-Sivas Madımak Katliamı’nda babası Behçey Aysan’ı kaybeden Eren Aysan ajansımıza konuştu. GÖRÜNTÜLÜ
-Sivas Katliamı’nda 2 kuzenini kaybeden Hüsniye Çınar, Sivas davasına toplumun sahip çıktığını ancak devletin hiç bir zaman yüzleşmediğini söyledi. Çınar, “Yani devlet baka baka yaktı, baka baka da bulmadı” diyerek tepki gösterdi. Çınar, 2 Temmuz anmalarına unutmadık, unutturmayacağız diyerek herkesi davet etti. GÖRÜNTÜLÜ
-Anayasa Mahkemesi’nin yoksulluk nafakası uygulamasını iptal etmesini Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şube Sekreteri Şengül Şahin,PİRHA’ya değerlendirdi. GÖRÜNTÜLÜ
-Mersin’de saat 17.00’de ‘Özgürlük Mitingi’ yapılacak.GÖRÜNTÜLÜ
PİRHA – Alevi Kültür Dernekleri Urla Zeytinalan Cemevi Şube Başkanı Hasan Tatar, Muharrem ayında tutulan matem orucunun birlik, paylaşım ve dayanışma anlayışını güçlendirdiğini belirterek, aşurenin tüm toplumla paylaşılan kutsal bir lokma olduğunu söyledi. Tatar, AKD Urla Zeytinalan Cemevi’nde düzenlenecek aşure lokmasına herkesi davet etti.
Alevilerin kutsal aylarından biri olan Muharrem ayı, yalnızca bir yas ve matem dönemi değil, aynı zamanda birlikteliğin, paylaşmanın, dayanışmanın ve toplumsal kardeşliğin simgesi olarak kabul ediliyor. Kerbela’da yaşanan acıların anıldığı bu dönemde, Aleviler hem tarihsel hafızalarını canlı tutuyor hem de insanlık değerlerini yaşatmaya çalışıyor.
Muharrem ayında tutulan oruçlar bölgelere ve ocak geleneklerine göre farklılık gösterebiliyor. Bazı yörelerde 12 gün, bazı yörelerde ise 15 gün süren oruçlarda gece saat 24.00’ten sonra hiçbir şey yenilip içilmiyor. Gün boyunca sürdürülen oruç, akşam saatlerinde gün batımının esas alınmasıyla açılıyor. Bu süreçte gösterişten, eğlenceden ve israftan uzak durulurken, paylaşım, sabır, hoşgörü ve dayanışma duyguları ön plana çıkıyor.
“ALEVİ İNANCINDA ZORLAMA YOK”
Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Urla Zeytinalan Cemevi Şube Başkanı Hasan Tatar, Muharrem ayında tutulan matem orucunun Alevi inancındaki önemine dikkat çekerek, oruçların gün batımında açıldığını söyledi.
Matem ayında 12 gün oruç tutulduğunu belirten Tatar, geçmişten günümüze sürdürülen uygulamalara ilişkin şu bilgileri verdi:
“On iki gün oruç tutulurdu. Oruç kesinlikle gün batımı esas alınarak açılırdı. Gece saat 24.00’ten sonra ise hiçbir şey yenilip içilmezdi. Çünkü o saatten sonrası yeni gün olarak kabul edilirdi. Oruç süresince su içilmez, et yenilmez, tırnak kesilmezdi. Buna ilişkin çeşitli kurallar ve hassasiyetler vardı.”
Alevi inancında zorlamanın yer almadığını ifade eden Tatar, geçmişte oruç ibadetinin belirli geleneklerle tamamlandığını anlatarak, “On iki yıl boyunca oruç tutan kişi, on ikinci yılın sonunda on iki kazan aşure kaynatır, cem yapar ve orucunu bu şekilde çıkarırdı” dedi.
Eskiden köylerde Muharrem orucu başladığında aşure için kullanılacak 12 çeşit kuru gıdanın önceden temin edildiğini anlatan Tatar, bu malzemelerin beyaz bir torba içerisinde muhafaza edildiğini ve kimsenin dokunmasına izin verilmediğini söyledi. Aşureye büyük bir kutsiyet atfedildiğini belirten Tatar, Muharrem ayının manevi yönünün toplum yaşamında önemli bir yer tuttuğunu ifade etti.
Muharrem orucunun 12. gününün ardından aşurelerin pişirildiğini belirten Tatar, “On ikinci günün sonunda, 13. gün aşureler hazırlanırdı. Öğlene kadar sürdürülen oruç, aşure ile açılır ve komşulara dağıtılırdı” diye konuştu.
Geçmişte insanların inançlarına daha sıkı bağlı olduklarını dile getiren Tatar, kentleşmeyle birlikte bazı geleneklerin zayıfladığını söyledi.
“AŞURE LOKMAMIZA HERKESİ BEKLİYORUZ”
AKD Urla Zeytinalan Cemevi’nde her yıl düzenli olarak aşure lokması paylaştıklarını, kurban kestiklerini ve cem erkânı yürüttüklerini belirten Tatar, aşurenin Alevi inancında özel bir yere sahip olduğunu vurguladı.
Cemevlerinin bugün daha geniş kitlelere ulaştığını ifade eden Tatar, şunları söyledi:
“Aşure bizim için çok kutsaldır. Artık cemevlerimiz var ve daha geniş kitlelerle bir araya geliyoruz. Sünniler de Museviler de cemevimize geliyor. Kendi Alevi toplumumuz zaten burada. Biz yetmiş iki millete bir nazarla bakıyoruz. Aşuremizi herkesle paylaşmak istiyoruz. Bizde insanı dışlamak değil, insanı birleştirmek vardır. Birlikte olmak, paylaşmak vardır. Bu nedenle kapı komşumuzdan tüm yurttaşlarımıza kadar herkesi aşure lokmamızı paylaşmaya davet ediyoruz.”
Hasan Tatar son olarak, Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı’na yönelik eleştirilerde bulunarak, Alevi toplumuna dönük asimilasyon politikalarının sürdüğünü savundu. Alevi yol ve erkânını yaşatmak için mücadelelerini sürdüreceklerini ifade eden Tatar, inanç ve kültür değerlerini gelecek kuşaklara aktarmaya devam edeceklerini söyledi.
PİRHA – Uzun yıllar Alevi kurumlarında hizmet veren Hüseyin Alca, devletin Alevileri bölmek amacıyla Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nı kurduğunu öne sürerek, Alevilerin bu kurumu tanımadığını söyledi. Alca, Alevi toplumuna birlik ve örgütlü mücadele çağrısı yaparken, devletten maaş alan dedelerin ise “memur” haline getirildiğini ifade etti.
Yaklaşık 50 yıl önce Dersim’den İzmir’in Aliağa ilçesine bağlı Helvacı Mahallesi’ne göç eden Hüseyin Alca, göçün temel nedenleri arasında ekonomik sıkıntılar, bölgede yaşanan baskılar ve çocuklarının eğitim ihtiyacının bulunduğunu söyledi.
Baba Mansur Ocağı’ndan gelen Alca, uzun yıllar İzmir’deki Alevi kurumlarında yöneticilik yaptığını ancak bugün ocak hizmeti yürütmediğini belirtti. Köyde tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlamaya çalıştığını ifade eden Alca, geçim koşullarının zorlaşması nedeniyle göç etmek zorunda kaldıklarını anlattı.
“KÖYDE OCAK SİSTEMİ VARDI, ÇOK DEĞERLİYDİ”
Çocukluk yıllarında köylerde yürütülen inanç hizmetlerini yakından görme fırsatı bulduğunu belirten Alca, ocak sisteminin Alevi toplumunun temel kurumlarından biri olduğunu söyledi.
Her ocağın kendi talipleri bulunduğunu ifade eden Alca, geçmişte pirlerin, mürşitlerin ve rayberlerin yılın belirli dönemlerinde taliplerini ziyaret ederek sorunlarını dinlediğini, yol ve erkân konusunda rehberlik yaptığını anlattı.
Alca, o dönemde yaşanan ilişkiyi şu sözlerle anlattı:
“Talipler gelen Pir, Mürşit veya Rayber’lere ‘yarım elma gönül alma’ diyerek hakkullah verir, Pir de ‘Allah eyvallah’ derdi. Karşılıklı rızalık oluşurdu. İnsanlar itikatlıydı. Pir’in evine gelip Hızır duası vermesi onları mutlu ederdi.”
Kentlere göçle birlikte ocak sistemi, musahiplik, ikrar ve pir-talip ilişkilerinin büyük ölçüde köylerde kaldığını ifade eden Alca, metropollerde bu bağların zayıfladığını söyledi.
“KENTE GÖÇ EDİNCE CENAZE ERKANLARINI YÜRÜTMEKTE ZORLANDIK”
Göç ettikleri ilk yıllarda cenaze ve nikâh gibi inançsal hizmetleri yerine getirirken ciddi sorunlar yaşadıklarını belirten Alca, bazı imamların kendilerine olumsuz yaklaştığını söyledi.
Alca, “Bize ‘Siz camiye gelmiyorsunuz, işiniz düşünce bize geliyorsunuz’ diyorlardı. Bu nedenle kendi inanç hizmetlerimizi yerine getirebileceğimiz bir mekâna ihtiyaç duyduk” dedi.
Bu ihtiyaç sonucunda Helvacı Cemevi’nin yapımını tamamladıklarını belirten Alca, cenaze erkânlarını ve diğer inançsal ritüelleri burada yürütmeye başladıklarını ifade etti.
Kent yaşamında ocak sistemini sürdürmenin zorlaştığını dile getiren Alca, özellikle gençlerin Aleviliğe ilgisinin azalmasının inançsal ritüellerin devamlılığını zorlaştırdığını söyledi.
“CEMEVLERİMİZ YASAL STATÜYE KAVUŞSUN”
Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nı tanımadıklarını belirten Alca, şöyle konuştu:
“Çünkü devlet bizi astı, kesti, yaktı; bitiremedi. Şimdi de kendilerine göre bir kurum oluşturarak Alevileri bölüp parçalamaya çalışıyorlar. Biz bu kurumu tanımıyoruz.”
Alevilerin yıllardır eşit yurttaşlık talep ettiğini hatırlatan Alca, “Bu ülkede askerlik yapıyoruz, vergimizi ödüyoruz, yurttaşlık görevlerimizi yerine getiriyoruz. İnanç alanında da eşitlik istiyoruz. Cemevlerimizin yasal statüye kavuşmasını talep ediyoruz” dedi.
“HERKES KENDİ İNANCINI KENDİSİ TANIMLASIN”
Alevi toplumuna birlik ve beraberlik çağrısında bulunan Alca, örgütlü bir şekilde cemevlerine sahip çıkılması gerektiğini söyledi.
“Biz birlik ve beraberlik içinde olmadığımız sürece sistem bizi bölüp parçalayarak yönetmeye devam eder” diyen Alca, bazı dedelerin devletten maaş almasını da eleştirdi.
Alevilikte maaş anlayışının bulunmadığını belirten Alca, talibin verdiği hakkullah lokmasının önemli olduğunu vurgulayarak, “Devletten maaş alanlar artık dedelik değil memurluk yapıyor” ifadelerini kullandı.
Alca, sözlerini eşit yurttaşlık talebini yineleyerek tamamladı:
“Herkes kendi inancını kendisi yürütsün, kendisi tanımlasın. Başkalarının tanımıyla bir inanç sahibi değiliz ve bunu kabul etmiyoruz. Biz kendi ayaklarımız üzerinde durmaya çalışıyoruz. Bize dokunmasınlar, bizi kırmasınlar, yakmasınlar. İnancımızı yaşatırız. Biz adaleti ve eşitliği savunuyoruz. Bu konuda kimseye minnet edecek durumda değiliz.”
