Ama maalesef omuzlarımızda büyük bir yükümlülük var. Her canımızın, bu konularla ilgili; barışa, kardeşliğe dair söz kurması gereken bir süreci yaşıyoruz.

    Türkiye’nin hali meydanda. Cezaevlerinde şu an 10 bin siyasi tutuklu var. Adalet peşinde koşan insanlar var. Zamanında belki etkin bir söz kurulabilseydi, birbirimizin elinden tutsaydık bu sorunlar meydana gelmezdi. Bu sorunları ortadan kaldıracak da bu ülkenin aydınları, emekçileri, siyasi partileri, inanç gruplarıdır. Herkesin üzerinde büyük bir sorumluluk var.”

    GÖZLER 27 ŞUBAT’TA YAPILACAK AÇIKLAMADA!

    27 Şubat itibariyle Barış ve Demokratik Toplum Süreci bir yılını dolduracak. Celal Fırat, DEM Parti’den sürecin yıldönümünde yeni bir açıklama geleceğini de aktardı. Fırat, sürecin baş aktörünün Abdullah Öcalan olduğunun altını çizerek şunları söyledi:

    “Sayın Abdullah Öcalan’ın geçtiğimiz günlerde ‘Birinci evre bitti, ikinci evreye şu an yoğunlaşmamız gerekiyor’ açıklaması olmuştu. Cuma günü de Ankara’da bir toplantı olacak. Barışı, kardeşlik hukukunu daha pekiştirebilecek, bütün kimliklerin birbirine saygı gösterdikleri mekanizmaların oluşması lazım. Sayın Öcalan bu konuda gerçekten çok büyük sorumluluk aldı. Meclis komisyonu her tıkandığında sayın Öcalan’ın olumlu anlamda bir müdahalesi oldu denilebilir. Süreç birinci yılını doldurduğunda umut ediyorum ki tüm halkların, inançların, kimliklerin, kendini özgürce ifade edebilecekleri bir Türkiye oluşsun. Açıkçası umutsuz olmak istemiyorum ama yaratılanlardan dolayı kaygılarımız da çok büyük. Ama bu kaygıların da arkasına sığınmamak lazım. Düşmanlık üzerinden bu sürece bakmamak lazım. Bugünlerde toprağa cemreler düşüyor. Gönüllerimize de sevgi tohumları düşsün diyorum. Bu coğrafyanın umuda, barışa, kardeşliğe ihtiyacı var. İnanıyorum ki 27 Şubat’ta yapılacak açıklamalar da buna vesile olacaktır.”

    KOMİSYONUN ORTAKLAŞTIĞI KONULARDAN BİRİSİ DE TUTUKLU SİYASETÇİLER!

    Celal Fırat, komisyon raporunda üzerine mutabık kalınan maddelerin başında AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar olduğunu da sözlerine ekledi. Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ve tutuklu belediye başkanlarının durumuna işaret eden Fırat, “Bu mağduriyetlerin giderilmesi için komisyon raporuna imza atan siyasi partilerin büyük bir sorumluluk alması lazım. Nitekim başka bir yere gidemeyeceğimize göre birbirimizin elinden tutup, gönüllerimizi birbirimize açabilmeliyiz. Birbirimize inanmamız lazım. Birbirimize sahip çıkmamız gereken bir süreci yaşıyoruz” dedi.

    “ALEVİ SORUNUNA DAİR ADIMLARIN ATILACAĞINI GÖRÜYORUM”

    Alevi kesiminin, komisyonda dinlenmemesi meselesine de değinen Fırat, konuyla ilgili yürütülen sürecin detaylarını da paylaştı. “Meseleye ‘Celal Fırat meselesi’ olarak bakan Alevi kurumları oldu diyen Fırat, şunları aktardı:

    “Esasında komisyonun ilk günlerinde Alevi kurumlarının isimlerini Meclis Başkanlığına önerdik. Bireysel anlamda bazı kurumlarla görüşmeler yapıldı. Alevi örgütlerimizin birçoğu ‘Biz gelip orada Alevi örgütlerinin meselesini dillendirmek istemiyoruz. Gelip, Kürt sorununa dair düşüncelerimizi ifade etmek istiyoruz’ dediler.  Hatta benim komisyonda olmam münasebetiyle meseleye ‘Celal Fırat meselesi’ üzerinden bakan kurumlarımız oldu. Yanlış bir düşünceydi. Kişiler üzerinden yarınlarımızın belirleyicisi olmamamız lazım. Türkiye’nin bütün problemlerini dillendiren bir masa oluşturuldu. Bunun devam edeceğine de inanıyorum. Mecliste hiç alışık olmadığımız bir ortam oluştu. Bütün siyasi partilerin birbirini dinleyebilecekleri, empati ile birbirine yaklaştıkları bir süreci gördük. Alevi meselesi gerçekten bu toprakların can meselesidir. Türkiye’de Kürt meselesi demokratik yollarla çözülür, haklar tanınırsa inanıyorum ki Alevi meselesine de yoğunlaşılacaktır. Kısa süre içerisinde Alevi sorununa dair bazı adımların atılacağını da görüyorum.”

    DEVLETİN ATACAĞI İLK ADIM NE OLACAK?

    “İlerleyen süreçte ilk hangi yasal düzenlemeleri görürüz?” sorusuna karşılık Fırat, cezaevlerindeki tutukluları işaret etti. Kayyum politikalarına da derhal son verilmesi gerektiğini söyleyen Fırat, bundan sonraki adımın Adalet Bakanlığında olduğunu ifade etti.

    “Selahattin ve Figen başkan ile birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’nde tutuklu olan belediye başkanları var. Herhangi bir hükümlülük almamışlar! Bunlar, insanların vicdanını kanatan konular. Van Büyükşehir Belediye Başkanı kaç senedir tutuklu! Eş başkanlarımızın da Numan Bey’e ilettikleri oldu; artık işte önümüzde bir bayram ve Newroz var. Herhangi bir yasal süreç işletilmeden bile bu adımlar atılabilir. Herhangi bir kanun çıkartılmadan kayyum politikalarından vazgeçilebilinir cezaevindeki insanlar çıkartılabilir.

    Cemre işte şu an toprağa düşüyor. Cemre Adalet Bakanı’nın gönlüne, vicdanına da düşsün. Artık bu kadar zulüm yeter diyorum. Hepimizin yüreği yanık. İnfaz düzenlemeleri, terörle mücadele kanunları ve dağdan inecek gerillalara dair hızlı bir şekilde adımların atılması gerekiyor. Mecliste nitekim anlaşmalar yapıldı.”

    “BU NASIL KARDEŞLİK?”

    Celal Fırat, demokratikleşmenin konuşulduğu bir dönemde okullarda yürürlüğe konulan tartışmalı uygulamalara da değindi. Alevi ve Kürt çocuklarının maruz kaldığı asimilasyona değinen Fırat şöyle devam etti:

    “Ramazan etkinliklerinin, farklı şenliklerin yapılması ile ilgili okullara bir talimat var. Bunun yanlış olduğunu, laiklik ilkesine de aykırı olmakla beraber bunun kaldırılması gerektiği ile ilgili Mecliste söz kurdum. Birkaç gündür linç kampanyası yürütülüyor. ‘Siz camiye, Ramazan’a karşı mısınız?’ diyorlar. Empatiden bahsediyorum. Bu insanlarla nasıl uzlaşacağız, bunun da kaygısı var içimizde. Sünni bir çocuğa, Alevilerin ya da Hristiyanların itikat ve inancını dayatma hakkınız olabilir mi? Okullarımızın ilim yuvaları olması gerekiyor. Aynı şekilde işte Kürt çocukları… Şu an onlarca eğitim dili mevcut. İngilizce, Arapça, Almanca, Rusça eğitim veriliyor ama Kürtçe mesele olduğunda birileri hemen ‘milli güvenlik sorunu’ olarak görüyor. ‘Vay efendim ülke bölünecek!’ Böyle bir kardeşlik olabilir mi? Efendim işte biz Çanakkale’de beraberdik. Evet beraberdik. Adalette de eğitimde de beraber olalım. ‘Et ve tırnak gibiyiz’ diyorlar ama her gün parmaklarımızı kesiyorsunuz! Seçimlere doğru gidiyoruz. Muhtemeldir ki bir gerginlik de çıkartacaklar. Milli Eğitim Bakanı’nın da böyle bir hakkı yok. Madem öyle okullara ne gerek duyalım? Bütün çocukları camilere gönderelim, orada eğitim verilsin! Bu yaklaşım kesinlikle doğru değil. Esasında en büyük tepki göstermesi gereken de Sünni canlarımız olmalıydı. Meclis binası içinde Alevi, Sünni, Türk, Kürt var. Her partili mevcut. Bir sıkıntı da yaşamıyoruz. İşte aynı okullarda çocuklarımız okuyor ama şu an sıkıntı olacak. Çocuklarımızı okula göndermeme kararı mı alalım? İktidarın, bu mantıktan geri adım atması gerekiyor. Umut ediyorum ki vicdan sahibi insanlar bu dayatmadan vazgeçer.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Gazeteci Fatih Polat: Pek çok taşın yerinden oynadığı bir yıl oldu!-VİDEO

    Gazeteci Fatih Polat: Pek çok taşın yerinden oynadığı bir yıl oldu!-VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Fatih Polat, 2025 yılını değerlendirirken, hem Türkiye’de hem de bölgede “pek çok taşın yerinden oynadığı” bir dönemin geride kaldığını söyledi. Ekonomik yoksullaşmadan emek hareketine, medya üzerindeki baskılardan Kürt sorunu ve barış sürecine kadar geniş bir çerçevede değerlendirmelerde bulunan Polat, sendika bürokrasisinin sınıf hareketindeki rolüne dikkat çekti; 2025’in aynı anda hem baskıların hem de kitlesel mücadelelerin yılı olduğunu vurguladı.

    Gazeteci Fatih Polat, 2025 yılını değerlendirdi.

    AKP–MHP iktidarının iç ve dış politikaları doğrultusunda Türkiye’nin 2025’te daha da kritik bir sürece girdiğini belirten Polat, uygulanan ekonomi programlarının işçi, memur ve emeklileri derin bir yoksulluğa sürüklediğini ifade etti. 2026 yılı için belirlenen asgari ücretin açlık sınırının altında kalmasının, krizin daha da derinleşeceğinin göstergesi olduğunu söyledi.

    Bir önceki yıla kıyasla 2025’in sokak hareketlerinin arttığı bir yıl olduğuna işaret eden Polat, “yeni anayasa” ve “barış” taleplerinin daha geniş kesimler tarafından dillendirildiğini kaydetti. Bu süreçte itirazların sokağa taşmasıyla birlikte halk hareketlerinin yanı sıra basın emekçilerinin de hedef haline geldiğini belirten Polat, televizyonlara kayyım atanmasını, muhalif gazetecilere dönük soruşturma ve operasyonları hatırlattı.

    Muhalefetin bütünüyle susturulmak istendiği bir yıl yaşandığını söyleyen Polat, buna karşın toplumsal barış açısından da yeni bir döneme girildiğini vurguladı. 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından yapılan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nın, hem iktidar hem de muhalefet cephesinde yankı bulduğunu ifade etti.

