Etiket: Aleviler; Din

  • ‘Şiddet sistemseldir; erkek devlet sistemine karşı mücadele edilmeli’-VİDEO

    ‘Şiddet sistemseldir; erkek devlet sistemine karşı mücadele edilmeli’-VİDEO

    PİRHA- Alevi kurumlarının düzenlediği sempozyumda kadına şiddeti tartışan feminist ve insan hakkı aktivistleri, şiddetin sistemsel bir yönünün olduğuna dikkati çekerek, erkek devlet sistemine karşı mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı.

     Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) düzenlediği “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu 3’üncü gününde devam etti. İzmir Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan sempozyum bugün iki oturumla devam etti.

    ‘Sen Benim Sırtımı, Ben Senin Sırtını: Devletlu Erkeklik’ başlığıyla yapılan ikinci oturumda Avukat Oya Meriç Eyüboğlu, Beyhan Demir ve Avukat Eren Keskin konuşmacı olarak yer aldı.

    “KADINLAR YARGIYA GÜVENMİYOR”

    Bu oturumda ilk olarak konuşan İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Eren Keskin, kadınlara yöneltilen devlet şiddetinden söz etti. Türkiye’de yakın döneme kadar hukukta kadına yönelik suçların tanımlarının yapılmadığını ifade eden Keskin, “Kadınların mücadeleleri sonucunda yazılı hukukta düzenlemeler yapıldı. Fakat Türkiye hukuk devleti olmadığı için bu sefer de uygulamada yeterli olmadı. Türk yargısı işkence ve cinsel işkence suçlarında Adli Tıp Kurumu (ATK) raporu dışındaki raporları delil kabul etmiyor. ATK ise tamamen siyasi idareye bağlı, tıp etiğinden yoksun kararlar veriyor. Bunlardan kaynaklı da kadının yaşadığı cinsel işkenceyi açıklaması çok zor bir şey. Kadınlar yalnız hissettikleri ve yargıya güvenmedikleri için ya hiç açıklamıyor ya da geç açıklıyor” ifadelerini kullandı.

    MÜLTECİLERE ŞİDDET

    Mülteci kadın ve çocuklarında büyük bir şiddet sarmalında olduğuna değinen Keskin, “AFAD kampları sivil topluma kapalı. Oradan kız çocuklarına ve kadınlara yönelik taciz, tecavüz gibi olaylara dair çok sayıda haber geliyor. Geri Gönderme merkezlerinde de kadınların yaşadığı devlet şiddetini hepimiz biliyoruz. Yine şiddete maruz kalan trans kadınlar ise sadece polisten değil toplumun her kesiminden şiddet görüyor. Sonuç olarak bize dayatılan, Türk ve Sünni dışındaki tüm kimlikleri yok sayan erkek ideoloji tüm yaşamımızı sarıp sarmalamış” dedi.

    “AİLEYLE DERDİMİZ VAR”

    Ardından konuşan feminist Avukat Oya Meriç Eyüboğlu da, kadınların köklü ve katmerli ezilmişlik ile karşı karşıya kaldığını aktardı. Bu ezilmişliğe karşı çıkan İstanbul Sözleşmesi’nin temel özelliğinin erkek şiddeti ile mücadelede ön koşul olarak eşitliği getirdiğini vurgulayan Eyüpoğlu, şöyle devam etti:

    “Bu anlamda İstanbul Sözleşmesi ile feministlerin yolu ‘neden eziliyoruz, eşit değiliz’ sorusunda da yolu birleşiyor. Sözleşmeye karşı siyasi iktidarın temel motivasyonu aile ve LGBTİ meselesiydi. Aile konusunda tereddütlü olmamamız lazım. Erkek şiddetinin temeli ev içinde başlıyor. Ev içinde taciz, tecavüz, her türlü şiddet var. Dolayısıyla bizim aileyle derdimiz var. Erkekler toplumsal hayatta ayrıcalıklara sahip ve bu ayrıcalıkları ve iktidarı seviyorlar. Bunu elde tutmanın en basit araçlarından birisi de şiddet. O yüzden de erkek şiddeti kurmak istediğimiz yeni hayata giderken mücadele etmemiz gereken şey.”

    İFŞA VE KADIN BEYANI

    Son olarak konuşan feminist aktivist Beyhan Demir ise, kadının beyanı esastır ilkesini ve ifşa kültürünü anlattı. Kadınların yaşadıkları şiddeti ispat etmeye zorunlu bırakıldığını belirten Demir, “Kadınların beyanını esas alınarak bu şiddete karşı mücadele etme talebimiz yıkıcıdır. Kadının beyanını esas alınarak, kadınları yeniden şiddete uğratmadan failden şiddeti uygulamadığının ispatını isteyeceksiniz. Bu ilkede sistemin kimi ezdiğinden bahsediyoruz. Kadınlar kimi çekincelerle beyanlarını hemen yapamıyor. Bu ilke ile faili işaret ederken kadının özneleştiği bir süreçten bahsediyoruz. Kadının beyanını esas alınması ve bunun politik pratiği olarak ifşanın kullanılmasını tartışıyoruz. Kadınlar yalnızlaşma pahasına sanal medyada başlarına gelenleri anlatmaya başladı. Bunun için başımıza bir şey geldiğinde güveneceğimiz mekanizmaların olması önemli. Kadınların beyanını sorgulamak yerine önce dayanışmak önemli” diye konuştu.

    PİRHA/İZMİR

  • ‘Homofobi ve Alevifobiyi yaratan sistem aynı’-VİDEO

    ‘Homofobi ve Alevifobiyi yaratan sistem aynı’-VİDEO

    PİRHA-  ‘Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere’ sempozyumunda konuşan HDP Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Devlet Türklük bilincini işlemeye çalışırken, Dersimi Kürt coğrafyasından yalıtmak istiyordu. Benim için Alevi Gülistan ve Kürt Gülistan’ı bir araya getirmek uğraş gerektirdi” dedi.

    Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) düzenlediği “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu’nun üçüncü gününde devam ediyor.

    Üçüncü günün ilk oturumda ‘Eril Siyasetin Yok Saydıkları, Bir Umut Arayışı’ başlığıyla sunumlar yapıldı.