PİRHA – Köyden kente göç ile birlikte birikmiş geleneklerin modernlik adı altında eritildiğini belirten Baba Mansur Ocağı Piri Ali Tekin, “Kiminle görüşsek hep eskilerden bahseder ama eskiyi uygulayan yoktur. Herkes kendi anlayışına göre bir Alevilik çizmeye çalışıyor. Oysa Alevilik ikrarlık kapısında geçer. Pir, Mürşit, Rayber kapısında geçer” dedi.
Köyden kente göç ile birlikte Alevilikte yaşanan modernleşme sürecinde ocak sistemin işleyişini Baba Mansur Ocağı Piri Ali Tekin ile konuştuk.
İzmir Narlıdere Cemevi’nde hizmet yürüten Pir Tekin, Aleviliğin bulunduğu çağın şartlarına göre inanç ve süreğini yürüttüğünü belirterek, ‘Ocak Sistemi’nin bozulmadan sürdürülmesi gerektiğinin altını çizdi.
“BİRİKMİŞ GELENEĞİMİZİ MODERNLİK ADI ALTINDA ERİTMEYE BAŞLADIK”
1960’lı yıllardan bu yana kentlere göç ile birlikte Pir-Talip ilişkisinin giderek zayıfladığını söyleyen Tekin, bununla birlikte Alevi inancınında erezyona uğradığını ifade etti.
Alevilikte ilk ikrarlaşmanın Pir-Talip ile başladığına dikkat çeken Pir Tekin, herkesin kendi anlayışına göre bir Alevilik çizdiğini belirterek, şunları söyledi:
“Yani Yol’a ve Pir’e bağlılık. O kültürün içerisinde kendini var etmek, orada söz sahibi olmaktır. Bu sevgiye, birlik, berberliğe ve hoşgörüye bağlanmaktır. Bu da binlerce yıldır talibinin her türlü müşkülatına koşmaya çalışan Pirler ve Analarla başlamıştır. Ve şimdiye kadar birikmiş olan o geleneğimizi modernlik adı altında şehirlerde eritmeye başladık. Kiminle görüşsek hep eskilerden bahseder ama eskiyi uygulayan yoktur. Herkes kendi anlayışına göre bir Alevilik çizmeye çalışıyor. Oysa Alevilik ikrarlık kapısında geçer. Pir, Mürşit, Rayber kapısında geçer.”
“CEMEVLERİ RAYBERLİK GÖREVİ GÖRÜYOR”
Alevi kurumlarının 1990’lı yıllarda dernekleşmesiyle beraber ‘Ocak Sistemi’ni göz önüne alınmadığına dikkat çeken Tekin, bu sebeple de Alevilikte bozulmanın arttığını belirtti: “Hiçbir talip kendi ocağına sadakatini gösteremiyor. Neden gösteremiyor? Çünkü talip Pirin izini yitirmişi Pir de Talip’in izini yitirmiş.”
Bozulan Pir-Talip ilişkisine karşı çağın gereklerini yerine getirilmesi gerektiğini ifade eden Pir Tekin, cemevlerinin tüm talipleri bir çatı altında toplayarak ‘Rayberlik’ görevi yaptığını söyledi. Tekin, “Burada iş Pirlerin bilinçli bir şekilde talibini olgunlaştırmasına kalıyor” dedi.
“DERNEKLERİN KURULMASIYLA DEDELİK ÇOĞALDI”
“Derneklerin kurulmasıyla ‘Dedelik’ çoğaldı” diyen Tekin, konuşmasını şöyle dürdürdü:
“Elbette ki ocağı kıymetlidir, saygıya değer ama o ocağın yükünü taşıyamayan dedelerin karşısında el pençe durduk, onlar da bizi yanlışa yönelttiler. Talibin burada bana göre bir eksikliği yoktur eksiklik biz dedelerden geliyor. Çünkü biz ocağımızın adını kullanarak bilgimizi geliştirmeden, olgunlaşmadan talibin karşısına çıktık, ona bir olgunluk tarif etmeye çalıştık ama kendimizde olmayanı taliple aramaya çalıştık. O yüzden de zayıflama hızlandı.”
“YOL’U ERKANI BİLEN PİRLER TERCİH EDİLMELİ”
2017 yılında kurulan ‘Dedeler kurulu’nun bir süre devam ettiğini ancak işlevini yerine getirmediği eleştirisini sunan Pir Tekin, o süreçte Hakk’a Yürüme Erkanı üzerinde çalışarak Alevi geleneklerine uygun erkan çalışmasını sürdürdüklerini söyledi.
Aleviliğin özünü tekrar hayata geçirmenin ehli kamil, Yol’u, erkanı iyi bilen Pirlerin tercih edilmesi gerektiğinin altını çizen Tekin, “Pirlerin bilgili, bilinçli Yol’un temelini yıpratmadan Yol’u zamanımıza göre uyarlaması gerek. Yani bir yerde binlerce yıldır kurulmuş olan inşa edilmiş bir geleneği bir anda yıkma yoluna gitmemeli. Eğer bir kaideyi yerinde kaldırmayı düşünüyorsak o kaideyi bize unutturacak daha iyi bir kaide oraya konulması gerekir” diye konuştu.
PİRHA – Uzun kış gecelerinde yaşlıların, pirlerin olduğu mecliste sabahlara kadar Yol, erkan ve Aleviliğin anlatıldığını aktaran Baba Mansur Ocağı Piri Ali Tekin, Yol’a girmeyi ‘ikrar vermeden, ikrar kapısından içeri giremezsin’ cümlesiyle ifade etti.
Baba Mansur Ocağı Piri Ali Tekin, Alevi inancına ve günümüz dünyasındaki yerine dair ajansımıza konuştu.
Köyde, uzun kış gecelerinde yaşlıların, dedelerin, pirlerin olduğu meclislerde sabahlara kadar Aleviliğin anlatıldığını belirten Tekin, “İlkokula başlayana kadar birçok kitap okuyup bitirmiştim. O meclislerde aldığım mayayla bu kurumlar içerisine girdik” diye konuştu.
“MUSAHİPLİK TUTMADAN PİR’LİK MAKAMINA OTURULMAZ”
Pir Tekin, musahiplik tutmadan Pir’lik makamına oturmadığını vurgulayarak, “Çünkü öyle görmüştük, öyle mayalanmıştık. Bu Yol’un uluları, pirleri, bizi o tür öğütlerle, nasihatlarla olgunlaştırdılar. İkrar vermeden, ikrar kapısından içeri giremezsin. ‘Gelme gelme, dönme dönme’ diyoruz. Dört kapı selamı verip pir divanına geliyorsun. Şeriat abdesti suyla alınır, tarikat abdesti Pir nefesinden alınır” dedi.
Şimdilerde çok az sayıda Pir’in musahibi olduğunun kaydeden Pir Tekin, ikrara bağlılığı işaret ederek, Pir’in ikrar kapısından geçmesi gerektiğini vurguladı.
Ali Tekin, Alevilerin binlerce yıllık türbe geleneği olduğunu vurgu yaparak, “Yol’dan uzaklaşma hızlı bir şekilde devam ediyor. Türbe ziyaretleri Alevilerin binlerce yıllık geleneğidir. Bunların hepsi piknik alanına, ticari alanlara dönüştü” diye konuştu. Tekin, bu durumun çok incitici olduğunu belirtti.
“PİR’E TALİP OLMADIKÇA YOL’U BULAMAZSINIZ”
Günümüz koşullarında musahiplik kurumunu devam ettirmenin zor olduğunu kaydeden Tekin, inançta, itikatta bağlılığın ve sadakatin zayıfladığına dikkat çekti. Tekin, şunları söyledi:
“Ama ikrarsız da olmuyor. İlle de Yol’a gireceksin. İlle de bir mürşidi kamilin eteğinde doğacaksın, onun nasihatinden pay alıp olgunlaşacaksın. Siz bir Pir’e talip olmadıkça Yol’unuzu bulamazsınız.”
Uluların “Yarın Hakk’ın divanında senin senle değil, seni senin ikrarından sorarlar” sözünü hatırlatan Pir Ali Tekin, bu sözün bugüne uyarlandığında dayanışmanın, oto kontrolün ön plana çıktığının altını çizdi.
Pir Tekin, son olarak, inancın sürdürülmesi için Ehli Pir’lere ihtiyaç olduğunun altını çizdi.
PİRHA – Alevilik inancını en çok içselleştiren, onu yürüten, Yol’a gönül verenlerin daha çok kadınlar olduğuna dikkat çeken Narlıdere Cemevi Kadın Komisyonu Sözcüsü Gülay Serin, cemevindeki kadın çalışmalarına değinerek, Alevilerin eşit yurttaşlık talebini yineledi.
Narlıdere Cemevi Kadın Komisyonu Sözcüsü Gülay Serin ile cemevinin kadın çalışmalarını ve Alevilerin taleplerini konuştuk.
“ALEVİLİK BİR YAŞAM FELSEFESİDİR”
Alevilik inancını en çok içselleştiren, onu yürüten, Yol’a gönül verenlerin daha çok kadınlar olduğuna dikkat çeken Serin, cemevlerinin ibadethane sayılması ve Alevilerin eşit yurttaşlık hakkının verilmesi talebini yineledi.
Gülay Serin, inanca yönelik ise şunları söyledi:
“Bu kadim inancı yaşamamızı, yaşatmamızı dedelerimize, analarımıza, Yol önderlerimize bıraksınlar. Çünkü biz Aleviliği gerçekten sadece bir inanç olarak değil bir yaşam felsefesi olarak görüyoruz. Aleviliğin yaşam felsefesi, bütün topluma uyarlansa dünyanın çok güzel olacağına eminim.”
Narlıdere Cemevi‘nde güçlü bir kadın komisyonu olduğunu vurgulayan Gülay Serin, “Kadın bilincini yükselten bu komisyon haftanın bir günü toplanarak yapılabilecek etkinliklerin planlamasını yapıyor ve gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunuyor.
Gülay Serin, her cuma günü cemevinde toplandıklarını belirterek, “70 kişilik kadın komisyonumuz var. Etkinlikler olmasa bile o günün, haftanın önemine göre konuşuyoruz. Cemevinde daha çok sağlıkla, kadın haklarıyla, toplumsal cinsiyetle ve eşitlik temelinde neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Aynı zamanda ülke gündemiyle ilgili görüş alışverişinde bulunuyoruz” dedi.
“RİTÜELLERİ ÖĞRENİYORUZ”
Cemevinde yapılan toplantılara katılmak için cuma gününü iple çeken kadınların olduğunu belirten Serin, “Büyüklerimiz var, yaş almış kadınlarımız var. Onların tecrübeleriyle, onların söylemleriyle gelenekçi, o inanışın getirdiği ritüelleri öğrenmeye çalışıyoruz. Tabii ki her yörenin inanç ritüelleri farklı. Herkesin yaşanmışlıkları, hatırladıklarını anlatıp, birbirimize aktarıyoruz” diye konuştu.
“KADINLARIN İLGİSİ ÇOK FAZLA”
Kadınların toplantılara ilgisinin yoğun oluğunu belirten Gülay Serin, kadın haklarıyla ilgili ‘Sessiz çığlık’ denilen yardım işaretlerini öğrenen kadınların birçoğunun bundan haberinin olmadığını, avukatlarla birlikte verimli bir seminer verildiğini kaydetti. Özellikle kadınların sağlık seminerlerine ilgi gösterdiğini vurgulayan Serin, psikolog destekleriyle terapilerin de verildiğini söyledi.