    “SİLAH TEKELLERİNİN KAZANDIĞI BİR YIL”

    2025’i küresel ölçekte değerlendiren Fatih Polat, dünyada sağ siyasetin güç kazandığı bir dönemden geçildiğini, Ortadoğu’da ise ABD öncülüğünde tarihsel bir kırılmanın yaşandığını dile getirdi. Gazze saldırılarıyla birlikte İsrail’in çevresindeki ülkelerin “ordusuzlaştırma operasyonlarına” dahil edildiğini belirten Polat, şunları söyledi:

    “60 binden fazla Filistinlinin katledildiği bir yakın coğrafyadan bahsediyoruz. Ardından bir ‘Amerikan barışı’ geldi ve sonuç olarak yine Amerika’nın çıkarları garanti altına alındı. Gazze’yi yeniden yapılandırma ve bir tatil bölgesine dönüştürme söylemi de bu sürecin parçasıydı.

    Bu dönemde, başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin silah teknolojilerinin yeni ürünleri, insanların canı ve kanı pahasına Ortadoğu sahasında test edildi. 2025, aynı zamanda ekonomik kriz emarelerinin konuşulduğu bir dönemde silah tekellerinin borsada kârlarını katladığı bir yıl oldu.”

    “YOKSULLAŞMA DERİNLEŞTİ EMEK HAREKETİ İNİŞLİ ÇIKIŞLI SEYRETTİ”

    Ekonomik yoksullaşmanın Mehmet Şimşek programıyla birlikte daha da derinleştiğini söyleyen Polat, emek hareketinin yıl içindeki pratiklerine de dikkat çekti. Türkiye’nin yılı, ilk kez açlık sınırının altında belirlenen bir asgari ücretle kapattığını hatırlatan Polat, şu değerlendirmede bulundu:

    “Türk-İş’in açıkladığı açlık sınırının 30 bine dayandığı bir dönemde 28 binli rakamlarda bir asgari ücret belirlendi. Asgari ücret yalnızca bir kesimi değil, tüm emekçileri ilgilendiren bir standarttır. Toplu sözleşmelerin tamamında ölçü alınan bir referanstır bu. Bu programın uygulanmasında emperyalist kurumların baskılarının da etkili olduğu bir süreç yaşandı.”

    Emek mücadelesinin yıl boyunca inişli çıkışlı seyrettiğini belirten Polat, Tokat’ta Şık Makas işçilerinin direnişini örnek gösterdi. DİSK’in Ankara yürüyüşünü hatırlatan Polat, sendikal yapıların tutumuna ilişkin ise şu eleştiriyi yaptı:

    “HAK-İŞ’i iktidara yedeklenmiş bir konfederasyon olarak saymıyorum bile. Türk-İş açısından ise belki de en kötü dönemlerinden biri yaşanıyor. Türk-İş başkanının masada olmamayı bir tür ‘suç ortaklığından kurtulma’ gibi sunması kabul edilemez. Oysa Türk-İş masada ve sahada olsaydı, Türkiye’nin en büyük konfederasyonu olarak bu tablo ortaya çıkmazdı. Sınıf hareketindeki sendika bürokrasisinin pozisyonu, emekçilerin ezilmesinde pay sahibidir.”

    Polat, yılın sonuna doğru düşük ücretli otellerde kalmak zorunda kalan emeklilerin, otogarlarda yaşayan ailelerin haber olduğunu hatırlatarak, “Türkiye sokakta yaşayan insan sayısının arttığı bir yöne girdi. Yoksullaşma çok daha derinleşti” dedi.

    “HEM BASKI HEM MÜCADELE YILI”

    2025’e damga vuran siyasal gelişmelerden birinin Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar olduğunu söyleyen Polat, İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve ardından tutuklanmasını hatırlattı. Ancak bu sürecin yalnızca bir baskı dönemi olarak okunamayacağını vurguladı:

    “İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin barikatları yıkarak başlattığı mücadele, Gezi’den sonra Türkiye’nin dört bir yanında kitlesel protestolara yol açtı. Maltepe’de yaklaşık 2 milyon kişinin katıldığı eylem, İBB’ye kayyım atanması planını durdurdu. Bir yanda gözaltılar ve tutuklamalar var ama diğer yanda iktidarın her istediğini yapamadığı bir tablo da var. Türkiye, mücadele nüveleriyle yeni bir yıla giriyor.”

    “ÖCALAN YENİ BİR DÖNEMİN KAPISINI AÇTI”

    2025’in en önemli siyasal başlıklarından birinin Barış ve Demokratik Toplum Süreci olduğunu belirten Polat, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’taki çağrısının ardından yaşanan gelişmeleri şöyle değerlendirdi:

    “PKK, çağrı doğrultusunda fesih kongresi gerçekleştirdi. 11 Temmuz’da Meclis’te bir komisyon kuruldu, toplantılar yapıldı, raporlar hazırlandı. DEM Parti, Emek Partisi ve TİP’in raporları Kürt meselesinin kök nedenlerine eğilen bir yerde duruyor. CHP’nin raporu ise ürkek ve beklentileri karşılamaktan uzak. İmralı konusundaki tavrı da doğru değildi. Oysa bu komisyon Öcalan’ın talebiyle kuruldu.”

    AKP’nin süreci iktidarını pekiştirme ve muhalefeti bölme aracı olarak değerlendirmek isteyebileceğini söyleyen Polat, buna rağmen demokratik güçlerin sürece edilgen değil, müdahil bir aktör olarak yaklaşması gerektiğini vurguladı.

    “MEDYADA DA PEK ÇOK TAŞ YERİNDEN OYNADI”

    Medya alanındaki gelişmeleri de değerlendiren Polat, AKP döneminde gazetecilere yönelik baskıların yeni bir evreye geçtiğini söyledi. Daha önce ağırlıklı olarak Kürt basını ve muhalif medya hedef alınırken, artık iktidara yakın isimlerin de bu baskıdan payını aldığını belirtti.

    “Fatih Altaylı’nın tutuklanması, medya içindeki yapıların, iktidar–sermaye ilişkilerinin ve Erdoğan sonrası tartışmaların bir yansımasıdır. 2025, Bilal Erdoğan’ın yeniden sahneye çıktığı, çeşitli açılışlarda boy gösterdiği bir yıl oldu. Tüm bu arka planla birlikte 2025, gerçekten de pek çok taşın yerinden oynadığı bir yıl oldu. Türkiye 2026’ya böyle giriyor.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Alevi temsilcilerinden uyarı: Barışın yol haritası şeffaf ve kapsayıcı olmalı-VİDEO

    Alevi temsilcilerinden uyarı: Barışın yol haritası şeffaf ve kapsayıcı olmalı-VİDEO

    PİRHA- Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin “kritik aşaması” olarak nitelendirilen İmralı ziyareti 24 Kasım’da gerçekleşti. Bugüne dek yalnızca devlet kanadının temas kurduğu PKK lideri Abdullah Öcalan ile ilk kez siyasi bir heyet görüşme yaptı. Ziyaret, hem içeriği hem de yol açtığı tartışmalar açısından birçok ilke sahne olurken, özellikle CHP’nin sürece dair tutumu parti tabanı da dahil olmak üzere geniş kesimlerde eleştiri topladı.

    Bu gelişmeler ışığında Alevi toplumundan sürece dair değerlendirmeler de geldi.

    “BARIŞ SÜRECİ YALNIZCA KÜRTLERLE SINIRLI OLMAMALI”

    Babamansur Ocağı evladı, Şişli Belediyesi Meclis Üyesi ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Okmeydanı Cemevi Yönetim Kurulu Başkanı Eren Yıldırım, sürecin mevcut aşamasını PİRHA’ya değerlendirdi. Yıldırım, barışın Alevi toplumu için temel bir ideal olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

    “Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli, 72 milleti bir nazarla görmüşse, bu ülkedeki tüm toplumların bir arada ve barış içinde yaşaması bizim için olmazsa olmazdır. Bu nedenle barış sürecini kıymetli buluyoruz ancak sürecin sağlam temeller üzerinde inşa edilmesi gerekiyor. AKP’nin yıllardır Kürtlere, Alevilere ve ötekileştirdiği tüm kesimlere yönelik baskı politikaları ortada.”

    Yıldırım, sürecin kapsayıcı olması gerektiğini belirterek, “Barış süreci sadece Kürtlerle değil; yıllardır eşit yurttaş olarak görülmeyen Alevi toplumunu da içermeli. LGBT+’lar, Cumartesi Anneleri, tüm ötekileştirilen topluluklar bu sürecin parçası olmalıdır” diye konuştu.

    “HER NE OLURSA OLSUN BARIŞTAN YANA TAVIR ALMALIYIZ”

    CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararını da değerlendiren Yıldırım, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bu kararın gerekçesini bilmiyorum ancak bir Alevi dedesi olarak şunu söylemeliyim: Benim önceliğim Alevilik ve Alevilik her zaman barıştan yana olmuştur. Çocukların ölmediği, evlerin yıkılmadığı, kimsenin kaçırılmadığı bir dünya özlemi bizim doğal arzumuzdur. Bu nedenle her koşulda barışı desteklememiz gerekiyor.”

    MECLİSTE SÜREÇ DEVAM EDİYOR

    İmralı görüşmesinin ardından gözler, Meclis’te hazırlıkları sürdürülen yasal düzenlemelere çevrildi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı önerilerin hafta başına kadar Meclis Başkanlığı’na sunulması, 4 Aralık’ta ise raporda yer alacak başlıkların görüşülmesi bekleniyor.

    “SORUN EN İYİ MUHATAPLARIYLA ÇÖZÜLÜR”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Ağçal da barış ve demokratik çözüm sürecine dair görüşlerini paylaştı. Türkiye’nin barışa hasret olduğunu söyleyen Ağçal, sürecin doğru adımlarla ilerlemesi gerektiğini belirtti:

    “Bir sorunu en iyi muhataplarıyla çözebilirsin. Alevilerin sorunlarını Alevi kurum temsilcileri olmadan çözmeye çalışan devlet, nasıl yüzeysel kalıyorsa, Kürt sorununun çözümü de muhataplarıyla konuşularak mümkün olabilir. Talepler masaya yatırılmalı, toplumun da dahil edildiği demokratik bir süreç örülmeli.”

    “SARAY İKTİDARI BİR ADIM ATMIŞ DEĞİL”

    Ağçal, sürecin şeffaf yürütülmediğine dikkat çekerek şu eleştiride bulundu:

    “Hala bilinmeyen çok fazla konu var. Süreç kapalı kapılar ardında ilerliyor ve toplum bu sürecin içinde değil. En önemlisi de cumhurbaşkanının konuşmadığı bir dönemden geçiyoruz. Bir önceki barış süreci, bugün konuşmayan kişinin tek sözüyle bitmişti. Bu nedenle asıl odaklanılması gereken İmralı değil saraydır.”

    PKK’nin silah bırakıp örgütü lağvettiğini ve önemli adımlar attığını vurgulayan Ağçal, “Bu ciddi adımlara rağmen saray iktidarı henüz bir adım atmış değil, bir söz dahi kurmuş değil” dedi.

    Eren GÜVEN – İsmail YILDIRIM/İSTANBUL

  • Alevi kurum başkanlarından CHP’ye İmralı eleştirisi: Heyete üye vermemek büyük hata!-VİDEO

    Alevi kurum başkanlarından CHP’ye İmralı eleştirisi: Heyete üye vermemek büyük hata!-VİDEO

    PİRHA – CHP’nin katılmadığı İmralı ziyareti sebebiyle Alevi kurum başkanlarından eleştiri geldi. ADFE Başkanı Zeynel Abidin Koç “Oy kaygısıyla ana muhalefet partisi olunmaz” eleştirisinde bulunurken AKD Sultangazi Şubesi Pir Sultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynal Odabaş ise “CHP sonuç itibariyle Kürtlerin oyuyla bugün birinci parti olmuştur. Eğer bunu sürdürmek istiyorsa Türkiye’nin gerçeklerine parmak basmalı, vücudunu koymalıdır” dedi.

    Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kritik aşamalarından birisi olan İmralı ziyareti 24 Kasım’da gerçekleştirildi.

    TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, 4 Aralık’ta toplanacak ve AKP-MHP-DEM Partili üç üye, Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeye dair aktarımda bulunacak.

    DEM Parti, gelinen aşamayı “Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde bir eşik geride bırakılmıştır” sözleriyle özetlese de CHP’nin yanı sıra DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat Parti tam aksi yönde görüş belirtmekte.

    Özellikle ana muhalefet partisi CHP’nin İmralı ziyaretine katılmaması Alevi kamuoyunda da tartışmalara sebep oldu.

    İMRALI’YA GİDİLMEMESİ YANLIŞ BİR KARARDI”

    Türkiye Alevi Federasyonu Başkanı (ADFE) Zeynel Abidin Koç, demokratikleşme sürecinde CHP’nin etkin rol alması gerektiğini ifade etti. Koç, “İç siyasette oy kaygısıyla ana muhalefet partisi olunmaz” diyerek CHP’ye yönelik şu eleştiriyi yaptı:

    “Zaten komisyondasınız. Doğal olarak Cumhuriyet Halk Partisi, bu barışın sağlanabilmesi için de elini taşın altına koymalı. Çünkü kendi tabiriyle şu anda birinci parti olduklarını söylüyorlar. Bu da geleceğin iktidar partisi demek. Şimdi siz muhalefetteyken bu riski almıyorsanız, bu barışa katkı sağlamıyorsanız iktidarken ne yapacaksınız? O yüzden İmralı’ya gidilmemesi bize göre yanlış bir karardı. İlerleyen günlerde muhakkak ki bunun sonuçları olacaktır.”

    ‘YASAL DÜZENLEMELER’ BEKLENTİSİ!

    Zeynel Abidin Koç, “kolay bir süreç” olmadığı vurgusunu yaparak artık yasal düzenlemeler üzerinde durulması gerektiğini de söyledi. ADFE Başkanı Koç, “Hani böyle boyacı küpü gibi batırıp çıkarılacak bir konu değil. Uzun yıllara yayılması gereken bir konu. Ama öncelikle temelde insan hakkı olduğu için öncelikle kanunların çıkarılması lazım. Yani barış sürecinde öncelikle cezaevinde yatanların bir an önce çıkması, yurtdışına gitmek zorunda kalanların bir an önce dönmesi için gerekli kanunların çıkartılması gerekir. Ama asıl temelde Türkiye’nin demokratik bir biçimde yönetilmesinin çalışmaları Meclis’te yapılmalı. Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin asli görevi, insanı yaşatmak, insan haklarını korumak ve onların her alandaki yaşamını güvence altına almaktır” şeklinde konuştu.

    “BU TUTUM, İKTİDAR YÜRÜYÜŞÜNÜ BALTALAMAKTIR”

    Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynal Odabaş da CHP’nin sürece olan yaklaşımını eleştirdi. Odabaş, “CHP, üzerine düşen görevi yapmak zorunda” diyerek şunları aktardı:

    “Biz Aleviler ve Kürtler gerek Selçuklu, gerek Osmanlı, gerek Türkiye Cumhuriyeti’nde hep yok sayılan toplumlarız. Ama bugün birileri taşın altına elini koyuyorsa, Cumhuriyet Halk Partisi’nin gövdesini koyması gerekiyor. Çünkü bu sorunlardan uzak durarak, yan yana gözükmemekten kaçarak, fikirlerini açık bayan etmeyerek; bu durum aslında kent uzlaşısını da inkar etmektir. Bu tutum, iktidar yürüyüşünü de baltalamaktır. Başta Kürt halkının sorunları, Alevilerin ve bütün ötekilerin sorunları konusunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisinin açık açık risk alması gerekir. Aldığı risklerde de ‘Acaba milliyetçi bir kesimi kaybedecek miyim?’ dememeli. Belki etrafında duran o birkaç ırkçı insan, partini eleştirebilir, size karşı cephe alabilir. CHP, bütün renklerin, kültürlerin, dillerin, inançların kardeşçe bir arada yaşayabileceği anayasal bir sürecin oluşması için üzerine düşen görevi yapmak zorunda. Eğer yapmıyor, konunun muhataplarıyla görüşmekten kaçınıyorsa bu konunun aslında çözülme noktasında değil, sadece günü kurtarma politikaları yürütüyor demektir. Bu kanayan yara, bu çatışmalı süreç, bu halklar arası kavgayı durdurmak gerek. Anaların ağlamaması için CHP’nin bütün gücüyle rol alması, öncülük yapması gerekiyor.”

    “ASLA KABUL EDİLİR DEĞİL”

    Zeynal Odabaş, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Karşı taraf, ‘Heyet, işin muhatabına gitmiyorsa ben giderim’ diyebiliyorsa bugün ‘sosyal demokratım, halkçı partiyim’ diyen bir partinin, bu tür konularda kaçması asla kabul edilir bir durum değil. Çünkü geçmişte milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında da tuttular oy verdiler ve bugün içeride olan Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte birçok insan halen içerideler.

    Evet, bugün halen kayyum zihniyeti devam ediyor. Halen baskılar var. Bir taraftan barış süreci yürütülürken bir taraftan tutuklamalar devam ediyor. İnsanlara yasal bir güvence verilmiyor. Bu ayrı bir kaygıdır. Ama bir barış sürecinde heyete üye vermemekle en büyük hatayı işlemiştir. Kürt halkına bu yanlışın telafisini nasıl yapacaklar? Yarın nasıl oy isteyip iktidar olacaklar? Bu kazanılan belediyelerde Kürtlerin de oyları var. Cumhuriyet Halk Partisi sonuç itibariyle Kürtlerin oyuyla bugün birinci parti olmuştur. Eğer bunu sürdürmek istiyorsa Türkiye’nin gerçeklerine parmak basmalıdır, vücudunu koymalıdır. Risk almalıdır.”

    Eren GÜVEN – İsmail YILDIRIM/İSTANBUL

     

  • Koçyiğit: Öcalan ile yapılan görüşme barış sürecinde yeni bir eşiktir- VİDEO

    Koçyiğit: Öcalan ile yapılan görüşme barış sürecinde yeni bir eşiktir- VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te yaptığı konuşmada Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeyi “tarihi” olarak nitelendirerek, bunun Türkiye’de barış ve demokrasi için yeni bir alan açtığını söyledi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Meclis Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı açıklamada Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun aldığı karar doğrultusunda İmralı’da Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeyi “tarihi” olarak tanımladı ve bu temasın Türkiye’nin barış ve demokrasi yolculuğunda “yeni ve umut verici bir alan” açtığını ifade etti.

    “SÜRECİN BAŞARILI OLMASI HAYATİ ÖNEMDE”

    Koçyiğit, görüşmenin uzun yıllar boyunca beklenen barış ve kardeşlik süreci için önemli bir eşik olduğunu belirterek, şu ifadeleri kullandı:

    “Türkiye’nin geleceği açısından bu sürecin başarılı olması hayati önemlidir. Başarının yolu tüm siyaset kurumunun süreci şeffaf, kararlı ve cesurca sahiplenmesinden geçmektedir. Barışın toplumsal düzeyde güçlenmesi için birlikte çalışmalı, birlikte emek harcamalıyız. Komisyonun tamamının İmralı’ya gitmesini çok isterdik. Ancak ne yazık ki bu gerçekleşmedi. Buna rağmen Türkiye bu görüşmenin Türkiye ve halkımıza sağlayacağı katkı çok önemlidir. Kürt meselesi güncel siyasetin sınırları içine hapsedilmeyecek bir konudur. Hiçbir siyasi partinin kendi kısa vadeli çıkarları için kullanabileceği bir araç değildir. Türkiye’de demokrasinin önünde duran temel engellerden biridir ve çözülmek zorundadır.

    Türkiye ve bölge barışa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Herkes bunu esas almalı ve buna uygun politikaları, pratikleri bu ülke ve Türkiye halkları için için hayata geçirmelidir. DEM Parti olarak sürecin başarıya ulaşması için üzerimize düşen sorumluluğun farkındayız. Ancak iktidar, muhalefet, devlet kurumlarının da bu konuda ciddi sorumlulukları vardır. Barışın yolunun ilerleyebilmesi için gerekli yasal ve kurumsal düzenlemelerin gecikmeden hayata geçirilmesi şarttır. Barış tek tarafın çabasıyla değil, toplamın ortak iradesiyle ancak inşa edilebilir.

    Atılması gereken bu tarihi fırsatı ertelemeden komisyonun raporunun bir an önce tamamlanması, genel kurulda yasal düzenlemelerin hızla hayata geçirilmesi hepimiz açısından çok önemlidir. Bu eşik, cesur ve kararlı adımların atılmasıyla anlam kazanacak; barış ancak güven inşa ederek de toplumsallaşacaktır.”

    PİRHA/ ANKARA

  • Meclis Başkanlığından duyuru: İmralı’dan olumlu sonuçlar alınmıştır!

    Meclis Başkanlığından duyuru: İmralı’dan olumlu sonuçlar alınmıştır!

    PİRHA – TBMM Başkanlığı, İmralı Adasına giden heyetle ilgili açıklama yaparak “Görüşme neticesinde; toplumsal bütünleşme, kardeşliğin pekiştirilmesi ve bölgesel perspektife yönelik sürecin pozitif ilerletilmesi açısından olumlu sonuçlar alınmıştır” denildi. 

    TBMM Süreç Komisyonu heyeti, PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmek için İmralı Adasındaki görüşmesini tamamladı.

    Görüşmeye dair TBMM Başkanlığı, yazılı açıklama paylaştı. Ziyarete dair yapılan açıklamada “27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı akabinde örgütün kendisini feshetmesi ve silah bırakması yönündeki açıklamaların yanı sıra Suriye’de 10 Mart mutabakatının hayata geçirilmesine yönelik sorulan sorular kapsamında detaylı beyanları alınmıştır” denildi.

    Açıklamada, İmralı’ya yapılan görüşmenin detayları hakkında bilgi paylaşılmazken “toplumsal bütünleşme, kardeşliğin pekiştirilmesi ve bölgesel perspektife yönelik sürecin pozitif ilerletilmesi açısından olumlu sonuçlar alındı” ifadelerine yer verildi.

    İmralı Cezaevi’ne gidecek heyet için TBMM Başkanlığı’na bildirilen isimler arasında AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman, MHP Genel Başkan Yardımcısı Fethi Yıldız ve DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit yer alıyordu.

    İmralı Cezaevi’ne giden heyetin, bu hafta komisyonu bilgilendireceği öğrenildi. Heyetin, yaklaşık üç saat süren görüşmeye ilişkin notlarını çarşamba günü komisyona aktarılması bekleniyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • Ali Bozan: Komisyon gitmiyorsa Öcalan Meclis’e gelsin- VİDEO

    Ali Bozan: Komisyon gitmiyorsa Öcalan Meclis’e gelsin- VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan, barış sürecinin ilerlemesi için İmralı tecritinin kaldırılması ve komisyonun Abdullah Öcalan’la doğrudan görüşmesinin zorunlu olduğunu belirterek, “Komisyon gitmiyorsa Öcalan Meclis’e gelsin” çağrısında bulundu.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin Milletvekili Ali Bozan, yaklaşık bir yıldır sürdürülen barış ve demokratik toplum sürecine ilişkin PİRHA’ya konuştu. Meclis’in geniş temsiliyeti ve kurulan komisyonun yapısına dikkat çeken Bozan, sürecin ilerleyebilmesi için özellikle komisyonun İmralı ile doğrudan temasının önem taşıdığına dikkat çekti.

