Etiket: alevilere saldırılar

  • Maraş Alevi Pogromu’nun 46. yılı; gerçek failler yargılanmadı, dosya KKK’de

    Maraş Alevi Pogromu’nun 46. yılı; gerçek failler yargılanmadı, dosya KKK’de

    PİRHA- Maraş Alevi Pogromu’nun üzerinden 46 yıl geçti. 19 Aralık 1978’de başlayıp, bir hafta süren faşist saldırılarda 111 kişi Alevi oldukları için öldürüldü. 100’ün üzerinde Alevinin yaralandığı kırımda, 200’ün üzerinde ev, 70’e yakın işyeri faşistler tarafından yakıldı, yağmalandı. Katliamın gerçek failleri ortaya çıkarılmadı. 

    Maraş’taki gerici-faşist grupların 19 Aralık 1978’de Çiçek Sineması’na yerleştirdiği bir bomba katliama/pogroma giden sürecin başlamasına neden oldu.

    Türkoğlu ilçesinden gelen bir grup faşist, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” ve “Müslüman Türkiye” sloganlarıyla azgın kalabalığı Cumhuriyet Halk Partisi ve TÖB-DER binalarına saldırttı.

    Bombanın patlamasından hemen sonra, Ülkücü Gençlik Derneği Maraş Şube Başkanı Mehmet Leblebici ve 2. Başkan Mustafa Kanlıdere’nin talimatlarıyla bombayı attığı iddia edilen Ökkeş Kenger, Ankara’ya ÜGD’ye telefon ederek “yardım” talebinde bulundu.

    Ertesi gün Alevilerin oturduğu bir kıraathane bombalandı.

    21 Aralık’ta iki Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (Töb-Der) üyesi öğretmenler öldürüldü.

    22 Aralık’ta faşistler bu iki öğretmenin cenazesini taşıyanlara “Komünistlerin, Alevilerin cenaze namazı kılınmaz” diyerek saldırdı.

    Bağlarbaşı Cami İmamı Mustafa Yıldız, cuma vaazında şu cümleleri sarf etti:

    “Oruç tutmak namaz kılmakla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer Hacca gitmiş gibi sevap kazanır; bütün din kardeşlerimiz hükümete ve komünistlere, dinsizlere karşı ayaklanmalıdır; çevremizde bulunan Alevileri ve CHP’li Sünni imansızları temizleyeceğiz.”

    Kalabalık dağılıp cenazeler ortada kalırken; güvenlik güçlerinin müdahalesiyle karşılaşmayan saldırgan kalabalık, kent çarşısına yürüyerek Alevilere ve CHP’lilere ait işyerlerini tahrip etti. Saldırılarda 3 kişi öldürüldü.

    22 Aralık gecesi faşistler, Sünni mahallelerinde Alevilerin silahlı saldırı yapacağı iddiasıyla yalan propagandaya girişti.

    23 Aralık’ta Maraş’taki olaylar solculara ve Alevilere dönük bir kıyama dönüştü.

    BELEDİYE HOPARLÖRÜNDEN KATLİAM ÇAĞRISI

    23 Aralık sabahına Maraşlılar belediye hoparlöründen yapılan şu anonslarla uyandılar:

    “Alevi komünistler suya zehir kattılar, Aleviler Yörük Selim Mahallesi’nde din kardeşlerimizi katlediyor, yetişin ey Ümmet-i Muhammet, Allah’ını seven Müslümanlar Alevilere karşı din kardeşlerinin yardımına koşsun.”

    Bu anonslar katliamın/pogromun çağrısıydı. Aralıksız dört gün süren katliamda saldırganlar önceden işaretledikleri Alevi evlerine baltalar, satırlar, sopalar ve ateşli silahlarla saldırıya geçti. Yaşlı, genç, çocuk demeden toplu kıyıma başlandı. Hamile kadınların karınları deşildi. Kadınlar, eşleri ve çocuklarının gözleri önünde tecavüze uğradı. Katliam olurken güvenlik güçleri ortada yoktu.

    24 Aralık’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ancak kentte hiçbir güvenlik gücü yoktu. Bu koşullarda 24 Aralık günü, faşistlerin çevre köy ve ilçelerden getirdiği silahlı grupların takviyesiyle, kıyım insanlık dışı boyutlar kazandı.

    RESMİ AÇIKLAMAYA GÖRE 111 KİŞİ KATLEDİLDİ; SORUMLULAR HALA YARGILANMADI!

    25 Aralık akşamı tamamen yatışan saldırılarda, resmen saptanabilen resmi olarak katledilen insan sayısı 111’di. Katliamın ardından, binlerce Alevi Maraş’ı kaçarcasına terk etti. 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkılmıştı.

    Hükümet aylarca direndiği sıkıyönetimi ilan etmek zorunda kaldı. Maraş Katliamı davası 1991 yılına kadar sürdü. Davanın 1 No’lu sanığı sonradan Şendiller soyadını alan ve milletvekili olan Ökkeş Kenger’di. Mahkum olanlar yıllar süren yargılamadan sonra indirimlerden yararlandı ve serbest kaldılar.

    KATLİAMDA MİT’İN PARMAĞI

    Olayların yaşandığı tarihte iktidarda bulunan CHP’nin Genel Başkanı ve dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in arşivinde yer alan ve katliamdan sonra kendisine yakın kaynakların ulaştırdığı rapor, Maraş Katliamı’nda MİT’in parmağı olduğunu gösteriyordu. Ecevit’in arşivindeki 3 Ocak 1979 tarihli raporda, MHP-MİT ilişkileri ve Maraş Katliamı ile ilgili şu ayrıntılar yer alıyor:

    “CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olaylar (Malatya, Sivas ve Maraş) çıkacağına dair 1-2 ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir. Önceden haber vermek bir tarafa, olayın yaratılmasında en etkin rolü oynamışlardır. Nitekim Maraş olayı MİT’ten…. müşterek planlamaları ile çıkartılmıştır. Türkeş, oraya ….’in tavassutuyla ….’u tayin ettirerek Güney bölgesini ele geçirmiş ve Maraş olaylarını tertip ettirmiştir, MİT olayın içinde olmasaydı Maraş’tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi.”