Atölye çalışmalarına da ilginin olduğunu söyleyen Gülay Serin, tüm kadınları cemevlerine beklediklerini söyledi.
PİRHA- Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Mercan Gül, asimilasyonun “karaçarşaf” ile gizlenen tarihinden bugünün kurumsal eril barikatlarına kadar Alevi kadınının mücadelesini PİRHA’ya anlattı: Gül, “Nerede kaybettiyseniz orada aramalısınız; biz tanrıçalık kültüründen koparıldık, şimdi özne olma vaktidir.” dedi.
Alevi toplumu, kendisini tarihsel ve inançsal olarak “eş başkanlık” ve “kadın-erkek eşitliği” üzerinden tanımlasa da; kentleşme, göç ve kapitalist sistemin yarattığı aşınmalar bu yapıyı derinden sarsıyor. DAD Eş Genel Başkanı Mercan Gül ile yaptığımız görüşme, bu sarsıntının kadınlar cephesindeki yansımalarını, deşifrenin ötesinde bir toplumsal analizle ortaya koyuyor.
Mercan Gül, göçün sadece ekonomik bir yer değiştirme olmadığını, bir halkın dilini, kültürünü ve kimliğini hedef alan topyekün bir kırılma olduğunu vurguluyor. Bu sürecin en ağır faturasını ise kadınların ödediğini belirten Gül, asimilasyonun en çarpıcı ve sarsıcı örneğini kendi ailesinin tanıklığı üzerinden anlatıyor:
“Göç her şeyi etkiledi ama en çok kadını vurdu. Kendi annemden ve yakınlarımdan biliyorum; Maraş’a göç etmek zorunda kaldıklarında o çevredeki ağır asimilasyon baskısından korunmak ve inançsal kimliklerini gizlemek adına evlerinde birer ‘karaçarşaf’ bulundururlarmış. Bu çarşaf bir dini tercih değil, can güvenliğini sağlamak için başvurulan zorunlu bir kamuflajdı. Dışarı çıktıklarında hedef olmamak, ırkçılığa uğramamak ya da kimliklerini saklamak için bazen bu kıyafeti giyip öyle çıkıyorlarmış. Bir kadının kendi öz kimliğini bir bezin altına gizlemek zorunda kalması, tarihin en ilginç ve bir o kadar da acı gerçeğidir.”
Gül, göç edilen yerlerde kadınların çarptığı ilk duvarın “dil barajı” olduğunu ifade ederek, kamusal alanda yaşanan dışlanmışlığı şu sözlerle detaylandırıyor:
“Kadınlar göç ettikleri yerlerde ekonomik sorumluluğu, yaşamı yeniden inşa etme yükünü ve çocukların eğitimini tek başlarına üstlendiler. Ancak karşılaştıkları en büyük engel dildi. Pazara gidip alışverişini bile yapamadığı, dili yetmediği için ırkçılığa uğradığı anlarda kadınlar bu travmayı en derinden yaşadı. İnançsal ve kültürel kimliğini gizlemek zorunda bırakılan kadının bu yükü, mülteciliğin devam ettiği günümüz dünyasında da farklı biçimlerde karşımıza çıkmaya devam ediyor. Bu sancılar kısa sürede anlatılıp geçilecek şeyler değil; her birimiz bu süreci birebir yaşamaya, o ağır bedelleri ödemeye devam ediyoruz.”
KURUMSAL EŞİTLİK YANILSAMASI VE KADININ ÖZNELEŞME İSYANI
Alevi toplumunun ve kurumlarının kendilerini “eşitlikçi” bir inanç yapısı olarak tanımlaması, Mercan Gül’e göre günümüz gerçekliğiyle ciddi bir çelişki barındırıyor. Gül, geçmişte köy yaşamının getirdiği o doğal ve kendiliğinden gelişen “organik eşitliğin” şehirleşme, kapitalizm ve göçle birlikte büyük bir aşınmaya uğradığını savunuyor. Bu kaybın yarattığı boşlukta kadınların artık sadece bir “vitrin” olmayı reddettiğini belirterek kurumlardaki o büyük isyanı şu sözlerle dile getiriyor:
“Eskiden belki organik bir eşitlik sağlanabiliyordu ama şehirleşmeyle birlikte bu değerlerimizi de kaybettik. Gelinen noktada artık Alevi kurumlarında kadınlar isyan ediyor. Çünkü kadınlar kendi özgün sözlerini kuramadıkları, cinsiyetçi bir bakış açısına maruz kaldıkları bir yapıyla karşı karşıyalar. Kadınların bu konudaki bilincinin gelişmesinde ve toplumsal analiz yeteneği kazanmasında, kadın özgürlükçü paradigmaların ve mücadele pratiklerinin yarattığı aydınlanmanın etkisi yadsınamaz. Bu etkileşimle birlikte kadınlar artık kendi hayatları ve inançları üzerine fikir yürütmeye başladılar.”
Gül, kadınların kurumlarda karşılaştığı o görünmez bariyeri sarsıcı bir soruyla gündeme taşıyor:
“Kadınlar artık inanç alanında ve kültüründe şunu sorguluyor: Biz sadece o sofrayı kurup kapıda bekleyen yardımcı unsurlar mıyız, yoksa o sofranın sahibi ve gerçek öznesi miyiz? Nesne miyiz, özne miyiz? Kurumlarda sürekli kendimizi savunmak, anlaşılıp anlaşılmadığımızı sorgulamak zorunda kalıyoruz. Eğer bugün ‘biz zaten eşitiz’ yanılgısına düşersek, bu sahte kabul bizim önümüzü kapatır; geleceğe ve yeni kuşaklara aydınlık bir yol aktaramayız. Çünkü karşımızda sürekli bize karşıtlık üreten, bizi geri çekmeye çalışan eril bir mekanizma var ve biz bu mekanizmanın karşısında eşit temsiliyeti yakalamak için büyük bir irade koymak zorundayız.”
TANRIÇALIKTAN METALAŞMAYA
Mercan Gül, kadın mücadelesinin doğru bir zemine oturabilmesi için önce bir “hafıza tazelemesi” yapılması gerektiğini savunuyor. Kadın kimliğinin tarihsel süreçte devletleşme ve mülkiyetçi zihniyetle birlikte yaşadığı büyük kırılmaya dikkat çeken Gül, kurtuluşun ancak “kaybın yaşandığı yerde aranarak” mümkün olacağını şu sözlerle ifade ediyor:
“Bir şeyi nerede kaybettiyseniz, oraya dönüp bakmak ve nerede hata yapıldığını irdelemek lazım. Kadın tarihine baktığımızda; mitolojiden sanata, inançtan siyasete kadar kadının tanrıçalık makamından bugün nasıl bir nesneye, bir ‘meta’ haline getirildiğini görüyoruz. Devletleşme süreçleriyle birlikte kadın kimliği adım adım geri itildi. Bu yüzden bugün örgütlenmemizi planlarken kadın tarihini çok iyi okumalıyız. Köyümüzden şehre gelirken neleri bıraktık? O ‘tanrıçalık’ kültüründen uzaklaşırken hangi dayanışma bağlarımızı yitirdik? İşte o kaybettiğimiz dayanışmayı bugün hem ekonomik hem de sosyal düzlemde yeniden inşa etmeliyiz.”
Gül, doğa talanı ile kadına yönelik şiddetin aynı eril kaynaktan beslendiğini vurgulayarak, güncel yasal hakların elinden alınmasını sarsıcı bir benzetmeyle değerlendiriyor:
“Bugün doğa üzerinde avcılık yapan eril akıl, nasıl doğanın bağrını deliyorsa; kadını da aynı sistemli saldırıyla parçalayıp atmak istiyor. İstanbul Sözleşmesi, bu ülkede kadınlar için kazanılmış tek ve en güçlü siperdi. Bu sözleşmenin eril bir yönetim eliyle kaldırılması sadece hukuki bir geri adım değil; sisteme ‘kadını öldürebilirsin’ vizeli açık bir mesajdır. Bizler, kadının bir eşya, bir meta olarak görüldüğü bu sisteme karşı, tarihsel köklerimizdeki o kadim dayanışmaya sarılarak bu tehlikeyi bilerek örgütlenmek zorundayız.”
“İĞNE UCUYLA KAZILAN BİR GELECEK”
Çözüm yollarına değinen Mercan Gül, “saf ve dişil bir akıl” çağrısı yapıyor:
“Ben 20 yıl önceki ben değilim. Her kadından bir cümle öğrenerek, her kadına dokunarak bugüne geldim. Kadının kadına dişil bir akıl ve enerjiyle temas etmesi, örgütlenmenin en temiz yoludur. Belki bu kapitalist çağda zor görünüyor ama iğne ucuyla kazıyarak, birbirimize daha çok dokunarak, sokağı, eğitimi ve yönetimi bir bütün olarak ele alarak eşitlikçi bir yaşamı kuracağız. Bu sadece kadınların değil, bir bütün olarak toplumun özgürleşme yoludur.”
PİRHA- Mersin Cemevi Kadın Komisyonu üyeleri, yürüttükleri gönüllü çalışmalarla cemevlerini canlı tutmayı amaçladıklarını belirterek, kadınlara ve ailelere cemevlerine sahip çıkma çağrısında bulundu.
Mersin Cemevi Kadın Komisyonu üyeleri Elif Şimşek ve Semra Turaç Çelik, komisyonun yürüttüğü çalışmalar, kadınların cemevlerindeki rolü ve toplumsal dayanışmanın önemi üzerine PİRHA’ya konuştu. Kadınların gönüllü emeğiyle cemevlerini birer yaşam alanına dönüştürmeye çalıştıklarını vurgulayan komisyon üyeleri, etkinliklerden inanç ritüellerine kadar birçok alanda aktif rol aldıklarını ifade etti.
“CEMEVİ TAŞTAN DEĞİL, CANLARDAN OLUŞUR”
Kadın Komisyonu üyesi Elif Şimşek, cemevlerinin yalnızca fiziki mekanlar olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekerek, kadın emeğinin bu alanları ayakta tuttuğunu vurguladı. Şimşek, kadınların gönüllü çalışmalarıyla cemevlerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirterek, “Biz kadın komisyonunda gönüllü olarak çalışıyoruz. Elimizden geldiği kadar cemevlerini canlı tutmaya çalışıyoruz, kadınları bir araya getirmeye gayret ediyoruz. Cemevi taştan, duvardan ibaret değildir. Cemevimizin canlanması için biz kadınlar gönüllü olarak buraya emek veriyoruz. Cemeviyle ilgili olan, cemevinde yürütülen tüm işlere varız” şeklinde konuştu.
İnanç aylarının ve ritüellerin de kadınların katkısıyla yürütüldüğünü belirten Şimşek, Hızır ayı, oruçlar ve cemlere ilişkin süreci şu sözlerle aktardı:
“Bizim için şubat ayı Hızır ayıdır. Hızır ayında cemevlerinde olacağız. Üç gün orucumuz var, oruçlarımızı cemevlerinde açacağız. Sonrasında cemimiz var, buna katkı sağlıyoruz. Ardından 8 Mart geliyor, sonra mayıs ayında Hıdırellez var. Bunların hepsi kadın komisyonu olarak düzenlediğimiz etkinlikler. Alevi kadınlar, diğer kesimlere göre düşüncelerini biraz daha özgürce ifade edebilen bir kesim. Buraya istedikleri gibi, gönül rahatlığıyla gelebiliyorlar. Cemevi bizim her şeyimiz. Cemevine de bütün kadınları davet ediyorum. Burayı kadınsız bırakmayın. Kadının olduğu yer daha farklı oluyor.”