    “DEVLETİN ADIM ATMAMASI GÜVENSİZLİK YARATIYOR”

    Ali Bozan, yaklaşık bir yıldır devam eden barış ve demokratik toplum inşası sürecinde PKK ve Abdullah Öcalan’ın attığı somut adımlara rağmen devletin karşılık vermemesinin ciddi bir güvensizlik yarattığını belirtti. Bozan, sürecin ilerleyebilmesi için özellikle komisyonun İmralı ile doğrudan temasının önem taşıdığına dikkat çekerek,

    “2013–2015 yıllarında görüşmeler yalnızca HDP ile iktidar arasında yürütülürken diğer siyasi partiler sürece karşıydı. Bugün ise Meclis’in temsiliyeti çok daha geniş; adeta kurucu meclis niteliğinde bir yapı var. Sandığa giden yurttaşların yüzde 95’inin temsil edildiği bu Meclis’ten yalnızca bir parti hariç tümünün yer aldığı bir çözüm komisyonu oluşturulmuş durumda. Buna rağmen bir yıldır devlet kanadından somut bir adım atılmadı. Oysa geçen Ekim ayından bu yana Kürt Özgürlük Hareketi’nden ezber bozucu adımlar geldi. Sayın Öcalan’ın örgüte fesih çağrısı yapması, ardından PKK’nin kongre toplayarak fesih kararı alması, silahlı mücadeleyi taktik değil stratejik düzeyde terk ettiklerini ilan etmeleri, 26 Ekim’de tüm güçlerini Türkiye sınırları dışına çekmeleri ve son olarak Zap’taki gerillaların çatışma yaşanmaması için daha güvenli alanlara çekildiğini açıklamaları… Bunlar çok güçlü ve açık irade beyanlarıdır. Buna karşın devletin tutumu toplumda güvensizlik yaratıyor. Sürecin oyalama taktikleriyle zamana yayıldığı açıkça görülüyor” diye konuştu.

    “ÖCALAN İLE DİĞER MUHATAPLARIN KOŞULLARI EŞİTLENMELİ”

    Bozan, komisyonun Öcalan’la görüşme tartışmalarının sürecin en kritik noktalarından biri olduğunun altını çizerek, şunları söyledi:

    “Bugün barışın inşasını konuşuyorsak, bu sürecin aktörlerinin mekansal ve iletişimsel olarak eşit koşullara sahip olması gerekir. Devlet Bahçeli’nin veya Cumhurbaşkanı’nın iletişim özgürlüğü sınırlanmıyorsa Sayın Öcalan’ın da sınırlanmamalıdır. İmralı’da devam eden tecrit, barışın inşasının önündeki en büyük engeldir. Komisyon ‘İmralı’ya gidelim mi, gitmeyelim mi?’ diye tartışıyorsa bu samimiyetsiz bir tartışmadır. Komisyon gitmiyorsa, Sayın Abdullah Öcalan Meclis’e gelsin. 51 üyeden oluşan komisyon sorularını sorar, fikirlerini dinler, eleştirilerini iletir. Yeni bir demokratik cumhuriyet inşa edilecekse, bu ciddiyetle yaklaşılması gerekir.”

    Bozan, sürecin ilerlemesi için “barışın önündeki tüm engellerin kaldırılması” gerektiğini belirterek konuşmasını tamamladı.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • DAD İst. Şube Eş Başkanı Akdeniz: Aleviler tanınmak ve barışla güçlenmek istiyor- VİDEO

    DAD İst. Şube Eş Başkanı Akdeniz: Aleviler tanınmak ve barışla güçlenmek istiyor- VİDEO

    PİRHA – Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İstanbul Şube Eş Başkanı Mevhibe Akdeniz, barış sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Alevi toplumunun barışta ısrarcı olduğunu vurgulayan Akdeniz, “Demokratik cumhuriyetin inşasıyla birlikte dilimize, inancımıza, kültürel yaşantımıza ve daha aydın yarınlara ulaşacağımıza inancımız tamdır” dedi. Akdeniz, sürecin sağlıklı ilerlemesi için Abdullah Öcalan’ın “sağlıklı koşullarda çalışması gerektiğini” de açıkça ifade etti.

    27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından PKK’nin 26 Ekim’de “Kuzey Kürdistan’dan güçlerimizi çekiyoruz” açıklaması gelmiş, bu adım sürecin ikinci aşaması olarak duyurulmuştu. Şimdi gözler, devletin atacağı adımlara ve ‘Entegrasyon yasalarının’ nasıl işletileceğine çevrilmiş durumda.

    Bu kritik eşikte konuşan DAD İstanbul Şube Eş Başkanı Mevhibe Akdeniz, hem barış sürecinin hem de Alevi toplumunun beklentilerinin altını çizdi.

    “40 YILLIK SAVAŞIN YIKIMINI BİZ YAŞADIK”

    Akdeniz, savaşın ağır bedellerine dikkat çekerek şunları kaydetti:

    “Bu süreçte Alevi halkıyla birlikte Türkiye halkları da kazanacaktır. 40 yıllık savaşta hem maddi hem de manevi olarak büyük kayıplar yaşandı. İşçinin kaybettiği, kadın cinayetlerinin arttığı, gençlerin yozlaştığı, ekolojik dengenin bozulduğu bir dönemden geçiyoruz.”

    DAD olarak süreci yakından takip ettiklerini söyleyen Akdeniz, barışın yalnızca bir kesimi değil tüm toplumu ilgilendirdiğini belirtti.

    “ALEVİLER TANINMA BEKLİYOR ANAYASAL GÜVENCE ŞART”

    Alevilerin tarihsel olarak ağır bedeller ödediğini hatırlatan Akdeniz, şu ifadeleri kullandı:

    “Alevi halkı olarak tanınmayı bekliyoruz. Kürtler ve Aleviler olarak çok bedel ödedik. Süreçle birlikte anayasal haklarımızın tanınması, güvence altına alınması gibi bir derdimiz var. Evet çekincelerimiz var ama bu süreç başarıya ulaşırsa hem dilimizin hem inancımızın güvenceye kavuşacağına inanıyoruz.”

    Akdeniz, özellikle 12 Eylül sonrası Alevilerin kimliksizleştirilmesine vurgu yaparak, sürecin Alevilerde “daha gür bir sesin yükselmesine” yol açtığını söyledi.

    Barış sürecinin ilerleyebilmesi için devletin de sorumluluk alması gerektiğini vurgulayan Akdeniz, sürecin şu ana kadar tek taraflı ilerlediğini belirtti:

    “Örgüt kendini feshetti, Türkiye topraklarından çekildi. Barış iki tarafın da elini taşın altına koymasıyla sağlanır. Cezaevlerindeki tutsaklar bir an önce tahliye edilmeli. Barışın aktörlerinden Sayın Öcalan’ın özgürlüğüne kavuşarak bu süreci daha sağlıklı yürütmesinin halklar açısından olumlu olacağına inanıyoruz.”

    DAD olarak hem barışı hem de Öcalan’ın “sağlıklı koşullarda çalışma” talebini desteklediklerini söyledi.

    “ALEVİLER ARASINDA DA BÖLÜNMELER VAR”

    Barış gündeminin Alevi toplumunda da tartışıldığını dile getiren Akdeniz, toplum içindeki bölünmelere işaret etti:

    “Aleviler arasında da bölünmeler var. Kürt realitesini kabul etmeme durumu var. Barış sanki sadece Kürtlerin meselesiymiş gibi yansıtılıyor. Bu ayrışmayı kaldırabilirsek ve birlikte mücadele edebilirsek sorun çözülür.”

    Akdeniz, siyasetçi Sırrı Süreyya Önder’in sözünü hatırlatarak, “Barışın kaybedeni olmaz” sözünün kendileri için yol gösterici olduğunu ifade etti.

    Akdeniz, Meclis Komisyonu’nda bir Barış Annesi’nin sözlerini hatırlatarak konuşmasını şu cümleyle noktaladı:

    “‘Gelin hep birlikte çocuklarımızı değil silahlarımızı gömelim. Barış kazansın.’ Bu söz bizim için belirleyici. Barış gerçekleştiğinde sadece bir taraf değil, Kürt’üyle Türk’üyle 72 milletin tamamı kazanacak. Demokratik cumhuriyetle birlikte daha aydın yarınlara kavuşacağımıza inancımız tamdır.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Dersim Demokratik Kurumlar Platformu: Komploya hayır, sayın Öcalan’a özgürlük-VİDEO

    Dersim Demokratik Kurumlar Platformu: Komploya hayır, sayın Öcalan’a özgürlük-VİDEO

    PİRHA-Dersim Demokratik Kurumlar Platformu tarafından yapılan açıklamada, ” Sayın Öcalan’ın özgürlüğü, halkların barışı, demokratik bugünü ve geleceği için en somut adım olacaktır. Komploya karşı sesimizi yükseltirken, özgürlüğün ve barışın sesini de hep birlikte büyütelim” denildi.

    Dersim Demokratik Kurumlar Platformu, Abdullah Öcalan’a 9 Ekim 1998’de fiilen başlatılan ‘uluslararası komplo’nun 26.yılına ilişkin Sanat Sokağı’nda basın açıklaması yaptı. Açıklamada, ‘Komploya hayır, sayın Öcalan’a özgürlük’ pankartı açıldı. Açıklamayı Hülya Bozkurt okudu.

    “SAYIN ÖCALAN’IN DİRENİŞİ KOMPLONUN HEDEFİNİ BOŞA ÇIKARMIŞTIR”

    9 Ekim 1998 tarihinin Kürdistan ve Ortadoğu halklarının barış umutlarına yönelik kapsamlı bir saldırının miladı olduğunu belirten Hülya Bozkurt, “Bu komplo, Kürt halkının özgürlük iradesine, Ortadoğu’da demokratik dönüşümün öncülüğünü yapabilecek bir düşünceye karşı planlanmış uluslararası bir operasyondu. İmralı’da 26 yıldır sürdürülen ağır tecrit koşullarına rağmen Sayın Öcalan’ın direnişi, tarihsel ölçekte bir düşünsel ve politik karşı duruş olarak komplonun hedefini boşa çıkarmıştır. Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğü, tüm Türkiye halklarının demokratik bugünü ve geleceği açısından vazgeçilmez bir gerekliliktir. Şimdi bizlere düşen, bu meşaleyi elden ele, dünyanın dört bir yanında gezdirip Sayın Öcalan’ın özgürlüğünün yolunu açmaktır. Sayın Öcalan’ın özgürlüğü, halkların barışı, demokratik bugünü ve geleceği için en somut adım olacaktır. Komploya karşı sesimizi yükseltirken, özgürlüğün ve barışın sesini de hep birlikte büyütelim” diye konuştu.

    “TECRİT TAMAMEN KALDIRILMALIDIR”

    DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu da, şunları dile getirdi:

    “Kapitalist modernite güçleri tarafından yapılan komplonun ardından bu topraklarda görülmedik zulüm kalmadı. Abdullah Öcalan’a uygulandığı gibi Türkiye ve Kürdistan’ın her tarafında bir tecrit politikası uygulandı. Komployla yapılmak istenen Türkiye’de halklar arasında iç savaş çıkartmaktı. Hepimiz barış dolu bir yaşamın özlemi ve emeği içerisindeyiz. Bunun gelişmesi içinde tecrit tamamen kaldırılmalıdır. Sayın Öcalan’ın çalışma ortamının geliştirilmesi gerekmektedir. Umut hakkının da sayın Öcalan ve tüm siyasi tutsaklar için yasallaşması gerekmektedir.”

