18 yıl önce vurularak katledilen Hrant Dink için Agos Gazetesi önünde anma gerçekleştiriliyor.
PİRHA/İSTANBUL

PİRHA – Hrant Dink cinayetinin bir devlet cinayeti olduğunu söyleyen Agos Gazetesi yazarlarından Pakrat Estukyan, “Türkiye’de tabu kabul edilmiş konulara bodoslama girdi. Hrant, o tabuları sarstı, silkeledi. Onun bedeli olarak da bu cinayete kurban oldu” dedi.
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de, Şişli’de Halaskargazi Caddesi üzerinde yer alan Agos gazetesi merkez binasının çıkışında tetikçi Ogün Samast tarafından yapılan silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Hrant Dink’in öldürülüşünün üzerinden 17 yıl geçti. Hala adalet sağlanamadı. Adalet sağlanamadığı gibi Hrant Dink’i katleden Ogün Samast, 15 Kasım 2023’te tahliye edildi.
Katledilişinin 17. Yılında Agos Gazetesi yazarı ve Hrant Dink’in yakın arkadaşı Pakrat Estukyan Hrant Dink’i anlattı.
“HRANT DİNK SIKI BİR DEVRİMCİYDİ”
Hrant Dink ile Agos’un kurulmasından yıllar öncesinden dostlukları olduğunu belirten Estukyan, “Çok heyecan dolu bir insandı. Tutkulu bir insandı. Sıkı bir devrimciydi. Tutkulu olma hali sözlerine de yansırdı. Hiçbir zaman lafını esirgemeyen bir karaktere sahipti. O karakteriyle de haftalık gazete olan Agos’un kurucusu oldu. 1996 yılında Agos’u kurarken sadece kişisel olarak kendi adına değil, susturulmuş, baskılanmış bütün bir Ermeni toplumu adına ses yükseltmenin gerekliliğine inandığı için Agos’u kurdu. O düşünceyle de zaten doğru bildiği yolda dümdüz ilerledi” dedi.
Hrant Dink’in Türkiye’de tabu kabul edilmiş konulara bodoslama girdiğini ifade eden Estukyan, “Hrant, o tabuları sarstı, silkeledi. Onun bedeli olarak da bu cinayete kurban oldu” ifadesini kullandı.
“DEVLET KATİLLERİ KORUDU”
Devletin Hrant Dink’in katillerini koruduğunu söyleyen Estukyan, “Çünkü Türkiye’de Cumhuriyet öncesinden beri miras alınan bir cezasızlık ilkesi vardır. Devlet kendi katillerini her zaman korumuştur. Sadece korumakla kalmayıp çoğu zaman ödüllendirmiştir” dedi.
Devlet adına cinayet işleyen, silah kullananların devletin makbul insanları olduğunu kaydeden Estukyan, “Cezasızlıkla ödüllendirilmişlerdir. Sadece o da değil görevlerinde terfi etmişlerdir, maddi anlamda desteklenmişlerdir, bu bir gelenektir Türkiye’de” diye konuştu.
“BU BİR DEVLET CİNAYETİYDİ”
Estukyan, Dink cinayetinin bir devlet cinayeti olduğunu söyleyerek, “Çünkü Ergenekoncu denilenler, Fethullahçı denilenler aynı zamanda bu devletin üniformasını giyen devletin memurlarıydı. Bunlar ya subaydı ya istihbaratçıydı ya polisti. Emniyetin değişik kadrolarında rütbeli polis, asker ve bürokratlardı ve MİT çalışanlarıydı. Fethullahçı da olsa Ergenekoncu da olsa bunların alayı devletin çalışanlarıydı” dedi.
“HRANT ERMENİ OLDUĞU İÇİN ÖLDÜRÜLDÜ”
Türkiye’de hak talep eden, hesap soran Ermenilerin ve Kürtlerin öldürüldüğüne dikkat çeken Estukyan, şunları kaydetti:
“Hrant’ın öldürüldüğünden beri Ermenistan’da 24 Nisan anmalarında gözüme çarpan bir pankart var. O pankartın üzerinde Hrant Dink’in fotoğrafı var. Ve üzerinde de “1 buçuk milyon +1” yazıyor. O 1 buçuk milyon insan da sadece Ermeni olduğu için öldürülmüştü. Hrant da Ermeni olduğu için öldürülmüştü. En azından buradan o paralellik kurulabilirdi. Ermeniler, Türkiye’de hak talep ettikleri zaman öldürülüyorlar. Hak talep etmeyen Ermenilere kimsenin bir şey dediği yok. Bu sadece Ermenilerle sınırlı bir şey değil. Aynı şeyi Kürtler için de söylemek lazım. Bir Kürt ‘ben Kürt’üm benim haklarım var demediği sürece Türkiye’de bir rahatsızlık yaratmaz. Sorun o kelimeyi söylemesiyle başlıyor. Sorun, hak talep eden, hesap soran Ermeni olmakta. Hrant, hak talep eden, hesap soran Ermeniydi.”
Devrim FINDIK – Hasari Serhat ÇELİK/İSTANBUL

PİRHA-Dersim Katliamı’na ilişkin “Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı” başlıklı yazı kaleme alan Taner Akçam, Ali Öz adlı askerin bir bakana yazdığı mektuba yer vererek, “Her büyük katliam, kendi başına ötekilerde izole ederek konuşuluyor. Herkes kendisine yapılan ile ilgili. Oysa öyle çok kesişme noktaları var ki… Bu mektup sadece bir örnek… Alpdoğan Paşa, “Ermeni’nin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürde ve Kızılbaşa geldi”, diyor. Bizim ayrı ayrı anlattıklarımızı onlar bir seferde anlatıyorlar” sözleriyle Anadolu ve Mezopotamya topraklarında yapılan katliamlara dikkat çekti.
Agos gazetesi yazarlarından Taner Akçam, Dersim Katliamı’na dair “Dersim Katliamı’na dair okuması zor bir yazı” başlıklı yazı kaleme aldı. Hakk’a yürüyen araştırmacı Hasan Saltık’ın arşivinden yararlanarak kaleme alınan yazıda, 17 Aralık 1946 tarihli, askerliğini 1937/38 yıllarında Dersim’de çavuş olarak yapmış Ali Öz isimli bir kişiye ait bir mektup yer aldı.
Yazının, devamında şunları yer alıyor:
“Ali Öz’ün, Dersim’de katliamları doğrudan örgütleyen Abdullah Alpdoğan’ın koruması olarak görev yapmış ve birçok cinayete hem şahitlik etmiş hem de doğrudan katılmış. Özellikle Abdullah Alpdoğan’ın doğrudan işlediği cinayetleri anlatıyor.
Mektubun, yazım ve imla (noktalama vb.) hatalarını koruduk. Sadece, okumayı kolaylaştırmak için paragraflara ayırdık.
1988 yılından bu yana işkence ve şiddet konusuyla uğraşırım. Şiddet içeren, şiddet sahnelerinin anlatıldığı o kadar çok metin okudum ki… Zamanla, alışkanlık kazanıyor insan ve başlangıçta okumakta zorlandığınız şeyleri okumanız sorun olmuyor; deriniz kalınlaşıyor.
Ama bu mektubu okurken böyle olmadı, çok zorlandım, okuyamadım. Gözlerim doldu. Yarısında masayı terk ettim. Bitirmek için çok zorlandım kendimi. Sonra da alacağınız cevapları bilseniz bile sizi asla tatmin etmeyecek soruları tekrar edip durdum: bir insan bir başka insana bunları niye yapar? Küçücük çocuklardan ne istiyorsunuz? Mektup şöyle:
Hürmetli Bakanım Şükrü bey,
Ben Dersim harekâtına katılan Çavuş Ali Öz, beni hatırlar mısınız bilemem. 937/938 Dersim harekâtında çavuş olarak görev yaptım. Alpdoğan paşamın sağ koluydum. Koruması olarak bütün harekât boyunca yanında görev yapma şerefine nail oldum. Allah razı olsun paşamızdan, tezkeremde size telefon ederek bana işe girmem konusunda yardım etmenizi rica etti. Ben direk Ankara’ya yanınıza geldim. Birlikte yemek yemiştik. Seka Genel Müdürünü arayarak işe girmemi sağlamıştınız. Allah sizden de razı olsun bakanım. Sayenizde ekmek yuva sahibi oldum, evlendim. İkisi kız, bir oğlan ellerinizden öper üç evlat sahibiyim.
Bugüne kadar her şey mecrasında yürüyordu. İzmir’den asker arkadaşım Ethem yanıma ziyarete geldi. Tamamen kendini kaybetmiş. Onu da İzmir’de siz işe yerleştirmiştiniz. İşten kovmuşlar kendine iş arıyor. On beş gün misafir ettim. Sayın Bakanım, kafayı tamamen üşütmüş fırlayarak yataktan kalkıyor. Komutanım ben yapmayacağım, elini ayağını öpüyüm diye bağırarak sokağa çıkıyor, zor zaptediyorum. Öldürdükleri çocuklar sürekli rahatsız ediyorlarmış. Uyku filan uymuyor, zor bela İzmir’e ailesinin yanına götürüp teslim ettim. Ben geldikten sonra haber aldım. Bileklerini kesip intihar etmiş, çok üzüldüm, Bakanım.
