PİRHA- Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin “kritik aşaması” olarak nitelendirilen İmralı ziyareti 24 Kasım’da gerçekleşti. Bugüne dek yalnızca devlet kanadının temas kurduğu PKK lideri Abdullah Öcalan ile ilk kez siyasi bir heyet görüşme yaptı. Ziyaret, hem içeriği hem de yol açtığı tartışmalar açısından birçok ilke sahne olurken, özellikle CHP’nin sürece dair tutumu parti tabanı da dahil olmak üzere geniş kesimlerde eleştiri topladı.
Bu gelişmeler ışığında Alevi toplumundan sürece dair değerlendirmeler de geldi.
Babamansur Ocağı evladı, Şişli Belediyesi Meclis Üyesi ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Okmeydanı Cemevi Yönetim Kurulu Başkanı Eren Yıldırım, sürecin mevcut aşamasını PİRHA’ya değerlendirdi. Yıldırım, barışın Alevi toplumu için temel bir ideal olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:
“Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli, 72 milleti bir nazarla görmüşse, bu ülkedeki tüm toplumların bir arada ve barış içinde yaşaması bizim için olmazsa olmazdır. Bu nedenle barış sürecini kıymetli buluyoruz ancak sürecin sağlam temeller üzerinde inşa edilmesi gerekiyor. AKP’nin yıllardır Kürtlere, Alevilere ve ötekileştirdiği tüm kesimlere yönelik baskı politikaları ortada.”
Yıldırım, sürecin kapsayıcı olması gerektiğini belirterek, “Barış süreci sadece Kürtlerle değil; yıllardır eşit yurttaş olarak görülmeyen Alevi toplumunu da içermeli. LGBT+’lar, Cumartesi Anneleri, tüm ötekileştirilen topluluklar bu sürecin parçası olmalıdır” diye konuştu.
“HER NE OLURSA OLSUN BARIŞTAN YANA TAVIR ALMALIYIZ”
CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararını da değerlendiren Yıldırım, sözlerine şöyle devam etti:
“Bu kararın gerekçesini bilmiyorum ancak bir Alevi dedesi olarak şunu söylemeliyim: Benim önceliğim Alevilik ve Alevilik her zaman barıştan yana olmuştur. Çocukların ölmediği, evlerin yıkılmadığı, kimsenin kaçırılmadığı bir dünya özlemi bizim doğal arzumuzdur. Bu nedenle her koşulda barışı desteklememiz gerekiyor.”
MECLİSTE SÜREÇ DEVAM EDİYOR
İmralı görüşmesinin ardından gözler, Meclis’te hazırlıkları sürdürülen yasal düzenlemelere çevrildi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı önerilerin hafta başına kadar Meclis Başkanlığı’na sunulması, 4 Aralık’ta ise raporda yer alacak başlıkların görüşülmesi bekleniyor.
“SORUN EN İYİ MUHATAPLARIYLA ÇÖZÜLÜR”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Ağçal da barış ve demokratik çözüm sürecine dair görüşlerini paylaştı. Türkiye’nin barışa hasret olduğunu söyleyen Ağçal, sürecin doğru adımlarla ilerlemesi gerektiğini belirtti:
“Bir sorunu en iyi muhataplarıyla çözebilirsin. Alevilerin sorunlarını Alevi kurum temsilcileri olmadan çözmeye çalışan devlet, nasıl yüzeysel kalıyorsa, Kürt sorununun çözümü de muhataplarıyla konuşularak mümkün olabilir. Talepler masaya yatırılmalı, toplumun da dahil edildiği demokratik bir süreç örülmeli.”
“SARAY İKTİDARI BİR ADIM ATMIŞ DEĞİL”
Ağçal, sürecin şeffaf yürütülmediğine dikkat çekerek şu eleştiride bulundu:
“Hala bilinmeyen çok fazla konu var. Süreç kapalı kapılar ardında ilerliyor ve toplum bu sürecin içinde değil. En önemlisi de cumhurbaşkanının konuşmadığı bir dönemden geçiyoruz. Bir önceki barış süreci, bugün konuşmayan kişinin tek sözüyle bitmişti. Bu nedenle asıl odaklanılması gereken İmralı değil saraydır.”
PKK’nin silah bırakıp örgütü lağvettiğini ve önemli adımlar attığını vurgulayan Ağçal, “Bu ciddi adımlara rağmen saray iktidarı henüz bir adım atmış değil, bir söz dahi kurmuş değil” dedi.
PİRHA- Seyit Seyfi Cemevi Yönetim Kurulu Üyesi Taner Sune, Kürt meselesinin, Alevi meselesi gibi Türkiye’nin “kanayan bir yarası” olduğunu belirtti. Sune, “Parlamentoda bu işin kesinlikle çözülmesi lazım. Kürt meselesinin çözülmesi, diğer tıkalı olan noktaların da önünü açar” diye konuştu.
Seyit Seyfi Cemevi Yönetim Kurulu Üyesi Taner Sune, Kürt sorununun çözümü adına, yürütülen süreci değerlendirdi. Sune, Kürt meselesini, Alevi meselesi gibi Türkiye’nin kanayan bir yarası olduğunu söyledi.
“BARIŞ ORTAMININ OLMASI BİZLERİ ÇOK SEVİNDİRİYOR”
Sorunun çözümü için parlamentonun görev üstlenmesi gerektiğini belirten Taner Sune, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu işin kesinlikle çözülmesi lazım. Vatanını seven herkesin, sağcı-solcu mantığını bırakıp; Türk’ü, Kürt’ü, Ermeni’si, Laz’ı fark etmez, her kesimin eşit hakları olduğunu belirtip, eşit bir gözden bakılması lazım. Ülkede barış ortamının olması bizleri çok sevindiriyor. Ama tabii ki siyasette ismet İnönü’nün bir sözü var; ‘Siyasette 24 saat çok büyük bir zaman’. Ne zaman neyin döndüğü hiç belli olmuyor. Ama gönlümüz tabii ki bu sürecin çözülmesinden yana.”
“KÜRT SORUNUN ÇÖZÜMÜ ALEVİ SORUNUNUN DA ÇÜZÜMÜNÜ SAĞLAR”
“Kürt sorununun çözülmesi, ülkedeki kardeş kanının akmasını durduracaktır. Ülkemizde herhangi bir noktada bir barış, uzlaşı olursa diğer tıkalı noktaların önünü doğrudan ya da dolaylı yoldan açar. Çünkü parlamentoda kavgalı iken şimdi iki parti, bir araya gelip aynı masada oturabildi. Şimdi diğer kişiler de masaya bir şekilde oturup, bir sorun olmayacağını göstermelidir. Kürt meselesinin çözülmesi Alevi toplumu için çok önemlidir.”
PİRHA- Kürt sorununda yeni süreç tartışmalarını değerlendiren DAD İzmir Şube Eş Başkanı Fırat Dikmen, Kürt sorununun bugün eşit yurttaşlık, ana dilde eğitim, zorunlu din dersi gibi tüm sorunları kapsayan bir yerde olduğunun altını çizerek, “Biz Alevilerde bu sürecin takipçisi ve öznesi olmalıyız” dedi.
Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesine dair yapılan tartışmaları değerlendiren Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) İzmir Şubesi Eş Başkanı Fırat Dikmen, Kürt sorununun çatışma ve şiddetten arındırılarak demokratik ve hukuki bir zeminde çözümünün tüm toplumsal kesimlere kazandıracağını kaydetti.
Dikmen, Kürt sorununun çözümünün kendisiyle birlikte Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesinin de çözüme kavuşturacağını kaydederek, Alevilerin bu süreçte özne olması gerektiğini söyledi.
“SÜRECE GEÇİLMEDEN ÖNCE DEMOKRASİ GÜÇLERİ ZAYIFLATILMAK İSTENİYOR”
Kürt sorunun çözümünde Alevilerin özne olması gerektiğini ifade eden Dikmen, “Öncelikle tecridin delinmesi, görüşmelerin bir şekilde başlaması sevindiricidir. Türkiye AKP-MHP işbirliğiyle parlamenter sistemi yıkıp başkanlık sistemine geçtiğinden beri dünyayla çelişir durumda. Yeni ticaret yollarıyla da jeopolitik konumun zayıflaması, Türkiye’deki özgürlük ve demokrasi mücadelesi AKP-MHP hükümetini bu görüşmeleri yapmaya mecbur etti. Süreç ise daha başlamış değil. Bir yandan görüşmeler bir yandan kayyımlar ve tutuklamalar sürecin hala başlamadığını gösteriyor. Görünen o ki diyalog sürecine geçilmeden ne kadar eksiltsem, zarar versem kârdır mantığıyla her gün farklı bir zulüm ile halkın üstüne gidiliyor. Devletin içindeki farklı anlayışlar henüz birbiriyle uzlaşmış değil, ve olası süreci bozmak için çaba harcayan bir kesim var. Süreç bıçak sırtı gidiyor. Biz Aleviler, Kürtler tüm ezilen ve özgürlük arayışı olanların demokratik çözüm için sürece katılması ve özneleşmesi lazım. Bu süreç tersine dönerse AKP-MHP hükümeti zulüm konusunda daha da sertleşerek, gaddarlaşacaktır” diye konuştu.
“EŞİT YURTTAŞLIK MÜCADELESİ DE ÇÖZÜME KAVUŞACAK”
Kürt sorununun çözümünün ülkedeki çoklu krizler ile birlikte eşit yurttaşlık mücadelesinin çözümü için başlangıç olacağını kaydeden Dikmen, “Kürt sorunu bugün katmerleşmiş içinde bir çok sorunu barındıran bir hale gelmiştir. Türkiye’de en ufak bir muhalif söylem dahi Kürt karşıtlığını kullanarak kriminalize edilmeye çalışılıyor. Kürt sorunu bugün bir özgürlük sorununa da dönüşmüştür. Ve Kürt siyasi hareketi ve dostları sorunun çözümünün beraberinde kadın, ekoloji, ekonomi sorununa da çözüm olacağını izah ediyor. Bir tuğlayı çekince duvar nasıl yıkılırsa, Kürt sorununun çözümü de bu duvarı yıkacaktır ve bütün sorunların çözümü için başlangıç olacaktır. Kürt sorunu bugün eşit yurttaşlık talebini, ana dilde eğitimi, zorunlu din dersi gibi tüm sorunları kapsayan bir yerde” diye belirtti.
“SÜRECİN BARIŞTAN YANA EVRİLMESİNİ ARZU EDİYORUZ”
Dikmen, Alevi örgütlerinin sürece dair buluşmalarını da hatırlatarak, “Alevi örgütleri ise “Aleviler Barışı konuşuyor” adlı İstanbul’da bir araya geldi. Sürece ithafen beklentilerini ve temennilerini belirtti. Benzeri buluşmaların ise devam edeceği gözüküyor. Biz sürecin barıştan yana evrilmesine önem arz ediyoruz. Alevilik felsefesi hiçbir zaman savaştan yana olmamıştır. Bu süreçte demokrasi güçlerinin yanında, Kürt sorununun çözümünü için çaba göstermeliyiz” vurgusunda bulundu.
“BARIŞIN TESİSİ İÇİN ALEVİLER OLARAK SÜRECİN ÖZNESİ OLMALIYIZ”
Anayasal zeminde gerçekleşecek her demokratik adım ve tanımlamanın hukuksal ve siyasal başlangıcın önünü açacağının altını çizen Dikmen, “Çözümün demokratik düzene inmesi, varlığımızın tanınması demek, ibadethanelerimizin kabulü, zorunlu din derslerinin kaldırılması, anadilde eğitim gibi bir çok şeyi mümkün kılabilir. Ve 100 yıllık bir katliam ve asimilasyon politikalarıyla yüzleşme Türkiye ve Ortadoğu’da barışın tesisi için büyük bir fırsattır. Sürecin Kürt-Türk sorunun sadece olmadığının demokrasi ve özgürlüklerin herkesi kapsadığı için biz Alevilerde sürecin takipçisi ve öznesi olarak ezilenlerin birliğini sağlamalı kutuplaştırılan kesimlerin farklılıkların zenginlik olduğunu gösterebiliriz. Ve ola ki tekrar bir müzakere masası kurulursa ve kurulması için emek ve özgürlükten yana tavır takınmalıyız” şeklinde konuştu.
PİRHA – Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın bir süredir başkanlığını yapan Alirıza Özdemir, Tokat’ta düzenlediği toplantıda AKP ve Erdoğan propagandası yaptı. Toplantıya davet edildiği için katılan Karadeniz Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Muharrem Erkan ise “Alevilerin sorunlarını çözeceklerini söylüyor ama o sorunların ne olduğu söylenmiyor” diyerek tepki gösterdi.
Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, ‘Canlar Buluşuyor’ başlıklı toplantı yaptı. Tokat İl Özel İdaresi Konferans Salonu’nda düzenlenen etkinliğe dedeler, babalar, Alevi köy muhtarları, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Alirıza Özdemir, Tokat Valisi Numan Hatipoğlu ve Karadeniz Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Muharrem Erkan katıldı.
ÖZDEMİR’DEN ERDOĞAN’A ÖVGÜ
Alirıza Özdemir, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı merkezinde biri Arap, ikisi Babağan kolundan, 8’i de diğer ocaklardan olmak üzere 11 kişilik bir heyet oluşturduklarını, Alevilik ansiklopedisi hazırlayacaklarını söyledi. Daha önceki yıllarda kimsenin Aleviliği muhatap almadığını ancak gelinen noktada Alevileri muhatap alan bir devletin olduğunu iddia etti.
Özdemir “1936’da Mustafa Kemal Atatürk Alevi Bektaşi Başkanlığı kuracaktı, hastalandığı için kuramadı, bu Recep Tayyip Erdoğan’a nasip oldu. Ben yol ve erkan bilen biriyim, devletin Alevi sorununa el atması gerekir. Devlet Alevilerin ihtiyaçlarını karşılamak için var, devlet artık Alevileri muhatap alıyor” diyerek AKP’yi övdü. Toplantının içeriği hakkında detaylı bilgi paylaşılmadı.
MUHARREM ERKAN: ALEVİLERİ BİR YERLERE YEDEKLEMEK İSTİYORLAR
Karadeniz Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Tokat Şube Başkanı Muharrem Erkan, buluşmanın detaylarını Artı Gerçek’e değerlendirdi.
Muharrem Erkan, “Alevilerin gerçek sorunlarını çözmekten çok Alevileri bir yerlere bağlamak, yedeklemek istiyorlar” sözleriyle tepkisini belirtti.
Toplantıya çağrıldığı için katıldığını söyleyen Muharrem Erkan, Alevilerin gerçek sorunlarının çözülmediğini toplantıda da dile getirdiğini belirtti. Muharrem Erkan, toplantı ile ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:
“Alevilerin sorunlarını tek tek çözeceklerini söylüyor ama o sorunların ne olduğu söylenmiyor.
“Burada Aleviliğin serçeşmesi, Hacı Bektaş Veli Dergahı’ndan hiç söz etmeyip, devre dışı bırakıyorlar. Alirıza Özdemir’in anlattıkları siyasi söylem gibi geldi bana. Bizleri ayağına çağırıp, valiliğin toplantı salonunda bize nutuk atıyorsun. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi Aleviler üzerinde oluşturacak bir başkanlığın da sorunları çözmekten uzak olacağı, sorunları katmerleştirecek gibi görünüyor. Çünkü özünden kopartılan Aleviliğin başka bir yapılanmaya dönüştürülerek bize dayatılacağı düşüncesi bizde hakim oldu. Niçin böyle düşünüyoruz?
Geçmişte cami-cemevi projesi kapsamında Fethullah ile Cem Vakfı ile yol yürüyenlere nasıl güveneceğiz? Alevileri asimile etmeye, özünden koparmaya, Alevileri Şialaştırmaya çalışanlarla beraber yol yürüyorsanız biz orada olmayız. Bugün Alevilerin bir araya geleceği tek yer Alevilerin Serçeşmesi dediğimiz Hacı Bektaş Veli Dergahıdır, mürşidimiz Veliyettin Hürrem Ulusoy’dur. Alevilerin mürşidini devre dışı bırakan, yok sayan fakat Alevileri sahiplenen bu yaklaşımı doğru bulmuyoruz, orada da olmayız. Açılımlar sürecini yaşadık, konuştular, dinlediler, defterlerine not ettiler ama Alevilerin eşit yurttaşlık konusundaki talepleri ile ilgili bir adım bile atmadılar. Bizim kırmızı çizgimiz, Alevilerin mürşit ocağını, Hacı Bektaş Veli Dergahı’nı, Postnişini Veliyettin Hürrem Ulusoy’u reddeden, yok sayan bu yapıların yanında yer almayız, bunları doğru da bulmayız. Mürşit ocağını muhatap almayan bir anlayış bizim anlayışımız değildir.”
“GÜLEN’İN KALINTILARIYLA NASIL YOL YÜRÜYECEĞİZ?”
Geçmişte Fethullah Gülen ve Cem Vakfı’nın cami-cemevi projesini hatırlatan Erkan açıklamasını şu şekilde sürdürdü:
“Fethullah Güllen, İzzettin Doğan çizgisi cami cemevi projesiydi ve bu proje Aleviliği özünden koparan, bir yerlere yaslayan, yok etmeye yönelik çalışmalardı, hükümet de bütün bunları destekliyordu. Hükümet bunlarla iş birliğinde yanıldı diyelim. Yeniden bunların kalıntılarıyla yola devam edersen ikinci kez yaşadıklarımızı yaşarsak bunun adına ne diyeceğiz, Cem Vakfı ile nasıl yol yürüyeceğiz? Tokat Cem Vakfı Başkanı yolda bizi çeviriyor, ‘size beş vakit namaz kıldıracağız, sazın sapını münasip yerinize sokacağız’ diye bize hakaret ediyor. Gidip bu kişiyi yerinde ziyaret ediyorsunuz, elamanlarınız orada boy boy resimler veriyor. Sonra çıkıp Alevilere eşitiz diyeceksiniz. Tokat’ta Cem Vakfı’nın var elli üyesi, bizim 4 bin üyemiz ve siz gidip o yapıyla iş yapacaksınız. Bunlar kendileri gibi konuşan, kendileri gibi düşünenlerle beraberler ve bizi de oraya çekmek gayretindeler. Geçmişte Fethullah ile iş yapanlarla ortak hareket edersen, biz nasıl güveneceğiz sana?
“İHTİYACIMIZ MAAŞLI DEDE DEĞİL”
Bizim devletle değil, hükümetin yanlış uygulamalarıyla sorunumuz var. Biz bütün siyasi partilere eşit mesafedeyiz ancak emekten, özgürlüklerden, eşitlikten, haktan ve halktan yana bir tavrımız var. Aleviler böyle bir çizgide duruyorlar. Biz Aleviler laik, demokratik, sosyal ve hukuk devleti olmasını, doğaya, çevreye sahip çıkılmasını, Alevi köylerine ayrımcılık yapılmamasını, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, asimilasyon politikalarından vazgeçilmesini, Alevilerin özgür iradeleriyle inançlarını yaşamasını istiyoruz. Bizim ihtiyacımız maaşlı dede, maaşlı cemevi görevlisi olmak değil insan hakları çerçevesinde eşit yurttaşlık haklarının yaşama geçirilmesidir.
Bizim asıl talebimiz devletin laik olması ve laiklik ilkesinin korunması. Bizim isteğimiz laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti olması. Yine anayasamızın onuncu maddesinde yer aldığı gibi insanlar siyasi parti, görüş, düşünce, dini, dili, ırkından dolayı ayrıştırılmamalı, yasalar önünde eşit olmak, eşit yurttaşlık haklarına sahip olmak istiyoruz. Yavuz Sultan Selim ile birlikte devletin dini ve hatta mezhebi, dili oluştu, Arapça Türkçe’nin önüne geçti. Şu andaki gibi İran, Arabistan’da olduğu gibi devletin dini, mezhebi olduğu zaman farklı inançlara yaşama, var olma şansı vermez. Ama laik sistemde devlet tüm inançlara eşit mesafededir, hiçbirinin bir diğerine üstünlüğü yoktur. Devletin dini olmaz, kişinin, aklı yerinde olan bireyin dini olur. Devlette asıl yol gösterici bilim ve fendir, akıldır. Devlet bir dine ve mezhebe göre idare edilirse orada barış, eşitlik olmaz. Tarikatlar bir devlette söz sahibi ise, o tarikattan değilsen o devlette memur olma şansın yok. Dün devlette Fethullah cemaati etkiliydi ve yananları biliyoruz. Biz laik, demokratik, sosyal hukuk devletinden yanayız çünkü varlığımız buna bağlı.
“ALEVİLİĞİ HEP BİR YERLERE ÇEKMEYE ÇALIŞTILAR”
Aleviliği ve Alevileri hep bir yerlere çekme, bir yerlere yedekleme, bağlama, asimile etme gayretleri hep vardı ve bu günümüzde de devam ediyor. Hükümet ya doğrudan ya da dolaylı olarak birilerinin eli ile bunu yapmaya devam ediyor. İzzettin Doğan denilen kişi Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı’nı kurdu, adına kısaca Cem Vakfı denildi. Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı insanlarımıza Cem Vakfı olarak algılatılarak, insanımız aldatıldı. Daha sonra aynı yapı Fethullah Gülen ile ‘Cami Cemevi projesinde’ bir araya geldiler ve bu halka, bu devlete ihanet ettiler. Bir tarafta da İran Şiaları var ve bunlar Alevi değil. Anadolu Aleviliği, insanı merkez alan ve kendine özgü ilke, kural, ritüel ve inanç sistemleri, felsefesi var. Bizde laik devlet esastır, ayrımcılık yoktur, eşiklik vardır, kadın, erkek aynı statüdedir, bir arada ibadet eder ve hatta cinsiyet ayrımı bile yoktur.