    PİRHA/DERSİM

  • ‘Barış süreci, kadının kendini cins olarak yeniden inşasının da zeminini yaratıyor’-VİDEO

    ‘Barış süreci, kadının kendini cins olarak yeniden inşasının da zeminini yaratıyor’-VİDEO

    PİRHA – DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı’nın Alevi kadınlar için çok değerli olduğunun altını çizdi. Doğan, Alevi kadınlarının, 40 yıllık mücadelenin içinde kendini bulduğunu ifade ederek “Demokratik toplum inşası, kadının kendini yeniden toplumsallaştırması ve kendini cins olarak yeniden inşasının da zeminini yaratıyor” dedi.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından taraflar arasındaki görüşmeler devam ediyor.

    PKK’nin 12 Mayıs’ta silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını açıklaması ardından, demokratikleşme yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşsa da hükümetten henüz bir adım gelmedi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinlemeye devam etse de henüz demokratikleşme adına bir adım atılmadı.

    40 yıllık çatışmalı süreç ardından taraflar bir araya geldi ancak, sekiz aylık istişare döneminde ne Kürt sorunu ne de Alevi sorununa dair hükümetten bir yol haritası belirmedi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk.

    “MAĞDURİYETİN EN AĞIRINI ALEVİ KADINLARININ KATLEDİLMESİNDE GÖRDÜK”

    PİRHA – Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?

    Kadriye Doğan: Kürt hareketinin, uzun yıllardır yürüttüğü varlık mücadelesinin artık bir barışa evrilme süreci geldi. Elbette ki yola çıkışta yaşadıkları mağduriyetler açısından kimliğin tanınması, dilin, inançların kabulü noktasındaki son noktayı tabii ki hukuksal zeminde gerçekleştirmek, bu zemine taşımak ve bunun için de demokratik mücadeleyi yükseltmek, işte Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nda son noktaya geldi.

    Bu hareketin zaten çıkışından itibaren kadın özgürlükçü bir paradigması var. Temel dayanaklarından bir tanesi o. Bu gerçeklik üzerinden bugün kadınlar, barış ve demokratik toplumu bu anlamıyla en çok ve en güçlü sahiplenen kesim olarak öne çıkıyorlar. Elbette ki bununla birlikte bu mücadelenin verildiği coğrafyada uzun zamandır savaşların da deneyimlendiği bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Savaşların da en büyük mağduru kadınlardır. Onun için savaş istemiyoruz, barış istiyoruz, barış sesini yükseltiyoruz.

    Fakat şundan da asla vazgeçmiyoruz; onurlu bir barış talebi var. Yani bugüne kadarki inkar üzerinden, kadının cinsinin görülmeyişi ve bu katliamların meşrulaştırıldığı bir zeminde kendilerini görmek istemiyorlar. Gerçekten kadının özgür, eşit ve toplumsal alanda kendini var ettiği bir zemini yaratmak istiyorlar. Alevi kadınlarının, bu mücadelede gerçekten sorumluluk almış bir yerde olduklarını kabul etmek lazım. Kürt hareketinin gelişmesinde ve şimdiki zemininde Alevi kadınlar vardır, var olmaya da devam ediyorlar. Gün itibariyle de biz, özellikle bu zeminin; Demokratik Toplum ve Barış Çağrısının Alevi kadınlar için de çok değerli, çok önemli olduğunu bulunduğumuz her alanda vurguluyoruz. Durmamız gereken yerin, Demokratik Toplum ve Barış Çağrısının güçleneceği ve tamamına erdirileceği bir zeminde olmamız gerektiğini vurguluyoruz.

    Neden böyle düşünüyoruz? Savaş mağduriyetinin en ağırını yaşayanların kadınlar olduğunu, özellikle Suriye’de Arap Alevi kadınlarının kaçırılmasında, katledilmesinde gördük. En mağdur olan kesim olarak savaş sonuçlarını deneyimleyen bir kesimden; yani o sesi yakından duyduk, hissettik. O mağduriyetin acısını çok yaşadık. Hatta güç vermeye, onlara ses olmak için de alanlara çıktık, sesimizi çıkarmaya çalıştık. Onun için bu savaş zemininin durağan olmadığını, yani Suriye ile sınırlı kalmayabileceğini, Türkiye’ye de sıçrayabileceğini; barış olmadığı takdirde Alevi kadınlarının da IŞİD zihniyetinin kölesi olarak pazarlandığına tanık olduk. Gelecekte bunun Türkiye’de olmayacağı riskini düşünemeyiz. Yani bu zemini çok iyi algılamak lazım. Alevi kadınlarının, önümüzdeki süreci sahiplenmeleri ve bulunmaları gereken zemini çok iyi tespit etmeleri gerekiyor.

    “ALEVİ KADINLAR, 40 YILLIK MÜCADELENİN İÇİNDE KENDİLERİNİ BULDU”

    -Yıllardır süren çatışmalı ortam, kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?

    Alevi kadınlar bu 40 yıllık mücadelenin içinde kendilerini buldular. Bu mücadelenin varlığında emek ve mücadelenin sahipleneni oldular. Ama bunu Alevilik anlamında örgütleyip, inanç temelinde oraya bir güç veren olarak ne yazık ki aktarmada eksik kaldık. Gün itibariyle bunun eksiklerini hissediyor, yaşıyoruz. Alevi örgütlülüğünde kadının, kendini bir Barış Anneleri, Cumartesi Anneleri gibi bir zeminde demokratikleşme ve hak temelli bir mücadelede öncü rolü olmada gerekli misyonu üstlenmediğinin de farkındayız. Evet tek tek veyahut da bazı yapılar içerisinde bu düşünce, mücadele var. Fakat genel Alevi mücadelesinde, örgütlülüğünde bu zeminin güçlü olmadığını biliyoruz. Onun için önümüzdeki süreçte hem demokratikleşme, hem de inanç özgürlüğü temelinde görevimizi yerine getirmemiz gerekiyor. ‘Yol kadındır. Yol anadır.’ diyoruz. O misyonu üstlenip de topluma öncü olma, o Yol’u sürdürme temelinde yeterli bir örgütlenme, yeterli bir güç olma zeminini oluşturamadık. Genel anlamda her türlü sol mücadelede var olmakla birlikte inanç temelli bir vurguda eksik kaldığımızı vurgulamam gerekiyor.

    “TOPLUMLARIN ÖZGÜRLEŞMESİ KADININ ÖZGÜRLEŞMESİYLE BAŞLAYACAK”

    -Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır?

    Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nden en çok yararlanacak kesimlerden biri kadınlardır. Egemen eril sistem, kadını, aile kavramı içerisinde hapsediyor. Türkiye ve Suriye’yi de göz önüne alacak olursak, IŞİD zihniyetinin ağır bastığı, kadınları sosyal alanda görmek istemeyen, kapı arkasına hapseden, sadece erkeğin hizmetinde görmek isteyen bir zihniyetin karşısında kadınların, özgür, eşit bir yaşama ulaşma durumu var. Hani ‘Eş yaşam’ diyoruz ya, işte özgür eş yaşamın inşa edilebileceği bir süreç olarak bakıyorum açıkçası. Demokratik toplum inşası, bu anlamıyla kadının kendini yeniden toplumsallaştırması ve kendini cins olarak yeniden inşasının da zeminini yaratıyor. Sayın Abdullah Öcalan da Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı’nda en çok güvendiği ve en çok beklentide olduğu kesim olarak kadınları vurguluyor. Bu vurgusunun altında yatan neden, toplumların köleleştirilmesinin başlangıç noktası kadının köleleştirilmesiyle başlıyor. Toplumların özgürleşmesinin de temeli kadının özgürleşmesiyle başlayacak ve Kürt kadını, yani bugün özgür kadın hareketi, bunun fazlasıyla farkında. O misyonunu da yerine getirmek için mücadelesini yükseltiyor, yollara çıkmakta da tereddüt etmiyor.

    “ALEVİ KADIN AĞININ OLUŞMASINA İHTİYACI VAR”

    -Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?

    Alevi kadınlarının, bir an evvel kendi yollarına, inançlarına sahiplenen temelde yeni bir örgütlülüğe, bir araya gelmeye, yeniden tartışmaya ve Türkiye’de bir Alevi kadın ağının oluşmasına ihtiyacı var. Bunu aslında bu yaz nispeten başlattık ve bunun başka versiyonlarının da yavaş yavaş oluşmaya başladığını da görüyoruz. Yani bir kadın kampı, kadın çalıştayı, işte ocakzade anaların buluşması ve bu temelde inanç sahiplerinin kendi yollarına, inançlarına sahip çıkan ve bu temelde de bir örgütlülüğün ihtiyaç olduğu kesinlikle çok açık. Alevi kadınları, ‘demokratik, özgür eş yaşam’ denildiğinde; hani Alevi inancında ‘can hukuku’ dediğimizde tam da günümüzdeki özgür eş yaşamın kendi inançlarında var olduğunu ve bunu inşa ettiklerinde de toplumun demokratikleşmesine ve kadının özgürleşmesine çok ciddi katkı sunabilecekleri bir yerde duruyorlar. Bu bilinçle hareket etmemiz gerekiyor. Bunu yeniden örgütlememiz, hayata geçirmemiz gerekiyor.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ DOSYA

    ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’
    ‘Kadınlar savaş sürecinden en çok etkilenen kesim, o yüzden barış sürecini kadınlar sahiplenmeli’
    Gazeteci Esra Çiftçi: Alevi kadınların hafızası ve sözü bu sürecin asli unsuru olmalı
    ‘Alevi kadınlar, Barış Süreci’ne çok güçlü bir şekilde destek olmalı’
    Ana Narin Gülçiçeği: Neden barış olmasın?
    ‘Demokratik toplum inşa edilirse devletin küçüldüğü, toplumun büyüdüğü bir süreç olacak’
    Nilgün Mete: Hepimizin ihtiyacı barış; bu nedenle herkese görev düşüyor
    Ana Yalıncakoğlu: Bu ülkede insanların haklarını gasp eden bir devlet sorunu var!
    Gülten Kaya: İyileşmenin yolunu açacak olan kadınlardır!

     

  • Yücel Zülfikar: Gerçek barış, Kürtlerin kendi gücüyle gelecek- VİDEO

    Yücel Zülfikar: Gerçek barış, Kürtlerin kendi gücüyle gelecek- VİDEO

    PİRHA- Kürt aydını Yücel Zülfikar, Barış ve Demokratik Toplum sürecinin bir çözüm mutabakatı olduğunu, gerçek barışın ise Kürt halkının statü kazanması ve toplumsal hesaplaşma ile mümkün olabileceğini vurguladı.

    Türkiye’de barış ve demokratik çözüm süreci hem siyasi hem toplumsal düzeyde yeniden tartışılıyor. Kürt sorununda onca yıl süren çatışmanın ardından gündeme gelen çözüm arayışlarının kalıcılığı, iç ve dış aktörlerin tutumları kadar, halkların siyasi iradesi ve örgütlülüğüne de bağlı görülüyor. Bu çerçevede konuştuğumuz Kürt aydını Yücel Zülfikar, devlet ile Abdullah Öcalan arasında yürütülen görüşmelerin bir “barış” değil, “zorunlu bir çözüm mutabakatı” olduğunu söyledi. Zülfikar, gerçek barışın ancak Kürt halkının statü kazanmasıyla ve toplumsal hesaplaşmayla mümkün olabileceğini vurguladı.