“ÇOCUKLARIMIZI CEMEVLERİNE GETİRMELİYİZ”
Kadın Komisyonu üyesi Semra Turaç Çelik ise kadın dayanışmasının komisyon çalışmalarının temelini oluşturduğunu söyleyerek, mücadeleyi birlikte sürdürdüklerini dile getirdi. Çelik, kadınlara yönelik çalışmaların yanı sıra tüm canları kapsayan etkinlikler yapmaya özen gösterdiklerini vurgulayarak, “Kadın komisyonu olarak etkinlikler düzenliyoruz. Kadın olmanın verdiği güçle mücadelemizi sürdürüyoruz. Bir arada olarak, birbirimize destek olarak çalışıyoruz. Kadınlara yönelik çalışmalarımız var ama aynı zamanda tüm canları içine alan, tüm canlarla birlikte yürütülen etkinlikler yapmaya çalışıyoruz” dedi.
Çocuklara yönelik etkinliklerin de önemli bir yer tuttuğunu belirten Çelik; Hıdırellez, Kadınlar Günü ve Anneler Günü gibi etkinlikleri düzenlediklerini söyledi. Cemevlerine sahip çıkmanın yalnızca belirli günlerle sınırlı kalmaması gerektiğinin altını çizen Çelik, “Cemevlerimizi yalnız bırakmamalıyız. Sadece etkinlik olduğu zamanlarda değil, her zaman gelip gitmeliyiz. Uğrayıp hal hatır sormak bile çok kıymetli. Çocuklarımızı mutlaka getirmeliyiz. Çünkü bazı şeyler çocuklarla başlar. Galiba burada bir eksiğimiz var; çocuklarımızı yanımıza alıp cemevlerimize girmeliyiz” ifadelerini kullandı.
PİRHA- Alevi inancında evliliğin, kadın ve erkeğin cemaat huzurunda birbirine ikrar vermesiyle anlam kazandığını belirten Pir Hasan Kılavuz, “Nikah, bir ikrar alma ve ikrar verme işlemidir. İki kişi birbirini Hakk’ın ve cemaatin huzurunda kabul eder. Dede nikahı, evliliğin manevi teminatıdır ve toplumun huzurunda yapılan bir sözleşmedir” dedi.
Alevi inancında nikah, yalnızca iki kişinin birlikteliği değil; cemaatin huzurunda verilen bir ikrar, Hakk’a ve topluma karşı üstlenilen bir sorumluluk olarak kabul ediliyor. Dede huzurunda kıyılan nikah, evliliğin manevi boyutunu oluştururken, eşlerin birbirine bağlılığını ve toplum içindeki yerini de belirliyor.
Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz dede, Alevilikte dede nikahının anlamına ve tarihsel önemine ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.
“ALEVİLİKTE NİKAH, İKRAR ALIP VERMEKTİR”
Alevi inancında nikahın “ikrar” kavramı üzerinden ele alındığını belirten Pir Hasan Kılavuz, evlilikte en önemli unsurun kadın ve erkeğin birbirini Hakk’ın ve cemaatin huzurunda kabul etmesi olduğunu ifade etti. Kılavuz, Alevilikte ikrarın yalnızca bireysel değil, toplumsal bir sözleşme anlamı taşıdığını vurgulayarak, bu sözün kanaat önderlerinin öncülüğünde alındığını söyledi.
Pir Hasan Kılavuz, “Alevi inanç ve ibadetinde nikah, aslında ikrar alma ve ikrar verme olarak tanımlanır. Şimdi ikrar alma ve ikrar verme, bireyler arasında olduğu gibi, cemaatler arasında da gerçekleşir. Fakat evliliklerdeki ikrar, en mühim olanıdır ve en yaygın olanıdır. Yani bir kadın ve erkek birbirine ikrar verir, bu ikrar ancak bir kanaat önderinin huzurunda geçerlidir. Dede veya seyit gibi dini liderlerin öncülüğünde bu ikrarlar kabul edilir. İkrar verme, birbirini kabul etme anlamına gelir. Bir kanaat önderi, yani bir dede, şahitlik yapar, ‘evet’ der. O zaman ‘bu ikrarı kabul ettik, birbirinizi eş olarak kabul ettiniz’ anlamına gelir” dedi.
TOPLUMSAL BAĞLAYICILIK
Hasan Kılavuz, Alevi inancında dede nikahının önemine dair şunları dile getirdi:
“Dede nikahı, evliliğin bir tür teminatıdır. İkrar verdikleri zaman, kadın ve erkek, birbirini kabul ettiklerini ilan etmiş olurlar. Bu ikrar, yalnızca dedenin huzurunda yapılmaz, aynı zamanda cemaatin huzurunda da verilmelidir. Cemaatin huzurunda verilen bu ikrar, evliliği güçlendirir, güvence altına alır. Dede, bu ikrarı alırken, hazır cemaatin şehadetini de talep eder. Bu durum, evliliğin manevi olarak sağlıklı bir şekilde devam etmesi için gereklidir. Yani her iki taraf da birbirine, ‘ben seni kabul ediyorum’ demelidir. Eğer bu ikrar, cemaat huzurunda verilmezse, o evliliğin geçerliliği sorgulanabilir.”
Kılavuz, Alevilikte toplumsal sorumluluğun önemli olduğunu vurgularken, geçmişte dedenin verdiği kararların toplumsal bağlayıcılığı olduğunun altını çizerek, “Geçmişte, dedenin verdiği karar çok önemliydi. O karar köyde, yerleşim biriminde geçerliydi. Eğer bir çift, dedenin huzurunda ikrar verip evliliğini ilan etmiyor, toplumsal sözleşmeye uymuyorsa, dışlanırlardı. O zaman dedenin hükmü geçerliydi ve bu konuda kimse karşı çıkamazdı. O evlilik, cemaatin şehadetiyle onaylanırdı. Eğer evlilikte bir yanlışlık, bir hata olmuşsa, yine dede ya da pir toplumsal sorumluluk alır, o evliliği devam ettirir ya da sorunu çözmek için barıştırma yoluna giderdi” diye konuştu.
Bugün, hukuki zorunlulukların ve medeni kanunların etkisiyle değişen koşulları anlatan Kılavuz, “Bugün, resmi nikah kıyılmadan önce dede nikahı yapılmaz. Bunun için önce resmi nikahınızı kıydırmalısınız. Resmi nikah, hukuki bir gereklilik olduğu için bunun yapılması şarttır. Fakat biz Aleviler, resmi nikahın ardından dini bir rahatlama için manevi olarak huzura gelerek dedemizden nikah almak isteriz. Yani, ‘Önce resmi nikahınızı kıyın, ardından gelin, biz de burada manevi olarak nikahınızı kıyalım’ deriz. Bu, evliliğin hem toplumsal hem de manevi yönünü güvence altına almak içindir. Çünkü bir evlilik yalnızca hukuki bir bağ değil aynı zamanda toplumsal ve manevi bir bağdır. Bu bağın da cemaat huzurunda, dede huzurunda onaylanması gerekir” şeklinde konuştu.
“ALEVİLİKTE KADININ SÖZÜ VE ANALARIN HİZMETİ ESASTIR”
Alevilikte kadının yeri ve sözü hakkına da değinen Hasan Kılavuz, Alevi inancının kadına verdiği değere dair şunları söyledi:
“Alevilikte kadının yeri başkadır. Kadın sadece evde değil toplumda da eşit ve söz sahibi olmalıdır. Nikah sırasında da kadının mağdur edilmemesi gerekir. Alevi inancında kadın, sadece sofrada değil toplumsal alanda da eşit bir hakka sahip olmalıdır. Bu yüzden dede nikahlarında kadının rızası ve sözü çok önemlidir. Her iki taraf da birbirini kabul etmelidir, ancak kadının sözünün geçerliliği ve saygınlığı çok büyüktür. O yüzden dede, evlilik ikrarını alırken kadının rızasına ve eşitliğine büyük bir özen gösterir.”
Nikahın yalnızca dedeler tarafından değil, yetkin Alevi anaları tarafından da kıyılabileceğini vurgulayan Kılavuz, “Alevi inancında bir kadın da dede gibi nikah kıyabilir. Bunun önünde hiçbir engel yoktur. Yeter ki o kadın, cemaat huzurunda ikrarı alacak yetkinliğe sahip olsun. Bu konuda herhangi bir engel yoktur. Tarihte de kadınların bu tür görevleri yerine getirdiğini biliyoruz. Baba İshak’ın müritleri zamanında, ilk nikahları dergah anaları yapmıştır. Yani kadının bu tür görevleri yerine getirmesi Alevilikte eskiden beri süregelen bir gelenektir” dedi.
PİRHA – DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, barış süreciyle birlikte “büyük bir seferberlik ile toplumcu sosyalizmin örgütlenmesi gerekir” yorumunu yaptı. Rojava deneyiminin önemine işaret eden Koçyiğit, “Alevilerin, toplumcu sosyalizmin örgütlenmesinde ciddi bir öncü olacaklarını, bunu en hızlı toplumsallaştırabilecek inanç grubu olduğunu” ifade etti.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci devam ederken sol-sosyalist hareketlerin, yeni döneme dair politik tartışmaları da sürüyor.
Halkların Demokratik Kongresi tarafından 8-9 Kasım’da yapılan ‘Sosyalizm Yeniden’ konferansında da ‘devlet, sınıf, demokrasi ve sosyalizm’ kavramları üzerinde tartışmalar yürütüldü. Konferansın konuşmacılarından birisi de Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit’ti. ‘Devlet ve demokrasi’ kavramları üzerinde geniş bir sunum yapan Koçyiğit, konferansın hemen ardından PİRHA’ya konuştu.
Abdullah Öcalan’ın, yeni bir sistem önerdiğinin altını çizen Koçyiğit, “Sayın Öcalan, ‘Komünler birliği’ ya da toplumun öz örgütlenmesi üzerinde durup, toplumun, meclislerle örgütlenerek demokratik toplumcu bir sosyalizmi inşa etmesini ifade ediyor” dedi. DEM Parti Grup Başkanvekili Koçyiğit, mevcut süreçte komün tartışmasının önemli bir yerde durduğunu vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Sonuçta sosyalist dünyanın, Marksizmin bir deneyimi var. Reel sosyalizmin açığa çıkardığı sonuçlar var ve bunların en nihayetinde bize kattıkları var. Sonuçta her deneyimden bir sonuç çıkarmak ve bu sonuçlar üzerinden yeniyi inşa etmek, ‘daha iyisini nasıl kurabiliriz’ tartışmasını birlikte yürütmek gibi de sorumluluğumuz olduğunu düşünüyoruz. O anlamıyla 21. yüzyılı kapitalizmin artık ezel ve ebet olduğu, artık tam yerleşik bir ilişki ya da yönetim biçimi olduğunu, devletin aslında asla aşılamaz gerçek kalıcı bir forum olduğuna dair çokça yaklaşımlar dinliyoruz. Ama biz en azından alternatif okumalarımızda da yine birçok dünya deneyiminden de şunu biliyoruz ki aslında bütün bunlar değiştirilebilir. Bu anlamıyla var olanı eleştirirken neyi örgütlememiz gerektiğine dair aslında birazcık ortak kolektif tartışmalar yürütmeye ihtiyaç olduğunu görüyoruz.”