“DİYANETE KARŞIYIZ”
Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı Alirıza Özdemir’in bize söylemeye çalıştığı, bizlerin anladığı ve algıladığı şuydu: Alevilerin ihtiyaçlarını karşılayacaklarını söylüyor. ‘Biz size hizmet sunmak için varız’ diyor.
Bir de şöyle bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu fark ettik. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Alirıza Özdemir köydeki cemevlerine elaman alacaklarını söylüyor. Köylü vatandaşlar cemevine bakacak maaşlı bir devlet memuru olmak için yarışa girdi, köylü birbirine düştü. Muhtar köyden bir kişiyi belirlerken senin yakının, benim yakınım diye insanlar birbirine girecekler. Muhtarlar oğlunu, kızını, yakınını cemevi memuru olarak yazmaya başladılar. Köylüler birbirine girdi, bu yüzden köylerimizde ayrışmalar olmaya başladı. Anlatılanlara baktığımızda yapılmak istenen Alevi diyanetini kurmak istiyorlar. Biz Aleviler olarak zaten diyanete karşıyız, Diyaneti yasallaştırmak için Alevilerin ağzına bir parmak bal mı sürmek istiyorlar acaba? Zorunlu din dersleri, cemevlerinin yasal statüsü, eşit yurttaşlık, ayrımcılık gibi konularda bir şey konuşulmuyor.”
PİRHA – İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 75. yıldönümünde BM’nin tutumunu eleştirdi. Küçükbalaban, Ortadoğudaki savaşları işaret ederek “Beyannamenin ruhu olan ‘dünyada barışın sağlanması’ konusu ne yazık ki bugün gerçekleşmiş değil” dedi. Küçükbalaban, Kürt ve Alevi sorunu sebebiyle yaşanan hak ihlallerinin de devam ettiğine vurgu yaptı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin 75. yılında PİRHA’ya değerlendirme yaptı.
Ekonomik krizin gölgesinde geçen 2023 yılı, aynı zamanda yine savaşlarla birlikte ağır insan hakları ihlallerine sahne oldu. 6 Şubat ve sonrasında yaşanan depremlerde hükümetin politikalarıyla birlikte yargıdaki çöküntü de eklenince insan hakları nezdinde büyük bir tahribat olarak yorumlandı.
Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde, 29 Nisan 1946’da hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, 10 Aralık 1948 günü Fransa’nın başkenti Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nda kabul ve ilan edildi. Türkiye ise Evrensel Bildirge’yi 27 Mayıs 1949’da yürürlüğe koydu.
BEYANNAME VAR ANCAK UYGULAMA TAM TERSİ!
Evrensel Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklere dayalı bir düzen henüz Türkiye’de kurulamazken İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, 2023 yılını hak ihlalleri temelinde şu sözlerle özetledi:
“2023 yılı tümüyle dip yapmış diyebiliriz. Neredeyse insan haklarının kullanımı yasaklanmış, genel kurala dönüşmüş durumda. Evrensel beyannamenin 75. yılındayız. 75 yılda aslında BM’nin, II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan milyonlarca kayıp, ulus devletlerin, sermayenin çıkarmış olduğu savaşlar ‘artık barışçıl yollarla çözülsün’ diye ortaya çıkan bir beyanname ama bugün baktığımızda 75 yılda hiçbir zaman küresel, hele hele Ortadoğu’da hiçbir zaman bu savaşlar bitmedi. Ancak 2023 yılına geldiğimizde, 2022 yılından devreden Ukrayna, Afganistan, Libya, Irak, Suriye, Rojava, şu anda da Gazze savaşları daha çok öne çıkmış durumda. Dolayısıyla BM’nin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde tarif edilen beyannamenin ruhu olan ‘dünyada barışın sağlanması’ konusu ne yazık ki bugün itibariyle henüz gerçekleşmiş durumda değil.”
KÜRT, ALEVİ VE SIĞINMACILARA YÖNELİK AYRIMCILIK!
Hüseyin Küçük Balaban, 6 Şubat depremleri sonrasında yaşanan hak ihlallerine de dikkat çekti. Özellikle Kürt, Alevi ve sığınmacıların yaşadıkları bölgelerde ayrımcılığın yapıldığını söyleyen Küçükbalaban, şu bilgileri paylaştı:
“Aslında deprem bir sonuç, depreme götüren süreçleri konuşmak gerekir. Dünyanın her yerinde deprem ve afetler olabilir ama devletlerin görevleri bu afetlere önceden tedbirler almaktır. Ranta dayalı bir kentsel dönüşümden ziyade, insanların güvenlik, sağlık ve kentin bütün dinamiklerini düşünen kentleşme modellerini hayata geçirmesi ve buna benzer felaketlerin yaşandığı durumda da ciddi kurtarma, barınma süreçleri gibi durumların önceden planlanması gerekir ama Türkiye’de ne yazık ki 5 şiddetinde bir depremde bile can kayıpları yaşanmakta. Önceden tedbirlerin alınmaması bu felaketin boyutlarını kat ve kat arttırdı. Sonrasında ise Kürtler, Aleviler, mültecilerin yaşadığı yerlerde yardım süreçlerinin aksadığını gözlemledik. Hak ihlallerinin arttığını, mültecilerin, sığınmacıların büyük oranda barınma sorunlarının çözülmediğini; halen daha çözülmediğini de biliyoruz. Aslında bu felaketi şöyle tarif edebiliriz; hükümetin yapmadığı işler sonucu aslında kendisinin enkaz altında kaldığı bir süreç olarak ifade edebiliriz.”
“KENDİ KENDİLERİNE ÇÖZÜM ÜRETİYORLAR”
İHD Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, cezaevlerinde başlatılan açlık görevlerine de değindi. Temel sorunların inkarının daha büyük sorunlara sebep olacağını belirten Küçükbalaban’ın değerlendirmesi şu yönde oldu:
“Cumhuriyetin 100. yılındayız. Ancak Kürt ve Alevi sorunu meselesi aslında cumhuriyetten önce olan ve cumhuriyete devredilmiş iki temel meseledir. Sadece Alevi inancı da değil, başka inançlar toplumlarının da aslında inanç özgürlüğü bakımından sorun yaşadığını ifade etmek istiyoruz. Bu iki mesele yüzyıllık cumhuriyet tarihi boyunca çözülmediği gibi bugün de halen ret, inkar, asimilasyon süreci ile karşı karşıya. Ama Türkiye’nin de demokratikleşmesinin temel engellerinden iki tanesi de bu meseledir. Kürt meselesinde güvenlikçi politikaların bu kadar yoğun uygulanıyor olması, insan hakları ortamını kötüleştiriyor. Ayrıca ifade özgürlüğünü de sağlayamıyoruz. Yargı bağımsızlığı, kişi güvenliği, basın özgürlüğü konularından bahsettiğiniz zaman bir baskıyla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Alevilerin eşit yurttaşlık meselesi de söz konusu olduğunda benzer durumlarla karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Şimdi hem Kürt meselesini hem de Alevi meselesinde palyatif, devletin bürokrasinin aklıyla ortaya çıkmış bir takım çözüm modelleri ya da işte ‘biz bu işi çözdük’ deyip topluluklara rağmen kendi kendilerine bir çözüm üretiyorlar. Şimdi de Alevilerle ilgili Kültür Bakanlığı bünyesinde bir başkanlık kuruldu. Yani şimdi Aleviler yok olmakla karşı karşıya kalan bir halk, bir kültür değil ki siz bunu bir kültür dairesi olarak göresiniz. Bu bir inançtır ve inanç özgürlüğünün kriterleri hem ulusal hem de uluslararası evrensel belgelerde tarif edilmiştir. Buna uygun yasal düzenlemelerin, siyasal süreçlerin, anayasa değişikliklerinin yapılması gerekir. Hele hele 2007 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu Hasan-Eylem Zengin kararını alsın bugünkü Alevi Başkanlığı önüne koysun; hakikaten ona uygun bir model midir, çözüm müdür bunu kendileri görsünler.
KÜRT VE ALEVİ SORUNU HAK İHLALLERİNİN MERKEZİ!
Şimdi ‘Kürt meselesini biz çözdük’ deniliyor. Daha dün bir avukat, müvekkili ile konuştuğu için darp edildi. Mecliste vekiller Kürtçe konuştukları zaman ‘bilinmeyen bir dil’ olarak görülüyor. Milli eğitimin çok kısıtlı bir olanakla tanıdığı anadil dersi için 2012 yılında 170 bin çocuk Kürtçeyi seçmiş. 2023 yılında ise 20 bin civarında… Şimdi Kürtler bu ülkede azaldı mı? Kürt meselesi bitti mi? Bunları söyleyebilir miyiz? Sokakta Kürtçe konuşanı, müzik dinleyenin, mahpusta kalan insanların aileleri ile Kürtçe konuşmasını bu kadar yasaklarsanız bu mesele böyle bitmiş mi oluyor? Hak ihlallerinin merkezinde bu iki mesele var. Bu iki meselenin taraflarıyla, kendi öz kurumları ile konuşmak ve çözüm bulmak gerekir. Aksi halde siz sorunları görmezsiniz ama sorunlar, gerçekler inatçıdır, bir gün karşınıza yeniden çıkarlar.”
PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Hüseyin Küçükbalaban, yeni dönemde Alevi sorununa dair perspektiflerini anlattı. Küçükbalaban, Alevilerin bin yıldır direnen bir toplum olduğunu da belirterek, hak mücadelesi konusunda Alevi yurttaşların yanında olduklarını söyledi. Küçükbalaban, Alevi toplumunun ve kurumlarının da İHD ile daha yakın temas içinde olmasını istedi.
1986 yılında kurulan İnsan Hakları Derneği 21. Olağan Genel Kurulu’nu 4-5 Kasım’da yaptı. Yeni yönetimin oluşturulduğu genel kurulda Hüseyin Küçükbalaban ve Eren Keskin, derneğin yeni eş genel başkanları oldu.
Aynı zamanda eğitimci kimliği de olan Hüseyin Küçükbalaban, birçok alanda hak ihlallerinin yoğun yaşandığı Türkiye koşullarında insan hakkı mücadelesinin zorluklarına değindi. İHD Eş Genel Başkanlığına seçildikten sonra ilk röportajını PİRHA’ya veren Küçükbalaban, yeni dönemde Alevilerin yaşadıkları sorunlara nasıl yaklaşacaklarını anlattı.
“1986’DAN BU YANA BİR ADIM İLERİ ATILMADI”
Hüseyin Küçükbalaban, “İHD 37 yıl boyunca ne yaptıysa aynı mücadeleye devam edecek” vurgusunu yaparak şunları söyledi:
“Tabii ki biraz daha güçlü ve yeni kadrolarla bu süreci daha aktif ve sokakta yürütmeye devam edeceğiz. İHD 1986 yılında darbe döneminde kurulan bir dernek. O gün cezaevlerinde yaşanan işkence, Kürt ve Alevi sorununun inkarı ve bir dizi ifade özgürlüğü konularındaki haksızlıklara karşı kurulmuş bir dernek. Bugün baktığımız zaman bu temel meseleler konusunda Türkiye’nin bir adım ileri attığını söyleyemeyiz. Bugün halen Alevileri tarif etme, Alevi inancını, yaşadığı değerler dışında ‘Alevilik böyle olsun, Kültür Bakanlığı bünyesinde bulunsun’ biçiminde bir yaklaşım söz konusu. Yani bir inkar, asimilasyon ve Alevileri yok sayma durumunun yanı sıra eşit yurttaşlık talebini görmeme hali var. Tüm bunlar sebebiyle mücadeleye devam edeceğiz. Gönül isterdi ki dünya genelinde kabul görülen 153 hak alanında faaliyet yürütelim ancak öncelik insanın canının yandığı, ateşin düştüğü yerdir. Dolayısıyla haklar bakımından bir hiyerarşiden bahsetmiyoruz ancak ülkemizde yaşadığımız temel can sıkıcı konuların başında bunlar geliyor.”
Hüseyin Küçükbalaban, AKP-MHP hükümeti tarafından yürürlüğe konulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesini de eleştirdi. Küçükbalaban, Alevi toplumuna yönelik tarih boyunca çok sayıda ‘insanlığa karşı işlenmiş suçlar’ olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:
“Seyit Rıza’nın idamından tutalım Dersim, Koçgiri katliamları; bunlarla birlikte Maraş, Çorum, Malatya, Gazi, Sivas Katliamı konusunda İnsan Hakları Derneği hep Alevi toplumunun yanında olmaya çalıştı. İHD’nin temel görevlerinden birisi inanç özgürlüğünün sağlanmasıdır. İnsanlığa karşı işlenmiş suçlarla ilgili davaların takibini de yapmaya çalışıp, Alevi toplumunun yanında olduk. Yaptıklarımız yeterli görülmemiş olabilir. Derneğimizde Halklar ve İnançlar Komisyonu’muz var. Bu komisyon kapsamında biz Çerkes, Alevi, Kürt meselelerine ilişkin çalışmalar yürütülüyor. Önümüzdeki dönemde bu komisyonumuzun daha aktif olması konusunda tabii ki hem biz kendimizi gözden geçirmek durumundayız hem de Alevi insan hakları savunucularının da bu komisyonların çalıştırılması konusunda gayret içerisinde olması lazım. Çünkü sizler başkaları adına bir şeyler söyleyebilirsiniz ama esas olan o öznenin bir çaba içerisinde olmasıdır. Uluslararası standartlarda Alevi toplumunun da temel ihtiyaç ve taleplerini göz önüne alarak bu konuda ki çalışmalarımızı önümüzdeki dönemde de yürüteceğiz.
“YOK SAYMA ÜZERİNE KURULU BİR LAİKLİK ANLAYIŞI”
Anayasada Türkiye için ‘laik bir devlet’ tarifi yapılıyor ama Türkiye’deki laiklik anlayışı bir dinin korunması üzerine kurulu. Normalde devlet ile dinler arasındaki mesafe tarafsızlık yönünde olmalıdır. Devletin görevi kamusal hizmettir ve bütün inançlara eşit mesafede durmaktır. Birisine kamu kaynaklarıyla yüklü miktarda bütçeler ayırıp ama bir başka inancı da yok sayma üzerine kurulu bir laiklik anlayışı bizim açımızdan sakat bir anlayıştır. Zaten bunun da yarattığı sorunları yaşamaktayız. Diyanet bütçesi şu anda neredeyse bütün bakanlıklar içerisinde ilk dörde giriyor. Bu bütçe tümüyle eğitimi, sosyal yaşamı, kültürel hayatı dinselleştirmeye yönelik bir harcamaya yöneliktir.
Alevilerin, eğitim alanında da yine Aleviliği asimile etme yönünde bir girişim olduğunu toplum da söylüyor. Bizler de bu konudaki özgürlük alanının sağlanmadığı konusunda görüş birliği içerisindeyiz.”
“ALEVİ TOPLUMUNUN, İHD İLE DAHA YAKIN TEMAS İÇERİSİNDE OLMASINI İSTERİZ”
Hüseyin Küçükbalaban, Alevilerin bin yıldır direnen bir toplum olduğunu da belirterek, hak mücadelesi konusunda Alevi yurttaşlara şu çağrıda bulundu:
“Türkiye’de demokrasinin, laikliğin, insan haklarının savunulması konusunda hem Alevi toplumundan insanların hem de Alevi önderlerinin ciddi katkılarının olduğunu söyleyebiliriz. Pek çok Alevi örgütü, kurumları var ve yaşam bir bütündür. Dolayısıyla sistem, bütün alanlarda insanlara aynı baskıyı uyguluyor. Bizler, Alevi toplumundan insanların İHD’ye ilgi göstermesini, kendi sorunlarını İHD üzerinden hem ulusal hem de uluslararası alanlara taşımasını bekleriz. Ayrıca Alevi örgütleri ile dayanışma ve dostluk içerisindeyiz. Alevi toplumu ve kurumlarının, İnsan Hakları Derneği ile biraz daha yakın temas içerisinde olmasını isteriz.”
PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD), 37’nci kuruluş yıldönümlerini depremde hayatını kaybeden İHD üyelerine adayarak basın açıklaması yaptı. Açıklamada Türkiye’de yaşanan hak ihlallerine ve İHD’nin mücadelesine değinildi.
İnsan Hakları Derneği, 37’nci kuruluş yıldönümünde depremde hayatını kaybeden İHD üyelerini andı. İHD Genel Başkanı Eren Keskin’in de katıldığı programda açıklamayı Ankara Şube Eş Genel Başkanı Ömer Faruk Yazmacı okudu.
“ASKERİ DARBE SONRASI KURULAN İLK SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ”
İHD’nin, kurulduğu tarihten itibaren, resmi ideolojiye karşı mücadele ettiğinin altını çizen Yazmacı, yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“İnsan Hakları Derneği, 17 Temmuz 1986 yılında, 98 insan hakları savunucusunun ortak imzası ile kuruldu. Derneğin kuruluş amacı, insan hak ve özgürlükleri konusunda çalışmalar yapmak olarak düzenlendi. Bu ifade, İHD’nin tüzüğünde de yer aldı. Kurucular arasında aydınlar, yazarlar, insan hakları savunucuları ve mahpus yakınları vardı. Türkiye’de yerleşik resmi ideolojinin, kırmızı çizgilerini oluşturan Kürt sorunu, Ermeni Soykırımı, Kıbrıs’taki askeri varlık gibi konularda birçok kesimden farklı olan düşüncelerini korkusuzca dile getirdi ve dile getirmeye devam ediyor. İnsan Hakları Derneği, aynı zamanda 12 Eylül askeri darbesi sonrası kurulan ilk sivil toplum örgütüdür. Bu yönüyle de demokratikleşme ve sivilleşme açısından önemli bir yere sahiptir. İnsan Hakları Derneği’nin kurulduğu yıllarda, askeri darbenin, tüm insan haklarını ihlal eden politikaları gündemdeydi. İşkence, idam, kayıplar, cezaevinde mahpuslara yapılan işkenceler vardı. İşte İHD, tüm bu ağır ihlallere karşı mücadeleyi etmeyi, kendi amacı olarak kabul etti.
İHD kurulduğundan bu yana görüyoruz ki yaşadığımız coğrafyada çok önemli insan hakları sorunları var. Türkiye Cumhuriyeti devleti gerek kendi iç hukuku gerekse altına imza attığı uluslararası sözleşmelerle bu hak ihlallerinin oluşturduğu alanların hepsinde, aslında yasal düzenleme yapmak, uygulamalarını değiştirmek zorunda ama maalesef bir hukuk devleti olamadığından bunların hiçbirini yerine getirmiyor. Ne kendi iç hukukunu ne de altına imza attığı uluslararası sözleşmeleri uygulamıyor. Bu nedenle birçok insan, yazdıkları yazılar, siyasi görüşleri, attıkları tweetler nedeniyle ya cezaevindeler ya da cezaevine girme tehlikesi ile karşı karşıyalar ya da adli kontrol hükümleri altında yaşamlarına devam ediyorlar.”
“TOPLUMSAL BARIŞA İHTİYAÇ VAR”
Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlüklere vurgu yapan Yazmacı, “Bugüne kadar, Kürt sorununun geldiği nokta tam bir çözümsüzlük oluşturuyor” dedi. Yazmacı, konuşmasına şunları ekledi:
“İnsan Hakları Derneği, insan hakları ihlallerinin en başında Kürt sorununun geldiğini sürekli dile getiriyor ve bu konunun çözümüne ilişkin önerilerde bulunuyor. Türkiye’nin Kürt sorununu kabul edip çözecek yeni bir barış sürecine ve toplumsal barışa ihtiyacı bulunmaktadır. Bununla birlikte, başta Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı talepleri olmak üzere ötekileştirilen tüm toplum kesimlerinin insan hakları taleplerini kabul edecek yeni bir siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Türkiye’nin gerçek bir çatışma çözümü ile birlikte yeni ve demokratik bir Anayasaya ihtiyacı bulunmaktadır. Yeni ve demokratik Anayasa yapılmadığı sürece 1980 askeri darbesini yapan generaller tarafından yapılmış 1982 Anayasası üzerinde yapılacak değişikliklerin çözüm getirmesi mümkün değildir.
Kürt sorununda uygulanan çözümsüzlük politikaları nedeniyle İnsan Hakları Derneği büyük yaralar almış bir dernek. Çok sayıda kurucu, yönetici ve üyemizi bu uğurda kaybettik. Geçtiğimiz günlerde, insan hakları savunucusu Vedat Aydın’ın ölüm yıldönümüydü. Vedat Aydın gibi birçok insanımız maalesef ki kontra cinayetlerde yaşamlarını yitirdiler. Bugüne kadar failleri ortaya çıkarılmadı, cezalandırılmadı. Kürt sorununda, çözümsüzlük politikalarının egemenliği birçok siyasetçinin de cezaevinde olmasına neden oldu. Birçok HDP’li milletvekili, bugün sadece siyasi görüşleri nedeniyle cezaevinde. Yine Kürt sorunu alanında farklı görüşleri yazdıkları, yayınladıkları için birçok Kürt gazeteci de cezaevinde.”