    “KAPSAMLI BİR HESAPLAŞMA ŞART”

    Yücel Zülfikar’a göre, bugün kamuoyunda “barış süreci” olarak adlandırılan dönem, teknik olarak bir barış değil. Çatışmanın tarafları arasında yürüyen, koşulların zorladığı bir çözüm sürecinin söz konusu olduğuna dikkat çeken Zülfikar, “Şu anda bir süredir devam eden ilişkilere barış demek çok zor. Bu bir anlaşma, bir çözüm süreci, bir mutabakat. Barış farklı bir şey. Çünkü barış, Kürdistan barışıdır. Kürdistan barışı sadece kendisiyle ilgili değildir; Ortadoğu’yu ilgilendiren bir barıştır. Taraflar 40 yıl savaşmış. Artık başka bir alternatif kalmamış. Sürece bu nedenle girilmiş” diye konuştu.

    Zülfikar, barışın yalnızca çatışmasızlık hali değil, kapsamlı bir hesaplaşma ve yeniden inşa süreci olduğunu kaydederek, “Barış dediğin, sadece silahların susması değil. Karşılıklı olarak zararların tazmin edildiği, tutukluların bırakıldığı, cezalara dair adil bir yaklaşımın olduğu bir süreci kapsar. Bunun için iki şey şart: Birincisi, uluslararası gözlemcilerin süreci izlemesi. Bu süreçte Birleşmiş Milletler veya Avrupa Birliği’nden bir heyetin kesinlikle bu anlaşmalarda, işin organizasyonunda bulunması gerekiyordu. İkincisi, tarafların birbirine verdiği zararları, haksızlıkları araştıracak bir adalet kurulu. Bunlar olmadan barış olmaz” dedi.

    “SİYASAL İSLAM, ULUSLAŞMANIN DÜŞMANIDIR”

    Yücel Zülfikar, bugünkü iktidarın temsil ettiği siyasal İslam çizgisi, Kürt halkının uluslaşma talebiyle temelden çeliştiğini, bu nedenle barış ihtimalinin ideolojik olarak sınırlı kaldığını söyledi.

    “KÜRTLER STATÜ KAZANACAK VE BARIŞ GELECEK”

    Zülfikar, Türkiye’deki mevcut hukuki ve anayasal düzenin Kürt halkına güvence sağlamadığını belirtti. Bu nedenle çözümün, devletin lütfu değil, Kürt halkının örgütlü gücüyle şekilleneceğini vurgulayarak, “Şimdiye kadar hep anayasal güvence istedik. Ama ne anayasa güvencesi var ne hukuk güvencesi. Bu ülkede böyle bir şey yok, belki yıllarca da olmayacak. O yüzden Kürt halkı kendi kurumlarını kurmak, kendi gücünü yaratmak zorunda. Kürt hareketi de bu güce sahip. Umutsuz değiliz. Çünkü bu barış değil belki ama insanlar ölmüyor. Bu bile çok kıymetli” dedi.

    Tüm zorluklara, baskılara ve ideolojik farklılıklara rağmen Kürt halkının statü kazanacağına ve gerçek barışın geleceğine inandığını vurgulayan Zülfikar, “Bu baskılarla barış gecikebilir ama engellenemez. Kürt halkı statü kazanacak. Bu barış mutlaka gelecek. Ama bu süreç devletle yapılan bir anlaşmayla değil, Kürt halkının kendi dinamikleriyle, örgütlülüğüyle olacak. Biz artık çok şey öğrendik. Ve o barış, gerçek bir dönüşümle birlikte gelecek” ifadelerini kullandı.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • DEM Parti, Öcalan’ın mesajını paylaştı: Sürecin gelişmesi siyasi ve hukuki gerekliliklere bağlı

    DEM Parti, Öcalan’ın mesajını paylaştı: Sürecin gelişmesi siyasi ve hukuki gerekliliklere bağlı

    PİRHA- DEM Parti İmralı Heyeti, Abdullah Öcalan ile gerçekleştirdiği görüşmeye dair yaptığı açıklamada, Abdullah Öcalan’ın “Cumhuriyetin yeni yüzyılı barış ve demokrasi hukuku üzerine kurulmalı” dediğini paylaştı.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar, Özgür Faik Erol, dün İmralı Adası’nda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yaptıkları görüşmeye dair yazılı bir açıklama yayınladı.

    Açıklamada şu ifadeler yer aldı: 

    “3 Ekim 2025 tarihinde İmralı Cezaevi’nde Sayın Abdullah Öcalan ile üç buçuk saate yakın süren bir görüşme gerçekleştirdik. Sayın Öcalan her zamanki gibi son derece moralli, sağlıklı ve özgüvenliydi.

    Bir yıl önce başlayan Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile ülkemizde çatışmasızlığın hüküm sürdüğünü ve büyük tehlikelerin önüne geçildiğini, bunda rol oynayan herkesin büyük ve onurlu bir emeğin sahibi olduğunu belirtmiştir.

    Sayın Öcalan, ‘Uygarlığın üç yüzyıl yıkıcı çatışmalardan ve dünya savaşlarındaki korkunç kayıplardan sonra geliştirdiği önemli çözüm modellerinden biri müzakereci demokrasidir. Bunun özünü oluşturan yöntem ve mekanizmalar, Türkiye’nin içeride ve dışarıda yaşadığı pek çok sorunun çözümü için esas alınmalıdır’ diyerek, demokratik müzakerenin siyasi ve toplumsal tüm ilişkilere hakim kılınmasını önermiştir.

    ‘27 Şubat açıklamasında belirttiğimiz, sürecin gelişmesinin siyasi ve hukuki gerekliliklere bağlı olduğu cümlemizin arkasındayız’ diyen Sayın Öcalan, gelinen aşamada hukuksal gerekliliklerin doğru ve bütüncül bir bakış açısıyla tespit edilerek hayata geçirilmesinin son derece önemli olduğunu vurgulamıştır.

    Sayın Öcalan, son olarak Cumhuriyetin yeni yüzyılının barış ve demokrasi hukuku üzerine kurulması gerektiğini ifade etmiştir.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • DEM Parti: Umut hakkı yasalaşmalı, komisyon Sayın Öcalan’ın görüşlerini almalıdır-VİDEO

    DEM Parti: Umut hakkı yasalaşmalı, komisyon Sayın Öcalan’ın görüşlerini almalıdır-VİDEO

    PİRHA- Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin ‘Umut Hakkı’ kararına dair açıklama yapan DEM Parti Hukuk Komisyonu Eş Sözcüsü Öztürk Türkdoğan, komitenin kullandığı dili ve ihlal sürecini başlatmamasını eleştirdi.  Öztürk, Meclis komisyonuna çağrıda bulunarak, “Bu süreci başlatan kişi Sayın Öcalan’dır. O halde Meclis komisyonunun Sayın Öcalan’ın görüşlerine başvurması şarttır. Demokratik entegrasyon yasaları, geçiş dönemi yasaları, barışın hukuku anlamında barış yasaları konusunda Sayın Öcalan’ın görüşlerini almak durumundadır” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Hukuk Komisyonu, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (AKBK) ‘Umut Hakkı’ kararına ilişkin genel merkez binasında basın toplantısı düzenledi. Hukuk Komisyonu Eş Sözcüsü Öztürk Türkdoğan açıklamayı gerçekleştirdi.

    Öztürk Türkdoğan, Türkiye’nin AKBK’nin verdiği süre içerisinde tavsiyeleri yerine getirmediğini belirterek, “Tabii biz bu kavramı hukukçular olarak eleştiriyoruz. Derin üzüntü duyabilirsiniz ama sizin elinizde mekanizmalar var, araçlar var. Üzüntü duymak yerine Sözleşmenin 46. maddesinin 4. fıkrasını işletebilirsiniz. Yani ihlal prosedürünü işletip dava dosyasını yeniden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne intikal ettirip, oradan kararın uygulanmadığına dair bir karar çıkartabilirlerdi ki biliyorsunuz Osman Kavala dosyasında böyle yapılmıştı. Yine Bakanlar Komitesi kararında doğrudan doğruya Adalet Bakanlığı’na çağrı yapıyor ve diyor ki: ‘İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde infaz hukukunda düzenleme yaparken umut hakkını mutlaka düzenleyin. Bu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bağlamında bir yükümlülüktür” sözlerini kullandı.

    “BAKANLAR KOMİTESİ ULUSLARARASI TERMINOLOJİYİ KULLANMALIDIR”

    Bakanlar Komitesi’nin ilk defa Türkiye’deki “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”ne atıf yaptığını dile getiren Öztürk Türkdoğan, komitenin yaptığı terminolojiyi ise beğenmediklerini kaydetti. Öztürk Türkdoğan, “Uluslararası hukukta Birleşmiş Milletler uzmanlarının kullandığı terminolojiyi kullanması gerekir. Bu, bir çatışma çözüm sürecidir. Türkiye’deki siyasi iktidar çeşitli isimler kullanabilir. Ama biz bu sürece ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ ismini veriyoruz. Bu süreci hatırlatarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ndan da yararlanılması gerektiğini açık bir şekilde ifade ediyor. Komisyona bir atıf yapıyor. Ve daha da önemlisi, Bakanlar Komitesi bu konuda milletvekillerinin verdiği yasa tekliflerinin kanunlaşmasını Türkiye’den talep ediyor” dedi.

    “6 YILDIR AVUKAT GÖRÜŞÜ NEDEN YAPTIRILMIYOR?”

    DEM Parti olarak 24 Eylül 2024’te Meclis’e umut hakkının gereğini yerine getirilmesi için verilen kanun tekliflerini hatırlatan Öztürk Türkdoğan, “O maddeler kaldırılırsa umut hakkının gerçekleşmesi önündeki engeller kalkacaktır. Buna atıf yapıyor. Aslında Bakanlar Komitesi diyor ki: tecride başvurma, yasal haklarını kullandır. Çünkü Sayın Öcalan’ın yasal haklarının kullandırılması konusunda halen sorunlar devam ediyor. Altı yıl sonra avukat görüşünün yapılıyor olmasına kimi çevreler seviniyor ama şu soruyu sormak lazım: Altı yıldır avukat görüşü neden yaptırılmıyor? İnfaz Kanunu’nda açık hüküm var. Biz bunu Sayın Adalet Bakanlığı’na ve bakanlık yetkililerine, AK Parti grubuna, MHP grubuna sürekli ifade ettik. İnfaz Kanunu’ndaki haklar tüm mahpuslar için genel haklardır. Herkes için kullanılmalıdır. Avrupa Konseyi’ndeki benzer iyi ülke örneklerinden yararlanılması gerektiğini ifade ediyor ve Türkiye’ye Haziran 2026’ya kadar süre veriyor” diye konuştu.

    “SAYIN ÖCALAN KOMİSYONLA BULUŞTURULMASININ SAĞLANMASI GEREKİR”

    Öztürk Türkdoğan devamında şunları belirtti:

    “DEM Parti Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu olarak Bakanlar Komitesi’nden beklentimiz şu: Umarız önümüzdeki birkaç aylık dönemde umut hakkını gerçekten hayata geçiririz. Fakat eğer bu hak hayata geçirilmezse, Bakanlar Komitesi’nin yapması gereken prosedür bellidir. Sözleşmenin 46. maddesinin 4. paragrafını işletmektir. İhlal prosedürünün başlatılabilmesi için dosyayı yeniden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göndermektir. Bunun yerine getirilmesi gerekir. Bizim Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden beklentimiz var. Kurulan komisyonun öncelikle Sayın Öcalan’la bir an önce görüşmesi gerekir. Bunun yöntemini elbette ki Sayın Meclis Başkanı kararlaştırır. Komisyonun kendisi kararlaştırır. Ama bir heyetin mutlaka Sayın Öcalan’la İmralı Adası’nda görüşmesi ya da güvenlik önlemlerinin alınarak Sayın Öcalan’ın Meclis’e getirilip Meclis’te komisyonla buluşturulmasının sağlanması gerekir.

