Etiket: ali duran topuz

  • ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, 12 Eylül 1980 darbesi ve 2015’teki rejim değişikliğiyle beraber Diyanetteki değişimin altını çizdi. Topuz, “Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu. Artık yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz. Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor” diye konuştu.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.

    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Gazeteci Ali Duran Topuz ile konuştuk.

    “MEŞAYİH İDARESİNİN DEVAMIDIR”

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ DURAN TOPUZ: Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir takım kaygılar, dinin kamusal yaşam içerisinde sonradan laiklik prensibi olarak tanımlanan ilke gereğince toplumsal ve siyasal sisteme bir baskı unsuru olarak kullanılmasını aradan çıkarma ya da laikliği seküler bir devlet ve toplum modelini güçlendirme amaçlı olduğu iddiası tepeden tırnağa bir palavradır. Zaten sekülerizmin gelişi, anayasaya girme tarihi epey sonradır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanununa baktığımızda çarpıcı bir ayrıntıyla karşılaşırız. DİB, Genelkurmay Başkanlığı ve dönemin Milli Haber Alma Teşkilatı ile birlikte peş peşe sıralı kanunlarla kurulur. Bunun bize ilk işaret ettiği şey, Genelkurmay, Türk Silahlı Kuvvetleri, bir devlet yapısının askeri aygıtı, Milli Haber Alma Teşkilatı, sonraki adıyla Milli İstihbarat Teşkilatı ise yine askeri amaçları olan teşkilat… Bunlara dikkatle baktığımızda bir devletin hegemonyasını sürdürmek için gerekli olan temel çatışma araçlarıdır. DİB, devlet açısından kuruluş mantığı itibarıyla bir çatışma kurumu niteliğini taşır.

    Peşinden gelen süreçte Diyanet’e yüklenen vazife şudur; kuruluş zamanında henüz bir hedef olarak belki sekülerizm olsa bile, laiklik adıyla da olsa kabul edilmiş bir prensip değil. O tarihi itibarıyla ileride kabul etmeye hazırlandığı düşünülebilir. Fakat sekülerizm ya da laiklikten bahsettiğimizde bunun iki modeli var. Bir, Fransız modeli; bildiğimiz Türkiye’nin de kendisine model aldığı, bir de Amerikan modeli var. ‘Laiklik’ adı da Fransız modelini seçtiğimiz için alınıyor fakat ikisinin de aslında çok temel özelliği devletin, dinsel alana, gruplara, eğilimlere kör olmasıdır. Yani bunları kendi faaliyet alanı içerisinde dinsel herhangi bir ilkeyi prensip alamayacağı gibi bunun olmasını sağlayan, kamusal alanda dini bireyler üzerinde bir belirleyici otorite olma iddialarını kabul etmez. Özellikle semavi denilen 3 din, aynı kökten gelen İbrahim’i dinler, bütün toplum hayatını düzenleme; sadece bireylerin kendi içlerindeki inanç ve tanrı ile ilgili duygu ve düşüncelerini değil, bireylerin davranış ve hareketlerini kontrol etmeyi hedefler. Sekülerizmin geliştiği Avrupa toplumlarında bu gelişme, dinsel kurum ve kuruluşlara karşı çok uzun süren kanlı mücadelelerden sonra mümkün olabilmiştir. Türkiye tarihinde bu türden bir mücadele söz konusu değil.

    Devlet, Diyanet’i kurarken seküler bir yaşam tesis etme değil, dini kendi arzuladığı biçimde yeniden şekillendirmek ve toplumsal bir baskı aracı olarak kullanma ve denetimini elde tutmayı hedefler. Ve bu amaç, vatandaşların inançlarına eşit mesafe gibi bir fikri içermez. Yani kuruluş itibariyle Türkiye’nin seküler bir hedefi ve iddiası yoktur, laiklik ilkesinin anayasaya girmesi de bu durumu değiştirmemiştir. Hedeflediği şey şudur; işte nasıl ki etnos olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsi Türk olma mecburiyeti; yani kavramsal olarak ‘Yurttaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür’ dediğinde öyle olmayanların her ne iseler öyle kalmasına da izin vermemeyi buna ek kural olarak getirir. Ve cumhuriyetin kuruluş sürecindeki faaliyetlerine bir Türkleştirme operasyonu eşlik eder. Lozan’da kabul edilen 3 azınlık hariç Türklük, kabule şayan tek etnisite olarak benimsendikten sonra Lozan azınlıklarından olmayan, Müslüman olan ama Türk olmayanlara yoğun bir asimilasyon olmuştur. Konu Kürtler olduğunda özellikle denasyonilazyon, yani ulus olmaktan çıkarma, kavimsel özelliklerini yok etme operasyonu yürür. Dinsel planda ise Sünniliğin bir versiyonu, meşru din olarak kabul edilmiştir. 2 Hristiyan ve Yahudilik olmak üzere üç azınlık hariç…

    Sünniliğin bu versiyonu kabul edilirken uygun olmayan Sünnilikler ve Sünni olmayan kesimler ve yine Lozan’dan yararlanamayan diğer inanış alanları örneğin Ezidilik, Süryani, Nasturi gibi diğer kadim Hristiyan kiliselerine mensup kişiler dahil yoğun bir baskı altına alınırlar. Mekanizma basittir, hem eğitim süreci içerisinde hem de kamusal alanı belirleyen bütün medya imkanları çerçevesinde bu Sünnilik makbul ve propagandası, eğitimi yapılan bir şey olarak getirilir. Diğer inanışların tasfiyesine yönelir ve uzun süre suç olarak; 1950’li yıllara kadar Alevi ya da Bektaşi ayinlerinin basıldığı haberleri gazetelerde rahat rahat yer bulmaktadır. Bu haberleri 1930’dan sonra çok yaygın bir şekilde görürüz. Bu durumda Diyanet aslında modern bir sekülerizmi sağlamak için ihtiyaç duyulan bir kurum değil Osmanlı’nın dinsel denetimi elden kaybetmemek için kendisinin de dayandığı İslam Sünni inanışını denetim ve yönetim altında tutmak için kurduğu meşayih idaresinin devamıdır.