    Katliamdan bir ay sonra yazılan MİT raporunda; ülkücülerin, solcularla onları destekleyen Alevilere ‘bir ders vermeye’ karar verdiği bildirildi.

    Raporda kararın, MHP il örgütü yöneticileriyle Ülkücü Gençlik Derneği üyeleri ve derneğin bir genel merkez yöneticisinin katıldığı toplantıda alındığı belirtildi. Başka bir MİT belgesinde ise bir sinemaya bomba atılması olayını ÜGD üyesi Ökkeş Kenger’in (Şendiller) düzenlediği, patlamanın ardından da solcular tarafından yapıldığı söylentisi yayıldığı raporda yer aldı. MİT, askeri de günlerce harekete geçmemekle suçladı.

    Maraş Pogromu’nu başlatan Çiçek Sineması’na bomba atılması olayının faili ve sonradan açılan davanın bir numaralı sanığı Ökkeş Şendiller ise devlet televizyonu TRT’nin 12 Eylül’ü konu alan “Şahların Labirenti” adlı belgeselinin Maraş Katliamı’ndan bahsedilen bölümüne, dönemin ülkü ocakları başkanı, BBP’nin helikopter kazasında ölen Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte katılmış ve ikisi de ‘tanık’ olarak adlandırılmıştı. İkili, Maraş Katliamı’nı, ‘aralarında Hrant Dink’in de bulunduğu “komünist militanların” gerçekleştirdiğini’ iddia etme cüreti sergileyebilmişlerdi.

    MARAŞ DOSYALARI KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI’NDA, AVUKATA VERİLMİYOR

    Maraş Alevi Katliamı/Pogromu dosyası sessizce kapatıldı. Maraş Katliamı dava dosyasının müdafi sıfatıyla inceleme talebi Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından ‘devlet sırrı’ gerekçesiyle reddediliyor.

    Maraş Pogromu sonrasında binlerce Alevi yurttaş yurt içine ve yurt dışına göç etmek zorunda kaldı.

    PİRHA/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    > KKK vermiyor; Maraş Katliamı dosyaları için bugün Aleviler mahkemedeydi-VİDEO

    > Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın gizlediği ‘Maraş Katliamı dosyaları’ Meclis gündeminde!

  • KESK Eş Genel Başkanları: Laiklik tasfiye edildi, eğitimdeki dinselleşme artıyor!-VİDEO

    KESK Eş Genel Başkanları: Laiklik tasfiye edildi, eğitimdeki dinselleşme artıyor!-VİDEO

    PİRHA – KESK Eş Başkanları Mehmet Bozgeyik ile Şükran Kablan Yeşil, eğitimdeki dinselleşme ve zorunlu din derslerine işaret ederek, “Son 20 yıllık AKP iktidarı bambaşka bir hesaplaşma içinde. İktidar, siyasal İslam’ı var etme noktasında adım adım bir plan uygulamakta” dediler. KESK Eş Genel Başkanları laikliğin tamamen tasfiye edildiğine işaret ettiler. 

    Yeni eğitim döneminin açılmasıyla birlikte Alevi örgütlerinin yanı sıra birçok meslek örgütü de eğitim alanındaki dinselleştirmeye dikkat çekti. Alevi kurumları, zorunlu din derslerinin kaldırılması için çabalarına devam ederken bir tepki de Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’ndan (KESK) geldi.

    “DEMOKRAT PARTİ’NİN İKTİDARA GELMESİYLE BİRLİKTE ZORUNLU DİN DERSİ HAYATA GEÇİRİLDİ”

    KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, Türkiye’de özellikle 20 yıllık AKP iktidarı döneminde artan dinselleştirmenin altını çizdi. Bozgeyik, 4+4+4 yasasıyla birlikte iktidarın kendi siyasal anlayışı doğrultusunda nesiller yetiştirmeyi amaçladığını söyleyerek şu değerlendirmeyi yaptı:

    “4+4+4 yasasıyla birlikte eğitimin tüm derslerinde içerik açısından bir dinselleştirme politikasıyla karşı karşıyayız. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Türk-İslam sentezi politikaları tercih edilmesi ve din derslerinin zorunlu olmasıyla birlikte yoğun şekilde ilköğretimle başlamak üzere liselere kadar din dersleri zorunlu hale geldi. Aslında Türkiye’de cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte zorunlu din dersi tartışmaları başlamıştı. 1924 yılında çıkartılan kanunla birlikte din dersleri müfredattan çıkartıldı ta ki 1948-1950 yıllarında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte okullarda zorunlu din dersi uygulaması hayata geçirildi. 12 Eylül darbesi ile birlikte zorunlu din dersi uygulamaya başlandı. Bugün Türkiye’deki eğitim sisteminin yapısına baktığımızda tamamen bir mezhebe dayalı, tek millet, tek inanç doğrultusunda bir eğitim politikası olduğunu görüyoruz. Hatta 20. Milli Eğitim Şurası ile birlikte anaokullarında dahi din dersi ve yaz dönemlerinde Diyanet aracılığıyla camilerde, okullarda Kur’an kurslarına verilmesi durumu var. Yani çok yoğun bir dinselleştirme ile karşı karşıyayız.”