    BAŞ MÜZAKERECİNİN GÖRÜŞLERİNİ DE ALMAK DURUMUNDASINIZ

    Bu süreci başlatan kişi Sayın Öcalan’dır. O halde Meclis komisyonunun Sayın Öcalan’ın görüşlerine başvurması şarttır. Demokratik entegrasyon yasaları, geçiş dönemi yasaları, barışın hukuku anlamında barış yasaları konusunda Sayın Öcalan’ın görüşlerini almak durumundadır. Herkesin görüşlerini aldınız. Bu süreci başlatan baş aktörün, ana muhatabın, bu sürecin baş müzakerecisinin görüşlerini de almak durumundasınız.

    CUMHUR İTTİFAKI KAMUOYU ÖNÜNDE VERDİĞİ SÖZÜN GEREĞİNE YERİNE GETİRMELİ

    Yine Meclis’te grubu bulunan partilere, milletvekillerine çağrımız var. DEM Parti olarak biz bu konudaki yasal hazırlıklarımızı yaptık. Hangi kanunlarda ne gibi değişiklikler yapılması gerektiğini ifade ettik. Bununla ilgili kanun tekliflerinin hayata geçirilmesi gerekiyor. Bu kapsamda umut hakkı rahatlıkla düzenlenebilir. Bunun daha fazla geciktirilmemesi gerekiyor. Grup başkanvekillerimizin ve milletvekillerimizin verdiği kanun tekliflerinin de yasalaşmasını özellikle talep ediyoruz.

    Siyasal iktidardan da beklentimiz şu: İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde infaz hukukunda zaten bir düzenleme yapılması şarttır. Türkiye’nin infaz kanunu eşitsizliklerle doludur. Umut hakkı rahatlıkla düzenlenebilir. Özellikle Cumhur İttifakı’na kendi verdikleri sözü hatırlatıyoruz. Bakın, bir kuşun uçabilmesi için çift kanadının olması gerekir. Tek kanatla kuş uçar mı? Sayın Bahçeli’ye atfen söylüyorum. Bu kuşun bir an önce çift kanatlı olması için de Sayın Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması gerekir. Bu metaforu Sayın Bahçeli sık sık kullanıyor. Biz de hatırlatıyoruz: Bir siyasi ittifak kamuoyu önünde bir söz vermişse, bu sözün gereğini yerine getirmek durumundadır. Barış ve demokratik toplum süreci hepimizi ilgilendiriyor. Sadece Türkiye’yi değil, bütün Ortadoğu’yu ilgilendiren bir süreçtir.

    UMUT HAKKI İÇİN SORUMLU OLAN HERKES ADIM ATMALI

    Sayın Öcalan’ın öncelikle infaz hukukundan kaynaklanan rutin haklarının yerine getirilmesi gerekiyor. Sayın Öcalan’ın Türkiye demokratik kamuoyuyla buluşmasının önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor. Avukatlarıyla, ailesiyle, heyetlerle görüşmesinin sağlanması ve bunların rutin hale getirilmesini de özellikle vurguluyoruz. Bu çatışma çözüm sürecini başarmak istiyoruz. Sayın Öcalan bu konuda kararlı, bizler de çok kararlıyız. Barışı getirebilmemizin yolu da Sayın Öcalan’ın mutlaka sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanmasından geçiyor. Siyasi iktidar bakımından, uluslararası hukukun gereği olarak bir meşruiyet var zaten. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karar vermiş. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi size tavsiyede bulunuyor. Yani şu anda kamuoyu önünde herhangi bir yetkilinin çıkıp, ‘Ya biz bu umut hakkını yapamayız,’ diyebilecek tek bir argümanı yok. Mahkeme kararı var, siyasi organ kararı var.

    Bir an önce ‘Umut Hakkı’nın gerçekleşmesi noktasında siyasi iktidarın, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, bu konuda sorumlu olan herkesin adım atması gerektiğini ifade etmek istiyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Mersin’de binler ‘umut hakkı’ talebiyle yürüdü- VİDEO

    Mersin’de binler ‘umut hakkı’ talebiyle yürüdü- VİDEO

    PİRHA- Demokratik Kurumlar Platformu öncülüğünde Mersin’de yapılan “umut hakkı” yürüyüşünde konuşan DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, “Bu sürecin taraflarından biri devlet diğeri de Abdullah Öcalan’dır. Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü sağlanmazsa, Kürtlerin statüsü tanınmazsa, yasalar değişmezse bir yüzyıl daha yürüyeceğiz” dedi.

    Demokratik Kurumlar Platformu öncülüğünde, “Abdullah Öcalan’ın umut hakkı için özgürlüğe yürüyoruz” şiarıyla Mersin’in Akdeniz ilçesinde yürüyüş düzenlendi. Yürüyüşe Demokratik Bölgeler Partisi Eş Genel Başkanı Kesin Bayındır, DEM Partili milletvekilleri ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    Abdullah Öcalan’ın posterini gerekçe göstererek yürüyüşe engel olan polisler, kitleyi parkın önünde ablukaya aldı. 2 saat süren ablukanın ardından oturma eylemine geçen kitlenin kararlılığı üzerine polis, yürüyüşe izin verdi. Binler, polis ablukası altında DEM Parti Akdeniz İlçe Örgütüne doğru yürüyüşe geçti. “Abdullah Öcalan’a özgürlük” sloganı atan kitleye polis aralıklarla kalkanlarla müdahale etti ve arbede yaşandı.

    GAZETECİLER DARP EDİLDİ

    Yürüyüşü takip eden Jinnews muhabiri Azize Akoğlu, Mezopotamya Ajansı muhabirleri Kadir Ayten, Hamdullah Yağız Kesen ve Pirha Muhabiri Fatoş Sarıkaya’nın haber takibi engellenerek, darp edildiler. Darp nedeniyle Azize Akoğlu’nun tripodu ve fotoğraf makinesi, Kadir Ayten’in ise cep telefonu kırıldı. İlçe binası önüne gelen kitle burada da Abdullah Öcalan’ın posterini açtı. Ve polis yine müdahalesi etmeye çalıştı. Etkinlikte ilk olarak DEM Parti Mersin İl Eş Başkanı Bedriye Kuş söz alarak, polisin tutumunu eleştirerek, “Çözümün konuşulduğu bu süreçte bu engellemeyi kabul etmiyoruz. Direnen Van, Amed halkına selam olsun. Mersin buradan sesini Ankara’ya duyurdu. Selam olsun direnenlere” dedi.

    KESKİN BAYINDIR: PROVOKASYONU MERSİN’DE GÖRDÜK

    Ardından konuşan DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, eline Abdullah Öcalan’ın posterini alarak, “Erdoğan dün bu süreç provokasyonlara açık bir süreç dedi doğrudur. Bu süreç provokasyonlara açık, bugün bu provokasyonu Mersin’de gördük. Bizi iyi dinleyin bugün bu yürüyüşü Mersin emniyet müdürüne hayırlı olsun demek içim yapmadık. Biz bugün Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için yürüdük. Kendimizi savcı ve hakim yerine koymayın. Burada binlerce polis kendini savcı, hakim yerine koyuyor, haddinizi bilin. Bu sürecin tarafları var. Biri devlet biride Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’dır. Bunu iyi bilin. Bilinsin ki biz sadece bugün değil 50 yıl öncede yürüyorduk. Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü sağlanmadan, Kürtlerin statüsü tanınmazsa, yasalar değişmezse yüzyıl daha yürüyeceğiz. Yüzyıl daha direneceğiz. Kürdistan’da Çukurova’da dünyanın her yerinde haklarınız için direnmeye devam edeceğiz” diye konuştu.

    “ARTIK BU SAVAŞ SON BULSUN”

    Bayındır, konuşmasının devamında barışın sağlanması adına Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanması gerektiğini belirterek, şunları söyledi:

    “Artık bu savaş son bulsun diyoruz. Ciğerleri yanan annelerimiz ‘Biz barış ve özgürlük istiyoruz’ diyor. Barış’ta özgürlüğümüzde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü ile bağlantılıdır. Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bir an önce Sayın Öcalan ve 4 bin ağırlaştırılmış tutsağı bırakın diyor. Mevcut kanunlara göre bir an önce Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğü sağlanmalı. Bugün iktidar bir yandan Sayın Öcalan ve 4 bin tutsağın özgürlüğü önünde engel çıkarmak istiyor bir yandan da bu sürecin çözüm ve kardeşlik süreci olduğunu söylüyor. Kürt halkı her yerde ‘barışın tarafıysanız, barış istiyorsanız önce kanunlarınızı uygulayın’ diyor. Kanunlar artık ‘Önder Öcalan özgür’ olmalı diyor.

    Yüz yıldır bu sistem yasalarını ayaklar altına alıyor. Bu devlet kendi yasalarını ayaklar altına alırsa bu ülkeye barış gelmez. Şimdiye kadar Sayın Öcalan tek taraflı büyük bir emekle süreci bu aşamaya getirdi. Kürt halkı büyük bir fedakarlık ile süreci bu aşamaya getirdi. Önder Öcalan bugün gönderdiği mesajda ‘Kürt halkının hakları yasal olarak kabul edilmez ise çözüm olmaz’ diyor. Devlet Kürt halkının haklarını Anayasa’da kabul etmeli. Kanunlar, yasalar uygulanmalı. Bir an önce Önder Öcalan’ın fiziki özgürlüğü sağlanmalı. Bunun için yürüyoruz. Dün yürüdük, şimdi yürüyoruz ve yarın da yürüyeceğiz. Kürt halkının hakları sağlanana kadar, adalet gelene kadar yürüyeceğiz. Bu yürüyüş yüz yılda sürse yürüyeceğiz.”

    PİRHA/ MERSİN

  • DBP’den hükümete çağrı: Umut Hakkı’nın tanıyın!

    DBP’den hükümete çağrı: Umut Hakkı’nın tanıyın!

    PİRHA – Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), AİHM ve Avrupa Konseyi kararlarının gereği olarak ‘Umut Hakkı’nın tüm mahpuslar için derhal tanınması gerektiğini vurguladı. Konuyla ilgili hükümete de çağrı yapan DBP, “Başta Sayın Abdullah Öcalan olmak üzere, tüm mahpuslara yönelik mutlak tecrit uygulamaları derhal kaldırılmalı; avukat, aile ve dış dünya ile iletişim hakları gecikmeksizin sağlanmalıdır” diye belirtti.

    Barış ve Demokratik Toplum Süreciyle birlikte kamuoyunun gündemine oturan ‘Umut Hakkı’ konusunda çağrılar gelmeye devam ediyor.