    İzmir Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan oturumda Çilem Küçükkeleş’in kolaylaştırdığı oturumda Gazeteci Ali Duran Topuz, HDP Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Ali Yıldırım konuştu. Ali Duran Topuz Koçgiri’deki kirvelik kurumunun işletişine dair izlenimlerini,  Koçyiğit Alevi ve Kürt kimlikleri arasında yaratılan gerilimlerini, Ali Yıldırım ise tezi üzerinden Alevi LGBTİ+’ların deneyimlerini, dinsel ve cinsel sapkınlık söylemlerini aktardı.

    Panel Kandıra Cezaevinde tutuklu bulunan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak’ın selamlama mesajıyla başlayacaktı ancak mektubu okuma komisyonuna takıldığı için okunamadı. Katılımcılar, alkışlarla Kandıra Cezaevinde bulunan Gültan Kışanak’a selamlarını yolladı.

    “KİRVELİK BİRBİRİNİ KORUMA KÜLTRÜNDEN YARARLANMAK İSTER”

    Koçgiri’de bulunan Kürt Alevilerde kirvelik kurumunun farklı toplumsal kesimler ile geliştiğini söyleyen Gazeteci Ali Duran Topuz, bunun kirveliğin getirdiği hukuk ile birbirini koruma duygusunu esas alınarak geliştiğine vurgu yaparak, “Kirvelik kurumu Alevi, Süryani ve Ezidilerde önemli bir bağdır. Kirvelik erkekler arasında kurulan bir bağdır ve onlara özeldir. Cemaat üyesi bir erkeğin cemaate hazırlanması anlamına gelir. Zenginin yoksulla kirve olması akrabalığın olmamasına özen gösterilir. Koçgiri’nin Kürtçe konuşan kısmında herkes birbiri ile akrabadır. Koçgiri bölgesinde yüzde 20 Türkmen Alevi nüfusu vardır. Kirvelikte buradan kirveler seçilir. Zenginin yoksulla, Kürtün Türk ile kirve olmasına dikkat edilirdi. Ahmet Arif’in yabancıya kirvem demesi Koçgiri’deki kendinden olmayanı kirve seçmekten gelir. İŞİD’in Şengal’e girmesi süreci içinde Ezidilere sadece İŞİD değil onların komşuları olanlarda saldırdı. Ezidiler Müslüman komşularla kirvelik kurarak kirveliğin getirdiği hukuk ve birbirini koruma kültüründen yararlanmak isterler. Fakat kirvelik bağı malını yağmalamaya, canını almaya engel olmadı. Kirvelik o kriz anında rolünü gösterememiştir. Buna rağmen kirvelik sosyal bağdaki önemini koruyor” dedi.

    “KÜRT VE ALEVİ GÜLİSTANI BİR ARAMA GETİRMEK UĞRAŞLIYDI”

    ‘Hem Kadın, Hem HDP’li, Hem de Alevi Üstelik’ başlığıyla sunum yapan HDP Muş Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit konuşmasına Barış Grubu üyesi Aysel Doğan’ı anarak başladı. Koçyiğit, Aysel Doğan’ın cenazesine yönelik sert müdahaleyi kınadı.

    Alevi kadın olmak yanında Kürt ve HDP’li olmanın da kendisiyle birlikte zorluklar getirdiğini ifade eden Koçyiğit şöyle konuştu:

    “Okulda başarısız oluruz diye Kürtçe konuşturmazlardı. Anadilim Kürtçede başarısız oldum. Öğretmenlerin en büyük işlevi bize Türkçe öğretmekti. Dile yabancılaştıran bir süreçti. Ortaokulda ilk defa bir öğretmen ‘Siz mum söndü yapıyor musunuz’ diye sordu. Ne dediğini anlayamadım.

    Yatılı lisede zorunlu olarak Ramazan’da sahura kalkıyoruz. Dersimliler olarak birbirimizi bulduk. Ama diğer Aleviler kendisini gizlediği için onları bulamıyoruz. Alevi kadın olmak meselesinin yanına Kürt olmak ve HDP’li olmayı ekleyebiliriz. Bir kişide ne kadar öteki kimlik bulunabilirse hepsini taşıyoruz.

    Biz hiçbir zaman kendi toprağımızda sözümüzü kuramazdık. Alevi Kürt ve Dersimli olmanın farklı kurumlarda sorunlarını yaşadık. Devlet Türklük bilincini işlemeye çalışırken, Dersimi Kürt coğrafyasından yalıtmak istiyor. Benim için Alevi Gülistan ve Kürt Gülistanı  bir araya getirmek uğraş gerektirdi. Çok kimlikli olmak kolay bir şey değildi.”

    “HOMOFOBİ VE ALEVİFOBİYİ YARATAN SİSTEM AYNI”

    ‘Bu “yolda” kimlerle, nasıl bir gelecek: Mücadelenin Kuir Halleri’ başlıklı sunum yapan Ali Yıldırım da homofobi ve Alevifobiyi yaratan sistemin aynı yerden beslendiğini söyledi.

    Ölüm, yasın mezhepselleştiğini ve cinselleştiğini dile getiren Yıldırım, “Türkiye’de cinsel ve mezhepsel ayrıştırma süreci birbiriyle iç içe yürüyor. Alevilere sapkınlığın atfedilmiş olmaları bu sürecin iç içe geçtiğini gösteriyor. Homofobi ve Alevifobiyi yaratan sistem aynı. Aleviler ve LGBTİ+ arasındaki ortaklığı iktidarlara karşı muhalefet sergiliyor olmalarından kurulabilir. En güncel örneklerden birisi Gezi eylemleri. Bu eylemlerde Aleviler ve LGBTİ+ en görünür olması tesadüf edildi. Protestolar esnasında öldürülenlerin Alevi olması da Türkiye’de Alevilerin yaşadığı durumu gösteriyor. Tek başına alevi protestosu değildi ama birbirinin dışında olmayan grupların bir araya gelmesini gördü. Ölü ve yasın ırksallaştığı, mezhepselleştiği ve cinselleştiğini gördük. Ölümün ekonomi politiği var bu ülkede. Politik ölümleri de hatırlatmanın da, duygusal olarak ne yaptığını da konuşmamız lazım. Dayanışma ittifak siyasetlerine ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/İZMİR

     

  • ‘Aleviler kamusal alanda ilk iletişimini semboller ve simgeler ile kuruyor’-VİDEO

    ‘Aleviler kamusal alanda ilk iletişimini semboller ve simgeler ile kuruyor’-VİDEO

    PİRHA- ‘Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere’ sempozyumunda Alevi medyasının gelişim seyrine dair konuşan Doç. Dr. Halise Karaaslan, “Kentleşme Aleviliğin iletişimsel görünürlüğünü değiştiriyor. Kamusal alanda hem kendi arasında iletişim ile hem de yabancılar ile iletişimde araçlara ihtiyaç duyuyor. Alevi medyası hem nicelik hem de nitelik olarak geniş bir alana yayılmış durumda” dedi.

    Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) düzenlediği “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu’nun ikinci gününde, “Medyanın Ötekileri, Ötekilerin Medyası: Gör Diyene Kör, Duy Diyene Sağır” konu başlıklı sunumlar gerçekleşti.

    İzmir Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan oturumu Ali Duran Topuz kolaylaştırdı. Oturumda Doç. Dr. Halise Karaaslan, Dr. İlkay Kara ve İnci Hekimoğlu konuştu.

    “HER KUSURUNUZ KADIN OLMANIZA BAĞLANIR”

    ‘Medyada “Öteki” Kadınlar’ başlığıyla sunum yapan Gazeteci İnci Hekimoğlu, kadın gazetecilerin taciz, siyasi baskı ve mobbing gibi zor şatlarda mesleğini icra etmeye  çalıştığını belirterek şöyle konuştu:

    “Bir kadın çalışan hamile olduğu için işten çıkarılabiliyor, mobbinge uğruyor. Kadın her koşulda, iş hayatında erkeklerden daha fazla çalışmak zorunda. Temiz, titiz  ve güzel olmak zorunda. Kadınların yaşadığı bütün sorunlar sabah programlarında bireysel bir alan olarak sunuluyor. O programlarda kadının buna yol açan kabahatleri ön plana çıkarılıyor.

    Medya içindeki kadınlara dönersek eğer televizyon programlarında çoğu erkektir. Kadınlar genelde sunucu ve moderatördür. Onlarda genç ve güzel olmak zorundadır. Genel yayın yönetmeni bir kadın yok. İki kat çalışmak zorundasınız. Öncelikle erkek meslektaşınız yanında daha zeki, çalışkan olmak zorundasınız. Çünkü her kusurunuz kadın olmanıza bağlanır.”

    “KADIN GAZETECİLER TACİZ VE BASKI ORTAMINDA ÇALIŞIYOR”

    Ünlü olmayan ve çoğunluğu Kürt medyasında çalışan kadın gazetecilerin maruz bırakıldıkları hak ihlallerini duyulmadığını dile getiren Hekimoğlu, “Medya bu iktidardan önce promosyon kampanyaları sürecinde gazetecileri işten çıkarmış ve havuz medyası oluşmaya başlamıştı. 20 yıllık AKP iktidarında şikayet ettiğimiz dönemdeki sorunlarımız iki katına çıktı. Medya eskiden de bağımsız değildi. Ama hiçbir zamanda bugünkü gibi yüzde 90’ı ele geçirilmiş ve doğrudan saraydan müdahale edildiği bir süreci hiç yaşamamıştık. Dayatılan tek bir kadın modeli var. Buna direnmek giderek daha zorunluluk hale geliyor. Yerlerde sürünen bir gazetecilik var. Yerel medyada durum çok daha ağır. Kadınlar taciz ve siyasi baskının çok daha ağır olduğu alanda çalışıyorlar” dedi.

    MEDYA VE CİNSEL ŞİDDETİN HABERLEŞTİRİLMESİ

    Dr. İlkay Kara, medyanın ayrımcı söyleminde cinsel şiddetin haberleştirilmesi ve tecavüz mitlerine dair yaptığı sunumda tecavüz suçunun kadınların iradesine bağlanarak suç olarak ortadan kaldırıldığına dikkat çekti. Kara, şunları belirtti:

    “Kadınlar medyayı da değiştirip dönüştürdü. Kadınlar bastırdıkça geri adım atılıyor. Bu politik bir mücadele alanı. Bu dönüştürücü güçten asla vazgeçmememiz gerekiyor. Medya sektöründe toplumsal cinsiyetçiliğe göre iş bölümü paylaşılıyor. Haberin öznesi kadın olduğu durumda fiziki ve medeni durumunun işlenmesi genel eleştiri konusu.

    Modern toplumlarda şiddete ilişkin yaygın bir söylem var. Ruhsal dengesizlik ve bireysel davranış olarak ele alınıyor. Yaşanan tecavüz ve cinsel şiddet meşrulaştırılıyor. Tüm toplumsal bağlarından koparılan bir tecavüz kurgusu yaratılıyor. Tecavüz suçunun varlığına inanmada bir sorun yaşanıyor. Tecavüz, kadınların iradesine bağlanarak suç olarak ortadan kaldırılıyor. Erkek iradesinin dışından çıkarılarak, kadın bunun suçlusu oluyor. Bu yargılar ile haberde tecavüz suç olmaktan kaldırıyor ve veya bunun suçlusu olarak kadını işaret ediyor.”

    “ALEVİLERİN İLK KAMUSAL İLETİŞİMİ SEMBOLLER İLE OLUYOR”

    ‘Alevi Medyasında Kadın’ konulu sunumunda Alevi medyasının gelişim seyri ve güncel durumunu örneklerle aktaran Doç. Dr. Halise Karaaslan, Alevilerin kamusal alanda ihtiyaç duyduğu iletişim araçlarını semboller ile yaşama geçirdiğini kaydetti.