    SÜNNİ OLMAYANLARA YAŞAM HAKKI TANIMAYAN BİR MODEL”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanetin devlet lehine baskıcı karakterinden rahatsız olan Sünni gruplarla çoğu zaman mücadeleden çok takiyyeye dayalı bir toplumsal ilişki geliştirmeyi de ihmal etmedi. Yani hem devlet patentli Sünnilik hem de bundan hoşlanmayan diğer Sünnilikler lehine faaliyetler geliştirdi. 1950 ve 1960 yılları arasında dini güçlü politik bir referans olarak kullanan Demokrat Parti’nin etkisiyle gayet bir Sünni propagandisti, Sünni yayılmacı, Sünni olmayanlara yaşam hakkı tanımayan bir modele büründü. 1960 darbesinden sonra anayasasının oluşturduğu nispeten özgürlükçü ortam içerisinde de yine bu fonksiyonu sürdürmeye çalıştı ve Alevilikle ilgili meseleler tartışma konusu olduğunda Aleviliğin kendi müdahalesi asla söz konusu olmadan kendi varlığını sürdürebilecek bir toplumsal entite olmaya hiç yanaşmadı. Bütün kritik anlarda, örneğin Alevi gençlerin eşit yurttaşlık talep ettiği ünlü bildirisinde, Alevi aydınlarının bildirilerinde, Aleviliğe yönelik saldırılarda; Ortaca, Elbistan, Kırıkhan gibi olaylarda bu Sünni üstünlükçü pozisyonu hiç kaybetmedi.

    Son ve bugünkü Diyanet’i de hazırlayan en önemli kırılma 12 Eylül’de geldi. Din dersinin resmi olarak mecburi hale yeniden getirilmesi; çünkü bu 1961 Anayasası’nda seçimlik bir ders fonksiyonundaydı. Yani Diyanet’in sekülerizm ile uyumlu bir kurum olmasını 1961 Anayasası hedefliyordu ama buna gitmediği gibi Diyanette bir düzenleme ya da tasfiyeye de gitmemişti. Zaman zaman 1960 ve 1970’lerde Diyanet yapısı içinde Alevilik ve Bektaşilik gibi diğer inanış grupları ile ilgili masalar, birimler oluşturulması falan da düşünüldü. Bunların hiçbirine girilmedi fakat 12 Eylül, Diyanet’e cumhuriyetin kuruluş dönemindeki fonksiyonun bir benzerini verdi. Neydi o? Askerler darbe yaptığı her şeyi askeri bir nizam içerisinde yeniden yerleştirdiler ve neoliberal politikaların uygulanması için gerekli olan 24 Ocak kararlarının uygulanmasının altyapısını hazırlarken bu uygulamaların garantörü olarak dinin, politik bir baskı, propaganda aracı ve arzulanan dinsellik özelliklerine sahip olmayan yurttaşların da tasfiyesi, asimilasyonu, kamusal alanının dışında tutulmasına yönelik görevi yeniden güçlü bir biçimde 12 Eylül’de kazandı.

    SAHNEYE GÜÇLÜ BİR BİÇİMDE ÇAĞRILDI”

    – Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Aslında bir değişiklik değil, başlangıçtaki misyonun güçlü ve mevcut koşullara göre yeniden düzenlenmesi söz konusuydu. Mesele 1960’lardan sonraki toplumsal planda yürüyen liberalizm anlamında değil de özgürlükler anlamında liberalizasyon; yani özgürlüklerin genişlemesi sırasında kaybettiği fonksiyonlarını yeniden kazanması hedeflendi. Fakat belki cumhuriyetin başlangıcındaki projenin içerisinde Sünni dindar yurttaşları devlete bağlı bir inanış çerçevesinin dışına taşmaması için baskılamak önemli bir hedefti. 12 Eylül’den sonra bu hedeften çok gerçekten artık sekülerleşmiş toplum kesimleri ve hala inançlı bir Sünni olsa bile sekülerizmin varlığına inanan toplum kesimlerinin arzularının hilafına yeniden bir devletin baskı aygıtı olarak düzenlendi. Yani en önemli fark, artık sekülerleri de baskı altına alan devletin, anayasadaki laiklik prensibine karşı hareket eden bir konuma gelmesiydi. Bu kuruluş zamanındaki mantıktan biraz farklıdır ve bu aynı zamanda şu anda içinde yaşadığımız ortamı hazırladı. Fakat burada 12 Eylül tasarımına da uygun bir biçimde din, kamusal alanda görünür bir biçimde yurttaşların duygu, düşünce, siyasal, kültürel, sanatsal bakışları da dahil olmak üzere her şeyi şekillendirmek üzere sahneye güçlü bir biçimde çağrıldı.