    Demokratik Bölgeler Partisi, “Türkiye ve Kurdistan Halklarının Demokratik Geleceği ‘Umut Hakkına’ Bağlıdır!” başlıklı yazılı bir açıklama yayımladı. Barış, diyalog ve demokratik çözüme dair yeni umutların yeşerdiği” belirtilen açıklamada şu cümlelere yer verildi:

    “Ancak bu umutların kalıcı ve gerçekçi bir zemine oturabilmesi için, geçmiş deneyimlerden ders çıkarılması ve çözüm sürecinin önündeki temel hukuki, insani ve siyasi engellerin kaldırılması şarttır. Bu bağlamda, ‘Umut Hakkı’nın tanınmaması, yalnızca bireysel bir hak ihlali değil; çözüm sürecini zayıflatacak yapısal bir engel olarak ortaya çıkmaktadır.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararları, bu hakkın hukuki zorunluluk olduğu kadar, demokratik çözüm ve toplumsal barışın ön koşulu olduğunu açıkça ortaya koymuştur. AİHM, özellikle 2013 tarihli Vinter ve Diğerleri/Birleşik Krallık kararı ile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alanların özgürlük umudu olmaksızın cezaevinde tutulmasının, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele yasağını ihlal ettiğini belirtmiştir. Bu içtihat, 2014’te Türkiye özelinde Öcalan (No.2) kararıyla somutlaşmış ve ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminin ‘umut hakkı’ olmaksızın uygulanmasının işkence yasağına aykırı olduğu tescillenmiştir.

    Bu kararlar sadece bireysel başvurulara yönelik olmayıp, Türkiye’deki tüm ağırlaştırılmış müebbet mahpuslar için evrensel standart olarak kabul edilmiştir. Kaytan (2015), Gurban (2015) ve Boltan (2019) kararları da bu yapısal hukuki sorunu defalarca teyit etmiştir.

    Ne var ki, aradan geçen 11 yıl boyunca Türkiye, AİHM ve Avrupa Konseyi’nin reform çağrılarına yanıt vermemiştir. TBMM’ye sunulan yüzün üzerinde yasa teklifi işleme alınmamış, somut bir takvim ya da reform planı ortaya konmamıştır. 2025 Haziran’ında sunulan ‘eylem planı’ ise önceki savunmaların tekrarı olmaktan öteye geçmemiştir.

    TOPLUMSAL BARIŞIN VAZGEÇİLMEZ UNSURU”

    Özellikle Sayın Abdullah Öcalan’a uygulanan ağır tecrit rejimi, bireysel bir hak ihlalinin ötesinde, Kürt halkı başta olmak üzere tüm Türkiye toplumunun kolektif umut hakkının askıya alınmasıdır. Sayın Öcalan’ın, ‘Ben hiçbir zaman kendi özgürlüğümü bireysel bir sorun olarak görmedim’ sözleri, bu ihlalin toplumsal ve siyasal boyutunu net şekilde ortaya koymaktadır. Onun özgürlüğü, halkların barışa ve demokratik çözüme açılan kapısının aralanmasıdır.

    Türkiye kamuoyunda barışa yönelik yeni umutlar yeşerirken, bu umutların sürdürülebilir olması için geçmiş deneyimlerden alınacak dersler ve kaldırılması gereken hukuki-siyasi engeller vardır. ‘Umut Hakkı’ meselesi, yalnızca bireysel bir özgürlük hakkı değil; demokratik çözümün ve toplumsal barışın vazgeçilmez unsurudur.

    Bugün uygulanan ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimi, mahpusları yaşam boyu umutsuzluğa mahkûm etmekte ve cezanın ıslah edici niteliğini tamamen dışlamaktadır. Bu sistem, uluslararası hukuka ve insan onuruna aykırı olduğu kadar, toplumsal barış ve adalet taleplerine karşı bilinçli bir kayıtsızlığı temsil etmektedir.

    Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) ve AİHM kararları, bu uygulamaları insanlık dışı ve onur kırıcı olarak tanımlamış ve reddetmiştir. Sayın Öcalan’ın çözüm süreçlerindeki rolü ve perspektifi, Türkiye’nin demokratik geleceği için kritik önemdedir. Ona uygulanan izolasyon ve iletişimsizlik, sadece bir bireyi değil, tüm halkın barış ve çözüm umudunu hedef alan siyasi bir tutumdur.”

    HÜKÜMETE ÇAĞRI!

    DBP’nin açıklamasında 2025 Eylül ayında yapılacak Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısının, hem Türkiye hem de Avrupa hukuk düzeni açısından “önemli bir sınav” olduğu ifade edildi. Açıklamanın devamında şunlar aktarıldı:

    Sayın Abdullah Öcalan, geçmiş çözüm süreçlerindeki rolü ve ortaya koyduğu perspektif ile Türkiye’nin demokratik geleceğinde kilit bir aktördür. Ona yönelik mutlak iletişimsizlik politikası, tüm halkın çözüm ve barış umudunu zedeleyen temel bir sorundur. Demokratik müzakere ortamı, bu izolasyonların kaldırılması ile mümkün olacaktır.

    Demokratik toplum ve barış sürecinin temelinde, AİHM ve Avrupa Konseyi kararlarının gereği olarak ‘Umut Hakkı’nın tüm mahpuslar için hukuki, idari ve fiili olarak derhal tanınması ve korunması yer almalıdır.

    Bu kapsamda, Demokratik Bölgeler Partisi olarak hükümete çağrıda bulunuyoruz:

    AİHM ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi kararları derhal ve eksiksiz uygulanmalıdır.

    Ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimi, yalnızca cezalandırma değil, topluma dönüşü mümkün kılan bir sistem haline getirilmelidir.

    ‘Umut Hakkı’ tüm mahpuslar için hukuki, idari ve fiili boyutlarıyla tanınmalı ve korunmalıdır. Başta Sayın Abdullah Öcalan olmak üzere, tüm mahpuslara yönelik mutlak tecrit uygulamaları derhal kaldırılmalı; avukat, aile ve dış dünya ile iletişim hakları gecikmeksizin sağlanmalıdır.

    Unutulmamalıdır ki ‘Umut Hakkı’, sadece bir özgürlük beklentisi değil, Türkiye toplumunun barış içinde yaşama ve demokratik geleceğe güvenle bakma hakkıdır. Bu hakkın tanınması, iç barışın güçlendirilmesi ve uluslararası meşruiyetin yeniden tesis edilmesi açısından tarihsel bir adımdır.

    Barış, adaletle mümkündür; adalet ise umutla başlar. Bizler bu umudu büyütmeye ve kalıcı barış ile demokratik çözümü birlikte inşa etmeye kararlıyız.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Hem Meclis komisyonu hem de Sayın Öcalan’la görüşme talebimiz olacak!’-VİDEO

    ‘Hem Meclis komisyonu hem de Sayın Öcalan’la görüşme talebimiz olacak!’-VİDEO

    PİRHA – Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkez Yöneticisi İmam Şenol, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair konuştu. Şenol, “Madem böyle bir süreç var, sadece talepkar değil, sürecin inşasında, örgütlemesinde de yer almalıyız. Türkiye’nin yüz yıllık sorunu çözülme aşamasında, bizler seyirci kalmamalıyız” diye belirtti.

    Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde gelinen aşamayı yorumlayan DAD Genel Merkez Yöneticisi İmam Şenol, Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen süreçle birlikte Alevi sorununun da masada olması gerektiğini savundu. Şenol, AKP-MHP hükümetinin, Alevi inancına yönelik politikalarına değinerek “Osmanlı’dan günümüze kadar devletin, Alevilere yaklaşımını biliyoruz. Ancak bu son sürece dair şunu söyleyebilirim; Yol bir, sürek bin bir. Bütün Alevi kurumların istem ve talepleri aşağı yukarı aynıdır. Bugün Barış ve Demokratik Toplum Süreci, birinci derecede Kürtler ve Alevileri etkileyen bir süreçtir” yorumunu yaptı.

    “SÜRECE BÜYÜK ANLAM BİÇİYORUZ”

    İmam Şenol, demokratikleşme sürecinin doğru ilerleyebilmesi için Alevi kurumlarının da görev üstlenmesi gerektiğini söyledi. Alevi kurumlarının, “sadece talep eden ve isteyen düzeyde” olmaması gerektiğini söyleyen Şenol “Çok sayıda cemevi olması, toplumun Aleviliği yaşadığı anlamına gelmez. Alevi kurumlarında bir tutukluk var” diye de ekledi. Şenol, şöyle devam etti:

    “Devlet halen Alevi inancını tanımıyor. Her zaman barıştan, özgürlükten yana olmamız lazım. Ama bu özgürlükçü anlayışın günümüz Cumhuriyetinde yaşatılmadığını, soruların çözülmediğini hepimiz gördük. Yani ulus devlette, herkesin Türk, herkesin Sünni olduğu bir yerde laiklikten bahsedemeyiz.

    Türkiye’nin yeniden inşa edilmesi noktasında evet birinci derecede Kürt sorunu önemlidir. Ben bir Kürt Alevi olarak; diyelim ki Alevi Türkmen canlarımız Türkçe okuyor, yazıyor, çiziyor ama inanç noktasında asimilasyona tabi tutuluyor. Ama gel gör ki Kürt Alevilerinin hem inanç hem de dil ve kültür noktasında sorunları var. O açıdan DAD, bu sürece büyük anlam biçiyor. Sünni İslam, Türkçülük üzerine kurulan bir cumhuriyetin demokratik olmadığını söyleyebiliriz. Halkların kendi dili, kültürü, inancını, sanatını icra etmesi Türkiye’yi bölmez.”

    Sürece karşı bazı kesimlerin olumsuz tavır içinde olduğunun altını çizen Şenol, “Hem yandaş medya hem kendini güya muhalif gören basın, süreci sadece Erdoğan üzerinden şekillendirmeye çalışıyor. Medya, kendine ‘muhalif’ diyorsa demokratik olması lazım.” diye konuştu.

    “SORUNUN ÇÖZÜMÜ İSTEM VE TALEPLERLE OLMAZ!”

    İmam Şenol, Barış ve Demokratik Toplum Sürecine dair nasıl bir hazırlık içerisinde olduklarını da anlattı. Şenol, Meclis’te kurulan komisyona katılıp taleplerini aktarmak istediklerini de söyledi. İmam Şenol, DAD olarak Abdullah Öcalan ile görüşme taleplerini de açıklayarak şöyle devam etti:

    “Bizim taleplerimiz, bu komisyondaki bir Alevi milletvekiliyle sınırlı kalmamalı. İnanç önderlerimizin evet bir rapor hazırladı ancak, DAD olarak Alevi derneklerinin bir bütün olarak bir şeyler yapmak gibi çabası var ama yüzyıllık bir sorunun çözülmesi sadece basın açıklamasıyla veya medyada bir iki cümleyle kurulacak bir şey değil. Bu süreçte kafamız karışık olabilir ama bu noktada ortaklaşmak istiyoruz. Madem böyle bir süreç varsa biz sadece talepkar değil bunu inşasında, örgütlemesinde, devleti bu noktada zorlayan bakış açısıyla örgütlememiz gerekiyor. Ama yetersiz kalıyoruz. Bu noktada, yetersizliği gidermek için diğer kurumlarla daha iç içe bir ilişki örgütleme tarzını getirerek cevap olabiliriz.

    SAYIN ÖCALAN’LA GÖRÜŞME NOKTASINDA ISRARIMIZ OLACAK

    Ayrıca, bu sürece Alevilerin de katılması noktasında pirlerin, ocakların, sivil toplum örgütlerinin, Alevi akademisyenler ve  aydınlarının da komisyona katılmasında fayda var.

    Demokratik Alevi Dernekleri olarak bu noktada hem komisyonla hem de Sayın Öcalan’la görüşme talebimiz olacaktır. Diğer Alevi kurumlarımız da bu taleplerde bulunmalıdır. Gözlemci, seyirci kalarak, ‘Efendim bu hükümetle bir şeyle olmaz’ demek işin bana göre kolayına kaçmaktır. Olur olmaz, sen inşasını, örgütlenmesini yaparsın, sürece aktif destek gösterirsen verilen mücadelenin sonuçlarını alacağımızı düşünüyoruz.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL