Etiket: akademisyen

  • Barış Akademisyeni Zeliha Burcu Acar:Toplumsal barış olmadan Orta Doğu’nun sorunları çözülemez-VİDEO

    Barış Akademisyeni Zeliha Burcu Acar:Toplumsal barış olmadan Orta Doğu’nun sorunları çözülemez-VİDEO

    PİRHA- Barış Akademisyeni Zeliha Burcu Acar, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin yalnızca Türkiye’nin değil, küresel ölçekte demokrasi ve barış arayışlarının bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Acar, toplumsal barış olmadan Orta Doğu’nun sorunlarının çözülemeyeceğini vurgulayarak, “Bu topraklardan Orta Doğu’nun kendisinden, Anadolu’dan yükselen bir barış ve aydınlanma hareketi olabilir” dedi.

    Barış Akademisyeni Zeliha Burcu Acar, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Barış sürecinin tarihsel, toplumsal ve uluslararası boyutlarıyla ele alınması gerektiğini ifade eden Acar, kadınların barış mücadelesindeki rolüne dikkat çekti. Sürecin toplumsallaşmasının ve hukuki güvenceye kavuşmasının önemine vurgu yapan Acar, barışın dışarıdan gelecek bir müdahaleyle değil, toplumun kendi dinamikleriyle inşa edilebileceğini söyledi.

    “BARIŞ SÜRECİ KAVRAMININ İÇİ BOŞALTILMADAN KONUŞULMALI”

    ‘Barış Süreci’ kavramının içinin boşaltılmadan konuşulması gerektiğinin altını çizen Acar, “Çünkü barış inşası ve barış süreci kavramlarını çok eksik anladığımızı düşünüyorum. Bu süreç çok gecikiyor. Hiç buna benzer bir işaret yok. Biz buna nasıl inanalım? Sorunumuz buysa bu sorunu çözmekte kadınların öncü olabileceğini düşünüyorum” dedi.

    Barış sürecinin anlaşılması için sorunun ve buna karşı verilen mücadelenin tarihsel sürecine ve uluslararası siyaset planlamasına bakılması gerektiğini belirten Acar, yaşadıklarının da bu tablonun bir parçası olduğunu ifade etti.

    Acar, “Barış Akademisyen olarak kendi ülkemin güvenlik planı ya da genel politikasına dair bir eleştiri yapmışım. İşimden olma nedenim bu. Tutumuma iktidar tarafından verilen cevap demokrasi ile ilgili bir sorun olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu sorun aynı zamanda küresel bir sorun” diye konuştu.

    “BARIŞ GÖKTEN GELMEYECEK”

    Türkiye’de hukuki güvenliğin yeniden sağlanabilmesi için farklılıkları gözeten bir barışın toplumsallaşması ve yasalaşmasının gerekli olduğunu vurgulayan Acar, şöyle devam etti:

    “Bu nasıl olacaktır? Böyle bir hukuk bize gökten gelmeyecek ya da herhangi bir kurtarıcı da beklemiyoruz. Tabii ki cezaevinden çıkması gereken çok sayıda siyasi tutuklu var. Bunların ciddi bir sorun olduğunu ben hiç unutmuyorum. Ama sürecin geneline uluslararası ilişkilere de bakmamız gerekiyor. Sürekli erkeklere bıraktığınız, hamasetle dolu uluslararası politika alanına el atmamız gerekiyor. Kendi ülkemizin neyi temsil ettiğine bakmamız şart. Küresel dünyanın daha demokrat bir hale dönüşmesi şart. Çünkü şovenizm her alanda yükseliyor. Mezhepçilik, milliyetçilik, farklılıklar kullanılıyor. Bunları aşmak için kadınların kendi ülkesinin ve yaşadıkları Ortadoğu’nun dış politika açısından nasıl değişiklikler yaşadığını yakından takip etmesi gerekiyor.”

    “ANADOLU’DAN YÜKSELEN BİR BARIŞ VE AYDINLANMA HAREKETİ OLABİLİR”

    Toplumsal barışın yalnızca Türkiye için değil, Orta Doğu’nun geleceği açısından da belirleyici olduğunu söyleyen Acar, şunları kaydetti:

    “Aynı zamanda hepimizin risk alması gerekiyor. Çünkü toplumsal barış olmadan Orta Doğu’nun sorunları çözülemez. Orta Doğu’nun sorunlarını batıdan bir modernite aydınlanma gelip de çözemez. Bu süreç bize şunu bir daha kanıtladı. Bu topraklardan Orta Doğu’nun kendisinden, Anadolu’dan yükselen bir barış ve aydınlanma hareketi olabilir. Bence ülkemizdeki gelişmeye bu açıdan bakalım.”

    “VAZGEÇMEYELİM”

    “Kendi barış sürecimize kendimiz sahip çıkalım” çağrısında bulunan Acar, dışarıdan herhangi bir kurtarıcı beklenmemesi gerektiğini vurguladı.

    Laiklik ve sekülerlik mücadelesinin daha güçlü yürütülmesi gerektiğini belirten Acar, bu alanda yürütülen mücadelelere dikkat çekilmesi gerektiğini söyledi. Kürt hareketinin bu açıdan umut veren bir yerde durduğunu ifade eden Acar, meseleyi yalnızca güç ilişkileri üzerinden değerlendirmenin eksik kalacağını dile getirdi.

    Kadın mücadelesine hem genel çerçevede hem de günlük yaşamın ayrıntılarında bakılması gerektiğini belirten Acar, bu alanda öncülük eden aktörlerin iyi analiz edilmesinin önemine işaret etti. Dünyada kadın mücadelesi açısından Ortadoğu’nun yakından takip edildiğini hatırlatan Acar, “Bu neden takip ediliyor? Ona bir dikkat edelim. Biz bunun dibindeyiz ve Ortadoğu’da kadın mücadelesine inanan tek hareketle barışmaya çalışıyoruz. Ve bence bu çok değerli bir şey. Bu yüzden bundan vazgeçmeyelim” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/MERSİN

  • KESK’liler Ankara’dan seslendi: KHK’ler iptal edilsin!-VİDEO

    KESK’liler Ankara’dan seslendi: KHK’ler iptal edilsin!-VİDEO

    PİRHA-KHK ile kamu görevlerinden ihraç edilenlerin görevlerine dönmesi talebiyle Ankara’ya yürüyen KESK üyelerinin Meclis’e yürümesine izin verilmezken, KESK’liler Madenci Parkı’nda oturma eylemi başlattı.

    Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kamu görevinden ihraç edilenlerin işlerine iadesi için Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) tarafından 14 Ekim’de Diyarbakır’dan Ankara’ya başlatılan yürüyüş dün tamamlandı. Ankara’ya ulaşan KESK’liler, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Genel Merkezi’nin önünde toplanarak Meclis’e yürümek istedi. KESK’liler, polis tarafından abluka altına alındı.

    “MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    Ablukaya ve gazetecilerin görüntü almasına tepki gösteren ve kendisi de ablukada kalan KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz, “15 Temmuz 2016 yılında OHAL’de KHK’yle ihraç edilen kamu emekçileri, aradan 9 yıl geçmesine rağmen hala görevlerine iadesi edilmediler. Neden iade edilmediklerini ise arkadaşlarımız hala bilmiyor. Son arkadaşımız görevine dönünceye kadar bu mücadeleye devam edeceğiz” dedi. Yapılan görüşmelerin ardından abluka kaldırıldı.

    “NİYE İHRAÇ EDİLDİLER?”

    KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, darbe girişimi sonrası bu ülkede 125 bin kamu emekçisi ihraç edildiğini hatırlatarak, şunları dile getirdi:

    “Hiçbir darbe döneminde, darbelerini başarılı olduğu dönemlerde dahi bu kadar kamu emekçisi ihraç edilmemişti. Darbe süreçlerinde kimse bu kadar etkilenmemişti. Hiçbir darbe süreci 10 sene boyunca kurumların kapatılmasıyla devam etmemişti. 125 bin kamu emekçisi ihraç edildi. Niye ihraç edildiler? İhraç sebepleri, bu ülkede emekçinin hakkını almak için yapmış olduğumuz eylemlere katılmaktı. Bu ülkede barışın tesis edilmesini talep etmekti. 8 Mart’larda kadına yönelik şiddetin son bulmasını talep etmekti. Nitelikli anadilde eğitim talebiydi.

    Barışın inşa edilmesi, o ülkede yaşayan halkların, emekçilerin ortak yaşamı ve gönüllü birlikteliğiyle kurgulanabilir. Bunun için demokratik uygulamaların tekrar tesis edilmesini gerekir. KHK ihraçları dönemi sonrasında bu ülkede seçilmiş belediyelere kayyumlar atandı. KHK ihraçlarıyla başlayan hukuksuzluk kayyumla da durmadı. Dergiler, gazeteler televizyonlar kapatıldı. Haber alma hakkımız ortadan kaldırıldı. Torba yasalarla emeklilik haklarımız elimizden alındı. Bugün emekli olamayışımız tesadüf değil. Bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılarak kadına yönelik şiddet meşrutiyet kazandı.”

    Açıklamanın ardından oturma eylemine geçen kitle, eylemlerini saat 17.00’a kadar sürdürecek.

    PİRHA/ANKARA

  • Mersin’de 164 kurum ve kişi, kayyıma karşı deklarasyon yayınladı- VİDEO

    Mersin’de 164 kurum ve kişi, kayyıma karşı deklarasyon yayınladı- VİDEO

    PİRHA- Mersin’de 164 siyasi parti, sivil toplum örgütü temsilcileri ile akademisyen, gazeteci ve sanatçılar Akdeniz Belediyesi’ne kayyım atanmasına karşı deklarasyon yayınlayarak, iktidarı halkın iradesine saygı duyup yasaları uygulamaya çağırdı.

    Mersin’in DEM Parti’li Akdeniz Belediyesi’ne kayıım atanmasına tepkiler yükselmeye devam ediyor. Akdeniz Belediyesi önünde nöbet eylemi devam ederken, kayyıma karşı Emek ve Demokrasi Platformu öncülüğünde deklarasyon hazırlandı. Çok sayıda siyasi parti, sivil toplum örgütü temsilcileri ile akademisyen, gazeteci ve sanatçılar Mersin Gazeteciler Cemiyeti’nde basın toplantısı düzenleyerek, deklarasyonu kamuoyuyla paylaştı.

    MÜCADELE VURGUSU

    Mersin Emek ve Demokrasi Platformu Dönem Sözcüsü Kemal Göçmen “AKP-MHP iktidar bloğunun yargı sopasıyla kayyım darbesini sürdürmesi ve kayyım zorbalığına yeni halkalar eklemesine karşı biz aşağıda imzası olanlar sorumluları bir an önce demokratik taleplerimizin gereklerini yerine getirmeye, toplumu da bu uygulamalara karşı birlikte mücadeleye çağırıyoruz!” dedi.

    Göçmen, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ile ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde hükümetin, 1 Eylül 2016 tarihli 674 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile (KHK) 5393 Sayılı Belediye Kanununun 45.maddesinde değişiklik yaparak belediyelere kayyım atama yetkisi aldığında bahsederek, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Venedik Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu raporlarında bu uygulamayı “seçmen iradesinin ihlali” olarak değerlendirdiğini vurguladı.

    İKTİDARA ÇAĞRI

    Göçmen, iktidarın her seçimde kaybettiği belediyeleri kayyımla gasp ederek halka seçme ve seçilme hakkının olmadığı izlenimini derinleştirdiğini belirtti. Göçmen, şunları söyledi:

    “Vatandaşlık statüsünün en temel güvencelerinden biri olan seçme ve seçilme hakkı yine en temel güvencelerden olan bağımsız ve adil yargının olmadığı bir ortamda halkın elinden alınıyor. Seçme ve seçilmenin anlamsızlaştığı, hukukun tamamen araçsallaştığı bu süreç halkın vatandaşlık statüsüne ağır ve bilinçli bir saldı niteliği taşıyor. İktidarın antidemokratik kayyım uygulamaları sadece yerel seçimleri değil, üniversiteler, meslek odaları da dahil tüm seçme ve seçilme haklarını hedef alıyor. İktidar, kayyım öncesi ve sonrası uygulamalar ve hak ihlalleri ile milletvekillerinden gazetecilere kadar hukuksuzluklara devam ediyor. Yaşanan sürecin hiçbir hukuki gerekçesi olmadığını, tamamıyla siyasi bir operasyon olduğunu gözler önüne seriyor. İktidarı Anayasa ve yasalar ile Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslararası anlaşmaların gereğini yerine getirmeye; demokratik rejimin olmazsa olmazı seçme-seçilme hakkına, emeğin haklarına ve barışa yönelik saldırıları politikalarına son vermeye, halkların seçtiği belediye başkanları/eş başkanlarını ve meclis üyelerini görevlerine iade etmeye çağırıyoruz! Kayyımların yerel yönetim emekçilerini işinden, ekmeğinden eden, toplu sözleşmelerini iptal eden, sürgünü, sendikal ayrımcılığı, angarya çalıştırmayı rutin hale getiren emek düşmanlığının en görünür hali olduğunu vurguluyoruz. Yolsuzluklara, yandaşlara ihale dağıtmaya, halkların omuzlarına katmerli borçların yüklenmesine karşı sessiz kalmayacağız.”

    İMZACILAR

    Deklarasyona imza atan siyasi parti ve sivil toplum örgütlerinin isimleri şu şekilde:”DEM Parti İl ve İlçe Örgütleri, DBP, Devrimci Parti, EMEP, Sol Parti, CHP, SYKP, ESP, TÖP, TİP, Yeşil Sol Parti, 26. Dönem Milletvekili ve eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar, 26. Dönem Milletvekili Aytuğ Atıcı, 26. Dönem Milletvekili Fatma Kurtulan, 27. Dönem Milletvekili Rıdvan Turan, 27. Dönem Milletvekili Alpay Antmen, 27. Dönem Milletvekili Cengiz Gökçel, 28. Dönem Milletvekili Ali Bozan, 28. Dönem Milletvekili Hasan Ufuk Çakır, 28. Dönem Milletvekili Perihan Koca, 28. Dönem Milletvekili Mehmet Emin Ekmen, Akdeniz Belediyesi Meclis Üyeleri Aydın Kılıç, Ahmet Tuncer, Gülbahar Kuş, Feride Aslan Bilgiç, Behiye Atay, Ruken Savucu, Nuray Şahin, Yakup Danış, Yılmaz Turan, Abdulsamet Oğuz, Fatma Demir, Ali Yıldırım, Yahya Delil, Yenişehir Belediyesi Meclis Üyeleri Ayşe Aydoğan, Fatmagül Demirtağ, Salih Akbaş, Necmettin Cabadak, İbrahim Cinbaş, Zerife Genç, Toroslar Belediyesi Meclis Üyeleri Hülya Ayhan, Erdoğan Ay, Sibel Tamaç, Hıdır Berk, Abdülkerim Elçi, Sevgi Aktaş, Bejna Güney, Barış Sadi, Abdulcabbar İlbilgi, Yakup Bozan, Beyaz Köse, Mezitli Belediyesi Meclis Üyeleri Hatice Çoban İsmet Kırboğa, Tarsus Belediyesi Meclis Üyeleri Selçuk Aykut, Elif Karaman, Hamdiye Kırıcı, Şerif Durmaz, Faik Altın, Mehmet Halil Demir, 68’liler Derneği, 78’liler Derneği, Akdeniz Engelliler Derneği, Akdeniz GÖÇ-DER, Ajdeniz Sosyaş Eğitim Vakfı, Alevi Kültür Derneği Mezitli ve Yenişehir Şubeleri, Barış Anneleri İnisiyatifi, Çağdaş Hukukçular Derneği, ÇUKAY-DER, DAD, Dinamik Engelliler Derneği, DİYA-DER, Engelli Hakları ve Engelsiz Gelecek Derneği, Engelli Kadınlar Derneği, Engelliler Konfederasyonu, Günebakan Kadın Derneği, Halkevi, HDK, İHD, Kadın Gazetecileri Derneği, Kültürhane, MEDYA-DER, Mezitli Engelli Anneleri ve Gönüllüleri Derneği, Mimoza Kadın Derneği, Mor Dayanışma Kadın Derneği, Sanatolia, Soldep Kadın Derneği, TUAY-DER, Türkiye Emekliler Derneği, Artvinliler Derneği, GİŞDER, Siirt Paris Dayanışma Derneği, BES,BTS, DİSK Emekli-Sen, DİSK Genel-İş, Eğitim-Sen, HABER-SEN, Kültür Sanat-Sen, Mersin Tabip Odası, SES, Tarım Orkam-Sen, TMMOB Mersin İKK, Tüm-Bel-Sen, Tüm Emekli-Sen 2017 Mersin ve Mezitli Şubeleri, Tüm Emekli-Sen 2021, TÜM-TİS, YAPI YOL-SEN, YOL-İŞ Sendikası, Bilgisayar Mühendisleri Odası, Çevre Mühendisleri Odası, Elektrik Mühendisleri Odası, Fizik Mühendisleri Odası, Gıda Mühendisleri Odası, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, İçmimarlar Odası, İnşaat Mühendisleri Odası, Jeofizik Mühendisleri Odası, Jeoloji Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası, Maden Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Şehir Plancıları Odası, Tekstil Mühendisleri Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Adıyaman Balyanlılar Derneği, Adıyaman Bulamlılar ve Çevre Köyleri Kültür Derneği, Batman İl e İlçe Kültür ve Dayanışma Derneği, Bitlis Korcan Dayanışma Derneği, Dersimliler Derneği, Diyarbakırlılar Derneği, Doğu ve Güneydoğu Dernekleri Federasyonu, Haçova Kültür Derneği, Hakkari İl ve İlçe Dayanışma Derneği, Mardin Kızıltepeliler Derneği, Mardin İl ve İlçeleri Dayanışma Derneği, Osmaniye İl ve İlçeleri Dayanışma Derneği, Pazarcıklılar Derneği, Siirt Kikan Dayanışma Derneği, Siirt Pervari Dayanışma Derneği, Şırnak İl ve İlçe Dayanışma Derneği, Akademisyenler Adnan Şahin, Atilla Güney, Esra Ergüzeroğlu, Mustafa Kalay, Mustafa Şener, Ulaş Bayraktar, Veli Mert, Fotoğraf Sanatçıları Arif Kılıç, Özcan Yaman ve Tülin Şahin Okay, Gazeteci Abidin Yağmur, KHK’li İnsan Hakları Aktivistleri Cihad Aktay Göçer ve Kadri Memiş, Mehmet Şaşkara, Nurhan Kılıçkaya, Sanatçılar Bayram Karataş, Kadir Çat, Şair Erdal Dalgıç, Tiyatro Sanatçısı Melih Kayadelen, Radyocu Necmi Aydın, Yazarlar Murat Çakır, Alaaddin Bilgiç, Adil Okay ve Aydan Yalçın.

    PİRHA/ MERSİN

  • Alevi akademisyen Rasha Al-Ali, HTŞ çeteleri tarafından kaçırıldı

    Alevi akademisyen Rasha Al-Ali, HTŞ çeteleri tarafından kaçırıldı

    PİRHA – Alevi akademisyen Rasha Al-Ali, HTŞ’ye bağlı çeteler tarafından Suriye’de kaçırıldı. Hayatından endişe edilen akademisyenden haber alınamıyor.

    Suriye’de Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) örgütünün Esad yönetimini devirmesi ardından Alevilerin de tedirginliği arttı. Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 13’ünü oluşturan Aleviler, ülkenin daha çok sahil kesiminde yaşam sürmekteydi. Şam’ın düşmesi ardından HTŞ’liler, başta Lazkiye olmak üzere birçok kentte Alevilerin yaşam alanlarını adeta gasp etti.

    Suriye’deki Alevilere ait inanç merkezlerine yönelik saldırılar da tepkilere neden oluyor. Hüseyin bin Hamdan el Hasibi’nin türbesinin yakılıp, görevli beş sivilin öldürülmesi sonrasında bölgedeki korku daha da arttı.

    Son olarak Arap coğrafyasında birçok kitabı okutulan ve dünyanın birçok ülkesinde yaptığı araştırma ve çalışmalarla tanınan Alevi akademisyen Rasha Al-Ali’nin, terörist HTŞ çeteleri tarafından kaçırıldığı öğrenildi.

    Humus Üniversitesi’ne giderken kaçırılan akademisyenden bilgi alınamıyor.

    (HABER MERKEZİ)

  • Bin 43 isimden ‘Barış’ çağrısı!

    Bin 43 isimden ‘Barış’ çağrısı!

    PİRHA- Aydın, yazar ve siyasetçilerin de aralarında olduğu bin 43 isim, “barış ve demokrasi sürecinin” başlaması için acilen adım atılması çağrısı yapılarak, “Kalıcı bir barışın toplum nezdinde inşa edilebilmesi için özgür, eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal yaşantının da sağlanması gerekir. Bunun için de ekonomide bölüşümün yoksullar ve çalışanlar lehine yeniden düzenlenmesine, açlığın, yoksulluğun, işsizliğin, kadın katliamlarının, iş cinayetlerinin, bebek istismarlarının, eğitim, sağlık ve barınma sorununun yaşanmadığı bir ülkenin inşa edilmesine gereksinimimiz var” denildi.

    Aydın, yazar, siyasetçi ve avukatların aralarında olduğu bin 43 isim, Kürt sorunu için çözüm çağrısı yaptı. “Barış ve Demokrasi Hepimiz İçin” başlıklı bildiri yayınlayan bin 43 isim, Kürt sorunuyla ilgili olarak silahların susması ve bir barış ve demokrasi sürecinin başlaması için gereken adımların acilen atılması çağrısında bulundu.

    Bildiride şunlar dile getirildi:

    “Türkiye güç bir dönemden geçmektedir. Bir yanda artan yoksulluk ve hukuksuzlukla birlikte, halktan gördüğü destek zayıfladıkça sorunlarını şiddete başvurarak çözmeye çalışan bir iktidar var. Seçilmiş belediye başkanlarını görevden alıp yerlerine devlet memurlarını kayyım atamak, her türlü barışçı gösteriye polis şiddetiyle karşılık vermek, en ufak bir eleştiride bulunanları cezaevine göndermek, Kürt sorununu şiddet yoluyla çözmeye çalışmak şiddet siyasetinin değişik yönleri. Öbür yanda Türkiye bir savaş çemberiyle sarılmış durumda. Bunun en büyük acısını sivil halk, kadınlar ve çocuklar çekiyor.

    Türkiye’yi bu şiddet ortamından çıkaracak bir barış hareketine her zamandan fazla ihtiyacımız var. Barış sadece silahlı çatışmaların sona erdirilmesi değil, aynı zamanda savaşa yol açan uyuşmazlıklara çözüm bularak çatışma nedeninin ortadan kaldırılması demektir. Kürt sorununun barışçı yollardan çözümü toplumsal ve siyasal barışın vazgeçilmez bir öğesidir. Barışın silahla sağlanamayacağına inanıyoruz.

    Öte yandan Kürt sorununu sadece Türkiye’nin sınırları içindeki bir sorun olarak görmek yanıltıcı olur. Suriye’de savaş ve çatışma ortamı ile Kürt sorunu konusunda Türkiye, bölgedeki bütün halkların yararına olacak barışçı bir siyaset izlemediği sürece Türkiye’de Kürt sorunuyla ilgili gerçek bir barışın sağlanması da güçtür.

    Ekim başından itibaren ortaya çıkan gelişmeler barış beklentisi yaratmakla birlikte, iktidarın Kürt sorununda barışçıl ve demokratik bir çözüm arayışı olduğuna dair belirti yoktur.

    O nedenle biz, aşağıda imzası bulunanlar, bir barış sürecinin başlaması için çağrıda bulunmak istiyoruz. Bu aynı zamanda bir demokrasi, ekmek, adalet, özgürlük, insan hakları ve hukuk devleti çağrısıdır. Yaşadığımız deneyimlerden biliyoruz ki, Kürt sorunu ancak demokrasi çerçevesinde ve insan hakları temelinde çözülebilir. Kürtlerin hakları ancak Türkiye’de yaşayan her bireyin temel hak ve özgürlüklerinin hukuk devletiyle güvence altına alınmasıyla korunabilir. Katılımcı bir demokrasi ancak yerel yönetimleri boğan katı merkeziyetçiliğin gevşetilmesiyle sağlanabilir. Eşit yurttaşlık ancak bütün kimliklere saygı gösteren çoğulcu bir demokrasiyle gerçekleşebilir.

    Barış savaşın bitmesiyle gerçekleşmez. Barışın inşa edilmesi, üzerinde duracağı yapıların oluşturulması gerekir. Bu bağlamda barışı her şeyden önce hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası hukuk standartları eksenine oturtmanın önem taşıdığı düşüncesindeyiz.

    Sürekli, kalıcı bir barışın inşa edilmesinde demokratik toplum-kitle örgütlerinin önemli bir rolü olduğuna inanıyoruz. Şimdiye dek Kürt sorununa ilişkin bütün girişimler devlet ya da siyasal aktörler tarafından yapıldı. Oysa toplumun demokratik birey ve örgütlerinin ön ayak olarak halkla birlikte başlatacağı bir barış süreci barışın toplumsallaşmasına, barış sürecine toplumsal destek sağlanmasına, toplumdaki şiddet kültürü yerine barış kültürünün yerleşmesine yol açacaktır. Barış sadece savaşan tarafları kapsayan bir kavram değildir. Bütün toplumu içine alan toplumsal bir kavramdır. O nedenle barış sürecinin başarısı toplumsal desteğe bağlıdır.

    Kalıcı bir barışın toplum nezdinde inşa edilebilmesi için özgür, eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal yaşantının da sağlanması gerekir. Bunun için de ekonomide bölüşümün yoksullar ve çalışanlar lehine yeniden düzenlenmesine, açlığın, yoksulluğun, işsizliğin, kadın katliamlarının, iş cinayetlerinin, bebek istismarlarının, eğitim, sağlık ve barınma sorununun yaşanmadığı bir ülkenin inşa edilmesine gereksinimimiz var.

    Barış içinde yaşama hakkı bir temel insan hakkıdır. Nuremberg Mahkemesi’nde savaşın barışa karşı işlenmiş bir suç olduğu kabul edilmiştir. 12 Kasım 1984 tarihli BM Genel Kurul kararında ‘tüm insanların kutsal bir hak olan barış içinde yaşama hakkına sahip olduğu’ ifade edilmektedir.

    10 Aralık 2010 tarihinde İspanya’nın Santiago de Compostela kentinde düzenlenen Barış İçinde Yaşama Hakkı Kongresi’nde kabul edilen bildiride bireylerin, grupların, halkların adil, sürdürebilir, kalıcı barış içinde yaşama hakkına sahip olduğu belirtilmekte ve bu hakkın sağlanması ve korunması sorumluluğunun devlete ait olduğunun altı çizilmektedir. Bildiride ayrıca halkların ve bireylerin devlet tarafından ‘düşman olarak görülmeme hakkı’ndan söz edilmekte.

    Bu düşüncelerden hareketle, aşağıda imzası bulunan bizler, barış içinde yaşama hakkımızı kullanıyor, Kürt sorunuyla ilgili olarak silahların susması ve bir barış ve demokrasi sürecinin başlaması için gereken adımların acilen atılması çağrısında bulunuyoruz.

    “Barış ve Demokrasi Hepimiz İçin” çağrısında imzası bulunan isimler şu şekilde:

    Ahmet Telli, Ali Bayramoğlu, Ali Haydar Konca, Ahmet Faruk Ünsal, Akın Birdal,  Nüsret Doğruak, Ayşe Erzan, Ayşegül Devecioğlu, Baskın Oran, A. Ertan Mısırlı, A. Gülsün Sop, A. Ömer Türkeş, Abdo Yılmaz, Abdulbaki Erdoğmuş, Abdulgafur Doğru, Abdulgani Poyraz, Abdulhakim Daş, Abdulkadir Güleç, Abdullah Aktaş, Abdullah Aren Çelik, Abdullah Babacan, Abdullah Çağer, Abdullah Demirbaş, Abdullah Göllü, Abdullah Keskin, Abdurrahim Doğan, Abdurrahim Şişman, Abdülaziz Akyol, Abdülkerim Yakut, Abdülselam Suvakçı, Adalet Dinamit, Adalet Ünlü, Adil Demirci, Adil Güler, Adil Okay, Adnan Ekşigil, Adnan Kaya, Adnan Özyalçiner, Adnan Şahin, Afşin Kum, Ahmet Aksoy, Ahmet Avşar, Ahmet Aydoğan, Ahmet Aykaç, Ahmet Çakmak, Ahmet Dağ, Ahmet Dindar, Ahmet Doğan, Ahmet Ergin, Ahmet Erkan, Ahmet Haşim Köse, Ahmet Işık, Ahmet İnam, Ahmet İnsel, Ahmet Karagöz, Ahmet Kardam, Ahmet Malkoçoğlu, Ahmet Özdemir Aktan, Ahmet Özmen, Ahmet Tüzün, Ahmet Ümit, Ahmet Yıldırım, Ahmet Zirek, Akın Atalay, Akın Atauz, Akın Yanardağ, Akif Bayrak, Akif Kurtuluş, Albert Ali Salah, Alev Özgüner, Algan Sezgintüredi, Ali Atalan, Ali Bilge, Ali Bulaç, Ali Demir, Ali F. Bilir, Ali Fikri Işık, Ali Galip Yıldız, Ali Karakoç, Ali Karapınar, Ali Nesin, Ali Şimşek, Ali Yalçın, Ali Yıldırım, Aliye Özlü, Alpar Sevgen, Altay Öktem, Anıl Mert Özsoy, Arif Ali Cangı, Arif Altunkalem, Arif İsmet Yılmaz, Arzu Filiz Güngör, Arzu Şahin, Askeri Tanrıkulu, Aslı Bahar Özbilen, Aslı Telli, Asuman Bayrak, Asuman Susam, Ata Yazıcıoğlu, Ataol Behramoğlu, Atilla Birkiye, Atilla Coşkun, Atilla Durak, Aycan İrmez, Aydın Bodur, Aydın Çetinkaya, Aydın Deniz, Aydın Erdoğan, Aydın Gelmez, Aydın Gümüş, Aydoğan Kars, Ayfer Koçak, Ayfer Tunç, Aygül Demirtaş, Ayhan Baran, Ayhan Çelik, Ayhan Erensoy, Ayhan Ergenç, Aykut Erdoğan, Ayla Akat, Aysel Hoşgit, Ayşe Acar Başaran, Ayşe Arat, Ayşe Ayben Altunç, Ayşe Bakkalcı, Ayşe Gözen, Ayşe Güngör, Ayşe Özdemir, Ayşe Sarısayın, Ayşe Sözeri Cemal, Ayşe Şehriban Demirel, Ayşe Yolageldili, Ayşen Şahin, Ayşenur İğdem, Aytekin Sağlam, Ayten Sezgin, Azad Yıldırım, Aziz Tunç, Bahadır Altan, Bahri Belen, Bahri Gedik, Banu Çukadar, Barış Işık, Barış İnce, Barış Yavuz, Berrin Sönmez, Bayram Bozyel, Bedia Özgökçe Ertan, Bediz Yılmaz, Bedrattin Karaboğa, Bekir Benek, Belgin Bıyıkoğlu, Belma Fırat, Beral Madra, Beril Eyüpoğlu, Berna Kılınç, Berrin Oyur, Besime Konca, Beşir Biçer, Beşir Demirkanoğlu, Betül Tanbay, Beyza Diler, Bışar İçli, Bilal Karabay, Binnaz Toprak, Birgül Oğuz, Birsen Atakan, Burhan İşiyok, Bülend Tuna, Bülent Atamer, Bülent Ateş, Bülent Tekin, Bülent Türkmen, Bülent Yarbaşı, Cabbar Barış, Cafer Solgun, Cahit Kırkkazak, Cahit Mete, Can Candan, Can Dündar, Canan Aydın Bıçak, Celal İnal, Celalettin Can, Cemal Özen, Cemil Çoban, Cengiz Arın, Cengiz Babalık, Cengiz Bayıldıran, Cengiz Güngör, Cengiz İvdil, Cengiz Kaplan, Ceren Cansu Akkaya, Ceren Gündoğan, Ceren Vardar Acar , Cesari Mercan, Cevahir Bedel, Cevat Aktaş, Cevat Demir, Cevdet Bozkurt, Cevriye Aydın, Cigerxun Polat, Cihan Aydın, Cihan Roj, Cihan Şenoğuz, Cihan Vesek, Cihangir İslam, Coşkun Üsterci, Cuma Boynukara, Cuma Coşan, Cuma Erçe, Cuma Kolukısa, Cüneyt Ozansoy, Çağatay Anadol, Çetin Ali Nergis, Çetin Kulu, Çiğdem Koç, Çiğdem Kozan , Davut Güler, Defne Suman, Demir Çelik , Demir Topçuoğlu, Deniz Durukan, Deniz Galip, Deniz Mukan, Deniz Subaşı, Deniz Türkali, Deniz Yıldırım, Deniz Yonucu, Derya Tolgay, Devrim Avcı, Dicle Akar, Dilek Aykan, Dilek Hattatoğlu, Dilek Öcalan, Dilşa Deniz, Dodan Özer, Doğan Bermek, Doğan Çakmak, Doğan Özgüden, Doğan Özkan, Doğu Yücel, Döne Gevher, Dursun Öztürk, Edip Polat, Edip Yaşar, Efkan Bolaç, Ekrem Baran, Ekrem Kutlu, Elif Akgül Ateş, Elif Keleş O, Elif Sofya, Emel Kaya, Emel Kurma, Emel Uzman, Emin Ekinci, Emine Özhasar, Emine Uşaklıgil, Emrah Kırımsoy, Emrah Taşar, Emre Kutlu, Enes Atila Pay, Engin Çörüşlü, Engin Deniz Akarlı, Engin Deniz Ergin, Engin Turgut, Enis Güngör, Enver Akan, Ercan Bingöl, Ercan İpekçi, Ercan Jan Aktaş, Ercan Y. Yılmaz, Ercüment Akdeniz, Erdal Doğan, Erdal Karakuş, Erdoğan Aydın, Eren Baskın, Eren Keskin, Ergin Cinmen, Ergin Türsoy, Ergün Özgür, Erhan Altunel, Erhan Araz, Erhan Ceylan, Erkan Şenses, Erol Kızılelma, Erol Köroğlu, Erol Memiş, Ertan Meyan, Ertan Zerayak, Ertuğrul Günay, Ertuğrul Kürkçü, Esat Şenyuva, Esen Ulubay, Esha Aktaş, Esin Şenol, Esra Debağcı, Esra Koç, Esra Mungan, Eşber Yağmurdereli, Evren Altınel, Eylem Arzu Kayaoğlu, Eylem Ata, Eylem Gencer, Eyüp Çakır, Eyüp Yılmaz, Ezgi Şahin Yalvarıcı, Fahrettin Ülgün, Faik Bulut, Faik Elmas, Faruk Balıkçı, Fatih Aydın, Fatin Kanat, Fatma Akdokur, Fatma Ayparçası, Fatma Bostan Ünsal, Fatma Erden, Fatma Gök, Fatma Hoşgör, Fatma Kurtulan, Fatma Nevin Vargün, Fatma Taşar Tüfekçi, Fatma Yücel, Fatoş İrven, Faysal Mahmutoğlu, Faysal Özdemir, Faysal Sarıyıldız, Fehmi Tek, Feleknas Uca, Ferat Mehmetoğlu, Ferdağ Ergin Öztürk, Ferdi Yamar, Fergun Özelli, Ferhat Kentel, Ferhat Tunç, Feride Çetin, Feride Çiçekoğlu, Feridun Andaç, Ferman Özgün, Feryal Saygılıgil, Fethi Gümüş, Fethiye Çetin, Fevzi Saygılı, Fevzi Ünal, Feyza Hepçilingirler, Feyzi Kömürcü, Fırat Acar, Fırat Can, Fırat Ceweri, Fırat Epözdemir, Fırat Sandalcı, Fırat Sönmez, Figen Alkaç, Figen Ertem, Fikret Aktaş, Fikret Başkaya, Filiz Aydın, Filiz Kardam, Filiz Kerestecioğlu, Filiz Koçali, Fuat Ay, Fuat Coşacak, Funda Akbulut, Furkan Yer, Füsun Ertuğ, Gaffar Karadoğan, Galip Deniz Altınay, Garo Paylan, Gaye Boralıoğlu, Gençay Gürsoy, Gonca Özmen, Gökay Erol, Gökçe Bilgin, Gökhan Biçici, Gökhan Dayık, Gönen Orhan, Gönül Erterzi, Gül Büyükbeşe, Gülay Bilici, Gülay Koca, Gülayşe Koçak, Güler Fişek, Güliz Sağlam, Gülnur Acar Savran, Gülser Kayır, Gülseren Onanç, Gülseren Pusat, Gülşen Özbek, Gültan Kışanak, Günal Kurşun, Günay Polat, Gündüz Vassaf, Güngör Erçil, Güngör Şenkal, Günseli Baki, Güray Dağ, Gürhan Ertür, Gürkan Develi, Güven Güzeldere, Güvenç Aydoğan, Habibe Danışman, Hacer Ansal, Hacer Özdemir, Hadi Cin, Hadi Polat, Hakan Akçura, Hakan Altun, Hakan Bozyurt, Hakan Etenoğlu, Hakan Subaşı, Hakan Türkmen, Hakim Tokmak, Hakkı Çetin Özdemir, Halide Güneş, Halide Yıldırım, Halil Ergün, Halil Savda, Halim Bulutoğlu, Halis Ertaş, Haluk Özsaraç, Hamdullah Arvas, Hanife Altun, Hanifi Kandemir, Harun Toptan, Hasan Cemal, Hasan Cevat Özdil, Hasan Demirel, Hasan Hayri Ateş, Hasan Kara, Hasan Ortaç, Hasan Öztoprak, Hasan Seçkin, Hasan Ürel, Hasip Kaplan, Hatice Aslan, Hatice Demir, Hatice Doğan, Hatice Göz, Hatice Kavran, Hatice Kocaman, Hatice Seçkin Akuğur, Hatice Zümrüt, Hatip Dicle, Havin Ölmez, Haydar Akgül, Haydar Çetin, Haydar Ergülen, Hayko Bağdat, Hayrettin Güzel, Hayri Yetik, Hıdır Işık, Hicri İzgören, Hidayet Şefkatli Tuksal, Hilmi Aydoğdu, Hülya Akdeniz, Hülya Ceylan, Hülya Ekşigil, Hülya Uygun, Hülya Yalçın, Hürriyet Karadeniz, Hüsamettin Akışlı, Hüsamettin Zenderlioğlu, Hüseyin Aslan, Hüseyin Bektaşoğlu, Hüseyin Çağlar, Hüseyin Esentürk, Hüseyin Kalkan, Hüseyin Küçükbalaban, Hüseyin Mat, Hüseyin Sarıbaş, Hüseyin Sarıgül, Hüseyin Sarısayın, Hüseyin Sevim, Işıl Ünal, İ Hakkı Zariç, İ Kuban Altınel, İbrahim Aksoy, İbrahim Betil, İbrahim Ekinci, İbrahim Halil Subaşı, İbrahim Kaçmaz, İbrahim Karakaya, İbrahim Sinemillioğlu, İdris Baluken, İhsan Berkhan, İlhami Akay, İlhami Sidar, İlkay Alptekin Demir, İlkay Geyik, İlke Çandırbay, İlknur Alcan, İlyas Danyeli, İmam Taşçıer, İnan Demirkan, İnci Hekimoğlu, İnci İşbulur, İnci Özkan Kerestecioğlu, İnci Tuğsavul, İpek Yürekli, İrem Cennet Doğdu, İrfan Aktan, İrfan Keskin, İrfan Oğur, İrfan Uğur, İshak Karakaş, İslam  Arpat, İslam Özkan, İsmail Beşikçi, İsmail Demirci, İsmail Güzelsoy, İsmail Tarhan, İsmail Tekin, İsmihan Okyay Çoban, İz Öztat, İzzet Kılıç, K. Sevim Güngör, Kadir Akın, Kadri Salaz, Kağan Önal, Kamil Ateşoğoğulları, Kamil Tekin Sürek, Kazım Altun, Keleş Öztürk, Kemal Aktaş , Kemal Çınar, Kemal Deniz Çiftçi, Kemal Karanfil, Kemal Ulaş, Kerem Duruk, Kerem Karakuş, Kıvılcım Ünal, Koçer, Koray Feyiz, Korhan Gümüş, Korkut Akın, Kudbettin Ulubay, Kudret Ünal, Kumru Toktamış, Kutsal Utku Tatar, Kuvvet Lordoğlu, Lal Laleş, Latife Akyüz, Levent Akçasu, Levent Köker, Levent Tüzel, Leyla Birlik, Leyla İmret, Lezgin Botan, Lisa Çalan, Ludmilla Denisenko, M. Ali Ateş, M. İhsan Çevik, M. Sezgin Tanrıkulu, M. Şerif Camcı, M. Ufuk Tekin, Mahmut Alikaşifoğlu, Mahmut Balpetek, Mahmut Memduh Uyan, Mahmut Temizyürek, Mahmut Vefa, Mahsum Batı, Mahsum Oral, Mashar Demirkan, Mazhar Zümrüt, Mazlum Çetinkaya, Mehmet A. Oturan, Mehmet Akboya , Mehmet Aker, Mehmet Ali Aslan, Mehmet Bayram, Mehmet Bekaroğlu, Mehmet Bilal Dede, Mehmet Cemil Çoğaltay, Mehmet Cihan Kıran, Mehmet Dicle, Mehmet Doğan, Mehmet Dursun, Mehmet Emin Adıyaman, Mehmet Emin Aktar, Mehmet Emin Aslan, Mehmet Hanifi Yangın, Mehmet İnal, Mehmet Kutlu, Mehmet Merhametsiz, Mehmet Necati Besler, Mehmet Nur, Mehmet Onur Yılmaz, Mehmet Özer, Mehmet Rauf Kesici, Mehmet Said Aydın, Mehmet Soydan, Mehmet Taşdemir, Mehmet Taşkıran, Mehmet Toker, Mehmet Türk, Mehmet Türkay, Mehmet Ural, Mehmet Uysal, Mehmet Vural, Mehtap Tosun, Melek Göregenli, Melek Özman, Melek Taylan Ulagay, Melih Sağıroğlu, Meltem Düzgün, Memet Kara, Menekşe Toprak, Menice Rümeysa Gülmez, Meral Atasoy, Meral Camcı, Mervan Eren Gül, Meryem Koray, Mesut Alp, Mesut Balcan, Mesut Beştaş, Mesut Coşkun, Metin Cengiz, Metin Ersoy, Metin Kılavuz, Metin Temiz, Metin V. Bayrak, Mevsim Yenice, Mihail Vasiliadis, Mine Soysal, Mualla Kavuncu, Muammer Nadir Kaya, Muazzez Uslu Avcı, Muharrem Erbey, Muhsin Çolak, Muhtullah Çoban, Mukri Vakar, Murat Alabey, Murat Büyükyılmaz, Murat Çelikkan, Murat Dinçer, Murat Gülsoy, Murat Gümrükçüoğlu, Murat Güven, Murat Karahan, Murat Karayalçın, Murat Özünay, Murat Özyaşar, Murat Tayyar Sarıkaya, Murat Uyurkulak, Murat Yalçın, Murathan Mungan, Mustafa Aslan, Mustafa Çinkılıç, Mustafa Elveren, Mustafa Eraslan, Mustafa Huzeyfe Okuyucu, Mustafa Kemal Güngör, Mustafa Peköz, Mustafa Şener, Mustafa Taylan Savran, Mustafa Yelkenli, Mustafa Yeşilbağdan, Muzaffer Asma, Muzaffer Kaya, Muzaffer Kutay, Müfit Özdeş, Müge Boztepe, Müge İplikçi, Münir Korkmaz, Münire Dağ, Mürsel Önder, Müslüm Yücel, Müzeyyen Şen, Naci Akıncı, Naci Binay, Naci Sönmez, Nadir Bingöl, Nafiz Sağ, Nafiz Toprak, Nagehan Tokdoğan, Naif Alibeyoğlu, Nalan Barbarosoğlu, Namık Kuyumcu, Nazan Aksoy, Nazan Üstündağ, Nazım Tural, Nazım Turan, Nazik Işık, Nazlı Andan, Necibe İnci Serdar, Necla Kanbur, Necmi Demir, Necmiye Alpay, Nedim Taş, Nergiz Savran Ovacık, Nermin Mollaoğlu, Nesim Ovadya İzrail, Nesimi Aday, Nesli Çetinkaya, Neslihan Yalman, Nesrin Nas, Nesteren Davutoğlu, Neşe Özgen, Neşe Yaşın, Nevay Samer, Nevin Güney İnce, Nevin Kamilağaoğlu, Nevin Soyukaya, Nevzat Süer Sezgin, Nevzat Çağlar Tüfekçi, Nevzat Onaran, Nihat Akdoğan, Nihat Gençosman, Nihat Öcal, Nihat Özcan, Nihat Tepe, Nihat Türk, Nil Mutluer, Nilgün Doğançay, Nilgün Öneş, Nilgün Yurdalan, Nimetulla Güneş, Nimetullah Erdoğmuş, Nizamettin Toğuç, Nur Bekata, Nur Deriş, Nur Sürer, Nuran İmir, Nuray Aslan, Nuray Özdoğan, Nurdan Gürbilek, Nure Basar, Nurettin Çivi, Nurhan Davudyan, Nurhan Demirhan, Nurhan Suerdem, Nuri Demirci, Nuri Ödemiş, Nursel Aydoğan, Nurşen Sönmez, Nurten Ertuğrul, Nusret Doğruak, Nusret Gürgöz, Nusrettin Yaşar, Nuşirervan Elçi, Nüket Esen, O. Meriç Eyüboğlu, Olcay Şimşek, Onur Hamzaoğlu, Orhan Akbay, Orhan Alkaya, Orhan Doğançay, Orhan Gazi Ertekin, Orhan Kaya, Orhan Kemal Cengiz, Orhan Kılıç, Orhan Koçak, Orhan Pamuk, Orhan Sarıbal, Orhan Silier, Osman Baydemir, Osman Çokur, Osman Ergin, Osman Okkan, Osman Şenkul, Oya Baydar, Oya Özgüven, Öget Öktem Tanör, Ömer Faruk, Ömer Faruk Kırnıç, Ömer Güven, Ömer Madra, Önder Birol Bıyık, Özcan Çine, Özcan Gülhan, Özcan İntaş, Özcan Yaman, Özden Özdemir, Özdeş Özbay, Özgür Müftüoğlu, Özgür Zeybek, Özkan Avcı, Özkan Mert, Özlem Cebe, Özlem İşbilir, Özlem Özkan, Özlem Şekercioğlu, Öznur Bayoğlu, Özüm Vurgun, Pakrat Estukyan, Paluri Arzu Kal, Pelda Vesek Sandalcı, Peral Beyaz, Perihan Yoğurtçu, Pınar Ercan, Pınar Öğünç, Polat Özlüoğlu, Rabia Gündoğmuş, Rahim Arslan, Rahmi Akdaş, Rahmi Emeç, Rakel Dink, Ramazan Kurt, Rebia Dirim, Recep Sancaktar, Refika Çakıllık, Reis Çelik, Remzi Çelik, Remzi Karabulut, Remzi Tanrıverdi, Resul Sever, Reşat Kaymaz, Reşo Son, Reyan Tuvi, Rezan Tuncay, Rıdvan Hatun, Rıza Türmen, Rober Koptaş, Rojhat Tunç, Ruken Akça, Ruken Yetişkin, Rukiye Yıldırım, Ruşen Işık, Rüksan Tuna, Rümeysa Çamdereli, S. Kemal Çakıroğlu, Saadet Becerikli, Saadet Erkuş, Saadet Sorgunlu, Sabahat Tuncel, Sabahattin Diril, Sabriye Akkul, Sadullah Sayın, Said Şaşmaz, Saime Tuğrul, Sait Çetinoğlu, Sakin Günel, Sami Evren, Saniye Seçkin, Sarya Can, Savaş Işık, Seçil Ege Işık, Seçkin Özsoy, Sedat Taş, Sedat Vefa Bostan, Sedat Yurtdaş, Selahattin Nesipoğlu, Selçuk Erez, Selim Ölçer, Selim Sadak, Selma Esen, Selma Irmak, Selma Koçiva, Sema Gülez, Sema Kaygusuz, Semih Bilgen, Semih Gümüş, Semih Oktay, Semir Özmen, Semire Nergiz, Semra Karadağ, Semrin Şahin, Sena Kaleli, Sepin Sinanoğlu, Serdar Arat, Serdar Günakın, Serdar Keskin, Serdar Koçol, Serdar M. Değirmencioğlu, Serdar Talay, Serdar Tüm, Sergen Sucu, Serhat Aktan, Serhat Alan, Serhat Eren, Serhat Kaya, Serpil Akyar, Serpil Kemalbay, Sevda Çelik Özbingöl, Sevengül Sönmez, Several Ballıkaya, Sevgi Sümer, Sevgi Yılmaz, Sevim Çelikcan, Sevim Erdoğan, Sevim Korkmaz Dinç, Sevinç Koçak, Seyda Selek, Seydi Fırat, Seyithan Elmas, Seywan Seidian, Sezer Ateş Ayvaz, Sıla Talay, Sidar Gümüş, Sidar Jir, Simten Çoşar, Sinan Özaraz, Sinan Tutal, Sinan Zincir, Sipan Aslan, Songül Beydilli, Songül Çalık, Songül Erol Abdil, Songül Tunçdemir, Suat Bakır, Suzan İşbilen, Suzan Samancı, Suzan Yazıcı, Süheyla İnal, Süleyman Eryılmaz, Süleyman Gökalp, Süleyman Özkaplan, Süleyman Yılmaz, Süreyya Evren, Süreyya Karacabey, Şaban Aslan, Şahide Ağaoğlu, Şahika Yüksel, Şahin Koçan, Şanar Yurdatapan, Şebnem İşigüzel, Şebnem Korur Fincancı, Şebnem Oğuz, Şehbal Şenyurt Arınlı, Şemsettin Bozkurt, Şenay Çöte, Şengün Kılıç, Şerafettin Yarız, Şeref Turgut, Şevin Kaya, Şeyhmus Bayhan, Şivan Cemil Özen, Şule Aytaç, Şükran Şakir, Şükran Yücel, Şükrü Alpsoy, Şükrü Aslan, Şükrü Erbaş, Tahir Kemal Bozkır, Tahir Sargın, Tahsin Yeşildere, Talat Büyük, Talat Kara, Taner Akçam, Taner Kargı, Tansu Açık, Tarık Günersel, Taylan Çelik, Tayyip Korkmaz, Telli Işık, Temel İskit, Tenziye Acar, Tevfik Karahan, Tora Pekin, Toros Korkmaz, Tufan Akgül, Tuğba Hezer, Tuğrul Eryılmaz, Tuna Altınel, Tunç Soyer, Turgut Haskan, Tülay Özdeş, Türkan Demir, Türkan Uzan Avşin, Ubeydullah Kılıç, Ufuk Uras, Uğur Altınarık, Uğur Can Demirci, Uğur Canbilen, Uğur Çıkrıkçılı, Uğur Gökmen, Uğur Sümer, Ülkü Gülşen, Ülkü Sağır, Ümit Aktaş, Ümit Biçer, Üstün Güvener, Vecdi Erbay, Vecdi Sayar, Vedat Altıntaş, Vedat Yıldırım, Vedia Yeşim Bayanoğlu, Vesile Özdem Yükselen, Veysel Demirkaya, Veysi Eski, Viki Çiprut, Yakın Ertürk, Yakup Tilermeni, Yakup Uygun, Yalçın Çelikay, Yalçın Çıdamlı, Yasemin Çargıt, Yasemin Gülbol, Yasemin Özgün, Yasemin Sert, Yasemin Yazıcı , Yaşar Gökoğlu, Yaşar Okur, Yavuz Ekinci, Yavuz Kaya, Yavuz Tüzün, Yeşim Dorman, Yeşinil Yeşilyurt, Yıldız Bayazıt, Yıldız İmrek, Yıldız Önen, Yıldız Tar, Yiğit Gülöksüz, Yunus Muratakan, Yurdusev Özsökmenler, Yusuf Alataş, Yusuf Nazım, Yusuf Ziya Can, Yücel Göktürk, Yücel Kayıran, Yücel Tunca, Yücelay Sal, Yüksel Genç, Zafer Doruk, Zafer Kıraç, Zafer Yıldırım, Zarife Atik, Zehra Arat, Zehra Çelenk, Zehra Şenoğuz, Zeki Işıl, Zekiye Kürkçüoğlu, Zeliha Altuntaş, Zeynel Öztürk, Zeynep Altıok, Zeynep Atikkan, Zeynep Duygu Ağbayır, Zeynep Kaya Akdeniz, Zeynep Kıvılcım, Zeynep Köylü, Zeynep Selimoğlu Akıncı, Zeynep Şaner, Zeynep Tanbay, Zeynep Tozduman, Zeynep Uzunbay, Zihni Karaçay, Ziya Halis, Ziya Pir, Ziya Yavuzeş, Zozan Uzun, Zozan Vargün, Zübeyir Gülabi, Zülal Koç, Züleyha Gülüm, Züleyha Nur.