Bu olay beni derinden etkiledi. Benim de yaşadığım üzücü olaylar bir bir aklıma gelmeye başladı. Öldürdüğüm çocukların gözleri beynime işlemiş bende uymamaya, yememeye başladım. Sıçrayarak yataktan kalkıyorum, kendimi kaybediyorum, nereye gittiğimi ne yaptığımı bilemez duruma düştüm. Müdürlerim zorla akıl doktoruna gönderdiler. Sayın Bakanım doktor tüm yaşadıklarımı kâğıda yazdırıp imzalattı. Şimdi ilaç kullanıyorum. Üç ay izin verdiler. Yalnız Bakanım, Paşamız bu yaşananları sivilde kimseye anlatmayın, ananıza, babanıza bile. Yoksa hepiniz asılırsınız demişti. Ben olanları yazdım ve imzaladım. Başıma bir şey gelir mi şimdi bundan korkmaya başladım. Doktordan yazdıklarımı geri istedim, mümkün değil vermiyor. Sayın bakanım Paşama üç defa yazdım, cevap alamadım. Bu konuya el atıp doktordan yazıları alırsanız çok memnun olurum bakanım. Doktora yazdığım yaklaşık olarak şöyleydi.
Mazkirt Tersemek konusunu biliyorsunuz. 937/938 Dersim harekâtına katıldım. Paşanın koruması idim. Şakilerle çok çatışma yaşandı. Kıstırdığımız veya teslim olan şakiler kadın, kız demeden öldürüyor, sonra da tamamını benzin döküp yakıyorduk. Bazen paşa canlı canlı benzin döküp yakın diyordu. Bağırışlar, çığırışlar içinde yanıp kül oluyorlardı, et kokusu bütün genzimizi yakıyordu.
Tersemek başkaydı, Tersemek’ten paşama ihbar geldi. Çocuk ve kadınlar dere kenarına sarp bir yere saklanmışlar ne yapalım diyorlardı. Öldürün, yakın hepsini dedi paşa. İki saat sonra Teğmen bilgi verdi. Hiç kimse çocuklara zarar vermek istemiyormuş, emirleri dinlemiyorlarmış, paşa çok sinirlendi. Bir cemse askerle yola çıktık. Herkes hazır ola geçti, Teğmene ve askerlere vurmaya başladı. Küfür ederek, getirin hepsini düzlüğe dedi. Çocuklar, kadınlar çığrışarak, bağrışarak feryat figan paşanın ayaklarını yalıyorlardı. Ayaklarında üst başlarında doğru düzgün bir şey yoktu. Hepsinin ellerini ayaklarını bağlattı, ağızlarını çaputlarla kapattırdı.
Şimdi askerler size sesleniyorum, bu kızılbaş dölleri hepsi vatan hainlerinin piçleri, arkadaşlarınızın katillerinin piçleri, bunlar büyürse kardeşlerinizi öldürmeye devam edecekler. Bunların kökü kazınmalı, ermeni döllerinin kökünü kuruttuk, bir tek bu kürtlerle, kızılbaşlar kaldı. Çocuklarınızın bu ülkede mutlu yaşamasını istiyorsanız acımadan öldüreceksiniz, hükümet, Cumhurreisimiz taş üstünde taş bırakmayın yakın yıkın talimatını vermiştir. Kimse bu yaptıklarınızdan dolayı yargılanmayacak size söz veriyorum dedi.
Herkes sıra ile birer ikişer kişi öldürecek, bölükte sessizlik, Teğmen başla getirin iki kişi dedi, iki çocuk getirdiler, kafalarına sıktı. İkisi de öldü, üçüncü askere gelince Diyarbakırlı Salih çocukların yanına gitti, önlerine düştü. Komutanım ben yapamam, benim de çocuklarım var, çocuklar masum dedi, yazık bunlara dedi. Paşa, a.na koyduğumun kürdü. Senin ırkın ondan acıyorsun değil mi dedi. Askeri alnından vurdu. Her kim ki emri yerine getirmez sonu onun gibi olur diyerek herkes birer ikişer çocuk, kadın öldürmeye başladı.
Her infazdan sonra paşa kesin ölmeleri için birer ikişer kafalarına kendi ateş ediyordu. Herkes mecburen görevini yaptı, bana gel çavuş sıra sende, üç kız çocuğu kalmıştı. Bunları da sen hallet dedi, çocuklar yere kapanmış altlarına yapmışlardı. Üstü başı perişan vaziyette ağlıyorlardı. Onların gözlerine baktım. Üçünü de öldürdüm, gözleri ciğerime saplandı. Gözlerini unutamıyorum. 70, 80 çocuk, 30 da kadın o gün infaz edildi. Hepsi Murat suyuna atıldı, dere kana bulandı. Birçok asker istifar (istifra. TA) etti, birçok insan öldürdüm, yaktım ama o çocukların gözleri gibi delen göz görmemiştim.
Sayın Bakanım yaklaşık olarak bunları yazdım. İmzaladım eğer doktor bunları savcılığa verirse hepimiz zor duruma düşeriz. Emir kuluyuz, verilen emirleri yaptık ama çoluğumun çocuğumun yüzüne nasıl bakarım. Sayın Bakanım Paşamla da görüşürseniz bu anlattıklarımı kendisine anlatın.
Acele cevap beklerim sayın Bakanım. Yalvarırım o yazıyı doktordan alın Bakanım.
Ellerinizden öperim sayın Bakanım.
17/12/946
İmza
Mektubun akla getirdikleri
24 Nisan yaklaşıyor. Yine 1915 Ermeni soykırımı gündeme gelecek ve sonrasında konu gene ‘konuşulmayanlar’ arasında katılacak. Yayınladığımız mektubu bu gözle okumak gerekiyor. Yani, sanki 24 Nisan üzerine yazılmış gibi… 24 Nisan üzerine yazılacakları da Dersim üzerine yazılmış gibi okumak gerekiyor. Bugüne kadar bu yeterince yapılmadı.
Dikkatinizi çekiyor mu bilemedim. Her büyük katliam, kendi başına ötekilerde izole ederek konuşuluyor. Herkes kendisine yapılan ile ilgili. Oysa öyle çok kesişme noktaları var ki… Bu mektup sadece bir örnek… Alpdoğan Paşa, “Ermeni’nin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürde ve Kızılbaşa geldi”, diyor. Bizim ayrı ayrı anlattıklarımızı onlar bir seferde anlatıyorlar.
Sedat Ulugana, Bir Yarbayın Günlüğünden önemli pasajlar yayınladı. Yarbay, Dersim soykırımını anlatıyor ve “İn köyüne geldik, birçok Ermeni yakalanıp icabına bakıldı,” diyor. Dersimliyi imha ederken, Dersimin Ermeni’si unutulmuyor.
Elinizdeki mektup birçok açıdan çok önemli. Birincisi, bir itiraf. İtiraf, bu topraklardaki kitlesel katliamlarda pek karşılaşmadığımız bir durum. Ermeni soykırımına katılmış, katliamlarda görev almış kişilerin açık itiraflarını içeren hiçbir anı hatırlamıyorum. Evet, bazı anılarda kenarda köşede geçen, “öldürdük” vb. gibi ifadelere rastlanır ama ‘hak ettiler’ havasında söylenir bunlar, sorumluluğu doğrudan üstlenen ve yaşananları açıkça anlatan metinler bulmak zordur. Genellikle, “bildiklerimi benle birlikte mezara götüreceğim,” tutumu egemendir.
Son yıllarda, sözlü tarih anlatımlarıyla birlikte bu tür ‘itirafların’ yer aldığı görüşmeler de yapılmadı değil. Ama o görüşmelerde bile anlatan kişi kendisini soyutlar, olayların dışına çıkartır ve olayları “yaptılar”, “öldürdüler” gibi üçüncü şahıs üzerinden anlatırlar.
Zeynep Türkyılmaz’ın, Dersim’de görev yapmış bir askere ait bulduğu bir anı defteri ve Sedat Ulugana’nın Yarbayının Günlüğü örnek olarak ele alınabilirler. Her iki günlüğün ortak bir özelliği var. Yazarlarının sadece kendilerine yazılmış notlar… İçinde, Türkyılmaz’ın aktardığı anıdaki “Her gün kafa kesmekle uğraşıyoruz”, “dere içinde kurşunla öldürdük” veya Yarbay’ın günlüğündeki “birçok Ermeni yakalanıp icabına bakıldı” gibi ifadeler olmasına rağmen, yazılanlara, Zeynep’in çok yerinde tanımladığı biçimiyle, ‘kötülüğün sıradanlığı’ egemen. Günlük sahipleri, bir ‘itiraf’ta bulunmuyor; imhalardan ‘yemek yedik’, ‘su içtik’ gibi son derece sıradan ifadelerle bahsediyorlar. Türkyılmaz’ın aktardığı günlükte imhalar, askerin soğuktan üşümesi, karnının acıkması veya İzmir’e ve sevgilisine duyduğu özlemle yan yana durur. Hatta, anı sahibi bizden, asıl acı çekenin, zorluklara göğüs gerenin ve acınması gerekenin öldürülen insanlar değil, kendisi olduğuna inanmamızı ister.