“TOPLUMU SEFERBER ETMEK GEREKİR”
Gülistan Koçyiğit, Barış ve Demokratik Toplum Süreci tartışmalarıyla birlikte Rojava’da yaşanan gelişmelerin de önemine değindi. Demokrasinin inşası için toplumu seferber etmek gerektiğini söyleyen Koçyiğit, şunları aktardı:
“Yanı başımızda Rojava deneyimi var. Rojava deneyimi sonuçta kapitalist, modernist sistemin içerisinde gerçekleşti ve Ortadoğu gibi bir coğrafyada kök salmaya çalışıyor ve birçok dünya halkına da şu anda ilham kaynağı olmuş durumda. Rojava’ya iyi bakmak, sosyalizmle olan ilişkisini iyi çözümlemek, toplumsal ilişkileri biçimleme, toplumu yeniden ele alma ve örgütleme biçimine yakından bakmaya ihtiyacımız var. Çünkü en nihayetinde kapitalizm bize ‘ben sonsuza kadar varım, benim dışımda bir yaşam formu yok, bana mecbursunuz’ gibi bir anlayışı dikte etmeye çalışıyor. Bunun dışına çıkmak ve sosyalist deneyimleri gözden geçirerek aynı zamanda yeni demokratik toplumcu bir sosyalizmin örgütlenmesi için toplumu seferber etmek gerekir. Bunun toplumsal, ideolojik ayaklarını kurmak gibi bir görevle karşı karşıyayız.”
“SOSYALİST ÖĞRETİNİN ALEVİLİKTEN ÖĞRENECEK ÇOK ŞEYİ VAR”
Gülistan Kılıç Koçyiğit, barış sürecinde Alevi toplumunun misyonuna da değindi. “Alevilerin, sosyalist örgütlenmede öncü olabileceklerini” söyleyen Koçyiğit, şu cümlelerle devam etti:
“Sonuçta biz Aleviler ‘Rıza Şehri’ne inanıyoruz. Alevi öğretisinin kendisi eşitlikçi, özgürlükçü, 72 millete bir nazarla bakan bir öğretiden geliyor. O anlamıyla sosyalizm tahayyülüne en yakın toplum, inanç olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Aslında o inancın öğretisinin, geniş zeminde buluşması ve toplumsallaşması gibi bir ihtiyacımız var. Ne yazık ki bugün Alevi toplumu da kendi öğretisi ile buluşmaktan, öğretisini yaşamaktan uzaklaşmış durumda. İşte bu kapitalizmin, modernizmin, kent hayatının yarattığı büyük bir tahribat var. Oysa ki biz biliyoruz, yaşadığımız coğrafyadaki ocak sisteminin kendisi, büyük bir toplumsal örgütlenmeydi aynı zamanda. Yani Alevilik aslında bunca zaman sözlü bir şekilde bugünlere geldiyse eğer o toplumsal örgütlenme sayesinde geldi. O anlamıyla bence sosyalist öğretinin Alevilikten öğrenecek çok şeyi var. Aleviliğin sosyalist öğretiye katacağı çok şey var. Ama aynı zamanda Alevilerin sosyalist, demokratik, toplumcu sosyalizmin örgütlenmesinde ciddi bir şekilde öncü olacaklarını, bu konuda belki de bunu en hızlı toplumsallaştırabilecek inanç grubu olduğunu da ifade etmek isterim.”
PİRHA- Cem Vakfı, Aleviliğin “inanç olarak tanınması” talebiyle Diyanet, MİT ve HÜDA PAR’a dilekçe gönderdiği ortaya çıktı.
Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Vakfı (Cem Vakfı), Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Diyanet İşleri Başkanlığı ve HÜDA PAR’a 24 ve 26 Haziran 2025 tarihlerinde dilekçe yazdı.
Cem Vakfı Genel Başkanı Ahmet Rasim Tüken imzasıyla gönderilen dilekçelerde, Aleviliğin doğrudan Cumhurbaşkanlığı makamına bağlı bir biçimde inanç olarak tanınması istendi. Vakıf, Alevi dedelerinin (Dede-Baba) devlet nezdinde “inanç önderi” olarak kabul edilmesi, cemevlerinde görev yapan personelin kamu görevlisi statüsüne geçirilmesi ve zorunlu din derslerinin seçmeli hale getirilmesi taleplerini sıraladı. Dilekçelerde ayrıca, Anayasa’nın eşit yurttaşlık ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen maddelerine atıf yapılarak, “Aleviliğin inanç temelli ayrımcılığa uğradığı” dile getirildi.
PİRHA- 23. Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında ‘Alevilik, Asimilasyon ve Mücadele Yöntemleri’ paneli düzenlendi. Burada devletin Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı çatısı altında kapsamlı bir asimilasyon faaliyeti yürüttüğü belirtilerek, bu asimilasyonlara karşı Alevilerin topyekün bir mücadele yürütmesi gerektiğinin altı çizildi.
Bu yıl “Dersim Yaşamdır; Doğama, İrademe, Dilime, İnancıma Dokunma” şiarıyla düzenlenen 23. Munzur Kültür ve Doğa Festivali 3. gününde devam ediyor.
Festival kapsamında ‘Alevilik, Asimilasyon ve Mücadele Yöntemleri’ paneli yapıldı. Moderatörlüğünü Özkan Tacar’ın yaptığı panelde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat ve Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz konuşmacı olarak yer aldı.
Sanat Sokağında düzenlenen panele yerine kayyım atanan Dersim Belediye Eş Başkanları Birsen Orhan ve Cevdet Konak, Alevi kurum temsilcileri ile çok sayıda yurttaş katıldı.
“CEMEVİ BAŞKANLIĞI ALEVİLERİ PARAYLA TERBİYE ETMEYE ÇALIŞIYOR”
AKD Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, Alevilere asimilasyonun kadınlar açısından başladığını belirterek konuşmasına başladı. Alevilik inancının kadınla hiçbir derdinin olmadığını ancak kadınların cinsiyetçiliğe maruz kaldığını söyledi.
Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi inancını tehdit eden bir yapı olduğuna dikkat çeken Şengünlü “Alevi toplumunun sorunlarını çözeceğini iddia ederek böyle bir yapı kurdular ama bunu Alevi örgütleriyle bir araya gelmeden, onların fikirlerini almadan yaptılar. Şu an tek bir görevleri var; onların tanımladığı makbul bir Alevi yetiştirmek. Bunun için de Anadolu’nun en ücra köşesine kadar giderek devletin bütün imkanlarını kullanarak ciddi bir asimilasyon politikası yürütüyorlar. Bizi tarif eden, çerçeve çizen, Alevilik öğretmeye çalışan bir yapı haline geldi. Buranın bir mevzuatı var cemevlerinin eksiğini tamamlamak üzere. Ama öte yandan ansiklopedi yazdıran, deyiş yarışmaları yapan, kendilerine ait federasyonlar oluşturan, buraya bağlı yapılar oluşturan ve bu yapılarla da Aleviliğe bir şekilde yön vermeye çalışan bir yer haline geldi. Bizi parayla terbiye etmeye çalışıyorlar ancak bunu asla kabul etmeyeceğiz” dedi.
Alevilerin taleplerinin cemevlerinin ekonomik destek almasının çok ötesinde olduğunu dile getiren Yılmaz; Alevilik inancının resmi olarak kabul edilmesini, Alevilere dönük katliamların faillerinin yargılanmasını, Madımak Otelinin müzeye dönüştürülmesini, anayasal garantinin sağlanmasının ve cemevlerine ibadethane statüsü verilmesini talep etti.
Son olarak Alevi kurumlarının bir olmamasına yönelik eleştirilere cevap veren Seher Şengüllü Yılmaz, “Böyle bir durum yok. Hepimiz birlikteyiz, biriz. Şu an tarihi bir süreç yaşanıyor Türkiye’de. Barış sürecinin bu ülkede özünü dara çekme süreci haline getirileceğine inanmak istiyorum. Bunun için de Alevi örgütleri olarak hep birlikte atmamız gereken her adımı atacağız. Alevi örgütleri olarak bir arada olmaya devam edeceğiz” dedi.
“CEMEVİ BAŞKANLIĞI BİR ASİMİLASYON MERKEZİ GİBİ ÇALIŞIYOR”
Ardından konuşan PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, barış sürecine ve devletin asimilasyon hamleleri ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Erçe, devletin Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile bir asimilasyon merkezi halinde çalıştığını belirterek şunları dile getirdi:
“Devletin toplu bir biçimde Alevilik inancına yönelik asimilasyon politikaları büyük bir hızla sürüyor. Gitmedikleri köy kalmamış durumda. Sadece Dersim’de değil Anadolu’nun dört bir yanında faaliyet yürütüyorlar. Bir asimilasyon merkezi gibi çalışıyorlar ama yalnız da değiller. Arkalarında devletin inanılmaz bir gücüyle hareket ediyorlar. Alevi inancı açısından kutsal sayılan her yere el attıklarını görüyoruz. Asimilasyonun dilde başladığını biliyoruz. Dilimize, inancımıza dokunuyorlar. Yeni müfredatla bu süreci destekliyorlar. İçimizden devşirdikleri, tabelalarında Alevi kurumları yazan, dedelerle ne yazık ki bu asimilasyon faaliyetlerini yürütüyorlar. Son atanan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın başında bulunan başkan bir ocakzade, dede kızı. Öte yandan devletin dışında bir de iç asimilasyon var. Bu da dille başlıyor. Dilimiz unutulmaya yüz tutmuş. Asimilasyonun en etkili olduğu yerler üzerinde Alevi kurumu yazan tabelalarında var. Hakk’a uğurlama erkanları asimilasyonun en iyi işlediği yerler haline gelmiş. Tüm bu asimilasyon saldırılarına karşı Alevi kurumları bir duruş sergiliyor. Ama bu mücadelede kendileri gibi öteki yoldaşlara ihtiyaç var. Bu mücadeleyi tek başımıza kazanamayız, bu ülkedeki tüm ötekilerle mücadele edersek saldırıları aşabiliriz.”
“BARIŞ SÜRECİNDE MASADA ALEVİLER KİMLİKLERİYLE VAR OLACAK”
Son olarak konuşan AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, dünyanın neresinde olursa olsun Alevilerin ötekileştirildiğini söyleyerek, “İran’da, Suriye’de, Irak’ta, Türkiye’de Alevilerin dilleri ayrı, teolojik anlamda ayrı, örf adet gelenek göreneklerimiz de farklı ama bu dört ülkede yaşayan Alevilerin ortak kaderi yaşadıkları ülkede haksızlığa maruz kalmak. Ne inançları tanınmış ne konuştukları diller kabul görmüş ne de eşit yurttaşlık hakkından faydalanabilmişler. Türkiye’de de neresinden bakarsanız bakın Aleviyseniz sizin yaşam hakkınız burada teminat altında değil. İnancımız zaten tanınmıyor. Bu süreçte sürekli şikayet eden, itiraz eden bir kimlikten çıkıp yöneten bir toplum olmayı becermek zorundayız. Sadece acılarımızdan yaralarımızı inşa edemeyiz. Asimilasyon konusunda özeleştiri yapıl elimizden geleni yapmamız lazım” diye konuştu.
Barış ve demokratik toplum sürecinde Alevilerin kendi kimlikleri ve talepleriyle kurucu öznelerden olacağını vurgulayan Hüseyin Mat, “Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli bir süreçteyiz. Aleviler olarak bu süreçte sorumluluk almaya talibiz. Aleviler o masada bizzat kendi kimlikleriyle oturup kendi taleplerini dile getirmeli. Devlet bir yandan barışı konuşmak istiyorken öte yandan belediyelere kayyum atıyor, operasyonlar yapıyor, baskı politikalarını devam ettiriyor. Hiçbir toplum kendi iradesini kendi geleceğini birilerinin iki dudağına teslim etmemeli. Demokrasinin tam olarak içselleştirilip; laik, demokratik bir cumhuriyetin inşası sağlandığı zaman eşit yurttaşlık hakkı herkese tanındığında bir sonuç alınacaktır. Bu sürecin ne Erdoğan’ın ne AKP-MHP’nin inisiyatifine teslim etmeme konusunda kararlıyız. Bizler de olacağız çünkü Türkiye’nin demokratikleşmesi sadece Diyarbakır’dan geçmez aynı zamanda Dersim’den, Hacıbektaş’tan geçer. Bu anlaşılmadığı sürece demokrasiden bahsetmek mümkün değildir” diye kaydetti.