    (HABER MERKEZİ)

  • Tedavi hakkı engellenen Nuriye Gülmen’in gönderdiği mektuplar da engelleniyor

    Tedavi hakkı engellenen Nuriye Gülmen’in gönderdiği mektuplar da engelleniyor

    PİRHA-Tedavi hakkı engellendiği için Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne yazdığı dört mektup hakkında el koyma kararı verildiğini dile getiren tutuklu akademisyen Nuriye Gülmen, “Benim için meseleyi tedavi hakkından çıkarıp ifade özgürlüğüne dönüştürdüler. Uğradığım muamele, tedavinin engellenmesi, rahatsızlığımın kötü huylu bir hastalıktan kaynaklanma ihtimali, teşhisin ve tedavinin gecikmesi. Bunların hiçbirinin önemi yok. Yaşananlar dışarı “sızmasın” yeter” dedi.

    11 Ağustos 2020 tarihinde ‘terör örgütü üyeliği’ iddiasıyla tutuklanan ve 10 yıl hapis cezası verilen KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen, tedavi hakkının engellenmesine ilişkin Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) yazdığı mektuplarına el koyulmasına ilişkin 4 yıldır tutuklu bulunduğu Silivri Hapishanesi’nden yazdı.

    “MEKTUP ENGELLEMELERİ BİRDEN BİRE ÇOK FAZLA ARTTI”

    Yazdıkları mektuplar hakkında verilen çizme ve el koyma kararlarının kendileri için çok can yakıcı bir hal aldığını belirterek sözlerine başlayan Nuriye Gülmen, “Tahmin edersiniz, burada pek çok hak gaspıyla karşılaşıyoruz. Gücümüz yettiğine hepsine cevap üretmeye, haklarımızı korumaya çalışıyoruz. Hukuki başvurular yapıyor, dilekçeler yazıyor, idareyle tartışmalar yürütüyor, fiilli eylemler yapıyoruz. En net sonucu eylemlerimizle alıyoruz. Hukuki başvurularla sonuç almak mucize mertebesine yükseldi. Ülkenin hukuki vasatını düşünün, burada durum o vasatın da altında. Hapishane müdürleri kendi cumhuriyetlerini ilan etmişler, her biri Cumhurbaşkanının karikatürü. İnfaz Hakimlikleri hapishaneye bağlı idari birimler gibi iş görüyorlar. Hiçbir başvurumuzdan olumlu sonuç alamıyoruz. Hakkımızda açılan soruşturmalar hızla cezaya dönüşüyor. Mektuplarımızla ilgili alınan kararlar da böyle. Mektup engellemeleri birdenbire çok fazla arttı. Başına yazdığımız hemen her mektup engelleniyor. Hapishanedeki uygulamaları anlattığımız her satırımız çiziliyor” dedi.

    “4 AY İÇERİSİNDE 9 TANE MEKTUBUM ENGELLENDİ”

    Bu yıl içerisinde Haziran-Ekim ayları arasında dokuz tane mektubunun engellendiğini ifade eden Nuriye Gülmen, “Arkadaşlarım açısından da durum aşağı yukarı aynı. Engellemeler, “Yeni açılan hapishanelerle” ilgili yazdığımız mektupların hepsine çizerek gönderme kararı verilmeye başlamasıyla birdenbire arttı. Biz bu mektupları yaklaşık iki yıldır yazıyoruz. Fakat birden düğmeye basılmış gibi engelleme kararları gelmeye başladı. “Kurumda muhafaza” mektuba el koyulduğunun başka bir ifadesi. Çizerek gönderme kararında ise güya “sakıncalı” kısımlar çiziliyor. AYM çizerek gönderme uygulamasını haberleşme hürriyetini bütünüyle engellemeden sakıncayı bertaraf etmenin bir yolu olarak öneriyor fakat çizme kararları amacını aşarak mektup içeriğini anlamlı bir bütün olmaktan çıkarıyor. Çizilen mektuplarımın hepsinde içeriğin yarıdan fazlası, hatta dörtte üçü çıkarılmış oluyor” diye belirtti.

    “TEDAVİ HAKKIM ENGELLENDİĞİ İÇİN YAZDIĞIM 4 TANE MEKTUBUMA EL KOYULDU”

    Tedavi hakkı engellendiği için Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne yazdığı dört mektup hakkında el koyma kararı verildiğini söyleyen Gülmen, “Bu yılın ağustos ayında, yaklaşık altı aydır devam eden rahatsızlığımla ilgili Çam ve Sakura Hastanesi’ne gittim. İlk muayenede sorun yaşamadım. Asker dışarıda bekledi, kadın doğum polikliniğinde muayene oldum. Biyopsi yapılmasına karar verildi. Fakat sonra dört kez aynı işlem için gitmeme rağmen işlemi yaptıramadım. (Bu hastanede daha önce rahimden ameliyat olmuş ve defalarca kontrole, muayeneye gitmiştim. Askerin içeri girmesi sorununu hiç yaşamadım.) 2, 16, 23 ve 27 Ağustos tarihlerinde sevkten sorumlu askerlerin hepsi söz birliği etmişçesine aynı şeyi söylediler. “Doktor çık derse de çıkmayacağım”. Tartışmalar… Tartışmalar. Nasıl bir irade ve sinir savaşı verdiğimi anlatmam zor. İşin bu kısmı için sayfalarca yazmak gerekir. Sonuç olarak biyopsi yaptıramadım. İkinci gidişimden sonra yaşadıklarımı ilgili kurumlara yazmayı, suç duyuruları yapmaya, bir çözüm bulmak için yollar aramaya başladım. Yazdığım kurumlardan biri de bu dernekti. Daha önce benzer sorunlar yaşayan bir arkadaşım bu derneğin yazışmalar yaptıklarını, hastaneyle iletişime geçtiklerini, bilgilendirici broşürler gönderdiklerini filan anlatmıştı. Ben de hastanede yaşadığım sorunu ayrıntılarıyla anlattım. Hangi doktorun odasına saat kaçta muayene olmak için girdim, nasıl tartışmalar yaşandı, askerin tavrı nasıldı, doktor ne dedi vs. Hepsini yazdım. Bu mektubum kişileri hedef gösterdiğim, kişi ve kuruluşları paniğe sevk etme ve gündem yaratma amacı güttüğüm gerekçesiyle engellendi” diye ifade etti.

    “MESELEYİ TEDAVİ HAKKINDAN ÇIKARIP İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE DÖNÜŞTÜRDÜLER”

    Daha önce de mektuplarının engellendiğini ama hiçbirinde Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne yazdığı mektupla ilgili kararı aldığında hissettiği gibi hissetmediğini vurgulayan Gülmen, yazısının devamında şunları dile getirdi:

    “Herhangi bir duyguyla, kelimeyle tarif edemiyorum. Karar geldikten sonra aynı derneğe kendilerine yazdığım mektubun engellendiğini haber veren bir mektup daha yazdım. Bu mektubum da engellendi. Bu kez, hiçbir şey yazmadan disiplin kurulunun kararını ve benim karara ilişkin İnfaz Hakimliği’ne yaptığım itirazı gönderdim, bu da engellendi. İşin “trajikomik” yani kendi kararlarının gönderilmesinin kişi ve kurumlarda panik yaratma potansiyeline sahip olduğunu kabul etmeleri. Kararı göndermemi de bu gerekçeyle engellediler. Benim için meseleyi tedavi hakkından çıkarıp ifade özgürlüğüne dönüştürdüler. Uğradığım muamele, tedavinin engellenmesi, rahatsızlığımın kötü huylu bir hastalıktan kaynaklanma ihtimali, teşhisin ve tedavinin gecikmesi. Bunların hiçbirinin önemi yok. Yaşananlar dışarı “sızmasın” yeter. Ben de bu yaptıklarının teşhir olması için elimden geleni yapıyorum. Somut mektuba ilişkin tek içeriğe, bilgiye, ifadeye yer verilmiyor. Neden sakıncalı bulunduğu açıklanmıyor, hangi ifadenin sakıncalı olduğu belirtilmiyor. Tam bir “ben yaptım oldu” anlayışı. İnfaz Hakimlikleri onayıp geçiyor. Şimdiye kadar hiçbir itirazımdan sonuç alamadım.”

    Cihan BERK/PİRHA

  • Cenk Yiğiter, din dersinde çocuğundan tesbih istenmesine tepki gösterdi-VİDEO

    Cenk Yiğiter, din dersinde çocuğundan tesbih istenmesine tepki gösterdi-VİDEO

    PİRHA- KHK ile ihraç edilen Akademisyen Cenk Yiğiter, din dersi kapsamında çocuğundan tesbih istenmesine tepki gösterdi. Yiğiter, “Bundan sonraki süreçte bu dersin öğretmeni değiştirilmez, dersin işlenme biçiminin değiştirileceğine dair bize bir somut şey söylenmezse muafiyet için başvuracağız” dedi. Yiğiter, “Çocuğumu bu zorunlu din eğitiminden kurtarmak için gidip devlete dinsel inancımı beyan etmek zorunda bırakılıyorum” diye ekledi.

    Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen akademisyen Cenk Yiğiter, sosyal medyada yaptığı paylaşım ile Ankara Çankaya Hüseyin Hüsnü Tekışık İlkokulu’nda, çocuğundan ve diğer çocuklardan zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde derse tespih getirilmesinin istenmesine tepki gösterdi. Yiğiter, CİMER’e bilgi edinme başvurusunda bulundu.

    Cenk Yiğiter, konuyu PİRHA’ya anlattı.

    “AKP İKTİDARI EĞİTİMİ DİNSELLEŞTİRMEDE GAZA BASMAYA BAŞLADI”

    12 Eylül Anayasası ile din kültürü ve eğitimi dersinin anayasanın içerisine aldığını belirten Yiğiter, “Din dersleri anayasal bir zorunluluk haline getirdi. AKP iktidarında özellikle 2013-14’ten sonra bu otoriterleşme sürecinde eğitimi dinselleştirmede de tam gaza basmaya başladı. ÇEDES üzerinden tartışıyoruz artık adeta tarikatlar, cemaatler eğitim sisteminin bir parçası haline getirilmeye çalışılıyor. 12 Eylül’den itibaren okuyabileceğimiz bir süreç, hatta belki de cumhuriyetin kuruluşuna kadar da gidebiliriz” dedi.

    “İNSANLARIN ZORUNLU DİN DERSLERİNDEN CANI YANMIŞ DURUMDA”

    Dördüncü sınıfa giden kızından din dersi kapsamında tesbih istendiğinin altını çizen Cenk Yiğiter şunları söyledi:

    “İlkokullarda sınıf öğretmenleri var, bu sınıf öğretmenleri çocukları birinci sınıftan, dört sınıfın sonuna kadar derslerini veriyorlar. Keza bu sene din kültür ve ahlak bilgisi dersini de sınıf öğretmenimiz vermeye başladı. Hatta biz de bunu kızımın annesiyle muafiyeti düşündük, kızımızla da konuştuk, “Bu bir kültür, insanların yaşadığı bir şey. Muafiyetle uğraşmayalım. Sen de bunu öğrenmiş ol” dedim.

    Fakat her nedense birkaç hafta sonra derse bir din kültürü öğretmeni atandı. Mesela niye bir matematik öğretmeni atanıyorsunuz? Sınıf öğretmeni, ilkokul kapsamında dersleri verebilecek bilimsel, pedagojik yeterliliğe sahipken böyle birisi atandı. Ondan sonra bir gün kızım bana dedi ki “baba tespih almamız lazım”. Biz o günden itibaren çocuğumuzu o derse göndermemeye başladık ve daha sonra öğrendik ki tespih istenen derse katılan öğrencilere tesbih çektirilmiş. Öğretmenler ile diyalog kurmaya çalıştık. Kendisinin açıklaması da şu,” bu dersin müfredatında belli konular var”. Ben de baktım dersin müfredatına, kazanımlarına. Mesela deniyor ki günlük dilde kullanılan dini tabirleri öğrenelim. Fakat öğretmen bunu şuna çevirmek istiyor. “Sübhanallah kavramını öğreteceksem, çocuklar eline tespih alacak, otuz üç kere çekecek”. Dolayısıyla burada artık bir ibadet pratiği haline getirilmiş. İbadeti öğretmekle de kalmayarak, çocukları ibadet ettirmeye başlıyorlar. Millî Eğitim Bakanlığı’nın idari davalarda veya Anayasa Mahkemesi önündeki davalardaki savunusu var. “Biz din dersi vermiyoruz, din öğretmeye çalışmıyoruz. Biz din kültürü öğretiyoruz. Hatta İslam dışında başka inançları da öğretiyor öğretiyoruz” gibi bir iddiası var. Din kültürü ve ahlak bilgisi dersi hep böyleydi ama şu anda herhalde daha da ayyuka çıktı.

    Zorunlu bir din öğretimi ailenin tercihlerine saygı göstermeksizin, çocuğun pedagojik ilkelerini gözetmeksizin böyle bir dayatmaya dönüştü. Biz de kamuoyunun bilgilendirdik, bir milyon görüntülendi. Yani demek ki bu çok ciddi bir sıkıntı ki insanlara o tweet dokundu ve bir sürü insan din kültürü dersi kaldırılsın diye hashtagler yaptı. İnsanların bundan canı yanmış durumda.”

    “DEVLETE İNANCIMI BEYAN ETMEK ZORUNDA BIRAKILIYORUM”

    CİMER’e bilgi edinme başvurusunda bulunduğunu belirten Yiğiter, dersin öğretmeni değiştirilmezse, dersin işlenme biçiminin değiştirileceğine dair bize bir somut şey söylenmezse muafiyet için başvuracağını söyledi. Yiğiter şunları ekledi:

    “CİMER’e tespih çektirmek çocuklara anayasadaki tarif edilen zorunlu din kültüre eğitimine -anayasadaki haliyle de karşıyım ama- bu tarife uygun mudur? Milli Eğitim Bakanlığının bu yaptığı savunmaları uygun mudur?

    Dersin müfredatında böyle bir şey yok. Dersin kazanımları diye açıklanan yerde de böyle bir şey yok, bunları sordum. Ayrıca bu öğretmenin de ücretli öğretmen olduğunu tahmin ediyoruz. Din kültürü dersine eğitim fakültesi mezunu olmayan, pedagoji formasyon eğitimi olmayan ve hatta din kültürüyle alakalı bir lisans programından dahi mevzu olmayan insanlar getiriliyormuş, birçok okulda duyuyoruz.

    Tarikatların, cemaatlerin devletin her yerini ele geçirdiği, bazı bakanlıkların doğrudan tarikatlara emanet edildiği bir yerde ben bir yurttaş olarak şu şüpheyi taşıyorum; “Acaba bir tarikata, bir cemaate okullar mı paylaştırılıyor?”

    Bundan sonraki süreçte bu dersin öğretmeni değiştirilmezse, dersin işlenme biçiminin değiştirileceğine dair bize bir somut şey söylenmezse muafiyet için başvuracağız. Orada da işin başka bir sorun başlıyor, muafiyet başvurularında Milli Eğitim’in tutarlı bir politikası da yok. Kimi zaman beyanlı, -ki mevzuat aileler bunu beyan ederlerse onu bu yaparız diyor- ama kimi zaman beyan yeterli bulmuyor. Diyorlar ki senin başka bir dine mensup olman lazım. Mesela vatandaş kendini sırf dersten muaf tutmak için Budist yazdırmış, gerçekten Budist olduğundan değil. Sonra diyor ki “hayır biz Budistleri kabul etmiyoruz”. Ya Musevi olacak ya Hristiyan olacak.

    Ben din hanesi boş olan birisiydim çünkü ben devlete inancımı bildirmek istemiyorum. Şimdi devlet beni şuna zorluyor, gideceğim ben inanç bölümüne Hristiyan ya da Musevi yazacağım. Bunun kendisi bile anayasaya aykırı, anayasada şöyle açık bir ilke var, hiç kimse dini ve vicdani kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Çocuğumu bu zorunlu din eğitiminden kurtarmak için ve belki de öğretmen olmayan birisinden kurtarmak için gidip devlete dinsel inancımı beyan etmek zorunda bırakılıyorum.

    Sırf çocuğum bilimsel, pedagojik ilkelere göre okusun, çocuğumun mental sağlığı, psikolojik sağlığı etkilenmesin diye beni zorladıkları yer bu.”

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ASLAN/ PİRHA

     

  • KHK ile ihraç edildiği üniversiteye geri dönen akademisyene oda verilmedi

    KHK ile ihraç edildiği üniversiteye geri dönen akademisyene oda verilmedi

    PİRHA- KHK ile ihraç edilen Doç. Dr. Mustafa Kemal Coşkun’a mahkeme kararıyla göreve iade edilmesine rağmen oda verilmedi. Coşkun bunun üzerine masasını fakülte bahçesine kurdu

    Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamındaki Kanun Hükmünde Kararname ile (KHK) görevden ihraç edilen Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi sosyoloji bölümünden Doç. Dr. Mustafa Kemal Coşkun, işe iade edildi.