    “DİYANETİN KAPATILMASI GEREKİYOR”
    Mehmet Bozgeyik, beş bakanlığın bütçesine yakın bir bütçenin Diyanet İşlerİ Başkanlığı’na ayrıldığını belirterek, “Türkiye’de yoğun bir derslik ihtiyacı varken okul yapma yerine cami yapmak tercih ediliyor” dedi. Bozgeyik, AKP iktidarı döneminde yapılan cami sayısının okul sayısından çok daha fazla olduğuna işaret ederek şunları söyledi:

    “Neredeyse 2 katı kadar caminin yapıldığını ifade edebilirim. Bu açıdan Alevi örgütlerinin, zorunlu din dersi uygulamasının kaldırılması, Diyanet İşleri Başkanlığı’na devlet tarafından, vergilerimizden toplanan kaynakların aktarılmasına son verilmesi ve özellikle laiklik ilkesi açısından din ve devlet işlerinin ayrılması yönünde talepleri var. Zorunlu din dersleri ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı olmasına rağmen Türkiye’de o karara uyulmadı. Din derslerinin kaldırılmasını bırakın, anaokullarına kadar getirildi. Bizler de özellikle eğitimdeki bu dinselleştirmenin son bulması, zorunlu din dersi uygulamasının kaldırılması, okullarda din ve ahlak bilgisi dışında teoloji derslerinin verilmesi ve bunun da tercihe bırakılmasını savunuyoruz. Gerçek bir özgürlükçü, laiklik ilkesinin uygulanabilmesi açısından da Diyanetin kapatılması gerekiyor.”

    “KAYBEDECEĞİNİ ANLAYINCA…”

    KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, zorunlu din derslerinin kalkmadan Alevi sorununda bir çözümün mümkün olmayacağının altını çizdi. Bozgeyik, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, gelecek seçimlerde oy kazanmak adına Alevi sorununa ilgili göründüğünü ifade ederek konuşmasını şu cümlelerle sürdürdü:

    “Erdoğan kaybedeceğini anlayınca şimdiye kadar kendisine oy vermemiş kesimlere yönelik politikalar geliştirmeye başladı. Daha önceden de Alevi-Kürt açılımı gibi birçok açılımlarla sorunları çözeceğini ifade etti. Ama taleplerin karşılanmaması ile yüz yüze geldik. Hatta daha fazla dinselleştirme ile ve Kürt sorununda da daha fazla çözümsüzlük politikalarıyla bu noktaya geldik. Erdoğan şimdi bu kesimlerin yeniden ilgisini çekme ve seçim döneminde bir aparat olarak kullanma yönünde çeşitli politikalar geliştirmeye başladı. Alevi dedelerine maaş ödeyeceklerini ifade ettiler. Yani kendi dedelerini yaratma politikasını tercih ederek inanç örgütleri arasında da bir ayrıştırma ve çatıştırma politikası var. Tüm bu politikaların Alevi örgütleri tarafından reddedildiğini gördük. Özellikle Diyanetin personeli olacak Alevi dedeleri kendi inanç merkezlerine değil iktidara hizmet edecektir. Bu açıdan bizler, Diyanetin kapatılmasını savunuyoruz ve doğal olarak Alevi örgütlerinin de bağımsız, özerk olması gerektiğini, devlet ile herhangi bir politik, ekonomik ilişki içerisinde olmaması gerektiğini ifade edebilirim.”

    “AKP İKTİDARI BAMBAŞKA BİR HESAPLAŞMA İÇİNE GİRDİ”

    KESK Eş Genel Başkanı Şükran Kablan Yeşil ise “Alevi örgütleri yıllardır eğitimde laiklik ilkesinin yaşama geçirilmesi, farklı inançların, başta Alevilik olmak üzere yok sayılmaması mücadelesini sürdürüyor” dedi. Kablan, eğitimdeki dinci dayatmanın yanı sıra Alevi toplumuna dönük baskıların arttığına vurgu yaparak şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Bu çabanın kendisi aslında bu ülkede var olan daha önce Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu zorunlu din derslerinin kaldırılmasına ilişkin kararlardan da güç alarak yani hem ulusal hem uluslararası hukuktan güç alarak, Alevi örgütlerinin büyütmeye çalıştıkları bir örgütlenmedir. Şu konunun altını çizmek gerekir; bu ülkede Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne laiklik ilkesi tam layıkıyla hayata geçirilmiş değil. Bu ülkedeki farklı inanç ve kültürlere, başta eğitim sistemi müfredatı olmak üzere eşit mesafede yansıtılmış değil. Ancak son 20 yıllık AKP iktidarı bambaşka bir hesaplaşma, bambaşka bir tasfiye sürecinin içine girdi. Bunu gerek Alevilere yönelik siyasallaşan hukukta verdiği kararlarda, gerekse ayrıştırıcı, ötekileştirici, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere her fırsatta kurdukları dil ve söylemde görmek mümkün.”

    “LAİKLİK TAMAMEN TASFİYE EDİLDİ”

    Şükran Kablan Yeşil, cemevlerine dönük saldırıların da iktidarın Alevi sorununa dair yaklaşımı ile bağlantılı olduğunu ifade ederek, “Kısa süre önce Alevi kurumlarına dönük organize planlı saldırılar gerçekleşti. Bu ülkede geçmişten bugüne sinir uçlarına dokunma halidir bu. Dolayısıyla bu süreci iktidarın kendisinin siyasal İslam’ı inşa etme noktasında, muhafazakar yaşam tarzını hayata geçirme noktasında topyekun adım adım uyguladıkları bir planın parçası olarak görmek gerekiyor” dedi.