    Alevi medyası hem nicelik hem nitelik olarak geniş bir alana yayılmış durumda olduğunu söyleyen Karaaslan, “Alevi medyasında kadın konusu maalesef henüz değerlendirilmemiş. Akademisyenler korktukları için Alevi medyası üzerine çalışma yapmıyorlar. Alevilerin iletişimi sözlü kültür üzerinedir. Yazılı hale dönüşmesi Alevilerin kentleşmesi ile başlıyor. Kentleşme Aleviliğin iletişimsel görünürlüğünü değiştiriyor. Kamusal alanda hem kendi arasında iletişim ile hem de yabancılar ile iletişimde araçlara ihtiyaç duyuyor. İlk kamusal alana çıkışı simge ve sembollerle oluyor. Zülfikar kolyesi-küpesi takma, farklı sesleniş biçimleri, Hacı Bektaş Veli kartpostalları sembol olarak kamusal iletişim oluyor.  Alevi medyası çok  hem nicelik hem nitelik olarak geniş bir alana yayılmış durumda” diye konuştu.

    PİRHA/İZMİR

  • ‘Devlet sadece biyolojik olarak öldürmüyor; politik olarak da öldürmek istiyor’-VİDEO

    ‘Devlet sadece biyolojik olarak öldürmüyor; politik olarak da öldürmek istiyor’-VİDEO

    PİRHA- ‘Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere’ sempozyumunda Kürtlerin cenazelerine yönelik devlet şiddetine dair konuşan HDP Milletvekili Hişyar Özsoy, “Türk ve Müslüman olmayanın ülke topraklarına gömülme hakkı yok. Devlet, ölüler ile yaşayanlar arasına çok sert bir sınır koymak istiyor. Ölümü öldürmeye çalışıyor ve öldürdüklerini mutlak bir hiçliğe kavuşturmak istiyor” dedi.

    Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) düzenlediği “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu’nun ikinci gününde  “Yaratılış Mitolojisinde, Neşede, Kederde Beden; Sual Edilen Ten” konusunda sunumlar yapıldı.

    İzmir Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan oturumu Aylime Aslı Demir kolaylaştırdı. Oturumda Dr. Cemal Salman, Dr. Dilek Kızıldağ ve Doç. Dr Hişyar Özsoy konuştu.

    MİTOLOJİK ANLATIMLARA ÖRNEKLER

    ‘Mitik Mekanda Kadın Anlatıları’ konu başlığında sunum yapan Dr. Cemal Salman, “Alevilikte temel bir yaratılış anlatısı var. Miraçla bağlantılı kırklar anlatısı temel metinlerdir. Dünyada ilk topluluklarda temel mitolojik anlatıları var. Geniş bir mitoloji hanesi var. Kadın anlatıları doğal nesne veya oluşla başlıyor. Bereketle, toprakla özdeşletiren anlatılar oluyor. Kadın varoluşun sembolü oluyor. Kadının tanrıça konumu giderek yavaşlıyor ve tanrı anlatımlarına dönüyoruz. Tanrıçalar ismen yer değiştiriyor ama tamamen ortadan kalkmıyor. Anlatılar bu sefer iyi ve kötü kadın rolüne bürünüyor” dedi.

    Salman, farklı inançlardaki mitolojik anlatımlara örneklerle değindi.

    “AĞIT YAKMAK KADINLARA TERKEDİLMİŞ BİR ALAN”

    ‘Kadın, Ölüm, Yas, Ağıt: Koçgiri Örneği’ başlıklı konuda sunum yapan Dr. Dilek Kızıldağ, ağıtlar ve yas yerlerinin Koçgirili kadınların sanatlarını icra edebilecekleri alanlar olduğuna işaret ederek, “Koçgiri farklı aşiretlerin bulunduğu bir Kürt-Alevi yerleşim alanıdır. Büyük bir kıyımdan geçmiş topluluk. Acı ve yas ile andığımız çok karakteristik özelliği olarak ağıtlara yansıyor. İzleri çok büyük. Bu ezgiler doğaçlama ve sözlü şiir gibi. Genellikle kadınlar tarafından yakılıyor. Mezar kaldırma, inanç ritüelleri kadının kendisini en iyi ifade ettiği alanlar oluyor. Mezar kaldırmada büyük bir heyecan vardı ve müthiş bir hazırlık yapılırdı. Ölen kişi üzerinden duygu durumlarını aktarıyorlar. Mezarlarda ağıt yakmak kadınlara terkedilmiş bir alan. Ağıt icra edilirken bu gidişatı kadın belirliyor ve kimi zamanlar kadın-erkek atışmalı olabiliyor. Çoğunlukla Kürtçe söyleniyor. Bir kadının bıraktığını diğer kadın alarak ezgi halinde söylüyor. O anda üretilen bir doğaçlama oluyor ve koro şeklinde de okunabiliyor” diye aktardı.

    “KADIN AĞITLARI ERKEK ELİ İLE ANONİMLEŞTİ”

    Kadınlara ait ağıtlarının bir zaman sonra erkeklerin eli anonimleştiği belirlemesinde bulunan Kızıldağ şöyle şöyle devam etti:

    “Ölenin ağzından ona karşı yapılan haksızlıklar, pişmanlıklar dile getiriliyor. Amaç ağlamayı çoğaltmak ve coşturmak oluyor. Bu şair kadınlar cenazelerde aranan kişiler oluyor. Bir yas yerinin makbul sayılması oradaki ağıt ve ağlama ile ifade ediliyor. Bu alanlar Koçgiri kadınlarının bir nevi sanatlarını icra etme ortamları oluyor. Ağıtların zamanla türkü formuna geçip dolaşması erkekler tarafından oluyor. Kadın tarafından yazılan eserlerin sahipleri unutulup gidiyor. Zamanla anonimleşiyor. Kadınların tek alanları yasar olduğu için bu eserlerini yayma ortamları yok. Birde kadınlar mahlas kullanmıyor. Bu ağıtların büyük bir bölümü 1. Dünya savaşı dönemine geliyor. Ağıtlara konu olan saece bireysel ağıtların dışında zulüm karşısında yakılan ağıtlar günümüze kadar ulaşıyor. Tarihi anlatan birer belge oluyor.”