    Evrensel’den Damla Kırmızıtaş’ın haberine göre, üniversite yönetimi akademisyene oda vermedi. Bunun üzerine akademisyen masasını fakülte bahçesine kurdu.

    “İŞ BULAMADIĞI İÇİN İNTİHAR EDEN AKADEMİSYENLER VAR”

    İşe iade edilmeden önce yaşadıkları zorlukları anlatan Coşkun “Bu süreçte hem para kazanmamız hem de akademik çalışmalarımıza devam etmemiz gerekiyordu. Ne yazık ki bu süreç akademik çalışmalarımı yavaşlattı. Bunun ötesinde iş bulamadıkları için Mehmet Fatih Tıraş gibi intihar eden akademisyenler oldu. Çoğu meslektaşımız hâlâ üniversitelerine dönemedi. İdare mahkemelerinin kararlarında da iadeden çok ret kararları var. Muhtemelen bana da istinaftan ret kararı çıkacak. Mahkemeler de çok çelişkili kararlar veriyorlar. Çünkü bu siyasi olarak kullanılıyor” diye konuştu.

    (HABER MERKEZİ)

  • Zeliha Altuntaş: Biz Aleviler ödün vermeden stratejik bir yol belirlemeliyiz

    Zeliha Altuntaş: Biz Aleviler ödün vermeden stratejik bir yol belirlemeliyiz

    PİRHA- Hükümetin açacağını duyurduğu ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na tepki gösteren Zeliha Altuntaş, “Esas sorun Aleviler bu çete-mafya hükümetini her seçim öncesi olduğu gibi kirli pazarlık masasında kendilerine muhatap alıp almayacağı konusudur. Zira her kirli pazarlıkta etik olan değerlerimizden, inancımızın õzünden de uzaklaşarak kendimize yabancılaşmış oluruz” dedi. Altuntaş ekledi: Bizim talebimiz, bu inancın özneleri olarak bağımsız, özgür, eşit yurttaşlıktır.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İstanbul’daki Şahkulu Sultan Dergahında duyurusunu yaptığı ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ projesine tepkiler sürüyor.

    Zeliha Altuntaş, hükümetin Alevilere ilişkin açıkladığı politikaları eleştirerek, Alevilerin seçim öncesinde taleplerini kirli pazarlıklara alet etmemesi gerektiğini vurguladı.

    “AKP HÜKÜMETİ TÜRK-İSLAM ERKEK KODLARINI EN KATI ŞEKİLDE UYGULUYOR”

    Franz Fanon’un ‘Biz olmayı başarıyor isek bunun sebebi, yalnızca başkalarının bizi başkalaştırmak için giriştikleri faaliyetleri kökten ve kalben reddedişimizdir’ sözlerini hatırlatan Altuntaş, “7 Ekim 2022 tarihinde İstanbul Şahkulu Dergahı ziyaretinde bulunan Cumhurbaşkanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevleri Başkanlığı’ kurulacağı beyanını müjdeli bir haber gibi açıklayarak, ‘Alevi-Bektaşi vatandaşlarımızın ve onların bir araya geldiği mekanların tüm meselelerini devlet nezdinde takibini ve yürütmesini yapacak kurumsal bir yapı kuruyoruz’ dedi. Bir müjdeli haber gibi medya üzerinden yaratılmak istenen bu algı Alevi toplumunun yüreğine kor gibi düştü. Zira Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden Cumhuriyet dönemine, tarih boyunca Aleviler devletin asimilasyon-eritme politikalarına maruz kalmıştır. Ulus devlet inşasında yapılan toplumsal sözleşme İslam-Türk-Erkek kodları anlayışı çerçevesinde şekillenmiştir. AKP hükümeti de bu tarihsel sürekliliği en katı şekliyle uygulamaya devam etmiş ve etmektedir” diye belirtti.

    “TEKKE VE ZAVİYELERE KİLİT VURULARAK ALEVİLERİN TÜM MAL VARLIKLARINA EL KONULDU”

    1826 yılında Osmanlı tarihine ‘Vaka-i Hayriye’ olarak geçen büyük bir Alevi kırımı yaşandığını hatırlatan Altuntaş, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ve bu kıyımda binlerce ölümün yanı sıra, evleri, malları ve dergahları gasp edilmiştir. Alevi Bektaşilere en önemli darbelerden biri de Serçeşme olan Hace Bektaş Veli Dergahına bir Nakşibendi tarikatı şeyhinin atanması ve Serceşme’nin Nakşibendilerin denetimlerine verilmesidir. Bu dönemde yapılan ilk icraat dergaha bir caminin eklenmesi olur. Cumhuriyet Döneminde ise 1925 yılında çıkarılan Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile Alevilerin inanç mekanı olan tekke ve zaviyelere kilit vurularak tüm mal varlıklarına devlet tarafından el konuldu ve 1964 yılından itibaren Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak müze statüsünde ticari olarak işletilmektedir.

    “ALEVİLERİN SORUNU DEVLETİN DEMOKRATİK VE LAİK OLMAMASINDAN KAYNAKLANIYOR”

    ‘Baş Açık Yalın Ayak’ şiarı ile Alevi toplumu inancının ve öğretisinin merkezi olan dergahlarını devletten tekrar iade talebinde bulunurken, kendi emekleri ile kurmuş oldukları kurumlarına bir umutla büyüttükleri eşit yurttaşlık taleplerine darbe niteliğindeki yukardan dikte edilmiş bir karar ile el konulacağı bildirildi. Bir kez daha bu tekçi, statükocu, nepotizmci, vesayet zihniyetini simgeleyen kararı ile bu mücadelenin öznelerini dışarıda bırakarak asimilasyon paketini açıklamış oldu. Oysaki biz Alevilerin sorunu Türkiye Devleti’nin demokratik ve laik olmamasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla, ne cemevlerimize verilecek statü, ne de dedelerimize verilecek maaş çözüm olacaktır. Nihayetinde sorun TC’nin din-devlet ilişkilerinde konumlandığı yerdedir. Çözüm de bu nedenledir ki, Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılmasıdır! Zira seküler devlet yönetimlerinde devletin resmi bir dini yoktur. Alevilik Türkiye’nin katmerleşmiş başlıca kimlik sorunlarından biridir. Ve çözüm diğer kimlik sorunlarının çözümü gibi ülkenin demokratikleşmesine bağlıdır. İlk olarak devletin yapması gereken Alevileri tanımlamaktan, kategorize etmekten, sınıflara ayırmaktan ve sınırlamadan vazgeçmelidir. Alili-Alisiz Alevilik tanımlaması devletin ne görevi ne de yetki alanıdır. Devlet tüm inançlara eşit durarak zaten görevinin çoğunu yerine getirmiş olacaktır.”

    “ÖDÜN VERMEDEN, EL ETEK ÖPMEDEN STRATEJİK BİR YOL BELİRLEMELİYİZ”

    Katliamlara-soykırımlara ve asimilasyon politikalarına rağmen Alevilik inancının muhalif duruşuyla tarihten günümüze evrilen süre içinde varlığını koruduğunu vurgulayan Altuntaş, şunları kaydetti:

    “Aksi takdirde iktidarın içinde eriyerek asimile sürecini çoktan tamamlardı. Aleviliğin devletleştirilmesi devletin kültürel, inançsal ırkçılık politikalarının bir ürünüdür. Ve bir inanç-kültür soykırımıdır. Ki Öz Alevilere düşen sorumluluklar bu bilinç ile düşünsel-eylemsel fikirler üreterek çözüm odaklı bir araya gelmelidir. Alevi toplumu kendi bünyesinde belli alanlarda uzmanlaşmalıdır. Gerek siyasi-toplumsal, gerek hukuksak ve gerek basın-medya birimleri ile oluşturularak stratejik bir yol belirlenmelidir ve bu yol bizim öğretimizin yolu ile kesişmelidir. Ödün vermeden, el etek öpmeden.

    “ALEVİLER, SEÇİM ÖNCESİ BU KİRLİ İKTİDARLA PAZARLIK YAPMAMALI”

    Önemli bir momentten geçmekte olan Aleviler devletin bir bakanlığına bağlı olarak, biat ederek tabii olarak ya eriyecek, ya da bağımsız ve muhalif duruşundan ödün vermeyerek var olmaya devam edecektir. Zira bu bilinç düzeyine büyük bedeller ödeyerek geldik. Fanon ‘Siyah Deri-Beyaz Maske’ kitabında Avrupalıları (egemenlerin) tarihi yapan, tarihi yazan zamanı ve mekanı kendi algılarına, değer yargılarına kendi çıkarlarına göre yazarak yerel-muhalif- yasaklı kültürleri kademeli olarak bilinçli bir politikayla kendi kültürleri, inançlarıyla kıyaslayarak zaman içerisinde değersizleştirerek ve sonunda tamamen bastırarak yok ettiklerini ifade eder. Bu bağlamda sorun, AKP hükümetinin Eşit Yurttaşlık Talebi düzleminde Alevileri muhatap alıp almaması meselesinden ziyade, Aleviler bu çete-mafya hükümetini her seçim öncesi olduğu gibi kirli pazarlık masasında kendilerine muhatap alıp almayacağı konusudur. Zira her kirli pazarlıkta etik olan değerlerimizden, inancımızın özünden de uzaklaşarak kendimize yabancılaşmamızdır.”

    “BİZİM TALEBİMİZ BİR KURUMA BAĞLILIK DEĞİL; BAĞIMSIZ, ÖZGÜR EŞİT YURTTAŞLIKTIR”

    Zeliha Altuntaş, “Dolayısıyla da hangi masada kiminle bu sorunları konuşacağımızda bizi belirler. Ki Alevilerin kendi sorunlarını ve muhataplarını doğru bir düzlemde değerlendirerek siyasetin de öznesi haline gelmesi ontolojiktir. Gelinen süreçte tüm demokratik güçler ile birlikte bu hükümetten kurtulmanın yollarını belirlemede öncü bir rol üstlenmekten ve demokrasi için el açmaktan ziyade demokrasinin yeşermesi için belirleyici rol almalıdır. Zira biz Alevilerin, bir kuruma bağlanmak, bağlı olmak gibi bir talebimiz olamaz. Bizim talebimiz bu inancın özneleri olarak bağımsız, özgür, eşit yurttaşlıktır” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Karakaya ve Poyraz’dan AKP projelerine tepki: Siyasi otorite Alevileri asimile etmek istiyor-VİDEO

    Karakaya ve Poyraz’dan AKP projelerine tepki: Siyasi otorite Alevileri asimile etmek istiyor-VİDEO

    PİRHA-AKP hükümeti tarafından organize edilen “Hacıbektaş Gençlik Kampı” ile 300 dede için Kerbela gezisine tepki gösteren Doç. Dr. Ayfer Karakaya-Stump “Aleviliğin tarihine ve duruşuna aykırı bir durum. Devlet elini çekmelidir bu tip meselelerden” dedi. Prof. Dr. Bedriye Poyraz ise “Devletin varoluş nedenlerinden bir tanesi de Alevileri ve Aleviliği asimile etmek. Bu yüzden bu hiç şaşırtıcı bir şey değil” diye konuştu.

    İçişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın 400 genç için Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde yapmayı planladığı “Hacıbektaş Gençlik Kampı” ile 300 dedenin Kerbela’ya götürülme programına yönelik tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Virginia William & Mary Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayfer Karakaya-Stump ile Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedriye Poyraz da bakanlıkların programlarına ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.  

    “PROGRAMIN DEVLET TARAFINDAN YAPILMASI ALEVİLİĞİN DURUŞUNA AYKIRI”

    Alevi kutsal mekanlarının gençler tarafından ziyaret edilmesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Ayfer Karakaya-Stump “Ama bu hiçbir şekilde devlet eliyle olmamalı tabii ki. Yani bu hem Aleviliğin tarihine, hem duruşuna aykırı bir durum. Alevilik özerk hareket etmeli diye düşünüyorum. Bu konuda da zaten tabii ki yani aynı şekilde Alevi örgütleri bu tür gezileri kendileri düzenlemeli. Kendi anlatılarıyla, kendi tavırlarını gençlere anlatarak yapmalı” diye konuştu.

    “DEVLET BU TİP MESELELERDEN ELİNİ ÇEKMELİDİR”

    Karakaya, planlanan programı doğru bulmadığını ifade ederken, “Zaten laik bir ülkede bakanlığın işi de değil bu. Olmaması da gerekiyor. Biz sadece “eşit yurttaşlık” derken, bize de  Sünni Müslümanlara yaptığı gibi belli bir Alevilik empoze etsin demiyoruz. Bizim istediğimiz bu değil. Devlet elini çekmelidir bu tip meselelerden. Çünkü devletin müdahale ettiği yerde her zaman tabii ki siyaset vardır. Belli siyasi gündemler vardır. Dolayısıyla yapılmasını çok sağlıklı ve doğru bulmuyorum” dedi.

    “DEVLETİN VAR OLUŞ NEDENLERİNDEN BİRİ ALEVİLERİ VE ALEVİLİĞİ ASİMİLE ETMEK”

    Devletin var oluş nedenlerinden birinin de Alevileri ve Aleviliği asimile etmek olduğunu söyleyen Prof. Dr. Bedriye Poyraz ise şöyle konuştu:

    “Devletin yaptığı etkinlikler bunlar. Zaten devletin varoluş nedenlerinden bir tanesi de Alevileri ve Aleviliği asimile etmek. Bu yüzden bu hiç şaşırtıcı bir şey değil. Tabii ki Alevi dedeler giderse onları Kerbela’ya da götürürler. Gençler giderse onları kampa da götürürler. Başka yere de götürürler. Birçok imkanlar da sunarlar. Dolayısıyla burada şunun altını çok çizmek istiyorum. Burada muhatabımız aslında Alevi toplumunun kendisi. Alevi toplumunun da temsilcileri olarak Alevi örgütleri.
    Eğer Alevi toplumu, Alevi örgütleri kendi gençlerine yeterince, etkili ve anlamlı bir şekilde sahip çıkarsa gençler Diyanetin ya da bakanlığın kampına gitmezler. Ya da Aleviler kendi içinde bu kadar sert bölünmeler yaşamazlarsa ya da birbirlerine karşı bu kadar kırıcı olmazlarsa o zaman Alevi toplumu içinde en azından dışarıya karşı daha bütünlüklü bir görüntü sergilenebilir. Ya da en azından ortak paydalarımızda buluşabiliriz.”

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ ETKİLİ, DOĞRU POLİTİKALAR ÜRETEMİYOR”

    Poyraz, Alevi örgütlerinin etkili ve doğru politikaları üretemediğini kaydederken, “Fakat burada ben daha önce de söylediğim gibi bütün bunların sorumlusunun Alevi toplumu ve Alevi örgütleri olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada yeterince etkili, doğru politikalar üretemiyorlar ve yürütemiyorlar. Dolayısıyla toplum çok parçalandı. Böyle bir parçalanmışlık içinde sadece devlet değil, herkes Alevi toplumunu etkilemek istiyor. Herkes Alevi gençlerini manipüle etmek ister. Erdoğan sanki kendisinin hiçbir suçu yokmuş gibi her şey için “dış mihrak” diyor ya. Her şey çok şahane ama dış mihraklar geliyor, ülkeyi bölüyor. Şimdi bu da ona benziyor. Oysa bu bizim bilmediğimiz bir şey değil ki. Bin yıldır devlet, siyasi otorite, sürekli Alevileri asimile ediyor. Ama bizim buna karşı ancak bütünlüklü, sağlam bir duruşumuz olursa “dış mihraklar” hiçbir şey yapmazlar, yapamazlar” ifadelerini kullandı.

    Barış KOP – Berfin YILDIZ /PİRHA

  • Akademisyen Hifzullah Kutum tahliye edildi

    Akademisyen Hifzullah Kutum tahliye edildi

    PİRHA- Akademisyen Hifzullah Kutum’un sosyal medyada “Bijî Kurdistan” paylaşımı gerekçesiyle tutuklanmasına yapılan itiraz üzerine tahliye edildi. 

    Elazığ Fırat Üniversitesi İktisat ve İdari Bilimler Maliye Bölümü Araştırma Görevlisi Hifzullah Kutum, sosyal medyada yaptığı “Bijî Kurdistan” paylaşımı gerekçesiyle görevden alındıktan sonra hakkında açılan soruşturma gerekçesiyle 6 Kasım’da çıkarıldığı mahkemece “örgüt propagandası” iddiasıyla tutuklandı.

    Tutukluluğa avukatların yaptığı itiraz sonrası Kutum tahliye edildi. Tahliye haberini Avukat Mehmet Emin Aktar “6 Kasım tarihinde tutuklanan müvekkilim Hifzullah Kutum itirazımız üzerine davanın açıldığı Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesince tahliyesine karar verilmiştir” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABER

    ‘Kürdistan’ paylaşımı yapan akademisyen tutuklandı

  • Araştırma görevlisi Hifzullah Kutum, ‘Kürdistan’ paylaşımı nedeniyle gözaltında

    Araştırma görevlisi Hifzullah Kutum, ‘Kürdistan’ paylaşımı nedeniyle gözaltında

    PİRHA-Elazığ Fırat Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan Hifzullah Kutum, sosyal medya paylaşımından yaptığı “Kürdistan” paylaşımı nedeniyle gözaltına alındı.

    Sosyal medya hesabından yaptığı “Kürdistan” paylaşımı gerekçe gösterilerek açığa alınan Elazığ Fırat Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü araştırma görevlisi Hifzullah Kutum gözaltına alındı. Kutum, “Şoreşa Îlonê hemû Kurdan pîroz be, Bijî Kurdistan” (Eylül Devrimi tüm Kürtlere kutlu olsun. Yaşasın Kürdistan) paylaşımı gerekçesiyle rektörlük tarafından açığa alınmıştı.

