Etiket: alevi hareketi

  • ‘Alevifobik fay hattı kaşınıyor; Suriye özelinde Alevilerin korkutulması kartını masaya sürdüler’

    ‘Alevifobik fay hattı kaşınıyor; Suriye özelinde Alevilerin korkutulması kartını masaya sürdüler’

    PİRHA- ‘Siyasal Alevilik’ söylemiyle Alevifobik fay hatlarının kaşındığı ve Alevilerin demokratik mücadelesinin suç gösterilmeye çalışıldığını belirten Dr. Serpil Deniz Şahin, yaşanan durumu ‘Alevileri traşlayarak dikensiz gül bahçesi yaratılması’ olarak yorumladı. Dr. Serpil Deniz Şahin, “Bence bu alanda siyasi Alevilik değil tam tersi Alevilerin kendi siyasetini üretememenin ve bunları cesurca savunamamanın yarattığı bir politik boşluk var. Elbette ki bu  büyük kuşatma sadece Alevilerin mücadeleyle geri püskürtülecek bir noktada değil. Dünya bunu da engellemez ve seyirci kalırsa bölgemiz ve insanlık yeni katliamlarla, yeni utançlarla karşılaşacak demektir” diye konuştu.

    Suriye’de Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından ülkedeki kontrolü ele geçiren Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm (HTŞ) şeriatçı örgütün Alevi, Hristiyan, Ezidi gibi farklı inançlara mensup halklara düşmanlığı ve saldırı girişimleri büyük endişe yaratıyor.

    Dr. Serpil Deniz Şahin ile Suriye’de yaşanan değişime, azınlıklara yönelik baskılar, Alevilere yönelik katliamlar ve Suriye özelinde Türkiye’de Alevi nefretinin yeniden harlanmasına giden süreci konuştuk.

    “PELİKAN GÖRÜNTÜLERİNDEN ÇOK İYİ BİLİYORUZ”

    PİRHA: Suriye’de rejimde bir “değişim” yaşandı. Uluslararası güçlerin de müdahalesi ve alan açmasıyla ismine çokça ‘demokrasi’ denilen bu değişimi nasıl okuyorsunuz?

    Dr. Serpil Deniz Şahin: ‘Savaşta ilk gerçekler ölür’ sözünden hareketle, gerçeklerin eğilip bükülüp, yalanların gerçekmiş gibi algılatıldığı post truth bir çağı yaşıyoruz. Bu bakış açısıyla Ortadoğu’da yaşananları Suriye’de 13 yıl sonra Esat rejimi çökmüş, yerine dinci bir başkası almıştır” demekle açıklamak orda yaşanan trajediler açısından yetersiz olacaktır. Her ne kadar medya tüm dezenformasyon yöntemlerini kullanarak  halkın sevinç çığlıklarıyla diktatörün gidişinin kutladığını, HTŞ adlı 18 örgütün birleştiği çatı örgütü olan radikal İslamcıların Hristiyanlar başta  olmak üzere tüm farklı etnik kimlik ve inancı rahat ettireceği özgürlük ve demokrasinin geldiğine bizi inandırmaya çalışsa da biz onları Irak savaşında binlerce insan ölürken pelikan görüntülerinden çok iyi tanıyoruz. Özgürlük, demokrasi, eşitlik ,barış kavramlarının içini boşaltıp kullananlar bunları tüm insanlığa kazandırmak için canlarıyla kanlarıyla mücadele edenlerin cesetleri ve deneyimleri üzerinde tepinmekte bir sakınca görmüyorlar.

    “ŞAM YAŞANABİLİR EN GÜVENLİ 7 KENT İDİ İSE, ŞİMDİ NEDEN DEMOKRASİ HAVARİSİ KESİLDİLER”

    Arap Baharı diyerek Mısır’da ilk önce başlayan laik kalkışmayı boğup Müslüman kardeşlere oradan Sisi’ye ,Libya’yı köle pazarına çevirenler, Irakta nükleer silah yalanıyla işgal eden emperyalistler, 2001 yılında Afganistan’ı işgale gittiğinde, bunun gerekçelerinden biri de kadınlara yapılan zulümdü. Ama alacaklarını aldıktan sonra 2021 yılında aynı Taliban’a iktidarı, dolayısıyla kadınları bırakarak çekilmekte bir sakınca görmediler. İngiltere kraliçesinin ender ağırladığı konuklardan olan Esat çifti, Papanın ziyaret ettiği azınlıkların güven içinde yaşayabileceği Ortadoğu ülkesi diye ilan edilen Suriye, Fransızların nişan verdiği, Şam’ın en güvenilir yaşayabilen 7 kent ilan edilmişken, RTE’ nin kardeşim dediği Beşar Esat nasıl oldu da bir diktatör ilan edildi ve buna üzülen hassas dünya egemenleri burada yaşayan halkların acılarına kayıtsız kalmayıp, onlar adına özgürlük ve demokrasi havarisi kesilebildi.

    “ELLERİNDEN SIZAN KANI GİZLEMEK İÇİN BEYAZ ELDİVEN GİYERLER”

    Ünlü bir sözdeki gibi burjuvazi ellerinden sızan kanı gizlemek için her zaman beyaz eldiven giyer. Evet bu emperyal çökmenin, çullanmanın sebeplerine baktığımızda birinci öncelik ekonomik olup, Suriye’nin jeopolitik durumu, ikincisi de diğer Arap ülkelerin aksine Filistin meselesinde anayasasına ‘Siyonizm karşıtı’ olmayı yazacak kadar samimi desteği denilebilir. 2000 yıllarında ABD dış işleri tarafından Golan Tepeleri’nin işgalini sorun yapmaması ve Filistin davasına verdiği destekten vazgeçmesi konusunda tehdit edilmiş sonrasına da Ortadoğu’nun haritasının değişeceği ifade edilerek çalışmalara başlanmıştı. Diktatörlük rejiminden halkı kurtarmaya soyunan sermayenin gerçek niyeti sömürü iştahından başka bir şey değildir . El Kaide, IŞİD, Taliban ve benzerleri gibi HTŞ’nin de (Heyet Tahriri el Şam) CIA eliyle kurulup yönlendirilen bir örgüt olduğundan kuşku duymamak gerekiyor.

    “RADİKAL ÇETELER BÖLGEYE DAVET EDİLEREK ‘GÖREVE’ HAZIRLANDI”

    13 yıldır aralıksız devam eden savaşta Suriye’nin selefi çetelerin adeta üssü haline getirilmesinde amaç nedir?

    Tüm dünyadaki Suriye’yi iç savaşa sürüklemek için Kanlı Arap Baharı’nın başlangıcında beri dünyanın dört bir yanından gelen selefi radikal çeteciler  ve uzantıları bu bölgeye davet edilmiş  HTŞ, Türkiye’nin yanı başındaki İdlib’de Türkiye’nin gözetim ve hatta himayesi altında konuşlandırılmış, ABD tarafından silahlandırılmış, eğitilmiş ve emperyal çıkarlar uğruna her şey önceden çalışılıp “görev”e hazırlanmış Selefi/cihatçı bir örgüt olduğunu kesindir. Bugünde emperyalistlerin güdümünde her gün cinayet işliyorlar, düşman belledikleri herkese işkence yapıyorlar ve toplumda terör estiriyorlar. HTŞ’ye destek verenler bu katliamlar karşısında üç maymunu oynuyor. 22 yıldır Türkiye’yi devlet ve toplum olarak İslamlaştırmaya çalışan AKP Şam’daki İslamcı iktidarın varlığıyla güçleneceğini ve bununla bölgesel politikalarında başarı sağlayabileceğini düşünüyor. İç savaşın başlangıcından beri binlerce insanın ölümüne sürgününe sebep olan AKP-MHP iktidarı BOP’de eş-başkan olarak Türkiye’yi Ortadoğu bataklığının içine sürüklemişti ve şimdi de bataklığı yayma peşinde. Halklar ve özgürlükler açısından açık bir hapishaneye dönüşen ülkemizde şimdi  karanlık zifiriye dönüşebilir. ABD, İsrail ve işbirlikçileri Arapları, Türkleri, Kürtleri, Persleri, Sünnileri, Şiileri, Alevileri, Ezidileri, Süryanileri, Çerkezleri, Hristiyanları ve yüzlerce yıldır birlikte yaşayan herkesi birbirine kırdırmak istiyorlar.

    “COLANİ VE IŞİD ARTIKLARININ ROJAVA VE ŞENGAL’DEKİ KATLİAMLARINDAN SÖZ EDİLMİYOR”

    Colani’nin IŞİD’in Musul yöneticisi olduğu 2007’de Şengal ve Til Ezer’de yüzlerce Ezidinin ölümünden sorumlu olduğunu biliniyor. Uluslararası emperyalist güçlerin bu tutumunu neye bağlıyorsunuz?

    Colani ve yanındaki El Kaide, El Nusra, IŞİD artığı katillerin Rojava ve Şengal’de faili oldukları tecavüzlerden, kadın ticaretinden, kestikleri insan kafalarından söz edilmiyor şimdilerde. Sömürgeci ve kapitalist devletleri ilgilendiren zulüm, işkence, hak ihlalleri değil, bunların kimin adına yapıldığıdır. 8 günde Halep 12 günde Şam ele geçirildi diye mutlu olanlar 13 yıl çekilen acılardan ölümlerden bir habermiş gibi, HTŞ gibi ve liderinde başına ödül konan bir örgüte ülkenin kaderini teslim etmekte bir sakınca görmediler. Onların çıkarları söz konusu olduğunda katil Colani’den “devrim lideri” yaratırlar, eğer onların çıkarına ters ise o zaman da dünün kahramanları bugünün “insanlık düşmanı caniler” olarak bir çırpıda ilan edilirler. Ama merak etmeyin ona kravat taktırdılar ve uluslararası hukuku bir komediye çevirirler.

    “PLANA KARŞI DİRENEBİLECEK GÜÇLER SOYKIRIM YÖNTEMİYLE ETKİSİZLEŞTİRİLDİ”

    Bu yalanlarla mızrağın çuvala girmeyeceği açık. ABD’yi yönetenler azalan hegemonyalarını tekrar kazanmak için, yükselen “yumuşak güç” Çin’e, Çin-Rusya’ya karşı izlenecek stratejide önündeki engellerden İran ve Suriye’nin etkisizleştirilmesine yönelik satranç tahtası olarak da Doğu Akdeniz’i de içine alan Büyük Ortadoğu’yu seçtikleri anlaşılıyor. Bu plana karşı direnebilecek tüm güçler en acımasız soykırım ve suikast yöntemleriyle etkisizleştirildi. Birkaç ay içinde İsrail’in saldırıları sonucu ölen Filistinlilerin sayısı 50 bin; Suriye’deki iç çatışmaların bilançosu 500 bin. 90’lardan günümüze bölgede savaş, iç çatışma, terör ve katliamlarda ölen insan 2 milyonun üzerinde olmuş ne gam. Bu durum bölge halkları açısından büyük bir travmadır; yüzbinlerce insanın ölümü, sakatlanması, acısı yanında ülkelerin yıkımını büyük bir trajedi.

    “EN BÜYÜK PAYI, OSMANCILIĞA SOYUNAN SARAY REJİMİ ALMAK İSTİYOR”

    ABD ise savaşma hevesinden bir şey kaybetmeyerek Çin’le Pasifik’te kapışmadan önce, enerji ve su kaynakları, enerji ve ticaret yolları, Çin’in Kuşak Yol tasarımı vb. nedenlerle kritik önem taşıyan Büyük Ortadoğu’daki egemenliğini pekiştirmek üzere İsrail’in koçbaşlığını yaptığı büyük bir operasyonla tüm engelleri domino taşları gibi birer birer devirerek, en son Suriye’deki rejimi çökerterek İran kapısına dayandılar. Bu enkazdan demokrasi ve özgürlük çıkarmak şapkadan tavşan çıkarmaktan daha zor. Bu karanlık, kaotik, kanlı gidiş, herhangi bir ölçüyle insani ve ahlaki olmadığı gibi, teorik ve pratik olarak sürdürülebilir de değil radikal İslamcıların yürüttüğü vekalet savaşının asıl kazananları ABD ve İsrail olsa da buradan çıkan enerjinin cihatçı çetelere vereceği cesaretle en büyük yararı sağlamaya çalışan yeni Osmancılığa soyunan ve emperyal kapışmada pay almaya çalışan saray rejimi olacaktır.

    “ALEVİLERİ TEKRAR İÇ SİYASET MALZEMESİ YAPMA HEVESİNDELER”

    Bu durumda Alevileri ne bekliyor?

    Bu durum başta Aleviler olmak üzere bizleri çok yakından ilgilendiriyor. Bu gelişimle baskılanacak olanın tüm demokrasi özgürlük barış taleplerimiz olacağı tecrübeyle sabittir. Türkiye yürüteceği her politikada faturayı Alevilere, tüm emekçilere, sol sosyaliste, Kürtlere ve ötekilere çıkarılacaktır. Dünya sermayesiyle eklemlenen burjuvazi Erdoğan’ı bir kez daha seçtirerek Cumhur İttifakı’nı kalıcılaştırarak emek düşmanı politikalarını sürdürmek istiyor. Cumhur ittifakının önemli sınıf dayanağı Erdoğan-Bahçeli devletinin büyük ve artık küresel karakter kazanmış sermayeye yeni yatırım, sermaye ihraç alanları açma vaat ve kapasiteyle Suriye’deki bu yıkıma ellerini ovuşturarak bakıyor. Tekelci sermayenin emperyal hevesleriyle Erdoğan-Bahçeli ikilisinin Osmanlıcılık-Turancılık hevesleri örtüşüyor. Buna engel olabileceği düşündüğü Alevileri tekrar iç siyaset malzemesi yapma hevesindeler.

    “ALEVİFOBİK FAY HATTI KAŞINIYOR; PSİKOLOJİK HEGEMONYA YARATILIYOR”

    Suriye’de Alevilere yönelik saldırılarla Alevilerin bütününe verilmek istenen mesaj nedir?

    “Ak-Troller” aracılığıyla “Siyasal Alevilik” veya “Alevicilik” 2024’ün son haftası devreye sokulan aslında bir nabız yoklama ve alt yapı oluşturma çabası olarak değerlendirmek gerekir. BAAS rejiminin Alevi zulmü anlamına geldiği uydurması hakareti, aşağılama, tehdidi var. Bu güne kadar tüm sağ söylemler ülkenin bekası için bir düşman yaratmayı hep başarmışlardır. Bunun izlerini cumhuriyet kurucu paradigmasında da görürüz. Bu korkusu sebebiyle farklılıkları peşinen düşman ilan ederek tek bayrak, tek ırk ve Sünni erkek egemenlik üzerine inşa etti. Bu korkuyla yok edilmesi gereken düşmanlar sırasıyla gayri Müslimler, sonrasında Aleviler, sol sosyalistler, Kürtler potansiyel düşman oldular. Yönetememe krizlerini kapatmak için şimdi sınır dışından medet umuyorlar. Suriye’deki olaylar çarpıtılıp yeni düşmanlar yaratılacak ve böylelikle cihatçı radikal İslam’ın zafer naralarının sarhoşluğuyla Aleviler bir anda ‘siyasal Aleviler’ diye lanse edilip Alevifobik fay hatları kaşınarak “katli vacip” kılınmak için bir psikolojik hegemonya yaratılmaya çalışılıyor.

    “YAVUZ RESİMLERİ, EBU SUUD PAYLAŞIMLARI ZİHNİYETLERİNİ ORTAYA KOYUYOR”

    Suriye üzerinden Türkiye’de Alevi nefretinin yeniden harlanmasını nasıl okuyorsunuz?

    Gericilerin Alevilik düşmanlığı ne yeni ne şaşırtıcı. Ak-trollerin Alevifobik söylemleriyle “Siyasal Aleviler” diyerek yürütülen bu  kampanyayı böyle değerlendirmek gerekir. Nasıl ki 1970’lerde sermaye düzeninin kurtuluşunu 12 Eylül’de yaptığı faşist darbede  sol sosyalist yapıların taban bulduğu  Alevileri traşlayarak dikensiz gül bahçesi yaratıp iktidarı siyasal İslamcılara sunarak bulmuşsa, Türkiye’de  egemenlerde Suriye’de radikal İslam zafer sarhoşluğuyla Osmanlıcılık ve Turancılık tezleriyle yoğrulmuş zengin olma hayalindeki politik enerjiyi, yeni bir gerici atılım için yakıt yapacak pratikler isteyeceklerdir. Yavuz’un resimleriyle, İmam Gazali’nin burjuvazinin Batıniler için yazdıkları ve Ebu Suud’tan paylaşımlar yapmak AKP zihniyetini ortaya koymak için yeterlidir. Onlar gibi inanmayan ve yaşamayanların öldürülmesi, kadınlarının köle olarak alınması, mallarına el konulması Irak ve Suriye de IŞİD-El Kaide bağlantılı guruplardan deneyimlenmesi ve Şam düşerken Ortadoğu’daki direnç hattını zayıflaması bu zihniyetin cesaretlenmesi sonucu doğuracaktır. Bu yüzden emperyalizmli-Osmanlıcı yayılmacılığın egemenlik alanını genişletilmesi ve bu zihniyetin hakim kılınmaması için en önemli mücadele dinamikleri olan Aleviler bu yüzden hedef tahtasına konmuştur.

    “ŞİDDETİN DOZU YİNE AKP TAKTİĞİYLE YOLDA KARARLAŞTIRILACAK”

    Ortadoğu’ya özgü savaşarak barışmaya çalışıyor. HTŞ özgürlük savaşçısı, Şam’ın düşmesini de halk zaferi diye lanse edip Esat rejimini bir Alevi devleti gibi gösterip ülkede de yaşayan Alevileri kirli oyununa alet etmeye çalışıyor. Düşman ilan etmekte çok mahir olan RTE, Kılıçdaroğlu’nun mezhebini ima edip Esat’la Rusya’da görüşme ısrarlarını yapanlar onlar değilmişçesine Baas rejimi son destekçisi diye CHP’yi gösterip Alevileri de bir anda destekçi ilan edip seçimde yaptığı gibi dezanformasyonla  açıkça yalan üretmekten çekinmiyor. Artan ekonomik sıkıntılar sebebiyle üretemediği rızayı İsrail hükümeti gibi sınır dışında arayarak Suriye savaşından medet umarak iç siyasetin malzemesi yapmaya kendi kodlarında bulunan Alevifobik dili kullanarak başladı. Böylece Türkiye’de sol, sosyalist emekçiler, İslami yapıya direnen laikler, kadınları sindirmeye Alevi düşmanı söylemlerle başladı. Aba altından sopa göstererek sindirmek için uygulanacak şiddetin dozunu yine AKP taktiğiyle yolda kararlaştırılacak. AKP medyası çoktan Lübnan ve Suriye’de işgalci ilan ettiği İran’ın bölgeden tasfiyesini kutluyor. “Sırada İran var” sözü İsrail’den çok Türk medyasında söylenir oldu. Esat’la görüşmek için uğraşırken Şam’ın düşmesinin şaşkınlığını çabuk atlatıp rol kapmaya kararlı görünüyorlar. Şiilik arasında bir gri alan tarif edip Türkiye’de İran’a karşı mezhepçi temelleri siyasal Alevilik söylemiyle kaşımayı düşünüyor.

    “SAĞ, ALEVİLERİN KORKUTULMASI KARTINI MASAYA SÜREREK ADIM ATTI”

    Bir taraftan yeni bir paradigma yaratıyoruz denilerek İslam bayrağı altında sömürgeciliğe öykünüp Kürtlerle barışmaya çalışılıp bir taraftan da kurdukları Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aracılığıyla da kendi Alevisini yaratıp asimilasyonda hız kesmiyor. Külliyeye çağırdığı bazı dedeleri tüm Alevilerin sözcüsü gibi gösterip ‘Alisiz Aleviler’ diyerek bölüp parçalamaya çalıştığı demokratik Alevi hareketinin etki alanını küçültmeye çalışıyor. Böylelikle bu örgütlenmeyi marjinalleştirip zapturap altına almayı planlıyor. Gerek Türkiye gerekse Avrupa ve tüm dünyada Alevilerin öncülüğünde başlatılan Arap Alevilerin baskı ve katliama uğradığıyla ilgili eylem ve etkinlikleri etkisizleştirmek için siyasal Alevilik söylemleri üretiyor. Bu tabloda sağ, Alevilerin “korkutulması” kartını masaya sürerek, kendi payına yerinde bir adım atmış oldu. Ancak bunun yanlarına kâr kalacağını ancak bir trol kafası düşünebilir. Aslında  bu yöntem yalnızca Erdoğan’ın ya da Türk devletinin değil, bütün kapitalist devletlerin ahlakı budur. Gerçeği ters yüz eden bir kavram ile karşı karşıyayız, çünkü; siyasal İslam diye bilinen akım dinin yani İslam’ın siyasete alet edilmesi üzerinden ortaya çıkmışken, “Siyasal Alevi” kavramını kullananların içeriği tamamen Alevilerin demokratik mücadelesini suç olarak gösterip katline ferman çıkarmaya yöneliktir.

    Aleviler; eşit yurttaşlık, laiklik, zorunlu din dersi karşıtlığı, savaş karşıtlığı üzerinden yaptığı çağrılar, siyasidir. İnsan hakları ve evrensel ilkeler temelinde kişi hak ve hürriyetine dair verilen mücadeledir. Aslında Aleviler üzerinden cumhuriyetin 100 yılını geriye bıraktığı bu bir dönemde onun kazanımları olan ne varsa ona saldırmaya, laikliğin kalmış olan kırıntılarını bile ortadan kaldırmaya çalıştığınızı biliyoruz. Çünki neo-liberal politikaların hayat bulduğu emperyalist bir sömürü ağının örülmesi ancak İslami değerler kisvesi altında maskelenebilir.

    “ALEVİLERİN KENDİ SİYASETİNİ ÜRETEMEMESİNİN YARATTIĞI BİR BOŞLUK VAR”

    Sanal medya üzerinden Alevilerin hedef gösterilmesi akabinde gelişen yeni kıyım kaygılarına dair neler söylenebilir?

    72 millete bir nazarda bakan toplum hafızasında katliam kıyım ve acılara rağmen  özgürlük ve demokrasi ve kardeşçe yaşamak ısrarından vazgeçmeyen Aleviler Suriye’deki Alevilerin katliam riskinden kaygılı olması gayet insanidir. Uluslararası ortamda kamuoyu oluşturmak için ilk günden beri elinden gelen çağrılarla ortak bir karşı duruş sergilemeye çalışıyorlar. Buna rağmen ortadaki tablo Alevinin Aleviden başka dostu yok dercesine cılızdır. Bu arada yaratmak istenen korku imparatorluğunda Alevi örgütleri daha görünür olup tüm Alevi topluluğuna yalnız olmadıklarını hissettirmeliler. Bence bu alanda siyasi Alevilik değil tam tersi Alevilerin kendi siyasetini üretememenin ve bunları cesurca savunamamanın yarattığı bir politik boşluk var. Elbette ki bu  büyük kuşatma sadece Alevilerin mücadeleyle geri püskürtülecek bir noktada değil. Dünya bunu da engellemez ve seyirci kalırsa bölgemiz ve insanlık yeni katliamlarla, yeni utançlarla karşılaşacak demektir. Özellikle Alevi ibadet mekânları ve yerleşim alanlarına yönelik saldırılar, işkence ve baskın görüntüleri, HTŞ’nin, gerçekte Alevi düşmanı mezhepçi bir bağnazlıkla davrandığını ve Esat’a duyduğu nefretin bedelini Suriye’nin masum Alevi halkına ödetmek istediğini gösteriyor. Kürtler ve Dürziler gibi kendilerini savunacak durumda olmamaları ve Hıristiyanlar gibi Batılı desteklerden yoksun olmaları da Alevileri saldırıya daha açık ve savunmasız hale getiriyor, dolayısıyla kitlesel bir kırım riski ile karşı karşıya bırakıyor. Biz Alevilerinde buna sessiz kalması beklenemez.