PİRHA- Bu yıl ikincisi yapılan Uluslararası Alevilik Çalışmaları Konferansı’nda (BICAS) Alevilere dönük katliamlar, toplumsal hafıza, adalet ve Alevi ansiklopedisi gibi konular konuşuldu.
İkinci Uluslararası Alevilik Çalışmaları Konferansı (BICAS), 2–4 Temmuz tarihleri arasında Londra’daki Westminster Üniversitesi Cayvendish Kampüsü’nde yapıldı. Üç gün süren konferansta, Alevilik üzerine akademik bilgi üretiminin derinleşmesinin yanı sıra Alevi kimliğinin küresel ölçekte tanınması ve arşivlenmesi anlamında önemli bir çalışma oldu.
HAFIZANIN POLİTİKASI VE TOPLUMSAL ADALET ÇAĞRISI
Etkinliğin açılış konuşmasını yapan Dr. Ümit Çetin, Türkiye’de Alevi toplulukların yaşadığı tarihsel travmalara, özellikle de Sivas Katliamı’na değinerek akademinin bu tür hafıza çalışmalarıyla toplumsal adalete katkı sunması gerektiğini vurguladı.
Westminster Üniversitesi Rektörü Prof. Peter Bonfield ise Alevilik çalışmalarının üniversite için bir sorumluluk alanı haline geldiğini belirtti. “Toplumsal dışlanmışlık yaşamış inanç ve kimlik gruplarını merkeze almak, akademinin kolektif hafızaya karşı yükümlülüğüdür” diyen Bonfield, bu alanda çalışan akademisyenleri destekleyeceklerini ifade etti.
ALEVİ ANSİKLOPEDİSİ İLE KOLEKTİF HAFIZA VURGUSU
Konferansta ‘Alevi Ansiklopedisi’ projesi ile ilgili sunumlar ve atölyeler de yapıldı. Katılımcılar, bu dijital platformun sadece akademik bir başvuru kaynağı değil, aynı zamanda Alevi toplulukları için kolektif bir hafıza ve temsiliyet aracı olabileceğini vurguladı. Sözlü tarih anlatıları, el yazmaları ve diaspora hafızasına dair belge paylaşımlarıyla şekillenen bu girişim, özellikle genç araştırmacılar tarafından ilgiyle karşılandı.
Atölyelerde, ansiklopedinin nasıl daha katılımcı ve disiplinlerarası bir şekilde geliştirilebileceği tartışıldı. Ayrıca akademik üretimle topluluk bilgisi arasında köprü kurabilecek yeni modeller gündeme geldi.
DİSİPLİNLERARASI OTURUMLAR
Konferans kapsamında düzenlenen 10 farklı oturumda, 40’tan fazla akademisyen Alevilik üzerine çeşitli konuları ele aldı. Dikkat çeken başlıklardan bazıları şunlardı:
• 1938 Dersim olayları ve kolektif travma belleği
• Avrupa’daki Alevi gençlerin kimlik ve aidiyet dönüşümleri
• Alevi kurumlarında kadın liderliği ve queer temsiliyeti
• İnanç sistemlerinin teolojik yeniden yorumları
• Sosyal medyada Alevi gençliği ve dijital kimlik inşası
Bu başlıklar, Aleviliğin sadece dini ya da kültürel bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal dönüşümle iç içe geçmiş dinamik bir araştırma sahası olduğunu ortaya koydu.
ALEVİLİK ÇALIŞMALARI AKADEMİKLEŞİYOR
Konferansın genel çıktısı, Alevilik çalışmalarının artık belirgin bir akademik alan haline geldiği yönündeydi. Dijitalleşme ve disiplinlerarası yaklaşımlar sayesinde bu çalışmaların üniversite sınırlarının ötesine taşındığı, kültürel kurumlar ve sivil toplumla daha güçlü bağlar kurmaya başladığı ifade edildi.
PİRHA-Garip Dede Alevi Vakfı (GADEV), kitap söyleşisi düzenledi. Söyleşide “Osmanlı-Türk kast sisteminde Aleviler ve eşitlik” başlığı konuşuldu.
Prof. Dr. Bülent Bilmez’in “Türkiye’de demokrasinin hasta kökleri” isimli kitabının söyleşisi yapıldı. Söyleşiye katılan Prof. Dr. Bülent Bilmez ve Tarihçi Alişan Akpınar, “Osmanlı-Türk kast sisteminde Aleviler ve eşitlik” konusuna ilişkin konuştu.
“II. ABDÜLHAMİD PAN-İSLAMİZM, İSLAM BİRLİĞİ POLİTİKASI İZLİYOR”
Alişan Akpınar, 1830’lardan itibaren Osmanlı Devleti’nde Alevi toplumunun Sünnileştirilmesi gibi bir gündem söz konusu olduğunu belirterek, “20. yüzyıldan itibaren de Türkleştirme ayağının daha güçlendiğini görüyoruz ama 1830’lardan itibaren Osmanlı Devleti’nde Alevi toplumunun Sünnileştirilmesi gibi bir gündem söz konusu. Bu 19. yüzyılın sonunda özellikle II. Abdülhamit döneminde daha da çarpıcı bir hale geliyor. Çünkü elimizde epey rapor var. II. Abdülhamid Pan-İslamizm, İslam Birliği politikası izliyor. Anadolu’ya biraz sıkışmış bir imparatorluk söz konusu. Balıkesir, Çorum, Yozgat, Tokat, Sivas, Erzincan, Tunceli Bingöl, Bitlis, Maraş, Diyarbakır’a kadar uzanan hatta koca bir Kızılbaş topluluğu gözüküyor” dedi.
“ALEVİLERİN SÜNNİLEŞTİRİLMESİ ABDÜLHAMİT DÖNEMİ İÇİN TEMEL GÜNDEMLERDEN BİR TANESİ”
Kızılbaş topluluğunun büyük bir bölümünün Ermeni nüfusuyla belli bölgelerde iç içe yaşadığına değinen Akpınar, şunları kaydetti:
“Örneğin Sivas’ta, örneğin Tokat’ta, örneğin Dersim’de çok ciddi bir iç içelik var ve korkuyorlar. II. Abdülhamid döneminde yeniden Alevi kavramı yerine Kızılbaş kavramı kullanılmaya başlandı. Çok ilginç bir şekilde. II. Abdülhamid döneminde Alevilerin, Kızılbaşların Sünnileştirilmesi devletin en çok üzerinde durduğu noktalardan bir tanesi. Protestan misyonerlerin Alevileri Hristiyanlaştıracağından korkuyorlar.
Anadolu’da meydana gelebilecek bir Ermeni ayaklanmasında Kızılbaşlar kesinlikle Ermenilerin yanında yer alır diye bir düşünceye sahipler. Alevilerin Sünnileştirilmesi Abdülhamit dönemi için temel gündemlerden bir tanesi.
Abdülhamid döneminde Alevi toplumu ile ilgili çok ciddi raporlar hazırlanıyor. İşte bu raporlarda bu topluluğun nasıl ibadet ettiği, cem törenleri, çok ayrıntılı şeyler yazılıyor. Ve bu toplumun asimilasyonu ciddi ciddi konuşuluyor.”
“BÜTÜN TOPLUMLAR EŞİTSİZLİK ÜZERİNE KURULUDUR”
Prof. Dr. Bülent Bilmez, dünyanın her tarafında bugün olduğu gibi bütün toplumların eşitsizlikler üzerine kurulu olduğunu belirterek, şunları aktardı:
“Çok yaygın olarak bildiğimiz sınıfsal eşitlik vardır. İster tarım toplumu olsun, ister sanayi toplumu olsun aralarındaki güç ilişkisinin bariz bir şekilde eşitsiz olduğu ve aslında bizzat o eşitsizlik tarafından yaratılmış bir ilişki biçimidir. Yani biri olmasa diğeri olmayacak. İşçi olmasa sermayedar olmayacak.Tarım emekçisi olmasa toprak ağası olmayacak. İnsanlık tarihi kadar eski olan toplumsal cinsiyet düzleminde eşitsizlikler var. Yani kadın erkek arasındaki eşitsizlik ki geçmişi çok daha eskilere gidiyor ve çok çok güçlü. Günümüzde de devam eden eşitsizlikler.
Bugüne kadar yaptığım çalışmalar doğrultusunda zaten mevcut Türkiye’deki kültürel kimliklerle ilgili de, inanç grupları ve etnik gruplarla ilgili de çalıştığım için tarihe baktığımda da aynı odak devam ediyor.
İnanç düzleminde ya da bugün günümüzde etnisite düzleminde baktığımızda aynı şekilde bir hiyerarşinin olduğunu ve bu hiyerarşide herhangi bir revizyonun söz konusu olduğunda insanların buna verdikleri tepki şaşırtıcı olduğu için bu kitabı aslında kaleme aldım. Bu en çok herhalde bu ülkede Alevilerin anlayabileceği bir mesele. Eşitsizliklerin değiştirilmesi, azaltılması, giderilmesi bizi direkt demokrasi tartışmasına götürür.”
PİRHA-Alevi Kültür Derneği Antalya Şube Zeytinköy Cemevi’nde muhabbet cemi yürütüldü. Pir Haydar Buga, Aleviliğin özgün bir inanç olduğuna dikkat çekerek “Alevilerin düşüncesi ve ritüelleri hiçbir inancın içine sığmaz. Alevilik koskoca bir derya, bir ummandır” dedi.
Zeytinköy Cemevi’nde yapılan ibadeti Hıdır Abdal Ocağı dedelerinden Hüsamettin Işık, Arzuman Ocağı evlatlarından Ana Şehriban Mutluer, Derviş Cemal Ocağı evladı Kazım Uçarcan ile Pir Haydar Buga, Kızıldeli Yağmurlu Ocağından Ali Tolu yürüttü. Fahrettin Aksünger ile Doğukan Korcu ise cemde zakirlik yaptı.
Pir Haydar Buga, yaptığı konuşmada “Geçmişte pirler, rehberler, anne ve babalar, Alevi inancını çok iyi biliyorlardı. Okumuş değillerdi ama hepsi birer filozoftu. Aleviliğin ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Aleviler kırsaldan metropollere aktıktan sonra ziyaret yerlerimizi, Düzgün Babamızı ulularımızı, pirlerimizi, Xızırımızı, dağ başlarında mağara kavuklarında öksüz bıraktık. Şehirde de birileri tarafından ‘Alevilik budur’ diye bize aktarıldı. Ama yazılı kaynakları araştırdığımda bir tanesi hariç bütün Alevilik hakkında yazılan ve sunulan kaynakların hepsini Müslüman canlarımız yazmış. Bir tanesini dahi Aleviler yazmamış. En acılı olanda budur” diye belirtti.
“KENDİMİZİ NEDEN BAŞKA İNANÇLARIN İÇİNDE ARIYORUZ?”