    Fırat Üniversitesi Rektörlüğü konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada, “Sosyal medyadaki paylaşımları ile terör örgütü propagandası yaptığı değerlendirilen araştırma görevlisi, Rektörlüğümüzce açığa alınmış ve hakkında soruşturma başlatılmıştır. Bahse konu kişi ile ilgili ayrıca adli makamlara da suç duyurusunda bulunulmuştur” ifadelerini kullandı.

    NE OLMUŞTU?

    Sosyal medyada yaptığı paylaşım nedeniyle Kutum hakkında açılan soruşturmada uyarı cezası verildi. Bu cezaya yaptığı itiraz, Dekan Vekili Prof. Dr. Kenan Peker tarafından reddedildi. Yaptığı paylaşımlar nedeniyle savunması istenen Kutum’a, paylaşımı ne amaçla yaptığı ve görselde yer alan ifadenin “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toprak bütünlüğüne ve sınır güvenliğine yönelik bir tehdit/kasıt içerip içermediği” soruldu. Kutum savunmasında, “Türkiye Cumhuriyeti ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında gerçekleşen resmi temaslarda, görselde yer alan Kürdistan ifadesinin ve bayrağının kullanıldığını” söyledi. Ek olarak ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mesud Barzani ve Mesrur Barzani’yle olan resmi temaslardaki verilen karelerde yer alan ‘Kürdistan’ ifadesi ve bayrağının kullanıldığını belirtti.

    (HABER MERKEZİ)

  • Eğitim-Sen ve Mülkiyeliler Birliği’nden akademisyen Kayıran’a destek: İzin vermeyeceğiz

    Eğitim-Sen ve Mülkiyeliler Birliği’nden akademisyen Kayıran’a destek: İzin vermeyeceğiz

    PİRHA-Eğitim-Sen ve Mülkiyeliler Birliği, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) öğretim üyesi Doç. Dr. Meltem Kayıran’ın görevine son verilmesine tepki gösterdi. Yapılan açıklamada, “Akademik gereklere ve liyakate değil, rektörlüğün istek ve inisiyatifine göre işleyen bir süreç yaşanıyor” denilerek, mücadele edileceği vurgulandı. 

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) ve Mülkiyeliler Birliği, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) öğretim üyesi Doç. Dr. Meltem Kayıran’ın görevine son verilmesine tepki gösterdi.

    Sendikanın Ankara 5 No’lu Üniversiteler Şubesi’nde yapılan açıklamada, Kayıran hakkında verilen karara karşı yargı sürecine başvurulacağı belirtildi.

    Yapılan açıklamada; Meltem Kayıran’ın Doçent unvanı kazandığı 2017 yılından bu yana Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü’nün talep ettiği tüm Doçentlik kadroları, rektörlüğün Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki öğretim üyelerine yönelik tavrı nedeniyle, fakülteye tahsis edilmediği, bunun sonucunda Meltem Kayıran’ın hak ettiği Doçentlik kadrosuna atanmadığı ve isten atıldığı ifade edildi.

    “BOYUN EĞMEDİM VE KARŞILIĞI ATILMAK OLDU”

    Üniversitenin keyfi yönetim tarzının, güvencesizliğinin, demokratik olmayan tarzının ortaya çıkması için direndiğini söyleyen Meltem Kayıran, hukuk sürecine başvurup kazanacaklarını belirterek şunları dile getirdi:

    “Bu inadımın sonucunun atılmayla sonuçlanabileceği dekanlık taraftan ısrarla bana bir yıl boyunca bildirildi ama ben inadımı sürdürdüm. Çünkü doçentliğini almış, almasam bile bir öğretim üyesinin bu kadar kolay atılması bu kadar kolay olmamalıydı. Burada kamunun insana yaptığı önemli bir yatırım var. Bizler kamu görevlisiyiz. Üniversite eğitimimizin üzerine 20-25 yıl daha okuyoruz ve kendimizi buna adıyoruz. Bize her seferinde liyakatından bile şüphe ettiğimiz insanlar tarafından dayatılan ilkelere boyun eğmemiz isteniyor. Bunlar mobbing aracı olarak kullanılıyor. Ben buna itiraz ettim ve karşılığı atılmak oldu. Ama bu atılmamla aslında bütün bu bahsettiğim meseleler açığa çıktı. Keyfi yönetim tarzı olduğu, üniversite değerlerinin ayaklar altına alındığı ortaya çıkmış oldu. Bir dekanın kendi öğretim üyesini kamuoyu nezdinde itibarını zedeleyebileceği açığa çıkmış oldu. Çok şükür. Gerçekten mutluyum bu süreci bu şekilde yaşadığımız için. Bana destek veren çok sayıda hocam, hukukçu oldu. Hiç üzülmeyin kazanacağımıza inanıyorum”.

    “MÜLKİYELİLER OLARAK BU HAKSIZLIĞIN KARŞISINDAYIZ”

    Mülkiyeliler Birliği camiası olarak Kayıran’a yönelik bu haksızlığın karşısında olduklarını vurgulayan Mülkiyeliler Birliği Başkanı Dinçer Demirkent, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne ve Cebeci Kampüsü’ndeki diğer fakültelere sistematik bir saldırının yaşandığını açıkladı. Bu saldırıların sebebinin bu fakültelerde var olan eleştirel bilim geleneği olduğunu da aktaran Demirkent şunları söyledi:

    “Doç. Dr. Meltem Kayıran’ın verdiği hukuki mücadelenin, akademik politik bir mücadelenin sonucu olarak tasfiyesi ne yazık ki Siyasal Bilgiler Fakültesi, fakülte yönetim kurulu tarafından gerçekleştirildi. Bu Mülkiyeliler Birliği açısından utanç verici bir süreçtir. Bugün geldiğimiz noktada kurum kendi geleneğini tasfiye etme noktasına gelmiştir. Bu bizler açısından utanç vericidir. Meltem Kayıran’ın verdiği mücadele bugün fakülte özerkliğini bize yeniden hatırlattı. Maliye Bölümü akademik kurulu Meltem hocanın bu okulda niye olması gerektiğine ilişkin bir karar verdi. İktisat bölümü, anabilim dalları açıklama yapmıştır. Tek kişinin yönetimine karşı kurulların gerçekleştirdiği açıklamaların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Öğrenciler de bu karara karşı çıkmış direneceklerini söylemişlerdir. Meltem hocanın verdiği mücadele bizi umutlandırmaktadır. Mülkiyeliler Birliği olarak bu mücadelenin parçası ve Meltem Kayıran’ın yanındayız.”

    “YASA VE HUKUK TANINMIYOR”

    Doç. Dr. Kayıran ile birlikte yıllardır mücadele içerisinde olduklarını, sendikanın da her türlü desteği sağlayacağını belirten Eğitim Sen Başkanı Necla Kurul ise şu şekilde konuştu:

    “Üniversiteler, haksız bir şekilde işlerden atılmış kişiler için yeterince enerjik davranmıyorlar. Üniversite yönetimleri geri dönüşleri konusunda gerekli çabayı göstermiyorlar. Bu da açık bir biçimde karar doğru da olsa keyfi davranışlarımızı sürdürürüz diyebiliyorlar. Baskı ortamı üniversiteleri dilsizliğe itmiş durumda. Kadrolar dağıtılıyor. Kadro dağıtımlarında usulsüzlükler var mı yok mu? Bunu kim denetliyor? Şu anda üniversiteler yok gibi orada bir boşluk var. Bir yandan KHK’lar, bir yandan 50 D’nin güvencesizliği, bir yandan akademik olarak yükseltmeme uygulamaları, bir yandan özel sektör dahil güvencesizlik uygulamaları devam ediyor. Yasa ve hukuku tanımayan bir sürecin üniversiteler üzerindeki etkilerini gördüğümüz bir dönemdeyiz.”

    “BİR AKADEMİSYENİN DAHA İŞSİZ BIRAKILMASINA İZİN VERMEYECEĞİZ”

    Eğitim-Sen Ankara 5 No’lu (Üniversiteler) Şubesi Başkanı Mutlu Aslan ise akademide yaşanan sorunlara da değinerek şunları kaydetti:

    “Akademik gereklere ve liyakate değil, rektörlüğün istek ve inisiyatifine göre işleyen bu süreç, akademinin ve akademisyenlerin baskı altında tutulmasının, üniversitelerde yandaş kadrolaşmanın, hatta üniversitelerdeki akrabalık kayırmacılığının bir aracı haline gelmiştir. Öğretim elemanları güvencesiz çalıştırılıyor. Meltem Kayıran bu keyfi işleyişe razı olmadığı için, hak ettiği kadroya atanmamasını doğru bulmadığı için ve güvencesizliğin akademisyenler üzerinde sopa olarak kullanılmasına itiraz ettiği için bir alt kadro için istenen dosyayı teslim etmemiştir. 30 yıllık akademik emeğin ve kamu hizmetinin heba edilmesine, özel sektörde bile işten çıkartmanın yasak olduğu bu pandemi döneminde, bir akademisyenin daha işsiz bırakılmasına izin vermeyeceğiz.”

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

  • Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO

    Akademisyen Kaya: Alevilere yönelik nefret çok derinlerde, eskiye dayanıyor-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Kanun Hükmünde Kararname ile üniversitedeki görevinden ihraç edilen Barış Akademisyeni Celil Kaya, Alevilere yönelik ayrımcılığın, nefret söyleminin çok derinlerde olduğunu, çok eskiye dayandığını söyledi. Alevilere yapılan nefret saldırılarında yasaların işlemediğini hatırlatan Kaya, özellikle Alevi kurumlarının son 20-30 yıldaki örgütlenmelerinin ayrımcılığın ve nefret söyleminin görünür hale gelmesinde işlev gördüğünü ifade etti. 

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırılarına maruz kalan toplumlardan biri de Aleviler. Alevilere yönelik nefret saldırıları artarak sürüyor. Devlet tarafından inancı ve ibadethanesi kabul edilmeyen Aleviler, okulda, sokakta, işyerinde, hastane, mahallede, yaşadığı apartmanda aşağılanıyor, hor görülüyor, hakarete uğruyor.

    Türkiye’de nefret suçları ile ilgili kapsamlı bir yasal düzenlemenin eksikliği sistematik bir biçimde bu saldırıların devam etmesine de zemin hazırlıyor.

    Peki nefret suçu kaynağını nereden ve nelerden alıyor? Yargı Alevilere dönük nefret suçuna karşı ne yapıyor? Demokrasiyi ve eşitliği savunan kurum ve kuruluşlar Alevilere dönük nefret suçlarına karşı ne yapıyor? Tüm bu soruları ve daha fazlasını akademisyen, yazar, tarihçi, hukukçu, insan hakları savunucularına sorduk.

    Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde Doktora yapan ve aynı bölümde Öğretim Görevlisi olarak çalışırken 2016 yılında imzaladığı ‘Barış Bildirisi’ gerekçe gösterilerek Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile üniversiteden uzaklaştırılan ve milliyetçilik, ulusal kimlikler, diaspora gibi alanlarda çalışma yürüten Celil Kaya, sorularımızı yanıtladı.

    “SAĞCI FAŞİST HAREKETLERİN NEFRET SÖYLEMİ ÜRETMESİ ŞİDDETİ ARTIRIYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

    CELİL KAYA: Aslında dünyada ayrımcılık, nefret söylemi, nefret söyleminden kaynaklı şiddet ve nefret suçları her zaman olagelmiş olan olgular ve gerçeklerdir. Bu anlamda son yıllarda dünyada da Türkiye’de de bir artış var. Bunun bir kaç nedeni olduğunu düşünüyorum. Bir tanesi dünyada yükselen otoriter sağ popülist yönetimler. Bizim ülkemizde dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde, yönetimde olmasalar bile yükselen sağcı, faşist hareketler var. Yükselen bu tip hareketler zaten nefret söylemi üretmeye, ayrımcılık üretmeye müsait politik hareketler. Yönetimlerde böyle olunca nefret söylemi, ayrımcılık ve şiddet artıyor.

    Bir diğer sebebi de dünyada artan göç trafiği. 2010’larda Ortadoğu’da yaşanan toplumsal hareketler, çatışmalar, savaşlardan dolayı birçok ülkeden Avrupa ülkelerine göç dalgası başladı. Göçler her zaman ayrımcılık ve nefret söylemine müsait olgulardır. Çünkü topluluk, bir yabancı toplulukla karşılaşır ve devletler de buna yönelik iyi bir entegrasyon politikası, demokratik bir yönetim sergilemezse gelen göçmenlere, mültecilere, yabancılara yönelik bir şüphe daha sonra ayrımcılık ve nefrete ardından şiddete varan olgulara sebep oluyor.

    Başka bir sebep olarak da dünyadaki ekonomik sıkıntıları gösterebiliriz. Göç trafiğiyle bağlantılı olduğu da söylenebilir. Çünkü göçmenlere, mültecilere karşı ‘bunlar geliyorlar ve bizim ekmeğimizi elimizden alıyorlar’ yani bizim olanın bir kısmını onlar alıyor gibi bir algı ortaya çıkıyor. Ekonomik sıkıntılar, ekonomik krizler derinleştikçe bunun suçlusu olarak gelen göçmenler görülür. Bu çok yanlış ve çarpıtılmış bir algıdır. Ama bu bir olgu bir gerçekliktir.

    Dolayısıyla bu bakış, yani onlara yönelik bu ekonomik bakış ayrımcılığı, nefreti, nefret söylemini ve bundan dolayı nefret söyleminin doğurduğu şiddeti katlayarak devam ettiriyor.

    “ALEVİLERE YÖNELİK AYRIMCILIK HEP VARDI”

    Aleviler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Alevi toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor?

    Alevilere yönelik ayrımcılığın, nefret söylemi niteliğinin diğer toplumsal gruplardan, kimlik gruplarından, inanç gruplarından farklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü kaynağı çok daha derinlerde, çok daha eskiye dayanan bu topraklarda maalesef bir ayrımcılık ve nefret söz konusu. Yüzyıllardır Anadolu coğrafyasında ya da eski Osmanlı coğrafyası diyelim, Alevilere yönelik bir ayrımcılık zaten var. Mesela Kürtlere ya da farklı kimlik gruplarına yönelik ayrımcılığa baktığımız zaman tarihi daha yeni. Daha modern dönemde, ulus kimliğinin inşa edilmesiyle birlikte 100-120 yıllık en fazla 150 yıllık bir tarihi vardır diyebiliriz. Alevilere yönelik ayrımcılığın kökleri çok daha derinlerde.

    Alevilere yönelik nefret söyleminin, Cumhuriyet kurulduktan sonra, laikliğin iyi işlediği dönemlerde kısmen azaldığını söyleyebiliriz. Belki ayrımcılığın değil ama en azından nefret suçlarının biraz azaldığını söyleyebiliriz. Yüzyıllardır Alevilere yönelik şüphe, ayrımcılık ve nefret hep devam etti. Çünkü bu hep devletin tepesinden aşağı doğru yayıldı. Yukarıda bir ayrımcılık, nefret üretildi ve bu aşağı doğru hep yayıldı. Bunun sebebi de önce Osmanlı Devleti’nin sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir Sünni İslam anlayışı üzerine inşa edilmiş olması ve bunun hakim inanç olması.

    Alevilere yönelik ayrımcılık hep vardı ama özellikle de tabi son yıllarda iktidarın Sünni İslam doktrinini neredeyse resmi din olarak kabul etmesi ve bunu hem topluma hem Diyanet kanalıyla, eğitim kanalıyla yani imam hatip okullarının artmasıyla empoze etmesi. Bu nedenle Alevilere yönelik ayrımcılık, nefret maalesef daha da artmış durumda. Özellikle AKP döneminde. Buna aslında bilinçli olarak arttırılan bir ayrımcılık diyebiliriz.

    “ALEVİLERE YÖNELİK NEFRET SÖYLEMİ KULLANILDIĞINDA YASA İŞLEMİYOR”

    Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

    Sadece kurallara normlara baktığınızda hem Anayasa’da hem diğer yasalarda ayrımcılığa, nefret söylemine yönelik yeterli olmasa da bir takım düzenlemeler var. Ancak mesele bunların uygulanması ve nasıl uygulandığı. Yani şöyle diyebiliriz: Düzenlemeler, doğrudan yer almasa da bazı kimlik ve inanç gruplarını koruyor. Türkiye’ye baktığımızda bu yasaların Türkleri ve Sünni Müslümanları koruduğunu söyleyebiliriz. Onların inançlarını, onların kimliklerini koruyor. Yasalarda, halkın bir kesimini aşağılamak, halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek gibi düzenlemeler, metinler var. Fakat bunlar kimlere yönelik uygulanıyor. Örneğin Alevilere yönelik nefret söylemi kullanıldığında ya da onların inançları aşağılandığında bu düzenlemeler devreye girmiyor. Bu gayrimüslimlere, LGBT+’lara vb. gibi farklı kimlik gruplarına yönelik nefret söylemlerinde bunlar uygulanmıyor.

    Nefret söylemi hangi kimlik grubuna yönelik olursa olsun, bir suç ve yargılama konusu olmalı. Ancak Türklüğe ve Sünni İslam’a yapılan eleştiriler bile bunun konusu olabiliyor. Yani düzenlemeler var ama yeterli değil. Var olan yasalar bile hakkıyla gereği gibi uygulansa, ayrımcılık, nefret suçu ve bunlardan kaynaklanan psikolojik ve fiziksel şiddet epeyce düşürülebilir. Fakat uygulanmıyor. Yeterli olmayan düzenlemeler bile, ana akım olmayan kimlik ve inanç kurumları için uygulanmıyor. Dolayısıyla hukukun burada kimlik ve inanç kurumlarını koruma konusunda neredeyse hiç işe yaramadığını söyleyebiliriz.