“YARGININ GELDİĞİ NOKTA SORUNLU”
Açıklamada, İHD’nin seçim sonrasında birçok hak ihlallerine tanık olduğu da belirtilerek, “Seçimlerin en çarpıcı sonuçlarından biri Türkiye İşçi Partisi’nden Hatay milletvekili seçilen Can Atalay’ın milletvekili hakkını kazanmış olmasına rağmen cezaevinden tahliye edilmemesi oldu. Maalesef ki yargının geldiği nokta sorunlu. Yargıçların bile kendilerini özgür hissetmedikleri bir hukuk ikliminde yaşıyoruz. Hukuk alanında yaşanan büyük haksızlıklara dair somut örnekler vermek gerekirse, Gezi Parkı davasında akıl almaz bir kararla büyük cezalara maruz bırakılan Osman Kavala ve tüm Gezi Parkı davası mahpusları ile kısa bir süre önce kendi yayınında yaptığı konuşma nedeniyle tutuklanan Tele 1 Televizyonu Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’dan söz edilebilir” ifadeleri kullanıldı.
“ADLİ VE SİYASİ MAHPUSLARIN ÇOK CİDDİ SORUNLARI VAR.”
İnsan Hakları Derneği, açıklamada cezaevlerindeki kötü koşullara da dikkat çekerek, “Cezaevlerinde yaşamlarını devam ettiren adli ya da siyasi mahpusların çok ciddi sorunları var. En önemli sorunlardan biri de hasta mahpusların durumu. Cezaevlerinde bulunan hasta mahpusların, çok büyük bir bölümünün yaşamsal hastalıkları var. Ancak maalesef Yargıtay kararları doğrultusunda, sadece adli tıp raporlarının delil olarak kabul edildiği bu durumlarda, adli tıbbın tıp etiğine aykırı taraflı raporları nedeniyle birçok hasta mahpus cezaevlerinden tahliye edilmiyor. Cezaevlerinde dayatılan, izolasyon politikası maalesef mahpusların yaşamlarını kötü etkiliyor. Özellikle cezaevlerine konulan kamera sistemi kadın mahpuslar açısından, son derece rahatsız edici boyutlara ulaşmış durumda” dedi.
“DEVLET BÜYÜK BİR AYRIMCILIK VE NEFRET DİLİ KULLANMAKTA”
Yazmacı’nın okuduğu açıklamada devlet dilinin sertleşmesinden dolayı kadın ve LGBTİ+ bireylerin yaşadığı sorunlar vurgulandı.
Açıklama şöyle devam etti:
“Kadına yönelik şiddet, olabildiğince devam ediyor. Çünkü devletin kadına yönelik politikası Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’nden tek bir imzayla vazgeçilmesiyle birlikte çok açık bir şekilde netleşti. Devlet, kadını evde oturan ve çocuk bakan bir insan olarak görmeye devam ediyor. Kaldı ki cumhurbaşkanının defalarca yaptığı açıklamalar, bu görüşü doğruluyor. İnsan hakları savunucuları olarak, kadına yönelik şiddet politiktir derken şunu kastediyoruz: devlet dili sertleştiği oranda, devlet dili şiddeti meşru gördüğü oranda, kadına yönelik şiddette büyük bir artış oluyor. Son dönemde, devletin tüm muhaliflere karşı kullandığı şiddet ve nefret dili kadınlara ve çocuklara şiddet olarak geri dönüyor. Bu nedenledir ki kadın cinayetlerinde ve kadına yönelik şiddet olaylarında büyük bir artış var.Kadın hakları mücadelesi son derece etkin; coğrafyamızda, tüm baskılara rağmen kadın hareketi vazgeçmiyor, varlığını devam ettirmekte kararlı. Türkiye Cumhuriyeti devleti, altına imza attığı birçok uluslararası sözleşmeye rağmen, örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. maddesinde tanımlanan ayrımcılık yasağına imza attığı halde, bugün LGBTİ+’lara yönelik büyük bir ayrımcılık ve nefret dili kullanmakta.
“İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ALANINDAKİ BÜYÜK HAK İHLALİ”
Birçok örgütün, toplanma ve gösteri hakkı ellerinden alınmış durumda. Bu coğrafyanın, en meşru kabul edilen sivil itaatsizlik eylemi olan Cumartesi Anneleri’ne yönelik devlet saldırısı herkesin gözü önünde gerçekleşiyor. Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995 tarihinden beri kayıp olan yakınlarını aramaya devam ediyor. Galatasaray Meydanı bu anlamda son derece büyük bir önem taşıyor. 2018 yılında, 700. Haftada devlet güçleri tarafından yapılan saldırı sonrasında, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvuruda, önemli bir karar verildi. Anayasa Mahkemesi, bu kararında anayasanın 34. Maddesinin ihlal edildiğine ve Cumartesi Anneleri eyleminin Galatasaray Meydanı’nda yasaklanmasının örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiğine karar verdi. Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bu karar doğrultusunda, Cumartesi Anneleri 14 haftadır Galatasaray Meydanı’na, tekrar çıkmaya başladılar. Çünkü ellerinde artık kesin hüküm taşıyan bir hukuk metni vardı. Türkiye’nin en yüksek hukuk kurumu olan Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiş bir karar, onların haklılığını ispatlıyordu. Ancak 14 haftadır Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu bu karar, sadece bir Kaymakamın yasağı ile engelleniyor ve yok sayılıyor.
Türkiye Cumhuriyeti devleti devam ettirdiği çözümsüzlük politikası ve savaş politikası nedeniyle eğitime, sağlığa ya da daha önemli diğer alanlara harcanacak olan bütçenin büyük bir bölümünü maalesef savaşa harcamaya devam ediyor. Türkiye ekonomisi, son derece güç durumda. Uygulanan politikalar, savaş ve kapitalizmin geldiği çözümsüzlük gibi sorunlar nedeniyle büyük bir ekonomik buhran yaşanmakta. Ayrıca, mülteciler ve kadınlar ucuz iş gücü olarak sömürülmeye devam ediyor. Çocuk işçiliği hala ciddi bir sorun olarak devam ediyor. Ayrıca 90’larda bile uygulanmayan bir yöntem olan KHK’larla birçok insan sorgusuz sualsiz işlerinden atıldı.”
“DEPREMİN YARATTIĞI, ONARILMAZ BİR ACI”
İHD Ankara Şube Eş Başkanı Ömer Faruk Yazmacı, 6 Şubat’ta yaşanan depremde aralarında üyelerinin de bulunduğu on binlerce insanın kaybını hatırlatarak şunları kaydetti:
“Onları hiçbir zaman unutmayacağız. Depremin doğal bir felaket olduğunu tabii ki hepimiz biliyoruz ama bu doğal felaketin etkisinin azaltılması insanın elinde. Uygunsuz yapılaşmanın, şehirleşmenin, betonlaşmanın ne kadar insan hayatına aykırı olduğunu, bu depremde bir kez daha gördük. Depremin yarattığı acının onarılmaz bir acı olduğunun farkındayız. Bizler, insan hakları savunucuları olarak bu depremde canlarımızı arkadaşlarımızı yoldaşlarımızı yitirdik. O nedenle bu yıl, 17 Temmuz İHD kuruluş yıldönümünü onlara adamak istedik.”
PİRHA – Yazar Ali Balkız, 25 Aralık’ta yapılacak Büyük Alevi Kurultayı’na ilişkin, “Hep bize saldırıyor, biz ise cevap veriyoruz. Yani karşılıklı bir diyalog var. Şimdi ise ‘Biz söz söyleyelim de o yanıt versin’ durumuna dönüştü. O nedenle yapılacak kurultayı önemli buluyorum” dedi. Balkız, Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı kurulmasına ilişkin de “Buradan büyük kavgalar çıkacak” dedi.
Hükümetin, cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlama kararına karşı Alevi toplumunun itirazları sürüyor. AKP-MHP hükümetinin Alevi politikalarına karşı 25 Aralık’ta İstanbul Yenikapı’da yapılacak Büyük Alevi Kurultayı’na çağrılar da devam ediyor.
“BİR UYKU HALİ YAŞANDI”
Yazar Ali Balkız, 25 Aralık’ta yapılacak kurultayın önemine vurgu yaparak, Alevi örgütlerinin artık sadece cevap veren pozisyonundan çıktığını ifade etti. Balkız, örgüt kadrolarının artık daha dinamik olduğu vurgusunu da yaparak şunları söyledi:
“Alevi örgütleri yaklaşık 6 ay önce kurultaylarını yaparak yeni kadrolarını oluşturdular. Daha genç, dinamik, kararlı bir kadro, Alevi hareketini yönetmeye başladı. Hevesli inançlı ve dirençliler. Ama devraldıkları örgütlerde hantallaşmış, dağılmış, sönümlenmiş, olan biteni sadece izlemiş, hatta bazen izleme gereği bile duymamış bir uyku hali yaşandı.
Alevi hareketi çok büyük bir irtifa kaybetti. Üyelerin örgütlere olan güveni ne yazık ki zedelendi. Fakat yeni arkadaşlarla birlikte güzel işler yapmaya başladılar.
Benim, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Alevi Bektaş Federasyonu Başkanı olduğum dönemlerdeki o zamana kadar Alevi hareketi hak arama mücadelesi söz konusu olduğunda her kapıyı çalmış, her dilekçeyi alıp meclis başkanından kaymakama kadar gidilmişti. Muhalefetten, iktidar partilerine kadar… Ama bunların bir sonuç getirmediği görülünce ‘dilekçe devri bitti eylem vakti geldi’ kararıyla birlikte sokaklara dökülmüştük. Ankara Sıhhiye’de, İstanbul Kadıköy’de, İzmir’de Gündoğdu semtinde yapılan kitlesel mitinglerle birlikte Alevi hareketi canlanmış, dirilmiş, görünür ve tartışılır olmuştu.”
“BÜYÜK KAVGALAR ÇIKACAK”
Ali Balkız, cemevlerine yapılan saldırılar ve ardından AKP iktidarının Alevilere yaklaşımının bir senaryo olduğunun da altını çizdi. Balkız, hükümetin ülke gündemini çarpıtmak adına kimi yollara başvurduğunu belirterek şöyle devam etti:
“Şehir dışından bir meczup geliyor, önce Türkmen Alevi örgütünün kapısını çalıyor ve kadın görevliyi bıçaklıyor. Ardından Şahı Merdan Cemevine giderek saldırı yapıyor. Oradan Ana Fatma Cemevi’ne giderek camlarını kırıyor ve birkaç saat içerisinde yakalanıyor. Ertesi gün emniyet ‘örgüt yok, kişi var’ açıklamasını yapıyor. Sivas Katliamı’nda da ‘tahrik var, örgüt yok’ demişlerdi.
Şimdi senaryonun bu bölümü gerçekleşti. 2. bölümde ise iktidar, hemen tepki vererek ‘Aleviler bizim kıymetlimizdir. Onlara yapılan saldırı bize yapılmıştır. Biz bunları engelleyeceğiz’ dedi. Ardından Cumhurbaşkanı Hüseyin Gazi’ye çıktı, yetinmediler Hacı Bektaş’a gitti. Aleviler bunun üzerine ayaklandı, örgütlerimiz cevap vermeye başladı. Alevilik ülkede yeniden konuşulur olmaya başladı ve iş meclise kadar gitti. Torba yasa gündeme geldi, ancak daha o yasa tasarısı komisyona henüz gelmeden o günün gecesinde Cumhurbaşkanlığı kararı ile Resmi Gazete’de yayınlanarak Kültür Bakanlığı’na bağlı Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı kuruldu. Şunu söyleyebilirim ki buradan büyük kavgalar çıkacak. Anlattığım bu olaylar önceden planlanmış, roller dağıtılmış ve sahnelenmiş.”
“25 ARALIK ALEVİ KURULTAYINI ÖNEMSİYORUM”
“Örgütlerimiz ve onların yöneticileri de ellerinden geldiğince ve zamanları yettiğince süreçten geriye düşmediler” diyen Balkız, “Sadece Alevilerin değil, laiklik, demokrasi ve insan hakları adına umut bağlamış olan bütün kitlelerin adına orada mücadelelerini verdiler. Ama bütün bunlar bir saldırıya tepkiydi” ifadesini kullandı.
Yazar Ali Balkız, Büyük Alevi Kurultayı’nın neden yapılmak istendiğini ve önemini de şu sözlerle açıkladı:
“Ben şimdi karşımdaki kişiye bir taş atsam o kişi savunmaya geçer ama ardından o kişi de eline bir taş alarak atar. İşte 25 Aralık İstanbul Yenikapı’daki Alevi Kurultayı bu ihtiyaçtan doğdu. Hep bize saldırıyor, biz ona cevap veriyoruz. Yani karşılıklı bir diyalog var. Her söze bir yanıt… Şimdi ise ‘Biz söz söyleyelim de o yanıt versin’e dönüştü. O nedenle yapılacak kurultayı önemli buluyorum. Hele de bunun ertesinde çok büyük kitlesel mitingler yapılırsa, meydanlardan seslenilirse Alevi olan olmayan bütün yurttaşlar laiklik eşitlik özgürlük adına o meydanlara gelirlerse çok daha başarılı olunacaktır. Bir de işin şu yönü var; cemevlerine yapılan o saldırılar durduk yerde oldu evet. AKP oradan tırmandırdı, 4-5 ayın bütün gündemini doldurdu. Unutturabildiği kadar çarşı pazarı unutturdu. İşsizliği, yoksulluğu, enflasyonu, kanunsuzluğu unutturabildiği kadar unutturdu.
Bir de şu var; saldırı oldu, buna karşı tepki gösterildi. Bütün bunları ‘bakın görüyor musunuz, önümüzde seçim var ya, bu Aleviler bakın ne yapıyorlar. Ey Sünniler görüyor musunuz bunları’ demek için, Sünnilerin tamamını kendisinin seçmeni haline getirebilmek için buradan Alevi kazananı fokurdatıyor. Bir amacı da o.”
PİRHA – Hukukçu Kamil Ateşoğulları, Millet İttifakı’nın kamuoyuna açıkladığı yeni anayasa metnini yorumladı. Ateşoğulları “Parlamenter sistemi getirip ondan sonra ne düşünecekleri belli değil. Yani eski dille atiye bırakılmış bir konu. Böyle bir anlayış yurt içindeki bütün çatışmaların, kavgaların, tartışmaların devam etmesi demekten başka bir şey değildir” vurgusunu yaptı.
Altı muhalefet partisi, güçlendirilmiş parlamenter sistem için Ankara’da bir araya gelerek uzlaştıkları anayasa metni önerisini paylaştı.
Güçlendirilmiş parlamenter sistem için ortaklaşan 6’lı parti, üzerinde uzlaştıkları anayasa metni önerisinde ne vaat ediyor Sosyal Demokrat Halkçı Parti döneminde milletvekilliği yapmış Hukukçu Kamil Ateşoğulları ile konuştuk.
“GÜVENLİK KONSEPTLİ BİR CUMHURİYET YERİNE…”
Altılı masanın, “Anayasaya özgürlükçü anlayış kazandırılacak” iddiasına karşılık Kamil Ateşoğulları’nın ilk yorumu “toplumsal beklentiye şu anda yanıt verecek bir metin değil” yönünde oldu.
Hukukçu Ateşoğulları, “Siz bu koalisyondan gerçek manada özgürlükçü bir anayasa çıkacağı umudunu besliyor musunuz?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:
“Bizler 2011 yılında Demokratik Anayasa Konferansı yapmıştık. Orada da Alevi Bektaşi Federasyonu olarak Alevilerin taleplerini sonuç bildirgesinde anlattık. Çoğulculuğu esas alan demokratik, sivil ve özgürlükçü bir anayasa belirlemiştik. Bir takım çatışmaların, anlaşmazlıkların çözüm noktası burada yatıyor. Öyle bir durum olunca Anadolu’da yaşayan tüm etnik yapılar, vatandaş olarak, yaşayan tüm etnik yurttaşlar olsun gerekse inançlar olsun hepsinin çözümü buradan geçiyor. Çünkü güvenlik konseptli bir Cumhuriyet yerine çoğulculuğu esas alan özgürlükçü bir anayasaya ihtiyaç var.
Yeni metine de göz attım. Görev yerine yükümlülük getirilmiş, ‘özgürlük’ sözü de hiç kullanılmıyor. Özgürlük ismi ‘Hürriyet’e çevrilmiş durumda. Bu çalışmayı okurken aklıma şu olay geldi: Ankara Hukuk Fakültesinde Anayasa Profesörümüz Bülent Nuri Esen esprisi bol bir adamdı. Özgürlük yerine baba ev içerisinde ‘Hürriyet’ diyor, oğlu ise tam tersine Hürriyet yerine ‘özgürlük’ diyor. Çatışma devam ederken bir gün çocuk, anayasa dersine giriyor ve eve geliyor. Diyor ki ‘Baba, senin dediğin ‘Hürriyet’ de benim dediğim ‘Özgürlük’ de yanlış’. Baba ‘Neden?’ diye soruyor. Çocuk ise ‘Baba, bizim Bülent Hoca hep ‘Hörriyet’ diyor’ diye eklemiş.
Altılı masanın anayasa çalışmasına göz gezdirdiğinde aklıma bu geldi. Yani özgürlükler hep kalkmış, onun yerine ‘hürriyet’ gelmiş. Bazı yerlerde de görev yerine ‘yükümlülükler’ gelmiş. Zaten baktığımız zaman toplumsal beklentiye şu anda yanıt verecek bir metin değil. Çünkü metnin adı ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Anayasa Değişikliği Önerisi’ diye geçiyor.
“ALEVİ VE KÜRT SORUNU ES GEÇİLMİŞ!”
“Daha çok siyasi haklar, talepler üzerinde durulmuş. Örneğin Alevilerin beklediği 24. Madde hiç yok. 24. Madde, vicdan ve din hürriyeti dedikten sonra 2. fıkrasında zorunlu din dersleri var ki Alevilerin en çok beklediği konulardan bir tanesi oydu. Bir de ana dil konusunda yine es geçilmiş. Resmi değil Türkçe olabilir ama değişik kesinler kendi dillerini kendi yerellerinde okuyup, öğrenip, konuşabilmeliler. Mesela bu da yok. Yani Hem Kürtler açısından hem Aleviler açısından bu çalışma eksik. Üzerinde durulmadan geçilen ciddi maddeler var, sanıyorum bunu geride bırakmışlar. Anlaşamadıkları hususlar olabilir diye düşünüyorum. İşte onlardan biri de 24 maddedir.
Ayrıca çalışma yaşamı, sosyal ve ekonomik haklar konusu da pek işlenmemiş. Lokavt hala devam ediyor. Ancak bunların tek amacı bir an önce parlamenter güçlendirilmiş sisteme geçmek.”
Altılı masanın anayasa taslağında ‘Eleştiri hürriyeti güvence altına alınacak’ vurgusu da yapıldı. Buradan yola çıkarak “Anayasanın 25 Maddesi’nde yapılacak değişiklik ile cezaevindeki binlerce düşünce suçlusu da özgür kalacak mı?” sorusuna ise Kamil Ateşoğulları şu yanıtı verdi:
“Bu doğru bir tespit. Ama biliyorsunuz ki biz de bir maddenin 1. fıkrasında çok güzel şeyler söyler ama geri kalan fıkralarında ‘ama, lakin, çünkü’ diyerek onu geri alır. Sunulan metinde çeşitli kurumlar üzerinde de durulmuş. Ama orada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare yapısı içinde kalınmasına hiç değinilmiyor. Yani inançla ilgili ne varsa hep sessizce geçilmiş. Acaba bu taslağı hazırlarken şunu mu düşündüler: ‘Biz şimdi bunları yapalım, geçelim. Hükümeti kazanır da bu dediklerimizi yaparsak ondan sonra bunları gündeme getiririz’ falan mı diyorlar. ‘Yani biz gidelim İslim arkadan gelsin’ diye bir laf var, ben öyle bir yaklaşım gördüm.
12 Eylül’ün tasfiyesi gerekiyor. Bu tasfiye için de sırf anayasada yapılan bir değişiklik değil 20’nin üzerinde yasada değişiklik yapılması gerekiyor ki gerçekten anayasanın uygulanabilmesi için ilgili yasaların da bir an önce gündeme getirilmesi lazım.
Şimdi vurgulanması gereken noktalardan birisi de ‘Eşit Yurttaşlık hakkı’. Yani inancı, etnik yapısı, kültürü ne olursa olsun Türkiye’de çok sayıda çeşitlilik var. Eski anlayış sürerse çatışmalar, kavgalar bitmez.”