Faillerin ismi
Ali Öz’ün mektubunu, bu iki metinden farklı kılan ‘şahitliği’, faillerin isimlerini doğrudan anmasıdır. Örneğin, Alpdoğan Paşa’nın sadece örgütleyen değil, birincil el cinayetleri işleyen bir katil olduğunu uzunca anlatır. Alpdoğan’ın, ‘Ermenilerin kökünü kuruttuk şimdi sıra Kürtlere ve Kızılbaşlara geldi’ yollu sözleri Türkiye tarihinin çok özlü bir anlatımı gibidir. Hristiyanlarla başlayan, ‘Kızılbaşlarla’ ve Kürtlerle devam eden katliamlar ve cinayetler serisi… Bu tabloya, şiddet gösterilerine karşı çıktıkları için imha edilen gençleri, aydınları da eklerseniz, Türkiye’nin özet şiddet tarihini yazmış olursunuz.
Abdullah AlpdoğanAbdullah Alpdoğan
Diyarbakırlı bir Kürt askerin, çocuk öldürmeyi reddettiği için Alpdoğan tarafından öldürülmesi Kürtlerin, Hristiyanların (özellikle Ermeni ve Süryanilerin) imhasından Dersimlilere uzanan katliamlar sırasında değişen rollerine ilişkin yaşadıklarının çok özlü bir anlatımı gibi durur. Öldürmeyi, fail olmayı reddettikleri durumda öldürüleceklerdir… Bu topraklardaki Kürdün dramı budur.
Benim için Ali Öz’ün mektubunda çok farklı olan bir boyut, anlatımdaki ‘insanilik’ ve şiddetin ‘sıcak’ anlatımıdır. ‘İnsanilik’ tanımı doğru mu emin değilim ama kastım öldürülenler, canlı canlı yakılan kadın ve çocuklar, okumaktan zorlanacağımız bir açıklıkla ve acıma duygusu ile anlatılır. Her bir kurban, bir insan olarak karşınızda durur, hepsini tek tek görür ve hissedersiniz. Sanki onları tanıyorsunuzdur… Ağlayan çocukların korkundan altlarına işediklerini okuduğunuzda tüyleriniz diken diken olur.
Kurbanların ‘insan’ olarak tanımlandığı ender itiraf metinlerinden birisi bu. Katliamlarda öldürülenlerden genellikle ‘öteki’ olarak bahsedilir. Kurban, eğer ‘hain’, ‘düşman’ değilse ‘bilinmez’dir. Arada büyük bir mesafe vardır. Burada ise kurbanın ötekileştirilmesi değil aksine bizden birisi olarak anlatılmasına şahit oluruz. ‘Sıcak’ şiddetten kastım ise tanınmış Alman psiko-analist Alexander Mitscherlich’in Naziler örneğinde yaptığı ‘sıcak’ ve ‘soğuk’ şiddet ayırımıdır. Teknolojinin verdiği imkanları kullanarak, kurbanla araya büyük mesafe koyan endüstriyel ‘soğuk’ şiddet ile insanın içindeki vahşet duygularını da açıktan ifade ettiği, kurbanla aradaki mesafenin hemen hemen kaybolduğu ‘sıcak’ şiddet.
Mektubun bir başka özelliği hasta olan, intihar eden faillerden bahsetmesidir. Bu çok önemli konuşulmayan bir gerçekliğimizdir, Türkiye’nin bir aynası gibidir. Öldürülen çocukların ‘gözlerinin ciğerlere saplandığı’ hasta faillerin dolaştığı bir ülkedir burası. ‘Yapamayacağım komutanım” diye uykusunda uyanan ve sokaklarda deliler gibi dolaşan faillerin ülkesi… Ve bu hastalıktan kurtulmanın tek yolunun anlatmak, konuşmak olduğu bilinir ama yapılmaz. Anlatılmaz, konuşulmaz ve susulur. Bilinenler bir sır gibi saklanır. Çünkü anlatılırsa ucunda ölüm vardır, anlatan öldürüleceğini bilir. Ama anlatılmadığı, saklandığı müddetçe de hastalıktan kurtulunamaz. Türkiye’nin bugünkü dramı budur. Öldürüleceği korkusuyla yaşadıklarını anlatmayan ama anlatmadığı müddetçe de hasta olmaya mahkûm bir ülke. Ermeni soykırımında da, Koçgiri’de, Şeyh Sait’te, Zilan ve Ağrı’da olan da budur. Bu nedenle, ayırmadan konuşmamız gerekiyor bu katliamları ve faillere ve onların torunlarına, “konuşun ve ruhunuzu kurtarın,” diye bağırmak gerekiyor. Toplumun hastalıktan kurtulmasının başka şansı yoktur.
* Mektup, Hasan Saltık Arşivinden. Arşivdeki belgeleri benle paylaşan Nevzat Onaran’a ve belgeyi kullanmama izin veren Nilüfer Saltık’a teşekkür ederim.”
(HABER MERKEZİ)

PİRHA-AGOS Gazetesi kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink, katledilişinin 16. yılında vurulduğu yerde anıldı. Bu yılki konuşmayı yönetmen Emin Alper yaparken, “Hrant’ın kanı Mustafa Suphi ve arkadaşlarının bindirildikleri takadan, Sabahattin Ali’nin kırık gözlük camından, Musa Anter’in ak saçlarının arasından, 1915’te Anadolu’nun her karış toprağından, 38’de Dersim dağlarından, 55’te İstanbul’un kırık vitrin camlarından, Maraş’tan ve Sivas’tan sızan kanla buluşacak” dedi.
AGOS Gazetesi kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink, katledilişinin 16. yılında vurulduğu yerde anıldı.
Eski Agos bürosu önündeki anmaya Rakel Dink ve Hrant Dink’in ailesinin yanısıra siyasetçiler, sivil toplum kuruluşları temsilcileri, Cumartesi Anneleri, HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, HDP Milletvekilleri Garo Paylan, Hüda Kaya, Filiz Kerestecioğlu, Sezai Temelli, Saruhan Oluç, CHP Milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu, Ünal Çeviköz, Turan Aydoğan, TİP milletvekili Ahmet Şık, CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, Şişli Belediye Başkanı Muammer Keskin, Uğur Mumcu’nun kızı Özge Mumcu da katıldı.
Saat 15.00’te saygı duruşunun ardından Hrant Dink’in “Su çatlağını buldu” konuşması hep birlikte dinlendi. Toplanan kalabalık “Faşizme inat, kardeşimsin Hrant”, “Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz”, “Biz bitti demeden bu dava bitmez” sloganları attı. Bu yılki konuşmayı ise yönetmen Emin Alper okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“HRANT’IN KANI DERSİM DAĞLARINDAN, MARAŞ’TAN, SİVAS’TAN SIZAN KANLA BULUŞACAK”
“Bugün tam 16 sene oldu. Yine içimiz buruk, yine adaletin tam manasıyla tecelli etmediğine inanarak ve o katilleri yaratan karanlığın hiç dağılmadığını, belki de daha da koyulaştığını bilerek, yine burada, onun gövdesinin ebedî olarak sessizce uzanıp kaldığı kaldırımda toplandık.
Hrant Dink’in katledilişinin üzerinden tam 16 sene geçti. Osmanbey kaldırımlarında yatan dostumuzun yarasından hâlâ kan sızıyor. İçe doğru birbirine dönmüş iki ayağının arasından incecik akan kan, kendine bir yol arıyor. Gündelik telaşları içinde koşturan bir insan kalabalığının arasından, ardından ağlayan öfkeli dostlarının yanından, adalet arayışına duvar olmuş mahkeme kapılarının altından, nefret ve hınç dolu kışkırtıcıların akşamları huzur içinde döndükleri evlerinin önünden, Kamp Armen’in yıkıntıları arasından, doğduğu Malatya’ya, Anadolu topraklarında kendine bir yol arıyor.
Bu incecik sızıntı kendi yolunu bulacak. Hrant’ın kanı Mustafa Suphi ve arkadaşlarının bindirildikleri takadan, Sabahattin Ali’nin kırık gözlük camından, Musa Anter’in ak saçlarının arasından, 1915’te Anadolu’nun her karış toprağından, 38’de Dersim dağlarından, 55’te İstanbul’un kırık vitrin camlarından, Maraş’tan ve Sivas’tan sızan kanla buluşacak. Yıllardır bu topraklarda sadece Ermeni, Rum, Kürt ve Alevi olduğu için, azınlık olduğu için katledilen masumların, sadece eşitlik ve kardeşlik istediği için öldürülen aydınların kanı birbirine kavuşuyor ve kendine akacak bir yol arıyor.