    “SİYASETİ KENDİ TEKELLERİNDE GÖRÜP DEMOKRATİK ORTAMDA ZEHİRLİYORLAR”

    Siyasetin zenginlerin oyuncağı olma alışkanlığı yaygınlaşır. Belki daha önemlisi, savaşlar, bireysel şiddet, doğal felaketler ve artık akıl vicdan kaldırmaz kötülükler karşısında insanın kendisini yalnız, çaresiz ve edilgen hissetmesidir. Neoliberalizim yurttaşlık bilincinden yoksun insanı piyasa aparatı halinde edilgen bir yere sürükledi. İşte bu korkulara inat bölgemizde modern sömürgecilikle kirli oyunlar tezgahlayanları kurtuluşçu bir felsefe etrafında umut ilkesini öne çıkaracak bir siyaseti önümüze koymamız gerekiyor. Çağın gerçekliğini kavrayan, yeniden yorumlayan, bununla yetinmeyip pratiğe dönüştüren sınıf siyaseti için, kolektif bir yeniden üretme etkinliği gerekiyor. Tutulacak en önemli halkalardan biri bu gizil gücü ortaya çıkararak dünyanın tekrar değişeceğine inanan sınıf bilinciyle, umut ilkesiyle yeniden bağlanmayla başlanabilir. İşte burada tarihte büyük bir değişim ve dönüşüm aracı olan Alevilerin mücadele deneyiminin zenginlikleri ve sol sosyalistlerle birlikte üretme pratikleri tekrar taban bulunmaması için siyasi Alevilik söylemleri üretiliyor. Gezi’deki gibi halkın gizil gücünün örgütlenmesinden korkan egemenler işi sıkı tutup siyaseti kendi tekellerinde görüp demokratik ortamda zehirliyorlar.

    “ÖRGÜTLENMEYİ BİNALARDAN ÇIKARARAK HAYATA GEÇİRMENİN YOLLARI ARANMALI”

    Suriye üzerinden Alevi nefreti ve yine Suriye özelinde yeni bir katliam tehdidine karşı nasıl bir yol izlenmeli? 

    O sebeple işe tüm ülkelerin anayasasında yer almış olan bizimde 1961 anayasasına koyduğumuz sonra 82 anayasasında  defalarca değiştirip unutmaya yüz tutan anayasada var olan direnme hakkımızı tekrar hatırlayarak başlayabiliriz. Hukuk olmayan haklarımız yasalardan önce gelir diyerek yaşama hakkımızı tehdit eden her uygulamaya direnme hakkımız olmalı ve Gezi gibi deneyimlerin ışığında  bunu ivedilikle değerlendirmeliyiz. Biz Aleviler Suriye deneyiminden yola çıkarak katliamlar kıyımlara karşı nasıl bir mücadele yürütülmeli, öz savunma nedir, nasıl yapılır şeklinde örgütlerde konuşmalı ve örgütlenmeyi kurumlardan binalardan çıkarıp hayata geçirmenin yollarını aramalıyız.

    Alevi dostlarını artırarak yüzyıllardır süregelen Alevifobik söylemleri kırmak için çalışmalar yürütmeliyiz. Tarihimizden biliyoruz savaş zenginlerin çıkarttığı, emekçi halkların, yoksulların, kadınların çocukların ödediği çok ağır bir bedeldir. Herkesin kimliğiyle eşit yaşayacağı ve sömürülmeyeceği gerçek bir demokrasi inşası dışında kurtuluş imkânı olmadığını görmeliyiz. Aksi takdirde kitlesel ölümlerin ve göçmenleşmenin yanı sıra, mevcut yoksullaşma ve adaletsizliğin daha da artacağı sonsuz bir kaos, bugüne kadar olduğu gibi kaderimiz olmaya devam edecek.”

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • Durak Arslan, mültecilikten Alevi örgütlenmesine 44 yıllık bir göçün hikayesini anlattı-VİDEO

    Durak Arslan, mültecilikten Alevi örgütlenmesine 44 yıllık bir göçün hikayesini anlattı-VİDEO

    PİRHA-  Yozgat’ın Alevi köyü olan Karabalı’da doğan ve 12 Eylül darbesinde mülteci olarak yerleştiği Fransa’da yerel mecliste 11 yıl görev yapan Durak Arslan,  Fransa’daki Alevi örgütlenmesini yaptı. Arslan, “Alevi kurumları suni tartışmalarla enerjisini israf etmemesi gerekir. Aleviliğin tarifini her birey kendine göre yapabilir. Aleviler birbirini ayrıştırmamalı, ötekileştirmemeli. Alevi hareketinin cevap bulması gereken soru Alevilerin acilen çözüm gerektiren sorunlarıdır” diye konuştu.

    1965 yılında Yozgat Sorgun’a bağlı bir Alevi köyü olan Karabalı köyünde doğan Durak Arslan, Alevi kimliğinden dolayı daha ilk ayrımcılığa ortaokulda uğrar. Bir arkadaşının ‘Sen Alevi misin?’ diye sorup gitmesi ve arkadaşlığını bitirmesi derin bir iz olarak kalır.

    12 Eylül askeri darbesinin ayak seslerinin geldiği bir dönemde ailesi ilk olarak abisini bir otobüsle Almanya’daki ablalarının yanına gönderir. Ve 1 hafta sonra otobüse binme sırası kendisine gelmiştir. Almanya’ya bir şekilde ulaşan ve 15 yaşında olmasından kaynaklı oturum alamayan Durak Arslan, yeni bir umut adına Fransa’ya geçer.

    Mülteci olmanın getirdiği tüm olumsuzlukları yaşadığını kaydeden Arslan, çalıştığı çeşitli işler sonrasında kendi işini kurarak Fransa’da katılımcı demokrasi modelini uygulayan ilk iki belediyeden biri olan Maizières les Metz’de yerel meclisine seçilerek 11 yıl görev yapar.

    Kahvaltı yaptıkları bir sırada oğlunun, “Baba biz neyiz” sorusuna cevap vermeye çalışan Arslan, bu sorunun bölgedeki bir çok Alevi ailede cevaplanması gereken bir soru olduğunu fark ederek sorumluluk alır. Çevredeki 20 kişiyle 2004 yılında Moselle Alevi Kültür Merkezi kurarlar ve sonrasında Arslan çeşitli ihtiyaçlar sonrasında 2006 yılında Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanlığı hizmetini üstlenir. 2 dönem genel başkanlığı sonrasında ise Fransa’da kendi iş alanında yaptığı işlerle de adını duyuran Arslan, ülkede ilk dış cephe akademisini kurarak, bakanlıklar nezdinde sunumlar yapar.

    1980 yılında çıktığı Türkiye’de Alevilerin eşit yurttaşlık haklarından mahrum olmasının demokrasinin bir eksikliği olduğunu ifade eden Arslan, Alevi hareketi içerisindeki suni gündemlerin, Alevilerin acilen çözülmesi gereken sorunlarından çalınmış bir enerji olduğunu söyledi.

    Durak Arslan, kendi yaşamına ve Alevi toplumunu ilgilendiren sürece ilişkin sorularımızı cevapladı.

    ANNEM ‘ALEVİ OLDUĞUNU SÖYLEME’ DİYE TEMBİH EDİYORDU”

    PİRHA- Durak Arslan kimdir? Nasıl bir ortamda doğdu?

    DURAK ARSLAN: 1965 yılında Yozgat Sorgun Karabalı köyünde, bahar ayının bilinmeyen bir tarihinde doğmuşum. İlkokulu köyümüzde bitirdim, ortaokul için Sorgun’a gitmek zorundaydık. Köyümüzden çıkana kadar da Alevilerin bu kadar horlandığını, Türkiye’de özellikle Yozgat kazasında Aleviliğin bir risk taşıyacağını hiç düşünmezdim. Çünkü köyümüzde herkes Alevi inancına sahipti. Köyümüzde ilkokulu bitirdim ve kasabaya ortaokula gideceğim gün annem yeni takım elbisemi giydirerek beni elleri arasına aldı ve “Oğlum senden bir şey istiyorum. Sorgun’da sorarlarsa Alevi olduğunu kimseye söyleme” dedi. “Niye” dediğimde, “Söyleme daha iyi olur’ dedi. Tam anlayamamıştım o zaman. Ortaokulda annemin tavsiyesine uyarak hiç gündeme getirmedim, söyleme gereği duymadım.

    “HAYATIMDA DERİN BİR İZ BIRAKTI”

    -Ama Alevi olduğunuz biliniyordu değil mi? Bunun yansımaları nasıl oldu?

    Başka bir köyden benim gibi kasabaya okumak için gelen bir arkadaşla tanışıp birbirimize ısınmıştık sınıfta. Bir kaç ay sonra, bir sabah okulun avlusunda merakla yanıma yaklaştı ve bana “Durak sen Alevi misin?” diye sordu. Ben de ansızın ne diyeceğimi şaşırdım önce. “Evet” dedim. Gözleri doldu arkasını döndü gitti. Başkaları söylemişler, niye o kızılbaşla arkadaşlık ediyorsun diye. Artık ne anlatıldıysa küçüklüğünden beri. Çok ağırıma gitmişti o zaman, yani bu kadar aşağılanacağımı ya da bu kadar hakkımızda kötü şeylerin söylendiğini hiç düşünmemiştim. Sonra anladım ki hurafelerle yetiştirildiği için o arkadaşla bağımız kopmuştu. O benim hayatımda derin bir iz bıraktı.

    12 EYLÜL DARBESİNİN AYAK İZLERİ YAKLAŞIYOR

    -Darbenin ayak sesleri Yozgat’a kadar uzanmıştı. Ülkeden çıkmak zorunda kalışınız nasıl gelişti? 

    İnsani temelde samimi olduğum o Sünni arkadaşımın sadece Alevi olduğum için benden uzaklaşması bana çok ağır gelmişti. Ortaokulu böyle zor koşullarda üç yıl boyunca geçirdim. Yabancı dilim kura çekildi ve Fransızca çıktı. Okulumuza atanan yeni mezun olmuş kadın Fransızca öğretmenimiz kasabadaki tacizlere dayanamayıp, bir ay sonra kasabayı terk edip gitti ve yerine din dersi öğretmenimiz girmeye başladı. Fransızca yerine bol bol Arapça dualar ezberletiyordu bize. Sınıfta beş Alevi öğrenci vardı, hepimizin de en zayıf dersi din dersiydi. Çünkü ne namaz biliyorduk ne de dua. Maalesef son sınıfı bitiremedik, çünkü 1980’nin en şiddetli olaylarının olduğu, gözümüzün önünde kavgaların ve ölümlerin yaşandığı dönemdi. Yozgat’ta Alevi olmak otomatikman solcu olmaktı. Yaşama koşulumuz yoktu ve artık okula gidemez olduk son aylarda. Babam, Sorgun’a bağlı, Alevi bir nahiye olan Bahadın’a aldırdı tayinimi. Ortaokul diplomamı oradan aldım. O yıl 12 Eylül darbesi oldu.

    “15 YAŞINDAYDIM VE GİTMEYE HAZIR DEĞİLDİM”

    O zaman sol dalga Yozgat’ta da gelişmeye başlamıştı. Aile zaten endişeliydi geleceğimizden, hele de 12 Eylül gelince tamamen önümüzü göremez olduk. Ben çok farkında değildim, 15 yaşındaydım, her ne kadar merakla biraz da moda olduğu için sınıfsal ve sol içerikli kitaplar okusam da, riskleri göremiyordum. Ama aile bunu gördü. Önce ağabeyimi otobüsle Almanya Hamburg’a ablamın yanına gönderdiler. Bir hafta sonra da aynı otobüse beni bindirip Koblenz’deki ablamın yanına gönderdiler. Hiç hazır olmadığım bu ayrılık, daha ziyade benim için bir yırtılıştı. Çünkü 15 yaş çok erkendi benim için. Ağabeyim her ne kadar 19 yaşında merakla gitse de ben istekli olmasam da, buna mecbur olduğumun farkındaydım.

    “KAÇAK KALMIŞTIM VE GÖNDERİLME STRESİ YAŞIYORDUM”

    -Ve mültecilik hikayeniz başlamış oluyordu. Kendinizi nasıl bir ortamda buldunuz? 

    Üç günlük otobüs yolculuğumda pozitif şeyler düşünerek kendimi motive etmeye çalışıyordum. Ama varınca çok kısa sürede ailemi özledim. Her akşam gizli gizli ağlıyordum. Daha çok ilk aylarım her gün tekrar bir an önce Türkiye’ye döneceğim ümidiyle geçti. Tabi ablam “Tamam göndereceğiz, bir hafta sonra, on gün sonra” diye teselli etti. Birkaç ay sonra artık alışmaya başlıyorsunuz. Bunun da ilk yolu dil öğrenmekten geçiyor. Kendime hedef koymuştum, her gün iki tane kelime not alıyordum, cebime koyup akşama kadar ezberliyordum. Çok kısa sürede Almanca kelime hazinemi geliştirmiştim. Abim iltica hakkı alabildi, ama yaşım küçük olduğu için maalesef ben alamadım. Reşit olmadığım için o hakkı bana tanımadılar ve bir yıla yakın zamanım böyle geçti. Artık Almanya’da kaçaktım ve bu çok zor bir duygu. Yakalanma ve yurtdışı edilme korkusunun her an stresi vardı. Her polis arabası gördüğümde, bu sefer tamam diye içim cız ediyordu. Bir yıl ara ara restoran, çiçek tarlası işlerinde çalışarak böyle tedirgin geçti ve en sonunda Alamanya’da kalamayacağım anlaşıldı.

    FRANSA’YA GEÇİŞ VE YENİDEN MÜLTECİLİK

    O sırada gazetede bir haber okumuştuk. Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı seçildi, bütün kâğıtsız yabancılara af çıktı ve bazı şartlarla oturma izni veriliyor diye yazıyordu. İsteksiz olsam da, Fransa’da oturan bir ablam vardı ve onun yanına kaçak yollardan beni geçirdiler ve şansımı bir de böyle denemem için. Fransa’da da aynı nedenden dolayı yaşım reşit olmadığı için oturma izni alamadım. Yurt dışı edildim. Bana verilen sürenin sonuna günler kala şansımı zorladım ve tavsiye üzerine ebeveynlerimden vekaletname belgeleri temin ederek 1982 yılında Fransa’da oturma hakkı aldım. Mülteci olarak yeni bir ülkede kendini kabul ettirmek oraya uyum sağlamak çok zor. Hele de okuma, barınma imkanlarınız yoksa bunlar çok daha zor. Sokakta geçirdiğim günlerde, annemin ben küçükken söylediği şu cümle tek tutunduğum dal oldu  “Oğlum, her dara düştüğünde Hızırı çağır, o senin bir çare bulmana yardımcı olur” sözü o zor koşullarda bana hep motivasyon verdi.

    “5 YIL SONRA AİLEMLE GÖRÜŞEBİLDİM”

    -Kaç yıl sonra ailenizi tekrar görebildiniz?

    Türkiye’den ayrıldıktan beş yıl sonra ancak köyümüze gelerek ailemle görüşebildim. İlk gördüklerinde beni tanıyamadılar. Garip bir duygu. Annemin tepeden tırnağa beni nasıl süzüp, sarılıp, saatlerce öpüp, kokladığını unutamıyorum.

    “ÇALIŞACAĞIM MADENDE 22 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ”

    -Oturma izni almakla bütün sorunların çözüme kavuşmadığını elbette biliyoruz. Hangi işlerde çalıştınız?

    Sokakta kaldığım günlerde, tesadüfen bir sığınma evinin varlığını öğrendim ve yine tesadüfen o evin müdüresi yaşlı kadına denk geldim ve durumumun aciliyetini anlayıp öncelik tanıdı bana. Yoksa uzun bir listenin en sonlarındaydım. İlk defa sıcak bir ortama girip kendimi güvende hissettiğimde, içimden ‘o yaşlı müdire kadın Hızır mıydı yoksa?’ diye annemin sözünü hatırlamıştım. Oysa okumayı çok istiyordum, hatta Türkiye’den giderken bana Almanya’da okumaya devam edeceksin demişlerdi, ama olmadı. Sığınma evi sayesinde Fransa’nın maden bölgesi olan Moselle’de madencilik okuluna yazıldım ve orada bir yıl eğitim aldım, birincilikle bitirdim okulu. Tam görevime başlayacağım günlerde maalesef Simon maden kuyusunda büyük bir grizu patlaması oldu. Çalışacağım kuyuda 22 kişi hayatını kaybetti, 100 kişi yaralandı. Bunların bazıları staj dönemimde asansörde, duşta karşılaştığım insanlardı. Türkiye’den annem babam televizyondan haberi duyunca çok merak edip günlerce merakta kalmışlar. Bir hafta sonra onlara ulaştığımda “istersen geri dön gel ama yeraltına inme oğlum” dediler. Çünkü 1050 metre yerin altından maden çıkarıyorduk. Böylece çok hevesle öğrendiğim madencilik mesleğimden vazgeçip, başka işlere yöneldim, ne bulsam o işte çalıştım, orman, yol, inşaat. Bu arada evlendim bir oğlumuz oldu. Çalıştığım firma kapandı işsiz kaldım, sonra da en yakın arkadaşımı ikna ettim, birlikte kendi işimizi kurduk.

    “YÜZDE 75 OY ALARAK MECLİSE SEÇİLDİM”

    -Fransa’da katılımcı demokrasi modelini uygulayan ilk iki belediyeden biri olan Maizières les Metz’de yerel meclise seçildiniz ve 11 yıl bir fiil görev yaptınız. Siyasete dahil olma durumunuz nasıl gelişti?

    Aynı zamanda Sosyalist milletvekili olan belediye başkanımız yeni dönem yerel meclis seçimleri için listesini oluştururken, ‘benim ekibimde iş insanı profili eksik seni ekibimde görmek istiyorum’ dedi. Kabul ettim ve yüzde 75 oy alarak meclise seçildik. Benim için bu adım bir entegrasyon göstergesiydi. Bu ülkede yaşıyorsam buraya katkı sunmam lazım düşüncesiyle bu görevi kabul ettim.

    “ÖĞRETİCİ İYİ BİR DENEYİM VE TECRÜBEYDİ”

    -Fransa’ya göç eden bir mülteci olarak mecliste kendinizi bulmanız nasıl bir duyguydu peki?

    Benim için çok öğreticiydi. Özellikle Fransa’da bir ilkti katılımcı demokrasi modeli ile belediyecilik. Biri Lyon şehrinde, ikincisi bizim belediye idi. Bu benim için ayrı bir motivasyon kaynağı oldu. İki dönemin ilkinde yatırım ve bütçe komisyonunda görev yaptım. İkinci dönemde de şehircilik komisyonunda görev yaptım. Bu çalışmalarıma paralel olarak yeni bir eğitim sürecine girdim ve şirketimizi bu sayede kurumsallaştırıp, büyüttük.

    “OĞLUM ‘BİZ NEYİZ’ DİYE SORDU”

    -2 dönem Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Başkanlığı ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu yönetim kurulu üyeliği yaptınız. Fransa’daki Alevi örgütlenmesi süreciniz nasıl başladı?

    Kızımız 8, oğlumuz henüz 14 yaşındaydı. Bir gün kahvaltı yaparken, oğlumuz ‘Baba biz neyiz?’ diye sordu. Ben de ‘Nasıl biz neyiz’ dedim. “Arkadaşım babasıyla her cuma camiye gidiyor, diğer arkadaşım her Pazar babasıyla kiliseye gidiyor. Bana, sen nereye gidiyorsun diye soruyorlar” deyince ben de anlatmaya çalıştım, biz Aleviyiz dedim. “Tamam Aleviysek gideceğimiz bir yer yok mu?” dedi. Eşim de cevap veremedi, ben de. Bunu başka arkadaşlarıma da anlattım, aynı soruyla biz de karşılaşıyoruz, dediler. O zaman bir şeyler yapmamız lazım, dedik. Bu çocukları cevapsız bırakamayız. Dallanıp yükselebilmek için, tutunacakları kültürel köklerini arıyorlar. Biz cevap veremezsek eğer, başkaları hiçte hoşumuza gitmeyecek cevapları verecekler çocuklarımıza, dedik. Böyle bir sorumlulukla bir araya geldik. 20 kişiyle Moselle Alevi Kültür Merkezi’mizi ( AKM) 2004 yılında kurduk. O zaman hala belediye meclis üyesiydim, belediyenin imkanlarını da değerlendirerek toplantılarımızı, buluşma mekanlarımızı bu sayede ayarladık. Hem kurumsal hem de iş dünyasından edindiğimiz tecrübelerle, tek bir yöre ve çevreden ziyade, bölgede yaşayan bütün Alevi toplumunu temsil etmesine çok dikkat ettik. Her yöreden her profilden insanlar katarak bu süreci başlattık. Çünkü yörecilik sorunlarının başka illerde ve AKM’lerde yaşandığını duyuyorduk. Oldukça katılımcı bir uyumla AKM’mizi  kurduk. İlk aşure günü organizasyonumuza 500 kişi katıldı. FUAF’tan ( Fransa Alevi Federasyonu) yöneticiler Moselle’de böyle bir oluşumun kurulduğunu duyunca genel sekreter bizimle bağlantıya geçti. FUAF’a üye olmamızı teklif ettiler, “tabi ki oluruz” dedik ama sonra federasyonda bazı sıkıntılar olduğunu öğrendik.

    “2006 YILINDA FUAF GENEL BAŞKANLIĞINA SEÇİLDİM”

    Tanışma ve görüşmeler sonucunda benim başkanlık görevine aday olmam için yoğun bir talep oluştu. Henüz çocuklarımız küçük, meclis üyeliği, şirket yönetimi var, mümkün değil, bugün karar versem iki yıldan önce böyle bir görevi alamam, dedim. Bizzat o zamanın Avrupa Alevi Konfederasyon Başkanı beni arayarak “İki yıla federasyon filan kalmaz” dedi. Vicdan azabı yaşadım, yani sizden dolayı bir federasyonun kapanması gibi ağır bir sorumluluk hissi! Sonra annemi aradım, rızalık istedim, türlü gülbenklerle olur verdi, çok sevindi. Eşim ve oğlum da rızalık verdi, kızımız henüz küçüktü, yakın dostlarımdan da rızalıklarını aldım.
    Önce bir hazırlık dönemi yaşadık. Birlikte beyin fırtınası yapabileceğimiz bir ekip oluşturduk. Fransa’da kaç Alevi var, bu Alevilerin öncelikli ihtiyaçları ne diye bir fotoğraf çektik. Bir ihtiyaç listesi çıkardık. Tabii liste o kadar uzundu  ki, dedik on iki tane öncelikli olanı alalım, bu öncelikli ihtiyaç için birer tane komisyon oluşturalım. Bunu da tüzüğümüze çalışma modeli olarak koyalım. İnanç, eğitim ve araştırma, kurumsallaşma, diplomasi ve dışa açılım, ekonomi, lojistik, kadınlar, gençlik, çevre, basın yayın, işveren, diye 12 tane komisyon düzenledik. O günkü yönetimden tecrübeli bir arkadaşla birlikte bir tüzük hazırlığı yaptık. Onun ardından bütün Alevi kültür merkezlerine kendimi tanıtan, projemizi özetleyen ve beklentilerimizi sıralayan bir mektup göndererek, her AKM’nin belirttiğimiz profillere uygun kişileri yeni dönem için bize yazılı olarak önermelerini talep ettim. Tabi ilk defa görülen bir şey, kimisi tepki gösterdi kimisi çok heyecanlandı. Ama sonuçta onlarca mektup geldi. Kendi alanında uzman olan birçok profil ortaya çıktı. Müthiş bir ekip oluştu. Onların içerisinden görüşme yaparak bir görev dağılımı yaptık. O şekilde kongreye gittik, kongrede bütün listemize delegelerimizin tamamı tarafından onay verildi.

    Ailemin ve arkadaşlarımın desteğiyle Fransa Alevi Federasyonu Genel Başkanlığı hizmetime 2006 mayıs ayında, “Doğru kişi doğru göreve, az laf çok iş” şiarımızla, bütün kongre delegelerimizin de rızalığıyla başladım.

    “İLK 3 YILDA 20’YE YAKIN ALEVİ KÜLTÜR MERKEZİ KURULDU”

    Böyle yeni bir heyecan doğdu. İlk üç yıl içerisinde beş üye Alevi Kültür Merkezi’nden 20’ye yakın Alevi Kültür Merkezi’ne yükseldik. Müthiş bir heyecan oluştu.

    “10 BİN KİŞİLİK ETKİNLİK ‘AŞK OLA’ İLE ALEVİLERİN ORTAK FOTOĞRAFINI VERDİK”

    Bu çalışmaların içine girdiğim günden beri kafamda uçuşan sorular ve çelişkiler vardı. Neden Aleviler farklı isimlerle hareket ediyorlar, ortak fotoğraf vermiyoruz ? Neden taleplerimizi birlikte ve güçlü bir sesle dillendirmiyoruz ? Bunu yönetimdeki arkadaşlarımla paylaştım. Strazburg’da, bütün Alevi kurumlarının temsilcilerinin katılacağı, müthiş bir görsel şölen yapalım ki, o gün dünyadaki Alevilerin kalbi Avrupa’nın başkentinde atsın, dedik. Bu kararımızı bağlı olduğumuz konfederasyonla da paylaştık. Üç ay içerisinde “Aşk ola” etkinliğini organize ettik. 200 sanatçının katılımıyla on bin kişilik Zenith salonunda, dört televizyon kanalının direk verdiği bir şöleni gerçekleştirdik. Aleviler ve dostları bu fotoğrafta olsun dedik. Dönüşler bizi çok duygulandırdı. Afganistan’dan, Hindistan’dan, Afrika’dan izleyen Aleviler mailler göndermişlerdi ki “Ekranın karşısına ailece toplandık, gözümüz yaşlı izledik programı televizyondan. Biz kendimizi buralarda kaybolmuş hissederken, sayenizde tekrar varlığımızı hissettik, teşekkür ederiz” içerikli mesajlar geliyordu dünyanın dört bir yanından. Yani Avrupa’nın başkentinden böyle bir birliğin dünyaya yansıması bizim için değeri ölçülemeyecek bir karşılıktı. Bizler de bu mesajlarla çok duygusal anlar yaşadık.