    “OKUMA YAZMA BİLMEYEN KÜRTLER ARTIK DNA TESTİNİ İYİ BİLİYOR”

    Doç. Dr Hişyar Özsoy ise Kürtlerin cenazelerine yönelik devletin şiddet pratiklerine dair konuşmasında, “Cenazesi bulunmayan birçok insanın durumu tezime aldım. O tezin kendisi sembolik bir mezar gibiydi. Cenazesi bulunmayan onlarca, yüzlercesini oraya yerleştirdik. İnsan ölülerini koyacağını bir mekanı olmalı. Son 6-7 yıldır vicdanları kanatan olayları yaşandı. Ekin Van, Hacı Lokman, Aysel Tuğluk’un annesinin cenazelerine yapılanları gördük. Mezarlıklardan cenazeler çalınarak kanalizasyonlara gömüldü.  Aileler ile birlikte cenazeleri arıyoruz. Okuma yazma bilmeyen Kürtler artık DNA testi nedir çok iyi biliyor. Herkesin mezarına saldırılarılar gerçekleşiyor. İnsan gibi yaşamayanlar insan gibi olamıyor” ifadelerini kullandı.

    “DEVLET POLİTİK OLARAKTA ÖLDÜRMEK İSTİYOR”

    Devletin ölüler ve yaşayanlar arasına sert bir çizgi çizerek toplumsal hafızayı hedef aldığını belirten Özsoy, “İnsan ölüsünü gömebilen demektir. Farklı da olsa ölülerimize bir değer biçiyoruz. Bu bir yere ait olma ve kimlik meselesidir. Türk ve Müslüman olmayanın ülke topraklarına gömülme hakkı yok. Devlet öldürdüğü cansız bedenden ne ister? Devlet, ölüler ile yaşayanlar arasına çok sert bir sınır koymak istiyor. Devlet, öldürme tekelini kendi elinde tutuyor. Devlet, ölümü öldürmeye çalışıyor ve öldürdüklerini mutlak bir hiçliğe kavuşturmak istiyor. Kürt sorunu çözülene kadar mesele bir çatışma meselesi olmaya devam edecek. Bu ölülere, mezarlara saldırısı yeni bir ölüm rejimidir. Kendine karşıt herkesin cenazesini kriminalize ederek şeytanlaştırıyor. Devlet sadece biyolojik olarak öldürmüyor, sembolik ve politik olarak da öldürmek istiyor. Son 30 yılda mezardan mahrum bırakılan Kürtlerin sayısı 10 binler ile ifade ediliyor. Ne ölüler tam ölebiliyor nede yaşayanlar tam yaşayabiliyor” dedi.

    “LGBT+’LAR YAS KÜLTÜRÜNÜN DIŞINDA”

    Son olarak söz alan Remzi Altunpolat da LGBT+’ların yas kültürünün dışında kaldığını ve cenazelerine sahip çıkacak birilerinin olamadığını ifade ederek şunları belirtti:

    “Ötekinin bedeninden bahsederken toplumsal cinsiyet ikiliklerinden ayrı ötekiden bahsedilemez. LGBT+ bedeni yas kültürünün dışındadır. Medyaya ancak trans cinayeti olarak. Onun adına tutulacak yas eş değer midir? Diğer muhalif öznelerde kabul edilen ve politikası yapılan bir yas mıdır? Ölümleri en dışarda tutulan ve yası tutulamayan bedenlerdir.

    Tanınmıyorsam, inkar ve soykırıma uğruyorsam eksik özne oluyoruz. Daha az yaşanılabilir hayat olarak kodlanıyoruz ve kamusal yas kültürünün dışına atılıyoruz. Devlet sadece kendisi öldürmüyor, birde kimin öldüreceğine karar veriyor.  Nefret suçların meşru kılmak, nefret faillerini cezasız kılmak. Normali korumanının ve anormal olanı öldürmenin bir cezası yok. LGBT+ ana akım medya dışında kimi zamanlar muhalif medyaya yer bulamıyor. Birlikte politika yapmak neyi içerir? Sesi olmayanların haklarına karşı dikilmenin kendisi politikadır. Yası tutulamayan bir beden aslında hiç yaşanmamış bir hayattır. Cenazesine kim sahip çıkacaktır? Herkesin reddettiği ölülere beraber sahip çıkacağız.”

    PİRHA/İZMİR

  • ‘Alevilikte: Sahi eşit miyiz? Gerçek anlamda eşitlik, sorgulayarak mümkün olur’-VİDEO

    ‘Alevilikte: Sahi eşit miyiz? Gerçek anlamda eşitlik, sorgulayarak mümkün olur’-VİDEO

    PİRHA- ‘Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere’ sempozyumunun ikinci oturumunda “Dinde, Alevilikte Kadın, Erkeklik, Heteronormativite” konularına dair sunum yapıldı. 

    Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) düzenlediği “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu’nun ikinci oturumunda “Dinde, Alevilikte Kadın, Erkeklik, Heteronormativite” konuşuldu.

    İzmir Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan oturumu Dr. İlkay Kara kolaylaştırdı. Oturumda Prof. Dr. Fatmagül Berktay, Dr. Nimet Altıntaş ve Kaos GL’den Aylime Aslı Demir konuştu.

    “EN DİRENGEN İDEOLOJİ ATAERKİLLİKTİR”

    Berktay, kadın bedeninin toplumsal denetiminin dinsel temellerini anlattı. Kadının ikincilliğinin doğal kabul edilmesinin üç tek tanrılı dinin ortak özelliği olduğunu vurgulayan Berktay, “Bu ortak özellik, tarihsel ve coğrafi olarak üç geleneğin de aşağı yukarı aynı ya da birbirine yakın topraklarda ve benzer maddi koşullarda benzer gereksinimlere yanıt olarak doğup gelişmeleriyle açıklanabilir. Günümüzde Protestan ve İslamcı köktendinciliğin de kadının konumu ve denetimi üzerinde yoğunlaştığını ve kendilerini toplumsal cinsiyet ve kadının “doğru” toplumsal rolü aracılığıyla meşrulaştırdıklarını görüyoruz” dedi.

    Dinin, toplumsal cinsiyet bölünmesinin iki tarafı için farklı anlamlar taşıdığını vurgulayan Berktay şöyle devam etti:

    “Tarih içinde en direngen ideolojik süreklilik, kendisini, kadınlara ilişkin ataerkil anlayış ve tutumlarda ortaya koymaktadır. Bedenin denetimi ve terbiyesi, aslında cinselliğin denetimidir; kadının ezilmesi üzerine kurulu ataerkil sistemde, cinselliğin denetimi, pratikte, kadın bedeninin ve yaşamı yaratma yetisinin denetlenmesi şeklini alır.”