    Turgut Özal döneminde başlayan bu eğilim Refah Partisi’nin yükselişi ile beraber 1990’larda daha da ön plana çıktı. En son Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesi ile de artık başlangıçta olmayan bir takım görevleri de üzerine alarak yerine oturmuş oldu.

    Şu noktaya işaret etmekte yarar var; Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmeden, Refah Partisi de iktidara yürümeden önce Diyanet’i, Alevi toplumundan bile daha fazla eleştirdiği siyasal hareketlerdi. Tıpkı YÖK’ü eleştirdikleri gibi… 12 Eylül sonrası kurulan üniversiteleri bir devlet organına çeviren ve bir komiserlik idaresi altına alan anlayışta olduğu gibi Diyanet’in de bu işi yaptığını öne sürüyorlardı. Fakat Adalet ve Kalkınma Partisi hükümet olduktan bir süre sonra devletin yönetimini güçlü bir biçimde ele alma arzusu ile hareket ettiğinde ilk olarak bunu başardığı yer Diyanet oldu.”

    “CUMHURİYETE YAKIŞMAYACAK BİR ÜRÜN DİYANET”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    “2010 yılından sonra henüz kamusal alanda etkili bir politik aktör ve ajan niteliğinde olan bir Diyanet ortada yoktu. Çünkü Diyanet, devletin arzulamadığı Sünni akımlarla da güçlü ilişkiler kurmuştu. Bu akımlardan birini oluşturan milli görüş ekolünün iyice yaygınlaşması ile diyanetteki partiye bağlılığı da temin eden ve ona ileride yeni görevler verebilecek şekilde onun yönetimini ele geçirmeyi daha kolay başardılar. Örneğin bunu YÖK’ten, Genelkurmaylıktan daha kolay başardılar. Fakat 2010 yılına kadar aşağı yukarı demokratik iddialar Avrupa Birliği perspektifi, sekülerizme dair düşünceler vardı ve Diyanet’in varlığı güçlendirilerek ve içinde partiden örgütlenmeler sağlanarak devam ettirilse bile Diyanet’e yönelik eleştirilere nisbi bir hoşgörü ile bakılıyordu. Fakat 2010’dan sonra iktidar partisi, denetimsiz bir tek parti modeline doğru; diktatoryel, otoriter ve totaliter bir formata doğru evrilmeye başladığında Diyanet’i o zamana kadar hiç kendisinden talep edilmemiş sahalarda da kullanmaya başladı.

    Örneğin Alevilerin büyük şehirlerde örgütlenip hak ve hukuklarını savunmak için taleplerini kamusal alanda güçlü bir biçimde ortaya koyduktan sonra cemevlerinin hukuken inanç kurumu ve kuruluşları olarak tanımlanması talebine itiraz Diyanet’ten alınan görüşle yapıldı. Bu aslında hükümetin itirazıydı ama Diyanet’i bu göreve koştu. Yine 2010’ların başında bu vakalar çok tekrar etmişti; cezaevinde olan yurttaşların inandıkları dinin yetkili, etkili isimleriyle görüşme hakları vardı. Yargıya taşındığı için en ünlü örnek Kocaeli Cezaevinde kalan bir yurttaşın, bir Alevi dedesi ile görüşme arzusu, İslami bir kurum olmadığı gerekçesiyle geri çevrilirken yine Diyanet’e başvuruldu. Bu başvuruların alanı çok hızlı gelişti. Özellikle 2015’ten sonraki rejim değişikliği ile hızlanan otoriter format içerisinde Diyanet çok güçlü bir politik kamu kurumu olarak öne çıkarıldı. Dinsel ve ekonomik alandaki birçok uygulama ‘Nas’ denilen yani Sünni İslam açısından emredici nitelikte olan Kur’an-i ilkelere göre örneğin ekonomideki düzenlemeler Diyanet’ten alınan görüşler ya da Diyanet’e atfedilen görüşler ekseninde yapılabildi. Yani cumhuriyetin başlangıcındaki bütün toplumu tek bir dinsel inanca yönlendirme eğilimi çok daha güçlü bir biçimde, cumhuriyetin kuruluşundaki mantığa da uymayacak, onu da aşacak şekilde. Çünkü o mantığın içerisinde Diyanet’in bir politik aktör ya da figür olarak önde durması yoktur.

    Cumhurbaşkanının bütün seyahatlerinde, özellikle yurt içinde siyasetle bağlantılı işlerde Diyanet İşleri Başkanını gördük. Diyanet İşleri Başkanı, protokolde çok ön sıralara doğru taşındı. En son Ayasofya’daki kılıçlı gösteriye kadar iş gelmiş oldu. Dolayısıyla Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu.