    ALEVİ MEDYASININ OLUŞUM SÜRECİ

    -Yine siz Alevi medyasının oluşmasında çeşitli emekler verdiniz. Bu süreçten biraz bahseder misiniz?

    Modern Alevi Kurum modelimiz, Fransa’da çok iyi sonuçlar verdiği için aynı konsepti konfederasyonumuza da önerdik. Kongrede bu komisyon modeli onaylandı. Konfederasyonda, bizden önce televizyon kurma girişimi iki defa olumsuz sonuçlanmıştı. Tekrar gündeme geldiğinde önerilerde bulundum ve medya projesi konseptinin yazılımını ve tasarımını üstlendim. Üç ay geceli gündüzlü üzerinde çalışıp, konfederasyon toplantımızda konsepti sundum. Sunduğum Yol Medya konsepti oybirliği ile onaylandı. Yol Medya sadece televizyondan ibaret olmayacaktı. Yol Medyanın haber ajansı, günlük gazetesi, aylık dergisi, radyosu, muhabir eğitim okulu, muhabir ağı, televizyonu, kulübü olacaktı. YOL bizi çok iyi ifade eden bir isim olduğu için, dijital korumaya da almıştım, hiç tartışılmadı ve yönetimden hemen onay aldı. Her ne kadar ticari anonim şirket olarak resmiyet kazansa da, kolektif bir şekilde, canların da katkısıyla toplumun bir müessesesi olarak kuruldu. O sürece de tanıklık ettik, maddi ve manevi katkı sunduk elbetteki.

    FRANSA ALEVİ İŞVERENLER BİRLİĞİ (MASOURCE) KURULDU

    -2 dönem genel başkanlığınızdan sonra Fransa Alevi İşverenler Birliği’ni kurdunuz. Nasıl gelişti?

    Yeni tüzüğümüze en fazla iki dönem maddesi koyduğumuz için iki dönem başkanlıktan sonra arkadaşlar halen birlikte devam etmemi istediler. Kıramadım. Madem devam edeceğim ı zaman bir hayalimi daha gerçekleştireyim dedim. Yönetim kurulu üyesi olarak Fransa Alevi İşverenler Birliği’ni 50 iş insanı canımızla birlikte kurduk. Kurucu başkanı oldum ve hemen ilk yıldan oluşturduğumuz fonla üç tane önemli proje koyduk önümüze. Birincisi, öğrencilere burs. İkincisi Alevilik üzerine yapılan projelerin arasında bir yarışma yapmak ve yarışmada kazanan ilk üç projeyi finanse etmek. Üçüncüsü de federasyonumuza maddi katkı sağlamak. Bu amaçla kurduk ve çok güzel ve heyecanla başladı. Üç yıllık görev sürem dolduktan sonra arkadaşlardan müsaade istedim, görevimi teslim ederek biraz ihmal ettiğim aile yaşantıma ve şimdi 34 yaşında olan şirketime ve yeni mesleki projelerime dönmek istedim. Çünkü ihtiyaç da vardı. Yol hizmetimi burada aktif olarak tamamladım ama tabi kendi bölgemizde kurduğumuz cemevindeki gençlerle çalışmam devam etti. Onlarla üç yıl boyunca eğitim yaptık, birlikte çok verimli muhabbetler ettik.

    “İŞ HAYATIMDA İLHAMIMI ÖNEMLİ ÖLÇÜDE ÖĞRETİMİZDEN ALDIM”

    -Fransa’da kendi iş alanınızda yaptığınız işlerle de adınızı duyurdunuz. Bu alanı nasıl tarif ediyorsunuz?

    Şirket binalarımızın duvarlarında ve çalışma masalarımızın  üzerinde şu çümleler yazar “Mesleğimizi değerli kılma ve kabul ettirme misyonumuzun temelindeki temel değer insana ve çevreye olan saygıdır. Şirket ailemizin her mensubu bu değerin bilincindedir ve taşıyıcısıdır. Dürüstlük, Sorumluluk, Öngörülülük, Yaratıcılık, Dayanışma ve Çevreye duyarlılık ise ortak özelliğimizdir.”  Yeni işe alınan her çalışanımız bu misyon ve değerler şartımızı kabul ederek aileye mensup olur. Şirketimizde başından beri böyle bir değeri hep yaşattık. Şu anda da şirkette çalışan bütün kadro bunu bilir. Misyonumuz ve değerlerimiz diye hangisine sorsanız size söyler. Çünkü zaten bu misyonu ve değerleri paylaşmayan bizimle değil. Bizimleyse bu misyonu ve değerleri paylaştığı için. Şirketimizde merkeze insanı ve çevreyi koyduk. Yani yaptığımız meslek insana hizmet etmeli ve çevreye uyumlu olmalı. Bizim de mesleğimiz genellikle eski tarihi binaların restorasyonu ve  özellikle binaların dış yalıtımı ile enerji tasarrufu. Yaptığımız iş hele de son yıllarda o kadar çok değer kazandı ki biliyorsunuz dünyada bir enerji krizi var ve bu savaşlara bile neden olabiliyor. Diyeceğim o ki, iş hayatımda ilhamımı önemli ölçüde öğretimizden adım.

    FRANSA’NIN İLK DIŞ CEPHE AKADEMİSİ

    -Fransa’da akademi açma sürecinizi de biraz anlatır mısınız?

    Mesleğimizin Fransa’da okulu yok. Neden diye sorduğumda buna hiçbir cevap alamadım. Sonuçta otuz dört yıldır bizim mesleğimiz ve mutlaka bu sorunun da bir cevabı olmalı diye düşündüm. Bunu bütün devlet ve meslek odaları kademelerinde sorduğumda cevap alamadım. En sonunda şunu öğrendim ki Fransa’da meslekler listesinde yer almıyor ve meslek kodu yok. Dedim madem yok oturup şikayet etmektense bir çaresini bulabiliriz. Kendimiz okulumuzu açtık. Fransa’nın ilk cephe akademisini 2021 yılında kurduk. Şu anda halen bir ikincisi yok. İlk ders yılımız çok olumlu geçti. Basın çok ilgi gösterdi, yerel basınla başladı bölgesel basına yayıldı, ulusal televizyon kanallarının konusu oldu. Sonrasında davet edildiğim konferanslarda, üniversitelerde, ödül törenlerinde, ihmal edilmiş bu konuya özellikle dikkat çekmeye çalıştım.

    AKADEMİ 3 YILDIR MEZUN VERİYOR

    Cumhurbaşkanı François Hollande tarafından Paris’e davet edildim. Kitabını yeni çıkarmıştı ve okuduğum için üzerine konuştuk. Kitabında enerji kaynakları ve tasarrufu üzerine önemli bir yer ayırmıştı çünkü. ‘Siz bu konuya dikkat çekiyorsunuz ama esas bir ihmal var burada’ dedim. 2030-2050 yılı hedeflerine ulaşabilmek için bu mesleğin resmiyette var olması lazım ve bu konuda teknik kalifiye elemanların hızla yetişmesi gerekiyor. Yoksa Avrupa normlarını uygulamak ve hedeflere zamanında ulaşmak mümkün değil” diye söyleyince çok ilgilerini çekti. Ekonomi Bakanlığı’yla iletişim sağladılar ve ekonomi bakanı beni Paris’e davet etti. Bu konuda üç bakanlığın katıldığı bir toplantıda sunum yaptım. Konu dikkatlerini çekti ve bu projeyle ilgili çalışma grubuna dahil oldum. Gelinen aşamada üç yılını doldurdu bizim okulumuz. O anlamda çok yönlü motivasyon kaynağım bu çalışma ve devam ediyoruz yeni boyut alan çalışmalarla.

    ABDULLAH GÜL’E SORDUĞUNUZ SORU SONRASI LİNÇ EDİLME RİSKİ YAŞADINIZ STRAZBURG’TA

    -Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Strazburg ziyaretinde verilen bir resepsiyonda Alevi toplumuna yönelik hak ihlalleri, ayrımcılığı Gül’e sorduğunuz için linç edilmek istendiniz. Orada ne olmuştu?

    Evet, maalesef öyle oldu. Strazburg’da Abdullah Gül’ün organize ettiği ve sivil toplum temsilcilerine verdiği resepsiyona davet edildik. Katıldığımızda yaptığım konuşma oldukça saygılı ve gerçekçi olmasına, sorduğum soruların haklılığına rağmen, uğradığım hakaretleri, orada bulunan yüzlerce gerici güruh tarafından linç edilme riski yaşamış olmamızı bir yana bırakıyorum. Bir o kadar da Abdullah Gül’ün, kendisine sorduğum Alevilerin uğradığı ayrımcılıklara dair sorulara cevap vermek yerine, bir Cumhurbaşkanına yakışmayacak şekilde “bu tür konuları böyle topluluk önünde sormayın, gelin aramızda konuşalım” demesi de bir o kadar inciticiydi. Bütün bunlar aslında gizli gerçeklerdi. Sivas’ta yaşattıkları vahşeti neredeyse Avrupa’nın başkenti Strazburg’un merkezinde bize tekrar yaşatacaklardı. Zihniyet aynıydı.

    “TEDX KONFERANSINA KONUŞMACI OLARAK DAVET EDİLDİM”

    Evet TEDx Konferansı’nda konuşmacı olma teklifi aldığımda inanamadım doğrusu. Çekimserdim. Sonra iş çevrem ve yakın dostlarım bunun iyi bir fırsat olduğunu söylediler. Sonuçta TEDx konsepti dünyada 42 milyon insana hitap eden bir iletişim ağı. Kabul ettim ve sıkı bir hazırlık sonucu, profesyonel çekimlerin de yapıldığı bin kişilik Arsenal’in görkemli salonunda konuşmamı Fransızca olarak yaptım. Hayat hikayem, Alevilerin sorunu ve mesleki girişimlerimi içeren etkili duygusal bir konuşma oldu diye düşünüyorum. İyi ki yapmışım diyebilirim. Daha sonra İzmir TEDx Konferansı’na davet edildim. Önce kabul ettim. Sonra üniversite rektörlüğünün konuşmamın içeriğinde değişiklikler yapmamı istediklerini bana ilettiler organizatörler. Ben de değiştiremeyeceğimi söyleyip katılmayı kabul etmedim.

    “DEMOKRASİNİN İNŞASINDA ALEVİLERE VE TOPLUMUN BÜTÜN KESİMLERİNE DÜŞEN GÖREV EŞİTTİR”

    -Peki Fransa’dan bakınca Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?

    Şu anda özellikle Anadolu’da Alevilerin eşit yurttaşlık haklarından mahrum olması Türkiye demokrasisinin bir eksikliği. Sadece Aleviler için değil, bütün insanlık için, farklılıklar için bir an önce Türkiye’de demokrasinin inşa edilmesi gerekiyor. Burada tüm toplumun kesimlerine ve tabi Alevilere de görev düşüyor. Sadece Alevilerin meselesi değil, Sünnilerin de meselesi. Dolayısıyla cumhuriyetin laiklik ve demokrasinin inşasında Alevilere ve toplumun bütün kesimlerine düşen görev eşittir.

    “SUNİ TARTIŞMALAR ALEVİ KURUMLARININ ENERJİSİNİ İSRAF EDİYOR”

    -Alevi örgütlenmesinin genel durumuna dair neler söylemek istersiniz? Alevilerin taleplerine cevap verebilecek bir yerdeler mi?

    Alevi kurumları suni tartışmalarla enerjisini israf etmemesi gerekir. Aleviliğin tarifiyle ilgili sarf edilen enerji, Alevilerin acilen çözülmesi gereken sorunlarından çalınmış bir enerjidir diye düşünüyorum.  Aleviliğin tarifini her birey kendine göre yapabilir. Bu özgürlüğe sahip olmalı. Kimse kimseye kendi tarifini dayatmamalı. Bunun üzerinden Aleviler birbirini ayrıştırmamalı, ötekileştirmemeli. Tersine, eğer Alevilik Türkiye’de bir sorun olarak görülüyorsa, Alevi olduğundan dolayı insanlar mağdur ediliyorsa bir an önce bu Alevi kimliğinin Türkiye’de varlığının kabul edilmesi için hep birlikte çalışmalıyız. Kim nasıl algılıyorsa Aleviliği, kim nasıl yaşamak istiyorsa, bu kendi bireysel tercihi olmalı. Kimse kimseye Alevilik elbisesi biçmemeli. Nasıl ki biz bugünkü hükümete Alevilere siz elbise biçemezsiniz diyorsak, aynı minvalde bir Alevinin de diğer Aleviye, Alevilik elbisesi biçme hakkının olmadığını düşünüyorum.
    Yolumuz varlığın birliği, vahdeti mevcut, can, rızalık ve ikrar üzerine kurulmuşsa, gerisi teferruat. Bunları içselleştirip, kendince yürüyene aşk olsun. Şu dünya bahçemizde, Serçeşmemizden her canlı, kendi kabı kadar dolsa, kendi renginde, kendi kokusunda çiçek açsa, ne olur ki ?

    “ALEVİ KURUMLARI, ALEVİ TOPLUMUNDAN UZAK, YÜZDE 3’NE HİTAP EDİYOR”

    Alevi kurumlarının ne yazık ki şu anda Alevi toplumunu kucaklamaktan uzak olduğunu düşünüyorum. Cömert davranırsak yüzde üçüne hitap ediyor. Yüzde üçü kurumlarımıza gidip geliyor. Yüzde 97’si kurumların dışında. Herhangi bir kurum yöneticisine sorsanız muhtemelen halkı duyarsızlıkla suçlayacaktır. Kurumların yönetimine gelecek kişilere “ikrâr ver de, öyle gel” şartı getirseniz, göreceksiniz beş yıl içinde, şu an ile ters orantılı bir tablo ortaya çıkar ki o zaman taşlar yerine oturur, hırslar diner, rekabetler çöker, hesaplar biter ve her can daha sağlıklı özüne döner. Kurumları siyasetin oyuncağı olmaktan kurtarıp, siyaseti toplumun istekleri için değerlendirme fırsatı doğar.

    PİRHA/İZMİR

  • Bozkurt: 25 Aralık Alevi Kurultayı devletin kendi Alevisini yaratmasına karşı cevaptı-VİDEO

    Bozkurt: 25 Aralık Alevi Kurultayı devletin kendi Alevisini yaratmasına karşı cevaptı-VİDEO

    PİRHA- Büyük Alevi Kurultayı’na gelen süreçte Alevi hareketinin daha örgütlü söz ve eylem birliği gerçekleştirmede yol kat ettiğini kaydeden Yamanlar Cemevi Başkanı Mehmet Bozkurt, “Aleviler ilk defa bu kadar derli toplu ve örgütlü olarak söz ve eylem birliği yapmıştı. Devletin kendi Alevisini yaratma girişimine karşı bir cevap, boşa çıkarma mesajıydı” dedi. 

    AKP hükümetinin cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesine alan kararına karşı Alevi Bektaşi Federasyonu, Alevi Dernekleri Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) ve Demokratik Alevi Derneği, 25 Aralık’ta Büyük Alevi Kurultayı’nı gerçekleştirdi.

    İzmir Alevi Kültür Derneği Yamanlar Cemevi Başkanı Mehmet Bozkurt, 25 Aralık’ta Alevi örgütlerinin İstanbul’da gerçekleştirdiği Büyük Alevi Kurultayı’na ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    Bozkurt, Alevi hareketinin uzun zamandır hak arayışında zayıf kaldığını dile getirerek, bunun son dönemdeki örgütlü mücadele hattı ve eylem birliği ile kırıldığını söyledi. Alevi hareketinin sahaya inmesiyle daha da örgütlü bir söz ve eylem birlikteliği yakaladığını dile getiren Bozkurt, Büyük Alevi Kurultayı ile devletin kendi Alevisini yaratma girişimine karşı güçlü bir cevap verildiğini sözlerine ekledi.

    2023 yılında Alevi hareketinin bu örgütlü mücadeleyi başarıya ulaştırmada daha da kararlı olması gerektiğine vurgu yapan Bozkurt, Alevilerin emek ve demokrasi blokuna öncülük etmesi gibi temel görevin önlerinde olduğuna işaret etti.

    “DAHA ÖRGÜTLÜ SÖZ VE EYLEM BİRLİĞİ VARDI”

    Büyük Alevi Kurultayı’nın devletin kendi Alevisini yaratma girişimine karşı bir mesaj olduğunu ve bu hamlenin boşa çıkarıldığını ifade eden Bozkurt, şunları kaydetti:

    “Aleviler bir çok kez kurultay ve çalıştay yaptılar. Gündemin sıcaklığı ile kurultay çok daha iyi katılımlı, heyecanlı ve değerliydi. Avrupa’dan Türkiye’ye ve Kıbrıs’a kadar neredeyse bütün kurumlar katılmıştı. Diyebilirim ki Aleviler ilk defa bu kadar dertli toplu ve örgütlü olarak söz ve eylem birliği yapmıştı. Umarız ki Aleviler bu hakikatin takipçisi olmaya devam ederek birlikte hareket edecekler. Bizler de çok büyük güç aldık. Devletin kendi Alevisini yaratma girişimine karşı bir cevap, boşa çıkarma mesajıydı. Elbette her cenahta olduğu gibi Alevi toplumunda da çıkara teslim olanlar olmuştur. Bu görkemli duruşu ve birliktelik mesajını gören bu canlarda hakikatlerini görerek birliğin ve dirliğin olduğu yere dönerler. Böyle olursa hak ve hakikati yakalamak bizler için daha kolay olur.”

    “DERLİ TOPLU MÜCADELE HATTI ÖRÜLDÜ”

    Mehmet Bozkurt, Alevi hareketinin daha derli toplu bir mücadele hattı ördüğüne değinerek, “Alevi örgütlülüğü uzun zamandır belli anmalarla kalan, Alevilerin hak ve taleplerine yönelik arayışlarda zayıf kalan bir yerdeydi. İktidarın bu son hamlesi Alevi hareketini de harekete geçirdi ve sahaya indirdi. Daha derli toplu bir gayret ve mücadele içerisine girdiler. Elbette Alevi kurumları kendi arasında kimi ayrışmalar yaşıyordu. Bu devletin Aleviler içerisine soktuğu bilinçli bir politikaydı. Devletin Alevisi olma yolunda Alevi örgütlülüğünü gölgeleyenler de oldu. Devletin bu gündemini belirlemeden önce bu tehlikenin önünü alabilecek bir çalışma yoktu. Yeni kongreler ile birlikte Alevi örgütlülüğünün kendisini değiştirmesi ile hak mücadelesi bir canlılık kazandı. Bu çalışma ülkenin her tarafına yayıldı” dedi.

    “ALEVİLER EMEK VE DEMOKRASİ BLOKUNA ÖNCÜLÜK ETMELİ”

    Yeni yılda Alevilerin mücadele ettiği en temel değerlerden olan emek ve demokrasi bloğuna öncülük etmesi gerektiğine işaret eden Alevi Kültür Derneği Yamanlar Cemevi Başkanı Mehmet Bozkurt, şöyle devam etti:

    “Bu mücadele kesintisiz devam ederse biz de demokrasiyi ve barışı göreceğimiz günlere yakın olacağız. Yoksa hepimiz yok olup gideceğiz. Alevilerin yeni yılda temel talebi emek ve demokrasi mücadelesi olacaktır. Aleviler emek ve demokrasi blokunun yanında yerini almalı, hatta öncülük etmelidir. Alevilerin demokrasiyi taçlandırmak gibi bir sorumluluğu var. Ülkede savaş, hukuksuzluk varsa buna müdahil olarak haksızlığın karşısında olması lazım. Hukuksuzluğun haksızlığın olduğu her yerde Alevilerin sözü olmalıdır. Devletin Alevisi olmayacağız. Yeni yılın Alevilerin için başarılı bir yıl olacağını düşünüyoruz. Umuyoruz ki mücadele daha da büyür” ifadelerini kullandı.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

  • Köln Cemevi Başkanı Ali Eren Hakk’a yürüdü

    Köln Cemevi Başkanı Ali Eren Hakk’a yürüdü

    PİRHA- Almanya Alevi hareketinin uzun yıllar emekçilerinden olan AKM Köln Cemevi Başkanı Ali Eren Hakk’a yürüdü.

    Almanya Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Eren’in Hakk’a yürüme haberini sosyal medya hesabından duyurdu.

    Mat, yaptığı açıklamada Eren’in Almanya Alevi hareketine yaptığı önemli katkılara değinerek, “Köln Cemevimizin değerli başkanı ve dostum Ali Eren’i kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyorum. Bu ayrılık zamansız ve çok acı oldu.” ifadelerini kullandı.

    Başta Eren’in ailesi olmak üzere tüm Alevi toplumuna baş sağlığı dileğinde bulunan Hüseyin Mat, “Ali abi devrin daim, yattığın yer nur olsun. Seni ve emeklerini hiçbir zaman unutmayacağız.” dedi.

    Eren, bugün saat 13.00’te Köln Cemevinde yapılacak erkandan sonra toprağa sırlanacak.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Avukat Koluman: İhbarda bulunuyoruz; Kemal Bülbül’ün suçunu bizler de işledik- VİDEO

    Avukat Koluman: İhbarda bulunuyoruz; Kemal Bülbül’ün suçunu bizler de işledik- VİDEO

    PİRHA-PSAKD Diyarbakır Şubesi önceki başkanı Avukat Cafer Koluman, hakkında hapis cezası kesilen HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül’e destek açıklamasında bulundu. Koluman, açıklamasında “Kemal Bülbül ne suç işlemişse bizler de aynı suçu işlemişizdir. Dolayısıyla biz de kendimizi aynı zamanda ihbar ediyoruz” dedi.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) önceki dönem genel başkanlarından ve aynı zamanda HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül’e ‘örgüt üyesi’ olduğu gerekçesiyle verilen hapis cezasına Avukat Cafer Koluman’dan tepki geldi.

    Aynı zamanda Kemal Bülbül’ün avukatlığını da yapan Cafer Koluman, “Tümden uyduruk delillerle bir dosya oluşturulmuş” yorumunu yaptı.

    “AYNI SUÇU BİZLER DE İŞLEDİK!”

    Koluman, Kemal Bülbül’e verilen cezanın esasında muhalif siyasete verilen bir ceza olduğunun altını çizerek şunları söyledi:

    “Kemal Bülbül’e verilen bu ceza, süreç itibariyle Alevi kamuoyuna, Alevilere verilmiş bir cezadır. Bu nedenle biz bu cezayı kınıyoruz. Kemal Bülbül ne işlemişse bizler de aynı suçu işlemişizdir. Dolayısıyla biz de kendimizi aynı zamanda ihbar ediyoruz. Çünkü Kemal Bülbül’ün 2011-2015 yılları arasındaki çalışmalarına baktığınız zaman tümden derneği ve federasyonu, tüzüğün elverdiği ölçüde Alevi hak mücadelesi adına katılmış olduğu toplantılar gerekçe gösterilmiştir. Biz bu cezanın hukuki olmaktan ziyade tümden siyasi saiklerle verilen bir ceza olduğunu belirtmek isteriz.”

    “ALEVİ MÜCADELESİNE ENGEL OLUNMAK İSTENİYOR”

    Koluman, Kemal Bülbül’e verilen ceza ile Alevi mücadelesine engel olunmak istendiğini ifade ederek, “Örgütlerimizin içi boşaltılmaya çalışılıyor” dedi.

    Cezayı kınadığını söyleyen Cafer Koluman, “Kemal Bülbül’ün şahsına verilen bu ceza, Kemal Bülbül’ün cesaretli tutum ve tavrından kaynaklı verilmiştir. Bizlere düşen temel görev; demokratik mücadelemizi her alanda devam ettirmektir. Her alanda Alevi hak sorununu dillendirmeye, bunun çalışmasını yürütmeye ve mücadelesini vermeye devam edeceğimizi belirtmek isteriz” diye konuştu.