Bu yolları görenler “Ne çok kan akmış” diyorlar. Oysa onların sayısı ne kadar azdı. Sayıları azdı ama kanları çok aktı. Çünkü az olmak bu topraklarda zulüm görmek için hep yeterli bir nedendi. Az olan, sadece az olduğu için çoğunluğun gazabını üzerine çekti. Azınlıkta olan, çoğunlukta olana “Çoksun, güçlüsün ve kendini haklı sanıyorsun, ama beni hâlâ kendine benzetemedin” dedi “ve ben var olduğum sürece hükümranlığın tam ve kusursuz olamayacak”… İşte bu yüzden, çoğunluk azınlıktan nefret etti. Onu görünmez kılmak, susturmak, sürmek, kaçırmak, bütünüyle yok etmek istedi.
“MUKTEDİRLER ORGANİZE ETTİ, YÖNLENDİRDİ”
Çoğunluk, başına gelen felaketlerden kendisinin sorumlu tutulmasından hiç hoşlanmadı. Çoğunluğun yanlış yapması mümkün olmadığından, onun başına gelen felaketlerin sebebi hep azınlıkta olandı. Azınlık, tehdit demekti. Düşmanların gizli ya da açık ortağıydı. Onlar kuyrukluydu, onların kestiği et yenmezdi, onlardan hastalık bulaşırdı, çocuklarımızı kaçıranlar, birlik ve beraberliğimize kastedenler, ülkemizi dışarıya şikâyet edenler, toprağımızda gözü olanlar, bölücüler, ajanlar, hainler ve işbirlikçilerdi onlar.
Çoğunluk azınlığı ortadan kaldırmak istedi, çünkü azınlık korunmasızdı. İnsanlık gerçek hedefine yöneltemediği hınç, kıskançlık, öfke ve nefretini en savunmasız olana yöneltmeyi severdi. Savunmasız olana yönelik şiddet kazançlıydı, çünkü faillerin bu işin sonunda zarar görme ihtimali zayıftı. İnsan patronuna, kendisine hükmeden iktidara, onu ezen güçlüye, hayatın zorluklarına ve felaketlere karşı ne kadar sessiz, kaderci ve korkaksa günah keçisi ilan ettiği azınlığa karşı o kadar gaddardı. Çünkü içten içe biliyordu ki korunmasız bir azınlığa yönelen şiddet cezasız kalacaktı. Ve muktedirler… Onlar da sırf aşağıdakilerin öfkesi kendilerine yönelmesin diye çoğunluğu hayalî düşmanlara karşı kışkırttı. Muktedirler organize etti, yönlendirdi, cesaretlendirdi ve faillere cezasız kalacaklarının sözünü verdi.
Bu hikâye sadece bu topraklara özgü değil insanlığa mahsus bir hikâyeydi. Yıkımlar, trajediler, sürgünler, göçler, katliamlar ve soykırımlar dünyanın hemen her coğrafyasında modern tarihin her döneminde tekrar tekrar sahnelendi. Çoğunluk azınlıktan nefret etti. Ama en çok da azınlık adına konuşanlardan; bir parya gibi değil, eşit ve özgür birer vatandaş gibi yaşama hakkını talep edenlerden, kendilerine karşı işlenen suçları faillerinin suratlarına karşı teker teker sayıp dökmekten çekinmeyenlerden nefret etti. İşte Hrant Dink de tarihin o uslanmaz elebaşlarından biriydi. Ona tahammül etmeleri mümkün değildi, çünkü o kışkırtıcı olmadan dürüst konuşabilen, düşmanlaşmadan düşmanlığı yeren, kavgacı olmadan tavizsiz olmayı başarabilen, cesur olmak dışında bir varoluş bilmediği için cesur olan, bağırmadan sarsan, ulaştığı her yüreği titreten bir sesti. O sadece Ermeniler adına değil tüm ezilmişler ve sessizleştirilmişler adına mücadele veren bir sosyalistti. Krikor Zohrab’ların soyundan geliyordu o. Bu sese tahammül etmeleri mümkün değildi. Ve çoğunluğun hassasiyetleri adına suç işleyenler, onu el birliğiyle, 16 yıl önce, burada katletti.
“İNSANLIĞIN HİKAYESİ BÖYLE BİTMEK ZORUNDA DEĞİL”
İnsanlığın hikâyesi böyle başladı ve böyle süregeldi ama asla böyle bitmek zorunda değil. Bu hikâyeyi değiştirebiliriz ve değiştirmek zorundayız. Eğer adalet arıyorsak, Hrant’ı öldürenlerin, sadece tetikçilerin değil azmettiricilerin, sadece azmettiricilerin değil kışkırtıcıların, hedef gösterenlerin, düşmanlık ve nefret aşılayanların cezalandırılmasını istiyorsak; yalnız Hrant’ın değil bu topraklarda katledilmiş binlerce masumun kanı hâlâ aramızda dolaşıyorsa, bu hikâyeyi değiştirmek zorundayız. Bu hikâyeyi yeniden yazmak için bir araya gelmek, çoğunluğun ve iktidarın şiddetine karşı omuz omuza, dayanışma içinde yan yana durmak zorundayız. Çünkü dayanışma içindeki insan savunmasız değildir. Kocası ya da sevgilisi tarafından hunharca öldürülen kadın yalnız değilse, lince uğrayan Kürt ya da Suriyeli, katledilen Ermeni, ayrımcılığa maruz kalan Roman, istediği hayatı istediği gibi yaşama hakkı elinden alınan LGBTİ bireyler yalnız değilse, o zaman savunmasız da değiliz. Birimize ve hepimize yönelecek şiddetin hesabını sormaya hazırız.
İnsanlığın hikâyesi değişmek zorunda ve onu biz değiştireceğiz. Önce dayanışarak ve yan yana durarak, sonra da çoğunluğa seslenerek. Ona “Sen bizsiz değil, bizimle birlikte mutlusun” diyerek. Biz sana nefret duyan ötekin değil, seni çoğaltan zenginliğiz. Nefretin sadece bizi değil, seni de bitiriyor. Güçlünün zayıfı ezdiği, insan onurunun ayaklar altına alındığı, sömürü ve ayrımcılığa dayalı bu sistemi biz kurmadık ama onu hep birlikte alaşağı edebiliriz. Karşında düşman değil dost var. Her sabah uyandığında karşında kardeşini göreceksin. Sırtını ona yaslayacak ve acıdan, kandan, sömürüden beslenen muktedirlere, kendi çarkları dönsün diye düşmanlaştıranlara, koltuklarını korumak için masum insanları birbirine karşı kışkırtanlara “Dur” diyeceksin. Birlikte yaşamak, nefreti bu toprakların dibine gömmek imkânsız değil.
“FAŞİZME İNAT, KARDEŞİMSİN HRANT”
Osmanbey kaldırımlarından Hozat’a, Hozat’tan Sasun’a, Sasun’dan Van’a, Diyarbakır’a uzanan kan yolları, ufuklar boyu uzanıp gidiyor. Gün gelecek, bu yolların köşebaşlarına anıtlar dikeceğiz. Her bir kurbanın hikâyesini öğrenip, hepsi için ayrı ayrı yas tutacağız. İnsanlığın hikâyesini böyle değiştireceğiz. Çünkü biz Hrant’ın arkadaşlarıyız ve ona bir söz verdik. Bu söz, hep birlikte eşit, insanca ve özgürce yaşama sözü. O sözü bugün kendimize bir kez daha hatırlatmak için buradayız. Hep bir ağızdan “Faşizme inat, kardeşimsin Hrant” demek için buradayız. Yarın nasıl hep bir ağızdan kadın, Alevi, Kürt, gey ye da trans olacaksak, bugün de övünçle, gururla ve inatla hepimiz “Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” diye haykırmak için buradayız. Tarih yazan kalemleri katillerin elinden almak, kardeşliğin hikâyesini birlikte yazmak için buradayız.
O hâlde bir kez daha, yeniden ve hep bir ağızdan: “Faşizme inat, kardeşimsin Hrant.”
PİRHA / İSTANBUL

PİRHA-AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink katledilişinin 15’inci yılında vurulduğu yerde anıldı. Anmada konuşan Rakel Dink, “15 yıl oldu, arkandan sıkılan kalleş kurşunlar seni bizden alalı. Sesin hâlâ kulağımızda. Halkına yapılanları her anlattığında seni hainlikle, arkadan hançerlemekle suçlamışlardı oysa… Seni toprağa verirken buradan yükselen isyan ve itiraz sesi susmadı, susmayacak. İşçiler, kadınlar, öğrenciler, köyler yine direnişte. Herkesin olanı, kimsenin olmayanı, “benim” diyenden koruyorlar. Bir gün yine birleşip sel olup akacaklar” dedi.
AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink katledilişinin 15’inci yılında vurulduğu yerde AGOS Gazetesi’nin eski binası önünde anıldı. Anma programına Rakel Dink, Delal Dink, Arat Dink, Gülten Kaya, Türkan Elçi, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekilleri Garo Paylan, Dilşat Canbaz Kaya, Musa Piroğlu ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, CHP Adalar ve Maltepe Belediyesi Başkanları Erdem Gül ve Ali Kılıç ile çok sayıda kişi katıldı.
Anmaya katılanlar “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeniyiz”, “Öldür diyenler yargılansın” sloganları attı.