    “DİYANET, TEOKRASİ ARZUSUNUN ANA KURUMU”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    “Bu manzara, bu ekonomik güç, aynı zamanda büyük bir örgütlenme gücü demek. Teşkilat üyeleri, imamlar ve bütün ara kademeler dahil olmak üzere bu dini, devlet yönetiminin ve toplum idaresinin güçlü bir aktörü olarak gördüğünü, yani anayasadaki laiklik ilkesinin hiç de önemsenmediğini öncelikle açık bir biçimde ortaya koyar. Eğer 6 bakanlıktan daha güçlü ise diyanet, bütçesinin daha az olduğu diğer bakanlıklardan da daha güçlü olduğu anlamına gelir. Bir politik güç statüsü verildiğini aslında bize gösteriyor. Çünkü düşük bütçeli bakanlıkların faaliyet sahaları içerisinde de diyanet var. Bu manada Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor. Evet eleştiriler var ama biraz dikkatli bakarsak Diyanet’in varlığını ve bu yeni fonksiyonunu güçlü biçimde onaylayan Türkçü, İslamcı ideolojik ittifak ve bunları destekleyen toplum kesiminin hala en büyük kısmının Diyanetten yana olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Çünkü Alevi toplumu eleştiriyor, Alevi olmamakla beraber sekülerizmi ciddiye alan kesimler eleştiriyor fakat iktidarları destekleyen kesimler için ve iktidarların yönettiği medya ve akademi dahil olmak üzere bu eleştiri söz konusu değil. Yani toplumun çok büyük bir kesiminin, belki %50’ye yakın bir nüfus bundan derin bir biçimde rahatsız. Fakat bu rahatsızlık bu durumu değiştirecek bir politik birlik anlamına da gelmiyor.

    Politik sahne içerisinde de bununla mücadele arzusunun giderek zayıfladığını görüyoruz. Örneğin bu Türkçü, İslamcı iktidar yapısıyla mücadele etmek için dinselliği politik bir imkan olarak iktidarın yaptığı gibi kullanmaya çalışan muhalefetlerin çok önemli bir kısmı bu konuda çekingenler. Ve bunu kökten değiştirecek bir politik program Cumhuriyet Halk Partisi dahil o güçlü partilerin hiçbirinde yok.

    YARGININ DA ÜZERİNDE BİR GÜÇ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sadece milli eğitimle değil, aslında bütün bilgiye dayalı okuma yazma işlerini de ilgilendiren kamusal sahanın denetiminde de Diyanet çok güçlü bir role sahip. Örneğin artık Diyanete kitap toplatma ve yok etme yetkisi yasayla tanınmış durumda. Diyanet, bir kitabın toplatılıp yok edilmesini talep ettiğinde savcılar buna uymak mecburiyetindeler. Yani yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz artık. Bunun en önemli örneği de biri İhsan Eliaçık’a ait olmak üzere Kur’an tefsirlerinin toplatılıp yakılma kararı oldu. Dolayısıyla eğer devletin onayladığı inanç dışında inançların toplumdan temizlenmesi hedefleniyor Diyanet de bunun için güçlendiriliyorsa toplumun duygu düşünce ve bilgilenmesini belirleyen milli eğitimin, yani bunu ilk, orta ve lise anlamında alalım; bunun devamını da oluşturan yüksek eğitim, öğretimin zaten Diyanet’in denetimine verilmesinin şaşırtıcı olmadığını görürüz. Dolayısıyla bugün sadece milli eğitim değil yargı da Diyanet’e karşı birçok bakımdan daha zayıf konumda. Teokrasi benzeri bir düzenleme derken kabaca bunu kastediyorum. Gerçek manada bir teokrasi, Osmanlı çağları boyunca da belki uygulanmadı. Çünkü Osmanlı’da da örfi hukuk, genellikle şerri hukukun üstündeydi. Kardeş katli bunun en önemli örneğidir. Şer’i Hukuk da hiçbir şekilde onaylanması mümkün olmayan bir normdur.

    Osmanlı, bir teokrasi değil, dini kendi arzu ve çıkarları için ideolojik koçbaşı olarak kullanan bir imparatorluk formudur. Şu anda Türkiye’de olan da buna benzeyen bir şey. Ki hani mevcut iktidarın tanımlarını yapmaya çalışanların bir kısmı da bunu ‘Neo Osmanlıcı’ iktidar olarak tanımlıyor. Bu manada bir ‘Neo Osmanlıcı’ bir yapı içerisinde söyledikleriniz ne yazık ki şaşırtıcı değil.

    “İNANÇ AŞILAMA FAALİYETİ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Hayır. Bu fazla tartışılacak bir iş değil. Dinsel kurum ve kuruluşların örgütlenme, var olma hakkı ayrı bir mesele, bütün dinsel kurum ve kuruluşları bir dinsel anlayışa yönlendirecek şekilde kamu otoritesini kullanan bir varlık olması ayrı bir mesele. Dolayısıyla Diyanet gibi bir kurumun bulunması halinde bunu nasıl cilalarsınız cilalayın, nasıl makyaj yaparsınız yapın sekülerizmin prensibi ile uyuşacak bir yön bulamazsınız. Elbette dinsel grupların, diğer yurttaşların hak ve özgürlüklerine müdahale etme eğilimleri ve arzuları olduğu biliniyor ve bunun bir kamusal denetime tabi olması lazım. Suç varsa yargı mekanizmaları da var. Tehlike varsa asayiş mekanizmaları var ve elbette eğitimin içeriği konusunda da belli sınırlar getirilebilir, Fransız metodorisinde olduğu gibi. Ama kamu kendi yürüttüğü eğitim faaliyetleri dahil olmak üzere dinsel endoktrinasyondan yani inanç aşılama faaliyetinden köklü bir şekilde çekilmediği sürece laiklikle uyumlu bir yapı ortaya çıkmaz. Diyanet zaten tam da bunun tersi amaçla kurulmuştur. Laikliğin prensip olarak kabul edilmesinden önce toplumu, devletin onayladığı bir dinsel anlayışla yoğurmak; hani ‘tek dil, tek bayrak, tek devlet’in yanında aslında tek inanç da var.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

  • ‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’

    ‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’

    PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, Alevi sorununun çözümünde hukuki başarıların, sosyal-siyasal sorunları çözmeye yetmeyeceğinin altını çizdi. Gazeteci Topuz, Alevi örgütlenme modelinde kimi yöntem değişikliğinin olması gerektiğini belirterek, “En tehlikeli şey bu birlikteliği, tek bir örgüt modeline çevirmeye çalışmak olur. Bazı güçlüce Alevi kurumlarının “merkezi kurum” olma arzusu da en yapılmayacak şeylerden biri” dedi. 