“BU HALK LÜTUF İSTEMİYOR HAK VE ÖZGÜRLÜK İSTİYOR”
Hukukçu Kamil Ateşoğulları, hazırlanan çalışmanın içerisinde temel hak ve özgürlüklerle ilgili “pek bir şey yok” diyerek sözlerine şöyle devam etti:
“ ‘Zülfü yare dokunmak’ diye bir söz var ama burada dokunulamamış. Temel hak ve özgürlükler bağlamında esas konular var onlar bu çalışmada yok. Devletin yapması gereken şeyleri kimi çalışmalara koyuyorlar ve onu da sanki bir lütufmuş gibi sunuyorlar. Bu halk lütuf istemiyor; hak istiyor, özgürlük istiyor, baskıdan kurtulmak istiyor. Her şeyden öncesi aç kalmamak istiyor. Ayrıca bu çalışmada ekonomik ve sosyal haklar geriye itilmiş. Gerçekten bugün toplumun en büyük sorunu ekonomik ve toplumsal haklardır. Çünkü bir toplumda eğer ekonomi bozuksa o toplumsal yapıyı da belirliyor. İnsanlar toplumsal değerlerini kaybediyor. Muazzam bir dejenerasyon var.”
“ATİYE BIRAKILMIŞ BİR KONU”
Kamil Ateşoğılları, açıklanan anayasa metninde Alevi ve Kürt toplumunun görmezden gelindiğinin altını çizdi. Mevcut anayasa taslağının ülkedeki çatışma ve tartışmalara bir karşılık olamayacağını söyleyen Ateşoğulları şu yorumda bulundu:
“Avrupa Birliği sürecinde cami ve mescit esas alınmıştı. Ve ardından parantez açıldı ‘Cami, Mescit, Kilise, Havra, Sinagog’ denildi ama cemevi yok. Bir tek Enerji Piyasası Kurumu’nun 2003 yılında aldığı bir kararda ‘Cemevi’ diye konulmuştu. Bu yanlışlıkla olmuştu ki sonra geri çıkardılar.
Yahya Kemal İstanbul’da bir lokantaya gidiyor ve kuzu kapama istiyor. Biliyorsunuz ki kuzu kapamanın üzeri yeşil marul, yeşil soğan ile kaplanır, altında da hep et olur. Yahya Kemal, yemeğin üzerini bir açıyor ki bir parça et var. Ama yemeğin adı ‘kuzu kapama’dır. Garsonu çağırıyor ve diyor ki ‘oğlum şuraya yanlışlıkla bir et karışmış. şunu da al götür’.
Devletin cemevi politikası her aklıma geldiğinde bu fıkrayı da anımsar oluyorum.
Şimdi ‘Aleviler şudur, Süryaniler böyledir’ diye tek tek anayasaya girmez. Onun yerine şunu yapabilirler: parantezin içerisine cemevini de eklerlerse büyük oranda bu konu çözülmüş olur. Ama bunlar onu yapmıyorlar. Gizli çalışmalarla ‘işte 1.500 cemevine gidip konuştuk. onların isteklerini aldık’ diyor ama kendi kurdurdukları kaba tabiri ile çakma Alevi örgütleri ile konuşmuşlar. Toplumda karşılıkları olmayan insanlarla konuşmuşlar ve onların su, elektrik talepleri sanki herkesin talebi gibi anlatıyorlar. Avrupa Birliği İlerleme Raporunda da değinildiği gibi 2004 raporunda cemevlerinin yasal statüye kavuşması Avrupa Birliği’nin aldığı bir karardır. Bunlara yaklaşmıyorlar, böyle küçük küçük lütuflarla Alevileri oyalamaya çalışıyorlar. Alevilerin isteği sloganlarında da belli; ‘Cem ibadetimiz cemevleri ibadethanemizdir’ diye bir söz var. Bizler yurttaşız, lütuf değil hak istiyoruz. Bir başka kesime ne veriliyor, ibadethaneleri nasıl tanınıyorsa bize de o şekilde yaklaşılması lazım.
Bunlar eski dille muhataralı konular. Anlaşmazlık çıkmasın diye anlaştıkları ortak paydada bir an önce güçlendirilmiş parlamenter sistemini getirip ondan sonra ne düşünecekleri de belli değil. Yani eski dille atiye bırakılmış bir konu olarak bu devam ediyor. Böyle bir anlayış da yurt içindeki bütün çatışmaların, kavgaların, tartışmaların devam etmesi demekten başka bir şey değildir.”
PİRHA – HDP Muş Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, devam eden Kobanê Davası’nı değerlendirerek, “Onlarca partisi kapatılmış, milletvekilleri ve çalışanları katledilmiş, yıllarca hapse mahkum edilmiş ama buna rağmen teslim olmamış bir geleneğiz. O anlamıyla bizi yıkmak kimsenin harcı değil. Çok açık ve net bir şekilde sarayın birebir yürüttüğü yargılama sürecinden bahsetmek gerekiyor” dedi.
IŞİD’in Kobanê saldırısı üzerine 6-8 Ekim 2014’te yapılan protesto eylemleri nedeniyle Halkların Demokratik Partisi (HDP) yönetici ve üyelerinin yargılaması sürüyor. 17’si tutuklu 108 ismin yargılandığı Kobanê Davası’nın 19’uncu duruşmasına dek yaklaşım 300 oturum gerçekleşti.
Yaklaşık 2 yıldır süren davanın duruşmaları Sincan Cezaevi Kampüsü Duruşma Salonu’nda görülüyor.
AİHM KARARI DA UYGULANMADI
Kobanê Davası kapsamında yargılanan tüm siyasetçiler, haklarında hiçbir somut delilin olmadığına ve gizli tanık beyanlarının esas alındığına vurgu yapıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Daire de 20 Aralık 2020’de AİHM’in daha önce verdiği kararı yineleyerek eski HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın siyasi saiklerle hapsedildiğini belirtmişti.
AİHM Büyük Daire, Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun hukuki değil siyasi olması sebebiyle Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 18. Maddesi’ni ihlal ettiğine hükmetmiş ve tutukluluğun derhal sonlandırılması için tüm önlemlerin alınmasına karar vermişti.
AİHM, 20 Kasım 2018’de verdiği bir başka kararda ise Demirtaş’ın tahliye edilmesi gerektiğini ifade etmişti. Ancak Kobanê Davası’nı yürüten mahkeme heyeti, Demirtaş hakkında, AİHM Büyük Daire’nin 22 Aralık 2020 tarihinde verdiği ihlal kararının, Kobanê Davası ile ilgili olmadığını ve delillerinin AİHM tarafından incelenmediğini öne sürmüştü.
“PARTİMİZ BU NOKTADA MÜŞTEKİ POZİSYONDADIR”
Davada gelinen süreci HDP Muş Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit ile konuştuk. Kobanê Davası’nın cumhurbaşkanlığı tarafından yönetildiğini vurgulayan Koçyiğit, mahkemenin ise “çete mantığı ile yönetildiği” ifadelerini kullandı. Milletvekili Koçyiğit, HDP’li yöneticilerin Kobanê yargılamasında “müşteki” durumunda olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Kobanê kumpas davasının tamamen AKP-MHP iktidarının direktifleri doğrultusunda, saraydaki hukuk birimi tarafından hazırlandığını ve özel olarak da yönetildiğini ifade etmemiz gerekiyor. Çünkü aslında o Kobanê olayları meselesi üzerinden partimizin değil aslında yargılanması, partimiz bu noktada müşteki pozisyondadır. Partimiz o saldırılarda zarar gören taraftır. Partimiz Kobanê olaylarının mağdurudur bunun özel olarak altını çizmemiz gerekiyor.
Kobanê olayları bu ülkede devletin içerisindeki derin paramiliter güçlerin olduğunu açık ve net ortaya koymuştur. Dönemin başbakanı ‘Biz de kontrol edemiyoruz’ diyerek o dönem partimiz eş başkanları ile yaptığı görüşmeler var. Bu anlamıyla aslında Ahmet Davutoğlu’nun dinlenmesi meselesi önemli bir talepti ancak kabul görmedi. Onun için bu davanın tamamen sarayın odalarında hazırlanmış, partimizi kriminalize etmek, partimizi kapatmaya gerekçe oluşturmak, aslında demokratik siyaset üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandıracakları bir zemini yaratmak için kurulmuş kurmaca, kumpas bir dava olduğunun altını çizmek gerekiyor. İddianamenin kendisi dahi pespaye. Kopyala yapıştır ile hazırlanmış bir iddianame ile karşı karşıyayız. İddianamede özellikle haberlerden kesilmiş metinler olduğunu görüyoruz.
Arkadaşlarımız ‘azmettirme’ pozisyonunda suçlanıyorlar. Yani yaşanan ölüm olaylarının azmettiricisi olarak suçlanıyorlar. Sayın Gültan Kışanak, mahkemede çok temel bir soru sordu; ‘Hani biz kimi azmettirdik? Failler nerede? Biz kimi nasıl azmettirmişiz? Ortada azmettirdiğimiz kişiler yok ama böyle bir suçla karşı karşıyayız’ dedi. Bu anlamıyla aslında hiçbir hukuki maddi temelinin olmadığı bir dava.
Zaten davanın ilk başkanı Bahtiyar Çolak çetecilik sebebiyle gözaltına alındı ve görevden uzaklaştırılıp ev hapsinde tutuluyor. Yani çete mantığıyla sürecin yürütüldüğü, çete anlayışının bütün yargıya aslında hakim olduğunun temel göstergesidir bu dava. Arkadaşlarımız ve avukatlar birçok kere Bahtiyar Çolak’ın yaptığı bütün hukuki sonuçları olan işlemlerin iptal edilmesi yönünde çağrılar yapıp talepte bulundular ancak mevcut mahkeme bunu da kabul etmedi. Şimdi bir çete üyesi olan başkanın yaptıklarını kabul eden bir yargı anlayışı var. Şimdi ortada bir hukuk olduğunu ifade etmek mümkün değil. Bu anlamıyla bir hukuksal yargılamadan değil, bir siyasi davadan, bir kumpastan ve çok açık ve net bir şekilde hükümetin, sarayın birebir yürüttüğü süreçten bahsetmek gerekiyor.”
“FETÖ’YÜ TAKLİT EDEREK KÜRT HAREKETİNİ TASFİYE ETMEYE ÇALIŞIYOR”
Gülistan Kılıç Koçyiğit, Kürt siyasal hareketinin en çok yargılandığı davaların 12 Eylül 1980 dönemi, 1990’lı yıllar ve KCK operasyonlarının yapıldığı süreç olduğunu belirterek “Ama hiçbirinde bu kadar pespaye bir durumla karşılaşmadık” diye de ekledi. Koçyiğit sözlerine şöyle devam etti:
“FETÖ, kumpasçıları ile ünlüydü. Yargı içerisinde teşkilatlanmıştı. Emniyet, istihbarat ayağı vardı ve bir şekilde kumpaslar kurarak yargı üzerinde kararlar oluşturmaya, siyaseti, toplumsal yapıyı dizayn etmeye çalışıyordu. Ama bu işi profesyonel yapıyorlardı. Ancak bugün baktığımızda AKP de aynı yöntemi kullanıyor. FETÖ’yü taklit ederek Kürt siyasal hareketini tasfiye etmeye çalışıyor. Yargı eliyle yıldırmaya, Kürt hareketini silmeye çalışıyor ama gerçek anlamda çok kötü bir taklitçi olduklarını ifade etmemiz gerekiyor. Bu anlam ile hem kurdukları senaryonun kendisi hem bu senaryo içerisindeki yol alma biçimlerinin hiçbiri hukuki sonuç doğurmayacak. Çünkü hepsi ellerine ayaklarına dolandı. Çok uzun süredir gizli ya da açık tanık yöntemlerine başvuruyorlar. Özellikle belirli vaatler karşılığında insanların bir şekilde Kürt siyasetçilere karşı ifade vermeye zorlandıklarını, bu ifadelerin nerede nasıl alındığının bilinmediğini görüyoruz. Aslında polislerin yazdığı fezlekelerle arkadaşlarımız yargılanıyor. Bu gizli ve açık tanıklar, kurmaca senaryolarla arkadaşlarımıza iftirada bulunuyorlar. Yani polis ile tanık oturmuşlar bir senaryo yazıp o senaryoya herkesin inanmasını bekliyorlar. Bütün dosyayı tanıklar üzerinden götürmüş olmaları aslında ellerinde hiçbir kanıt olmadığının da göstergesidir.
Hatırlayın Diyarbakır Belediye Eş Başkanımız Selçuk Mızraklı, bir tanığın ifadesi üzerinden cezaevine girdi. Yani ‘Hukuksal olarak elimizde hiçbir şey yok, bir tek bu aracımız var, buna da sonuna kadar sarılıyoruz’ un başka bir söylenme biçimidir bu.”
“ISMARLANMIŞ, BİR TÜR İNTİKAM DAVASI”
Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Kesinlikle bir intikam davası bu” dediği Kobanê yargılamalarının AKP hükümeti eliyle yapıldığını vurgulayarak, “Çünkü bizim varlığımız; HDP’nin parti olarak seçimlere girmesi, özellikle 7 Haziran’da o muazzam başarıyı kazanması AKP’yi iktidardan etti. Ve AKP bir koalisyona muhtaç olmak zorunda kaldı ama koalisyonla da yetinmeyeceği için çok hızlı şekilde devreye şiddeti, savaşı koydu. O günden bugüne aslında siyaseti yargı eliyle, polis gücü ile ve şiddetle dizayn etmeye çalışıyorlar. Bu anlamıyla mevcut siyasi davaların her birinin AKP’yi ayakta tutma, demokratik siyasetin gücünü zayıflatma, HDP’nin toplumla olan bağını koparmak ve AKP’yi iktidarda tutmanın aracı olduğunun özel olarak altını çizmek gerekiyor. Bizim siyasetimiz turnusol kağıdı gibi. AKP açısından da millet ittifakı açısından da böyle. Biz olduğumuz sürece AKP’nin iktidarda kalma süreci zayıflıyor ve ‘HDP’yi tasfiye edeyim, kapatayım ki kendime dikensiz bir gül bahçesi yaratayım’ diyen bir anlayış var” diye konuştu.
“AVRUPA BİRLİĞİ, TÜRKİYE’NİN İHLALLERİ GİDERMESİNE GÖZ YUMUYOR”
Kobanê Davası kapsamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının da tanınmadığını vurgulayan Koçyiğit, “Normalde AİHM kararları iç hukuka etki etmek zorundadır. Çünkü Anayasa Madde 90 der ki ‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi üst hukuk olarak kabul edilir’. Hızlı şekilde bunun gereğini yapmak zorundasınız. Çünkü bu bir tercih değil yasal bir zorunluluktur. AİHM 18. Madde’den ‘ihlal kararı’ verdi. O maddede diyor ki ‘Siz HDP’lilere suç işledikleri için değil, size siyasi rakip oldukları için tutuklayıp yargılıyorsunuz. Yani siz bu davayı siyasi sebeplerle yürütüyorsunuz. Objektif değilsiniz, taraflısınız’ diyor. Şimdi bu en temel ihlal maddesi. AİHM’in tarihinde herhalde bu konuda ihlal verdiği ilk örnek Türkiye. Ama bunun gereğini yapmayan, buna göz yuman, zamana yayarak süreci çürütmeye çalışan bir yaklaşım var. Ancak tersten de şöyle bir durum var; Türkiye’nin ihlalleri gidermesine göz yuman bir Avrupa Birliği de var. Evet AİHM ihlal kararları veriyor ama bunu takip eden, bu konuda Türkiye’yi zorlayan bir Avrupa Konseyi gerçekliğini de göremiyoruz” ifadelerini kullandı.
“BİZİ YIKMAK ÖYLE KOLAY BİR ŞEY DEĞİL”
Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, parti olarak birçok badireler atlattıklarının altını çizerek “Bize diz çöktüremediler” diye de ekledi. Koçyiğit sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Partimizin çalışanlarının katledildiği bir süreçten geçtik. Parti binalarımızın, mitinglerimizin bombalandığını gördük. Deniz Poyraz yoldaşımızın il binamızda katledildiğini gördük. Yani o kadar çok bedel ödüyor ve saldırıya maruz kalıyoruz ki hani hangisi öbüründen daha can yakıcıdır, zarar vermiştir meselesini tasvip etmek zor. Ama şunu söyleyebiliriz; bütün bu saldırılar aslında bizim ne kadar doğru bir siyaset yapıp doğru yerde durduğumuzu ve gücümüzün de göstergesi. Fiziksel yaşamımızı yok etmeye varacak kadar bir gözü kararmış, paramiliter güçlere yol veren bir siyasi akılla karşı karşıyayız. Bu aslında durduğumuz yerin doğruluğunu, halklara umut olma potansiyelimizi ve siyasetimizin nasıl kabul gördüğünün de göstergesidir. Bu anlamıyla her bir saldırının tabii ki yarattığı tahribat var ama şunu da çok iyi biliyoruz; biz bütün buralardan süzülerek gelmiş bir siyasi gelenekten geliyoruz. Onlarca partisi kapatılmış, milletvekilleri, parti çalışanları katledilmiş, yıllarca hapse mahkum edilmiş ama buna rağmen teslim olmamış, biat etmemiş, diz çökmemiş, ne olursa olsun mücadelesini yeni yüzlerle eskinin o bütün mirasından aldığı güçle devam ettiren bir geleneğiz. O anlamıyla bizi yıkmak öyle kolay bir şey değil. Kimsenin de harcı değil.”
“HALA DOKUNULMAZLIKLAR İÇİN EL KALDIRMALARI KABUL EDİLİR DEĞİL”
Gülistan Kılıç Koçyiğit, Kobanê yargılamaları süresince muhalefetin tavrını da eleştirdi. “Muhalefet, AKP’nin ona biçtiği sınırlarda siyaset yapmayı marifet sanıyor” diyen Koçyiğit şunları kaydetti:
“AKP aynı zamanda bütün siyaseti dizayn etmeye çalışıyor. Bütün muhalefetin söz söyleme sınırlarını belirlemeye çalışıyor. Muhalefetin kiminle ilişki kurup kurmayacağı gibi birçok şeyi belirlemeye çalışıyor. Bu anlamıyla da muhalefetin bu tutumu çok sorunludur. Muhalefetin ifade ettikleri gibi demokratik bir Türkiye’ye buradan ulaşamazlar. Kürt sorununu, Alevi sorununu, kadın sorununu, sermayenin emek üzerindeki sömürüsüne söz söylemeden sadece 1-2 palyatif, restorasyoncu madde ile Türkiye demokratikleşemez. O anlamıyla bizim en büyük eleştirimiz aslında onların cesaretsizliğine.
Biz Türkiye’nin 3. büyük partisiyiz, herkes kadar meşruyuz. Bu anlamıyla bize yönelik yapılan her baskının aslında Türkiye’deki demokrasiye yapılan bir baskı olduğunu görmeleri gerekiyor. Bizi kapatmak, cezaevlerine koymak aslında Türkiye demokrasisine kaybettiriyor. Muhalefet ne yazık ki bunu anlayamıyor. Oysa ki HDP’ye yapılan şey bu ülkede aykırı, demokrat, muhalif olana reva görülendir. Onun için bu tutumlar tabii ki kabul edilemez. Hele de dokunulmazlıkların kaldırılması süreci içerisinde geri adım atmamış olmaları ve hala vekillerimizin dokunulmazlıkları kaldırılırken el kaldırmaları asla kabul edilebilir değildir. Bu aynı zamanda turnusol kağıdıdır. HDP’ye, Alevilere, Kürtlere, kadınlara yaklaşım kimin ne kadar demokrat olduğunu, kimin nasıl bir Türkiye istediğinin net göstergesidir.”
PİRHA- ABF Yöneticisi ve Mezitli Cemevi Başkanı Ferdi Koç, AKP hükümetinin, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurmasına tepki gösterdi. Koç, “Alevilerin sorunu anayasal sorundur. Bu sorunun çözülmesi için devlet Alevilere bakış açısını değiştirmeli ve ‘Biz inançlara eşit yaklaşacağız. Alevilerin eşit yurttaşlık haklarını vereceğiz’ demelidir” dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, 7 Ekim’de Şahkulu Sultan Dergahındaki açıklamalarına ve Aleviliğin inanç olarak tanınmadan ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulmasına Alevilerden tepkiler gelmeye devam ediyor.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Yöneticisi ve Mezitli Cemevi Başkanı Ferdi Koç, AKP’nin MHP destekli planının Alevileri daha çok baskı altına alma ve asimile etmeye yönelik olduğunun altını çizerek, Alevi kurumlarının denetim altına alınmak istendiğini belirtti.
‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ adımıyla Alevilerin karşı karşıya getirilmek istendiğine dikkat çeken Koç, “Alevilerin kendi aralarında çelişkileri varmış gibi göstererek, Alevileri bölmeye çalışacaklar. Bu durum sorunları çözmek yerine daha da derinleştirecektir” dedi.
“ALEVİLERİN SORUNU ANAYASAL SORUNDUR”
Alevilerin sorununun hükümetlerin sorunu olmadığını, sistem ve devlet sorunu olduğunu vurgulayan Koç, şunları dile getirdi:
“Alevilerin sorunu anayasal sorundur. Bu sorunun çözülmesi için devlet Alevilere bakış açısını değiştirmeli ve “Biz inançlara eşit yaklaşacağız. Alevilerin eşit yurttaşlık haklarını vereceğiz” demelidir. Alevilerin sorunlarını elektrik ve su faturasına bağlamakla çözmüş olmayacaklar. Bizim çözüm, cemevlerimizin yasallaştırılması, ibadethanelerimizin tanınması, dergahlarımızın iade edilmesidir.