Alevilerin, tarihini araştırmadığı söyleyen Pir Buga, “Bir sistemin bize gösterdiği, bizim aklımızda çizdiği bir Alevilikle birbirimizi kandırıyoruz. Her ne hikmetse kendimizi neden başka inançların içinde arıyoruz?” diye sordu. Haydar Buga “Özellikle çocukları, gençler cemevlerine gelmiyor. Gelmemekte haklılar. Ben olsam ben de gelmem. Cemevlerine gelmeleri için ne yapıyoruz? Hiçbir şey. Cemevleri yalvarma yakarma yerleri değil ki. Bunun için cemevine bir kere katılan çocuk ikinci sefer gelmiyor” şeklinde konuştu.
“ALEVİLİĞİ SEMAVİ DİNLERLE YARIŞTIRIR HALE GELDİK”
Özellikle son dönemlerde Aleviliğin “kırmızı çizgisi ile oynandığına” dikkat çeken Buga, konuşmasını şu cümlelerle sürdürdü:
“Yetmedi, Aleviliği semavi dinlerle yarıştırır hale geldik. Nasıl? Müslümanlar her hafta cuma günleri namaza gidiyorlar, bizim onlardan neyimiz eksik diye biz de hep perşembe cemevine gidiyoruz. Geçmişte kırsalda yaşayanların ne zaman cem yaptıklarını çok iyi biliyorum. Yaz ve güz arasında geçen süre içerisinde 3 ayı 40’a bölmüşlerdi. O süre içerisinde cem birler, muhabbet açar, gönülleri birler, sorgularını yaparlardı. Gelinen noktada artık Aleviler ikrarsız toplum oldular. Alevi inancını semavi dinlerle yarıştırmak yerine Yol’un anlatılması gerekir. Gençlere, gerçekleri anlatın. Pirlerimizi, ulularımızı, Xıxır’ı, Munzur Babayı, Hünkar Hacı Bektaşi Veli’yi, Yunus’u, kadim kültürümüz ve yaşananları anlatın.”
“ALEVİLİK KENDİNE ÖZGÜ BİR İNANÇ BİÇİMİDİR”
Alevilik kendine has ve özgün bir inanç olduğunu belirten Buğa, konuşmasının devamında şunları söyledi:
“Alevilerin düşüncesi ve ritüelleri hiçbir inancın içine sığmaz. Alevilik koskoca bir derya, bir ummandır. Ancak Aleviler, Yol dilini unuttular. Müslümanların çok güzel bir lafı var; ‘bir dili ötekileştirmek, yok etmek istiyorsan onun dilini öğreneceksin.’ Onlar da 500 yıldır Alevinin dilini öğreniyorlar. Bizim Yol dilimiz öldüğü için biz hala cemevlerinden içeri girerken ‘Selamünaleyküm’ diyoruz. Bizim Yol dilimiz öldüğü için bir canımız Hakk’a yürüdüğünde ‘öldü’ diyoruz. Bizim dilimizi öldürdükleri için bir canımızı Hakk’a uğurlarken ‘Allah rahmet eylesin, mekânı cennet’ olsun diyoruz.”
Cemde gülbenglerin okunmasının ardından söylenen deyişlerle semahlar dönüldü. Çerağların sırlanması ile lokmalar pay edildi.
PİRHA- Alevilerin kendi ana dillerinde dua ve gülbeng okumasının, cem yürütmesinin Aleviliği yaşattığını söyleyen Seyit Sabun Ocağı’ndan Mehmet Seyitalioğlu, “İnatla kendi ana dilimizde ibadetlerimizi yapmak hem ana dilimize hizmettir hem de geleneğimizi korumak, inancımızı var etmektir” dedi.
21 Şubat 1952’de Bangladeş’in başkenti Daka’da, Bengal alfabesiyle yazabilme ve Pakistan’ın Bengal dilini de resmi dil olarak tanıması talepleriyle yapılan protestolarda Bengal Dil Hareketi’nden öğrencilerin polisler tarafından öldürüldü.
Bengal’de anadilini sahiplenme mücadelesinde hayatını kaybeden öğrencilere saygı olarak 21 Şubat, UNESCO tarafından Uluslararası Ana Dil Günü ilan edildi.
Türkiye ve dünyanın birçok yerinde ana dilinin konuşulması ve korunmasına dönük mücadeleler sürüyor. Aleviler de bu mücadeleyi kendi inanç ve kültürlerini yaşatmak adına sürdürüyor.
21 Şubat Dünya Ana Dili Günü’ne dair Seyit Sabun Ocağı’ndanMehmet Seyitalioğlu,PİRHA‘ya değerlendirmelerde bulunarak, Alevilerin kendi ana dilinde ibadetlerini yapmalarının önemine vurgu yaptı.
Ana dilinin inançta büyük bir yeri olduğunu belirten Mehmet Seyitalioğlu, bunun Türkiye’de çeşitli engellere takıldığını kaydetti. Alevilerin hem inanç hem de ana dili konusunda iki kez asimilasyonla karşı karşıya olduklarının altını çizen Seyitoğlu, “İnatla kendi ana dilimizde dua ve gülbenglerimizi okumak, cem ve cemaatlerimizi yürütmek, hem ana dilimize hizmettir hem de geleneğimizi korumak, inancımızı var etmektir. Bizim varlığımız bizim kültürümüzde yaşar. Kültürümüz bizi var eder, ilerletir. Bu dayanışma bizi halk olarak, inanç olarak, kültür olarak da bu dünyada var olmamızı sağlar. Birisi kendi dünya görüşü olarak bir anlayışla vardan var olduğunu savunur, biz o cephedeyiz. Yani biz Vahabi ve vahiy dinlerden değiliz. Bizim pirimiz, sultanımız rehberimiz, mürşidiimiz yine bizden biridir ve ocakzadedir. Bu ocakzadeler kendi inanç ve ibadetilerini kendi dilinde yürütüyorlar ancak bunu yapınca çeşitli engelleri takılıyorlar. Burada da bir asimilasyon var” diye konuştu.
“ALEVİLER DE ASİMİLASYONDAN ETKİLENMİŞTİR”
Bazı Alevilerin Sünni mezhebine ait kalıplaşmış ifadeleri günlük yaşamında kullandığını söyleyen Mehmet Seyitalioğlu, söz konusu asimilasyondan Alevilerin de etkilendiğini dile getirdi. Asimilasyon başlangıcını pantolondaki ufak bir söküğe benzeten Seyitalioğlu, “O sökük bir başlarsa bütün pantolana, bedene sirayet eder. Asimilasyon önemsemediğimiz küçük şeylerle başlar, o boşlukları doldurur, yeni bir bir fikriyat yaratır. Bu fikriyat da zulmedenin, yasaklayanın anlayışıdır. Bu nedenle asimilasyonun önüne geçmek için kendi dilimizde inanç ve kültürümüzü yürütmeliyiz, ritüellerimizi yerine getirmeliyiz. Bunu yapmazsak yok oluruz” sözlerini kullandı.
PİRHA-Demokratik Alevi Dernekleri Genel Merkezi, Xızır ayına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, “Xızır ayı vesilesiyle, Xızır devriyesini toplumsal bilinç ile yaşatıp demokrasi ve barış mücadelesini yükselteceğimiz şüphesizdir. Xızır ayında verilen lokmalar, tutulan oruçlar ve okunan gulbanglar barışa çerağ olsun” denildi.
Alevi inancında önemli bir yeri olan Hızır ayı başladı. Bu ayda oruçlar tutulur, cemler bağlanır. Ayrıca zorlu kış günlerinin geride kalması anlamına da gelen bu ayda lokmalar dağıtılır, ziyaretler ve türbeler ziyaret edilerek iyi dileklerde bulunulur. Hızır günlerinde pirler talipleriyle buluşur, cem erkanları kurulur.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Xızır ayına ilişkin yazılı açıklama yaptı.
“XIZIR KÜLTÜRÜ, KADİM BİR KÜLTÜRDÜR”
Yapılan açıklamada, “Xızır ayı içerisindeyiz. Xızır ayı talip topluluğunun Pirleri ile hemdem olduğu, bir araya gelerek görgü görüp cem bağladığı dönemdir aynı zamanda. Alevi canlar bugünlerde oruçlarını tuttu ve Alevi felsefesinin adeta bir özeti olan gulbanglarıyla önce kurdun, kuşun, kolu komşunun hakkını gözeterek en son kendileri içinde iyi dileklerde bulundu.
Xızır kültürü, kadim bir kültürdür. Çeşitli inanç ve dinlerde bin bir donda ve farklı manalarda bahsi geçer. Raa/Rêya Heq-Hak Yol Alevi inancında ise tarihsel toplumun Xızır üzerine yarattığı tüm kültürel birikim göz önünde tutulur, sentezlenir ve bir akıl, düşünce sistematiği ve dayanışma bilinci olarak inancın temel direği haline getirilir” denildi.
“XIZIR, CÜMLE CANA BEREKET GETİRSİN”
Darda kalana yetişmenin Xızır’ın en temel karakteristik özelliği olduğu belirtilen açıklamanın devamında şunlar ifade edildi:
“Alevi canlar aynı zamanda Xızırı bir akıl olarak ele alır ve bu akıl üzerinden “birbirinin Xızırı olma” bilinciyle dayanışma, paylaşım ve rızalık esaslarını hayata geçirirler. Kuşkusuz Xızır aklının tüm insanlık için büyük bir ihtiyaç olduğu dönemlerden geçiyoruz. Merkezi Ortadoğu olan üçüncü dünya savaşı koşullarında Xızır aklı mazlumun, ezilenin, emekçinin yanında durmayı gerektirdiği gibi, aynı zamanda bölgemizde ve yaşadığımız ülkede de savaşların son bulduğu ve barışın hakim olduğu eşit-özgür yurttaşlık esaslarına dayalı demokratik bir yaşam mücadelesi vermeyi de gerekli kılmaktadır.
İçerisinde bulunduğumuz Xızır ayı vesilesiyle, Xızır devriyesini toplumsal bilinç ile yaşatıp demokrasi ve barış mücadelesini yükselteceğimiz şüphesizdir. Xızır ayında verilen lokmalar, tutulan oruçlar ve okunan gulbanglar barışa çerağ olsun. Xızır toprağa, doğaya, emeğe ve cümle cana bereket getirsin.”
PİRHA- Hızır ayında bir hafta oruç tuttuklarını söyleyen Güvercin İgit, “Eskiden akşam cem varsa gündüzden niyazlarımızı yapardık ve ziyarete giderdik, akşam da niyazımızla ceme katılırdık. Ama şimdi öyle şeyler yok yapılmıyor her şey geçmişte kalmış. Şimdi artık pir, rayber gelmiyorlar” dedi.
Alevi inancında önemli bir yeri olan Hızır ayı başladı. Hızır ayı Alevilerde kutsal kabul edilir. Bu ayda oruçlar tutulur, cemler bağlanır, kurbanlar tığlanır. Ayrıca zorlu kış günlerinin geride kalması anlamına da gelen bu ayda lokmalar dağıtılır, ziyaretler ve türbeler ziyaret edilerek iyi dileklerde bulunulur. Hızır Aleviler için bir kurtarıcıyı temsil eder.
Dersim’in Ovacık ilçesine bağlı Tanzi (Köseler) köyünde yaşayan 76 yaşındaki Güvercin İgit, Hızır ayını PİRHA’ya anlattı.
“ESKİDEN HIZIR AYINDA BİR HAFTA ORUÇ TUTARDIK, PİR VE RAYBER KÖYE GELİRDİ”
Her sabah gün doğumuna karşı duamı ettiğini ifade eden Güvercin İgit, Hızır ayını bayram olarak karşıladıklarını vuguladı.