    Kaplan Yeşil devamında şunları ifade etti:

    “Her ne kadar ‘biz barışacağız, çözeceğiz’ denilse de biz bu ülkede geçmişten günümüze Alevilere dönük yaşanan katliamlarda maalesef egemenlerin tarzını gördük. Eğitim alanındaki laikleşme ve sekülerleşmeye dönük saldırıların da altında bunu görmek lazım. Sadece iki Bakanlığın bütçesine bakın. 2023 yılı bütçesinde Diyanet bütçesi bu ülkedeki yedi bakanlığın bütçesinin çok daha üzerinde. Milli Eğitim Bakanlığının bütçesine ise hiç değinmeyelim. Hem ekonomik olarak çok yoğun bir baskı içerisinde olan bu ülkedeki milyonlar, hem de kendi kültürlerini, inançlarını özgürce, eşit yurttaşlık temelinde yaşayamıyor. Yaşam hakkı uzun yıllardır gasp edilen bu ülkedeki Aleviler doğal olarak dönem dönem bu eylem ve kampanyaları yapma ihtiyacı hissediyor. Çünkü biz bu ülkede çok iyi biliyoruz ki farklılıkların bir arada, eşit yaşayabileceği bir ülke mümkün. Ancak mevcut iktidarın hem kültürel alanda yaratmaya çalıştığı erozyona baktığımızda laikliğin tamamen tasfiye edilerek İslami yaşam tarzının dayatıldığını görüyoruz. Aslında bu örtüyü kaldırdığımızda Alevi inancına dönük bu saldırıların kendisinde festival-konser yasaklamaları, kadınların bedeni üzerinden yaşam tarzına müdahaleyi görüyoruz. Bunları bir bütün olarak birleştirdiğimizde cumhurbaşkanının sarf ettiği söz nezdinde bu iktidarın ne kadar samimiyetsiz, ikiyüzlü ve hakikaten halkların kültürlerini gözeten bir hassasiyeti olmadığını, bunun tamamen yaklaşan seçimlerde Alevilerin oylarına dönük bir yaklaşım olduğunu görmek mümkün.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

  • Alevi kadınlar: Ulusoy’a saldırı aslında dergahı yağmalama, talan etme girişimidir

    Alevi kadınlar: Ulusoy’a saldırı aslında dergahı yağmalama, talan etme girişimidir

     PİRHA-Bir grup milliyetçi-ırkçı şahısların Hünkar Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy ile Dede Hasan Doğan’a karşı organize saldırılarına tepkiler devam ediyor. PİRHA’ya açıklamalarda bulunan Eğitimci-aktivist Aysel Kılavuz ve Gazeteci Çilem Küçükkeleş, “Alevilik üretip, postnişliğimize bile saldırıyorlar. Başka bir yol kurma cesareti kendinde buluyorlar. Alevi kurumlarının ciddi bir şekilde deklarasyon yazıp inanç kuruluna göndermesi gerek” dedi.

    Bazı cemevlerinde Hakk’a uğurlama erkanlarında Alevi inancından uzaklaşılmasını eleştiren Hünkar Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy ve Dede Hasan Doğan’ın bazı ırkçı, asimilasyoncu çevrelerin organize saldırılarına Alevilerin tepkisi devam ediyor.

    PİRHA’ya konuşan Eğitimci-aktivist Aysel Kılavuz ve Gazeteci Çilem Küçükkeleş bu tür saldırıların yeni olmadığını, Alevileri asimile etmek için planlı olarak gerçekleştirildiğini belirterek, bu saldırıların karşısında Veliyettin Ulusoy’a ve Hasan Doğan gibi dedelere sahip çıkılması gerektiğini ifade ettiler.

    “BİZİM BİRLİK OLUP, GÜÇLÜ OLMAMIZ GEREKİYOR”

    Yapılan saldırılara ilişkin ‘Aleviler birlikte hareket etmedikleri ve birbirleriyle uğraştıkları için onlar da bu cesareti buluyor’ diyen Eğitimci-aktivist Aysel Kılavuz şunları dile getirdi:

    “Mafya çetesinin yönettiği bir dönemdeyiz ve onlar cesareti bunlardan alıyor. Fakat tüm bunların yanında biz kendimiz bunu birbirimize yapıyoruz. Misal birinin yaptıklarını, davranışlarını, söylemlerini beğenmiyor olabiliriz ama onu edep içinde arayıp konuşmak lazım, medyanın önüne atıp da linç kampanyası açarsan onlar da böyle yapar. Bizim birlik olup, güçlü olmamız gerekiyor. Demokratım, aydınım, ilericiyim, Kürt’üm, kadınım diyen herkesin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Çünkü çok kötü bir dönemden geçiyoruz. Sanal dünyada troller istediğini yazıyor ve saldırıyorlar. Buna izin vermemek için bütün kurumların bir araya gelmesi gerekiyor. Birbirimizin eksiklerini görebiliriz, yanlışları olabilir tüm bunlara karşı birlikte hareket etmemiz gerekir. Çünkü Alevi inancında birlikte hareket etmediğimiz zaman ne yazık ki bizden çıkan troller de oluyor, dışardan da var, para karşılığında yazanlar var.”