    PİRHA/DİYARBAKIR

  • ‘Alevilerin mücadelesi ve yeni yol ve yöntem arayışları’ çalıştayı yarın başlıyor

    ‘Alevilerin mücadelesi ve yeni yol ve yöntem arayışları’ çalıştayı yarın başlıyor

    PİRHA – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ataşehir Şubesi’nin düzenleyeceği ‘Alevilerin Hak Mücadelesinde Yeni Yol ve Yöntem Arayışları’ başlığıya iki gün sürecek çalıştay yarın başlıyor. İki gün sürecek çalıştaya çağrı yapılan açıklamada Alevilere yönelik sistemli saldırıların artarak devam ettiği belirtilerek, güçlü bir mücadele hattının kurulması gerektiği kaydedildi. 

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ataşehir Şubesi, ‘Alevilerin Hak Mücadelesinde Yeni Yol ve Yöntem Arayışları’ başlığıyla iki gün sürecek çalıştay düzenliyor. 14-15 Mart tarihlerinde Ataşehir Şubesi’nde yapılacak çalıştayın omurgası üç başlıktan oluşuyor.

    14 Mart’da yapılacak çalıştayın ilk oturumu saat 11.00 ile 13.30 arasında ‘Demokratik Alevi Hareketinin Doğduğu Koşullar ve Mücadelesi’ başlığını taşıyor.

    İkinci oturum saat 14.30 ile 17.30 arasında ‘Alevilerin Güncel Sorunları ve Talepleri’ başlığı ile devam edecek.

    Üçüncü oturum ise 15 Mart saat 11.00 ile 14.30 saatleri arasında yapılacak. Üçüncü oturumda ‘Alevi Hareketinin Bugünkü Durumu ve Geleceğin Örgütlenme Yöntemleri’ konuları işlenerek çalıştay sona erecek.

    “ALEVİ HAREKETİ DENETİM ALTINA ALINMAYA ÇALIŞILIYOR”

    PSAKD Ataşehir Şubesi, yapılacak çalıştay için şu çağrıda bulundu:

    “Bugün Alevi hareketine yönelik sistemli, örgütlü bir saldırı var. Bu saldırılara aynı örgütlülükte cevap olunamıyor. Cevap olabilmek için soruları doğru kaynaklara sormayı kendimize rehber edinerek, “Alevilerin Hak Mücadelesinde Yeni Yol ve Yöntem Arayışları” başlığıyla iki gün sürecek çalıştay örgütlüyoruz.

    Bir yandan merkezi hükümetler, diğer yandan yerel idareciler, Alevi hareketini denetim altına almak, dahası siyasi emelleri uğruna tasarımlamak istiyorlar. Diyanet İşleri Başkanı yanında Kur’an ile cemevleri ziyaretlerine aralıksız devam ederken, büyük Alevi kurumlarından birinin genel başkanı ülkenin başına türlü belayı musallat etmiş faşist bir politikacının siyasi partisinde merkezi görevler alabiliyor. Bu pratikler bize Alevi kurumlarının toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilir hale gelebilmesi, Alevi inancına ve geleneklerine uygun bir yapılanmaya girmesinin acil bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor.

    Hareketimizin tepeden tırnağa yenilenerek, çağımızın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde organize olması, taleplerinin güncellenerek kolektif hakların kalıcı kazanımı noktasında kendine güçlü bir mücadele hattı kurmasının olmazsa olmaz ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Bu minvalde son yıllarda yapılan çok yönlü tartışmalar ve hatta bizlerin de kimi zaman parçası olduğu toplantılar, kurultaylar, çalıştaylar gerçekleşmektedir. Her ne kadar henüz pratik fayda vermese de bu türden çalışmaları meselelerin irdelenmesi ve çözüm aranması noktasında değerli görüyoruz.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Mezitli AKD Başkanı: Mevcut yapıyla sorunlara yanıt verilemiyor-VİDEO

    Mezitli AKD Başkanı: Mevcut yapıyla sorunlara yanıt verilemiyor-VİDEO

    PİRHA- Alevi Kültür Dernekleri Mezitli Şube Başkanı Ferdi Koç, Alevi hareketinin eksen değişikliği yaşadığını belirterek, “Bizim için önemli olan eksen değişikliği yaşayan Alevi hareketinin devrimci, demokrat bir eksene çekilmesidir” dedi.

    Haberin videosu

    Alevi Kültür Dernekleri Mezitli Şube Başkanı Ferdi Koç, uzun süreden beri Alevi hareketi içerisinde bir tartışma olduğuna dikkat çekerek, bağlı olduğu Alevi Kültür Derneklerinin mevcut yapısıyla sorunlara yanıt veremediğine işaret etti.

    “TÜRKİYE’DE VAR OLAN GİDİŞATA ‘DUR DİYECEK’ BİR YAPIYA İHTİYAÇ VAR”

    Alevi hareketinin bir eksen değişikliği içerisinde olduğunu ve hak arama mücadelesinden uzak bir yapıya büründüğünü savunan Koç, şöyle devam etti:

    “Ankara’da yapılan toplantıda GYK’de bulunan arkadaşların Doğan Demir’in yerine kendi aralarında bir arkadaş atayarak ‘yolumuza devam edeceğiz’ demelerini doğru bulmuyorum. Derneğin, demokratik düşünce anlayışının gereği şube başkanlarıyla birlikte bu örgütün omurgasını oluşturan delegenin iradesine başvurup, olağanüstü genel kurula gitmesi gerekiyor. Önemli olan genel kurulda kimin çıkacağından öte demokrasinin işlemesidir. Bizim için önemli olan eksen değişikliği yaşayan Alevi hareketinin devrimci, demokrat bir eksene çekilmesidir. Kendi inancımızla, kültürümüzle, dünyaya bakışımızla, toplumsal mücadele anlayışımızla ve musahip kurumlarımızla birlikte Türkiye’de var olan bu gidişatın önüne geçebilecek bir toplumsal muhalefetteki misyonumuzu yerine getirmeliyiz.

    Gerek Türkiye gerekse Avrupa’da Alevi hareketinin mevcut kriz ve tıkanıklıkları aşması için, yeni bir iradeye başvurmak gerekiyor” diyen Koç, “Bunun için de genel merkez adım atmalıdır, yapılmadığı takdirde delegenin gereğini yapacağına inanıyorum. Biz sadece Alevi hareketinin eski mücadele anlayışına dönmesi gerektiğine inanıyoruz. Ortadoğu’daki gelişmelerden, emekçilerin yaşadığı sıkıntılara ve cemevlerinin yasal statüye kavuşturulmasına dönük yaşanan sorunlara kadar gelinen aşamada daha fazla mücadele edilmelidir. Bu düşünceyi bir kişi ya da şube de dile getirse önemsenmelidir. Doğru bir tartışmayı başarabilirsek süreçten daha güçlü çıkacağımıza inanıyorum” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/MERSİN

  • ‘Alevi hareketinin tarihi ve yeni dönem örgütlenme perspektifi’ paneli 26 Ocak’ta

    ‘Alevi hareketinin tarihi ve yeni dönem örgütlenme perspektifi’ paneli 26 Ocak’ta

    PİRHA – İstanbul Yol Erenleri, 26 Ocak’da ‘Alevi Hareketinin tarihi ve yeni dönem örgütlenme perspektifi’ konulu panel düzenliyor.

    İstanbul Yol Erenleri Derneği, 26 Ocak Pazar günü, ‘Alevi Hareketinin tarihi ve yeni dönem örgütlenme perspektifi’  konulu panel düzenliyor.

    Kartal Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nde gerçekleşecek panelin Moderatörlüğünü Hasret Bahçecioğlu yapacak. Bahçecioğlu’nun yöneteceği panele AABK Onursal Başkanı Turgut Öker, Alevi Bektaşi Federasyon Kurucusu Ali Kenanoğlu ve Yol Erenleri Temsilcisi Şilan Sürmeli konuşmacı olarak katılacak. (HABER MERKEZİ)

  • Prof. Yalçınkaya: Alevi örgütleri siyaset yapmak yerine dini örgütlere dönüştü-VİDEO

    Prof. Yalçınkaya: Alevi örgütleri siyaset yapmak yerine dini örgütlere dönüştü-VİDEO

    PİRHA -Alevi örgütlerinin 30 yıllık mücadelesini değerlendiren Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, Alevi yurttaşların uğradığı eşit olmayan uygulamalara karşı siyasal bir mücadele yürütmek amacıyla kurulan Alevi örgütlerinin tam tersine dini örgütlere dönüştüğüne vurgu yaptı. Yalçınkaya, Alevi örgütlerinin yeni bir yapılanma modelini tartışmak yerine var olan model üzerinden yapısal sorunlarını tartışarak çözüm üretmesi gerektiğini ifade etti. 

    Haberin videosu

    Geldiğimiz noktada bir tıkanmayı yaşayan ve son zamanlarda bu tıkanmayı aşma çabası üzerine yaşanan yoğun tartışmalardan hareketle Alevi hareketinin 30 yıllık mücadelesini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ile konuştuk.

    Yalçınkaya’ya Alevilerin 90’lı yıllarla birlikte kentlere göç etmesi sonrası örgütlenme sürecini, Alevi örgütlerinin Alevi toplumu ile ilişkisini ve yeni bir örgütlenme modeline ihtiyaç olup olmadığını sorduk.

    Alevi örgütlerinin kurum temsilcilerinden sıkça duyduğumuz “Kurumlarımızı siyasetten uzak tutuyoruz”, “Siyaset siyasetçilerin, siyasi partilerin işidir”, “Siyaset yapan siyasi partilere gitsin” gibi söylemlerin aksine Prof. Dr. Yalçınkaya, Alevi örgütlerinin siyaset yapmak için kurulduklarını, siyaset yapmayan Alevi örgütlerinin kendi örgütsel var oluşlarına ihanet etiklerinin altını çizdi. Çünkü örgütlerin, Alevi yurttaşların uğradıkları eşitsizlikçi uygulamalara karşı siyasal bir mücadele vermek amacıyla kurulduklarını belirtti.

    Yalçınkaya, “Nihayetinde Alevi örgütleri en yapmaları gereken şeyi kaybettiler. Siyaseti kaybettiler. Gayri siyasi hale geldiler ve dini örgütlere dönüştüler. Fakat örgütsel yapılanma giderek bir başka yöne evrildi. Aleviler, kendi toplumsal mekanizmaları, dinsel mekanizmaları aracılığıyla karşılaması gereken ihtiyaçlarını giderek bu örgütlerin vasıflarını, kuruluş amaçlarını ihmal ederek bu örgütlerden beklemeye başladılar” dedi.

    Ayhan Yalçınkaya, Alevi örgütlerine yaptığı öneride, din ve siyaset arasındaki ilişkilerin nasıl kurulması gerektiğine ilişkin şapkalarını önüne koyup düşünmeleri gerektiğini belirtti.

    “‘ALEVİLERİN DOĞAL ORTAMI KIRLARDIR’ ALGISI BELİRLİ BİR ALEVLİK ÜRETMEYE HİZMET EDİYOR”

    Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, yönelttiğimiz soruları şöyle cevapladı:

    PİRHA- Kendi doğal ortamından kopup kentlere göç eden Alevi toplumu özellikle Sivas Katliamı’ndan da etkilenerek 90’lı yıllardan itibaren yeni bir örgütlenme sürecine girdi. Geride bıraktığımız bu 30 yıllık süreci nicelik ve nitelik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Prof. Dr. AYHAN YALÇINKAYA: Öncellikle sorunun kuyruğunu düzelterek başlayalım. Bu çok yaygın bir ezberdir; Alevilerin sözüm ona senin ifadenle doğal ortamlarından koptuktan sonra şehirlere göç etmeye başlaması, kitlesel göç ve bunun onlar üzerindeki etkileri üzerine kim nasıl işine geliyorsa öyle bir değerlendirme yapmaya girişiyor. Burada ilk elde düzeltilmesi gereken çok temel bir şey var. Alevilerin doğal ortamı demek ne demek? Bu zaten çok kaba ve yanlış bir ifade. Alevileri sanki kültürel varlıklar değil de doğal varlıklarmış gibi kodlayan bir ifade. Bunun açık anlamı da şudur: Tıpkı kadın erkek ilişkilerinde ataerkil rejimlerde, eril yaklaşımlarda, cinsiyetçi yaklaşımlarda kadınlar doğal varlıklar olarak görülür, erkekler ise kültürel varlıklar olarak görülürse ve dolayısıyla kadınlar doğal varlıklar olduğu ölçüde kontrol edilmesi gereken daima ön görülmeye çalışılması gereken sürprizlere açık, kime ne zaman ne diyecekleri ne yapacakları belli olmayan doğal bir güç kaynağı, dolayısıyla bir tehdit kaynağı olarak görülürse ve kültür tarafından kontrol edilmedikleri ölçüde de her zaman risk unsuru oluşturuyorlarsa, Aleviler için de böyle bir doğallık yakıştırması, açıkça bu anlama gelir.

    Fakat Alevilerin doğallığı nereden gelir, kadınların kadın olmaktan yani cinsiyetlerinden gelir. Alevilerin ki de sözüm ona ‘Doğru dine sahip olamamaktan.’ Çünkü doğru din Ortodoks dindir. Bunun Türkçede ki karşılığı Sünni Müslümanlık biçimidir. Sünni Müslümanlık biçimi tek doğru din biçimi olarak kabul edildiği ölçüde bu biçime sahip olmayanlar doğal olurlar, kültürel olmazlar. Bunun açık anlamı da onlara her tür şey atfedilebilir. ‘Alevilerin kuyruğu vardır’, ‘Aleviler ensest yasağını tanımazlar.’ ‘Aleviler gusül abdesti almazlar’ vb. Bir yığın şey peş peşe sıralanır. Bunun mekâna yansıması yani Alevi hareketine yansıması da biraz böyle bir şey.

    Kendi doğal ortamlarından kopmaları demek ya da buralardan ayrılmaları şehirlere göçmeleri demek alttan altta şunu var sayıyor: ‘Alevilerin doğal ortamları kırlardır’ Böyle bir şey nasıl olabilir. Siz nihayetinde emperyal bir geçmişten yani Osmanlı geçmişinden söz ediyorsanız ve daha öncesini de katacaksanız uydurma Selçuklu geçmişinden söz ediyorsanız, Osmanlı’nın ve Selçuklu’nun şehirleri varsa Aleviler nasıl oluyor da sadece ve sadece kırlarda, dağ başlarında vs. yaşıyor varsayılıyor. Aleviler bal gibi şehirlerde de yaşıyorlardı. ‘Alevilerin doğal ortamı’ terimi kullanılacaksa aynı zamanda şehirlerdir. Oysa bu belirli bir Alevilik algısını üretmeye hizmet ediyor.

    “ALEVİLER CUMHURİYETTEN ÖNCE DE ŞEHİRLERDE YAŞIYORDU”

    Yani demin söylediğimiz gibi doğru dinden yoksun olanların uydurduğu kendi eski inançları, hurafeleriyle harmanlanmış. Çünkü bunlar dağ başlarında yaşıyorlar, doğal ortamları öyle, şehir kültürüne yabancılar, şehir kültürü yüksek kültür, yazılı kültür, oysa bunların ki sözlü kültür ve hiçbir biçimde yazıyla ilişkileri yok. Halla halla! Bu Ahmet Yaşar Ocak vb. ekolden gidenlerin, bütün İslamcı akademisyenlerin ve onların kuyruğuna takılanların temel argümanı.

    Öncellikle Aleviler adına hak teslim edeceksek Alevilerin ciddi biçimde aynı zamanda bir yazılı kültürlerinin olduğu; ama bu yazılı kültürün ciddi biçimde tahrip edildiği, yağmalandığı, buna uygun yapılanmaların olduğunu; Alevilerin şehirlerde de yaşadığını, Cumhuriyetten önce de şehirlerde yaşadığını kabul edeceğiz. Özellikle Alevilerin düşmanlarının argümanlarını Alevilik adına savunma ve içselleştirme pozisyonuna düşmekten kaçınacağız ki doğal ortamI şehir, kır karşıtlığı ya da dağ-ova karşıtlığı kurarsak içselleştirmiş oluyoruz. Onun için sorunun kuyruğunu düzelterek başlamak en iyisi.

    “AMAÇ ALEVİLERİ KIRA HAPSEDEREK DIŞLAMAK”

    Doğal ortam derken Aleviler ağırlıklı olarak köylerde yaşıyorlardı. 90’lı yıllardan sonra göç yaşandı.

    Bu Cumhuriyet dönemi için geçerli olabilir. Kaldı ki Cumhuriyet dönemi için bile geçerli saymamak gerekir. Örneğin Cumhuriyet öncesi şurada İzmir’in sokaklarına çıkalım kaç tane Alevi Tekkesi görürüz, kaç Alevi Dergahı, kaç Alevi Eren’i görürüz? Burası İzmir her zaman şehirdi. Peki nereden çıktı bunlar? Cumhuriyet mi inşa etti bu Alevi Tekkelerini? Demek ki esasta Alevileri kıra hapseden zihniyet, kırsal bir inançmış gibi takdim etmek isteyen zihniyet, esasta yazılı kültür, sözlü kültür gibi dikotomilerin (ayrıştırmaların) ya da kır kent gibi dikotomilerin yarattığı avantajdan Sünni Müslümanlığı beslemek ve Alevi toplulukları dışlamak üzere yararlanıyor. Onun için diyorum öncelikle bundan vazgeçmemiz gerekiyor. Ancak Alevilerin 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’nin hızla kapitalistleşme sürecine girmesi, ABD ile ilişkilerin gelişmesi, Sovyetlerle ilişkilerin bozulması gibi birçok nedenle; bu kapitalistleşme süreçleri içinde bulundukları köylerden şehirlere doğru bir akını söz konusu. Ancak burada da düzeltilmesi gereken başka bir şey var.

    “ALEVİLERİN KURUCU İLKELERİ ULUS DEVLETİN KURUCU İLKELERİYLE KAFA KAFAYA GELDİ”

    Yaygınlıkla Alevilik çalışanların hemen tümü; akademisyen olsun ya da olmasın ama ezber en çok akademisyenlerde başladı. Akademisyenlerden de diğer Alevilik çalışan insanlara doğru yayıldı. Nedir o ezber; Aleviler şehirleşmeye başladıkça çeşitli sorunlarla karşılaştılar. Sorunların nedeni nedir bu durumda şehre göçtür. Bu doğru mu? Bence değil.

    Şehre göç öncelikle daha bütünlüklü bir sorun, yarattığı bir sonuç. O sorun nedir; gerçekte bu o bütünlüklü sorun dediğimiz şeyin özellikle belirli bir boyuta hapsedilmesi için kullanılıyor. O yüzden şehirlere göç o yüzden abartılıyor. Şehre göç hızlı kapitalistleşmesiyle ilgiliyse bunun açık anlamı; meseleyi öncelikle bu kapitalistleşmiş süreçlerinde Aleviliğin buna uygun yanıt verememesiyle birlikte düşünmemiz lazım.

    Bunun daha da açık anlamı bu kapitalistleşme sürecinin başka boyutları da var. Örneğin modern devlet. Modernleşme dediğimiz süreç, Osmanlı’nın son döneminden itibaren ve Cumhuriyetin devir aldığı modernleşme pratikleri ve şehirleşme bunun sadece alt başlığı, tarımdaki kapitalistleşme alt başlığı ama en önemli alt başlığı ulus devlet.

    Biz şehirleşme dediğimizde Alevilerin sorunlarını şehre göç ile ilişkili olarak açıklamaya başlıyoruz. Bu son derece vahim ve yanıltıcı ve kasten yapılıyorsa, özellikle de meselenin kavratılmaması için, üstünü örtmek için yapılıyordur.

    Adını koyalım bunun. Modernleşme sürecinin toplumsal boyutları var ama aynı zamanda siyasal boyutları da var. Aleviler toplumsal boyutlarıyla baş edebilmek için kendi toplumsal ağları içinde çeşitli çözümler üretebilirler ama Aleviler siyasal boyutlarıyla baş edebilmek için ne yazık ki çözüm üretemediler.

    Çünkü ulus devlet dediğimiz egemen varlığın kendine has özellikleri; örneğin bu devletin yasama gücüyle birlikte, yargılama  gücünü de ele geçirmesi Alevileri neyle kafa kafaya getiriyor:

    1. Ben diyor Alevilere ‘senin yasanı, senin kurucu ilkelerini tanımıyorum kardeşim. Çünkü ben egemen varlığım’ bunu tanıyacaksın.
    2. Sözüm ona en ideal durumda şunu söylüyor: ‘Senin Alevi kimliğini de tanımıyorum. Seni bir kültürel varlık olarak da kabul etmiyorum.’ Keşke bunu diyebilseydi. Aksine bir kültürel varlık olarak şöyle kabul etti: ‘Sen bir batıl inançlar topluluğusun. Ben seni eğiteceğim, eğitim süreçlerine sokacağım.’ Bütün yatılı bölge okulları o dönemde Alevilerin yoğun olduğu yerlere yapılmıştır. Ve ‘seni gerçek anlamda bir yurttaşa dönüştüreceğim.’ Dolayısıyla Alevilerin kendi kurucu ilkeleri ulus devletin kurucu ilkeleriyle kafa kafaya geldi.

    “MODERN DEVLET ALEVİLERİN TASFİYESİNE DÖNÜK BİR YAPIYA SAHİP”

    Dedelik kurumu; yargısal süreçle yargılama hakkı, topluluğun kolektifin üstünde bulunan yargılama hakkı, devlet tarafından gasp edildi. ‘Sen yargılayamazsın, ben yargılayacağım.’

    Dolayısıyla Alevilerin aile kurumundan tutun kendilerini yönetme biçimlerine, kendi iç dayanışma mekanizmalarına kadar modern devlet (Ulus devlet) Alevilerin tasfiyesine dönük bir yapıya sahip ve Aleviler bununla baş edemedi. Şehirlere geldiklerinde karşılaştıkları sorunlar, bu vb. sorunlardan bağımsız düşünülemez. Oysa bağımsızmış gibi düşünüyoruz. Şehirlere geldik şöyle olduk. Şehirde cem yürütülemez mi? Yürütülür. Şehirlerde musahiplik erkanı yürütülemez mi, ikrar verilip alınamaz mı? Talipler illa şehre geldi diye dedelerinden kopmak zorunda mı? Hayır öyle olmadı, biz böyle açıklamayı seçiyoruz. Gerçekte böyle mi oldu yoksa biz kendi uydurduğumuz açıklamaya tapmaya mı başladık? Yaygın paradigma bu. Biz bu paradigmayla açıklamaya devam ediyoruz. Ben de diyorum ki; yaygın paradigma bu olmak zorunda değil.

    “ULUS DEVLET VE MODERNLEŞME İLE HESAPLAŞMADIK”

    Biz Aleviler olarak ulus devletle baş etmeyi beceremedik. Ulus devlettin yürüttüğü modernleşme projesiyle mücadele etmeyi beceremedik. Becerememek bir yana tam tersine Osmanlı’nın emperyal geleneğine duyduğumuz tepkiyle ulus devletinin önümüze koyduğu manzaraya, manzara içinde bizde kendimize yer edinmeye çalıştık. Örneğin bizzat bu ulus devletin bizi bir hurafe, dinsiz, cahil, dağlı bir topluluk olarak görmesine tepki göstermek bir yana koşa koşa çocuklarımızı ‘Biz Aleviler eğitime, bilime, düşkünüzdür’ diye ellerimizle teslim ettik.

    Dolayısıyla ulus devlet ve modernleşme projesiyle hesaplaşmak yerine ne yapıyoruz? ‘Şehre geldik ve böyle olduk.’ Hayır şehre geldik ve böyle olmadı. Şehirlerde karşılaştığımız bu sonuçlar esasta daha büyük bir problemin nihayet kronikleşmiş ve irinleşmiş hali. Bunun başlangıcı Osmanlı modernleşme dönemine kadar gidiyor. Oradan doğru bir hesaplaşma yürütmek zorundayız. Dolayısıyla sadece Türk ulus devlet anlayışıyla hesaplaşmak değil. Osmanlı modernleşmesinden itibaren hesaplaşmak. Örneğin; 1826 ile hesaplaşmak. Yeniçeri Katliamı ve arkasından gelen Bektaşi Dergahlarının tasfiyesiyle, Nakşibendilerin Bektaşi Dergahının postuna oturtulmasıyla hesaplaşmayla başlamalıyız. Çünkü o dönemde Osmanlı için en modern güç Bektaşi Tekkeleriydi. Peki bir yandan modernleşmek isteyen neden aynı anda kendisinin işine en çok yarayacak bu dergahı tasfiyeye yöneldi?

    “HACIBEKTAŞ DERGAHININ YAZILI KÜLLİYATI NEREDE?”