    Alevi inancı hala devlet tarafından tanınmıyor. Alevi toplumu ise taleplerini yıllardır dile getiriyor. Zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması, Alevilere yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması, temel taleplerin başında geliyor.

    Tüm bunlara karşın Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikat ve dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı, nasıl bir yol izlenmeli yönündeki soruları Gazeteci Ali Duran Topuz’a yönelttik.

    “ÖRGÜTLENMELERİ GELİŞTİRMEK VE GÜÇLENDİRMEK GEREK”

    PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    ALİ DURAN TOPUZ: Devlet hep bir şeyler yapar, baskı her zaman baskıcı aygıtlarla çalışmaz, işte bu başkanlık icadında olduğu gibi ağızlara bir parmak bal çalma yolları geliştirmeye yönelir. Bu da bir baskı yöntemidir, kafa karıştırmak, umut yaratmak, “temel talepler” dediğimiz siyasi ve hukuki meselelerin yanı sıra cemevlerinin, toplumun değişik kesimlerinin kimi hafif kimi ağır sorunlarını çözme vaadinde bulunmak araç olarak kullanılıyor anlaşılan. Temel talepler karşılanmadan da devlet kurumlarıyla çeşitli görüşmeler, pazarlıklar yapılabilir, talepler yöneltilebilir, çünkü temel talepler dışındaki talep ve ihtiyaçları da küçümsememek gerekir. Lakin bu başkanlık daha baştan, kategorik olarak reddedilmesi gereken bir oluşum. Alevilik meselesi “turistik” ve “kültürel” bir mesele değildir. Bu reddiyenin işe yaraması ve gücü zayıf örgütleri, toplum kesimlerini cezbetmemesi için “temel talep” dışındaki ihtiyaçların karşılanması için örgütlenmeleri geliştirmek ve güçlendirmek gerekir.

    – MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu bir “sorun çözüm” girişimi değil, sorunların çözülmeyeceğinin ilanı niteliğinde bir girişim. Buradan hiçbir şeye çözüm çıkmaz.

    “ALEVİ OLMAYAN KESİMLER TARAFINDAN ALEVİLİK HAKKINDA UYGUNSUZ BİLGİLER ÜRETİLECEK”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Esasen bu başkanlık aracılığıyla hedeflenen en önemli şeylerden biri Alevilikle ilgili meselelerde kültürel hegemonyayı güçlendirmek, ansiklopediler, çalıştaylar filan bu amacı taşıyor. Devlet eliyle burada yürütülen bilgisel çalışmaların dönüp dolaşıp geleceği yer, özellikle de Alevi olmayan kesimler arasında Alevilik hakkında uygunsuz bilgilerin üretilip yayılması, Alevi nefretinin yeni kisvelerle yeniden üretilmesi olacaktır.
    Bunların yoğun biçimde eleştirilmesi, sorunların deşifre edilmesi, hem içerik açısından hem biçim açısından (akademik hiç vasfı olmayan kişilerle çalıştay yapmak mesela) eksiklerin, kusurların ve ideolojik sorunların anlatılması için sürekli bir karşı kamuoyu oluşturma çabası yürütülmeli.
    Fakat bu yeterli değil elbette, çünkü sürekli tepki gösterme konumuna sürükler bizi, daha önemlisi bu tür çalışmalara girişmek gerekir. Yine sorun dönüp dolaşıp örgütlenmeyi güçlendirme ve yayma meselesine geliyor. Çünkü ansiklopedi hazırlamak, çalıştaylar, seminerler, konferanslar yapmak, hatta saha çalışmaları yapmak hem iyi örgütlenme hem de ciddi ekonomik güç gerektirir, zordur, ama yapabilmenin yollarını aramak şart.

    “BÜTÜN İŞ DÖNÜP DOLAŞIP ÖRGÜTLENMEYE GELİYOR”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Eğitim sisteminin “gericileştiği” doğrudur ama bu ilerici bir eğitim varken bu bozuldu, gericilik öne çıktı diye okunmamalı, eğitim sistemi başından beri gericiydi, hele Alevilik meselesinde düşmanlığı üreten kodların tamamını habire üretip duruyordu. Hele “laik eğitim” neredeyse hiç olmadı, genel eğitim sistemi itibarıyla, ilkokuldan üniversiteye kadar.
    Şimdi yapılanlar elbette vahim, Aleviler için ikili bir makas çalıştırıyor: Eskiden baskı, dışlama, nefretle bakma/görme temel tutumdu, bu saydıklarınız şimdi asimilasyonu işin içine çok ciddi biçimde sokuyor. Bu süreçlere karşı tepkiyi Alevi olarak vermek, verilen tepkinin etkisini artırmak için çalışmak elbet gerekli ama Alevi olmayan ve fakat bu süreçlerin zararlarının farkında kişi, grup, kurum, kuruluşlarla ortaklaşmanın yolları da aranmalı. Alevi-politik meseleler, genel politik meselelerden uzak olamaz, mesela eğitimin Sünni-dinselleştirme ekseninde yürütülmesine karşı gerçekten seküler bir eğitim talebiyle mücadele edilecekse, bu talebi paylaşanlarla ortaklaşma mecburiyeti doğar.
    “Tepki zayıf kaldı” denildiğinde, örgütlenmenin yeterli olmadığını anlıyoruz hemen, bütün iş dönüp dolaşıp örgütlenmeye geliyor. Muhtemelen Aleviler olarak, mevcut örgütlenmeleri gözden geçirip geliştirme ve yeni devlet siyasasına karşı etkili olacak yeni biçimler, yollar, yöntemler bulma mecburiyetinin doğduğu bir süreçten geçiyoruz.