    “İNTERNET ÜZERİNDEN ALEVİ KANAAT ÖNDERLERİMİZE SALDIRMAK EN BÜYÜK DÜŞKÜNLÜKTÜR”

    Bu tür saldırılarla Alevi kanaat önderlerini kimsenin bitiremeyeceğini ifade eden Kılavuz sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Biz onlara destur vermişiz seven de var sevmeyen de var. Seven de sevmeyen de kendi içimizde ikrarla çözülmesi gereken bir sorundur ama dışarıda (sosyal platformlarda) çözülmeye çalışılması yanlış. Misal bir adam eşini boşar, bu düşkün değildir, gider pirine görünür, yol açılır. Biri bir hata yapar, bir kusur işler gene gider pirine görünür ama sırrı tasfiye edenler en büyük düşkündür. Şu an internet üzerinden Alevi kanaat önderlerimize saldırmak en büyük düşkünlük, en büyük suçtur. Bunlar affedilmeyecektir. İnancımız şunu diyor; bir kusur işlenmişse gel önce bir görün, kendi kusurunu gel al da görün veya pir bir kusur işlemiş ise pir gidip talibinden hatasını giderir. Veliyettin Ulusoy olsun, kim olursa olsun eksiğiyle kusuruyla o bizim sorunumuzdur. Kimse kimseye troller üzerinden saldırma veya onu küçültme, hakaret etme hakkına asla (ne hukuksal ne anayasal ne de bizim Alevi hukuku olarak) sahip değildir. Veliyettin Ulusoy’un eksiği olabilir, yanlış düşünüyor olabilir yani onlara yanlış gelebilir ama bunu kendi içimizde çözmeliyiz.

    Bizim kendi trollerimiz saldırıyor, başkaları değil. Alevi kurumları birlikte hareket ederse bu troller bunu yapamaz, bunlar birbirlerinden fırsat buluyorlar. Biz Aleviler barış, sevgi, huzurdan yanayız. Bizim cennet ve cehennemimiz buradadır. Bizim yolumuz sevgidir, dilimiz sevgidir, sevgiden başka bir şey bilmeyiz biz. Bizim bunlara karşı cevaplarımız da Alevi diliyle olmalı, onların seviyesine inmememiz gerektiğine inanıyorum. Bu doğrultuda bütün Alevi kurumları bu duruma ciddi tavır alırsa bir daha bu cesareti alamazlar.”

    “DEDELERE HAKARET ETMELERİNE İZİN VERMEMEMİZ GEREKİYOR”

    Hacı Bektaş Veli’nin Postnişinliğinin saygınlığı olduğunu ve ancak talipleri olanların onu yargılayabileceğini vurgulayan Kılavuz şunları aktardı:

    “Zaten dedeyi dede yapan, piri pir yapan, mürşidi mürşit yapan taliptir. Bir eksiklik varsa onlar kendi içinde çözer. Kimsenin kimseye hakaret etme haddi yoktur. Alevilik gerçekten bir deryadır, evrensel bir doğa inancıdır. Alevilik, bütün evrene dua eden bir inançtır. Bunu nasıl alıp kör bir inancın içine atarsın? Onların kendi inançlarına bir şey demiyoruz. Biz de 12 imam vardır, 12 havari var diye Hristiyan mıyız? Hayır değiliz. İnançlar birbirinden almış. İslam bizim içimize girmiş, biz girmedik İslam’ın içine. Alevi dede diye geçinen, dede kılıklı gri pasaportlular hala dedeyiz diye ortalıkta geziyorlar. Veliyettin Ulusoy, Hasan Dede, Mehmet Turan Dede gibi birçok insana hakaret etmelerine izin vermememiz gerekiyor. Bir kusurumuz varsa bunu kendi içimizde çözmemiz gerekiyor.

    Çok iyi hatırlıyorum. Bizim köyde biri bir hırsızlık yapmıştı. Yıllarca o kişi ceme alınmadı ama pir onu sorguladı. O kişi yıllar sonra ceme girebildi. Şimdi ise bakıyorsun adamlar Alevi inancına, bir sürü küfür edip hakaretler ediyor. Bir de bakıyorsun bu kişiler Alevi kanaat önderleri içinde yer alıyor. Böyle bir durum kabul edilemez. Bu haksızlıklara karşı durmak bir edeptir, bir erkandır. Edep ve erkan da Alevilikte vardır.”

    “ALEVİLİK MİLLİYETÇİLİĞİ REDDEDER; BİZ PİRLERİMİZİN, KANAAT ÖNDERLERİMİZİN YANINDAYIZ”

    Alevilikte milliyetçiliğin yerinin olmadığının altını çizen Kılavuz son olarak şunları kaydetti.

    “Hatta bırakın milliyetçiliği, kadın erkek ayrımı, cins ayrımı yoktur. Herkes candır, canandır. Alevinin yolu birdir. Yol ise sevgidir, barıştır, huzurdur, kadın erkek ayrımı yapmadan bütün halkların barış içinde yaşamasıdır. Pirle, mürşitle hiyerarşi içinde musahibiyle, kirvesiyle yıllarca yaşamış, Alevilik böyle bu güne gelmiştir. Alevilik İslam’la değil İslam’dan çok önce vardır. Birçok kültür ve inanç birbirinden almış ama Alevilik reddiyeci olmuş. İslam döneminde İslam’ın katı kurallarını reddetmiş, asla ben burada yokum demiş. Alevi kurum önderleri, talipler olarak bunu hep birlikte püskürmek gerek. Bazı konularda anlaşılamayabilir ama güzel Alevi diliyle (onların yaptıklarıyla değil), Alevi yol önderlerimiz, pirlerimiz ve mürşitlerimizle çözmeliyiz sorun varsa. Binlerce yıl böyle süre gelmiş bu. Biz pirlerimizin, kanaat önderlerimizin yanındayız. Eksiklerimiz varsa o sizin değil bizim sorunumuzdur, diye bu şekilde tavır alınması lazım. Dışarıdan saldıran trollere de, bütün Alevi kurumları ciddi bir şekilde deklarasyon yazıp inanç kuruluna göndermesi gerek. Kadınlar, gençler, federasyonlar, denekler ciddi bir karar alıp tavır almaları lazım. Sen direnirsen hak kazanırsın. Çünkü hak verilmez alınır.”