    “ALEVİ KURUMLARININ ÖRGÜTLENMELERİ AYRIMCILIĞI, NEFRET SÖYLEMLERİNİ GÖRÜNÜR KILDI”

    Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

    Kısmen evet. Demokratik gruplar yapabildiği kadar buna tepki gösteriyorlar. Buna yönelik refleksler üretiyorlar. Örneğin; Alevilere yönelik nefret söylemi ile ilgili Alevi kurumları konuyla ilgili sık sık açıklamalar, eylemler yapıyorlar, tepki gösteriyorlar. Özellikle Alevi kurumlarının son 20-30 yıldaki örgütlenmeleri ayrımcılığın ve nefret söyleminin görünür hale gelmesinde işlev gördü. Alevi örgütlerinden farklı farklı demokratik kitle örgütleri de tepkiler gösteriyorlar. Ancak bu yeterli olmuyor, yeterli olmamasının sebebi ise onların sesinin yeterince yayılmaması, kitlelere ulaşmasının engellenmesi. Son yıllarda sivil toplum üzerinde, demokratik kitle örgütleri üzerinde büyük baskı mevcut. Çoğu kapatılma tehlikesiyle, devletin en üst noktasıyla tehdit ediliyorlar. Örneğin; Türk Tabipler Birliği ya da bazı barolar, demokratik dernekler, vakıflar sürekli bir kriminalize edilme, kapatılma tehdidi, yöneticilerin, üyelerin tutuklanması tehdidiyle karşı karşıyalar. Dolayısıyla hem yeteri kadar işleyemiyorlar, hem de seslerinin yayılma alanı çok daraltılıyor. Yani bir şeylere tepki verdiklerinde, mücadele ettiklerinde, bunun çok geniş kitlelere yayılması çok mümkün olmuyor. Çünkü bu kanallar devlet tarafından tıkanıyor.

    “NEFRETİ, AYRIMCILIĞI YAYAN ANA AKIM MEDYA VAR”

    Nefret dilinin topluma yayılmasında başta rol oynayan güçlerden biri de medya. Medya bu dili neden kullanıyor?

    Öncelikle ‘Ana Akım Medya’ diyelim. Bütün iktidarlar, özellikle otoriter yönetimler medyayı kendi iktidarlarını sağlamlaştırma aracı olarak kullanırlar. Medya özgür bir medya değilse, iktidarlar tarafından bir rıza üretme mekanizmasına dönüştürülür. Türkiye’de de ana akım medya eskiden beri devletin temel politik siyasal-toplumsal yönelimlerine paralel şekilde hareket eder. Böyle bir çizgi izleye gelmiştir. Türkiye tarihindeki katliamlara, suikastlara baktığınızda hepsinde aslında medyanın bir noktada rolü olduğunu, kışkırttığını, yol verdiğini görürsünüz. AKP döneminde ana akım medyanın neredeyse tamamı iktidarın güdümüne girmiş durumda ve iktidarla tamamen paralel uyumlu bir biçimde bir çizgi izlemeye başladı. Bugün bakıldığında devletin tepesinden aşağı doğru yayılan, bazı topluluklara, bazı kimlik, inanç gruplarına yönelik bir nefret söz konusu. Medya da bunun temel aracı oluyor.

    Ana akım, iktidar yanlısı medyanın yanında bir de özgür medyadan, alternatif medyadan da bahsetmek gerekir. Fakat alternatif ve özgür medyanın şöyle bir dezavantajı var. Yine otoriter dönemlerde sesleri o kadar kısılır ki hem kaynak bulmakta çok zorlanırlar hem de yaygınlık kazanmakta çok büyük zorluk çekerler. Türkiye’de muhalif medya mecraları sık sık kapatılmayla karşı karşıya kalıyor. Bu da ekonomik kaynak demek, insan kaynağı demek, yoğun emek demek vs. Özgür medya bunlarla karşı karşıya kalınca yaygınlaşma imkanı bulamıyor. Dolayısıyla gerçekleri yazacak olan, daha eleştirel bir yerden siyasete, devlete yaklaşacak olan medya mecraları yeterince alan bulamıyor kendine. Devlet bu kanalların da önünü tıkıyor ve tabiri caizse meydan bu nefreti yayan, ayrımcılığı yayan ve iktidar güdümünde işlev gören ana akım medyaya kalıyor.

    “NEFRET SUÇUNA MARUZ KALANLARIN DAYANIŞMA İÇİNDE OLMASI GEREKİYOR”

    Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için ne yapmalı?

    Bu birkaç boyut olarak ele alınabilir. Birincisi ayrımcılığa, nefret söylemine, nefret suçlarına maruz kalan farklı toplulukların birbiriyle dayanışma içinde olması. Örneğin; Alevilik bir inanç grubu, Kürtlük bir ulusal kimlik grubu, LGBT’ler bir cinsel yönelim grubu, kadınlar bir cinsiyet grubu vs. bakıldığında sanki hepsi birbirinden ayrı şeyler olarak görülüyor. Evet kimliğin içeriği olarak farklı olabilir, fakat bunların hepsi benzer bir yerden ayrımcılığa ve nefret söylemine maruz kalıyor.

    Bugün baktığımızda iktidar, hem yöneticiler hem de iktidar destekçileri Kürtlerden de, Alevilerden de, LGBT’lerden de, gayrimüslimlerden de nefret ediyorlar vs. Aslında bu birbiriyle çok ilişkili bir durum. Dolayısıyla bu kesimlerin birbiriyle dayanışma içinde olması, bu dayanışmanın belki bir mücadele birliğine de varması çok önemli. Bu dayanışma ilişkisi iktidara karşı ve çoğunluk tahakkümüne karşı daha güçlü bir direnç yaratacaktır.

    İkincisi ise her ne kadar etkisiz de olsa, uygulamada yetersiz de olsa hukuki düzenlemeler ve hukuki mücadele de önemli. Var olan hukuki düzenlemelerin daha ileriye taşınmasını sağlamak ve bunun için mücadele etmek ve tabi bunların uygulanması için mücadele etmek gerekir. Tek bir kimlik ya da inanç grubu için değil, bütün farklı inançlar, farklı kimlikler, farklı cinsel yönelimler vs. uygulanmasını sağlamaya çalışmak. Bunun için mücadele etmek. En azından nefret suçu işleyen biri, bunun karşılıksız kalmayacağını bilmeli. Kişi bir yaptırımla karşı karşıya kalacağını düşünürse bu durum kısmen azalabilir. Çünkü bunun bir sebebi de cezasızlık politikasıdır. Cezasızlık bu tip şeylerin artmasına sebep oluyor.

    Bir de farklı bir kimliğinin, inancının, cinsel yönelimin diğer gruplar için bir tehlike olmadığını anlatmaya çalışmak ve bunların bir arada yaşayabileceğini, demokratik bir biçimde, barış içinde yaşayabileceğini, ısrarla anlatmak, bunun için mücadele etmek hepsinden en önemlisi diye düşünüyorum.

    Diren KESER-Diren SATI/ PİRHA

    İlgili Haberler:

    2-Avukat Eren Keskin: Alevilerin hakları birçok kez ihlal edildi-VİDEO
    3-Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın: Nefret suçu doğrudan rejimle bağlantılıdır-VİDEO
    4-‘Alevi örgütleri nefret saldırılarına karşı ortak tavır geliştirmeli’-VİDEO
    5-‘Aleviler, tarih boyunca nefret suçuna maruz kaldı’-VİDEO
    6-‘Alevi düşmanlığı bu toplumun genlerinde var; iflah olmaz’-VİDEO

  • Koronavirüse yakalanan akademisyen yaşamını yitirdi

    Koronavirüse yakalanan akademisyen yaşamını yitirdi

    Bitlis Eren Üniversitesi Öğretim üyesi Orhan Laboç, yakalandığı koronavirüs (Covid-19) salgını dolayısıyla hayatını kaybetti.
    Bitlis Eren Üniversitesi (BEÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Resim Bölüm Başkanı Öğretim üyesi Dr. Orhan Laboç (42), aniden rahatsızlanması üzerine kaldırıldığı Tatvan Devlet Hastanesi yoğun bakım servisinde tedavi altına alındı. Koronavirüse yakalandığı tespit edilen Laboç, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
    Evli ve iki çocuk babası olan Laboç’un BEÜ’deki görevine yaklaşık bir yıldır başladığı öğrenildi.
    Laboç’un yaşamını yitirmesi üzerine BEÜ Rektörü Prof. Dr. Erdal Necip Yardım tarafından paylaşılan başsağlığı mesajında “Üniversitemiz Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Orhan Laboç’un yakalandığı Covid-19 hastalığı nedeniyle hayatını kaybetmesinin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Merhum hocamıza Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınları ile Bitlis Eren Üniversitesi ailesinin tüm fertlerine başsağlığı dileriz” ifadelerini kullandı.
    (HABER MERKEZİ)
  • Siyasi tutuklular için çağrı: İnfazda eşitlik yaşatır-VİDEO

    Siyasi tutuklular için çağrı: İnfazda eşitlik yaşatır-VİDEO

    PİRHA – Meclis’e sunulan infaz yasa tasarısında siyasi tutukluların kapsam dışı bırakılmasına tepki gösteren aydın, yazar, gazeteci, akademisyen, şair, sanatçı ve siyasetçiler, “İnfazda eşitlik yaşatır” diyerek çağrıda bulundular. 

    AKP tarafından Meclis’e sunulan infaz kanun teklifinde siyasi tutukluların kapsam dışı bırakılmasına tepki gösteren aydın, yazar, gazeteci, akademisyen, şair, sanatçı ve siyasetçiler sosyal medyadan video yayınlayarak çağrıda bulundular.

    “#İnfazdaEşitlikYaşatır” hastagıyla videolu mesajla yapılan paylaşımlarda, siyasi tutukluların infaz yasası kapsamına alınmasına için verilen mesajlar şöyle:

    “VİRÜSLER, İNSANLAR ARASINDA AYRIM YAPMIYOR”

    Şair Hicri İzgören: “Zor günlerden geçiyoruz. Her konuda yardımlaşma ve dayanışma zamanı. Kamu sağlığı ve adalet için topluma karşı işlenmiş suçlar dışında, herkesi kapsayacak bir infaz yasası sağlanmalıdır.”

    Siyasetçi Ufuk Uras: “Normal zamanlarda değil, kriz zamanlarında nasıl davrandığımızla insanlık ölçülür. İnsan yaşamı kutsaldır. Mahpuslar arasında infazda ayrım yapılmaması, insanlığın, vicdanın göstergesidir. Ölümden değil, hayattan yana olalım. Bu bir hayat memat meselesidir.”

    Oyuncu Lale Mansur: “Birleşmiş Milletlerin de sizden talep ettiği gibi yeni infaz yasasına siyasileri de dahil etmenizi istiyorum. Birazcık vicdanınız varsa yaparsınız.”

    Şair ve yazar Ahmet Telli: “Acıda ve sevinçte ortak olmaktan söz eden devletin, kendi sözünü kıymetlendirmek için önünde bir fırsat var: infaz yasası. Bu yasa cezaevlerindeki hastaları, düşünceleri nedeniyle içeride tutulan aydın, yazar ve gazetecileri dışta bırakırsa, söz bir kez daha haysiyet kaybına uğramış olur. Unutmayalım, koronavirüs bir gün elbet alt edilir. Sokakları, caddeleri yine doldururuz. Ama bu infaz yasası hastaları, düşünceleri nedeniyle içeride tutulanları unutursa, yaralı bir vicdanla yaşayacaktır, onları görmezden gelenler. Yaşamak dedim de, ne diyor şair Ataol Behramoğlu, ‘ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır ve hayat sunulmuş bir armağandır insana’.”

    Sosyolog Neşe Özgen: “Virüsler insanlar arasında ayrım yapmıyor. Devletin yeni geliştirmeye çalıştığı infaz indirim yasası, bir tür mahçup gizli idam yasası olmasın istiyoruz. Geleceğimiz için, toplumsal eşitlik için, birlikte yaşayabilmek için cezaevlerinde infazda eşitlik istiyoruz.”

    “CEZAEVLERİNİN KAPISI AÇILSIN, HERKES EVİNDE KALABİLSİN”

    Sanatçı Suavi: “Biz kamu sağlığı, adaletin tesisi, ortak, eşit ve birlikte yaşamın inşası açısından, cezaevlerindeki 300 bin tutsak için infazda ayrımsız eşitlik istiyoruz. Canlıyı, insanı, toplumu ve insanlığı yaşatmak için infazda eşitlik istiyoruz. Mahpuslar arasında bir ayrımı kabul etmiyoruz. Çünkü bu ötekileştiren, diğerlerini kesinlikle ölüme terk eden bir yaklaşım olacaktır ki ne adalete ne vicdana ne hukuka asla sığmayan bir sonuç üretecektir.”

    Siyasetçi Akın Birdal: “Öncelikle siyasi mahpuslar, gazeteciler, hak savunucuları, avukatlar, yazarlar ve öğrenciler serbest bırakılmalıdır. İnfaz yasasında sağlanacak eşitlik hem toplumun beklentilerine karşılık vermiş olacak hem de toplumsal barışın önemli bir adımını oluşturacak. İnfaz yasasında eşitlik sağlansın ve cezaevlerinin kapıları açılsın. Herkes evinde kalabilsin.”

    Şair Hıdır Işık: “Birlikte mücadelenin önemini vurgulayan devlet yetkililerinin, topluma karşı işlenen suçlar haricindeki tüm tutsakların infaz yasasına dahil edilmesini, eşit yurttaşlık ve insan hakları gereği bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.”

    “YASADAKİ AYRIMCILIK, VAR OLAN EŞİTSİZLİKLERİ DAHA DA DERİNLEŞTİRECEK”

    Siyaset Bilimci Nuray Mert: “Ceza infaz yasasında eşitlik istiyoruz. Bu ülkede düşünce suçlarının, siyasi suçlarının, cinayetten daha ağır cezalandırıldığını biliyoruz. Ama bu kez can sağlığı, can güvenliği söz konusu. Hiç olmazsa bu koşullar altında ceza infaz yasasında eşitlik gündeme gelsin.”

    Hekim Onur Hamzaoğlu: “İnfaz yasasındaki ayrımcılık, var olan eşitsizlikleri daha da arttırıp derinleştirecek, hem de korona salgının yaşanmakta olduğu bu günlerde, önleyemeyeceğimiz acılara, ölümlere sebebiyet verecektir. Kimse bu vebalin altından kalkamaz. O nedenle ayrımcılığa bir an önce hep birlikte son verelim.”