İNANÇ ÖNDERLERİMİZ TALİPLERİNE VE İNANCA SAHİP ÇIKMALIDIR
‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ kurulması demek devletin memurunun Aleviler üzerinde baskı ve denetim aracına dönüşmesi demektir. Atanan memurun istekleri yerine getirilmediği zaman kayyum atayacaktır. Buna karşı Aleviler ya teslim olacak ya da inançlarını, eşit yurttaşlık haklarını alana kadar direnecek.
İnanç önderlerimiz taliplerine ve inanca sahip çıkması gerekiyor. Sahip çıkılmadığı takdirde Alevilik ortadan kaldırılacaktır.”
PİRHA – Yedi Alevi kurumu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, cemevlerine yönelik projesine karşılık basın açıklaması yaparak “Açıklanan paket ne demokratiktir, ne de müjdedir. Aksine bu paket Aleviliğin şimdiye kadar devlet gücüyle soluksuz bırakılmasının yeni bir aşamasıdır” denildi.
Yedi Alevi kurumu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Ekim’de açıkladığı ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ projesine karşılık Garip Dede Cemevinde açıklama yaptı.
Hükümetin planlarını “Demokratik Alevi açılımı değil, darbe!” olarak yorumlayan Alevi örgütleri, Erdoğan’ın açıklamalarını da “beyhude bir çaba” olarak okudu.
“SÖZDE DEMOKRATİK BİR REFORM PAKETİ”
Alevi örgütleri adına Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe, şu açıklamayı yaptı:
“Cumhurbaşkanı dün Şahkulu Sultan Dergahı’nda, yine her zaman yaptığı gibi Alevilerin kendi öz örgütlerini yok sayarak, çevresinde toplayabildiği kimi göstermelik, muhataplarıyla, sanki tüm Alevi toplumu ve örgütleri kendi arkasındaymış gibi, bir fotoğrafın önünde Alevilere sözüm ona müjde adı altında sözde demokratik bir reform paketini açıklamıştır.
Açıklanan paket ne demokratiktir, ne de müjdedir. Aksine bu paket Aleviliğin şimdiye kadar devlet gücüyle soluksuz bırakılmasının yeni bir aşamasıdır. Ancak, Alevi, toplumunda bunun bir karşılığı yoktur, beyhude bir çabadır.
Alevilerin sorunları, 17/18 Eylül 2022’deki Hacı Bektaş deklarasyonunda ifade ettiğimiz üzere, ne cemevlerinin elektrik, su sorunu, ne imar sorunu, ne de dedelerimize ulufe diye dağıtılacak maaş sorunudur.
Alevilerin sorunları, doğrudan negatif ayrımcı esaslara ve siyasal rejimin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmış ve kronik hale gelen sorunlardır. Dün olduğu gibi, bugün de Cumhurbaşkanının reform diye müjdelediği paket Alevilerin inançsal varlığını, kimliğini inkar etmekte, Aleviliği devletli Sünniliğin bir eklentisine, zenginliğine indirgemekte, dolayısıyla Alevilik kendisinden her an vazgeçilebilir, gerektiğinde malı, canı yağmalanabilir artı bir kaynak olarak konumlandırılmaktadır.
Bu bağlamda
1 – Alevilerin en temel taleplerinden biri olan ve eşit tanınma, eşit yurttaşlık haklarının sembolik bir ifadesine dönüşen ‘cemevleri ibadethanemizdir’ talebine bağlı olarak, cemevlerimizin ibadethane statüsüne kavuşturulmasına dair hiçbir adım atılmamıştır. Bu demektir ki Alevilik dinsel ve kimliksel özellikleriyle inkar edilmeye devam edilecektir.
2- Alevi toplulukların en önemli sorunu olan sosyo-politik, sosyo-kültürel düzeyde kamu gücüyle örgütlenen ve yeniden üretilen negatif ayrımcılık ısrarla reddedilmektedir. Lütfeder gibi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir kurum oluşturulacağı ve burada kendi ölçülerine uygun, yandaş Alevi kökenlilerin istihdam edileceği müjdelenmektedir. Bilinmelidir ki, istihdam edeceğiniz birkaç Alevi kökenli kişi Alevilere on yıllar boyunda yapılan haksızlıkların ve hala Alevileri kamu kurumlarında kendilerince en düşük kadroya bile almayan adaletsizliğin ve zulmün üstünü örtmeye yetmeyecektir.
3- Bu zehirli pakete göre Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir oluşum, bundan sonra Alevilerin dişi ile tırnağı ile kendi öz güçleri ile iğne ile kuyu kazar gibi, emek emek yoktan var ettiği, bütün cemevlerinin yönetimini yürütecektir. Açıkça ilan ederiz ki bu, devletin Alevi kurumsallaşmasına, Alevi dinselliğine yönelik darbe ve el koyma girişimidir. Halkın seçilmiş temsilcilerinin yerine kayyum atanmasına nasıl karşıysak Alevi toplulukların öz be öz kendi mekanları, kendi ibadethaneleri olan cemevilerine de devletin el koymasına aynı şiddet ile karşıyız. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özelleştirilerek dağıtılmasını ve tasfiyesini tartışmamız gerekirken, tam tersine cemevlerinin devletleştirilmesi ancak AKP tarzı bir kurnazlığın ürünü olabilir.
4- Bu anti-demokratik paketin gereği olarak oluşturulacak kurum ‘cemevi hizmetlerinden eğitim faaliyetlerine’ kadar cemevlerinde tüm kontrolü eline almaya hazırlanmaktadır. Cumhurbaşkanının bu belirsiz, muallak cümlesinin içinde taşıdığı tehdide karşı bütün Alevi toplumunu ve kurumlarını uyanık olmaya çağırıyoruz. Aksi halde, rızalık üstüne, talibe hizmet borcuyla, hakullah ile Hakk uğruna hizmet veren dedelerimiz bundan sonra devletten alacağı maaşın hizmetçisi olacak, kamu kaynaklarının din kisvesi altında yağmalanmasından pay alacaktır. Yetmezmiş gibi, eğitim faaliyetleri adı altında, çocuklarımız, dedelerimiz, pirlerimiz, analarımız, ana sultanlarımız, ana bacılarımız, rayberlerimiz, rehberlerimiz, zakirlerimiz, hak aşıklarımız, Sünniliğin devlet çarklarında şekillenecek, değişlerimiz, nefeslerimiz, ayetlerimizin yerini Sünni doktrinin boğucu soluğu alacaktır. Bunun varacağı yer, cemevinde Kur’an kursu, cemevinde mızraklı ilmihal, cemevinde namazdır. Kimsenin dininde ve ibadetinde gözümüz yok. Ama bilinmelidir ki son bir Alevi de kalsa her Alevi kendi dinsel varlığının üzerine kimsenin kem gözünü de düşürmeyecektir.
Nihayet Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarına göre, isteyen dedelerimiz bu yeni oluşturulacak kurumda kadroya alınıp maaşa bağlanacakmış! Biz Aleviler ve onların kurumları olarak, devletin hiçbir dini finanse etmesini, kamu kaynaklarını şu ya da bu dinin aleyhine peşkeş çekmesini kabul etmezken, şimdi dedelerimiz üzerinden bir yağma sofrasına davet edilmekteyiz. Pir Sultan gibi, Sünnileştirmeye çalıştığınız Yunus Emre gibi, kameraların karşında övüyor gibi görünseniz de ‘meczup’ diye takdim ettiğiniz Hacı Bektaş Veli gibi, yok olur, yoksul olur, aç kalır ama bir avuç buğdaya tamah etmeyiz. Hünkar’ın himmeti, Ali’nin mürveti, Hüseyin’in şehadeti bize yeter! Her kim ki rızalığa sırtını dönüp hakkullahı terkederse HAKK MUHAMMED ALİ nuruna sırtını dönmüştür.”
“ANTİ DEMOKRATİK BİR SALDIRI!”
Sonuç olarak; Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı paketin, Alevilere yönelik ‘demokratik bir reform’ paketi değil, tam tersine Alevilere şeksiz gümansız anti demokratik bir saldırı olduğunu beyan ederiz. Demokratikleşme peşinde olanlar, öncelikle Alevi toplumuna, onların meşru kurumlarına kulak vermekle, onları muhatap kabul etmekle işe başlamalıdır. Biz, aşağıda imzası olan Alevi kurumları yıllardır her zaman diyaloğa açık ve hazır olduğumuzu belirtiyoruz. Ancak yıllardır olduğu gibi, görülüyor ki rejimin gözleri kör, kulakları sağır. Bu körlük ve sağırlık içinde “ben yaptım oldu” diyerek açıklanan her paket geleneksel, anti-demokratik, sağcı devlet refleksinden başka bir şey olmayacaktır.
Bilinmelidir ki, bizim tarihimiz Cumhurbaşkanının zikrettiği gibi, Malazgirt’ten, Selçuklu’dan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan ve yaşadığımız toprakları daima boş bir toprak kabul eden, bu toprakların insanlarını Malazgirt’ten itibaren yok sayan militarist bir tarih değildir. Militarist bir milliyetçilik anlayışıyla, Aleviliğin en temel düsturu ‘72 milleti bir nazarla görmek’ ilkesi taban tabana zıttır. Bizim Zülfikarımız Nil Deryası’nda yüzedura, kılıcımız tahtadandır! “Hepimizin Peygamberinden, hepimizin Ali’sinden, hepimizin Ehli-Beyt’inden, hepimizin Kerbela’sından” söz edenler bilmelidir ki, hem Muaviye’nin, hem Ali’nin, hem Hüseyin’in, hem onun başını kesenlerin safında yer alamazsınız.
Bizim, Alevilerin, muhabbet ehlinin her iki dünyada da şahidi, Muaviye’nin mızraklarına takılan mushaf yaprakları değil, Kur’-an-ı Natık olan Ali’dir. Muhabbetimiz Hakk’ın sureti insanadır. “Dileyen Müslüman bilsin, dileyen gavur / İnsanı hor görmek en büyük küfür / Buna inanmışız, münkir değiliz”
PİRHA – Siyaset Bilimci Dr. Mehmet Ertan, AKP iktidarının Alevilerin taleplerine bakışını değerlendirerek geçmişte yapılan çalıştayların da sonuçsuz kaldığını hatırlattı. Ertan, “10 yılı aşkın zamana rağmen AKP iktidarının Alevi sorununu algılayışında bir değişiklik yaşanmamıştır. Alevilik sorunu söz konusu olduğunda siyasi iktidar teolojinin, Alevi hareketi ise siyasetin dilinden konuşmaktadır” dedi.
Alevi toplumu, Türkiye’de inancının, kimliğinin kabul edilmesi için mücadele veriyor. Alevi olmayan diğer inanç topluluklarıyla eşit düzlemde yaşamak, baskılara, şiddete, katledilmeye, kültürel kırıma ve bir çok olumsuzluğa karşı eşit yurttaşlık istemi defalarca dile getiriliyor. Alevi kurumları ve yurttaşlar bu kapsamda haklarını ve kendilerine yönelik haksızlıkları mahkemelere de taşıdılar. Bu doğrultuda Yargıtay ve Danıştay, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Alevilerin lehinde verdiği kararlar hükümet tarafından yerine getirilmiyor.
Öte yandan, Alevi örgütlerini dışlayarak, yerelde cemevleri ve dernekleri tek tek ziyaret eden hükümet yetkilileri, günlük maddi ihtiyaç tespiti yaparak, asıl sorunları görmezden gelip hakikatin üzerini örtmeye çalışıyor.
Cemevine ibadethane statüsü hala verilmezken, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ankara’da Hüseyin Gazi Dergahına gitmesinin ardından İçişleri ile Kültür ve Turizm bakanlıklarınca koordine edilen “Milli Birlik ve Beraberlik Çalışması” kapsamında 8 ilde cemevi açılacağı duyuruldu.
Tüm bu gelişmelerle birlikte diğer yandan cemevleri ve yöneticilerine dönük saldırılar da dinmedi. Alevilerin hiç bir talebini ve mahkeme kararlarını yerine getirmeyen AKP hükümetinin Alevi toplumuna yönelik politikaları kabul görmüyor. Aleviler, yapılan siyasetin samimi olmadığını ifade ediyor. Aleviliğin resmi bir inanç olarak kabul görmesi konusundaki taleplerin yanı sıra eşit yurttaşlık vurgusu sonuçsuz kalıyor.
‘Peki tüm bu yaşanan saldırılarla birlikte süren asimilasyon politikalarına karşı Aleviler ne yapmalı?’ sorusuna yanıt arıyoruz.
Düzce Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi/ Siyaset Bilimci Dr. Mehmet Ertan ile konuya dair konuştuk.
“DİN DERSLERİ BİLİMSEL VE OBJEKTİF BİR EĞİTİMLE BAĞDAŞMAZ”
PİRHA-Yeni eğitim öğretim yılı Alevi toplumunun hassasiyetleri göz önüne alınmadan başladı. Toplumun bilimsel bir eğitim talebine karşılık zorunlu din dersi uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
DR. MEHMET ERTAN: Din dersleri ilk ve ortaöğretim müfredatlarında uzun süredir var ama din derslerinin zorunlu olması 1982 Anayasasıyla başlayan bir uygulama. Aslında darbelerle yüzleşme söylemi taşıyan çok sayıda iktidarın, darbe anayasasının mahsulü olan zorunlu din dersi uygulamasını hiç sorunsallaştırmaması başlı başına bir sorun. Üstelik 1982 Anayasanın 24. Maddesi’nin 4. Fıkrası’na din dersinin ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu olacağı ibaresi eklenirken, bu derslerin ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ adıyla dinler tarihi ve sosyolojisi olacağı öne sürülüyordu. Gelinen aşamadaysa zorunlu din dersine ek olarak seçimlik derslerle din eğitiminin müfredat içinde alanı giderek büyüyor. İçerik olaraksa din dersleri bir mezhebin inançsal esaslarının henüz reşit olmayan çocuklara öğretildiği tek yönlü dersler haline geldiğini görüyoruz. Bu haliyle de din derslerinin hem zorunlu olmasının hem de içeriğinin bilimsel ve objektif bir eğitimle bağdaşmadığını teslim etmek gerekiyor. Ancak Alevi hareketinin talebini de netleştirmek gerekiyor. Alevi hareketi din derslerinin ilk ve ortaöğretim müfredatlarından tamamen çıkarılmasını istemiyor, zorunlu olmaması gerektiğini belirtiyor. Öğrencilerin ve ebeveynlerin tercihine bırakılan seçmeli bir ders olmasını talep ediyor. Yani burada itiraz din derslerinin varlığına değil, zorunlu olmasına.
“AİHM KARARININ UYGULANMASI ANAYASAL BİR ZORUNLULUK”
– Zorunlu din derslerinin bir de hukuki boyutu var. AİHM-Eylem Zengin kararlarını hatırlayacak olursak siyasal iktidar, uluslararası hukuku hiçe mi sayıyor?
Ben hukukçu değilim, ama hukuki tartışmaları takip eden bir siyaset bilimci olarak belirttiğiniz gibi AİHM’nin zorunlu din dersleri uygulamasına dair verdiği kararlar, din derslerinin hukuki boyutunu tartışmaya açtığını ben de gözlemliyorum. AİHM, zorunlu din dersleriyle ilgili açılan davalarda ilgili ders müfredatının objektif kriterlerden uzak ve taraflı olduğuna hükmederek öğrencilere dinî veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan zorunlu din eğitiminden muaf olması için uygun seçenekler sunulması gerektiğini belirtti. Anayasanın 90. Maddesi’nde yer alan ‘temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır’ ibaresi de AİHM kararının uygulanmasının anayasal bir zorunluluk olduğuna hükmediyor.
“ANAYASA, ‘ÖĞRENCİLER DİN DERSİNİ ALMAK ZORUNDADIR’ DEMİYOR”
– Zorunlu din dersleri konusunda hukuken yeni bir girişim mümkün mü? Sizce ne yapılmalı?
Yapılması beklenen hukuki gelişme anayasanın 24/4. Maddesi’nde din derslerinin ilk ve orta öğretim müfredatında zorunlu olduğuna dair ifadenin anayasadan çıkarılması. Ancak mevcut siyasi konjonktür bu anayasa değişikliğinin hayata geçmeyeceğine işaret ediyor. Bir hukukçu olmadığımı tekrar belirterek ara çözümlerin de geliştirilebileceğini düşünüyorum. Anayasa, din dersinin müfredatta bulunmasını zorunlu kılmakta ama bütün öğrenciler din dersini almak zorundadır dememektedir. Mevcut anayasal çerçeve içinde AİHM kararları da dayanak alınarak dileyen velilerin istekleri doğrultusunda çocuklarını din dersinden bir dilekçeyle muaf tutabileceğine dair yapılacak bir yasal düzenleme de AİHM kararlarının gereğinin yerine getirilmesini sağlayarak Alevilerin taleplerini kısmen de olsa karşılayabilir.
“HUKUKİ MEKANİZMA, FAİLLERİ CEZALANDIRMA KONUSUNDA İSTEKSİZ DAVRANMAKTA”
– Gündemde bir de Alevi kurumlarına yönelik saldırılar var. Alevilere ait evler uzun yıllardır çarpı işaretlerinin konulması ile sık sık gündeme geliyordu ancak bugünlerde fiziki saldırılar söz konusu. Kurum başkanları darp ediliyor, cemevleri taşlanıp, dilek ağaçları yakılabiliyor. Bunu nasıl yorumlarsınız?
Alevi sorunu Türkiye’nin kırılgan fay hatlarından biridir. 1978’de Malatya, Sivas ve Maraş’ta, 1980’de Çorum’da yaşanan katliamlar, 1990’larda Madımak ve Gazi katliamları da maalesef bu fay hattının şiddetli depremler üretebildiğini göstermektedir. Sıraladığımız bütün bu katliamların kamuoyunda tartışılma biçimiyse katliamlarla yüzleşmek, hesaplaşmak yerine saldırganları harekete geçiren motivasyonu ‘ağır tahrik’ söylemiyle anlamak hatta meşrulaştırmak üzerine kuruludur. Üstelik Madımak ve Gazi katliamlarında da tanık olduğumuz üzere hukuki mekanizma da failleri ortaya çıkarma ve hak ettikleri cezalara çarptırmada yetersiz kalmakta hatta isteksiz davranmaktadır. Bu pencereden bakıldığında da son yaşanan saldırıların eş zamanlılığı ve yaygınlığı da münferit saldırılardan çok daha kapsamlı bir organizasyonun parçası gibi gözükmektedir. Eğer bu saldırıların faillerinin bağlantıları deşifre edilmez, münferit vakalar olarak ele alınıp üzeri örtülürse, Türkiye’nin içine girdiği seçim atmosferinde yeni ve daha büyük saldırıların ortaya çıkması da maalesef mümkün olabilir.
– AKP’nin Alevi sorununu çözebilecek kabiliyeti var mı?
Bu soruyu kabiliyeti değil de isteği var mıdır diye alarak yanıtlamak isterim. 2010 yılında kamuoyunda Alevi açılımı diye bilenen ve düzenlenen çalıştaylar üzerine bina edilen bir süreç yaşandı. Yedi etap çalıştay ve Madımak üzerine düzenlenen bir ek çalıştayın ardından çalıştayları yürüten bakanlık bünyesinde sürece ilişkin bir nihai rapor yayınlandı. Nihai rapor Alevi dernekleriyle AKP hükümetinin Alevilik sorununu anlamak ve çözmek konusunda ne kadar farklı noktalarda durduğunu gösteren bir laboratuvar mahiyetindeydi. Hükümet açısından Alevilik teolojik bir sorundu ve nihai raporun tabiriyle çözüm kendi içinde anlam bütünlüğünü yitiren çok sesli Alevilerin, Aleviliği İslam tarihi ve ilahiyatı içinde tanımlamasıyla çözülebilirdi. Alevi hareketi ise Alevilik sorununu, Alevilerin uğradığı ayrımcılık noktalarından hareketle siyasi bir sorun olarak ele almakta ve bu sorunun çözümü olarak öne sürdüğü eşit yurttaşlık anlayışının içini dolduran taleplerinin müzakere edilmesini istemektedir. Bu talepler de Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması ve zorunlu din dersleri uygulamasına son verilmesi ve cemevlerine ibadethane statüsü tanınmasıdır.
Aradan geçen 10 yılı aşkın zamana rağmen AKP iktidarının Alevi sorununu algılayışında bir değişiklik yaşanmamıştır. Sıklıkla kullandığım bir tabiri burada bir kez daha dillendirmek isterim. Alevilik sorunu söz konusu olduğunda siyasi iktidar teolojinin, Alevi hareketi ise siyasetin dilinden konuşmaktadır. İki farklı dili konuşan iki insan kendi arasında ne kadar anlaşabilirse Alevi hareketi ve AKP iktidarı da Alevilik sorununu anlamlandırması ve çözümünde o kadar anlaşabilir.