    “POLİTİK MÜCADELELER ZAYIF KALDI”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Zorunlu din dersi/eğitimi meselesi son kırk yılın en önemli mücadele sahası oldu, hukuki mücadeleler gerçekte kazanıldı fakat sonuç değişmedi. Buradan da şu çıkar: Mesele sadece hukuki değildir, hukuki başarılar, sosyal-siyasal sorunları çözmeye yetmez. Yetmedi de. Benim kanaatime göre söz konusu hukuk mücadelelerine eşlik etmesi şart olan politik mücadeleler zayıf kaldı.
    Bu sorunun ikinci kısmını anlayamadığımı söylersem sizi üzmüş olmam umarım, anlayamadığım şu: Bir Alevi topluluğu, kesimi ya da işte bir cemevi Kuran eğitim almak/vermek isterse alır, verir. Cem kurulan, lokma paylaşılan, aşure kaynatılan, cenaze kaldırılan, birçok eğitim yapılan yani dünyevi işlerle dinsel/inanışsal işlerin güçlü biçimde iç içe geçtiği bir mekânda Kuran öğrenimi niye yapılmasın? Tabii Kartal cemevinde nasıl bir Kur’an eğitimi-öğretimi yapılıyor bilmiyorum, “Sünnileştirme” amacı ya da riski olan bir iş mi yapılıyor? Kuran eğitimi demek zaten Sünnileştirme demek olarak alınırsa, Sünni bir akla teslim olunmuş demektir! Kuran=Sünnilik, Sünni bakışın ruhudur, Alevilik-Kuran ilişkisi böyle basit reddiyelerle ele alınacak bir konu değildir.

    “EN TEHLİKELİSİ, BİRLİKTELİĞİ, TEK BİR ÖRGÜT MODELİNE ÇEVİRMEK”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Aslını sorarsanız, kişilere ya da kurumlara önerilerde bulunmak haddim değil asla. Ne yapılacağını bilmiyorum da ayrıca, fakat ne yapılmayacağı konusunda bir fikrim var, bunu paylaşmak isterim. Ne yapılabilir? Ancak bütün kurumların en azından iletişimi güçlendirmesi, işbirliğini başarması ve rezonans yaratacak ilişkiler geliştirmesi çabalarıyla bulunabilir. Alevilik yaygın, dağınık (başıboş anlamında değil, tasvir olarak) örgütlenme usulleriyle bugünlere geldi, “Yol bir sürek binbir” bu demek. Örgütlerin çokluğu, birbirinden farklılığı makbul bir şey. Şimdiki Cumhurbaşkanı Erdoğan, başbakan olduğu dönemlerden birinde, “Aleviler birlik olup önümüze ortak talepler koyamadı, her kafadan bir ses çıkıyor, bu yüzden çözüm bulunamıyor” minvalinde bir şeyler söylemişti. Bu çokluktan vazgeçmeden, tarihsel sebeplerle şekillenmiş yatay örgütlenme anlayışlarını terk etmeden, mevcut örgütsel durumun bazı meselelerde yetersiz kaldığını kabul ederek işe başlamak iyi olabilir. En tehlikeli şey bu birlikteliği, tek bir örgüt modeline çevirmeye çalışmak olur, Erdoğan’ın kast ettiği şey de buydu ve yapılmaması, peşine düşülmemesi gereken şey bu. Bazı güçlüce Alevi kurumlarının “merkezi kurum” olma arzusu da bu en yapılmayacak şeylerden biri. Çok merkezli, çok çemberli, çok unsurlu kalmak ama bunlar arasındaki ilişkileri sorunlarla mücadele edecek biçimde düzenlemeye girişmek gerekli galiba.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO
    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12-‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO
    13-‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO
    14-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’
    15-‘Alevi kurumlarının örgütlülüğe önem vermesi gerekiyor, örgütlü olmak güçtür’ -VİDEO
    16- ‘Aleviliği yaşamayı ve yaşatmayı merkezimize almalıyız, tehlikeli olan iç asimilasyon’
    17-‘Asimilasyona karşı aktif direniş ve sivil itaatsizliği örgütlemek gerekiyor; o zaman hak alınır’
    18-‘Asimilasyona karşı çıkmak onun alternatifini oluşturmakla mümkündür, program ve hedef olmalı’-VİDEO

  • Yazarlardan, AKP’nin Alevi politikasına eleştiri: Bu bir ‘açılım’ değil, bir kapanım hamlesi!