    “BU TÜR SALDIRILAR HEP OLDU, OLACAK; ÖNEMLİ OLAN BİZ NE YAPACAĞIZ?”

    Alevilere yönelik yapılan bu saldırıların Türkiye’de şu an yaşanan koşullarından bağımsız olmadığını aktaran Gazeteci Çilem Küçükkeleş ise yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

    “Alevilerin kendi içerisinde kurumsallaşmasının yaşadığı sorunları çözme iradesi gösterememesi, yol kuramaması, doğru tartışmalar üretememesinden kaynaklı mütemadiyen dışardan da bir yönelime maruz kaldığını gözlemliyorum. Bir toplum, inanç var ve buraya yönelik her zaman dışarıdan hep müdahale oldu. Bu müdahaleyi yapmak isteyenler de yanına çeşitli kendini Alevi olarak tanımlayan şahısları alarak, bazen kendisini Alevi dedesi, Alevi piri olarak tanımlayan şahısları alarak biraz bu alanları yağmalamak istiyorlar. Siyaset hesaplarını buralarda gerçekleştirmek, bu toplumu kendi siyasi partilerinin bahçesine çevirme girişimleri hep oldu muhtemelen hep olmaya devam edecektir. Müthiş bir asimile edici müdahalelerinin olduğunu hep gördük, hep de devam edecek, bu bir gerçeklik. Sorun şu ki ‘bu tarz müdahalelerde toplum ne diyecek, nasıl anlatacak, nasıl cevaplayacak’ gibi bir soru işaretiyle karşı karşıyayız. Aleviler bugün var olan siyasi partilerin değil sadece, geçmişte de var olan siyasi partilerin elit müdahaleleriyle karşı karşıya kaldılar.

    “MHP İLE HAREKET EDİP ALEVİ TOPLUMUNUN VAROLUŞ GEREKÇESİNE SALDIRIAN ORGANİZE BİR HAREKET”

    MHP meselesinin şöyle bir farklılığı var. Alevilerin, MHP ile yaşadığı bir Maraş meselesi var. Oradan gelen çözümlenmemiş, helalleşilmemiş buna ilişkin adalet terazisi kurulmamış, doğru mahkemeler yürütülmemiş gibi bir sürü soru işaretleriyle dolu. Helalleşemediği bir süreç var ve çok ilginçtir ki bu siyasi partiyle hareket edip, buradan topluma saldıran, aynı zamanda toplumun varoluş gerekçelerinin neredeyse müdahale eden, kendine göre organize etmeye çalışan bir hareketle de karşı karşıyayız. Tabi ben de tartışmaları şaşkınlıkla izliyorum. Bu tartışmalarda asıl yer alan, kendini Alevi olarak tanımlayanların pozisyonlarını daha büyük şaşkınlıkla izliyorum.”

    “DÜNÜ OLMAYAN, TOPLUMLA İLİŞKİSİ OLMAYAN KİŞİLER BUNLAR”

    Alevilikte ocakların geçmişten bugüne kadar taşınan, kendini koruma yöntemlerinden biri olduğunu söyleyen Küçükkeleş sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Bu nasıl bir yöntemdir? Yol yürütücülerinin ocaklarda yetişmesi, burada emek vermesi, topluma nasıl yaklaşacağını bilmesi, inancı nasıl toplumla buluşturacağını öğrenmesini sağlayan bir sistemdir. Bu anlamda o ocakta yetişen kişiler Alevi toplumu açısından çok kıymetlidir. Bunu bir kan bağı gibi okumuyoruz elbette. Bütün pirlerin tüm evlatları Alevilerin yol yürütücüsü değildir. Pir Hakk’a yürümeden önce geriden kimin devam edeceği, kime elverdiği aslında bellidir. Bütün evlatlarına el vermez. Hizmet edene, topluma kendini adayana, bu yolu yürütme kamilliği gösterebilene elverilir. Ama bugün biz Türkiye’de şunu görüyoruz ki bütün dedelerin evlatları sırf o dedenin evladı olmaktan kaynaklı kendilerini bir yere koyuyor.

    “OCAKZADELER MECLİSİ’ ADLI OLUŞUMDA TOPLUMUYLA HEMHAL OLMAMIŞ İNSANLAR VAR”

    Yalnız o yere koyma sorunu da değil şöyle bir sorunla da karşılaşıyoruz. Mesela çalışıyorlar, para kazanıyorlar, kendi şahıslarına mal mülk ediniyorlar, emekli oluyorlar. Sonra birden Alevilikleri akıllarına geliyor ve ‘ben ocakzadeyim, bu toplum adına bu inanç adına konuşabilirim’ diyorlar. Oysaki bu evre Alevilik açısından çok önemlidir. Dün ne yaptınız bu gün neredesiniz? Dün de nerede durduğunuz çok önemlidir Aleviler açısından. Dün gittiniz avukatlık, memurluk yaptınız, dün gittiniz kendi hayatınıza, kendi şahsınıza biriktirdiniz; bugün kalkıp toplum adına bir şey söylemeye çalışıyorsunuz. Bu ‘Ocakzadeler Meclisi’nde böyle çok sayıda kişi var. Daha önce toplumun talibine gitmemiş, toplumunu sormamış, tolumu ile hemhal olamamış insanlar şimdi tam da bu toplumun binlerce yıldır bedel ödediği inanç üzerine kendilerinde söz hakkı görüyorlar. Ben bunu kabul etmiyorum. Talibine gitmeyen, talibine hizmet etmeyen pirin sadece bir kan bağıyla pir olabileceğini düşünmüyorum ben. Bu kısmı ile ‘ocakzadeler meclisi’ de çok organize edilmiş bir meclis. Yani dünü olmayan, toplumla ilişkisi olamayan ama bugün kalkıp toplum adına söz söylemeye çalışan kişiler.”