    Aynı şekilde Kemalist modernleşme üzerinden gideceksek Alevilerden daha uygun bir kumaş var mıydı Kemalizmin projesine uygun? Tabi ki yoktu. Peki neden Aleviler tasfiye edildi. Hacıbektaş Dergahını 1926 yılında kapattınız. Aynı anda Mevlevi Dergahını da kapatınız. Birkaç yıl içinde Mevlevi Dergahı şakır şakır açılıp faaliyet yürütüyorken ve hala bugün Mevlevi Dergahları rahat rahat faaliyet yürütüyorken 1963 yılına kadar Hacıbektaş Dergahı harabe halde kaldı ve Hacıbektaş Dergahının bütün yazılı külliyatı da Fuat Köprülü vb. Cumhuriyet tarihçilerinin elinde pazara sürüldü.

    Ondan sonra da yazılı kültürümüz yok deniliyor. Hacıbektaş Dergahı bizim yazılı kültürümüzün kalbi değil miydi. Nereye gitti buradaki el yazmaları. Şimdi aynı şeyi bunu iddia eden ilahiyatçılar ya da akademisyenler köy köy gezip Alevi dedelerinin elindeki secereleri toplayarak, bu secereleri bir yandan toplayıp bunun üstünde kitaplar yazarken o kitaplarda ‘Alevilerin sözlü kültürü’ deme utanmazlığını göstermeye devam ediyor. Elindeki secere sözlü mü senin! O secereninin yazılı bir tarihi var. Belgeyle konuşmak yerine, belgeyi eleştirel bir gözle incelemek yerine aksine Aleviliği halen sözüm ona ilkel olduğu kabul edilen sözlü, dağ, kır kültürüne hapsetmek için ‘Aleviler sözlü kültür ürünüdür’ demeye devam ediyorlar.

    Bu kabul edilebilir bir şey değil. Onun için ‘sorunun kuyruğunu doğrultmak gerekiyor’ derken bu vb. şeyleri kastediyorum. Bu soruda doğrultulması gereken kuyruğun eğriliği, sizin sorduğunuz soruya, dolayısıyla size has bir şey değil. Size de kazandırılmış bir şey. Belirli bir paradigmanın hakimiyetinden kaynaklanıyor.

    “ALEVİ ÖRGÜTLÜLÜĞÜ, ALEVİLİĞİN DİNSEL ÖRGÜTLÜLÜĞÜ DEĞİLDİR”

    Peki son 30 yılın Alevi örgütlülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Özel olarak Alevi örgütlülüğü ise sorun, öncelikle şunun adını koyalım. Alevi örgütlülüğü sözü ‘Aleviliğin dinsel örgütlülüğü’ anlamına gelmez. Fakat özellikle Alevi örgütlülüğüne düşman olan çevreler ve Aleviliği belirli bir dinsel anlayışla sınırlandırmak isteyen çevreler bu Alevi örgütlülüğüne inat ve inatla kuruluşundan itibaren sanki Alevilerin dinsel ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş örgütlermiş de bunu başaramamışlar dolayısıyla yeni bir örgütsel model gerekiyor; Ocaklar, dedeler, dergahlar üzerinden bir arayış içine girdiler.

    Alevi örgütleri; PSAKD’den başlayalım ya da Hacı Bektaş Veli Turizm Tanıtma Derneği’nden 60’lı yıllardan başlayalım eninde sonunda Alevilerin dinsel örgütleri değildi. Alevilerin bir dinsel örgütü var; Dedelik sistemi, Ocaklar sistemi ya da benzeri şey. Dinsel örgüt o. O örgüt tasfiye edile edile son kırıntılarıyla bugüne kadar geldi. Gücü yettiğince Aleviliği dinsel boyutlarıyla taşımaya çalıştı. Hala taşımaya çalışanlar var. Tam tersine Aleviliğin önünde kötü örnek oluşturan formları da var. Eğer bu örgütler dinsel örgüt değilse bunların özelliği neydi?

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ SİYASET YAPMAK İÇİN VAR”

    Dikkat edilirse bunların hepsi klasik sol jargon içinden konuşursak demokratik kitle örgütleriydi. Yani adını AKD olarak değiştiren dernekten tutalım da Hacı Bektaş Vakfı’na kadar ister PSAKD, ister Kızılırmak Köy Dernekleri Federasyonu içindeki dernekleri alın. Bunlara üye olabilmek için Alevi olmak gibi bir şartınız yok.

    Bunlar bildiğiniz anlamda demokratik kitle örgütleri. Programını, tüzüğünü kabul eden herkes bu örgütlere rahatlıkla üye olabilir. Bunların çıkış noktaları Alevilerin dinsel ihtiyaçlarını karşılamak değil. Alevilerin Alevi olmaları hasebiyle özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlık ideali içinde hak ettikleri yeri alamamaları, uğradıkları ayrımcılık, karşılaştıkları eşitsizlikçi pratikler bunlarla mücadele etmek. Kuruluş amaçları bu ve hala da amaçları bu.

    Yani Alevilerin yaygınlıkla teslim olduğu bir klişeye aykırı bir şey söyleyeceğim. Bu örgütler siyaset yapmak için var. Bugün herkes ezberlemiş gibi ‘Alevi örgütleri siyaset yapmasın’ diyor. Siyaset yaptıkları ölçüde eleştiriyorlar. Tam tersine Alevi örgütleri siyaset yapmıyorsa kendi örgütsel var oluşuna ihanet içindedir. Kapatsın o zaman kapısını. Yani bunları eleştireceksek siyaset yaptıkları için değil yapmadıkları  için yapacağız. Çünkü bu örgütler hangi vaatle çıktı; Biz Alevi olmak hasebiyle örneğin ‘vali olamıyoruz, general olamıyoruz, her türlü ayrımcılığa uğruyoruz’ ki oluyorlar da o da ayrı. En azından kör topal demokrasimiz döneminde Alevi valiler de vardı, generaller de vardı. Ha bir hayır gördük mü? Hayır. Alevi olarak mı vali oldular hayır. Türkiye Cumhuriyeti’nin sadık yurttaşları olarak oldular. Bir hayır görmedik. Ama bu tip güvenlik soruşturmalarında Alevi olarak özel olarak not düşülüyor. Yusuf Halaçoğlu diye bir akademisyen, kimin kim olduğunu biz zaten biliyoruz, diyor. Ekranlardan tehdit ediyor. Alevilerle birlikte Yahudi, Ermeni, Rum asıllıları tehdit edebiliyor.

    “ALEVİLER ‘BİZİM DEVLETLE SORUNUMUZ YOK’ DİYEMEZ”

    Tüm bunlar için kuruldu. Yani şunu söylüyorlardı bu örgütler: ‘Ey devlet sen bizim Alevi olmamız hasebiyle yurttaş olarak bize tanıman gereken hakları tanımıyorsun. Yurttaşlar arasında gözetmen gereken eşitlik ilkesini kesinlikle gözetmiyorsun. Bunu gözetmek zorundasın.’ Yani bu örgütler açıkça çoğu devlet merkezli devlet eliyle beslenen doğrudan ya da dolaylı olarak eşitsizlikçi uygulamalara karşı siyasal bir mücadele vermek amacıyla kuruldular. Ve eğer haklardan bahsediyorsak, hak en başta devlete karşı ileri sürüldü. Yani devlete karşı kuruldular.

    Oysa şimdi Aleviler ne diyor? ‘Bizim devletle bir sorunumuz yok.’ Hayır var. Alevi topluluğunun bir üyesiyseniz sizin bu devletle ciddi bir sorununuz var. Çünkü uğradığınız ayrımcılığın, eşitsizliğin asli kaynağı devletin mevcut biçimi, uygulamaları, kadrolaşması ve içinde bulunduğumuz siyasal rejim. Nasıl yok devletle bir sorununuz. Bu örgütler de bu nedenle kuruldu.

    “ALEVİLERİN ÖRGÜTSEL YAPILANMALARI BAŞKA YÖNE EVİRİLDİ”

    Ama hangi çerçevede kuruldu? Yine ‘bu devletin kendini dayandırdığını iddia ettiği anayasal çerçeve içinde ben mücadele edeceğim.’ Fakat örgütsel yapılanma giderek bir başka yöne evirildi. Alevilerin kendi toplumsal mekanizmaları, dinsel mekanizmaları aracılığıyla karşılaması gereken ihtiyaçlarını giderek bu örgütlerin vasıflarını, kuruluş amaçlarını ihmal ederek bu örgütlerden beklemeye başladılar.

    “PSAKD, ULUSALCI ÇİZGİYE KAYDI”

    Hatırlıyorum Pir Sultan Abdal Kültür Derneği o zaman daha sol bir çizgideydi. Şimdi PSAKD’nin sol bir çizgide olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Son derece ulusalcı bir çizgide olduğunu düşünüyorum. Daha sol bir çizgideydi. O zamanki genel başkana, ‘Cemevleri sorunuyla siz hesaplaşmak zorundasınız’ dedim. Cemevi sorunuyla o zaman uğraşan HBVAKV’ydı. AKD bile değildi. Çünkü bir anlamda kendi aralarında sözsüz bir ayrışma olmuştu. HBVAKV gerici bir örgütlenme, din ile uğraşıyor; cem, cenazedir, ibadettir’ diye. Ötekiler ise sözüm ona devrimci, solcu ve siyaset ile uğraşıyor. Hayır, bu ayrımın kendisi her anlamda yanlıştı. Sonunda ne oldu bugün PSAKD’nin cemevleri var. Her Alevi örgütü bugün cemevleri üzerinden bir kavga yürütmek zorunda kaldı. Neden; çünkü Alevi topluluklar Alevi dininin karşılayamadığı, kimi mekanizmalarını kaybettiği ölçüde karşılayamadığı ihtiyaçlarını bu örgütlere akıttılar. Siz karşılayın diye.

    “DERNEK KADROLARININ ÇOĞU KEMALİZMİN TEZGAHINDAN GEÇMİŞ”

    Sizce bu doğru bir şey mi?

    Burada doğruluk ya da yanlışlık yok. Toplumsal bir ihtiyaç var ve siz bu ihtiyacı ya çeşitli biçimlerde karşılayarak göğüslersiniz ya da püskürtürsünüz. Bu ilgili örgütün amacına, stratejisine kalmış.

    Fakat ilgili örgütler bunu hem püskürtemediler hem de karşılayamadılar. Sözüm ona temsil ettikleri kitlenin bir yandan ihtiyaçlarına cevap vermek için hızlıca bir biçimde cemevleri furyası başladı. Aynı anda siyasi bir mücadele yürütmeleri gerekiyordu. Dolayısıyla dinsel mücadele ile siyasal mücadele, dinsel ihtiyaçlar ile siyasal ihtiyaçlar, özellikle bunu yapan derneklerin kadrolarının önemli bir bölümünün Kemalizmin tezgahından geçtiği gözetilirse, yani bunun açık anlamı şudur: Kemalizmin tezgahından geçmişseniz tipik bir burjuva ideolojisine sahipsiniz demektir. Din işleri ile siyasi işler ayrımına sahipsiniz. Oysa Alevilik şiddetle buna karşı çıkar.

    “ALEVİLİĞİN DİNİ SİYASETİ, SİYASETİ DE DİNDİR”

    Hep söylüyorum Aleviliğin dini siyasetidir, siyaseti de dinidir. Böyle olmak zorundadır zaten. Aleviliğin kendi dini anlayışından ayrı bir siyasi anlayışı yoktur. O yüzden gönül rahatlığıyla şunu söyleyebiliyoruz: Bir Alevi ırkçı, faşist bir ideolojiye meyil veremez, verdiği halde Aleviyim diye gezemez. Çünkü Aleviliğin hiç kimsenin üzerinde tartışmaya cüret edemeyeceği en temel ilkesinden biri 72 millete bir nazarla bakma ilkesidir. Bu da gerek devletlerin gerek dinlerin topluluklar arasında çizdiği sınırların baştan reddi anlamına gelir.

    Dolayısıyla ben ret ettiğim an zaten diyelim Türkçülüğü öne süren bir devlet ve siyaset anlayışıyla kafa kafaya gelmiş oluyorum. Aleviliğin dini gereği kafa kafaya geliyorum. Siyasi tercihlerim yüzünden değil dinim gereği o yüzden iç içedir. Fakat o Kemalist tezgahtan geçmiş olduğumuz için hemen hepimiz ve örgütler de bunu ayrı ayrı ele almak, sorunun aslında bütünlüklü bir sorun olduğunu görmek gibi bir şansa sahip olamadılar. Ve hızla din siyasal alanı istila etti.

    Ve bugün o yüzden Alevi örgütlerinin artık ihtiyaca cevap vermediğinden söz ediliyor.

    Onun yerine belirli bir anlamda kullanıyorum bu sözü; Miadını doldurmuş geleneksel dedelik formlarına dönüş çağrısı çıkartılıyor. Bu kimlikçi siyasi tercihlerin basıncıyla ortaya çıktı. Bana dedelik övgüsünü yapan önce o dedeyi getirecek. O dedeyi o dedelerin yetişme biçimlerini, taşıdıkları özellikleri, kurumlarını getirecek ki dedelik böyle bir şey desin.

    Bugünkü dedeliğin böyle bir şey olduğunu iddia edebilmek için ya dedelik hakkında bir fikrinin olmaması lazım ya da dedeliği soy temelli ayrıcalıklı bir şeye dönüştürmüş olması gerekir ki; bütün dedelerin kulağına küpe olması gereken -dedelere söz bildirmek haddim değil ama- Hz. Ali’nin sözüdür. ‘Soyuyla övünenin sözüne lanet.’ Kim soyuyla övünüyorsa, kendisini soy temelli olarak tanımlıyorsa bu esasta Aleviliğin en temel düsturuna aykırıdır. Ve İslam’ın da Hz. Muhammedin de koymaya çalıştığı temel düsturuna aykırıdır. İslam çünkü bizzat Arap kandaşlığının soy temelli örgütlenmesiyle dövüşe dövüşe evrensel bir din haline gelmiştir. Şimdi soy temelli örgütlenmeye karşı doğmuş bir dinin içinde hem ‘biz Müslümanız’ diye kendinizi tanımlayacaksınız hem soy temelli bir şeyle övünmeye geçeceksiniz.

    “ALEVİ KURUMLARI DİNİ ÖRGÜTLERE DÖNÜŞTÜLER”

    Nihayetinde Alevi örgütleri en yapmaları gereken şeyi kaybettiler. Siyaseti. Gayri siyasi hale geldiler ve dini örgütlere dönüştüler. Alevi örgütleri dinsel ihtiyaçlarla siyasal ihtiyaçları arasında ezildi kaldı. Bunları hem birlikte götüremediler hem dengeleyemediler hem de püskürtemediler ve kriz esasta buradan patladı. Bu krizi bir yere kadar idare etmeyi başardılar. Çalıştaylar süreci örneğin Alevilerin özellikle HBVAKV vb. örgütlerin Altın yıllarıydı. İnanılmaz malzemeler üretildi, inanılmaz yanıtlar verildi.

    “’NEDEN ÖRGÜTLER MİADINI DOLDURDU?’ SORUSU SORULMADI”

    İktidarın bütün argümanlarına karşı argümanlar oluşturuldu ama hiçbir Alevi açıp buna bakmadı oysa hepsi yazılı duruyor. En sonunda kriz gelip kapıya dayandı. Bugün Alevi örgütlerinin miadını doldurduğundan söz ediliyor. Fakat hiç kimse örneğin Alevi örgütlerinin miadını doldurduğundan ya da yeni model örgütlenmeler ihtiyacından söz eden hiç kimse sorun neydi diye düşünme gereği duymuyor.

    Bu örgütlerde sorun yaratan şey neydi, bu örgütlenme modeli mi yanlıştı, programlarında mı sorun vardı, tüzükleri mi yanlıştı neyi yanlıştı?

    “KİŞİLER DEĞİL YAPILAR ÜZERİNDEN ELEŞTİRİ YAPILMALI”

    Alevi örgütlülüğünü eleştiren herkes kişileri eleştiriyor. Örneğin AABK’yı mı eleştiriyoruz, Turgut Öker’i eleştiriyoruz. Eleştirelim Turgut Öker’in eleştirilmeyecek bir yanı yok zaten. AKD’yi mi eleştireceğiz, Doğan Demir vakasını hatırlatmaya bile gerek yok son yarattığı rezalet nedeniyle. Onu eleştiriyoruz. İyide Turgut Öker gökten zembille inmediği gibi Doğan Demir de gökten zembille inmedi. Turgut Öker de bu topluluğun ‘yapay’ ya da ‘doğal’ bir ihtiyacına karşılık geliyor, Doğan Demir de geliyor. Örneğin, Doğan Demir için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Alevilik içinde belirli bir kesim bariz bir biçimde iktidarla iş yapmak iktidarın sunduğu nimetlerden nemalanmak, rant kazanmak istiyor. Ve bunun en uygun karşılığı figüratif karşılığı Doğan Demir.

    Biz bu ihtiyacı sorgulamak yerine Doğan Demir’i sorguluyoruz. O halde Alevi örgütlülüğünün artık çöktüğünü, yetersizliğini iddia eden her kimse bunun üstünde düşünmekle karşı karşıya kişiler üzerinden artık eleştiri yürütmek yerine yapılar üzerinden eleştiri yürütmeli. Ve buna alternatif olarak Ocak ve Dergah modelini önerenler de bunun ne menem bir alternatif olduğunu açık seçik ortaya koymak zorunda.

    “İNANÇ KURULLARI TASFİYE EDİLMELİ”

    Ocak sistemi son derece kompleks bir sistemdir. Bunun modern ulus devlet biçimi altında nasıl yaşayabileceği -ki şimdiye kadar yaşayamadı şimdi nasıl yaşayabileceği- gibi bir soruya mucizevi bir yanıtları var herhalde. Nedir o mucizevi cevapları bunu yazılı, sözlü herhangi bir yerde görmedim.

    Alevi örgütlerinde inanç kurulları oluşturduğunuzda ki örneğin, bu örgütler dini ihtiyaçların baskısı nedeniyle inanç kurullarını oluşturdular. Ben baştan beri karşıydım. Bugün de şiddetle tasfiye edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Derneklerin kendi yöneldikleri, temsile soyundukları, mücadele etmeye soyundukları alanda bu kurulların herhangi bir söz hakkının olmaması gerektiğini düşünüyorum.

    İnanç Kurulu diye bir şey olmaz. Bu bir geleneksel Ocak örgütlenmesinin dışında zaten. Tümüyle uydurma, melez bir şey. Fetva kurulu mu oluşturuyorsunuz. Bu açıkça Diyanet İşleri modelinin Alevi örgütlülüğünde yaygınlaştırılması. Bunu ilk yapan da Cem Vakfı’ydı. Şimdi ABF’nin inanç kurulu var, Almanya’nın var. Dolayısıyla bu modelin açmazlarının yapısal olarak tartışmak ve yeni mücadele yöntemleri üstüne konuşmak gerekiyor. Eğer ihtiyaç varsa, yoksa mevcut örgütlenme modeli üzerinden pekala ilerlenebilir.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ HİÇBİR İHTİYACA CEVAP VEREMEDİ”

    Alevi örgütlerine baktığınızda Alevi toplumuyla ilişkisini nasıl buluyorsunuz? Sizce Alevi toplumunun ihtiyaçlarına cevap veriyor mu?

    Hayır. Burada da düzeltilmesi gereken bir kuyruk var. Alevi toplumunun ihtiyaçları dediğimizde Alevi topluluklarını homojen bir topluluk sayıyoruz. Örneğin Alevi burjuvazisinin ihtiyaçlarıyla Alevi yoksul emekçinin ihtiyaçları aynı ihtiyaç grubuna giriyor olabilir mi? Dolayısıyla örneğin Doğan Demir gibi bir figür üzerinden olası iktidar adayı potansiyellerle daima temas halinde olmak. Ya da hep söyleniyor ya; CHP’nin arka bahçesi Aleviler diye. O figürlerle sürekli CHP içinde ya da İyi Parti içinde; çünkü Alevi burjuvazisi sermayesini büyütmek zorunda, büyütmek için de her tür iktidar aygıtıyla kol kola girebilir.

    Burada ahlaki vs. bir değerlendirme yapacak değiliz. Şimdi İzzettin Doğan Alevi burjuvasının tipik örneklerinden biri. Onun ihtiyaçlarıyla sıradan bir Alevi gazetecinin ihtiyaçları aynı şey mi? Biz nasıl olur da tüm ihtiyaçları aynı kefeye koyup sonradan ‘Alevi örgütleri Alevi toplumunun ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu’ diye sorabiliriz ki.

    Burada yapmamız gereken şey; Alevi örgütleri hangi kesimlerin ne tür ihtiyaçlarını karşılayabildi, hangi kesimin ne tür ihtiyaçlarını karşılayamadı. Hatta belki şöyle demeliyiz; Alevi örgütleri hangi Alevi kesimlerin ihtiyaçlarını bırak karşılamayı kökten reddedebilmeli? Soruyu böyle sorarak yanıtlarsak doğru yanıtlara ulaşabiliriz.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ CEM VAKFI MODELİNİ İZLİYOR”

    Homojen bir biçimde sorduğumuzda asla doğru yanıtlara ulaşamayacağız. İstesek de istemesek de. Cem Vakfı’nın hitap ettiği ihtiyaç grubuyla AKD’nin ya da PSAKD’nin ya da HBVAKV’nın hitap ettiği ihtiyaçlar grubu aynı ihtiyaçlar grubu değil ki. Fakat Cem Vakfı’nın yürüttüğü mücadele, çizdiği rota arkasına çeşitli siyasi stratejileri ve iktidar güçlerini de alarak bugün baskın hale geldi. Kabul etsek de etmesek de bugün Alevi örgütlülüğü aslında Cem Vakfı örgütlülüğü. Cem Vakfı’nın hakkını teslim etmek gerekiyor. Hepsi o modeli izliyor ve benimsediler.

    “LAİKLİKTEN NE ANLIYORUZ”

    Oysa kendi bünyesinde inanç kurulu olan bir örgüt kalkıyor diyor ki; Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilsin. Haydii! Burada bir tuhaflık var. Yani Alevilerin laik, seküler olduğunu laikliğe sahip çıktığını söylüyoruz. Bunu da yeniden tartışıyoruz. Laiklikten ne anlıyoruz, ne anlamıyoruz, bizim ihtiyacımız olan nedir ne değildir? Ya da kimi Alevi figürler örneğin HDP’den milletvekili olan Ali Kenanoğlu gibi, ‘özgürlükçü laiklik’ diye tutturuyor. Laiklik bence özgürlükçülükle yan yana getirilebilir bir şey değil. Laiklik tam tersine anti laik bir konumda yaşayan ve bundan yararlanan, bundan mağdur olan kesimlerin özgürleştirilmesi için gerekli. Yoksa inançların, dinlerin özgürleşmesi için gerekli değil. Çünkü anti laik bir pozisyonda o insanların özgürce yaşayamamasının nedeni zaten hakim dinlerin fazlasıyla özgür oluşu. Dolayısıyla ben niye hakim dinlerin daha fazla özgürleşmesini savunayım ki. Tam tersine bunu ancak şöyle savunabilirim: Ben öylesine özgürlükçü bir laikliği savunuyorum ki Sünniler özgür olsun. Doğru, Sünnilik baskın din, peki özgür olsun sorusunun çok temel muhatabı var. Kimden özgür olacak Sünniler? Ben söyleyeyim, devletten.

    Yani bunun daha da açık anlamı şu; Sünniler Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapatılmasını savunsun. Çünkü özgürlüklerin önündeki temel engel o. Sünniler İmam hatip okullarının, ilahiyat fakültelerinin kapatılmasını savunsun. Savunuyorlar mı? Tabi ki hayır. Örneğin Sünniler camilerin devletin kontrolünden çıkmasını ve Sünni cemaatin kontrolüne verilmesini savunsun. Ama bunu savunmak demek bunun maliyetini de üstlenmek demek. Kendi dini hizmetlerini kendisi finanse edecek o zaman. İster Alevi olarak, ister gayri müslim olarak, ister ateist olarak, niye ben finanse etmek zorundayım. Özgürleşme budur. Öyleyse ihtiyaçlar söz konusu olduğunda; Alevi örgütleri bu tür farklılaştırmaları, ayrıştırmaları yapamadığı için ve kendi popülist anlayışlarına teslim oldukları ölçüde tabi ki hiçbir ihtiyaca cevap veremediler.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ YAPISAL SORUNLARA ODAKLANMALI”

    Kuruluş amaçları olan siyasi ihtiyaçlara cevap veremediler çünkü göğüsleyemedikleri dini ihtiyaçları siyasi ihtiyaçları bastırdı. Dolayısıyla bu örgütlerin şu an iş göremez hale gelmesi Aleviliklerinin eksik oluşundan değil, örgütsel vasıflarının eksik oluşundan. Siyasi varlıklar olmalarından giderek uzaklaşmalarından kaynaklanıyor. İronik bir biçimde bu örgütler Alevileştikçe Aleviliğin ihtiyaçlarına cevap veremez hale geldiler.