“SEÇİM HESAPLARININ BELİRLEYİCİ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM”
-Cumhurbaşkanı Erdoğan, Alevilik tanımlaması ile ne amaçlıyor? Alevilerin oylarına mı oynanıyor yoksa Aleviliğin özüyle mi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Allahsız, Muhammed’siz ve Ali’siz Alevilik olmaz’ tanımlaması da az önce belirttiğimiz çerçeve içinde bir anlam kazanıyor. AKP iktidarı açısından Alevi sorunu denildiğinde anlaşılan Alevilerin farklı tanımlamalar arasında bölünmüş olması, İslam dairesinden uzaklaşarak sosyalizmden sosyal demokrasiye kadar uzanan yelpazede sol siyasi hareketlere yakınlaşarak politize olmaları. Alevi sorununun çözümününse Alevilerin bütün yorum farklılıklarını aşacak ve hiçbir şüpheye yer bırakmayacak netlikte kendilerini İslam dairesinin içinde tanımlamasıyla mümkün olacağına inanıyor. Aleviliğin ana niteliklerinden biri de ‘yol bir, sürek bin bir’ şiarıyla somutluk kazanan tekil bir teolojiye indirgenemeyecek yorum farklılıkları. Bu çözüm önerisiyse kendiliğinden Aleviliğin çoğul yorumlarına dair niteliksel bir değişiklik öngörüyor. Ama ben son zamanda Aleviliğe yönelik yapılan tartışmalar ve atılan adımlarda Aleviliğe ilişkin yapısal değişiklik arzusundan çok kısa vadeli seçim hesaplarının daha belirleyici olduğunu düşünüyorum. Hükümetin, seçimlerden kısa zaman önce yapılacak ufak reformlarla Alevilerin desteğini kazanamayacağının farkında olduğu inancındayım. Bu nedenle de Aleviliğe yönelik yapılan tartışmalarla seçim sathı mailinde hem muhalif blokun ortak hareket etmesini zorlaştıracak konu başlıklarına güncellik kazandırmak, hem de iktidar blokunun seçmen konsolidasyonunun pekiştirilmek istendiğini tahmin ediyorum.
“FARKLILIKLARIMIZI SÜRDÜREREK BİR ARADA NASIL YAŞAYACAĞIZ?”
-Peki bu kadar baskı ve şiddete maruz kalan Aleviler ne yapmalı?
Alevi hareketi, Türkiye’de siyasi bir aktör olmaya başladığı 1990’lardan beri Alevilerin Alevi olmayanlarla eşit düzlemde siyasal ve kamusal alanda var olmasını amaçlayan bir siyasi dil inşa etmeyi amaçladı. Eşitliği fiiliyata dökecek iki kavramsal sete sıklıkla başvurdu: Yurttaşlık ve laiklik. Alevi hareketi bugün Alevilerin yurttaşlık haklarından tam ve eşit şekilde yararlanması gerektiğini savunuyor ve bu savunusunu da eşit yurttaşlık söylemiyle örüyor. Eşit yurttaşlık farklı boyutları da olmak üzere üç temel sacayağı üzerine kurulu: Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması, zorunlu din dersleri uygulamasına son verilmesi ve cemevlerine ibadethane statüsü tanınması.
Alevilerin maruz kaldıkları bütün baskı ve ayrımcılığa rağmen kendi kimlik mücadelelerini bu ülkenin eşit yurttaşı olma mücadelesiyle el ele yürütmesini çok önemli ve anlamlı buluyorum. Bugün dünyada kimlik meselelerinin tartışıldığı bir çok ülkede çözüm bekleyen can yakıcı bir soru var: Farklılıklarımızı sürdürerek bir arada nasıl yaşayacağız?
Alevi hareketinin kendi kimliğini, o kimliğin biricikliğine vurgu yapan bir kültürel özcülükle değil de o kimliği taşımayanlarla eşit düzlemde yaşamaya odaklanan eşit yurttaşlık anlayışı üzerinden savunmaya çalışması çok anlamlı. Bu politikleşme hattının sürdürülmesinin Türkiye’nin demokratikleşmesine ve toplumsal barışına önemli katkılar sunacağına inanıyorum.
MEHMET ERTAN KİMDİR?
“Doktora derecemi Boğaziçi Üniversitesinde Modern Türkiye Tarihi alanında aldım. Şu anda Düzce Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde doktor öğretim üyesiyim. Türk siyasal hayatı, Alevilik çalışmaları, kimlik siyaseti alanlarında çeşitli ulusal ve uluslararası dergilerde ve derleme kitaplarda yayınlanan makalelerim var. “Aleviliğin Politikleşme Süreci: Kimlik Siyasetinin İmkan ve Kısıtlılıkları” başlıklı kitabın yazarıyım.”
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Dersim’de, “tam demokrasi” vurgusu yaparken, “Kürt meselesini de Alevi meselesini de çözmenin tam zamanıdır” dedi.
Babacan, partisinin çalışmaları için gittiği Dersim’de konuştu. “Alevilerin kamuda istihdamının önündeki fiili engellerden çok rahatsızız” diyen Babacan “Kimse çıkıp ‘Alevi şöyle olur, böyle olur’ diye kafasına göre konuşmayacak. Cemevlerine, camilere tanınan maddi ve diğer hakların tamamını tanıyacağız” dedi.
“ANKARA’NIN CESUR OLMA VAKTİ GELMİŞTİR”
Babacan şöyle konuştu:
“DEVA Partisi’ne göre, bugün; Kürt meselesini de Alevi meselesini de çözmenin aslında tam zamanıdır. Türkiye buna hazırdır. Ancak bu cesaret ve samimiyet işidir. Ankara’nın artık cesur olma vakti gelmiştir. Kangrenleşen sorunları çözme vakti gelmiştir. Yaraları sarmak, yaralı hafızaları adaletle onarmak, yarınlara umutla bakmak bizim elimizde.”
EŞİT VATANDAŞLIK HUKUKU
“Biz; neyin hak, neyin imtiyaz olduğunu çok iyi biliriz. Hiç kimse için hiçbir imtiyaz da istemiyoruz. Biz sadece hakkın terazisinde eşitlenmeyi hedefliyoruz. ‘Eşit vatandaşlık’ hukuku diyoruz. Eşit vatandaşlığın Türkiye’nin pek çok sorununu çözme yönünde dev bir adım olacağını biliyoruz.”
“DERSİM TARİH BOYUNCA AYRIMCILIĞA MARUZ KALDI”
“Demokrasi açığı Türkiye’de çok acılar yaşattı, yaşatıyor. Dersim, tarih boyunca ayrımcılığa, haksızlığa maruz kaldı. Bunu çok iyi biliyorum. Sözü yasaklayarak acıları saramazsanız. Sorunları inkâr eden, o sorunu hiçbir zaman çözemez.”
“KİMSE ÇIKIP ‘ALEVİ ŞÖYLE OLUR’ DİYE KONUŞMAYACAK”
“İktidar, Alevi vatandaşlarımızı rahatlatacak adım atmak istiyorsa önce ayrımcılık hissettiren uygulamaların hepsine son verecek. Kimse çıkıp ‘Alevi şöyle olur, böyle olur’ diye kafasına göre konuşmayacak. Arkadaş, hiç kimseye, kimliğini nasıl yaşaması gerektiğini dayatamazsın. Biz burayı özgürlükler ülkesi yapacağız. Herkes kendi inancını, yaşam tarzını nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşayacak. Devletin görevi insanların inancına, yaşam tarzına şekil vermek değil.”
“ALEVİLER RAHATSIZ”
“Alevilerin kamuda istihdamının önündeki fiili engellerin hepsini biliyoruz. Bundan gerçekten çok rahatsızız. Hiçbir vatandaşımızın, devlette işe girerken, terfi alırken, üst düzey yönetici olurken ayrımcılığa uğramasına izin vermeyeceğiz.”
“CEMEVLERİNİN HAKLARINI TANIYACAĞIZ”
“Cemevlerine, camilere tanınan maddi ve diğer hakların tamamını tanıyacağız. Devlet camilere nasıl destek veriyorsa, aynısı cemevlerine uygulanacak. Bizim belediyelerimiz imar planlarında cemevlerine yer ayıracak. Özgürlükçü laiklik anlayışımızdan hiçbir zaman sapmayacağız. Tekrar ilan ediyorum: İktidarımız döneminde herkes hakkın terazisinde eşitlenecek.”
“HEDEFİMİZ TAM DEMOKRATİK TÜRKİYE’DİR”
“Bizim hedefimiz çok açık. Kimliği, dili, dini, mezhebi, siyasi görüşü, yaşam felsefesi ne olursa olsun, herkesin eşit ve onurlu bir vatandaş olduğu Türkiye’dir. Bizim hedefimiz, ‘Hepimizin Türkiye’sidir. Demokratik bir devlet, hiçbir vatandaşını yok sayamaz. Hiçbir vatandaşını beriki, öteki diye ayırt edemez. Bizim hedefimiz tam demokratik Türkiye’dir.”
PİRHA – Yazar Erdoğan Aydın ‘Cumhuriyetin İkinci Yüz Yılı İçin Aleviler Bugünü ve Geleceği Tartışıyor’ çalıştayında yaptığı konuşmada hükümetin Şahkulu Dergahında Alevilerle olası görüşmeye dikkat çekerek, “İrademizin temsil edilmediği bir masayı kabul edemeyiz. İktidarın mevcut geldiği nokta Alevi toplumunun sorunlarını da ‘Ben çözerim’ diye bir karşı hegemonya koyma çabasıdır” dedi.
Alevi kurumları tarafından düzenlenen ve iki gün sürecek ‘Cumhuriyetin İkinci Yüz Yılı İçin Aleviler Bugünü ve Geleceği Tartışıyor’ çalıştayının ilk günü konuşmacıların sunumu ile devam ediyor.
Çalıştayda söz alan bir isim de Araştırmacı-Yazar Erdoğan Aydın oldu. Aydın, iktidarın Aleviliğe yaklaşımını eleştirerek “Alevi toplumu artık en farklı yerlerde duran kesimler de dahil olmak üzere toplumunun öncülerinin hiçbiri, artık bu toplumun haklarının çimento veya devletle kurulacak özel ilişkiler veya Kültür Bakanlığı üzerinden kurulamayacağını biliyor” vurgusu yaptı.
“İRADEMİZİN TEMSİL EDİLMEDİĞİ BİR MASAYI KABUL EDEMEYİZ”
Erdoğan Aydın, yapılan çalıştay ile birlikte bir araya gelmenin önemli bir eylem olduğunu ifade ederek, şunları ifade etti:
“Bu salonda önemli temsilcilerin bir araya gelip bizlere ‘Artık birlikteyiz ve bu birlikteliğimizi hiçbir güç bozamaz’ diyen bu kararlılıkları çok nettir ki bu bir eşit yurttaşlık mücadelesidir. Bu ‘Biz Aleviyiz ve varız’ diyenlerin mücadelesidir. Bu ‘Bizimle yapılacak her türlü görüşmenin köşeye sıkıştırılmış bireyler ve tek tek dedelerimiz, derneklerimizle değil, bizleri kolektif olarak temsil eden, seçilmiş temsilcilerimizle masada olduğu bir yerden ancak halledilebilir’ diyen bir iradenin de göstergesidir. Dolayısıyla ola ki ben kendi adıma böyle bir şey beklemiyorum. Çünkü son dönemde siyasal İslamcı hattı giderek daha da derinleşen ve pervasızlaşan bir iktidarın, böylesi bir konjonktürde Alevi toplumunu seçilmiş ve kimlik haklarını net çizen temsilcilerle masaya oturmak gibi kendisi açısından risk ama toplum açısından büyük bir kazanım olan bir riske girmeyeceğini düşünüyorum. Buna rağmen böyle bir olasılığa en azından A, B, C planı üzerinden hazırlıklı olmak çok büyük önem taşımakta.
Ola ki bu görüşmede Şahkulu Dergahı, Alevi toplumunun merkezi temsilcilerini devre dışı bırakarak bir görüşme yaparsa başta Şahkulu Dergahının yöneticileri olmak üzere mutlaka şu cevapla karşılanmalı ‘Biz burada tek başımıza Alevi toplumunun sorunlarını da Şahkulu Dergahının sorunlarını da tek başına temsil, ifade etmeye yeterli değiliz. Bizimle birlikte yan yana durduğumuz ve ülke çapında irademizi temsil eden seçilmiş arkadaşlarımızın olmadığı bir masayı meşru kabul edebilmemiz ve bu temelde daraltılmış, köşeye sıkıştırılmış bir yerden yapılacak bir görüşmeyi meşru kabul edebilmemiz mümkün değildir’ tavrını sergilemesi lazım.”
“DÜŞMANLAŞTIRMAYA ÇALIŞAN BİR DİL İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
Yazar Erdoğan Aydın, AKP İktidarın artık Alevi toplumunun ne derece örgütlü olduğunu bildiğini belirterek şöyle devam etti:
“Neyi savunacağını, hangi çizgide durması gerektiğini net bir şekilde bilen, eşit yurttaşlık talebinden vazgeçilemez olduğunu söyleyen bir duruşa sahip olan kesimleri bildiğiniz gibi kah ‘Avrupa’nın ajanı’ kah ‘Alisiz Alevilik’ gibi aşağılayıcı ifadelerle düşmanlaştırmaya çalışan bir dil ile karşı karşıyayız. Bölmeye çalışırken boyun eğmeyenlere, razı olmayanlara düşmanlaştırıcı bir dille ötekileştirmeye çalışılıyor.
İktidarın mevcut geldiği nokta Alevi toplumunun sorunlarını da ‘Ben çözerim’ diye bir karşı hegemonya koyma çabasıdır. Alevilerin sorunlarını çözmeyi ancak ‘ben yaparım’ derken mümkün olabildiğince örgütsüz, kendi değerlerini satmaya hazır hale getirebildiği kesimleri adeta en zayıf noktalarından yakalayıp kendisine teslim almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte mutlaka Alevi kurum önderlerinin, devletle yapılacak görüşmelerde merkezi kurumların ortak bir dil oluşturması önemi çok büyüktür.
“ALEVİ HAFIZASI MUTLAKA EŞİT YURTTAŞLIK EKSENİNDE OLMALI”
Eğer Alevi sorunundan söz ediyorsak, örneğin 2 çizgi mücadelesi var; ‘ya buradansın ya şuradansın’ diyen bir ikileme kendimizi hapsedemeyiz. Hapsetmeye kalktığımız andan itibaren 1200 yıldır hesaplaşma imkanlarımızı tümüyle alıp çöpe atmış oluruz. Tekke zaviyelerin kapatılmasından, Dersim Katliamı’ndan, Maraş Katliamı’ndan, Alevilerin kendi köylerinde bile ancak cami ile tanımlanan köy kanunundan ve daha sayabileceğimiz Aşık Veysel’in kırılan sazına kadar hiçbir konuyu tartışamayız. Dolayısıyla Türkiye’deki ilericiler ve gericiler, cumhuriyetçiler ve Osmanlıcılardan bir tanesinin askeri oluruz. Askeri olduğumuz zaman Alevi sorunu çözülmemiş olarak kalmaya, zorunlu din dersleri görece yasal bir değişiklik yapılmadan yumuşatılsa bile sürmeye devam edecek. Alevilerin cemevleri kabul edilmemeye devam edecek. Dolayısıyla eğer biz kendimizi ilericilik-gericilik gibi bir hatta, ‘ya ondansın ya bundansın’ çizgisine hapsettiğimiz andan itibaren sadece AKP’ye karşı mücadele eden, Osmanlı hafızasını dirilten ama 1. yüzyılda yaşadıkları mağduriyeti, azalmayı, asimilasyonu bugün Aleviler içindeki bazı farklılaşmaların bizzat nedeni olan ayrışma nedenlerini aşamayız. O nedenle Alevi hafızası mutlaka eşit yurttaşlık ekseninde olmalı.”
PİRHA –Alevi çatı örgütleri tarafından bugün ve yarın (17-18 Eylül) yapılacak çalıştayın açılışı yapıldı. Kurum yöneticileri, Hacı Bektaş Veli Dergahını ziyaret ederek toplu fotoğraf verdi.
Yedi çağırıcı Alevi kurumu olan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE), Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), Alevi Kültür Dernekleri (AKD), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) organize ettiği “Aleviler bugünü ve geleceği tartışıyor” şiarıyla düzenlenen büyük toplantı için toplanıldı.
Türkiye ve Avrupa’daki Alevi örgütleri Hacıbektaş’ta bir araya geldi. Yedi Alevi çatı örgütü tarafınca organize edilen iki günlük çalıştay öncesinde kurum yöneticileri, Hacı Bektaş Veli Dergahını ziyaret etti.
Saat 10:00’da Kemal Kılıçdaroğlu Kültür Merkezi’nde başlayan çalıştay öncesinde kurum yöneticileri ve yönetim kadroları, 09:30’da Hacı Bektaş Veli Dergahında buluştu.
Pirin huzuruna çıkan kurum yöneticileri, sonrasında toplu fotoğraf çektirerek birliktelik mesajı verdi.
YENİ DÖNEM İÇİN YOL HARİTASI HAZIRLANACAK
2 gün sürecek çalıştay sonucunda, gelecek sürece dair hak kazanımları, Alevilerin yaşadıkları sorunlar ve son süreçte AKP iktidarının hayata geçirmek istediği Alevi politikalarına karşılık tartışmalar yürütülecek. Çalıştay sonucunda Alevi toplumunun izleyeceği yol haritası da belirlenmiş olacak.
PİRHA – Garip Dede Dergahı Yönetim Kurulu Başkanı Celal Fırat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Alevi sorununa ilişkin tutumunu eleştirdi. Mevcut soruna “İhtiyaç meselesi olarak bakmamak gerekir” diyen Fırat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “Osmanlı fetvalarında katilleri motive eden bu kirli politik anlayışla hareket eden sayın Erdoğan’ın tavrı yanlıştır, taraflıdır” sözleriyle eleştirdi.
AKP’li yetkililerin, cemevlerini dolaşması ve ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ankara’da Hüseyin Gazi Türbesi’ne gitmesiyle başlayan tartışmalar sürüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2 Eylül’de İstanbul’da yaptığı konuşmada “Allahsız, Muhammedsiz, Alisiz Alevilik olmaz. Sadece sapkın zevklerin üzerine bina edilmiş Alevilik de, Müslümanlık da, Türklük de, Kürtlük de olmaz” sözleri Alevi kamuoyunda eleştiri ile karşılandı.
“HER İNANÇ, GELENEK VE GÖRENEKLERİNİ KENDİ KARŞILASIN”
Garip Dede Dergahı Vakfı ve Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Başkanı Celal Fırat, Erdoğan’ın konuşmasına karşılık video mesaj paylaştı. “AKP iktidarının, cemevi ziyaretlerine ilişkin meseleyi artık ihtiyaç meselesi boyutunda görmemek gerekiyor” diyen Fırat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı konuşmaların incitici olduğunu söyledi.
Celal Fırat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ayrıştırıcı bir üslup kullandığını belirterek “Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir. Bir yerleri fethetmenin mantığı da yok! Basit bir sözle bu hakkı Alevilere vermek lazım. Türkiye’de yaşayan her inanca ne veriliyor ise veyahut da her inanç kendi gelenek ve göreneklerini Avrupa’da olduğu gibi kendileri karşılasın” ifadelerini kullandı.
“ALEVİLERİ SAPKINLIKLA SUÇLAYIP KİTLENİZİ COŞTURAMAZSINIZ” Celal Fırat konuşmasının devamında ‘Anlayış eksikliğiniz hoşgörüyü yok ediyor Sayın Erdoğan’ başlıklı bir metin okudu. “Aleviler hiçbir inançsal eylemini Sünniliğe göre ispatlamazlar” diyen Fırat, şunları söyledi:
“Sayın Erdoğan kitlesini coşturmak adına Alevileri sapkınlıkla suçlamıştır. Sayın Erdoğan, Sünni İslam’ın emir, tavsiye ve yasaklarına uymayan, namaz kılmayan, oruç tutmayan Alevileri sapkın göstermiş ve tanımlamıştır. Osmanlı fetvalarında hakim olan gericileri, yobazları ve katilleri motive eden bu kirli politik anlayışla hareket eden sayın Erdoğan’ın tavrı yanlıştır, taraflıdır. Alevilerin temel kabullerine, inancına, davranışlarına ve toplumsal değer yargılarına sevgi, hoşgörü ile değil anlayış eksikliği ile yaklaşan Sayın Erdoğan’a Alevi toplumunun cevabı şudur:
Anadolu coğrafyasında bizler hiçbir zaman silinememiş Hacı Bektaşi Veli, Pir Sultan Abdal, Yunus Emreler, Mevlanalar ve nice Alevi eren ve evliyası kadın toplulukların hoşgörüsüyle Şah-ı Merdan Ali’yi bu toplum, yaşamlarına dahil etmiştir. Ve bu toplum Ali’ye olan aşkını sözle, sazla anlatarak baş köşesine koymuştur. Bu sevgi sizin tanımınıza göre dinsel veya ırksal bir cümle değildir. Anadolu topraklarında yaşayan halkların sevgide buluşmasıdır. Bu sevgi dünyadaki birçok anayasadan daha özgürlükçü daha insancıl ve adildir. Barışı öğütleyen Alevileri sapkınlıkla suçlayıp kendi kitlenizi coşturamazsınız. Bizler şunu çok iyi bilmenizi istiyoruz; Aleviler inancını vahabi İslam mantığına göre teyit etmezler. Aleviler hiçbir inançsal eylemini Sünniliğe göre ispatlamazlar. Aleviler hizaya gelmezler ve en önemlisi Alevi toplumunun, sizin emir tavsiyelerinize ihtiyacı yoktur.