    “VELİYETTİN ULUSOY SOFRA KURAN BİRİDİR, ‘SOFRA KURUN DA GELİP OTURAYIM’ DEMİYOR”

    Açıklamasında Veliyettin Ulusoy ve dedelere yönelik saldırıya ilişkinde değerlendirmelerde bulunan Küçükkeleş şunları dile getirdi:

    “Çok değerli bir sözü var, sofra kur diyor. Sofra kurun da gelip oturayım demiyor. Veliyettin Ulusoy sofra kuran biridir. Hala taliplerine giden, hala hizmet eden, bir talip istediği zaman bir telefonla anında ulaşabilen biri. Ki biz bu özelliği çok kaybettik. Çünkü bizde koltuğa oturmak, posta oturmak artık eskisi gibi hizmet eden değil de hizmet görene dönüştüğü için buraya da bir müdahale olduğunu düşünüyorum. Bunu dönüştürmeye, burayı ele geçirmeye, ele geçirdikten sonra buranın üzerinden siyaset yapmaya çalışan kişilerin saldırıları olduğunu düşünüyorum.

    “DERGAHI YAĞMALAMA, TALAN ETME, SİYASETE PEŞKEŞ ÇEKME GİRİŞİMİDİR”

    Mesela İYİ Parti açısından söyleyecek olursak, Meral Akşener’e birileri gitmiş, kendilerini Hacı Bektaş Dergahı adına ağırlamışlardı, hediyeler vermişlerdi ve kendilerine o siyasi partide dergah üzerinden bir temsiliyet açmaya çalışmışlardı. Ama biz bunu Sayın Veliyettin Ulusoy şahsında hiç görmedik. Yani elbette ki parti ziyaretlerini kabul etmiştir, elbette ki Alevi toplumunun fikirlerini söylemiştir ama kendini buralara peşkeş çekmemiştir ve postun ağırlığını bu anlamda taşımak için önemli bir gayret sarf etmiştir. Ben bunu kıymetli buluyorum. Buraya saldırının aslında dergaha bir saldırı ve dergahı yağmalama, talan etme, siyasete peşkeş çekme girişimi olduğunu düşünüyorum. Özünde ne topluma bir hizmet, ne inanca bir hizmet olduğunu düşünüyorum. Burayı ele geçirip buradan çeşitli siyasi partilerin koltuğuna oturma gayreti olarak görüyorum.”

    “TEK DÜZELİKTEN ÇIKMAK GEREKİR”

    Hakka uğurlama erkanlarındaki tartışmalara da değinen Küçükkeleş şu şekilde konuştu:

    “’Bu okunacak mı, şu okunacak mı?’ tartışmasından ziyade biz bu inancın bin bir süreğinden bahsediyoruz. Her süreğin kendine göre yolu-yöntemi var. Yola giderken kurduğu bir hakikat var ve biz Aleviliği tekleştiremeyiz. Sadece bu var ve sadece böyle erkan yapılır diye tek cümle kuramayız. Mesela Arap Alevilerinin erkanları çok Arabi-İslamidir. Doğal olarak kendileri Arap’tır zaten ama biz Arap Alevilerine diyebilir miyiz erkanlarınızı şöyle kaldırın diye. Aslında ona yol açan şeylerden biri Cem Vakfıyla başlayan sonraki süreçlerde Demokratik Alevi Hareketi’yle devam eden şu girişimler çok oldu: Erkan yazmak ve herkesi tek düze bir erkanla kaldırma yöntemi kurmak. Bu kadar tekleştirirseniz biri de kalkıp size, sizinki doğru değil bizimki doğru diyebilir. Hiç birinin doğruluğu toplumca ispatlanmış inanca bakılıp kanıtlanmış şeyler değil, ben bu tekleştirmeyi doğru bulmuyorum. Pirlikler sorgulandı, erkanlar sorgulandı, sözler sorgulandı biz kendimizi bu kadar sorgulayan bir toplum olamayız. Bu aslında asimilasyonun bir doğal sonucu ama şöyle bakarsak durduğumuz noktanın ne kadar da gerilediğini gösteren bir yer. Bu kadar asimilasyona karşı kayıtsız kalırsak toplamda herhalde tartışacağımız bu olur.

    “VELİYETTİN ULUSOY’UN HİZMETİNİ GÖRÜYORUM”