    Oysa bu ihtiyacı ancak siyasileştikçe ve bu siyasi pozisyonu da Aleviliğin dinsel ihtiyaçlarıyla başka bir biçimde bağ kurarak ancak var edebilirler. O bağı kurabildikleri ölçüde karşılayabilirlerdi. Bunu yapamadılar ezildiler. Öyleyse örgütlerin tasfiyesini savunmak değil, bu Alevilere düşmanlık, ‘örgütler kendini dağıtsın yeni bir örgüt kuralım’ bu zırva bir anlayış bence.

    Bu örgütlerin önüne başka bir program koymak gerekiyor. Din ve siyaset arasındaki ilişkilerin nasıl kurulması gerektiğine ilişkin şapkalarını önüne koyup düşünmeleri gerekiyor. Yoksa örgütlerin örgütsel model olarak bence herhangi bir sorunu yok. Onun dışında kişilerle ilgili sorunlar vs. tabi ki baki. Bu sadece Alevi örgütlerine has bir şey değil. Her yerde bu böyle. Bizim daha yapısal sorunlara odaklanmamız gerekiyor. Bu ihtiyaçları karşılayamıyorlar çünkü ihtiyaçlar üzerine düşünmüyorlar bile. Bu ihtiyaçları homojen var sayıyorlar. Homojen bir ihtiyaç yok.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİNİN ÖNÜNE GÜNDEM KOYAMAM”

    Alevi hareketinin yeni bir yapılanmaya ihtiyacı var mı?

    Bu benim yanıtlayacağım bir soru değil. Bu Alevi örgütlerinin önünde bir gündem koymak anlamına geliyor. Ben nihayetinde Alevi hareketini, Alevi örgütlerini çalışmaya çalışan sıradan bir akademisyenim. Dolayısıyla onların önüne gündem koyamam. Ama tabi ki şunu yapabilirim. Siyasal alanla dinsel alan arasında nasıl bağlantı kurulabileceğini göstermek için çalışabilirim. Yazdığımız şeylerle kendi kavlimizce bunu şimdiye kadar yapmaya çalıştık.

    “‘ALİSİZ ALEVİLİK’ SÖYLEMİ İKTİDAR TAKTİĞİ OLARAK ÜRETİLDİ”

    Son olarak ne demek istersiniz?

    Ama en azından Alevi örgütlülüğü en azından şu kadarını bence yapabilmeli; mademki sapla saman tümüyle birbirine karışmış durumda ve ‘dini’ymiş gibi görünen son derece ağır siyasal saldırılarla karşı karşıya bütün Alevi toplulukları. Örneğin; ‘Alisiz Alevilik’ üzerinden yürütülen saldırılar. Alevi örgütlülüğü en azından mademki Alevilerin taleplerini göğüsleyemedi ya da püskürtemedi, en azından Alevilik adını taşımaya layıklarsa, buna dönük saldırıları yani kendi dinlerini ellerinden almaya dönük saldırıları göğüsleyecek bir stratejiyi önlerine koymalı.

    Son derece güçlü bir yanıt vermeli. Bu yanıt veriliyor mu? Hayır. Tam tersine bu saldırının değirmenine ısrarla su taşınıyor. Yurt içinden de yurt dışından da. Oysa son derece güçlü bir yanıt verilmeli.

    Ama iktidarın saldırıları öylesine güçlü ki Alevi örgütleri de bariz bir biçimde bu argümanı içselleştirmiş durumda. Alevilerin üçte biri ‘Evet ya birileri Alisiz Aleviliği savunuyor ve bizi bölüyor’ eleştirini yapıyor.

    ‘Alisiz Alevilik’ söyleminin kendisi bizzat bir iktidar taktiği olarak üretildi. Bunun kesinlikle Faik Bulut ile bir alakası yok. Bulut’un çalıştığı şey başka bir şeydi. Kimse dönüp o metni okumadı bile. Ama iktidar aldı bu topu önce Almanya merkezli olarak ağır bir saldırı dalgasına dönüştürdü. Arkasından da Türkiye’ye doğru çevirdi topu. Türkiye’de de Sosyalistler, Marksistler arasında zaten bunun zemini vardı. Önce Müslümanlığa kabul ettiler Aleviliği, iktidar yaptı bunu. Sonra dediler ki “aslında Aleviler Müslüman ama Marksistler onları ateistleştiriyor.’ Abdulkadir Sezgin vb. sözüm ona Alevilik çalışan MHP’li militanların argümanı bu. Ve akademisyenler de bunun kuyruğuna takıldı. Bununla hesaplaşılamadı. Şimdi ‘Alisiz Alevilik’ suçlaması karşısında Marksist olan her Alevi, Alevi kökenli olup ateist olan her kesim kendini öz ve öz sayan her Alevi, Cem Vakfı Alevileri bile tehdit altında. Ama ne oluyor bu örülmüyor. Onun yerine ‘bize bulaşmasın bu çamur, biz öz ve öz İslam’ız, ‘Alisiz Aleviler’ yurtdışındakiler ya da yurt içindeki solcular.

    ‘Alisiz Alevilik’ hepinize saldırı. Farkında değil misiniz? En azından bunu gözetin. Sizin Ali’nize saldırı. Eninde sonunda sizin tüm deyişleriniz, nefesleriniz, tüm dini yapınız eğer Ali merkezli olduğunu iddia ediyorsanız; nihayetinde Ali’nin tanrısal vasıflarıyla örülmüş ve bu saldırının sözünü ettiği şey ‘Alisiz Aleviliğin’ Ali’si tanrısal vasıfları olan Ali değil.

    “BASKI SÜNNİ AĞIZLA KONUŞMAYA İTİYOR”

    Farkında değil misiniz? Peygamberin damadı olan Ali, Ali’yi Ortodoks bir Müslüman olarak kurmaya çalışıyorlar, kuruyorlar ve sonra diyorlar ki madem ‘Ali’yi seviyorsunuz Ali günde beş vakit namaz kılıyordu, siz niye kılmıyorsunuz.’ Ai’nin beş vakit namaz kılmasından geçtim, Hz Muhammed beş vakit namaz kılıyor muydu? Beş vakit namaz ne zaman icat olundu? Bunu sorgulamak yerine ‘Evet ya biz neden kılmıyoruz? Bizim neden kitabımız yok?” gibi Sünni ağızla konuşmaya başlıyoruz.
    Bunu tartışmayı din sayıyoruz; hayır bu siyasi bir sorun. En azından Alevi örgütleri buna yanıt verebilmeli. Sağ kanat ve Sol kanat Aleviler de güçlü cevap verebilmeli. Bu zemini kaybederlerse her şeylerini kaybedecekler, dinlerini kaybedecekler çünkü.

    Semra ACAR- Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İlgili Haber:
    ‘Alevilerle Alevilik arasındaki uçurumu bizzat Alevi örgütleri inşa ediyor’

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Ataşehir PSAKD yöneticisi Gülüm’den kurumlara önemli uyarılar ve çağrı

    Ataşehir PSAKD yöneticisi Gülüm’den kurumlara önemli uyarılar ve çağrı

    PİRHA- PSAKD Ataşehir Yönetim Kurulu Üyesi Hasan Gülüm, bir yazı kaleme alarak Alevi kurumlarına ve üyelere bir takım uyarılarda bulundu. Kurumlarda DERSİS ile birlikte üyelik sorununun daha da arttığını belirten Gülüm, dergahlarda demokratik kurallar ve kanalların ortadan kaldırıldığını, üyelerin mutlaka bir tutum alması gerektiğini kaydetti. 

    PSAKD Ataşehir Yönetim Kurulu Üyesi Hasan Gülüm, Alevi hareketinde kongrelere giderken izlenen yol, kullanılan yöntemler ve son gelişmelere ilişkin bir yazı kaleme aldı.

    Alevi kurumlarında yaşanan sorunlardan birinin üyelik sorunu olduğunu belirten Hasan Gülüm, bu sorunun son dönemde DERBİS ile daha da karmaşık hale geldiğine dikkat çekti.

    Alevi derneklerinin yasal olarak dernekler kanununa ve tüzüğüne göre işletildiğini hatırlatan Gülüm, “Kurum yöneticileri yapılan yanlışlıklarını örtmek için bu düzenleme şemsiyesine sığınıyor dedi.

    Hasan Gülüm, dergahlarda demokratik kurallar ve kanalların ortadan kaldırıldığını ifade ederek, üyelerin mutlaka bir tutum alması gerektiğini kaydetti.

    Hasan Gülüm’ün yazısı şöyle:

    “ÜYELİK SORUNU VAR”

    “Uzun süredir Alevi hareketi içinde bulunan kurumlarda yönetimlere gelme ve yönetim şekli nedeniyle kurumlarımızın içinde sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunların nedenleri yapısal sorunlar haline geldi. Bunlardan biri üyelik sorunudur. Üyelik sorunu son dönemde DERBİS ile daha da karmaşık hale geldi.

    “KURUM YÖNETİCİLERİ DERNEKLER KANUNUNA VE TÜZÜĞÜNE SIĞINIYOR”

    Bugün kurulu bulunan derneklerimiz yasal olarak dernekler kanununa ve tüzüğüne göre işlemektedir.   Derneklerimizde bulunan kurum yöneticileri yapılan yanlışlıklarını örtmek için bu düzenleme şemsiyesine sığınmaktalar. Üstelik her yerde ve alanda bunun ihtiyaçlarımıza cevap vermediğini söyleyerek bu yanlışlıklarda ısrar ediyorlar. Ancak bu düzenlemeye göre de öğretimizin gerekliliklerini yerine getirebiliriz. Yeter ki buna inanalım. Çünkü bunun uygulandığı alanlar ve örnekler bulunmaktadır.

    Ancak Alevi örgütlerinin sorunları yapısal bir duruma dönüşmüş durumda. Bu nedenle bu sorunun çözümü için sözün ötesi bir adıma ihtiyaç bulunmaktadır. Bugün Alevi kurumlarımızda genel kurullar yaşanmaktadır. Kurumlarımız içinde bulunduğu yapısal olarak da tarif ettiğimiz sorunların çözümsüz olmasına neden olan bundan önce girdiği yol ve izlenen politikalardır.

    Bunları, 2018 yılında Maraş anmasındaki fiili saldırıda, siyasi iktidarlarla ve siyasi partilerle olan kişisel ilişkilerde (Mersin Cemevi görüşmesi, İçişler Bakanı görüşmesi, belediye başkanları görüşmesi) ve Yamanlar Derneği’nde başlayan diğer derneklerimizde devam eden tasfiyeci çizgide görebiliriz.

    “GENEL KURULLARDA İZLENECEK POLİTİKALAR SÜRECİN İPUCUNU VERECEK”

    Bunun devamını Pir Sultan derneklerinde ve genel merkez seçimlerindeki usulsüzlük ile Alevi Bektaş’i Federasyonu Genel Kurulları’nda yaşanan hukuksuzlukla sürecin bu bölümü sonuçlandırıldı. Şimdi başlayan ve 2020 yılında derneklerimizde sonuçlanacak genel kurullar, önümüzdeki sürecin nasıl olacağının ipuçlarını verecektir. Bu nedenle gelecek dönemde varılacak yola bu genel kurullarda izlenecek politikalar cevap olacaktır.

    “DERGAHLARIMIZDA DEMOKRATİK KURALLAR VE KANALLAR ORTADAN KALKTI”

    Bu süreçte Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri’nde, diğer Alevi derneklerinde ve bağımsız cemevlerinde genel kuralları yapılmaktadır. Derneklerimiz genel kurullara giderken 2018 yılında çıkan ve 2019 martı ayında süresi sona eren DERBİS sisteminin yürürlüğe girmesi ile yapılmaktadır. Bugüne kadar derneklerimizde yapısal sorun olarak duran yönetme ve üye sorunu Dernekler Bilgi Sistemi (DERBİS) ile iki katına çıkmış durumda. Üyelik yenilemede (DERBİS’e kayıt etme) kayıtların sadece yönetimde olduğu bu sistemde oldukça tasfiyeci sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle bu genel kurullara eğer müdahale edilmese Alevi hareketinde demokratik tüm kanalların kapatılmasının adımları atılmış olacaktır. Şu an nerdeyse dergahlarımızın tamamında (bazı dergahlarımız hariç ) demokratik kurallar ve kanallar ortadan kalkmış durumda.

    “HİÇ BİR DEMOKRATİK KURAL İŞLETİLMİYOR”

    Diğer derneklerimizde ise DERBİS gerekçesi ile mevcut yöneticiler kendisine muhalefet olan üyeleri üye yapılmamış, kendisini yönetime getirecek üyelikler yapılmaktadır. Şubelere müdahale edilmekte, kendine yakın şubelerin seçilmesi sağlanmakta. Kısacası seçimlere giderken hiçbir demokratik kural işletilmiyor. Denetlenmiyor. Bu durumun sonucu derneklerimizde bulunan en dinamik canlarımız eksilterek sonuçlanmaktadır.

    “ÜYELERİMİZ MUTLAKA TUTUM ALMALI”

    Bunların Pir Sultan Abdal gibi derneklerde olması ise demokratik Alevi hareketinin daha hızlı tasfiye edilmesi ve dağılması anlamına gelmektedir. Ancak Pir Sultan dernekleri ve demokratik Alevi hareketi içinde yaşanan bu sürece üyelerimiz tarafından mutlak tutum alınmalıdır. Çünkü bu tablo ışığında genel merkez seçimleri yapılacaktır. Hiçbir demokratik kuralın işlemediği, uygulanmadığı şubeler seçiminden sonra yapılacak genel merkez sonuçları meşru olmayacaktır. Bu sonuçlar hareketin gideceği sonucu bugünden bize gösterecektir.

    “LOKMALAR BİZİM PAYLAŞMA ADIMIZDIR”

    Bizler inancımız gereği iktidar olmayı ret ederiz, lokmalar bizim paylaşma adımızdır, cemlerimiz ortak karar alanlarımızdır. Bugün derneklerimizde yapılmayan bunlardır. Bizler sadece bunları yaparak bu durumdan kurtulmanın adımlarını atabiliriz. Elbette yazdığımız bir sayfa yazı ile yapısal olan sorunlarımız hemen çözülmeyecektir. Ancak bunun için bu yolda ısrar bugün acısından sorumluluklarımızın gereğidir.

    “YOLDAN ÇIKANLAR YOLUN SAHİBİ OLDUKLARINI SANIYOR”

    Bu duruma sesiz kalındıkça yoldan çıkanlar yolun sahipleri olduklarını zannediyorlar. Alevilerin sözcüleri olmaya devam edecekler. Bu kurumlarda kalmayı da sürdürecekler. Aleviler ile örgüt ilişkisi giderek zarar görecektir. Bu nedenle bu duruma Alevi hareketinin en dinamik ve demokratik olduğunu iddia eden başta Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri şubeleri sesiz kalmamalıdır. Çünkü tüm bunlar Alevi hareketininde dağılmasını hızlandıracak bir sonuca itmektedir. Bizler buna karşı ‘yol cümleden uludur’ desturundan hareketle bu yola inananlar olarak bunlar dışında bu yolun gerekliliklerini yerine getirmek için öncelikle derneklerimizde buna uygun davranmalıyız.

    “DOĞAN DEMİR’E ALINAN TAVIR ÇOK GERÇEKÇİ DEĞİL”

    Son olarak bugün AKD başkanlığı yapan Doğan Demir’e karşı kurumlarımızda söylenen ve alınan tavrın çok gerçekçi olmamasıdır. Çünkü Doğan Demir bunları bugün yapmadı bugüne gelene kadar yapılanlarda yukarıda saydığımız her durumu açıkça savundu. Bizler bunu eleştirirken diğer Alevi kurumlarımız da bulunan yöneticiler ve yönetimlerde bulunanlar tavır almadı. Örgütlerimiz siyası kurumlarına teslim edilmeyecek kadar değerli dediler, ama girdikleri ve beraber yürüdükleri siyasi partiler bellidir. Bunları yapanların yanında durdu, birlikte yürüdüler. Şimdi ise söz söylemekteler. Oysa dün bunları savunanların yanında olanlar bugün bizce sessiz kalmaları daha doğru bir davranış olacaktır. Aşk ile.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Sezgin Kartal, Alevi hareketinin yaşadığı üç temel sorununu yazdı

    Sezgin Kartal, Alevi hareketinin yaşadığı üç temel sorununu yazdı

    PİRHA-Gazeteci Sezgin Kartal, Karşı Mahalle’de yazdığı “Alevi hareketi mi dediniz?” başlıklı yazısında Alevi hareketinin örgütlenme durumuna dikkat çekti. 

    Gazeteci Sezgin Kartal, Karşı Mahalle’deki köşe yazısında Alevi örgütlenmesinin durumuna dikkat çekti. Alevi hareketinin temel sorunlarını “Mücadelede verilen otuz yılın kazanımını yiyip, yenisini üretmiyor. İçinde yaşadığı sistemi, zamanı tanımıyor. Örgütler ve toplumu var eden Yol’un kuralları fazlasıyla esnetilmiş” olarak üç maddede toplayan Kartal, Alevilerin taleplerinin haklı olduğunu ancak bu taleplerin karşılanması için örgütlülük anlamında bir şey yapılmadığını belirtti.

    Kartal’ın “Alevi hareketi mi dediniz?” başlıklı yazısının tamamı şu şekilde:

    “Alevilere dair yazılarımıza uzun süredir ara vermiştik. Geçtiğimiz hafta Karşı Mahalle’de Aydın Deniz’in bir yazısı yayımlandı. Deniz, yazısında Alevi gündemlerini ele alıyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 96. yılını geride bırakırken, tarihindeki Alevi katliamlarıyla yüzleşmediği gerçekliğini not ederek yazısını sonlandırıyor. Yazıda maddi bir hata yok, hiçbir satırına itiraz edemeyiz, aksine eklenecek çok şey var. Yazılanlardan ziyade yazılmayan, üzerine eğilinmeyen konuları tartışmakta yarar görüyorum.

    “ALEVİ HAREKETİ ÜÇ TEMEL SORUN YAŞIYOR”

    Katliamları, hak kayıplarını sıralayıp devletin bunlarla yüzleşmesini ve taleplere karşılık vermesini beklemek doğal. Sorun ise ne değişti ki devlet bu talepleri yerine getirsin? Aleviler çok haklı ondan mı; yoksa demokratik, eşitlikçi bir rejim inşa edildiğinden mi? Ne oldu?

    Alevi hareketi bugün üç temel sorunu yaşıyor.

    Bir, mücadelede verilen otuz yılın kazanımını yiyip, yenisini üretmiyor.

    İki, içinde yaşadığı sistemi, zamanı tanımıyor.

    Üç, örgütler ve toplumu var eden Yol’un kuralları fazlasıyla esnetilmiş.

    Yıllar evvel Alevi kamuoyunda bilinen bir derneğin başkanına sorduğum ‘Kurumunuz söz üretmede, tanınır olmada sorun yaşamıyor. Neden bunu örgütlenmeye dönüştürmüyorsunuz?’a aldığım cevap çok şaşırtıcıydı. Başkan ‘Örgütlenme zaman ve enerji isteyen meşakkatli bir iş, yapamayız’ demişti. Aslında Alevi hareketinin bütününü çok iyi özetlemişti kendileri üzerinden. Örgütlenmeye dair yapılan bu değerlendirme aynı zamanda zamanın ruhunu yakalayamama için de geçerli. Yıllardır ezber haline gelen mücadelenin temel başlıkları kazanımla sonuçlanmadığı için de etkili bir talep olmaktan çıkıyor. Daha doğrusu uğruna mücadele edilecek bir motivasyon kaynağı olmuyor. Hatta daha ilginç olanı fiilen kazanılmış kimi haklar (cemevleri gibi) yeteri kadar değerlendirilmiyor. ‘Devlet cemevlerini yasal statüye kavuştursun’ haklı talep ama sistemi zorlayacak, ona bu adımı attıracak ne yapıyoruz?

    Örgütlenme Alevi hareketinin temel gündemi olmaktan çıktığında ‘Madem Diyanet’in kaldırılmasını başaramıyoruz; o zaman içinde yer almanın yollarına bakalım’ anlayışı baş gösteriyor.

    “DEVLET RAHATLIKLA ALEVİ HAREKETİNE MÜDAHALE EDEBİLİYOR”

    Ayrıca Alevi toplumunun içinde sistemli politik bir örgütlenmeyi ele almadığımız içindir ki devlet rahatlıkla Alevi hareketinin içine müdahaleler geliştirebiliyor.

    Bakın geçtiğimiz günlerde AKP’nin önemli isimlerinden Bülent Arınç ‘Liberaller ve Alevilerden oy alabilmeliyiz’ dedi. Bu sözler boşa söylenmiş sözler değil. Alevilerin AKP’ye ne kadar öfkeli olduğunu anlatmaya gerek yok. Peki Arınç’ın sözleri neyin nesi?

    Hatırlanacaktır; AKP-Gülen kavgasıyla cami-cemevi projeleri rafa kaldırılmıştı. Bu proje ile ‘devletin Alevisi’ni yaratma çizgisinden milim şaşmayan Cem Vakfı’na (İzzettin Doğan) devlet mesafe koymuştu. Arınç’ın sözünün birinci adresi İzzettin Doğan’dır. Çünkü Alevilerin kurumsallığı bakımından sözünü üreten, bu temelde örgütlenmesini yapan neredeyse tek kurum.

    İkinci adresi ise, Alevi hareketinin örgütlü yapısının zayıflamasıyla birlikte devletin desteğini esirgemediği kimi Alevi ‘önderleri (dedeleri)’dir.

    Üçüncü adres ise, Alevi hareketiyle hiç etkileşimde bulunmamış tamamen örgütsüz Anadolu Alevileridir.

    Kendi tarihimizden öğrenmiyoruz bari gözümüzün önündeki Kürt halkını örnek alalım.

    İnsanın aklına ne kadar zulüm gelirse Kürtlerin onu eksiksiz yaşamasına rağmen bütünlüklü davranabilme, siyasette belirleyici olma yeteneği kuşkusuz örgütlü oluşundandır. Taleplerinin karşılanmasını ve devletin katliamlarla yüzleşmesini beklemek gibi bir şey göremezsiniz. Dikkat edilirse aynı şeyleri tekrar edip durmak yerine çetin bir mücadeleyi sürekli yürütüyor; önüne çıkan her engeli aşmak için yeni yollar, yeni örgütlenme yöntemleri geliştiriyor. Bu Kürtlerin bulduğu bir formül de değil. Yaşamın diyalektiği bu! Alevilerin sorunu, örgütlerinin bu diyalektikten kaçınması, kolay olanı seçmesidir.

    Önümüzde duran, taşın altına elimizi koymaktır. Yani Alevi toplumunun örgütlenmesini sağlamaktır. Örgütlemediğimiz bir toplumun temsilcisi olduğumuz da iddiadan başka anlam ifade etmiyor.

    Alevilerin ordusuz generallere ihtiyacı yok!

    (HABER MERKEZİ)

  • Çilem Küçükkeleş: Dönen dönüyor ama Songül dimdik yürümeye devam ediyor

    Çilem Küçükkeleş: Dönen dönüyor ama Songül dimdik yürümeye devam ediyor

    PİRHA- Geçtiğimiz günlerde gözaltına alınıp tutuklanan Alevi hareketi içinde aktif rol oynayan eski Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kartal Şube Başkanı Songül Tunçdemir için HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Başkanı Çilem Küçükkeleş bir yazı kaleme aldı.

    Halkların Demokratik Partisi Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş Başkanı Çilem Küçükkeleş, Tunçdemir’in Alevi hareketi içindeki mücadelesini anlatarak, Alevi kadınlarının Tunçdemir ve Yıldırım’a sahip çıkma zamanı olduğunu kaydetti.

    Geçtiğimiz günlerde sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınıp tutuklanan Songül Tunçdemir için Çilem Küçükkeleş bir yazı kaleme aldı.

    Karşı Mahalle haber sitesinde yer alan yazısında Tunçdemir’in mücadelesini anlatarak kadınların bir öz eleştiri verme niyeti var ise, Alevi hareketi kadınlarına ne kadar sahip çıkıp çıkmadığını gösterme zamanı olduğunu belirtti.