    “EŞİTLİK SORGULAYARAK MÜMKÜN OLUR”

    Ardından Dr. Nimet Altıntaş, “Alevilikte: Sahi eşit miyiz?” diye sordu. Alevi teolojisinde kadın-erkek eşitliğini anlatan Altıntaş, “Teolojide hepimiz canız şeklinde formülize edilse de pratikte gerçek anlamda bir eşitlikten bahsetmek mümkün değil. Ehl-i Beyt içerisindeki tek kadın olan Hz. Fatıma’nın rolü anne, kız ve eşten ibaret. Kadını, erkeğin yanında ona göre tanımlamanın burada da sürdüğünü görüyoruz. Yine dedeliğin erkek soyundan gelmesi, analığa cemde atfedilen roller cinsiyetçi iş bölümünün bir yansıması” dedi.

    Altıntaş, eşitliğin sağlandığı iddiasının aynadaki aksimize bakmamızı engellediğini de vurgulayarak, “Gerçek anlamda eşitlik, sorgulayarak mümkün olur” şeklinde konuştu.

    “OLUMLAYAN YANLARI ÇALACAĞIZ”

    Son konuşmacı Aylime Aslı Demir, “Kutsalın tezahürü olan tabuları örgütlenmemiş biçimde halkın bilgilerinde, ama sıklıkla örgütlenmiş biçimde din olarak karşımıza çıktığını görüyoruz” diyerek konuşmasına başladı.

    Demir, din ve LGBTİ+’lar arasındaki ilişkiye dair yaklaşımları ise şöyle özetledi:

    “Başka coğrafyalarda bu ilişki üzerine 1980’ler sonrasında artarak devam eden bir literatürle karşılaştık. Tamamıyla kişisel karşılamalar üzerinden “Din ve Eşcinsellik” üzerine yaklaşımları iki gruba ayırabileceğimizi düşünmekteyim. Bunlardan biri daha çok Avrupa ve Amerika menşeli, İnsan Hakları söylemi üzerinden şekillenen kavrayış. Dindar ve eşcinsel kimliğinin aynı kimlikte buluşabileceğini dile getiren ve eşcinsel hareketlerin içerisinde bu kimliği nedeniyle “dindar olmayan” eşcinseller veya tam tersi dini cemaatler içerisinde eşcinsel kimliğiyle var olmayı talep eden ve eşcinsel olması nedeniyle dindarlar tarafından ayrımcılığa maruz kalmamayı talep eden görüşlerden oluştuğunu söyleyebiliriz.

    “Diğer grubun yaklaşımı ise dini kadın-eşcinsel haklarıyla barıştırmak yerine kaynağını doğrudan doğruya dinin kendinden alan “kadın” “eşcinsel” kavramlarını tahlil etmekte. Bu kavrayışın öne sürdüğü en önemli konulardan biri kutsal kitapların yorumları üzerine. Yorumun hiçbir zaman öznel olmaktan çıkamayacağını dile getiren bu kavrayış her yorumun bazı öznel seçimler yaptığını dile getirir. Dolayısıyla bu yorumlarda dile getirilen “kadın” “eşcinsellik” kavrayışları da çoğu zaman metnin maksadından çok yorumlayanın öznel tercihlerini dile getirmektedir. Bütüncül yorumlar ise kutsal kitapların bütününün ve onların ana ilkelerinin ışığında, metnin yazıldığı şartlara, coğrafyaya, gramer yapısına odaklanmak ve kadın ve eşcinsel deneyimi içinden bu yorumların yeniden bir okumasını yapmak üzerine kurulmuştur.”

    Demir son olarak, “Tanrılardan, tanrılara rağmen yaşamı olumlayan yanları çalacağız” dedi.

    PİRHA/İZMİR

     

  • ‘Kadın ve LGBTİ+ düşmanlığında yeni sürecin kurucusu Diyanettir’-VİDEO

    ‘Kadın ve LGBTİ+ düşmanlığında yeni sürecin kurucusu Diyanettir’-VİDEO

    PİRHA- ‘Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere’ sempozyumunun ilk oturumunda modernleşme ve toplumsal cinsiyet konuları tartışıldı. Avukat İlhan Cihaner, “Toplumsal cinsiyet tartışmalarının Türkiye’de gereği kadar güçlü bir politik güç olmasının önündeki en temel engellerden birisi Diyanet’in bir kurucu kurum olarak yaptıkları” dedi. 

    Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) düzenlediği “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu devam ediyor.

    Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan sempozyumda üç gün boyunca Alevilik, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği tartışılacak.

    Sempozyumun ilk gününde, “Türkiye’de Modernleşme, Kurucu Rejim ve Toplumsal Cinsiyet” tartışıldı. Dr. Cemal Salman’ın kolaylaştırdığı oturumda Sema Semih, Doç. Dr. Sevgi Uçan Çubukçu ve Av. İlhan Cihaner konuştu.

    “CİNSİYET, BENİM İÇİN BİR BELA OLAGELDİ”

    Sema Semih, “Toplumsal Cinsiyet Krizi ve Cinsiyet Kimliği Mücadelesi” sunumunda toplumsal cinsiyetin tarihsel seyrini aktardı. Kendi hikayesinden başlayarak, “Benim kendimi tarifleyecek kavramlarım henüz yokken ben aslında ‘kız gibiydim’ tüm dünya için. İlerleyen yıllarda özgür olabilmek, hakikat ve adaleti ortaya koyabilmek için mücadele etmekten başka bir şansım olmadığını fark ettim” dedi ve ekledi: “Judith Butler’ın da dediği gibi cinsiyet benim için de bir bela olageldi. Kaçamıyorum cinsiyetten ve cinsiyetlendirilmekten. Bundan sonra da kaçamayacağım gibi duruyor.”