    Oysaki toplumun çok başka yaşadıkları sorunları, çok başka dertleri var ama bunlara hiçbir şey söylemeyip, birbirini sorgulayan, birbiriyle kavga eden bu görüntü şunu da yaratıyor; Alevi toplumunun morali çok bozuluyor bu konuda çünkü bu kadar iyiden bahseden bir toplum bu kadar birbirine düşüp, bu kadar sert tartışmalar yapabilir mi? Yapamaz, birbirini anlamıyor olamaz yani. Biz bir ağacın dalındaki meyve bile çiğ ise yaşasın, koparmayalım, olgunlaşsın diye bekleriz. Çünkü evrenin kendini bir tamamlama süreci vardır diye. Ama bugün tam tersi birbirimizi yıkmak, başa düşürmek, kendimize göre bir Alevilik tasvir etmek için çok çatışmalı, çok yıpratan bir tartışmanın içerisine düşüyoruz. Bence bu tartışmayı en iyi bitiren söz gene Hacı Bektaş Vakfı Postnişinliğinde sayın Veliyettin Ulusoy’dan geldi aslında. Bütün bu tartışmaları yürüten pirler, dedeler, kendilerini öyle tanıtanlar buradan çıkmanın yolu, kendi doğruluklarını anlatabilmenin yolu, taliplerine sofralar kursunlar bakalım talipler gelsin. Kimin hizmeti ne kadar? Talip görsün, ölçsün ve buna göre konuşsun ama bu talip ortada yok, birileri bu talibin piriyim diyip ortaya çıkıp, dünya kadar tartışma yürütüyor. Görünen köy kılavuz istemez deriz ya ben Veliyettin Ulusoy’un hizmetini görüyorum, talibi var, o yüzden de cümlelerini de kıymetli buluyorum ama hizmetini görmediğim, talibine gitmeyen ama talip var diye kendine koltuk oluşturanların bu toplumda hiçbir kıymetinin olduğunu düşünmüyorum.”

    “PİRHA ASİMİLASYONA KARŞI MÜCADELE EDİYOR, KIYMETLİ BİR HABERCİLİK YAPIYOR”

    MHP’ye yakın Milliyetçi-ırkçı grupların PİRHA’yı hedef almasına da tepki gösteren Çilem Küçükkeleş şunları aktardı:

    PİRHA aslında yaptığı haberlerle asimilasyona karşı önemli bir mücadele yürütüyor. Bu toplumun iç sesini dışa veriyor, içerde tutmuyor, dışa vuruyor, tartışıyor, habere dönüştürüyor. Saldıranlar da bu yapılsın istemiyorlar. Niye? Çünkü burada da şöyle bir şey var: Sistemlere benzerseniz ne yaparsınız? Konuşanı susturursunuz, haber yaptırmazsınız, kendinize göre medya oluşsun istersiniz. PİRHA’ya da bu yönde bir baskının sadece bu çevreler açısından değil, birçok çevreler açısından olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Çünkü tıpkı bu iktidar gibi kendi medyasını istiyorlar ama PİRHA’nın durduğu Alevi toplum medyacılığı, bu kadar kendini toplumun önünde gören değil, Alevi toplumunun ne dediğini açığa çıkarması açısından kıymetli bir habercilik yaptığını düşünüyorum. Bundan kaynaklı mutlaka saldırılara uğrayacak. Alevilerin ilk ajansı PİRHA oldu. Toplumda da büyük kabul de gördü. Toplum kendisi muhabiri oldu, haberini gönderdi, kıymet verdi önemli olan bu kıymettir. Diğer saldırılar kendi çapında, kendi çehrelerinde kalır ki o çehrenin dili epeydir çok bozuldu.”

    “ALEVİ TOPLUMU BİRLİK OLAMADIĞI İÇİN BU TÜR SALDIRILARA MARUZ KALIYOR”

    Aleviliğin yeniden yaratılmaya çalışıldığını ve bundan herkesin vazgeçmesi gerektiğini vurgulayan Küçükkeleş son olarak şunları söyledi:

    “En doğru yol bu inancın diline bakmaktır. Bu dil yeni değil gülbengleriyle, deyişleriyle uzundur getiriyor ve anlatıyor. Her biri çok derin felsefedir, her biri çok büyük sözlerdir, yalnız bizim değil birlikte yaşadığımız diğer inançların bile hayranlık duyduğu, kullandığı sözlerdir. Dönüp buraya bakalım birileri Alevilik adına bir şeyler üretiyor ya bu inançta bu var diye ben dönüp çocukluğuma bakıyorum. Çünkü bizim asimilasyonumuz son 50 yıldır çok gelişkin. Son 20 – 30 yılda daha da zirve yaptığını düşünüyorum. Alevilikte hiçbir şey yoktan var olmaz. Gerçek olan her şey Alevidir, Alevi olan her şey gerçektir. Buraya bakarsak çok şey görürüz. Bir diğeri de bizim de örgütlenme modellerimizin, kurumlarımızın iktidarlara benzeyen yönlerinden, yöntemlerinden uzaklaştıkça, demokratikleştikçe aslında Alevileşeceğini de biliyoruz. Bugün Türkiye’de en büyük ihtiyaç temiz eller meselesi diyoruz ya ortaya dökülen devlet mafya, çete ilişkilerine bakınca temiz eller diyoruz. Bizim de biraz özellikle Demokratik Alevi Hareketi açısından bir temizlenme, bir dönüp bugüne kadar ne yaptığımıza bakmaya, yaparken ne kadar Alevi olduğumuzu anlamaya çok ihtiyacımız var. Yeniden dönüp baktığımızda bu sistem temizlensin eyvallah ama bu kirlilik bize ne kadar yansıdı, biz ne kadar bozulduk bu bozulmayla nasıl baş edip yeniden arınabilirizi konuşmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yoksa şu an ki örgütlü yapıyla bunları aşmak gerçekten mümkün değil. Bu saldırıların sebebi de bu kadar açık saldırıya açık bir hale dönüşmemizden kaynaklı olduğunu düşünüyorum.

    “MHP BİLE CESARET EDİP ALEVİLİK ÜRETİP POSTNİŞİNLİĞİMİZE SALDIRIYOR”

    Çok açığız ki MHP bile buna cesaret edip kendince Alevilik üretip, postniliğimize bile saldırıyor. Başka pirlere saldırıyor ve başka bir yol kurma cesareti kendinde buluyor. Bu bizim açık kalmamızdan, savunmasız kalmamızdan kaynaklı olduğundan düşünüyorum.”

    PİRHA HABER MERKEZİ