    “Zeynep Yıldırım ve Songül Tunçdemir’i zulmünün soğuk duvarlarına mı bırakacağız, yoksa çekip alacak mıyız, kararını verme zamanı.” diyen Çilem Küçükkeleş, Songül Tunçdemir’in  Xızır ayında evine yapılan polis baskını ile gözaltına alındığını hatırlattı.

    Tunçdemir’in sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındığını ve önce serbest bırakıldığını savcının itirazı ile yeniden yargılandığını, 1980 faşist anayasasına göre bile suç olmayanın suç olduğu iddiasıyla tutuklandığını kaydeden Çilem Küçükkeleş, “Hepimizin yüreğine dokunan elleri kelepçeli fotoğrafı yandaş medyada terörist yakalandı haber başlığı ile yayınlandı” dedi.

    “AKP’DEN TORPİL ARAMA YERİNE SENDİKAL MÜCADELEYE DEVAM ETTİ”

    Küçükkeleş, Songül Tunçdemir’in direnen bir Alevi kadını olduğunu belirtiği yazısı şöyle:

    Biz Songül’ün elleri kelepçeli fotoğrafına bakınca direnen bir Alevi kadınını gördük. Hayatının önemli ve değerli bir bölümünü Alevi kurumlarında emek etmiş bir kadını gördük. KHK ile ihraç edilince AKP kapılarında torpil aramak yerine sendikal mücadele ile alanlarda olmuş bir kadını gördük. Onun resmine bakıp da terörist görenlerden çok başka şeyler gördük biz o resimde. O nedenle yüreğimizden bir çığlık koptu kelepçeli ellerine.

    Tam da baktığından ayrı şeyler gören bir toplum olarak karpuz gibi ikiye çatladık. Bir yanımız seyreden diğer yanımız ağır bedeller ödeyen oldu. Ülkenin bir yarısı yarı açık cezaevi ile kapalı cezaevi arasında gidip gelirken, diğer yarının da geleceği için bedel öderken, diğer yarı seyretmeye, sesiz kalmaya devam etti. Bir kez daha hakikatin takipçisi olmanın ne değerli bir şey olduğunu Xızır’ı karşıladığımız günlerde Songül’ün kelepçeli ellerinde test ettik.

    Bu hepimizin itiraz ettiği sistemin Songül’e yaklaşımı idi. Bir de Songül’ün emek verdiği Alevi hareketinde fotoğraf karelerine yansımayan, görünmeyen kelepçeleri vardı. Bu kadar erkekleşmiş demokratik Alevi hareketine itirazlarımızı söylerken kadınlardan onay, erkeklerden yoğun ve sert tepkiler aldık. Şimdi o tepki veren, bizde eşitlik var, Alevi kadınları özgürdür diyen erkeklere Songül’ün yaşadıklarına bir bakmalarını öneririm. Şimdilik buraya yazamayacağım ama bir gün mutlaka yazacaklarımı bir kenara bırakarak Songül’ü biraz anlatmak isterim;

    Songül 4 dönem Malatya PSAKD, bir dönem genel merkez GYK ve 1 dönem de Kartal PSAKD şube başkanlığı yaptı. İnsan hayatı açısından uzun ve değerli bir süre. Bir yerde sabretmenin, ikrarlı olmanın göstergesi. Normal koşullarda bu kadar uzun emek ettiğiniz bir yerde sadece bu sabra hürmeten bile temel taşı olursunuz. Maalesef Songül bu hürmeti bazı yol arkadaşlarından hiç görmedi. Ama pes edip evinde oturmayı da seçmedi.

    “HAKİKATİ SEÇTİĞİ İÇİN ÇOK KEZ HEDEFE DÖNÜŞTÜ”

    Görev yaptığı süre içerisinde onu erkek yöneticilerden ayıran, kadın yöneticiliğine önemli tecrübeler ekleyen çok sayıda işler gerçekleştirdi. En önemli farklılığı şuydu Songül’ün: toplumunu hiçbir siyasetçinin eşiğine, hiçbir belediyenin kapısına götürmedi. Kendi eşiğinde bir cemevinin nasıl dayanışma ile ilmek ilmek örüleceğini gösterdi.

    Bir koltuğa oturup tek adamlığa özenenlere karşı koltuksuz birlikte yürümenin, ortak karar almanın, yol’daş olmanın yolunu seçti. Hakikati savunduğu için çok kez hedefe dönüştü Songül. Kadına vurmanın kolaylığı birçok kişinin özenle seçtiği yönteme dönüştü.

    Daha dün kurumlara gelen emeksizlerin, kurumları belediyelere peşkeş çekmek isteyenlerin, AKP’den maaş alanların, kongre kazanmak isteyenlerin, bazen aynı kadere bir gün mutlaka maruz kalacağını bilmeyen kadınların hedefine dönüştü. Kirli olanın bir tek AKP olmadığını bilen Songül, AKP’ye karşı mücadele ediyormuş gibi görünüp AKP yol ve yöntemlerini uygulayan, hakikatten uzaklaşanların taktıkları kelepçelere de maruz kaldı.

    Songül kendini dünden bugüne öyle kolay getirmedi. Yaşadığı tüm mağduriyetlerden çoğalarak çıktı. İçerideki kelepçeyi de, dışarıdaki kelepçeyi de koparıp atacak kamilliğe ve direngenliğe sahip bir kadın. Hepimiz yaşadığımız sürece bir hayat hikayesi yazıyoruz. Songül de hakikatin ışığında hikayesine kara düşürmeden yazmaya devam ediyor. Dönen dönüyor ama Songül dimdik yürümeye devam ediyor bu yolda.”

    Songül Tunçdemir’e yoldaş olma zamanı olduğu çağrısında bulunan Çilem Küçükkeleş, Tunçdemir’e ne kadar çabuk sahip çıkılırsa o kadar erken döneceğini belirtti. (HABER MERKEZİ)

  • PSAKD Ataşehir Şubesi’nde ‘Yolda birlik nasıl olmalı?’ forumu düzenlendi-VİDEO

    PSAKD Ataşehir Şubesi’nde ‘Yolda birlik nasıl olmalı?’ forumu düzenlendi-VİDEO

    PİRHA-Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ataşehir Şubesi bugün “Yolda birlik nasıl olmalı?” forumu düzenledi. Forumda yapılan konuşmalarda Alevilerin sorunları dile getirilirken Alevi hareketinin de bu sorunlara cevap verecek şekilde yenilenmesi gerektiği vurgulandı.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ataşehir Şubesi bugün “Yolda birlik nasıl olmalı?” forumu düzenledi. Hak ve hakikat yolunda şehit düşen tüm canlar için bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan forumda açılış konuşmasını PSAKD Kartal Şube önceki dönem başkanı Songül Tunçdemir yaptı.

    “ALEVİ HAREKETİ ÇAĞIN İHTİYAÇLARINA CEVAP VERECEK ŞEKİLDE YENİLENMELİ”

    İçinde bulunulan sıkıntılı süreci kısaca özetleyen Tunçdemir, tarihin her döneminde toplu katliamlara maruz kalan Alevilerin bu dönemde her zamankinden daha fazla tehlike altında olduğunu belirtti. Aleviliğin her yönden kuşatma altına alınarak asimile edilmeye çalışıldığını ifade eden Tunçdemir, “Siyasi iktidar Aleviliği öldürmek için adeta bütün kurumlarını seferber etmiştir” dedi. Devletin asimilasyon mekanizmasının Alevilerin kutsal mekanlarına, derneklerine, vakıflarına kadar uzandığını dile getiren Tunçdemir, saldırıların arttığı bir süreçte Alevilerin tepkilerini yükseltmesi gerekirken örgüt içindeki itirazların artması nedeniyle iç karışıklıkların ortaya çıktığını söyledi. Alevi hareketinin eski ivmesini kaybettiğini, ihtiyaca cevap vermediğini ve rotasının değiştiğini belirten Tunçdemir, Alevi hareketinin çağın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tepeden tırnağa yenilenmesi gerektiğini kaydetti.

    Alevi örgütlenmesi ve Alevilerde birliğin tarihte hiç olmadığından daha çok tartışıldığına vurgu yapan Tunçdemir, Alevilerin göç ve kentleşmeyle birlikte büyük bir değişim yaşadıklarını, geleneksel kurumlarını sürdürmekte büyük sıkıntılar çektiklerini ifade etti. Yaşanan sorunların en önemlisinin çok yönlü yürütülen asimilasyon ve baskılar olduğunu belirten Tunçdemir, bu baskı ve asimilasyon politikalarının daha da katmerleşerek Aleviler eliyle bile yapılmaya başlandığına değindi. Tunçdemir, tüm bunlara karşı bu çalışmayı yaptıklarını ifade etti.

    “ALEVİLER KENDİ İNANÇ VE DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMALI”

    Tunçdemir’in ardından söz alan araştırmacı yazar Süleyman Zaman, Aleviliğin insanları kurtaracak bir ütopya olduğunu dile getirdi. Zaman, “Eğer biz inancın değerlerini tüm insanlığa vermezsek Alevilik kendi kendine asimle olacaktır. Farklılıklarımızı zenginlik olarak görmezsek Alevilik başka güçler tarafından kendine çekilir ve yok olur. Aleviler kendi inanç ve değerlerine sahip çıkmalı” dedi.

    “YERELLER MERKEZİ BİR KONFEDERASYON OLUŞMASINI SAĞLAYABİLİR”

    Zaman’ın arkasından Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz söz aldı. Alevilerin sorunlarından bir tanesinin örgütlülüğün henüz bir sonuca varmaması olduğuna dikkat çeken Deniz, merkezi örgütlülüğün Alevi mücadelesini durdurabildiğini belirtti. Sistem tıkandığı için yerel örgütlenmelerin ortaya çıktığını ifade eden Deniz, yerellerin kendi örgütlülüklerini hallettikten sonra merkezi bir konfederasyon oluşmasını sağlayabileceklerini söyledi. Ayrıca Deniz, eğitimdeki asimilasyon politikalarına da değindi.

    Deniz’in arkasından Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma eski genel müdürü Kemal Soyer söz aldı. Soyer, Aleviliğin derin tarihine değindi. Birkaç tarihi örek vererek “Aleviler Anadolu topraklarının asıl sahipleridir. Aleviler geçmişten günümüze türlü baskı politikalarına maruz kalmıştır” dedi.

    “EŞİT HAKLAR MÜCADELESİ İÇİN ÖRGÜTLÜLÜK SAĞLANMALI”

    PSAKD eski genel sekreteri İbrahim Karakaya da emperyal güçlerin tüm halklar ve inançlar için uluslararası örgütlülük çalışmaları yaparken Aleviler için böyle bir çalışmanın yapılmadığını kaydetti. Yolda birliğin değerli olduğuna dikkat çeken Karakaya, “İki şey için, eşit haklar için mücadele yol ve inanç özgürlüğü için mücadele. Biz kendi üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeliyiz. Yol birdir, talipler olarak eşit haklar mücadelesi için örgütlülüğün sağlanması gerekir.

    “BİREYSEL ÇIKARLAR KAZANÇ GETİRMEZ”

    HDP’nin Alevi milletvekili Ali Kenanoğlu ise “Cemevleri bugünkü anlamda nasıl konumlanacak” sorusunun cevaplanması gerektiğini kaydetti. Cemevlerinde inançsal faaliyetlerin olmadığını dile getiren Kenanoğlu, kurumların işleyişinin nasıl olduğuna ve nasıl olması gerektiğine işaret etti. Kenanoğlu, “Vakıflar ve dernekler inançları yönetmek için yokturlar. İnsanların ve inançların sorunlarına çözüm üretmek için vardırlar.” şeklinde konuştu. Bireysel çıkarların biz kazanç getirmediğine ve örgütlülüğün önemine vurgu yapan Kenanoğlu, “Kimse kendi menfaat ve çıkarları için bu yolu kullanamaz” dedi.

    “KADINDAN UZAKLAŞTIKÇA YOLUN GERÇEKLİĞİNDEN UZAKLAŞILIYOR”

    HDP MYK Üyesi Çilem Küçükkeleş de kurumlar kurulurken gelinen yol ve mücadelenin unutulmaması gerektiğine ama unutulduğuna dikkat çekti. Aleviliğin hakikatin yolu olduğunu dile getiren Küçükkeleş, sistemin Alevileri kendine benzeterek eritmeye çalıştığını ve Alevilerin de buna karşı mücadele ettiklerini hatırlattı. Alevi yolundaki kadının önemine vurgu yapan Küçükkeleş, “Ne zaman ki kadınlarla ayağa kalkabilirsek o zaman başarabiliriz. Artık bu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Kadından uzaklaştıkça yolun gerçekliğinden de uzaklaşılıyor. Tüm farklılıklarımıza rağmen biz hakikatte birleşebiliriz. Önce bu toplumun kadınıyla ve doğasıyla barışması gerekir. Kadınıyla, çocuğuyla, genciyle ne kadar oturup tartışabilmiş bunun sorgulanması gerekiyor. Biz bu inancı yaşayacağız. Nerede olursak olalım mücadeleye uygun bir yol süreceğiz.”

    “ALTERNATİF ARAÇLAR BULUNMALI”

    Son olarak konuşan PSAKD Ataşehir Şube Başkanı Hasan Gülüm de derneklerin yönetilme ve yönetici meseleleri ile inanç meselesinin sorunlu durumda olduğundan bahsetti. Gülüm konuşmasını şöyle sürdürdü:

    1990’larda kurulan hareketin ihtiyaçları o dönem diyordu ki, esas olarak 4-5 tane temel mesele var. Eşit yurttaşlık, cemevlerinin kabul edilmesi problemleri vardı. Bunlar yerine geldi, bu birinci aşamaydı. Şimdi 2020’li yıllara geldik, bu ihtiyaçlar yerli yerine oturduktan sonra dedelerimiz cemevlerinde başkan ve 20 yıldır duruyor, yönetici 20 yıldır duruyor. Üye, yöneticinin ihtiyacına göre olabiliyorsunuz, yoksa asla üye olamazsınız. Vakıf oluyor yanından geçemiyorsunuz. Alevilerin tartışması gereken noktalar bunlar.

    Alevi inancında ‘başkan’ nerede duruyor? Modelimiz Kırklar Cemi’ndeki esaslıksa neden ‘başkan’? Peki bu başkanlık neyin modeli? Kim bize bunu dayattı? Dernekler yasası dayattı. Dernekler yasası bunu neden yaptı? Aslında Alevileri kendisine göre yeniden yaratmak için istediği bir modeldi. Bu modeli reddetmezseniz ya da bu modele alternatif araçlar bulamazsanız bugün Alevi hareketinin içinde bulunduğu sıkıntıları yaşamış oluruz. Orada herkes milletvekili olmak ister.

    “ALEVİ HAREKETİNDE BÜROKRATİK YAN OLUŞTU”

    Sendika başkanlarımız bir dönem sonra milletvekili oluyorlardı 1980 sonrası 1990’lı yıllarda. Alevi örgütlerimizde de buna benzer bir sonuç yok mu? Çünkü model aynı. Sendikalarımızın da demokratik yanı güçlüydü daha sonra bürokratik yan gelişti. Alevi hareketinde de kurulduklarında demokratik yan çok güçlüydü sonra bürokratik yan oluştu. Bunların tamamı Alevi inancına dayanmadığı için. İnancın kendisini söylüyor ama inancın dışında hareket ve yol alınıyor. Bunun kendisini bizim reddetmemiz lazım. Soylu’yla görüşüyor ‘çok normaldir’ diyoruz. 850 bin tl cemevine geliyor ‘çok normaldir’ diyoruz. Bizi öldürenler cemevlerimizin kapıları pencerelerini yapıyor, ‘çok normaldir’ diyoruz.

    Kadın ve gençlik yanını hiç söylemek istemiyorum. Zaten böyle bir şey yok cemevlerimizde. Cemevlerine giderseniz kadınlar bir tarafta oturuyor, en arka tarafta; cenazelerde en çok ağlayan onlardır. Bunlar oluşturulmuş modeller. 1990’larda oluşturulan model ihtiyaçlara cevap verirken bir yanı eksik kaldı. İnanç yanı eksikti. İnanç yanını da Cem Vakfı doldurdu.

    Bu kadar değerli bir inancın kapısından içeri soysuz giriyor, Sedat Peker giriyor, biz bunu tartışmıyor ve tutum almıyoruz.
    Kendi bulunduğumuz yerlerimizi almalıyız. Pir Sultan derneğimizin genel merkezi Ankara değil Pir Sultan’ın olduğu yer olmalıdır. Hacı Bektaş’ınki Hacı Bektaş’ta olmalıdır. Örneğin Alevi Bektaşi Federasyonu’nun merkezi Dersim olmalıdır. Buraları tutabilirsek Dersim’de cemevine giren herkes böyle giremez.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Fazlı Aslan: Alevi hareketi saldırılara zayıf ve cılız ses çıkarmaktan vazgeçmeli- VİDEO

    Fazlı Aslan: Alevi hareketi saldırılara zayıf ve cılız ses çıkarmaktan vazgeçmeli- VİDEO

    PİRHA- Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) geçmiş dönem başkan yardımcısı Fazlı Aslan, Avrupa’da haklar elde eden Alevi hareketine karşı geliştirilen saldırıların başlıca sebebinin Alevilerin kazanımları olduğunun belirtti. Aslan, Türkiye Alevi hareketinin ülkede yaşanan sorunlara ve bu saldırılara cılız ses çıkardığını ifade etti. 

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK) son zamanlarda hedef alınmasına Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) geçmiş dönem başkan yardımcısı Fazlı Aslan tepki gösterdi. 

    AABK’nin Avrupa’da elde ettiği kazanımlarının hedef alındığını söyleyen Aslan, “Alisiz Alevilik söylemi ile Aleviler ayrıştırılmak ve güçleri bölünmek isteniyor. Türkiye Alevi hareketi bununla ilgili mutlaka söz söylemeli” dedi.

    “ALEVİ KURUMLARI ZAYIF VE CILIZ BİR SES ÇIKARIYOR” 

    Alevi kurumlarının pasif duruşundan dolayı hükümetin saldırılarını arttırdığı dile getiren Aslan, “Alevi kurumları ekonomik kriz, kadın sorunu ve çocuk sorunundan tutun hem Alevilerin inanç meselelerinde bile zayıf ve cılız bir ses çıkıyor” dedi. Aslan şunları vurguladı:

    “AKP hükümetinin  yarattığı  ortamda bir süreç  yaşıyoruz. Alevi hareketinin de her zaman sorunları olmuştur. Ama son zamanlarda bu kadar eksen kayması olmadı tabi ki. Bu ortamdan faydalanıp bu sözü söylüyorlar. Uzun zamandan beri kurumlarımıza başkanlık yapan dostlarımız var. ABF yönetimi 6 ay önce seçildi. Bu süre zarfında ekonomik kriz, kadın sorunu ve çocuk sorunundan tutun Alevilerin inanç meselelerinde bile zayıf ve cılız bir ses çıkıyor. Burada da bir eksen kayması var. Siz artık sokaklarda, alanlarda Alevileri göremiyorsunuz. Birlik, beraberlikte göremiyorsunuz. Dostlarımız bölge toplantıları yapıp birlik mesajları veriyorlar. Alevi hareketi için güzel bir fotoğraftır ama işin aslının öyle olmadığı ortadadır. Hükümetin Aleviler ve diğer kesimlere yönelik söylemlerine  ses çıkmıyor.”
    “AABK’YE SALDIRILARA ALEVİ HAREKETİ DOĞRU CEVAP VERMELİ”
    Haber Türk’de konuşan Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in AABK’yı hedef gösteren açıklamalarını da hatırlatan Aslan, Alevi hareketinin bu saldırılara sessiz kalmak yerine doğru ve sağlıklı bir cevap vermesi gerektiğin söyledi. Aslan, “Haber Türk programında konuşan İsmail Hakkı Pekin’in sözleri sahibinin söylemidir. Erdoğan, Avrupa’nın birçok kentine giderken Avrupa Alevi Hareketi her gittiği yerde onu mitinglerle, protestolarla karşılıyor. Hatta bir çok ülkeye gidemez duruma getirdiler. Çünkü Alevi hareketinin orada ciddi gücü ve potansiyeli var. İktidar da bundan rahatsız oluyor. Avrupa’nın birçok parlementosunda, uluslararası kurumlarda Alevilerin sorunları Türkiye’nin hep önüne geliyor. Türkiye ve Avrupa’daki Alevileri ayrıştırma noktasına getiriyorlar. Bunu da Alisiz Alevilik söylemi üzerinden götürüyorlar. Bugün Alisiz Alevilik kelimesini ağzına alana herkes Erdoğan’ın sözünü söylüyor. Onların ne söylediği hiç önemli değil. Önemli olan bizim kurumlarımızın yan yana gelmesi. Türkiye’deki Alevi kurumlarının Avrupa’dakilerden farklı olmadığını, kardeş olduğunu söylemeleri gerekiyor.  Kurumlarımızın buna ciddi bir cevap vermesi gerekiyor. AABK da yaptığı açıklamada bu kaygısını dile getiriyor. Alisiz Alevilik söylemi ile Aleviler ayrıştırılmak ve güçleri bölünmek isteniyor. Türkiye Alevi hareketi bununla ilgili mutlaka söz söylemeli. Alevileri ayrıştırmak ve aralarına nifak sokmak hiç kimsenin haddine değildir. Buna da en doğru ve sağlıklı cevabı kurumlar vermeli.”
    “ALEVİLERİ DİYANETE ALIŞTIRMA EGZERSİZLERİ YAPILIYOR”
     Aslan, Diyanet İşleri Başkanı’nın göreve geldiğinde ‘Cemevleri bizim kırmızı çizgimizdir’ söylemini hatırlattı. Bu söylemden sonra Tunceli Cemevi ziyaretini yorumlayan Aslan durumun tedirginlik verici olduğunu vurguladı. Aslan sözlerinin devamında, “Alevilerin en kutsal coğrafyası olan Dersim’e gidiyor ve cemevini ziyaret ediyor. Bu bizler açısından tedirgin edici bir şeydir. Hani kırmızı çizgisiydi ve neden ziyaret ediyor? Aslında bu ortamı yaratan kurumlarımız ve kurum başkanlarıdır. Tarsus Mahkemesi geçenlerde bir karar alarak cemevlerinin elektrik ve suyunu Diyanet’in ödemesine karar verdi. Hızla Alevileri Diyanet’e alıştırma egzersizleri yapılıyor. Alevilerin nezdinde Diyanet meşru bir kurum değildir. Vergilerimizi alarak bizler için her türlü söylem ve fetvayı veren bir kurum haline gelmiştir. İşte burada da asıl sorun kurumlarımızın sessiz kalmaları, ses çıkarmamalarıdır” diye konuştu.
    “KURUMLAR ORTAK İRADE VE EYLEM BİRLİKTELİĞİNDE OLMALI”
    Avrupa Alevi hareketinin birçok alanda elde ettiği kazanımların Türkiye’yi zora soktuğunu ifade eden Aslan, kurum başkanlarının tehdit ve saldırılara maruz kaldığını belirtti. Alevi hareketinin iç sorunlarını hiç kimseye tartışmaksızın, geliştirilen saldırılara karşı doğru tutum ile tavır alınması ve söz söylenmesi çağrısında bulunan Aslan, son olarak şunları vurguladı:

    “Avrupa’nın birçok yerinde parlamentolarda, okullarda Alevilik tanındı. O ülkenin yaşam biçime çok ciddi katkı sunuyorlar. Her alanda Türkiye’yi zora sokuyorlar. Bunlar da gözönüne alındığında araya nifak somaya çalışıldığı görülüyor. Ülkedeki bu sisli ortam ve kurumların bu sessizliği, meseleye geri kalmalarından kaynaklı ciddi bir saldırı var. Türkiye Alevi hareketi Aleviliğin kalbi ise, Avrupa’da beynidir. Bunu böyle görüyoruz. Burada Alevilere kötü bir zemin hazırlanıyor. Geçmiş dönemlerde o arkadaşlarımız saldırılara maruz kaldılar. Ülkeye gelirken havalimanlarında, konsolosluklarında sıkıntı yaşıyorlar.”