15’inci yıl anma konuşmasını Rakel Dink yaptı. Ayrıca Hrant Dink öldürüldüğünde 5 yaşında olan Nazım Özgün Afşin de bir konuşma yaptı.
“SESİN HALA KULAĞIMIZDA”
Rakel Dink‘in konuşması şöyle:
“Çutağım, 15 yıl oldu, arkandan sıkılan kalleş kurşunlar seni bizden alalı. Sesin hâlâ kulağımızda. Halkına yapılanları her anlattığında seni hainlikle, arkadan hançerlemekle suçlamışlardı oysa… Ya Rab “düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet edenler için iyilik dileyin, hakaret edenler için dua edin*” diyorsun. Dua ediyorum.
15 yıl oldu. 15 eksik yıl. O günün çocukları Nazım gibi büyüyorlar. Çözemediğimiz her sorunu onların omuzlarına yıkıyoruz. Sorunun sahibi de sebebi de biz değilmişiz gibi, bir de tutup cepheye çocukları gençleri sürüyoruz. Oysa bizim kanlı mirasımız olmasa, tüm dünyadaki akranlarıyla, bütün farklılıklarıyla başka bir gelecek hayali kurabilir ve gerçekleştirebilirler. Zaten yeterince sorunları olacak. Daha ne depremler göreceğiz. Şu geçmişin kilidini açalım da özgür kalsın acı dolu ruhlar. Evimizi inşa edeceğimiz sağlam kayadır gerçek. Hakikat sağlam kayadır.
Gelecek korkuları ve hayalleriyle, büyüklerinin acı dolu mirası arasında sıkışıyor çocuklar. Ya kendilerine ya başkalarına zarar veriyorlar. Oysa bir araya gelip su gibi aksalar karşılarında hiçbir şey duramaz. Bu dünya ne zorbalar, ne zulümler gördü. Gün geldi hepsi yıkıldı. Devirler değişti. Ne sultanlar, ne padişahlar, ne krallar yıkıldı. Yine yıkılacaklar. Köyde çeşmenin başında, köprünün başında, silahıyla durup, gelenden geçenden haraç alana eşkıya derlerdi. Sonra silahları kâğıt parçalarının ardına sakladılar. Adlarına devlet dediler, şirket dediler. Kağıtlarda kendi koydukları kanunlar yazılıydı. Biz inandık, siz inanmayın çocuklar.
Kimsenin olmayana “benim” diyene inanmayın! Herkesin olana, “benim” diyene inanmayın! Bu topraklarda yükselen her itiraza dış güçler dediler. Doğru. Sizin içiniz onların dışıdır. Sizin içiniz yandığında onlar hep dışarıda duman var dediler, pencerelerini kapattılar. Gezi direnişinde gençler önce yaşadıkları şehri korumaya çalıştılar, sonra zulme uğrayan dostlarını korumak için çoğaldılar. Ona da dış mihrak dediler, terör dediler şu dediler bu dediler. Çocuklarımızın gözleri çıkarıldı, gaza, zehirli suya boğuldu. Çocuklar öldürüldü. Kimdi terör estiren? Bu kadar çok gencin bu kadar az kırıp döktüğüne de az rastlanılırdı üstelik.
Şimdi kendi yazdıkları kâğıt parçalarıyla sözüm ona yargılıyorlar. Mümkün mü? “Ey yöneticiler gerçekten adil mi karar verirsiniz? Doğru mu yargılarsınız insanları? Hayır! Hep haksızlık tasarılarınız içinizde, Zorbalık saçar elleriniz yeryüzüne.”
“İSTİYORLAR Kİ SİLAHLAR KONUŞSUN, İNSANLAR KONUŞMASIN”
Çutağım!
Sana terörü her sorduklarında lanetledin. Karşısına gücün terörünü de koydun. Onu da lanetledin. Kastettiğin devlet gücünün gayrimeşru işleriydi. Dünyada çok terör estirildi ve devam ediyor… Senden önce de senden sonra da… Gücü ele geçiren zulme çıkıyor. Hangisi birbirini suçlayabilir. Olan halklara oluyor. Seni andığımız her 19 Ocak’ta başka zulümleri de anmaya, hatırlatmaya çalıştık. Resimler yan yana konduğunda, o acı albüme birlikte bakıldığında belki asıl katil ayan beyan ortaya çıkar diye…
Kıbrıs’ta bir başka gazetecinin, Kutlu Adalı’nın nasıl peşine düşmüşler gördün mü? Bu topraklarda estirilen terörün asıl kaynağını söylerken yanlış mı söylüyormuşuz? Kutsal Kitap der ki “Karanlığın meyvesiz işlerine ortak olmayın. Tersine onları açığa çıkarın.” Dostlarımızı yıllarca hapislerde bekletiyorlar. Birini salıp birini alıyorlar. Saçma sapan gerekçelerle, yalanlarla… Artık gerekçe bile uydurmuyorlar, “öyle işte” deyip alıyorlar. Ülkenin her derdine koşan genç avukatları aldılar, gazetecileri aldılar, Osman’ı da Bircan’ı da aldıkları gibi… “Kürdüm” diyen her siyasetçiyi aldılar. İstiyorlar ki silahlar konuşsun, insanlar konuşmasın. Yine kendi dillerini dayatıyorlar.
Ama umudu söndüren olmayalım. Seni toprağa verirken buradan yükselen isyan ve itiraz sesi susmadı, susmayacak. İşçiler, kadınlar, öğrenciler, köyler yine direnişte. Herkesin olanı, kimsenin olmayanı, “benim” diyenden koruyorlar. Bir gün yine birleşip sel olup akacaklar. Kiminin gönlü kırık. “Bize olurken neredeydiniz?” diye soruyorlar. Biz öyle olmak istemedik, gücümüz yettiğince seslerine ses katmaya gayret ettik. Edeceğiz. Sesin, kulağımızda. Sözümüz söz.”
“HRANT AMCAM ÖLDÜRÜLDÜĞÜNDE 5 YAŞINDAYDIM”
Nazım Özgün Afşin‘in konuşmasından satır başları ise şöyle:
“Hrant amcam 15 yıl önce öldürüldüğünde 5 yaşındaydım ve herhangi bir çocuk kadar konuşmuyordum, çünkü ben otizmliyim. Ne yazık ki Hrant amcamı gerçek anlamda hiç hatırlamıyorum. Ama annem anlatırdı, onlar arkadaşlar, o yüzden O benim bebekliğimi bilirmiş. Hayal meyal hatırladığım tek şey, kocaman bir eli olduğu. Elini başıma koyar, saçlarımı severdi. O eli nasıl anımsadığımı biliyorum aslında, otistik bir beyniniz varsa kimsenin hatırlamadıklarını anımsarsınız ve kimsenin hatırlamadıklarını anımsamayı zamanla garipsememeyi öğrenirsiniz. Hrant amcamın simasını ise fotoğraflarından biliyorum tabii, büyüdükçe çok fotoğrafına baktım, çok izledim eski röportajlarını, hakkında yazılan kitapları okudum.
Hrant amcamın çok sevdiği eşi Rakel Dink’in cenazedeki sözlerini çok sonraki yıllarda dinledim ve bir daha hiç unutmadım: “Katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.”
Sorgulamayı, merak etmeyi, hep birlikte ve yan yana yaşamanın anlamını, ayrımcılığın ve ötekileştirmenin bir toplumu ne kadar çürütebileceğini, adaletsizliği ve haksızlıklarla mücadele etmeyi biraz öğrendiysem son 15 yılda, tüm anmalardaki konuşmaların ve Hrant amcamın yazdıklarının, yaşamak zorunda kaldıklarının ve o korkunç, vahşi, zor sonunun çok büyük etkisi vardır.
“HAKİKAT ARAYIŞI BİTMİYOR, BİTMEDİ HİÇ”
2019’a geldiğimizde artık 19 Ocak’a 17 yaşında bir genç olarak gittim. Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali; “Sevgili Hrant, yine de o kadar umutsuz değiliz. Susmayanlar var, hala buradayız, bir yere gitmiyoruz, vazgeçmiyoruz. Seni öldürdüklerinde henüz çocuk olanlar bugün burada, aramızda, öldürülmenizin peşine düşüyorlar, soru soruyorlar, susmuyorlar.” dediğinde çok sevindim! Filiz Ali benden bahsediyor, bana sesleniyordu.
2020’de çok sevdiğim Şebnem Korur Fincancı hocam konuşmasında, hakikatleri görüp anlatmaktan ve hiç vazgeçmemekten bahsetti: “Hakikat arayışı bitmiyor, bitmedi hiç. Cumartesi annelerini meydanlardan sürseler de, hakikati haykıranları hapsetseler de, insanlığa karşı suçlarla sindirmek için üzerimize gelseler de, hakikati haykırmaktan vazgeçmemişti ya Hrant, vazgeçmeyeceğiz öyleyse hiçbirimiz. Kötülüğe karşı nefret değil bizimkisi. Bitimsiz bir mücadele. Kötülüğün sıradanlığına kapılmasın insan, hakları için mücadele etsin, boyun eğmesin erke.” İşte o an içim rahatladı: Hani bazen bir cümle sadece size söylenmiş gibi hissedersiniz. Ben aklım erdiğinden beri her 19 Ocak’ta bir söz verdim ve o sözü daima tutacağım: Unutmam, vazgeçmem!
Ben bu ülkenin geleceği için çok endişelenen, ama sözünü söylemekten hiç sakınmayan milyonlarca gençten sadece biriyim. “Buradayız, vazgeçmiyoruz Ahparig!” demek için, Hrant amcam için, adalet için, barış için, ayrımcılıktan uzak bir yaşamda, özgür, demokratik, adil ve barış içinde bir Türkiye hayalimiz için, kendim kendim mücadele etmeye devam edeceğim. Çok okuyacağım, çok dinleyeceğim, çok izleyeceğim, çok paylaşacağım.
Çünkü hep aklımda Hrant amcamın son yazdıkları, çünkü içimde hep bir “güvercin tedirginliği…” Hepinize içinizdeki tedirgin güvercini de alıp geldiğiniz için teşekkür ederim.”
PİRHA / İSTANBUL

PİRHA- AGOS gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in katledilmesinin üzerinden 15 yıl geçti. Dink, vurulduğu yerde saat 15.00’te anılacak.
Hrant Dink, katledilişinin 15’inci yılında unutulmadı. Anadolu ve Mezopotamya’nın yetiştirdiği önemli değerlerden biri olan Hrant Dink, ömrü boyunca halkların birlikte, özür ve eşit yaşamını savundu.
Savunduğu bu değerler ve bu değerleri savunurken yaptığı konuşmalar bazı kesimlerde rahatsızlık uyandırırken, hedef haline getirildi.
Hrant Dink, 1954 yılında Malatya’da dünyaya geldi. 1961 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a taşınan Hrant ve iki kardeşi, Gedikpaşa’daki Ermeni Yetimhanesi’ne yerleştirildi.
Dink lise eğitimini Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde, üniversiteyi de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde Zooloji eğitimi alarak tamamladı.
Yazım hayatına lise yıllarında ilgi duyan Hrant Dink iki kardeşiyle birlikte yayınevi kurarken, aynı zamanda büyüdüğüTuzla Ermeni Çocuk Kampı’nı yönetmeye başladı. Anadolu’dan gelen yoksul çocukların barındığı kampa devlet tarafından el konulurken, Hrant Dink defalarca gözaltına alındı. Yıllar sonra gittiği kampın harabeye döndüğünü gören Hrant Dink, “alı konulan yer hiç kimse için kullanılmamış. Keşke, engelli çocuklar, kimsesizler için kullanılsaydı. O yaratılan şey bir işe yarasaydı yine bu kadar gam yemeyecektim” diyerek, üzüntüsünü dile getirdi.
Türkiye’de yaşayan Ermenilerin sesi, soluğu ve vicdanı olmaya çalıştı. İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne, “Ermeni toplumu çok kapalı yaşıyor, kendimizi iyi anlatırsak önyargılar kırılır” diyerek Türkçe ve Ermenice bir gazete çıkarma önerisinde bulundu ve 5 Nisan 1996 tarihinde ilk sayısı çıkan Agos gazetesinin kuruculuğunu, yayın yönetmenliğini ve başyazarlığını üstlendi.
Hrant Dink, yaşamı boyunca davalardan kurtulmadı. Duruşu ve savunduğu değerleri her yerde kendi naif üslubuyla paylaşsa da, Türkiye’deki ırkçı kesimlerin hedefinden kurtulamadı.
Hrant Dink hakkında, Türk Ceza Kanununun 301. maddesini ihlal etmekten davalar açıldı, gazetelerde hedef gösterilip, nefret suçuna maruz kaldı.
2002 yılında Urfa’da verdiği bir konferansta “Ben Türk değil Türkiyeliyim ve Ermeniyim” dediği için “Türklüğü aşağılamaktan” üç yıl yargılanarak, beraat etti. 13 Şubat 2004’te yayımlanan bir makalesindeki “”Türk”ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.” sözleri nedeniyle 301. maddeden “Türklüğe hakaret” suçlamasıyla yargılandı ve aksi yönde verilen bilirkişi raporuna rağmen 6 ay hapis cezası aldı, ancak cezası ertelendi.
Hrant Dink’i hedef gösterenler aynı zamanda Hrant’ı ‘ortadan kaldırmak’ için planlar yapmaya başlamıştı.
Hrant Dink, 19 Ocak 2007’de, Şişli’de Halaskargazi Caddesi üzerinde yer alan Agos merkez binasının çıkışında gerçekleştirilen silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Katil zanlısı 19 yaşındaki Ogün Samast’tı.
Hrant Dink, yırtık ayakkabısından sızan kanla yerde boylu boyunca uzanırken, tetikçi katil Ogün Samats ise devlet görevlileriyle Türk bayrağının altında ‘hatıra’ fotoğrafı çekiyordu.
Hrant Dink’in hedef gösterilip katledilmesi ne ilkti, son olması için ise yüzbinler Hrant Dink’in cenaze töreninde “Hepimiz Hrant Dink’iz, hepimiz Ermeniyiz!” yazılı dövizler taşıdı ve haykırdı.
Eşi Rakel Dink, cenaze töreninde yaptığı “Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim” konuşmasıyla asıl failleri işaret etti.
Surp Asdvadzadzin Patriklik Kilisesi’nde yapılan dini törenin ardından Hrant Dink Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Hrant Dink’in katledilmesinin ardından açılan davada gerçek failler hep korundu. 24 Ocak 2007’de tetikçi Ogün Samast ve onu azmettiren Yasin Hayal, polis haber elemanı Erhan Tuncel tutuklandı. İlk yargılama sürecinde Hrant Dink’in öldürüleceğine dair bilginin jandarma, emniyet ve istihbarat teşkilatlarında olduğu ortaya çıktı.
Bu süreçte Dink ailesi avukatlarının devlet görevlilerinin sorumluluklarına dair talepleri reddedildi. Dava devam ederken Dink ailesi avukatlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvuru 14 Eylül 2010’da karara bağlandı. AİHM’in Türkiye’yi mahkumiyet kararında, “kamu görevlilerine ilişkin etkin soruşturma yürütülmediği” ve “Dink için koruma kararının çıkarılmış olması gerektiği”, “yaşam hakkının ihlal edildiği” belirtiliyordu.
Cinayetin işlenmesinden neredeyse 9 yıl sonra, 2015 yılı sonunda 27 devlet görevlisi hakkında dava açıldı. Türkiye’deki siyasi cinayetler tarihinde bir ilk olarak il jandarma görevlileri, Ankara ve İstanbul istihbarat daire başkanları, emniyet müdürleri iddianamede “şüpheli’’ sıfatıyla yer aldı ve yargılanmaya başlandı.
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava 6 yıl sonra, 26 Mart 2021’de karara bağlandı. Dink Ailesi avukatları, kararın tutarsızlıklarına, tek yönlülüğüne, soruşturmanın eksik yürütüldüğüne dikkat çektiler, bazı sanıklar için verilen beraat kararlarına ve soruşturmanın yürütülme şekline itiraz ettiler ve kararın bozulmasını talep ettiler.
Üzerinden geçen yıllara rağmen Hrant Dink cinayeti devam etmekte. Hedef gösteren, tehdit eden, cinayeti organize eden, icra eden örgütü tanımlayan bütünlüklü bir yargılama henüz gerçekleşmemiştir.
(HABER MERKEZİ)

PİRHA-Hrant Dink’in anısına yazar ve yönetmen Ümit Kıvanç tarafından hazırlanan “Hafıza Yetersiz” filminin ilk gösterimi yapıldı. Dink’in farklı tarihlerdeki konuşmalarından oluşan film ile ilgili olarak Kıvanç, “Hrant, esasında yazmaktan çok konuşan bir insan. Sesiyle, jestleriyle, mimiğiyle Hrant bir bütün. Onu esas o zaman hissediyorduk” dedi
Yazar ve yönetmen Ümit Kıvanç tarafından AGOS gazetesi kurucusu ve genel yayın yönetmeni Hrant Dink‘in öldürülüşünün 15’inci yılı yaklaşırken hazırlanan, “Hafıza Yetersiz-Hrant Dink İçin Bir Film” başlıklı filmin ilk gösterimi Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapıldı.
Belgeselin ilk gösterimine Rakel Dink, Arat Dink, Delal Dink, Gülten Kaya, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile çok sayıda kişi katıldı. Hrant Dink’in farklı dönemlerde yaptığı konuşmalardan oluşan belgeselde, Dink’in katledilene kadar savunduğu değerler kendi sesinden izleyici ile buluşturuluyor.
Gösterimin ardından ise moderatörlüğünü Hrant Dink Vakfı İletişim Koordinatörü Zeynep Sungur’un yaptığı kısa bir söyleşi de yapıldı. Söyleşide filmin yönetmeni Ümit Kıvanç, Dink Ailesi’nin avukatı Fethiye Çetin ve Hrant Dink’in oğlu Arat Dink konuşmacı olarak yer aldı.