Bu nedenlidir ki Aleviliğin tanımını kirli bir terim haline getiremezsiniz. Siz bu davranışınızla Aleviliğe karşı önyargı ve ayrımcılığı çoğaltmaktasınız. Farklılıklara karşı tehdit algısını arttırarak Alevilere gözdağı veriyorsunuz.”
“ALEVİLERİN FARKLI OLMA HAKKI ELİNDEN ALINMIŞTIR”
Celal Fırat, Alevi toplumuna da çağrıda bulunarak şöyle devam etti:
“Eşit, özgürlükçü, laik değerleri temel alan bir anayasa ile yönetilmesini istediğimiz ülkemizin Cumhuriyet anlayış ve geleneğinin bittiğine maalesef bu sözlerle bir kez daha şahitlik ediyoruz. Sayın cumhurbaşkanının, ‘yeni devletimizi kurduk’ sözleri çok inançlı çok dinli ve çok kültürlü bir devlet anlayışının bittiğinin göstergesidir. Yeni kurulan bu devlet Alevilerin farklı olma hakkını, eğitime erişimini, kamusal alanda görünürlüğünü elinden almıştır. Toplumun farklı olana karşı gösterdiği hoşgörü kültürünü tamamen yok etmiştir.
Bu sürecin temel kaynağı din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. İnsan gerçekliği üzerine kurulmuş sosyal, kültürel, siyasi adaleti sağlaması gereken devlet insanları, tanrı karşısındaki eylemlerini düzenleme bu görevleri tanımlama ve uygulamasına kalkışmıştır. Devlet adamları, siyasi parti mensupları, dinin gölgesinde kalarak akla, mantığa ve çağa uygun olmayan fetvaları meşrulaştırmışlardır. Devletin her yanlışını kutsayan, hak ihlallerine göz yuman din adamları, devletin gücünden yararlanarak farklılıkları yok saymışlardır.
Geçmişte olduğu gibi bugün de dönüştürülmek istenen, eşitsizliklerden kurtarılamamış, kamusal, siyasi, sosyal, ekonomik alanda ise özgür olmayan tek toplum Alevilerdir denilebilir.
“CUMHURBAŞKANININ CEMEVLERİ KONUSUNDAKİ TUTUMUNUN DOĞRU BULMUYORUZ”
Biz Aleviler olarak sadece şunu sormak istiyoruz; özgür bireylerin onayları ile oluşan toplumsal sözleşme olan bir Cumhuriyet Anayasası var. Bizler ‘bu anayasa toplumsal bir sözleşmedir’ diyoruz. Bu sözleşmenin parçası olan bireyler olarak özgür, eşit bir statü, hak ve adaletin sağlanmasını, bu kavramların vatandaşlık tanımı içine alınmasını istiyoruz. Hükümetin, Alevileri susturmak için pratik çözüm üretmesini ise şeyhülislamlık kurumunun devlet içinde geleneğinin devamına bağlıyoruz. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi ve Cemevi Daire Başkanlığı ya da Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı gibi bir birim oluşturulması da bu geleneğin bir tekrarıdır. Dolayısıyla cumhurbaşkanının, cemevleri konusundaki tutumunu doğru bulmuyor, geçici idari düzenlemelerle eşit vatandaşlık hakkı sağlanamaz diyoruz.”
PİRHA – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Hüseyin Gazi Cemevine gitmesinin ardından tepkilerin odağında olan isimlerden cemevinin dedesi Hüseyin Öz sorularımızı yanıtladı. Buluşmadan dolayı mutlu olduğunu söyleyen Öz, Tayyip Erdoğan’ın ziyaret günü posta oturmadığını iddia ederek, “Dede nerede oturursa post oradadır. Orası o gün yemek düzenine göre ayarlanmıştı” dedi. Hüseyin Öz ayrıca AKP iktidarının “iyi şeyler” yapacağına inandırmış kendini.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, 8 Ağustos’ta Ankara’daki Hüseyin Gazi Cemevi’ne gitmesinin ardından başlayan tartışmalar devam ediyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun danışmanı Arif Ali Özzeybek tarafından organize edilen ziyarette sembol resimlerin indirilip, cemevini yeniden dizayn edilmesinin ardından eleştiriler ve tepkiler yükseldi. Cemevinin Erdoğan’a göre dizayn edilmesine verilen tepkiler sadece Alevi toplumundan değil, aydınlardan, aydın ilahiyatçılardan, gazeteci-yazarlardan ve yurttaşlardan da geldi.
Ankara dışından dedelerin yanı sıra Bektaşi babaları ve akademisyenlerin de yer aldığı Erdoğan ziyaretinde yaşanan olumsuzluklardan ‘Asıl sorumlu’ Hüseyin Gazi Vakfı ve dernek yönetimi oldu.
“HEMEN İHRAÇ KARARI ALINDI”
Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) yaşananların ardından, bileşenleri olan Hüseyin Gazi Vakfı hakkında ihraç kararı aldıklarını duyurdu. Uzun yıllardır Hüseyin Gazi Cemevinde hizmet yürüten Hüseyin Öz Dede ise düşkün ilan edilip eleştirilerin odağındaki isim oldu.
Erdoğan’ın ziyaretinden bugüne kadar ne değişti? Hüseyin Öz dede, cemevinde yaşananlar ve bu tepkiler karşısında bir özeleştiride bulunuyor mu? Yaşananların hangi sonuçları doğuracağının farkında mı?
Hüseyin Öz, Hüseyin Gazi Cemevi ve Hacıbektaş programları da dahil olmak üzere sorduğumuz soruları yanıtladı.
PİRHA: Toplumun merak ettiği husus şu: 20 yılı aşkın süredir AKP iktidarda, Alevilik adına birçok eylemlerine rastladık ama hiçbiri olumlu değildi. Ne oldu da tam da böyle bir süreçte Alevi toplumuna, inancına ilgi gösterir hale geldiler?
HÜSEYİN ÖZ: “Kültür ve İçişleri Bakanlığı ortaklaşa, Danışman Ali Arif Özzeybek aracılığıyla yaklaşık 2 yıldır bir çalışma yürütüyor. Bir buçuk yıl önce benimle de görüşmüşlerdi. Görüşmemizde kendilerine ‘Geçmişte de bir takım açılımlar yapıldı. Alevi olmayanlarla Alevilerin sorunlarını tartıştınız. Herhangi bir sonuç almadan kapandı ve unutuldu. Şimdi bu çalışmada benzeri bir şekilde mi sonuçlanacak?’ dediğimde ‘hayır’ dedi ve bütün cemevlerini gezdiğini dede ve kanaat önderlerinden görüşler topladığını ve raporlaştırdığını ardından ise İçişleri ve Kültür Bakanına takdim edeceğini söyledi. Onların da cumhurbaşkanına sunacağını belirtti. Geçmişte olduğu gibi hayal kırıklığı ile sonuçlanmayacağını söylemişti. Cemevlerini dolaştılar ve ardından ise cumhurbaşkanının buraya gelmesi ani bir şekilde gerçekleşti. Hiç beklemediğimiz bir şeydi. Ziyareti, muharrem ayının içerisinde olmasına ve cemevlerine yönelik saldırılara bağladık. Bu saldırılardan ötürü bizim gönlümüzü almak, devletin yanımızda olduğunu göstermek amacında olduğunu düşündüm. Cumhurbaşkanının geleceği konusunu da bizden duyurmamamızı istediler. ‘Gelmeyebilir’ şeklinde bir aktarım olmuştu.
Programı bizler organize etmedik. Aslında bizler organize etmeliydik. Bizim istediğimiz şekilde olmalıydı ama inisiyatifimiz dışına çıktı. Aslında ben mutlu da oldum. 20 sene önce sayın cumhurbaşkanı cemevlerine farklı şeyler söylüyordu. Bir ilki gerçekleştirdi. 20 sene önceki düşüncelerinin değiştiğinin, doğru olmadığının ifadesidir bana göre.
“CEMEVLERİNE BİR MEŞRUİYET KAZANDIRMIŞ”
-Erdoğan’ın yaklaşımını samimi buluyor musunuz?
20 yıllık icraatlarına baktığımız zaman insanın kafasında bir takım soru işaretleri getiriyor. Ama ziyareti olumlu buluyorum. 20 sene önceki tavrıyla şimdiki tavrı arasında elbette büyük bir fark var. Yani 20 sene önce farklı düşüncelere sahip sayın cumhurbaşkanı bugün gelerek bizim cemevlerimize; kendi açımızdan tabii meşrudur ama devletin katında cemevlerine bir meşruiyet kazandırmış oldu.
-Cumhurbaşkanı ile olan buluşmanız sonrasında bakanlıklar ve belediyeler ile görüşmeleriniz sürecek mi?
Evet sürecek. Görüşmelerimiz de oluyor.
“BİZİM DE HAKKIMIZ VAR”
-Bir tartışma da, Alevi kurumlarının özellikle hükümet ve yerel yönetimlerle ayrılmaz bağ kurması yönünde oluyor. ‘Kamudan yardım alınıp cemevi inşa edilmemeli’ gibi söylemler var. Bu eleştirilere nasıl bakıyorsunuz?
Belediyeler aracılığıyla aşure dağıtılmasını doğru bulmam ama belediyelerden çeşitli yardımlar almak, hatta yalnız belediyelerden değil çeşitli kamu kurumlarından yardım almak kadar doğal bir şey yoktur. Biz vergi vermiyor muyuz? Genel bütçeden şimdiye kadar Alevi kurumlarına ne ayrıldı? Burada doğal olarak bizim de hakkımız var.
-Hükümetin Alevi politikasında bir de Kerbela gezisi var. Dedeleri götüreceklerini açıkladılar ancak Alevi örgütleri bu çalışmaya tepki gösterdi. Size de katılım için teklif geldi mi?
Evet bana da teklif geldi.
PİRHA-Katılacak mısınız?
Evet gideceğim.
“KERBELA’YA GİTMENİN NE SAKINCASI VAR?”
-Bu organizasyon dedelere ne fayda sağlar? Kurumların söylediği gibi olası zararlar nelerdir?
Bu gezinin ne zararı olabilir? Şimdi Hacıbektaş’ta gençleri kampa götürdüler, çeşitli etkinliklere kattılar. Arkadaşlarımız bunun için ‘gençleri asimile ediyorlar’ falan dediler. Öğrendiğim kadarıyla çok güzel bir gezi olmuş. Gençlere çeşitli akademisyenler konuşmalar yapıp ders vermiş. Alevi yol ve erkanı hakkında bilgiler verilmiş. Yani bunda bir mahsur görmüyorum. Kerbela’ya gitmenin ne sakıncası var, o konuda net bir şeye sahip değilim ama ne zararı olabilir ki? Önemli olan senin ne yaptığın. Devletle, çeşitli kamu yöneticileri ile görüşebilirsin. Önemli olan onların düşüncesi değil, senin ne yapıp konuştuğun, ne hizmet ettiğin önemli.
“IŞIK GÖRDÜM?”
-Hükümete karşı dün ile bugün arasında fikirlerinizde bir değişiklik oldu mu?
Egemen’e karşı fikirlerim değişmedi. Önemli olan devlete karşı olan fikirlerim. Hükümetler gelip geçicidir ama devlet daimidir. Devletin bizimle diyalog kurması olumludur. Devleti muhatap almayıp kimi muhatap alıp, sorunlarımızı tartışıp çözüme ulaştıracağız?”
– Alevi sorununu çözme konusunda AKP iktidarında bir ışık gördünüz mü?
Evet gördüm diyorum. Samimiyetsiz, yüzeysel baktıklarını düşünmüyorum. Tamamen sorunlarımız çözülmese bile kısmen bir takım adımların atıldığına inanıyorum.
“CUMHURBAŞKANI BU İŞLERİN SONUÇLANMASI TALİMATINI VERDİ”
– İktidar yetkilileri ile yaptığınız görüşmelerde ‘Cemevlerine statü vereceğiz. Artık devletin, Aleviliğe bakışı değişecek’ gibi benzeri konuşmalar oldu mu?
Türbe ziyaretinde Cumhurbaşkanı ile ayaküstü görüşme olanağımız oldu. Kendisine ‘Sayın Cumhurbaşkanım, Alevi toplumu burada sizden bir müjde bekliyordu. Umarım bu müjdeyi Hacıbektaş’ta verirsiniz’ dedim. Örneğin cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması, diğer ibadethanelere tanınan hakların cemevlerimize de tanınması gibi şeyleri dillendirdik. Bunların adım adım gerçekleşeceğini söylediler. Dolayısıyla bu şeylerden ötürü mutlu olduk. İçişleri ve Kültür Bakanlığının haricinde çalışmalara Adalet Bakanlığı’nın da dahil olduğunu cumhurbaşkanı söyledi. Adalet Bakanlığının bu işlere dahil olmasında ben bir umut ışığı gördüm. Şöyle ki ‘bunların hukuki altyapısı oluşturulacak demek ki’ diye düşünüyorum. Sayın cumhurbaşkanının bu işlerin sonuçlanması, hızlandırılması talimatını verdiğini biliyorum.”
“BİZİM CEMEVLERİ ÇOK AMAÇLIDIR!”
– “Cemevinde iftar açıldı” söylemine toplum tepki göstererek, “Bizde iftar olmaz. Oruç açma vardır” dedi. İkincisi, ‘Neden cemevi içerisinde böyle bir program yapıldı?’ eleştirisi var. Siz ne cevap verirsiniz?
Ben o eleştirileri haksız buluyorum, bizim cemevleri çok amaçlıdır. Geçmişte cemevlerimizde lokmalar yenirdi. Lokma için özel bir yer yoktu, cemevinin içinde yeniyordu. Cemevinde düğün yapılırdı, siyaset konuşulurdu, yani orada yemek yemişsin, oruç açmışsın bunlar basit ayrıntılar. Ayrıca adına ha oruç açma demişsin, ha iftar. Kelimelerle oynamak bana göre basit şeyler.
“CUMHURBAŞKANI POSTA OTURMADI”
-Erdoğan’ın posta oturtulması doğru muydu? Bu konuda bir özeleştiriniz var mı?
Posta oturdu demek çok ağır bir eleştiri. Cumhurbaşkanı posta oturmadı. Dede nerede oturursa post oradadır. Ayrıca bir ülkenin en üst makamında oturan bir zat geldiğinde Elbette geldiği yer bellidir. Evimize bir misafir geldiğinde dahi baş köşesine oturturuz. Orası post değil o gün yemek düzenine göre ayarlanmıştır ve orada oruç açıldı herkes lokmasını yedi. Yani cumhurbaşkanına bizler ayrı bir koltuk, arkasına bir yastık koymadık.”
-Yaşananlar sonrası Alevi örgütleri sizi çokça eleştirdi. Düşkün ilan edenler de oldu. Sonrasında örgüt yöneticileri ile bir araya geldiniz. Bu tartışmalar nereye evrilir sizce?
Tartışmalar bazen doğrunun olmasına da yarar. Konuşulur, tartışılır, çeşitli zıt fikirler çarpışır ama sonuçta doğruyu buluruz. Tartışmaların olmasından dolayı ben rahatsız değilim.
– Alevi inancının İslamiyet içerisinde eritildiği kaygısı söz konusu. İktidarın da en çok bu amaçla adım attığı ifade ediliyor. Bu konudaki düşünceniz nedir?
Ben şu anda öyle bir şey görmüyorum. Uygulamalarda, benim şahsen yaşadığım pratikte öyle bir şey yok. Birlik, beraberlik güzeldir. Devlet şimdiye kadar bize şaşı bakıyordu bugün ise yanımıza geliyor. Bundan güzel birleştirici, bütünleştirici şey olmaz ki.”
“BENİM OTURACAĞIM YERE BAŞKA BİR DEDE OTURDU, VATANDAŞLARDAN BİRİ GÜLBENK OKUDU”
-Ancak Hacıbektaş’ta yapılan törenlerde kaçınıldı. Cumhurbaşkanı farklı bir program geliştirdi ve Alevi örgütlerinin programına dahil olmak istemedi buna ne demeli?
Her sene devlet programı farklı oluyor. Çatı örgütlerimiz bir genelge yayınlamışlar, ben de şahsen o genelgeyi görmedim. Bizi davet ettiler ve biz de o davete icabet ettik. Beni de şundan ötürü davet ettiler, Hüseyin Gazi’deki oruç açma günü yaşananlar bizim inisiyatifimiz dışında oldu. Ben de eleştirilerimi dile getirdim. Cumhurbaşkanının geldiği gün ben kendisinin oturacağı yere kadar refakat edip ardından yanına oturup hoş geldin konuşması yapacaktım. Ardından gülbeng okumak üzere oradan bir dedeye söz verecektim ancak hiçbiri olmadı. Benim oturacağım yere de başka bir dede oturdu. Saygısızlık olmaması için o dedeye ‘kalk’ demedim. Vatandaşlardan biri de hemen gülbeng okudu ve ardından benim moralim bozuldu. Orada ev sahibi biziz. Sunumları bizim yapmamız lazım. Bununla ilgili eleştiriler yaparken ‘Hatta nereden buldunuz bu dedeleri. Bunların birçoğu dede bile değil. Kağıda bakarak okuyorlar’ dedim.
“ALLAH, MUHAMMET, ALİ DİYE SIRTINI PENÇELEDİM”
– O dedeleri kim çağırdı?
Sanırım bakanlık Türkiye’nin çeşitli illerinden 10 dede, baba getirdi. Benim bu durumlara olan eleştirilerimden kaynaklı muhtemelen gönlümü almak için Hacıbektaş’taki törende sayın cumhurbaşkanının yanına protokole eklediler. Cumhurbaşkanının oradaki konuşması da iyiydi. Bizim ritüellerimizi de biliyordu. Kendisine bir dua okudum, Allah, Muhammed, Ali diye sırtını pençeledim. Hacıbektaş’taki ziyarete içeriye fazla kimseye almadılar. Orada da ziyaret biçimi, niyaz edişi bizim ritüellere benziyordu. Ondan ötürü dersine iyi çalışmış diyorum. ‘Canlar’ diye hitap etti.
Gördüğüm yaşadığım durumlardan ötürü iktidarın iyi şeyler yapacağına inanıyorum ama bunun kısa zamanda olacağına kanaat getiriyorum.
-Yapılanları bir tür seçim yatırımı olarak yorumlamıyor musunuz?
Seçim yatırımı olsa 2 sene önceden hazırlanmaz. Bu yeni olan bir şey değil ki. 2 senedir bu adamlar bunun üzerine çalışıyor. Bazıları şov yapmak için geldi falan dediler. Şov yapacak adam göstere göstere gelir. Özellikle basından da gizlediler.
Yani ben kendi adıma niyetimden şüphe etmiyorum. İnsanlar farklı değerlendirebilir eyvallah, eleştirilere de eyvallah. Eleştiri eğer yanlışımız varsa düzeltmesine hizmet eder. Bundan ötürü umutluyum.”
PİRHA – Halkların Demokratik Partisi (HDP) Başkanvekilleri, Alevi toplumunun temel hak ve özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılması amacıyla TBMM Başkanlığı’na kanun teklifi verdi.
HDP Grup Başkanvekilleri Meral Danış Beştaş ve Saruhan Oluç, inanç özgürlüğünün sağlanması ve korunması, tarihi ve kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılması, kültürel çoğulculuğun korunması, farklılıkların yaşatılması ve bu bağlamda Alevi yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılması amacıyla TBMM Başkanlığına kanun teklifi verdi.
“Alevilerin İnançlarının Korunması Hakkında Kanun Teklifi” başlığı ile Meclis Başkanlığı’na sunulan yazının gerekçesinde Anayasa’nın 24’üncü Maddesine işaret edilerek “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” ifadesine yer verildi.
KANUN TEKLİFİNDE NELER VAR?
Söz konusu kanun teklifinde, devletlerin, bireylerin “din ve inanç özgürlüğünü” sağlayacak önlemleri almakla yükümlü olduğu vurgusu da yapıldı. HDP’nin kanun teklifinde okullardaki din derslerinin kaldırılması da gündeme getirilerek şu ifadelere yer verildi:
“Ana, babaya çocuklarının zorunlu din derslerinden muaf tutulmasını isteme hakkı tanınmalıdır.
Bu konuda özellikle dikkat edilecek nokta, devletin, din hizmeti verirken, bireylerin farklı dini inançları karşısında yansızlığını özenle koruması mecburiyetidir. Devlet sözünü ettiğimiz din hizmetini, ülkede mevcut başlıca din ve inanç gruplarının hepsine vermelidir. Bu, olmazsa olmaz koşuldur.
Ancak ne var ki; Türkiye’de pek çok inanç grubu inançlarını özgürce yaşayamamakta, baskı ve dayatmaların dışında ayrıca linç kültürünün de mağduru olmaktadırlar. Geçmiş dönemlerde yaşanan Yahudi mezarlıklarına saldırılar, kiliselere yönelik saldırı ve nefret odaklı söylemler ülkede inanç özgürlüğünün kullanılamadığının kimi örnekleridir. Elbette bu ayrımcı tutum ve nefret ikliminden en çok etkilenen kesim olarak Alevi toplumunun yaşadığı mağduriyet sürekli gündemde yer almaktadır.