    Yazarlardan, AKP’nin Alevi politikasına eleştiri: Bu bir ‘açılım’ değil, bir kapanım hamlesi!

    PİRHA – Hükümetin açılacağını duyurduğu ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na yazarlardan da tepki geldi. Ayhan Aydın “Bu cemevlerini minaresiz camiiye çevirme gayretidir” derken, Ali Duran Topuz ise “Hedeflenen şey basitçe Aleviliği zimmete geçirmek” yorumunu yaptı.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İstanbul’daki Şahkulu Sultan Dergahı’nda duyurusunu yaptığı ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ projesine tepkiler sürüyor.

    Araştırmacı Yazar Ayhan Aydın, “Şahkulu Sultan Dergahı’nda Ortaya Konan Oyun…” başlığı ile konuyu kaleme aldı. Yazar Aydın, “Buraları zaman zaman işgal eden kişilik bozukluğu olmasına rağmen kendisine başkan, dede, baba diyen sözde öncüler buraların aydınlığını karartamamışlardır” ifadesini kullandı.

    “ALEVİ ASİMİLASYON HAREKETİNİN SON HALKASIDIR”

    Ayhan Aydın, asıl amaçlananın “Topluma bir şey vermek değil, AKP’ye bağımlı bir zümre yaratma” olduğunu vurgulayarak şunları aktardı:

    “Recep Tayyip Erdoğan ve onun yarattığı rejim, bu ülkede demokratik yaşamı felç eden, insanlar arasında nifak tohumları eken, laikliğin, çağdaş eğitimin düşmanı politikaları yürütmüş, bu ülkenin tüm varlığını kendi yarattığı bir kesime peşkeş çekerek ülkeyi yokluğa ve yıkıma sürükleyen despot bir yöneticidir.

    Çocuklarımızı yatağa aç sokan, milyonlarca genci işsiz ve umutsuz bırakan, Berkin Elvan’ın annesini yandaşlarına yuhalatan, ırkçı, mezhepçi politikalarla, konuşmalarıyla, Türkiye’yi karanlık bir çağa sokan gerici bir insandır.

    Ülkeyi imam hatipilere teslim edip; kurnaz, yandaşlarıyla din, millet, mezhep edebiyatı yapıp ülkeyi soymaya devam eden Recep Tayyip Erdoğan’ın samimi olduğuna inanmak imkansızdır.

    Bugünkü AKP tek adam rejiminin tüm hamleleri gibi, sözde Alevilik açılımı da tümüyle kendi siyasi amaçları doğrultusunda, kurnazlıkla hazırlanmış bir tertiptir.

    Alevi – Bektaşî geleneksel yapısını parçalayıp, çıkar için kişiliğini satabilecek sözde dede, baba, kurum temsilcilerini elde edip, onlar üzerinde Alevi – Bektaşî kesime hükmetme, yandaş bir AKP’li bir Alevi – Bektaşî kitlesi yaratıp, halkı birbirine düşürme amacı taşıyan bu tertip; devletin Osmanlı’dan bu yana devam eden Alevi asimilasyon hareketinin son halkasıdır.

    Alevi – Bektaşi inanç ve öğretisinin yapısına tümüyle aykırı; memuriyet, para, mevkiyle devlet yönetiminde diğer her şeyi dejenere eden AKP’nin zihniyetinin toplumu kendi ideolojisi ekseninde yeniden şekillendirme projesinin bir devamı olan bu son gayret, Alevi – Bektaşî toplumu için bir çıkar yol değil, yıkım projesidir.

    Dedelerin, babaların nasıl hizmet yürüttükleri, ocaklarda / dergahlarda, tüm Alevi yerleşimlerde Aleviliğin Bektaşiliğin iç işleyiş yapısı; pir / rehber / mürşit ilişkileri bin yıldır bu topraklarda bellidir.

    Bunları yok edip, kendi ideolojisine göre bir birim oluşturan AKP’li tek adam yöneticisi Recep Tayyip Erdoğan rejiminin dayatmasına hiçbir Alevi – Bektaşî onay vermemelidir.

    Bu bir dayatma, zorlama, inancı siyasete alet etme, yandaş dedeler, babalar, kurumlar yaratma gayretidir.

    Bu cemevlerini minaresiz camiye çevirme gayretidir.

    Aleviliği özüyle kabul etmeyen, onun inanç ve tarihi derinliklerini inkar ederek siyasetin emrine sokmayı amaçlayan bu tertibe Alevi – Bektaşî toplumu tepkisini ortaya koymalıdır.

    Türkiye’de örgütlü Alevi kurumları, tabanlarına hakim olacak şekilde, bu konuda çok kararlı, ilkeli, genel geçer kararlar alıp, tavırlarını çok özlü ve net bir şekilde ortaya koymalı, inkarcıları, çıkardıkları, haramzadeleri, düşkünleri de meydana sermelidirler.”

    “TURİSTİK ALEVİLİK?”

    Yazar Ali Duran Topuz da ‘Siyasetteki DNA ve Aleviliği zimmete geçirmek’ başlığı ile konuyu değerlendirdi. Topuz, “Açılım değil kapanım” diyerek şu yazıyı kaleme aldı:

    “Şimdi gelelim “başörtüsü” tartışmasına ve içinden çıkan Alevi açılımına. Açılan paketten ne çıktı? “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı.” Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde. Niye? Niye Gençlik ve Spor Bakanlığı değil? Hatta niye Hazine ve Maliye Bakanlığı değil, oranın bakanı “heterodoks” demeyi biliyor ya neden olmasın! Kültürü diyelim anladık, neticede o bir yanıyla da bir “kültür” ve fakat ya turizm? Turistik Alevilik?