“O BİZE HASTALIKLARIMIZDAN NASIL KURTULACAĞIMIZI GÖSTERİYOR”
Sungur, Dink’in filmde yer alan konuşmaları ile ilgili olarak “Hrant Dink’in sözleri zamandan bağımsız” değerlendirmesinde bulundu.
Avukat Fethiye Çetin de, Dink’in sözlerine değindi. Çetin, “Hrant, yarayı gösteriyor. Zira yara nerede açılmışsa çözüm için orayı görmek gerekir. Biz birbirimizin doktoruyuz. Ondan çok şey öğrendik. Öğrenmeye de devam ediyoruz. İçten içe çürüyen hastalıklı bir toplumuz. O bize, hastalıklarımızdan nasıl kurtulacağımızı; barışçıl bir geleceği nasıl kuracağımızı, farklılıklarımızla bir arada barış içinde nasıl yaşayabileceğimizi gösteriyor. Benim esas sancım bu topraklarda 3 milyon nüfustan, Cumhuriyet’e geçerken 300 bin olduk. O 300 bini de tükettiler. Tarihi, “Niye yok?” diye okumak lazım; “İyi ki yok” diye değil, diyor” ifadelerini kullandı.
“HRANT, ESASINDA YAZMAKTAN ÇOK KONUŞAN BİR İNSAN”
Ümit Kıvanç ise filmi, en çok yapmak istediği işlerden biri olarak tanımlarken, “Şu dünyadan gitmeden mutlaka yapmak istediğim şeydi. Bunu Arat ve Delal’le çok konuştuk. Hrant, esasında yazmaktan çok konuşan bir insan. Sesiyle, jestleriyle, mimiğiyle Hrant bir bütün. Onu esas o zaman hissediyorduk. O etki öyle bir etkiydi. Onun canlı varlığı başka bir şeydi ve bu da ancak bir filmle aktarılabilirdi” dedi.
Belgesel, bugün saat 20.00’den itibaren Hrant Dink Vakfı’nın web sitesi üzerinden çevrimiçi izlenebilecek.
Barış KOP / İSTANBUL

Hrant Dink cinayetine ilişkin kamu görevlilerinin yargılandığı davanın 100’üncü duruşması görüldü. Duruşmada, mahkeme heyetinin 4’üncü kez değiştiği görüldü.
Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayetine ilişkin kamu görevlilerinin yargılanmasına devam edilen davanın 100’üncü duruşması, bugün Çağlayan’da bulunan İstanbul Adliyesi 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.
3 gün boyunca devam edecek 4’ü tutuklu 77 sanıklı davada mahkeme heyetinin bir kez daha değiştiği görüldü. Bu değişiklikle birlikte davada 4. heyet değişikliği gerçekleşmiş oldu. Yazışmaların okunması ile başlayan duruşmada mahkeme başkanı, MİT mensuplarının dinlenmesine ilişkin yazılan yazıya yanıt gelmediğini söyledi.
“100 DURUŞMADIR ADALET TALEP EDİYORUZ”
Hrant’ın Arkadaşları, davanın 100. duruşması öncesi basın açıklaması yaptı. 100 duruşmadır adalet istediklerini vurgulayan Hrant’ın Arkadaşları, “Bu davada adalet yerini bulana kadar buradayız” dedi.
Hrant’ın Arkadaşları adına konuşan Bülent Aydın şunları söyledi:
“Bir kez daha adalet talebimizi dile getirmek için toplandık. Bugün, yarın ve öbür gün, 3 gün boyunca duruşmaları takip edeceğiz. Hrant Dink öldürüldükten birkaç ay sonra açılan ve tetikçilerin yargılandığı dava 5 yıl sürdü. 5 yıl sonunda skandal bir kararla sonuçlandı, birkaç kendini bilmez bir araya gelmiş ve yıllardır hakkında kampanyalar yürütülen, bir ırkçılık kampanyasının hedefi haline getirilen Hrant Dink’i sözümona Trabzon’dan bir çocuk gelip İstanbul’da öldürmüş. Böyle sonuçlandı ve dava bozuldu. Yargıtay aşamasından sonra yeniden başladı dava”
Hrant Dink cinayetinde sorumluluğu olan herkesin adalete hesap vermesi gerektiğini ifade eden Aydın, “Polisler, jandarmalar, istihbaratçılar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması devam ediyor. Şimdi 100. duruşmadayız ve buradayız. Hrant Dink in öldürülmesine karışan ve bu cinayetle payı-parmağı olan herkes yargılanana ve mahkeme önüne çıkana kadar adalet yerini bulmuş olmayacak. Evet bu cinayetin tetikçileri cezalandırıldı. Fakat henüz, yani 13 yıl sonra, Dink cinayetinin ortamına hazırlayanlar onu bir kin-nefret objesi haline getirenler ve bu cinayetin ortağı olanlar yargılanmadı” diyerek dava sürecinden bahsetti.
100 duruşmadır adalet talep ettiklerini dile getiren Aydın, “Hrant Dink cinayetini tezgahlayanlar, cinayet mekanizmasını harekete geçirenler yargılansın ve cezalandırılsın istiyoruz. Hrant Dink için adalet talep etmekten vazgeçmeyeceğiz ve adaleti yerini bulana kadar bu davayı takip etmekten vazgeçmeyeceğiz” dedi.
“CİNAYETİ TELEVİZYONDA ÖĞRENDİM”
Duruşmada ilk olarak dönemin Trabzon Jandarma Görevlisi Hasan Gözalan, Trabzon’dan SEGBİS ile bağlanarak olarak dinlendi. Hrant Dink cinayetini televizyondan öğrendiğini iddia eden Gözalan, “Beni aradılar ‘ihbar var’ dediler, Samsun’da yakalanmıştı, Trabzon’dan biri öldürmüş. O zaman öğrendim. Harekat merkezinden aradılar, ihbar tutanağını çözmem için. Ben de gidip çözdüm” dedi.
Mahkeme başkanı, ihbarın geldiği tarih ile çözüm tutanağı arasında zaman farkının nedenini sordu. Gözalan ise çok zaman olmadığını iddia etti. Mahkeme başkanının, Mcdonald’s saldırısına ve Yasin Hayal’e ilişkin bilgisi olup olmadığına ilişkin sorusuna ise Gözalan, “Bilgim yok” yanıtını verdi. Gözalan, “Yasin Hayal, McDonald’s bombalanmasıyla ilgili yer gösterme sırasında ben de vardım. Sonra tutuklandı. Çıktıktan sonra Teknik takibi gündeme gelmedi. İstihbarat değerlendirme toplantılarına katılırdım ama Hrant Dink adını duymadım” iddiasında bulundu.
GÖZALAN, AVUKAT BAKIRCIOĞLU’NUN SORULARINI YANITLADI
Ardından Dink ailesinin Avukatı Hakan Bakırcıoğlu, Gözalan’a soru sormaya başladı. Bakırcıoğlu, Gözalan’ın Trabzon İl Jandarma Komutanlığında hangi tarihe kadar görev yaptığını sordu. Gözalan, 2004-2010 yılları arasında görev yaptığını söyledi. Bakırcıoğlu’nun “Teknik İstihbarat birimi tam olarak ne görev yapar?” sorusuna Gözalan, “Teknik takip ve izleme yapar, teknik cihazlara el koyar” yanıtını verdi.
Bakırcıoğlu’nun “Suçu işlemeye ne tür işlemler yapardınız?” sorusuna Gözalan, “Bizim üzerimizde genelde terör vardı, biz terör amaçlı suçlarla ilgilenirdik” dedi. “Bir suçun işleneceğini öğrendiğinizde ne yapardınız?” sorusuna ise Gözalan, savcıya gidip bilgi verdiğini onun talimatı doğrultusunda işlem yaptıklarını söyledi.
Bakırcıoğlu, “Cinayeti televizyondan öğrendiğinizi söylediniz, sizi kim aradı?” diye sordu. Gözalan ise arayan kişinin ismini bilmediğini ancak harekat merkezinden bir görevlinin kendisini aradığını söyledi. Bakırcıoğlu da bu arama dışında kendisini arayan olup olmadığını sordu. Gözalan, aranmadığını savundu. Bakırcıoğlu, “İhbarın geldiği tarihten 9 gün sonra iletişim tespit tutanağının düzenlenmiş olduğu görülüyor, öncesinde bir tutanak düzenlendi mi?” diye sordu. Gözalan, “O gün yarım saat, bir saat sonra ihbar tutabağı düzenledik. Eminim, ben çözüm yaparken Samast Samsun’da yakalanmıştı” dedi.
PEK ÇOK SORUYA “BİLMİYORUM, HATIRLAMIYORUM” YANITI VERDİ
Gözalan tutanağa ilişkin üstlerine bilgi verip vermediğine dair bütün sorulara; bilgi vermediğini, böyle bir sorumluluğu olmadığını söyleyerek yanıt verdi. Bakırcıoğlu, Hrant Dink cinayetine ilişkin yaptıkları toplantıda gündeme gelip gelmediğini sorunca Gözalan da “Cinayet sonrası daha sonra müfettişler geldi. Basında haberler çıktıkça bizim şubede de çok konuşuldu bu cinayet. Toplantılarda konuşulduğunu hatırlamıyorum” yanıtını verdi.