    Toplumsal cinsiyet kavramı ve biyolojik cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayrımının 1960’larda seksologlar ve psikiyatristler tarafından transseksüel kişilerin varsayılan anormalliklerini açıklamak için ortaya atıldığını hatırlatan Sema Semih şöyle devam etti:

    “Transseksüelite üzerine araştırmalar yapan psikiyatri profesörü Robert Stoller’a göre toplumsal cinsiyet, bir kişinin sahip olduğu feminen ve maskülen özelliklerin oranına işaret ediyordu. Stoller’ın düşüncesinde doğuşta atanan cinsiyeti erkek olan bir kişi eğer baskın olarak maskülense, bu kişi normaldi. Eğer bu kişi baskın olarak feminense, ya da feminenliğe atfedilen cinsiyet özellikleri taşıyorsa, o zaman bu kişinin cinsiyetinin tıbbi bir müdahale ile normalleştirilmesi gerekmekteydi. Dönemin baskın ve basmakalıp toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretseler de Stoller ve bu alanda çalışan Harry Benjamin ve John Money gibi diğer isimlerin transseksüeller hakkında ortaya attığı görüşler cinsiyeti yeniden belirleme ameliyatlarının uygulanmasını mümkün kıldı. Hasta olmayan bedene müdahale etmek istemeyen cerrahların trans geçiş ameliyatlarını gerçekleştirebilmek için bilimsel bir gerekçesi olmalıydı. Psikiyatri alanında trans “vaka”lar üzerine yapılan çalışmalar, geçiş ameliyatlarının tıbbi olarak gerekli görülmesinin meşru zeminini oluşturdu. Transları hasta olarak nitelendiren bu yaklaşımlar aynı zamanda interseks çocukların bedenlerine yapılan- şüphesiz ki hayatlarının ilerleyen dönemlerinde ciddi travmalara yol açan cerrahi müdahalelerin de maalesef önünü açtı.”

    “KİMLİĞİ KÜLTÜREL VE HUKUKİ OLARAK TANINMALI”

    Semih, ikinci dalga feminizmin hâkim olduğu 1960’lı yıllarda feminist kuramda epistemolojik bir değişim yaşandığını da ekledi. Semih, Türkiye’de toplumsal cinsiyet temelli mücadele açısından da 1987 yılının önemli olduğunu belirtti. Yoğurtçu Parkı’nda “Dayağa Karşı Yürüyüş” ve Gezi Parkı’nda eşcinsel ve transların şiddete karşı açlık grevini hatırlattı.

    Biyolojik özcülükten beslenen, ikili cinsiyet algısına dayanan ve trans öznelliğini yok sayan yaklaşımları vurgulayan Semih, “Bugün insan biyolojisi üzerine yapılan çalışmalar göstermektedir ki, bir kişinin cinsiyetini biyolojik olarak açıklayan pek çok bileşen vardır: kromozomlar, genetik yapı, hormonlar, endokrin sistemi, üreme kapasitesi, üreme organları, cinsel organlar ve tüm bunlarla ilişkili olan diğer iç organlar. Bu unsurlar her bir kişide tutarlı değildir ve değişkenlik göstermektedir. Küresel trans hareketin en temel talebi kişinin toplumsal cinsiyet kimliğinin kültürel ve hukuki olarak tanınması ve bireyin kendisini ait hissettiği ya da ifade ettiği cinsiyet ile toplumdan saygı görmesidir. Toplumsal cinsiyet kimliği bir kişinin toplumsal cinsiyetine dair kendi derin içsel ve bireysel hissidir. Kişinin doğuşta atanan cinsiyetine karşılık gelebilir ya da gelmeyebilir. Aslına bakarsanız dünyada ne kadar insan varsa o kadar cinsiyetten bahsedebiliriz” dedi.

    “TÜRKİYE MODERNLEŞMESİNİN CİNSİYETLENDİRİLMİŞ SINIRLARI”

    Doç. Dr. Sevgi Uçan Çubukçu da, “Türkiye Modernleşmesinin Cinsiyetlendirilmiş Sınırları ve İhlalleri” üzerine konuştu. “Feminist hareketler ve feminist düşünce, coğrafyamızda tarih boyunca kayda değer birçok olay yaşamıştır” diyen Çubukçu, “Bu kırılma noktaları Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat Dönemi ile başlamış ve modern Cumhuriyetin oluşumu ile devam etmiştir. Bu dönemde, modernleşme paradigması içinde eşitlik de dahil olmak üzere hem kamusal hem de özel alanda kadınların yaşamlarında önemli yasal değişiklikler oldu” dedi.

    “İDEAL İYİ ANNE VE  İYİ EŞ”

    1913’te kadınların, Telgraf şirketinde kadınların çalışması için ilk oturma eylemi yaptığını hatırlatan Çubukçu, “Osmanlı Türkiye döneminde kadınların başta talebinin neden oy hakkı değil de çalışma ve eğitim hakkı olduğunu tam da bu örneklerle anlayabiliriz. Cumhuriyet öncesindeki bu talepler cumhuriyet döneminde karşılık buldu ve kamusal alanda bir değişim yaşandı ama özel alandaki ilişkiler, hiyerarşiler değişmedi. İyi annelik ve iyi eşlikle nasıl bir ideal kadın tanımı yapıldığı ve tüm topluma yansıtıldığını belirtmek gerekir” dedi.

    Çubukçu ayrıca Cumhuriyet döneminde birçok feminist kadının nasıl sessizleştirildiğini de aktardı.

    “KADIN VE LGBTİ+ DÜŞMANLIĞINDA YENİ SÜRECİN KURUCUSU DİYANET”

    Son konuşmacı Av. İlhan Cihaner ise “Kurucu Rejimin Toplumsal Cinsiyete Bakışı: Devrim-Reform?” başlıklı sunumunu yaptı. Toplumsal cinsiyet tartışmalarında Macaristan ile Türkiye’nin birbirinin fotokopisi gibi olduğunu vurgulayan Cihaner, “Geldiğimiz noktada toplumsal cinsiyet tartışmalarının Türkiye’de gereği kadar güçlü bir politik güç olmasının önündeki en temel engellerden birisi Diyanet’in bir kurucu kurum olarak yaptıkları. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın LGBTİ+ ve kadın düşmanlığındaki yeni sürecin belirleyenlerinden olduğunu görüyoruz” dedi.