Anayasanın 10uncu Maddesinin 1inci fıkrasında belirtilen eşitlik ilkesine göre, ‘Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir’ hükmü yer almaktadır. Ancak Aleviler ülkenin büyük bir toplumsal kesimi olmalarına rağmen, eşit yurttaşlık bağlamında din ve inanç özgürlüğüne dair çeşitli engellemelere tabi tutulmakta, dahası nefret söylemlerinin odağında yer almaktadırlar.
Alevilerin dini ritüellerini yerine getirdikleri cemevlerinin yasal statüsünün olmayışı, inançlarını istedikleri gibi yaşamalarının önünde önemli bir engel teşkil etmektedir. Yani anayasal güvence altında olan din ve vicdan hürriyeti Alevileri kapsamamakta, inançlarından ötürü baskıya maruz kalmaktadırlar.
Zorunlu eğitimin bir parçası olan din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde sadece Sünni inancına dair bilgiler verilmekte, diğer din ve inançlara yer verilmemektedir. Çocuklarının alacağı dini eğitimin; çocukların kendi inançlarını tanımaları yönündeki bir sistemle gerçekleşmesi veya tek bir dine dayalı eğitimden çocukların muaf tutulması yönündeki haklarını yargısal makamlar önünde arayan pek çok aile, AİHM’in ‘din ve inanç özgürlüğünün korunması’ yönündeki kararları ile elde etmişlerdir. Ancak devletin yapması gereken, ailelerin bireysel olarak kendi hak mücadelelerini yürütmek zorunda kalmaksızın bu hakların kendilerine teslim edilmesini sağlamaktır.
Alevilerin ibadethanelerinin yasal statüye kavuşturulması, kutsal mekanların korunması bakımından da zaruridir. Buna dair mevcut tüm kanunlarda bir değişiklik yapılması ve cemevlerinin statülerinin oluşturulması esastır. Cemevleri birer dernek değil, Alevilerin dini ritüellerini yaşadıkları ve geleceğe taşıdıkları kutsal mekanlardır.
Yine televizyonlarda, basın-yayın organlarında Alevilere yönelik ayrımcı ve hatta hedef gösteren söylemler yer aldığı halde bu duruma müdahale edilmemekte, bu da doğrudan Alevi yurttaşları odak haline getirmektedir. Ülkenin yakın tarihine bakıldığında, Aleviler büyük katliamların mağduru olmuşlardır. Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas katliamları bazı tarihsel örneklerdir. Alevi yurttaşların evlerinin işaretlenmesi de ayrımcılığın ve nefret söyleminin kristalize bir örneği olarak karşımızda durmaktadır.
Öte yandan kamuya yapılan personel alımlarında da bu durum net bir şekilde izlenmekte, memur statüsüne yapılan alımlarda Alevi yurttaşlar devre dışı bırakılmaktadır.
Özcesi Alevi yurttaşlar hem maddi hem de manevi anlamda sahip oldukları inanç ve kültür nedeniyle ayrımcılığın öznesi durumuna getirilmektedir.
Toplumsal barışın korunabilmesi aynı zamanda farklı inançlara saygı ile mümkündür. Bunu mümkün kılmak için ise yasaların koruyuculuğuna başvurmak gereklidir. Türkiye’de mevcut durumda, toplumun bir kesiminin dini vecibelerini yerine getirmesi için her türlü yasal düzenleme yapılırken, diğer bir kesimin dini vecibelerinin engellenmesi, taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ‘Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü’ maddesi ve Anayasa’nın 10uncu Maddesinde düzenlenmiş olan eşitlik ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir.
Bu bahisle Alevilerin inançlarının korunması amacı ile kanun teklifi hazırlanmıştır.”
PİRHA – Prof. Dr. Doğu Ergil, Rusya-Ukrayna savaşı ile Kürt ve Alevi sorununa ilişkin PİRHA’ya konuştu. Rusya’nın, amacına ulaşana dek tüm gücünü kullanacağına vurgu yapan Ergil, Türkiye siyasetinde yaşanan gelişmeleri de yorumladı. Alevi sorununda iktidarın tutumunu eleştiren Ergil, “Aleviliği, Sünniliğe dönüştürerek asimile edemezsiniz. Sünnilik adına Aleviliğe karşı durur, onun beklentilerini ‘sapkınlık’ olarak görürsen tabii ki ayrım doğar” ifadelerini kullandı.
Rusya’nın Ukrayna’ya dönük işgali tüm hızıyla sürüyor. Sivillere yönelik saldırılar da durmak bilmiyor. Ukrayna, son olarak ülkenin güneyindeki Mariupol şehrinde sivillerin sığınak olarak kullandığı tiyatro binasının Rusya tarafından bombalandığını açıkladı. Aktarılan bilgilere göre söz konusu binada 1200 kişinin bulunduğu belirtiliyor. Henüz ölü ve yaralılar konusunda ise net bir bilgi bulunmuyor.
Ukrayna, Rusya’nın “savaş suçu” işlediğini ifade etse de ne Avrupa ne de diğer dünya ülkeleri söz konusu bu savaşta etkin bir taraf olmuyor.
Savaşın başından bu yana sadece Mariupol’de dahi en az 2 bin 400 kişinin öldürüldüğü bilgisi paylaşılsa da asıl gerçeklerin savaş sonlandıktan sonra ortaya çıkacağı belirtiliyor.
“HER KOŞULDA KAÇINILMASI GEREKİR”
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Doğu Ergil ile Rusya işgaline dair yaptığımız sohbetteki ilk yorum da “Savaş bir trajedidir” yönünde oldu. Akademisyen Ergil, “Savaşın her koşulda kaçınılması gereken acı verici bir olay” olduğu vurgusunu yaparak, Rusya’nın amaçlarına, Dünya ülkelerinin ise yaşanan ölümlere neden kayıtsız kaldığını yorumladı.
Türkiye’nin temel sorunlarından Kürt sorununun çözümü için 63 kişilik Akil İnsanlar Listesi’nde de yer alan Doğu Ergil ile Rusya ve Ukrayna savaşı başta olmak üzere Alevi sorununa dek birçok başlığı konuştuk.
“NATO’NUN DA AMACI UKRAYNA’NIN MENFAATLERİ DEĞİL”
PİRHA-Günümüz Avrupa’sında bir savaş pek öngörülmezdi ancak çok yakıcı bir duruma şahitlik ediyoruz. Sizce Rusya’nın Ukrayna harekâtı batı ülkelerini birleştirdi mi? Rusya ile Avrupa ülkeleri arasında tam bir kutuplaşma oluştu denebilir mi?
DOĞU ERGİL: “Ukrayna gerçekten çok zengin bir tarım ülkesi. Avrupa’nın ‘ekmek sepeti’ denir. Ayçiçeği yağı ve buğdayın çoğunu bizler de oradan alıyoruz. Bu alanlar artık ekilip biçilemeyecek. Çünkü Rus ordusu sadece şehirleri tahrip etmiyor, aynı zamanda ekili arazileri de yakıyor. Bir an önce sonuca gidip Ukrayna halkına ‘Yeter artık bu çektiğimiz nedir?’ dedirtip kendi yönetimine baskı yapsın diye… Bu yaşananlara Avrupa ne kadar katlanır onu bilmiyoruz. O yüzden şimdilik bu savaş Avrupa ülkelerini birleştirmiş gözüküyor. Hatta NATO’yu ‘Demir Yumruk’ gibi yaptı iddiaları da var. Fakat NATO ‘Biz sana her türlü desteği veririz’ derken bu askeri müdahaleye karşı fiili bir şey yapmıyor. Çünkü NATO’nun da amacı Ukrayna’nın menfaatleri değil. ‘Rusya batağa saplansın, zor durumda kalsın ve NATO karşısında zayıflasın’ amacı güdüyor. Yani bunun da kurbanı Ukrayna halkı ve toprakları oluyor.”
“KİMSE BU DENLİ YIKICI BİR MÜDAHALEYE İNANMIYORDU”
-NATO planında sona gelindiği tartışmaları varken şimdi NATO’nun genişlemesi konuşuluyor. Bu mümkün mü?
NATO’nun karşısında ciddi bir tehdit ve rakip yoktu. O yüzden bu boşlukta Rusya hamlesini yaptı. Rusya, kendince ‘Şunlar şunlar olursa ben müdahale ederim’ diye yıllar öncesinde söylemlerde bulundu fakat kimse bu denli yıkıcı bir müdahaleye inanmıyordu. ‘Amaçlarımı elde etmeden bana karşı çıkılırsa elimdeki nükleer cephaneliği de harekete geçiririm’ diyor ki bu üçüncü ve belki de son Dünya Savaşı olur.”
“UKRAYNA’NIN FEDA EDİLMESİNE GÖZ YUMUYORLAR”
-Avrupa’nın da ABD’nin de bu savaşı hemen bitirebilecek gücü var ancak tam anlamı ile taraf olmuyorlar. Sizce Ukrayna gözden çıkarıldı mı?
Hayır öyle bir şey diyemeyiz fakat Rusya istediklerini elde etmesin diye Ukrayna’nın feda edilmesine göz yumuyorlar. Bir, askeri açıdan istediğini yapmasın, NATO karşısında güçlenmesin, Ukrayna ve Doğu Avrupa’da eski Sovyet Birliği nüfus alanında tekrar varlığını göstermesin ve burada NATO’yu dengeleyecek bir varlık sergilemesin isteniyor. Rusya bunu yapabildiği ölçüde NATO ve Batı istediğine kavuşamayacak. Rusya istediğini elde edinceye kadar maalesef Ukrayna’nın boğazını sıkacak ta ki nefesi kesilene kadar. Ukrayna ölmemek için ‘tamam artık dur’ diyecek. Bu tabii ki haklı bir şey değil çünkü egemen bağımsız bir ülke, istediği bloka yanaşır ya da savunma sistemini seçer. Fakat Rusya diyor ki ‘NATO, benim varlığımı tehdit eden, güvenliğimi yok edecek bir düzen peşinde’. Şimdiye kadar dünya barışını hep denge götürdü. Buna da ‘Dehşet dengesi’ deniyordu. Her iki tarafın da nükleer silahları var. Bir tarafta NATO var diğer tarafta Varşova Paktı. Fakat Sovyetler çökünce Varşova Paktı da ortadan kalktı. Şimdi Rusya buna benzer bir güç odağı oluşturmak istiyor. Merkezinde Rusya’nın olduğu… Bu olmadan da ‘vazgeçmem’ diyor.”
“RUSYA BU SAVAŞI AVRUPA VEYA NATO BLOĞUNA KARŞI VERMİYOR”
-Emmanuel Macron, 6 Kasım 2018’de yaptığı bir açıklamada, Rusya tehlikesine dikkat çekerek, ABD’ye bağımlı olmayan, egemen bir AB ordusu kurmadıkça Avrupalıların güvende olamayacağınısöylemişti. Almanya ise yakın zamanda savunma bütçesini 100 milyar Avro arttırma kararı aldı. Avrupa şu an kendisini tehlikede görüyor mu dersiniz?
Avrupa’yı tehdit eden bir Rus varlığı söz konusu değildi. Rusya kendi güvenliği için savaştığını söylüyor ve bunu da Avrupa veya NATO bloğuna karşı vermiyor, kendi eski nüfus alanında ve hatta kendisi için çok elzem olan Karadeniz filosunun bulunduğu Kırım bölgesini kaptırmamaya çalışıyor. Sanıyorum 1954 yılıydı, Rusya Devlet başkanı olan ve Ukrayna doğumlu olan Nikita Kuruşçev tuttu Rusya için çok önemli olan Kırım’ı durduk yerde Ukrayna’ya verdi. Belki de Stalin zamanında yapılan büyük zulüm nedeniyle vicdan azabı sebebiyle telafi etmek amacıyla bunu yaptı. Ama orası hep ihtilaflı bir bölge olarak kaldı. Ve Rusya, Ukrayna’dan burayı hep kiralayarak, bu kira süresi de hep arttırılarak bugüne kadar geldi. Fakat Ukrayna, yapılan anlaşmalara rağmen ‘Burası benim, vermem’ diyordu. Sonunda resmen ilhak etti. Bu tabii bağımsız bir ülkeye karşı yapılacak bir şey değildi. O zaman bütün güçlüler, kaba kuvvetle kendi haklılıklarını ilan edebilirler. Ne var ki politika ideal değil reel bir şey. Hegemon güçler böyle şeyler yapabiliyor. Şimdi biz bile kendimizi ‘tehdit altında’ hissettiğimiz için güneyde başka ülkelerin topraklarına girebiliyoruz. Bunda da kendimizi çok haklı olarak görüyoruz. Maalesef bunlar güçlünün haksızlığı diyelim.”
“ARSA SATACAĞIM DİYE ÜLKE MENFAATLERİNİ FEDA ETMENİN ANLAMI YOK”
-Yeni bir dünya kuruluyor gibi. ABD, AB, Çin, Rusya ve Hindistan’dan oluşan beş merkezli bir dünya. Türkiye bunların içerisinde nerede olacak dersiniz?
Türkiye tercihini yapmıştı. Batı ile olacak. Onun savunma sisteminin bir parçası ama Türkiye ne yapıp edip çatışma ihtimali olan bu bloklar arasında tarafsız kalmalı. Geçmişte bu rolü oynayan iyi yetişmiş görevliler vardı ama şimdi bir Dışişleri Bakanlığı yok. Diplomasi ortadan kaldırıldı ve oraya siyasi iradenin istediği insanlar atanıyor. Büyükelçilerin birçoğu mevcut iktidara yakın isimler ama bunlar da diplomasiyi bilmiyorlar. Cumhuriyetin ilanından beri Türkiye’nin getirdiği o dengede durma ve bloklar arasındaki tarafsızlık konusunda Türkiye o anlayıştan uzaklaştı. Bunun bir yansıması da Kanal İstanbul’dur. Şimdi boğazları bypass edip Kanal İstanbul’dan ‘istediğim savaş gemilerini Karadeniz’e geçirebilirim’ dediğin anda Möntrö Antlaşması’nın hükümlerini geçersiz kılıyor kendi tarafsızlığını zedeliyorsun. Ve Rusya’nın da hedefi haline geliyorsun. Arsa satacağım diye ülkenin menfaatlerini feda etmenin anlamı yok.”
“ALEVİLERİN SABRI VE ANLAYIŞINA TEŞEKKÜR ETMEK LAZIM”
-Biraz da Türkiye özelindeki konulara değinelim isterim. Rusya-Ukrayna savaşı öncelikli gündem haline geldi ancak Türkiye’de de uzun yıllardır bir iç çatışma hali söz konusu. En önemli sorunlar; Kürt ve Alevi sorunu iktidar ve bir kısım muhalefet tarafından hiç konuşulmuyor. Diğer yandan seçim telaşı başladı ve barajın yüzde 7’ye çekilmesi girişimi var. Tüm bu güncel gelişmelere dair yorumunuz ne olur?
Alevilerin eşit yurttaş olarak sistemde yerini alması sorunu şimdiye kadar şiddet doğurmadı ve bu sorun şiddetle yürütülmedi. Buna bir defa şükür etmek lazım. Bu konuda tabi Alevilerin inanılmaz sabrı ve anlayışına da teşekkür etmek lazım. Kürt sorunu ise bence ‘yapay’ bir sorun. Bundan kastım şu; doğada sorun yoktur, olgular ve gerçekler vardır. Fakat siz bu gerçekleri anlamaz ve iyi yönetemezseniz soruna dönüşürler. Kürt sorunu da böyle. Kürt sorunu, Türkiye, Kürtlerin isteklerini, beklentilerini; aşırılardan bahsetmiyorum, anlayıp yönetemediği için soruna dönüştü. Türkiye’de Kürt nüfusu ‘20 milyon’ diye telaffuz ediliyor olabilir. Hadi onu 12-13 milyon diye indir. Şimdi bu kadar insan isyan etse hiçbir ülke bunu bastıramaz. Yani Kürtler bu kadar çok korkulduğu kadar ayrılık, bağımsızlık, Türkiye’den nefret üzerine türetilmiş bir kopukluk falan istemiyorlar. Ama birtakım istekleri var. Bakın şimdi, Türkiye halkı, özellikle ‘halkı’ diyorum ‘hükümeti’ değil, bütün siyasi partilerle, tabii ki HDP dışında hepsi, Kürtleri dinlememek, onları yok saymak konusunda müttefik. Bakın koalisyonlara bile dahil etmiyorlar. Yani Türkiye’de yüzde seksen, Kürtleri dışlamak, dışarıda bırakmak, Kürtlerden endişe etmek, korkmak hatta nefret etmek konusunda bir uzlaşma halinde. Ve bu uzlaşma laikleri, dincisi, muhafazakarı, liberali, askeri, sivili, hepsinin ortak özelliğidir. O yüzden bu sorun oluyor ve Kürtleri de içine alan bir siyasal birliğin oluşturulamaması ve siyasetin normalleşememesi sonucunu doğuruyor.”
“KISIR VE EKSİK AKLIN PLANI”
-Geçmişte Kürtleri, Türk kimliği içerisinde eritme projesi vardı. Şimdi de Aleviliği Sünnilik içerisinde eritme gibi bir politika yürütülmekte. Okullarda zorunlu din dersleri dayatılıyor, cemevleri halen ibadethane statüsünde görülmüyor. Mevcut iktidarın asimilasyon politikalarına dair ne söylersiniz?
Bu bir kısır ve eksik aklın planı. Bir kimlik muhalif olmaktan, isyancı olmaktan uzaklaştırılabilir. Nasıl uzaklaştırırsın? Örneğin bir başka kimliğe dönüştürerek değil, karşıt da olsa farklı kimliklerin hepsini kapsayacak bir üst kimlik altında toplayabilirsin. Şimdi siz Aleviliği Sünniliğe dönüştürerek asimile edemezsiniz. Ama Aleviliği de Sünniliği de genel İslam çerçevesi içine yerleştirebilirsiniz. Yerlerini bulur, bunları çatışma halinden çıkartır, ‘Senin yerin burası. Sen de bir Müslüman kesimsin. Senin haklarını kabul ediyorum, beklentilerinin farkındayım karşılıyorum’ dediğin zaman olmaz. Sen Sünnilik adına Aleviliğe karşı durur onun beklentilerini ‘sapkınlık’ olarak görürsen tabii ki ayrım doğar. Ve o zaman yönetim mezhepsel bir yönetime döner.”
“İNİSİYATİFİ AZ, İRADESİ ÇOK SINIRLI BİR MUHALEFET VAR”
-Sorunların giderilmesi adına muhalefet, yeterince refleks gösterebiliyor mu sizce?
Yaşananlara karşı çıkmayan, itiraz etmeyen, farklı yol yöntem önermeyen bir kesim bir kere zaten muhalefet olamaz. Yani Türkiye’nin sorunlarından biri, anlayışı kıt bir iktidar değil, inisiyatifi az, iradesi çok sınırlı ve nasıl muhalefet edileceğini pek bilmeyen bir muhalefettir aynı zamanda. Yani bunlar birbirlerini tamamlıyorlar. O yüzden de Türkiye’nin sorunları çözülemiyor.”
“TÜRKİYE ESKİDEN DAHA ÇOĞULCUYDU”
-Türkiye siyasetinin kalitesi geçmişe kıyasla geriye mi gitti yani?
Türkiye eskiden daha çoğulcuydu yani farklılıklarını daha rahat kabul edebilen bir toplumdu. Sol partiler vardı, sendikacılık vardı ama bugün sendikacılık diye bir şey yok. O yüzden örgütlü bir toplum olmaktan çıkıldı ve bugün sadece iktidara bağlanması istenen ve bağlanan bürokrasisinin kalitesi çok düşmüş. Dış ilişkilerin, kişisel tercihlere bağlandığı bir ülke haline geldik maalesef.”
“ALEVİ KÖYLERİNE CAMİ YAPMAK CHP HÜKÜMETİ DÖNEMİNDE DE VARDI”
-Demokratik bir seçim sürecini atlatmamız halinde 2 yıl sonrası için ülkeyi nasıl görüyorsunuz?
İşte seçimlerin nasıl olacağını bilmiyoruz. Eğer demokratik bir seçim olmazsa Türkiye son derece sürtüşmeli, çekişmeli bir sürece girecek demektir. Bırak onu, muhalefet seçimi kazansa bile aralarında o kadar farklı görüş ayrılıkları var ki gene Kürtleri dışarıda bırakan bir tavırla bu sorunları çözmeleri çok zor. Alevi sorunu da keza öyle. Farklılıkları kabul etmeyen bir ülke kendi varlığını inkar ediyor demektir. Bugün Alevi köylerine cami yapmak CHP hükümetleri döneminde de söz konusuydu. Yani bu neye delalet ediyor; dinin bir devlet kurumu olduğu anlayışına dayanıyor. Halbuki dinin bireysel bir tercih olması lazım. Eğer öyle anlaşılırsa Alevilik de bir sorun olmaz. İsteyen camisini kurar, istemeyen kurmaz. Dinin, devletin tasarrufundan ve tabii egemenliğinden çıkması lazım.”