Gözalan, çapraz sorgu boyunca pek çok soruya bilmiyorum-hatırlamıyorum biçiminde yanıt verdi.
” YASİN HAYAL’İ ÖNCEDEN BİLMİYORDUM”
Gözalan’ın ardından dönemin Trabzon Jandarma Görevlisi Uğur Erdoğan tanık olarak dinlendi. Duruşmaya Ankara’dan SEGBİS ile bağlanan Erdoğan, “İstihbaratta aşırı sol faaliyetlerde görevliydim. Hrant Dink’in adını cinayetten bir ay önce Okan Şimşek ve Veysel Şahin’in araştırması sırasında duydum. Bilgisayarından Hrant Dink ve Agos sayfalarına bakıyordu. Orada gördüm” dedi.
Erdoğan, mahkeme başkanı ile Dink ailesi avukatı Bakırcıoğlu’nun sorularına verdiği yanıtlarda şunları söyledi: “Trabzon’da 2005-2007 Temmuz’a kadar görevliydim. Tim Komutanı Gökhan Aslan’dı. Kendisi terör kısım amiriydi aynı zamanda, gerektiğinde MİT ve emniyetle bilgi paylaşımı yapılırdı. Pelitli’de haber kaynağım yoktu. Üniversiteden vardı. Ben üniversiteye bakıyordum. Yasin Hayal’i önceden bilmiyordum” dedi.
” ERCAN GÜN’ÜN HER ŞEYDEN HABERİ VARDI”
Erdoğan’dan sonra tanık olarak dinlenen Eski İstanbul Güvenlik Şube Müdürü Yunus Dolar ise, Hrant Dink’in öldürüldüğü tarihte Erzincan’da şark görevinde olduğunu söyledi. Dolar, “Ercan Gün’ün kardeşiyle aynı katta çalışıyordum. Bazı isteklerimiz olduğunda Ercan Gün’e iletiyorduk. FETÖ ile ilişkisi vardı. Her şeyden haberi vardı. Ben de FETÖ davasından yargılandım. Etkin pişmanlıktan yararlandım” dedi. Bunun üzerine mahkeme başkanı, emniyetçi sanıklardan isimler okuyarak tanık Yunus Dolar’a “FETÖ ilişkileri var mıdydı?” diye sordu. Dolar ise “Cemaatçı olduğunu net olarak söyleyebilmem için aynı ortamlarda bulunmamız lazım. Ahmet İlhan Güler de cemaatçiydi. Sonra bağlantısı koptu” dedi.
Dolar, Hrant Dink’e ilişkin sorulara, “Ülkü Ocakları başkanının 2004’de Şişli Agos gazetesinin önünde bir eylemi olmuştu. O dönemde tedbir amaçlı iki yazı yazmıştım. Biz azınlıklar büro olarak öneride bulunduk. 2005’te şark görevine gidene kadar bir tek bahsettiğim eylemi gördüm. Sonra da şarka gittim” dedi.
Dolar’ın “Ekrem Dumanlı ile kardeşi arasındaki haberleşmeyi de Ercan Gün yapıyordu” sözleri üzerine söz alan Gün, “Ben Kuleli Askeri Liseden FETÖ’cü olduğum için değil, yabancı dil problemi yüzünden atıldım. Söylediklerinin tamamı iftira. Cemaatin gazetesinde çalışmak, cemaatçilarla bir dönem ilişkide olmak örgüt üyeliği anlamına gelmez” dedi.

Hrant Dink cinayetinden yargılanan kamu görevlilerinin 91’inci duruşmasında mahkemeden MİT’e yanıtlanması istemiyle gönderilen sorulara geri dönüş yapılmadığı öğrenildi. Yarın devam edecek olan duruşmada dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler tanık olarak dinlenecek.
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayetine ilişkin açılan dördü tutuklu 85 sanıklı davanın 91’inci duruşması, Çağlayan’da bulunan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı.
Duruşmada, sanıklar Ali Öz, Volkan Şahin, Reşat Altay ve Muhittin Zenit hazır bulunurken, bazı tutuksuz sanıklar da Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla duruşmaya katıldı.
Duruşmada, dönemin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) İstanbul Bölge Başkanı Hüseyin Kubilay Günay ve dönemin MİT İstanbul Bölge görevlileri Özel Yılmaz ve Handan Selçuk’un hala görevde olup olmadığına ve ifadelerinin alınıp alınmadığına dair MİT Müsteşarlığı’na yazılan yazıya yanıt verilmediği görüldü.
“BİLMİYORUM, HATIRLAMIYORUM”
Duruşmada ilk olarak ‘FETÖ’ soruşturması kapsamında Çanakkale’de tutuklu bulunan dönemin Trabzon TEM görevlisi Mustafa Kuletaş dinlenildi.
SEGBİS aracılığıyla tanık olarak dinlenen Kuletaş, birçok soruyu, ‘yanıtını bilmediği’ veya ‘üzerinden uzun zaman geçtiği’ gerekçesiyle yanıtsız bıraktı.
2004’te Trabzon’daki McDonalds önünde gerçekleşen patlama sorulan Kuletaş, “Terör olayı olarak bize ihbar geldi. Ben büroda kaldım. Olay yerini görmedim. İfade almakla yükümlüydüm. Erhan Tuncel ile Yasin Hayal’in annesi Huri Hayal ve babası Bahattin Hayal’in ifadesini aldım. Teşhis tutanağını ben hatırlamıyorum” dedi.
Kuletaş, Dink ailesinin avukatı Hakan Bakırcıoğlu’nun “Yasin Hayal hakkında çalışma yapılan biri miydi?” sorusuna, “Bildiğim kadarıyla değildi” yanıtını verdi.
“Erhan Tuncel’in McDonalds’ın faili olduğuna dair bilgi verilmedi mi size?” şeklindeki soruya “verilmedi” cevabını veren Kuletaş, Bakırcıoğlu’nun “Yasin Hayal’in sorgusuna katıldınız mı?” sorusunu ise “Altında imzam varsa katılmışımdır, yoksa katılmamışımdır” diye yanıtladı.
TANIK: NEYLE ALAKALI ÇAĞRILDIĞIMI BİLMİYORUM
Verilen aranın ardından devam eden duruşmada, tanık olarak üniversite öğrencisi ve dönemin Trabzon Alperen Ocakları Başkanı Mustafa Öztürk’ün ev arkadaşı Muhammed Çağrı Kırmacı dinlenildi.
Kırmacı, beyanlarının başında “Neyle alakalı çağrıldığımı bilmiyorum” dedi.
Mahkeme Başkanı’nın Kırmacı’ya duruşmaya çağrılma gerekçesini anlatması üzerine Kırmacı, “Erhan Tuncel’i üniversite yurdundan tanırım. Trabzon’da yurtta normal olarak tanıyorum. Yasin Hayal’i mahalleden tanıyorum. Yasin Hayal’i mahalle ortamından tanıyorum. Yasin Hayal ile bir kaç oturmuşluğumuz vardır. Diğer isimleri tanımıyorum” diye konuştu.
Kırmacı, Yasin Hayal’in evlerine gelip gittiğini görmediğini öne sürdü.
Ardından Trabzon emniyetinde istihbaratçı olarak görev yapan Muhittin Zenit, “Benim tanıdığım Muhammet Kırmacı’nın babasının Erzurum’da lokman hekim dükkanı olduğunu biliyorum” dedi. Bunun üzerine Kırmacı, “Evet var” dedi.
Zenit, “Yasin Hayal’e dair Muhammet Çağrı Kırmacı’ndan istihbarat istedim” iddiasında bulundu. Kırmacı da, “Ben tanımıyorum. Benden bilgi istenmedi. Ben Muhittin diye bir polis tanıyorum. Nerede tanıştığımızı söyleyebilir mi?” diye sordu.
MUAMMER GÜLER DİNLENECEK
Zenit, “Tam nerede tanıştığımızı bilmiyorum” dedi. Bunun üzerine Kırmacı, “Ben istihbaratçı olduğunu bilmiyordum. Muhittin isimli polis ile arkadaşımın evinde tanıştım” yanıtını verdi.
Kırmancı, Bakırcıoğlu’nun “Yasin Hayal hiç sizin evinizde kaldı mı?” sorusuna “Hayır. Kesinlikle kalmadı. Okulu bıraktığım sürede bilmiyorum” şeklinde cevaplandırdı.
Bakırcıoğlu’nun “Trabzon’da istihbarat olan ilişkinize dair bilgi aktarır mısınız” demesi üzerine Kırmacı, “Hemşeri olarak tanıştığım polis Muhitin vardı. Bir kaç defa arkadaşın evinde tanıştığımız oldu” dedi.
Bakırcıoğlu’nun sorularını sonlandırması ardından mahkeme heyeti, duruşmayı devam etmek üzere yarına erteledi.
Yarın, dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler tanık olarak dinlenilecek.