    “ALİSİZ ALEVİLİK TARTIŞMALARI YAPILMAMALI”
    Alevi toplumunun Avrupa Alevi hareketine ihtiyacı olduğunu belirten Fazlı Aslan, “Elbetteki renklerimiz, tonlarımız olacaktır. Biz bir çiçek bahçesini andırıyoruz. Bizim Avrupa Alevi hareketine ihtiyacımız var. Bizlerin dünyaya açılan pencereleridir. Alevi hareketinin buna sahip çıkması, asla Alisiz Alevilik tartışmalarını Alevilik dışında kimseyle tartıştırmaması çok önemlidir. Kim bunu söylerse söylesin. Alevilerin nasıl inandığı ve inanacağı sadece Alevilerin meselesidir. Bunu dışarıya tartıştırmaz isek başarılı bir sonuç alabiliriz. Mutlaka kurumlarımız yan yana gelmeli, ortak irade beyan etmeli” diye konuştu. 
    Ersin ÖZGÜL / İZMİR

     

  • Pir Ali İnan: Alevilerin Avrupa’da edindiği hakları sindiremiyorlar-VİDEO

    Pir Ali İnan: Alevilerin Avrupa’da edindiği hakları sindiremiyorlar-VİDEO

    PİRHA-Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in bir televizyon kanalında Almanya’da Alevi hareketinin Almanya istihbaratının güdümünde olduğu iddialarına Babamansur Ocağı pirlerinden Ali İnan tepki gösterdi. İnan, devletin Avrupa’daki Alevilerin edindiği hakları sindiremediğini söyledi.

    Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, bir televizyon kanalında Almanya’da Alevi hareketinin Almanya istihbaratının güdümünde olduğunu iddia etmişti. Bu iddialara Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’ndan (AABK) tepkiler gelmeye devam ediyor.

    “DEVLET AVRUPA’DAKİ ALEVİLERİN EDİNDİĞİ HAKLARI SİNDİREMİYOR”

    Krefeld Alevi Kültür Merkezi İnanç Kurulu Üyesi Babamansur Ocağı pirlerinden Ali İnan, PİRHA’ya yaptığı değerlendirmede devletin Avrupa’daki Alevilerin edindiği hakları sindiremediğini söyledi.
    Pir İnan, Pekin’in iddialarına yönelik, “Demokrasinin gelişmediği ülkelerde böyle yakıştırmalar, böyle iddialar doğal. Çünkü milli istihbaratta çalışan bir generalin, hiç bir şey sorulmadan kendiliğinden böyle bir şey ortaya atması söylemesi beklenmez” dedi.

    “DEVLETİN MÜSADE ETTİĞİ KADAR CEMEVLERİMİZİ YAPABİLİYORUZ”

    Almanya’daki Alevilere yönelik bu saldırıların bir kaç nedeni olduğuna vurgu yapan İnan, ” ebeplerden bir tanesi Erdoğan‘ı protesto etmemiz veya buna benzer çalışmalar yapmamız. Türkiye’de yaptıkları yanlarına kar kalıyor. Fakat biz burada onların yaptıklarını deşifre ediyoruz” ifadelerini kullandı.

    ALEVİLERE YÖNELİK ÖTEKİLEŞTİRİCİ POLİTİKALAR

    Devletin Alevilere yönelik ötekileştirici politikalar sergilediklerine dikkat çeken İnan, “Kendi ülkemizde eşit yurttaşlık hakkımız yok. Mesela bizim hangi ziyaretimize, dergahımıza, tekkemize giderken devlet önlem alıyor, sağlık sorununda yardımcı oluyor? Hacca gidenlere seyyar hastane tahsis ediliyor. Dikkat edin. Mahallenin yolu yapılmadan önce, caminin yolu yapılıyor. Devletin müsade ettiği kadar, belediyenin müsade ettiği kadar, kaçak göçek cemevlerimizi yapıyoruz. Hiçbirinin mülkiyeti bize ait değil” diye konuştu.

    “BİZİ TÜRKLEŞTİRMEK, İSLAMLAŞTIRMAK İSTİYORLAR”

    “Osmanlı’ya dönerken bizi Türkleştirmek ve doğrudan doğruya şerri İslam’a bağlamak istiyorlar” diyen İnan, “Biz kendimize özgü, kendimize has inanç ve itikatla yaşama bağlılıkla hayatı sürdürüyoruz” dedi.

    Pir İnan sözlerini şöyle devam ettirdi:

    “Bir generalin kalkıp böyle bir yakıştırmada bulunmasını kınıyorum. Bizim Alman istihbarat teşkilatı veya Alman devleti tarafından beslendiğimiz yok. Biz burada kendi yağımızla zor kavruluyoruz. Derneklerimizi nasıl yaşattığımızı, hangi fedakarlıklarla yaşattığımız ortada.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Turgut Öker: Alevi hareketi bağımsız olmaz

    Turgut Öker: Alevi hareketi bağımsız olmaz

    PİRHA- AABK Onursal Başkanı Turgut Öker, “Türkiye’de bizzat siyasi iktidarın baskılarından ve vahşetinden en büyük zararı Alevilerin çektiğini vurguladı. Öker, “Alevi hareketi bağımsız olmaz çünkü, halkların kardeşliği gibi bir olguya Aleviler kulaklarını tıkayıp, gözlerini kapatamazlar, susamazlar” dedi. 

    Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker, Alevilerin Sesi Dergisi’nde “Alevi hareketi bağımsız mı?” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

    Öker, “Eğer Alevi hareketinin herhangi bir ideolojinin ya da herhangi bir grubun, partinin, çevrenin denetimi altında olup olmadığı kastediliyorsa, evet, Alevi hareketi bağımsız bir harekettir. Ama bağımsızlıktan, Alevilerin salt bazı inançsal sorunlarla çevrelenmiş olduğu ileri sürülerek onun olaylar karşısından bir tavır takınıp takınmadığı kastediliyorsa, Hayır. Alevi hareketi bağımsız değildir.” dedi.

    “İKTİDARIN BASKILARINDAN EN BÜYÜK ZARARI ALEVİLER ÇEKİYOR”

    Öker, demokratik muhalefetin yanında olan Alevi hareketinin bu noktada bağımsız olamayacağını söyleyerek, Türkiye’de bizzat siyasi iktidarın baskılarından ve vahşetinden en büyük zararı Alevilerin çektiğini vurguladı. Öker, inancına saygılı olmayan bir toplumda, hangi inanç grubundan olursa olsun insanların rahatsız olacakları, tepki gösterecekleri ve bu tepkilerini yer yer eyleme de dökmelerinin anlaşılır ve haklı bir tutum olduğunu söyledi.

    “ALEVİLER BAĞIMSIZ DEĞİL”

    Öker sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Aleviler, gerek yaşam biçimlerindeki ilkelerden hareketle, gerekse felsefi yaklaşımlarından dolayı olayları sessizlikle izlemeyecekler, tavırlarını tepkilerini göstereceklerdir.
    Alevi hareketi bağımsız olmaz çünkü, halkların kardeşliği gibi bir olguya Aleviler kulaklarını tıkayıp, gözlerini kapatamazlar, susamazlar. Zengin bir halklar mozaiği olan Türkiye’nin bir halklar hapishanesine dönüşmesi ve siyasi iktidarın günümüz Türkiye’sinde halkların sadece kan ve gözyaşı vermesi karşısında her duyarlı insanın takınması gereken tavrı, iyiden, güzelden ve haklıdan yana olan Alevi insanı da takınacaktır. Onun örgütlü gücü de takınacaktır. Bağımsızlıktan anlaşılan Alevilerin bunları görmemesi ise hayır. Aleviler bunları görüyor ve bu yüzden Aleviler bağımsız değildirler.” (HABER MERKEZİ)

  • Sürgünden milletvekili adaylığına: Alevilerin tek başına kurtuluşu yok-VİDEO

    Sürgünden milletvekili adaylığına: Alevilerin tek başına kurtuluşu yok-VİDEO

    PİRHA-Maraş’tan cezaevine oradan da Balıkesir’e zorunlu sürgüne, sürgünden Avrupa’ya uzanan bir hayat hikayesi var Zeynel Özen’in. Özen, Avrupa’da başladığı Alevi hak mücadelesini şimdi HDP’den milletvekili seçilerek meclise taşımayı amaçlıyor. Özen, “Tek adam rejimi aşağı çekilmezse Alevilerin can derdi başlar” diyor.

    Zeynel Özen, HDP’nin İstanbul 3’üncü bölge 1’inci sıra milletvekili adayı. Maraş’ın Afşin ilçesinde doğan Özen’in ailesi Göksun’a göç ettiği için Özen, ilkokulu Göksun’da, ortaokulu Maraş merkezde, öğretmen okulunu ise Konya Akşehir’de okumuş. 1975 yılında öğretmen okulundan mezun olan Özen, öğretmenliği ancak 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar sürdürebilmiş.

    Maraş Katliamı’nın da tanıklarından ve mağdurlarından olan Özen, Maraş Katliamı davasından dolayı 7 buçuk yıl cezaevinde yatmış. Cezaevinden çıktıktan sonra Balıkesir’e sürgün olarak gönderilen Özen, burada yaşamanın olanağı bulamadığından yurt dışına gitmek zorunda kalır.

    Yurtdışında Alevi hak mücadelesine giren Özen, İsveç Alevi Federasyonu’nun ve Yol Tv’nin de kurucularından. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun birkaç dönemdir yönetim kurulu üyesi olan Özen, şimdi Alevilerin sesini meclise taşımak için mücadelesini HDP’de sürdürüyor.

    Zeynel Özen, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun Onursal Başkanı Turgut Öker’in adaylığının YSK tarafından iptal edilmesi üzerine Avrupa’daki Alevilerin kararıyla HDP Millevekili adayı oldu.

    Özen, Avrupa’daki mücadelesini ve neden HDP’den aday olduğunu PİRHA’ya anlattı.

    Maraş Katliamı’nın hem mağdurusunuz hem de sanığısınız. 7 buçuk yıl hapis yattınız, sonra sürgüne gönderildiniz, ardından Avrupa’ya gittiniz. O yıllarınızı biraz anlatabilir misiniz?

    Sosyalist bir gelenekten gelen birisi olduğum için 12 Eylül faşist darbesinden ben de nasibimi aldım. O Yıllarda devam eden bir Maraş Katliamı davası vardı. Ben Maraş Katliamı’nın mağduru olduğum halde 7 buçuk yıl hapis yattım ve o davalar bizlerin üzerine yıkılmaya çalışıldı ancak davalar çöktü.

    “İTİRAZ HAKKINIZI KULLANIRSANIZ ÇIKAMIYORSUNUZ”

    Normalde 7 buçuk yıl ceza alan bir insanın 4 yıl yatması gerekiyor. O zaman dava bitmedi ve Yargıtay’a gitti. Eğer itiraz hakkınızı kullanırsanız çıkamıyorsunuz. Biz de cezaevi döneminde tek tip elbise dayatması, işkencelerin yoğunlaşması nedeniyle açlık grevine başladık. Ardından ölüm orucuna başladık. Bunlardan dolayı da ceza almaya başladım ve o davalar devam ediyordu. Baktım çıkma şansım yok. Yargıtay’da cezamın bozulmasının hiçbir anlamı yok zaten o cezanın iki katını yatmışım. Yargıtay’dan itirazımı geri çektim çıkmak için. Çıktım fakat bana ömür boyu kamu hizmetlerinden men ve 5 yıl Balıkesir’e zorunlu ikamet yani sürgün verildi.

    Ondan sonra ben yurt dışına çıkmak zorunda kaldım ve İsveç’e gittim. İsveç’te ticaretle uğraştım. Orada da başardım yani. İsveç çapında değil de İsveç’te yabancılar arasında sayılır iş adamlarından biri konumuna geldim.

    Alevi hak mücadelesine nasıl başladınız?

    İsveç’te başladım Alevi hak mücadelesine. Sol gelenekten geliyorum. Annem babam Aleviydi ama ben Aleviliği tam bilmediğim için soğuk bakıyordum. Her şeyi sol sosyalist gözlükle değerlendiriyordum. O süreçte araştırma, öğrenme, yeni insanlarla tanışma başladı. 2000 yıllarının başında Alevi hareketi içerisine girdim. İsveç Alevi Birlikleri Federasyonu’nun kurucularındanım. Yol TV’nin kurucularındanım, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun da birkaç dönemdir yönetim kurulu üyesiyim.

    5 YILLIK ÖĞRETMENLİKTE 6 İL

    Bir devrimci mücadele geçmişiniz de var. Bundan biraz bahsedebilir misiniz?

    Ben 5 yıl öğretmenlik yaptım 6 tane il dolaştım. 6 ilin içinde bir de ilçelerini dolaştım. Çok maceralı bir dönemdi. O dönemdeki örgütlü yapının içinde olmaktan gurur duyuyorum. Çünkü bugün Alevi hareketinin içindeki bu başarım bir örgütlü geçmişim olmasından kaynaklanıyor. Yani o birikim o yaşanmışlıklar gerçekten bana çok şey kazandırdı.

    “AVRUPA’DA ÖRGÜTLENME TABANDAN BAŞLAR”

    Buradan baktığınızda Avrupa’daki Alevi örgütlenmesiyle Türkiye’deki Alevi örgütlenmesi arsında ne gibi farklar görüyorsunuz?

    Çok büyük fark var. Biz Avrupa’da gerçekten Alevilerin bölünüp parçalanmasının, farklı yönlere çekilmesinin önünü kestik, engelledik. Yani bizde tek bir örgütlenme vardır tabandan başlar o da Alevi kültür merkezleridir. İsimlerimizin hepsi öyledir. Yani buradaki Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yok, Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı, Demokratik Alevi Kültür Dernekleri diye bir şey yok. Bizde Alevi kültür merkezleri var. Alevi kültür merkezleri bir iki ülkede var, bölgelere bölmüşüz. Mesela Almanya beş bölge ve o beş bölgenin temsilcilikleri var. O temsilcilikler de direk federasyona, federasyonlar da konfederasyona bağlı. 14 ülkede biz örgütlüyüz, 9’unda federasyonumuz var. Federasyon olabilmek için en az üç derneğin olması gerekiyor. Daha beş ülkede federasyon haline gelmedi. Onun dışındakiler federasyon. Yalnızca Avusturya’da bir sorundan dolayı resmi olarak tanınmadık. İslam Alevi Birliği adında bir grup bizim tüzüğümüzü çalarak başvuruyorlar, onlar bizden önce verdiği için resmi olarak tanındılar. Şu anda mahkemedeyiz onlarla. Böyle bir engelden dolayı tanınmadık Avursturya’da. Ama onun dışında Avrupa’da tüm ülkelerde biz resmi inanç olarak kabul edildik. Yani devlet tarafından Hıristiyanlar ne derece muhatap alınıyorsa Aleviler de öyle. Bunun en güzel örneği Almanya’da cumhurbaşkanı bizim cemimize katılır. Bu yılki festivalimize de konuşmacı olarak katılmıştı.

    “ALEVİLİĞİN ÖNÜNE-ARKASINA KONACAK HİÇBİR SIFATI KABUL ETMİYORUZ”

    Avrupa’da bu kadar güçlü bir Alevi örgütlenmesi nasıl başarıldı?

    Bu çizgiden kaynaklı. Özellikle ilk başlayan arkadaşlarımızın başarısı. Bizim oturmuş bir çizgimiz var. Biz Aleviliği kendine özgü bir inanç olarak görüyoruz. Aleviliğin önüne arkasına konulacak hiçbir sıfatı kabul etmiyoruz. Yani Kürt Alevisiymiş, Arap Alevisiymiş, Türkmen Alevisiymiş. Alevi Alevidir. Arap Alevisi olabilir, hakikatçi olabilir, Ehl-i hakçı olabilir, Bektaşi olabilir, tahtacı olabilir. Bunlar bizim zenginliklerimiz. Biz Avrupa’da bunu başardık. ‘Yol bir, sürek bin bir diyoruz’ ya o yolda birleştik biz.

    “ÇOK PARÇALI BİR YAPILANMA VAR”

    Avrupa’dan baktığınızda Türkiye’deki Alevi örgütlenmesini nasıl buluyorsunuz? Başarılı buluyor musunuz? 

    Başarılı bulmuyoruz. Çok parçalı bir yapılanma var. Ama bunlar da süreç meselesi. Türkiye’deki Alevi hareketi de değişim ve dönüşüm içinde. Bir de hedeflediğimiz Dünya Aleviler Birliği var. Edremit Alevi Çalıştayında alınan bir karar bu. Bu anlamda ben gelecekte Alevi örgütlenmesinin daha sağlıklı daha demokratik bir yapıya kavuşacağına inanıyorum.

    “ALEVİLİĞİ PARÇALAMA BİR DEVLET POLİTİKASI”

    Türkiye ve dünyada Alevilere yönelik asimilasyon sürüyor. Bunun haricinde Alevilerin içinde de kendi yol düşkünleri içten asimile etmek isteyenler var. Bunlara karşı Aleviler ne yapmalı, nasıl bir tavır takınmalı?

    Türkiye’de maalesef devlet politikası Aleviliği bölme, parçalama. Devletin kendi Alevisini yaratma gibi bir çabası var. Alevilikte bir yere biat etmek yok. Öğretimizle ters düşen bir şey. Burada cumhuriyetin kuruluşundan beri tek din, tek ırk, tek devlet, tek dil; bu tekçilik Alevileri büyük oranda da asimile etmiş. Yani 1913’te yapılan sayıma göre bugün 25, 30 milyon Alevi olması gerekiyor Türkiye’de. Oysa gerçekliğimiz o değil. Şu an 10 milyonu geçeceğini tahmin etmiyorum. Bu asimilasyon olmasaydı bizim bugün Türkiye’nin üçte birinden fazla nüfusumuz olması gerekirdi.

    “ALEVİLİKTE EMEKLİLİK YOKTUR”

    Kaç yıldır yurt dışındasınız?

    88’den beri yani 30 yıldır yurtdışındayım, İsveç’teyim. Ama son bir yıldan beri işlerin bazılarını çocuklara devrettim bazılarını sattım bir kısmını kardeşime devrettim. Bir yıl önce kendi kendimi emekli etmiştim. Yine Alevi hareketi içindeki faaliyetlerimi sürdürüyorum fakat dedim ‘İş olarak artık çalışmayacağım. Biraz hayatımı yaşayayım, kendimi emekli edeyim’. Ama şu doğru ki ne devrimcilikte ne de Alevilikte emeklilik yoktur. Milletvekili adaylığı da hiç aklımda yoktu. Turgut Öker’in adaylığının Yüksek Seçim Kurulu tarafından veto edilmesinin ardından konfederasyon rızalıkla beni aday olarak gösterdi. Örgütün verdiği bir karardan da kaçmak olmaz.

    “ALEVİLERİN TEK BAŞINA KURTULUŞU YOK”

    Şu an Turgut Öker’in adaylığının veto edilmesinin ardından konfederasyon kararıyla aday gösterildiniz. Konfederasyon neden HDP’yi tercih etti?

    Biz öğretimiz gereği mazlumun yanında yer alırız, emekçinin yanında yer alırız, haksıza karşı dururuz. Öğretimizin gereği budur. Bugün Türkiye cumhuriyetinde Kürtlerin, ötekilerin, emekçilerin, sosyalistlerin, farklı kültürlerin yaşama şansı yok. Çok büyük baskı altında. Yani Alevilerin tarihi bir katliam tarihi ama bunu öbürleri de yaşamış. Yani Ermenileri bitirmişiz bu ülkede. Öbürlerini de bugün hala baskı altında tutuyoruz. İnsanlar kendi inançlarını yaşayamıyorlar. Devlet tek bir inancı Sünni ve Hanefi inancını destekliyor. Onun için biz diyoruz ki Alevilerin tek başına kurtuluşu yok, Kürtlerin de yok, ötekilerin de yok. O zaman ne yapmalıyız bu ötekiler bir araya gelmeli birlikte mücadele etmeliyiz. HDP projesi bunun kendisi. Geçmiş sol anlayışta şöyle bir şey vardır: ‘Biz çoğuz buyurun bize dahil olun, bizim gibi olun, birlikte mücadele edelim’. Ama HDP projesi öyle bir proje değil. HDP’de herkes kendi özgün varlığını devam ettirerek, kendi kimliğinin vaat ettiği ortak paydalarda mücadele ediyor. Şunu biliyoruz yani eğer demokratik bir cumhuriyet kuramazsak ne ülkeyi değiştirip dönüştürme şansımız var ne de bu ülkede barış ve kardeşliği inşa etme şansımız var.

    “BARIŞ VE KARDEŞLİK YOKSA EKONOMİ GELİŞMEZ”

    Bir ülkede barış ve kardeşlik yoksa o ülkede ekonomi de gelişmez. Çünkü sermaye çok durgun liman ister. Yani hukuk devletini ister, hukuki güvenceler ister. Bugün Türkiye ekonomisi iflasın eşiğinde. Çünkü ülkede demokrasi yok, hukuk ayaklar altında, her şey bir insanın iki dudağı arasında. Tüm kuvvetler tek elde toplanmış, kuvvetler ayrılığı diye bir şey yok. Böyle olunca o ülkede ne tarımın, ne sanayinin, ne de endüstrinin gelişme şansı yok. Özellikle de köy yakmalar, zorunlu göç ettirmeler, kırsal alandaki yasaklar bugün bizi bu hale getirdi. Bugün görüyoruz ki biz samana muhtacız, ete muhtacız. Dünyanın en pahalı etini Türkiye’deki halklar yiyor. Daha doğrusu yiyemiyor. İnsanın içi parçalanıyor. Gidiyorsun bir kasaba geliyor 200 gram kıyma istiyor ve o kıymayı da etin en kalitesiz kısmından istiyor. Gerçekten insanlar böyle duruma gelmiş.

    “SON ŞANSIMIZ”

    Bunlardan daha önemlisi ben şu an gittiğim yerlerde ne ekonomiden bahsediyorum ne Alevilerin temel hak ve taleplerinden. Çünkü insanın temel hakkı olan yaşam hakkı tehlikede. Onun için biz şunun bilincindeyiz; 24 Haziran’da ötekiler dediğimiz tüm kimlikler, tüm kültürler, inançlar birlikte hareket edip bu tek adam rejimini aşağı çekmemiz için son şansımız. Onun için biz HDP ile birlikte hareket ediyoruz. HDP ile birlikte mücadele ediyoruz.

    “BU SÜRECİ 7 HAZİRAN’DAN DAHA İYİ GÖRÜYORUM”

    Seçim çalışmalarına devam ediyorsunuz. Çalışmalarınız nasıl gidiyor, izlenimleriniz nelerdir?

    Ben seçim konusunda biraz tecrübe de kazandım. 2011’de onursal başkanımız Turgut Öker bağımsız aday olarak girdi. 2015 Haziran’ında ben o seçim kampanyasına katıldım. 1 Kasım’da da katıldım. Yani en başarılı olduğumuz bu adamı yendiğimiz seçim 7 Haziran’dı. Bu süreci 7 Haziran’dan daha iyi görüyorum. Çünkü 7 Haziran’da HDP ile ittifak yapmıştık. İttifakı sorgulayacak birçok soru vardı. Yani bizim işte ‘Kürtler nereye kadar sizinle birlikte yürür?’ Ama bugün o sorularla karşılaşmıyoruz. Yani bu üç yıllık bir süreçte tüm savaş dayatmalarına, katliamlara; Suriye’de, Kobani’de, Afrin’de bu kadar Kürtlere savaşı dayattılar. Türkiye’nin içinde Suruç’taki katliam, Ankara’daki katliam ve bugün eş başkanları içerde, milletvekilleri, belediye başkanları içerde, binlerce kadrosu içerde HDP’nin. Buna rağmen HDP söylediklerinden geri adım atmadı. Bu da gelecekte HDP’nin ne yapacağının teminatıdır. Bu anlamda özellikle Alevi kesimi HDP’yi sorgulamıyor. Büyük bir yönelim var.

    “BIÇAK SIRTINDAYIZ”

    Demokratik bir seçim olsa bizim baraj sorunumuz yok. Ama şunu da biliyoruz bunlar baskın seçim kararı aldıklarında seçim yasaları yoktu. Baskın seçim kararı aldılar ondan sonra yapabilecekleri hilelere uygun seçim yasaları yaptılar. Ama biz bu seçimde halkımızın bize verdiği oyları sonuna kadar ne pahasına olursa olsun koruyacağız. Ama halkımız şunu da bilsin ki hırsız hırsızdır. Hırsızın ne dini var ne imanı var ne vicdanı var. Biz diyoruz ki bıçak sırtındayız. Bizim baraj sorunumuz yok ama yine de diyoruz ki onun çaldığından bir fazla oy artıracağız ve barajı aşacağız.

    ALEVİLERE ÇAĞRI

    Peki özellikle Alevilere bir çağrınız var mı?

    Alevilerin gerçekten son şansı bu. Bu adamı aşağı çektik çektik çekemedik bir daha seçim de olmaz. Sıra Alevilerde. Şu anda Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin yönetici ve üyeleri içeride. Yer yer Alevileri alıyorlar, bırakıyorlar, gözdağı veriyorlar. Ama 25 Haziran’dan sonra eğer biz bu adamı aşağı çekemezsek sıra bizde. Yani Alevilerin Türkiye’de yaşam hakkı tehlikede, can derdi başlayacak. Bu da Aleviler için bir felakettir.

    Suay ABAK/İSTANBUL