Hızır ayında 7 gün oruç tuttuklarını söyleyen Güvercin İgit, “Bir hafta boyunca oruç tutardık ama isteyen daha fazla da oruç tutardı. Orucumuzu açtığımız gün pilav, niyaz, komposto, et yapardık. Eskiden akşam cem varsa gündüzden niyazlarımızı yapardık ve ziyarete giderdik akşam niyazımızla ceme katılırdık. Pirimiz gelirdi gülbeng verirdi sonra cem de büyüklerimiz semaha dururlardı. Ama şimdi öyle şeyler yok yapılmıyor her şey geçmişte kalmış. Şimdi sadece orucu tutar niyazımızı, lokmamızı dağıtırız o kadar. Şimdi artık pir, rayber gelmiyorlar” diye konuştu.
PİRHA- Dirlik, bereket, bolluk simgesi olan Hızır’a dair konuşan Kureyşan Ocağı pirlerinden Hamza Takmaz, “Alevilik ve Hızır anlayışı yok edilmeye çalışıyor. Hızır bizde enerjidir, çağıranın yardımcısıdır. Eskiden toplumumuzun sorgu ve denetimi vardı, bütün sorunlar orada çözülürdü. Şimdi ise devletin kapsısında çözülüyor. Öyleyse orada birlik olur mu, Hızır olur mu?” dedi.
Aleviler için kutsal kabul edilen Hızır ayı başladı. Bu ayda oruçlar tutulur, cemler bağlanır, kurbanlar tığlanır. Ayrıca zorlu kış günlerinin geride kalması anlamına da gelen bu ayda lokmalar dağıtılır, ziyaretler ve türbeler ziyaret edilerek iyi dileklerde bulunulur. Bu aylarda pirler taliplerini dolaşarak, sorgu ve görgülerini görür.
Hızır ayında olduğumuz bugünlerde Aleviler bulundukları her yerde Hızır lokmalarını pay ediyor.
Kureyşan Ocağı pirlerinden Hamza Takmaz, Hızır’a ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
HIZIR, AYLARI KAPSAR VE BELLİ GÜNLERE SIĞDIRILAMAZ”
1995 yılından itibaren Cem Vakfı’nın Hızır ayını bilinçli olarak tek bir güne denk getirdiğini söyleyen Takmaz, bu tarihlere Hızır’ın asla sığmayacağını ve Alevi süreklerinin her birinin kendi özgünlükleri dahilinde Hızır’ı kutlaması gerektiğini belirtti.
Takmaz, “Cem Vakfı’nın koyduğu 11-12-13 Şubat tarihlerinden rahatsızım. Keza bu Avrupa’da da takvimlere böyle girmiş. Bence Hızır ayının ikinci haftasından sonra hangi güne denk geliyorsa son günü Perşembe olacak şekilde yapılmalıdır. Bütün sürekler ve bu süreklerin bölgeleri Hızır’ı farklı günlerde kutlar. Bu da onların renkliliği. Hızır, ayları kapsar ve belli günlere sığdırılamaz. Yani tekleştirme olan yerde de zenginlik olmuyor. Hızır ayları neden ise dizayn edilerek yönlendirilmeye çalışılıyor. Herkes kendi güzelliği ile kalmalı diye düşünüyorum” dedi.
Takmaz, Hızır ayının geleneksel ritüellere dair şu bilgileri paylaştı:
“Tüm canların Hızır ayını kutluyorum, huzur ve barış diliyorum. Eski hesaba gelen Ocak ayının 13’ünden sonra gelen ilk Perşembe Hızır ayı karşılanır. Reya Heq dediğimiz ocaklar sisteminde Hızır orucu 4 hafta boyunca tutulur. Ocaklar, onların talipleri olan aşiretler bu ay içerisinde sırayla oruç tutarak Hızır’ı hanelerinde var ederler. Hızır bu dönemde dondan dona dönüşür, onun varlığı her yerde, anda hissedilir. Eskiler Hızır’ı nerde çağırır isen hazırdır derlerdi. Hızır ayında köylerdeki evler toprak olduğundan tabana şerbet serperek güzel bir parlak görünüm verilir. Yataklar, döşekler yıkanır ve kapılar açık bırakılır. Hızır ayında nehirlerden getirilen sular evlere ve hatta hayvanlara serpiştirilirdi. Dergahlara ve ziyaretlere gidilip teberik getirilirdi. Oruç bitimi de kavut yapılırdı. Buğday sacın üzerinde kavrulduktan sonra destar (el değirmeni) ile öğütülürdü. Bu öğütme aşamasında deyişler, gulbanglar söylenirdi. İşte o iş bir aşk haline getiriliyordu. Kavut pişirilmeden önce bir gün kilerlerde veya mutfağın penceresinde üzerine bir bez örtülerek saklanırdı. Sabaha kadar Hızır o kavuta gelip uğramışsa kurban kesilirdi. Kavut üzerinde bir pençe, el veya farklı bir işaret olur ise Hızır’ın geldiği anlaşılırdı. Bunları yaşadık, gördük.”
“SORGU VE BİRLİK OLMAYAN YERDE HIZIR OLUR MU?”
Pir Hamza Takmaz, zorlu geçen ve çalışma imkanlarını kısıtlayan kış aylarının Alevi toplumu için ibadet ayları olduğunu belirterek, “Yaz ayları bizim için sürekli çalışma zamanıdır. Çetin geçecek kışa hazırlık yapılır. Kış ayları biz Aleviler için ibadet aylarıdır. Bayramlar bu aylarda kutlanır. Hızır bittikten sonra 9 Mart’ta güneş ışınları toprağa dik düşer ve canlılık yeniden başlar. Aleviler bu aylarda asla küs kalmazdı. İşte Aleviliğin burada gördüğü en büyük zarar halk mahkemelerinin kalkmasıdır. Sorgu ve denetimin kaldırılmasıdır. Her talibin piri geliyordu. Onların geleceğini bilen herkes barışırdı. Onlar dahi kimseyi küs bırakmazdı. Kimse de benlik yapmazdı. Kavga eden, kini kibiri olan devletin kapısındadır. Öyleyse burada birlik olur mu, Hızır olur mu?” diye sordu.
“GAĞAN, HIZIR VE HEWTEMALE SAHİP ÇIKIN, ÇOCUKLARINIZA ANLATIN”
Geleneksel ritüeller olan Gağan, Hızır, Hewtemal’in gelecek nesillere aktarılamadığına değinen Takmaz, “Alevilik ve Hızır anlayışı yok edilmeye çalışılıyor. Maalesef Hızır anlayışının yok olduğunu görüyoruz. Çocuklarımıza bunu aktaramıyoruz. Bu ritüeller, kutsallar olmadığı zaman Alevilik de olmuyor. Bu kadar güzel erdemliliği yok etmeye başladık. Hızır ayı içerisine her Perşembe çerağlar yakılsın. Metropollerde iseler dahi Pazar günleri bir araya gelsinler. Alevilerin pire, mürşide, talibe ve erkana ihtiyacı var. Yola ikrar vermeye ihtiyacı var. Toplum olarak önümüze bir şey koyamadığımız için, hep geçmişimizi yontup götürüyoruz. Çocuklarınıza sahip çıkın. Sistemin zorunlu din dersleri baskısının altında çocuklarınız asimilasyona uğruyor. O çocuklar Hızır ayının, Gağanı, Hevtemalın ne olduğunu bilmezler. Peki nasıl öğrenecekler?. Bizlerden yani ailelerden öğrenecekler” şeklinde konuştu.
PİRHA- 2024 yılının bütün toplumsal kesimler için ekonomik, kültürel ve siyasal açıdan kötü bir yıl olduğunu belirten Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe, 2025 yılına ilişkin, “Bugüne kadar biriktirdiğimiz mücadelenin meyvelerini toplayacağımız bir yıl olacağını umut ediyoruz” dedi.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, 2024 yılını değerlendirirken 2025 yılına ilişkin temennilerini PİRHA’ya anlattı.
“2024 TOPLUMUN GENELİNE KARA BİR TABLO SUNDU”
2024 yılının herkes açısından çok yoğun hukuksuzluklarla, adaletsizliklerle geçtiğini hatırlatan Cuma Erçe, “2024 yılı Aleviler açısından, özellikle asimilasyon politikaları açısından hafızalarımızdan çıkmayacak kadar bize ve aslında toplumun geneline kara bir tablo sunan bir yıl oldu” dedi.
“ALEVİ CAMİASINA SİRAYET EDEN BİR POLİTİKA İZLENDİ”
Özellikle Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı üzerinden bütün Alevi camiasına, Alevi köylerine, cemevlerine ve Alevi kurumlarına sirayet eden bir politika izlendiğinin altını çizen Erçe, “Bu yıl içerisinde adaletten, eşit yurttaşlıktan ve aynı zamanda gerici, ırkçı, dinci bir eğitim sisteminden mustarip bir yıl olarak geride kaldı 2024. Bakıldığında her zaman olduğu gibi kötü bir yılı geride bırakıyoruz” diye konuştu.
“KATLİAMLARIN YAŞANDIĞI BİR YIL OLDU”
“Bu yılın hafızalarda kalan en önemli özelliklerinden bir tanesi çok derin bir ekonomik krizin, çok derin bir kültürel ve siyasal krizin de geçtiği bir yıl oldu” diyen Cuma Erçe, başta Aleviler olmak üzere 2024 yılında Suriye halkına yönelik katliamlar yaşandığını belirtti.
Erçe şunları kaydetti:
“Toplumumuz açlıkla sefaletle, işsizlikle sınandı ve hemen yakın bir zamanda da yakın komşumuz Suriye’de, akrabalarımızın olduğu yerde yine insanlık dışı zulmün ve katliamların yaşandığı bir yıl oldu. Bugün aslında Maraş’ın 46. yıl dönümü içerisinde, katliamda katledilen canlarımızı andığımız günlerde Lazkiye’den, Humus’tan yine Tartus’tan ve benzeri yerlerden başta Aleviler olmak üzere Hristiyanlara, Ezidilere, Süryanilere, Ermenilere, Dürzülere, Kürtlere yönelik katliam görüntüleriyle ciğerimiz aynı Maraş’ta olduğu gibi, aynı Roboski’de olduğu gibi yanmaya devam etti.”
“2025’İN UMUT DOLU BİR YIL OLACAĞINA İNANIYORUZ”
Alevilerin tarihin hiçbir aşamasında karamsarlığa kapılmadığını vurgulayan Erçe, 2025 yılında da ortak mücadelenin önemli olduğunu belirtti. Erçe şunları ekledi:
“Asla ve asla umudumuzu yitirmedik ve 2025 yılına girerken bu umudumuzla beraber giriyoruz. Onların bütün zulmüne, onların ülkemizi ve çocuklarımızın geleceğini karartan politikalarına rağmen 2025 yılının halklar açısından, bizim yoksul, emekçi halkımız açısından, inancı, etnik yapısı, milliyeti ne olursa olsun, cinsiyeti ne olursa olsun bütün halklar açısından umut dolu bir yıl olacağına inanıyoruz. Bugüne kadar biriktirdiğimiz mücadelenin meyvelerini toplayacağımız bir yıl olacağını umut ediyoruz. Bunu sağlamamızın tek bir yolu var, bu umudumuzun gerçeğe ulaşmasının tek bir yolu var; o da birleşik mücadele. O da bütün toplumun, bütün toplumsal kesimlerin ortaklaştırdığı bir mücadele. Laik, demokratik, eşit yurttaşlığa dayalı bir cumhuriyet mücadelesinde 2025’te daha önemli bir yol umuduyla bütün halkımızın, tüm dünya halklarının yeni yılını Pir Sultan Abdal Kültür Derneği genel örgütlülüğü adına kutluyorum.”