    “KADIN HAREKETİNİN SİYASETLE BAĞININ KURULMASI LAZIM”

    Dinsel eğitimin ileride daha büyük sorunlara yol açacağını da vurgulayan Cihaner, kadın-erkek eşitliği tartışmalarında sınıfsal boyutun göz ardı edildiğini de söyledi. “İşsizliğin aslında özünde bir kadın sorunu olduğunu görüyor olmamız lazım” diyen Cihaner, şöyle devam etti:

    “Eğer dünyada ücretlendirilmeyen ev içi emek ücretlendirilmiş olsaydı dünyada üretilen tüm değerin yüzde 70’inden fazlası olacaktı. Oysaki toplumsal cinsiyet rollerinin kadına biçtiği rol dışarıda çalışsa da çalışmasa da ev işlerini ücretsiz olarak yapması anlamına geliyor. Cumhuriyetle birlikte kadın hakları konusunda çok iyi bir başlangıç yaptığımızı ancak sonrasında bunun ne bir devrime ne de reforma dönüşmediğini çok açık bir şekilde söyleyebiliriz.”

    Siyasi partilerde kadın temsilinin yetersizliğini de eleştiren Cihaner, “Kadın hareketinin siyasetle bağının mutlaka ama mutlaka kurulması lazım. Siyasal rejimin belirleyici ana unsurlarından birisi toplumsal cinsiyet ve onun belirlediği dinamikler” dedi.

    PİRHA/İZMİR

  • ‘Aleviler; Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere’ sempozyumu başladı-VİDEO

    ‘Aleviler; Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere’ sempozyumu başladı-VİDEO

    PİRHA- Alevi kurumlarının İzmir’de düzenlendiği, ‘Aleviler; Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere’ sempozyumu başladı.

    İzmir’de ‘Aleviler; Din, Beden, Cinsiyet ; Neşeden Kedere’ sempozyumu bugün başladı. Alevi hareketinin bileşenleri olan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Narlıdere Cemevi öncülüğünde düzenlenen sempozyumun ilk günü yoğun katılımla başladı. Sempozyum, 14-15 Mayıs’ta da devam edecek.

    Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan sempozyumda üç gün boyunca Alevilik, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği tartışılacak.

    Sempozyum, bugün (13 Mayıs) düzenleyici kurumlar ve sempozyum koordinasyonu adına açılış konuşmaları ile başladı. Kurum temsilcileri açılış konuşmalarında İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasını eleştirdi.

    “KADINLAR OLARAK SUYA TAŞ ATTIK”

    3 gün sürecek sempozyumun açılış konuşmasını yapan Alevi aktivist ve Gazeteci Çilem Küçükkeleş, Alevi örgütlerinin ilk defa böyle bir sempozyumda bir araya geldiğini söyledi. Küçükkeleş, Alevi kadınların bu sempozyum ile bir ‘Ne Yapılabilir’e dair adım olduğunu vurgulayarak, “Büyüklerimiz gayret ederek sonuç alabilirsiniz derlerdi. Bugün de bir gayret içerisindeyiz. Daha önce örgütlü güçlerimizin çağrısıyla yapılan bir sempozyum olmadı. Bu sempozyumu diğerlerinden değerli kılan burada konuşmaya başlayarak yeni bir şeyi öreceğiz. Ne yapabiliriz diye somaya yönelik ilk adımı atıyoruz. Suya taş attık ve suyu üzerimize sıçratmaya karar verdik. Bu adım aynı zamanda birleşmeye yönelik bir adım. Bu üç örgütümüzün karar verdiği, yol yürüdüğü bir başlangıçtır” dedi.

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ ERKEKLEŞTİ”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği önceki dönem genel başkanı Gani Kaplan ise Alevi örgütlerinin erkekleştiği eleştirisinde bulunarak, “Alevi örgütlenmesi tarihinde büyük bir iş yapıyor. Birçok kadın cinayetinin olduğu, Alevi örgütlerinin erkekleştiği bir dönemde bu çalışma değerlidir. Bir tek kişinin ağzından çıkan kelime ile İstanbul Sözleşmesi kaldırılıyor. Cezaevindeki insanlar iyi hal indiriminden dışarıya çıkıyor. Alevi erkeklerin iğneyi kendisine batırma zamanı geldi. Örgüt yöneticiliği bizim işimizdir diyoruz. Alevi örgütleri olarak çok erkekleştik. Dini eğitim kıskacı adı altında çocuklarımız namaz kılmaya zorlandı, işkence gördü. Alevilerde aile içi şiddet, kadına şiddet var mı? Var. Bu bizler için de bir gerçektir. Alevi örgütlerinin her geçen gün erkekleştiği bu dönemde böyle bir sempozyum çok önem taşıyor. Böyle bir sempozyumu düzenlerken çuvaldızı kendimize de batırmamız gerekiyor. Biz Alevi erkekleri, kürsülerde konuştuğumuz kadar demokrat değiliz. Bunu tespit etmemiz ve değiştirmemiz gerekiyor. Bu sempozyumun dalgası örgütlerimize yansısın istiyoruz” diye konuştu.

    AYSEL TUĞLUK’A DİKKAT ÇEKİLDİ

    Kaplan’dan sonra sempozyum destekleyicilerinden İzmir Büyükşehir Belediyesi temsilcisi, Hacı Bektaş Veli’nin sözlerini hatırlatarak kadın-erkek eşitliğine dikkat çekti. Ardından Prof. Dr. Eser Köker, sempozyumun açılış bildirisini sundu. Köker, İstanbul Sözleşmesi’nden Gezi davasındaki cezaları toplumsal bir dehşet sarmalında olduğumuzu vurguladı. Aysel Tuğluk’a cezaevinde yaşatılan şiddeti hatırlatarak, “Yaşayarak direnen kadınların Kürtçe öykülerini çok önemsiyorum. Ancak onları duyabildiğimiz zaman, onlarla beraber düşünebildiğimiz zaman onu kendi tecrübemiz haline getirebilir, yeni kuşaklara bu deneyimi aktarabiliriz” dedi.

    Köker, Alevi inancındaki şifalı bilge kadın imgesine de değinerek, “Bu neoliberal dünya düzeninde beden üzerindeki tahakkümü neredeyse pazar haline getiren sağlık sisteminde bizim şifa bulmaya, şifacı kadınlara ihtiyacımız var” dedi ve feminist ütopyalardan bahsetti.

    PİRHA/İZMİR