    Dansçı Zeynep Tanbay: “Hiçbir suç işlememiş, yasal bir temeli olmadan hapse atılan siyasi tutuklular ve sadece muhalif oldukları için hapse konulan insanların, yargı paketinde olması gerekiyor. Hele ki uyuşturucu çetelerinin, uyuşturucu suçlularının bu kapsam içinde yer alması, indirimden, denetimli serbestlikten yararlanması, infaz indiriminden yararlanması söz konusu iken, hiçbir suç işlememiş 50 bine yakın, öğretmen, öğrenci, ev kadını, iş insanı, akademisyen, aydın, yazar, gazetecinin hapiste tutulması, bu toplumun kabul edemeyeceği bir şey. Bu kararı alanları da asla affetmeyecektir.”
    “CANLIYI, İNSANLIĞI YAŞATMAK İÇİN İNFAZDA EŞİTLİK İSTİYORUZ”
    Oyuncu Deniz Türkali: “Canlıyı, insanı, toplumu, insanlığı yaşatmak için, infazda eşitlik istiyoruz.”
    Hukukçu Sevtap Yokuş: “Salgın hastalıklar nedeniyle devletin vatandaşları için bir takım önlemler alması zorunludur. Bu kapsamda cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlüler için de bir takım önlemlerin alınması gerekir. Ancak bu önlemler alınırken, tutuklu ve hükümlüler arasında yapılacak ayrım, anayasanın eşitlik ilkesini içeren 10. Maddesi’ne ve iç hukukta doğrudan uygulanma kabiliyetine sahip Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarına, ayrıca sözleşmenin 14. Maddesi’ndeki ayrımcılık yasağına aykırılık oluşturacaktır.”
    Sendika yöneticisi Mustafa Paçal: “İnsanların topluca bulunduğu yerlerin başında cezaevleri geliyor. Cezaevleri bu anlamda büyük bir risk alanı oluşturuyor. Bu konuyla ilgili Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de bir açıklama yaptı. Hükümet bu yönde bir infaz tasarısını Meclis’e getirmek istiyor. Bu atılmış olumlu bir adım. Ancak bu adımın gerçekten adaletli ve haklı olabilmesi için infaz eşitliğine ihtiyaç var.”
    “ADALETİNİZ ÖLÜME DÖNÜŞMESİN, YAŞAMA GÜÇ VERSİN”
    Şair Şükrü Erbaş: “Ölümün dünyayı kuşattığı şu günlerde, insanların adalet duygusunu ölümden daha ağır bir ayrımcılıkla yaralamayın. Bu coğrafya acıya doydu, insanı yüceltecek olan barıştır, kimseyi küçük düşürmeyecek bir adalettir. Bunun kapılarından birisi ise cezaevleridir. İnfaz yasa tasarısını sizin gibi düşünmeyenlere kapatmayınız. Hiç olmazsa şu günlerde adaletiniz ölüme dönüşmesin, yaşama güç versin.”
    Söz yazarı Gülten Kaya: “Muhalif olmak da’ düşünceyi ifade etmek de suç değildir. Adaleti sağlarken, adalette eşitliği sağlayamazsanız, toplumsal dokuyu onarılmaz biçimde boşmuş olursunuz. Adalette ayrımcılık olmaz. Çok ağır zamanlardan geçiyoruz insanlık olarak ve iki değerli kavramı yeniden hatırlamak zorundayız. Vebal ve vicdan. Ben bir yurttaş olarak işin vicdani tarafı gereği infaz yasasında eşitlikten yanayım. Vebal ise sorumluların boynuna.”
    Akademisyen Vahap Coşkun: “Türkiye cezaevlerinde doluluk oranı yüzde 121. Cezaevlerinin bu şekilde dolup taşması, koronavirüsün yayılmasına davetiye çıkarıyor. Korona hükümlüleri ve tutukluları ayırt etmiyor. Korona suçlar arasında da bir fark gözetmiyor. Hukuki durumları veya itham edildikleri suç ne olursa olsun, cezaevlerindeki herkes bu virüsün tehdidi altında yaşıyor. Devlet cezaevlerinde her bireyin yaşam ve sağlık hakkını korumakla mükelleftir. Bu nedenle cezaevlerinde bu virüsün yayılmasını engellemek amacı taşıyan yasal düzenleme, mutlaka ama mutlaka cezaevlerindeki herkesi kapsamak durumundadır. Anayasanın 10. Maddesi’ndeki eşitlik ilkesine ve AİHS’in 14. Maddesi’ndeki ayrımcılık yasağının gereği budur.”
    Şair Fadıl Öztürk: “İnsanca yaşamayı bir vebale gibi gömüp, uzaklaşmayacak, iyiliğe olan inancımızı asla yitirmeyeceğiz. Bir insanın sağlığı, bütün insanların sağlığıdır. İnfazda eşitlik istiyoruz.”
    Siyasetçi Gülseren Onanç: “Şu anda hapiste bulunan 300 bin vatandaşımız, koronavirüs tehdidiyle karşı karşıya. Benim 3 tane kırmızı çizgim var: çocuk istismarcıları, kadın katilleri ve uyuşturucu çeteleri. Bunların dışındaki bütün mahkumlara eşit bir şekilde bu infaz yasasının uygulanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü eşitlik varsa adalet vardır. Bu zor süreci de eşitlik ve dayanışmayla atlatacağımıza inanıyorum.”
    “İNFAZDA EŞİTSİZLİK ANAYASA’YA AYKIRIDIR”
    Oyuncu Jülide Kural: “Koronavirüs salgını nedeniyle insanlık gerçek anlamda bir sınavdan geçiyor. Bir kişinin sağlığı, tüm insanlığın sağlığı anlamına geliyor. Bu yanıyla baktığımızda da cezaevleri koşulları ve salgının boyutları düşünüldüğünde, aslında bir infaz yasasının gündeme getirilmiş olması, son derece olumludur. Ancak bu infazda mutlak suretle bir eşitlik olması gereklidir. Sadece çocuk istismarcıları, kadın katilleri ve uyuşturucu çeteleri dışında, yani topluma karşı işlenmiş suçlar dışında kalan tüm mahpuslar ve tutsaklar için mutlak suretle bir tahliye söz konusu olmalıdır.”
    Orkestra Şefi Cem Mansur: “Siyasi tutukluların yeni infaz yasasının kapsamının dışında bırakılması düşünülüyor. Bu durumda kimseden vicdan beklediğim yok. Ama cennet ve cehenneme inanan kişiler olarak, bunun altından nasıl kalkarsınız siz düşünün.”
    Hukukçu Eren Keskin: “Türkiye Cumhuriyeti devletinin dahiciler tarafından yapılmış Anayasasındaki 10. Maddesi kanun karşısında herkes eşittir der. Bu nedenle infazda eşitsiz uygulama her şeyden önce Anayasa’ya aykırı demektir.”
    (HABER MERKEZİ)
  • ‘Görevime dönmek istiyorum’

    ‘Görevime dönmek istiyorum’

    PİRHA – Koronavirüs üzerine doktora yapan ancak 2017 yılında Kanun Hükmünde Kararname ile görevinden ihraç edilen Akademisyen Mustafa Ulaşlı PİRHA’ya konuştu. Ulaşlı, “Bir an önce insanlığa hizmet eden akademisyenler olarak görevlerimize iade edilmeliyiz” dedi.  

    2007-2011 yılları arasında Hollanda Utrecht Üniversitesi’nde koronavirüs ve salgın hastalıklar üzerine doktora çalışması bulunan Mustafa Ulaşlı, 2016 yılında Gaziantep Üniversitesi’nden Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilen akademisyenlerden.

    Gündeme dair PİRHA’ya konuşan Ulaşlı, ihraç edilme gerekçesinin kişisel husumet olduğunu belirtti.

    “Rektöre oy vermedin” beyanlarından söz eden Ulaşlı, 2017 yılında hakkında takipsizlik kararı verilmesine rağmen bir gelişme olmadığını kaydetti.

    Ulaşlı, “Bana isnat edilen neyse, bunun gerçekleşmediği kararına varıldı. Görevime dönmeyi bekliyorum. Benim gibi binlerce akademisyen var. Benim durumumda olan insanların dönebilmesi için viral enfeksiyonların olması gerekmiyor” dedi.

    “BİLİM KURULU ÜYELERİNE ULAŞMAYA ÇALIŞTIM, DÖNÜŞ YAPILMADI”

    Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu üyelerine mail yoluyla ulaşmaya çalıştığını belirten Ulaşlı, “Koronavirüs ile ilgili doktora yaptım. Beraber çalışma yürütebiliriz. Katkı sağlamak istiyorum, dedim. Ancak kimse mailime dönüş yapmadı. Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun tweetinden sonra da sadece medya kuruluşları erişim sağladı” dedi.

    “GÖREVİMİZE İADE EDİLMELİYİZ”

    Ulaşlı, “Bu yanlıştan dönülmesi gerekiyor. İthaf edilen suçları biliyoruz. Mahkemeler kararları verdi. Akademisyenler beraat etmiş, takipsizlik almış. Görevlerine iade edilmeli, çalışmalarını yürütmeli” diye konuştu.

    Bireysel çalışmalarına Hollanda’daki akademisyenlerle devam ettiğini belirten Ulaşlı, göreve dönüp çalışmalarını Türkiye’de yürütmek istediğini dile getirdi.

    “PROJEMİ TÜBİTAK KABUL ETMEDİ”

    Ulaşlı 2011 yılındaki projesine dair şunları aktardı:

    “Tübitak’a koronavirüs konusunda proje vermiştim. Projem hiç okunmadan reddedildi, 2011 yılında. Projelerin basılıp insanların hizmetine sunulması gerekirdi. Bir an önce sen, ben demeden biz insanlığa hizmet eden akademisyenler olarak görevlerimizin başında olmalıyız.”

    “VAKA SAYISI ARTACAKTIR: İTALYA GİBİ OLMAMAYI UMUYORUZ”

    Ulaşlı, koronavirüs salgınına karşı alınması gereken önlemleri ve süreci şöyle değerlendirdi:

    “Koronavirüsün genel seyri şu: Tüm dünyada solunum yolu enfeksiyonlarına sebep olan virüslerin çoğu, özellikle pandemi olan virüsler Dünya Sağlık Örgütü ve sağlık çalışanları tarafından hep dikkat edilen boyutlardadır.

    Türkiye’de birçok vakanın daha yeni olması, farklı ülkelerden insanların Türkiye’ye gelmesiyle başladı.
    Sağlık Bakanlığı’nın şu an uygulanan politikası iyi bir gidişatta. Umuyorum ileri zamanda da böyle olur. Vaka sayısı gittikçe artacaktır. Umuyoruz İtalya gibi olmayız.

    “BANA BİR ŞEY OLMAZ YAKLAŞIMI ÜRKÜTÜYOR”

    Bu virüsün ilacı yok şu anda. Aşı çalışmaları yapılmaya çalışılıyor ama insanların ne kadar bilinçli olduğu önemli. Antep’te yaşıyorum; burada insanlar normal hayatına devam ediyor. Genel yaklaşım bize bir şey olmaz mantığı. Bu insanı ürkütüyor.

    Yurt dışından özellikle umreden gelen insanların durumu ürkütüyor. İnsanlar kendi önlemlerini alırlarsa temel şeyin tedbir olduğu görülüyor. Tokalaşma ve öpüşmeye ara verilmesi gerekiyor. Hijyen kurallarına uyulması gerekiyor. Bu virüse yakalanan herkes ölecek algısı yanlış bir algıdır. Medyada öyle bir algı empoze edilmeye çalışılıyor. Bağışıklık sistemi düşük olan insanlar risk grubunda. Hepimizin bağışıklık sistemi ne kadar güçlü bilemeyiz, testlerle bakılabilir ama herkes bireysel önlemlerini almalı. Olabildiğince kalabalık ortamlardan uzak durmalı. Enfekte olan herkes ölecek algısının yanlış olduğunu hatırlatmakta fayda var.”

    PİRHA/DERSİM

  • İhraç edilen akademisyen Özdikmenli, üniversitesi için helva dağıttı-VİDEO

    İhraç edilen akademisyen Özdikmenli, üniversitesi için helva dağıttı-VİDEO

    PİRHA- 5 Mart Dünya Ölü Üniversiteler Günü nedeniyle, KHK ile mesleğinden ihraç edilen akademisyen Dr. Gözde Özdikmenli bugün Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi için helva dağıttı. Özdikmenli, “OHAL komisyonunun kapatılarak mağdur ettiği tüm akademik personelin işlerine geri döndürülmesini ve kaybettikleri haklarının kendilerine geri iade edilmesini talep ediyorum” dedi. 

    Haberin Videosu

    15 Temmuz 2016’da darbe girişimin ardından KHK ile binlerce kamu emekçisi mesleklerinden ihraç edildiler. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden toplam 6 barış imzacısı akademisyen Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edildi. 29 Nisan 2017’de ihraç edilen Psikolog Gözde Özdikmenli, bugün 5 Mart Dünya Ölü Üniversiteler Günü nedeniyle helva dağıttı.

    AKADEMİDEKİ GÜVENSİZ ÇALIŞMA KOŞULLARI

    “5 Mart Dünya Ölü Üniversiteler Günü: Rahmetli Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi için helva dağıtımı” başlığıyla bir açıklama yapan Özdikmenli şunları belirtti:

    “Akademideki güvensiz çalışma koşullarının artması, akademik üretimde nitelikten daha çok niceliğe önem verilmesi uluslararası bir akademik direnişin yükselmesine sebep oldu. Fransa’daki sendikalar ülkelerinde yürürlüğe girmesi öngörülen emeklilik sistemi ve eğitim-araştırma yasa tasarılarına karşı 5 Aralık 2019’dan beri mesleklerarası bir genel greve gitmiş durumdalar. Fransa’daki akademisyen meslektaşlarımız öngörülen bu yasa tasarılarının içinde mevcut olan aşağıdaki maddelere karşı olduklarını deklare etmişlerdir:

    1. Akademisyenlerin rekabetçi bir değerlendirmeye tabi tutulması

    2. Hiyerarşik düzenlemeler ve akademisyenler arasındaki ayrıştırıcılık

    3. Sermaye piyasasındaki aktörlerin proje değerlendirme komisyonlarına dahil edilmesi

    4. Projelerin performans kriterlerinin piyasa koşullarına bağımlılığı 5. Akademisyenlerin çalışma saatlerinin arttırılması

    6. Fazla mesai ücretlerinin iptali

    7. Maaşların düşüklüğü

    8. Kadrolu emeğin yerini kontratlı güvencesiz emeğin alması.

    Geçen yıldan beri sistemde meydana getirilen bu olumsuz gelişmelere karşı Fransız halkı “Sarı Yelekliler” hareketini başlatmış ve kitlesel grevlere gidilmiştir.”

    MUĞLA SITKI KOÇMAN ÜNİVERSİTESİ’NİN ÖLÜM NEDENLERİ

    “Fransızların demokrasiden uzaklaşmaya yönelik geliştirdikleri bu haklı itirazlarına Türkiyeli Barış Akademisyenleri olarak desteğimizi bildirir selamlarımızı yollarız” diyen Özdikmenli,  Türkiye’deki üniversitelerin genelinin olduğu gibi Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nin ölüm nedenlerini de maddeler halinde şöyle sıraladı:

    1. Bilimsel eğitime önem verilmemesi

    2. Düşünce ve ifade özgürlüğünü hiçe sayması

    3. Savaşa karşı olan Barış Bildirisi imzacısı akademisyenlerin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) lerle ihraç edilmesine neden olması

    4. Araştırma görevlisi ve öğretim üyelerini güvencesiz kadrolara mahkum etmesi

    5. Öğrencilere ve öğretim üyelerine haksız yere soruşturmalar açıp disiplin cezaları vermesi

    6. Meydana gelen cinsel taciz vakalarında erkek öğretim üyelerini koruması

    7. Kampüs içinde ağaç kesimleri yapması

    8. Üniversite içindeki sol-sosyalist sendika temsilcisi akademisyenlerin KHK ile ihraç edilen meslektaşlarına yönelik yeterince duyarlı ve destekleyici davranmamaları.

    “MAĞDUR EDİLEN AKADEMİSYENLER İŞLERİNE DÖNDÜRÜLMELİ, HAKLARI İADE EDİLMELİ”

    OHAL dönemiyle binlerce akademisyenin işlerinden kovulduğunu, Türkiye üniversitelerinin büyük kan kaybına uğradığını hatırlatan Akademisyen Gözde Özdikmenli açıklamasını şöyle sonlandırdı:

    “Üniversite yönetimlerinin siyasallaşması, rektörlerin seçiminin Cumhurbaşkanı’na ve öğretim üyelerinin çalışma sürelerinin uzatılması kararının rektörlere bağlanması ile birlikte üniversiteler tamamen işlevsiz kılınmıştır. İhraç edilmiş bir öğretim üyesi olarak bu olumsuz koşulların toplumsal bilinçlenme ve örgütlü mücadeleler ile düzeltilebileceğine inanıyorum. OHAL komisyonunun kapatılarak mağdur ettiği tüm akademik personelin işlerine geri döndürülmesini ve kaybettikleri haklarının kendilerine geri iade edilmesini talep ediyorum.”

    PİRHA/MUĞLA

  • Yavuzel’e yakalama kararı, üyelere soruşturma başlatıldı

    Yavuzel’e yakalama kararı, üyelere soruşturma başlatıldı

    PİRHA- Akademisyenlerden sonra bir fezleke de Barış için Edebiyatçılar grubuna açıldı. 

    “Barış için Edebiyatçılar inisiyatifi” yapılandırmasının üyelerine yönelik çok sayıda soruşturma başlatıldı.  Ocak-2016 yılında Gökhan Yavuzel’in kurucusu olduğu bir çok edebiyatçı ve yazarlardan oluşan aktivistler hakkında, Çağlayan’daki İstanbul adliyesinde savcılığın hazırladığı iddianame ile 3713 sayılı “Terörle Mücadele Kanunun” (TMK) “Örgüt Propagandası” fiilini düzenleyen 7/2 maddesinden dava açıldı.

    Savcılığın talebi üzerine Adalet Bakanlığı “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılamayı düzenleyen TCK 301. Maddesinden yargılama izni verdi,  dava sürüyor” açıklamasının ardından davanın aynı fezleke üzerinden birleştirilmesi talep edildi.

    Bir çok aktivist hakkında ifadeye çağrılma ve soruşturmalar başlatılırken, Gökhan Yavuzel hakkında ise yakalama kararı çıkarıldı. (HABER MERKEZİ)
  • Akademisyen Bülent Şık’a kanser raporunu açıklamaktan ikinci soruşturma!

    Akademisyen Bülent Şık’a kanser raporunu açıklamaktan ikinci soruşturma!

    Sağlık Bakanlığının gizlediği kanser araştırmasını halka duyurduğu için 12 yıl hapsi istenen Akademisyen Bülent Şık’a bir soruşturma daha açıldı.   

    Kocaeli, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ile Antalya’da yapılan ve Sağlık Bakanlığınca sonuçları kamuoyuna ve kamu kurumlarına bildirilmeyen, kanser araştırmasını halka duyurduğu için 12 yıl hapsi istenen Gıda Mühendisi, akademisyen Bülent Şık’a bir soruşturma daha açıldı. Şık hakkında sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek, “terör örgütünün propagandasını yaptığı” iddiasıyla soruşturma başlatıldığı ortaya çıktı.

    T24’den Gökçer Tahincioğlu’nun haberine göre, Bülent Şık’a bir soruşturma daha açıldı. Soruşturma dosyasında Şık’ın ıspanaktaki demir oranından hareketle gıdalardaki nitrat oranlarını konu aldığı, “Temel Reis” görselinin kullanıldığı yazısı da yer aldı.

    Şık, ıspanağın çok tüketilmesine neden olan bilimsel hatayı aktardığı yazısında sözü nitratlara getiriyor ve zararlarını aktarıyor. Emniyetin sosyal medyayı tarayan programının “reis” ve “savaş” sözcüklerinden hareketle güncel konularla ilgisi olmayan yazıyı radarına aldığı tahmin ediliyor. TTB’nin yanında olduğunu, yazısını paylaştığı mesajının başına koyan Şık’ın bu nedenle de radara takılmış olabileceği değerlendiriliyor.

    Akdeniz Üniversitesi’nden barış bildirisine imza attığı için ihraç edilen Bülent Şık, Sağlık Bakanlığı ile ortak yürütülen, beş kenti kapsayan kanser araştırmasından da uzaklaştırılmıştı. Bakanlığın araştırmanın sonuçlarını kamu kurumlarına ve kamuoyuna açıklamadığını fark eden Bülent Şık, çalışmaları kendi başına yürütmüş ve bu kentlerdeki suda ve toprakta kanserojen maddelerin bulunduğunu kamuoyuna duyurmuştu.  (HABER MERKEZİ)