    Erdoğan’ın sözlerine geçmeden önce Aleviliğin cumhuriyet sonrası konumlandırılışına az bakmakta fayda var:

    Diyanet’in kuruluşundan sonra, yani devlet onaylı bir Sünniliği “resmi din” olarak benimsedikten sonra Aleviliğe biçilen konum açıktı: Sünnileşmeyecekse, bir tür folklorik öğe olarak ne kadar yaşayabilirse o kadar yaşasın. İnancın kendisini yeniden üretebilmesinin bütün yolları itinayla tıkandı. Devletin arzuladığı Sünnilik ile onun dışında kalan ve devleti arzuladığı hale getirmek isteyen Sünnilik arasındaki çekişmede en son Erdoğan’ın AK Parti’sinin iktidarının zuhur ettiği finale geldik.

    EŞİT VATANDAŞLIK TALEBİNİ ÇÖZER Mİ?

    Laiklik, devletin inançlara kör olmasını değil, bir inancı özenle kayırması anlamında kabul edilip uygulanınca daha farklı bir yere gitmek zaten şaşırtıcı olurdu. Şimdi artık laiklik kaygısı hiç olmayan ve yenilenen devletin arzuladığı Sünniliği yerleştirmeye çalışan iktidar iş başındayken, Alevilik konusunda yeni bir hazırlık başlatılıyor anlaşılan.

    Bu açılımda Kızılbaş/Alevi toplulukların taleplerini karşılayan ne var? Zorunlu din dersleri kalkıyor mu? Hayır. Alevilerin Aleviliği yeniden üretmesini sağlayacak eğitim/öğretim kurumları öngörülüyor mu? Hayır. Alevilerin eşit ve özgür yurttaşlar olarak inançlarını arzuladıkları gibi yaşamalarının önü açılıyor mu? Hayır. Peki ne yapılıyor? Görmek zor değil: Taleplerin bazı ekonomik görünümleri devlet eliyle karşılanabilir hale getiriliyor, elektrik su filan gibi faturalar, bazı kadrolar filan. Kurulan bürokratik birim, Alevilerin eşit yurttaşlar olarak görülmediğini teyiden ilan edecek biçimde, bir bakanlık bünyesine yerleştiriliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı mesela doğrudan Cumhurbaşkanlığına, yani hükümet başkanına bağlı, Alevilik ise bu yerleştirmede Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı kalıyor.

    Teklifin özeti şu: Gelin bu başkanlığa bağlanın, elektrik su faturalarını öderiz, arzu edenlere dede, baba filan maaş da bağlarız. Kültürünüz kabul, turizm de var işin içinde, misler gibi yaşar gidersiniz. Kapiş?

    Ne bu? Alevi/Kızılbaş toplulukları tek kuruma bağla. O kurumu bir bakanlık bünyesine yerleştir. Aleviler toplansın gelsin. Soran olursa, canım kültürel turistik işler de, inanç meselesini soracak olursan, onu başkanının elinde kılıçla gezdiği Diyanet İşleri Başkanlığı belirleyecek elbette. Daha doğrusu, kılıcı başkanın eline tutuşturan kimse o belirleyecek.

    Çocuk kandırmak için bile daha çok efor sarfetmek lazım. Hedeflenen şey basitçe Aleviliği zimmete geçirmek. Devletin ödediği faturalara ve vereceği maaşa ikna olacak birileri çıkar muhakkak fakat bu bir “açılım” değil, bir kapanım hamlesi. Alevileri devlete kapatmak hedeflenen şey. Kabinede Kürt bakan var madem, Kürt sorunu bitmiştir. Devletin Alevi başkanlığı var madem, Alevi sorunu bitmiştir. İktidar, devletin DNA’sını yenilerken, eski DNA’daki kusurları allayıp pullayıp cilalayıp yeniden dolaşıma sokma peşinde. Tabii bir fark olacak: önceki DNA’da Alevilerin payına düşen dışlanmaktı, yenisinde devlet zimmetinde Sünni üstünlüğünü açık biçimde kabul ederek susma mecburiyeti olacak.

    Açık ki bu Sünni üstünlükçü anlayış sahipleri için bir açılım: Bakın, Alevileri de devlete/maaşa bağladık, hegemonik Sünniliğimize şirk koşacak kimse kalmadı. Beraber cemevlerinde semah izlemek için turlar düzenleyebiliriz artık rahat rahat.”

    (HABER MERKEZİ)

    İLGİLİ HABERLER

    >Erdoğan’dan Alevi inancıyla bağdaşmayan ‘müjde’ler; Alevi hakları yine yok!

    >Alevi örgütlerinden Erdoğan’a: Aç kalır ama bir avuç buğdaya tamah etmeyiz!

    >Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ilk tepki: Rızalığımız yoktur, Aleviliği bir inanç olarak görmüyor

    >FEDA: Alevilerin bu projeye kanması halinde Alevi inancından eser kalmayacaktır!

    >Alevi dedelerinden Erdoğan’ın açılımına tepki: Devlet tüm inançlardan elini çeksin

  • ‘Mahkemeler siyasi mücadele verenlerin tasfiyesi için kullanılıyor’-VİDEO

    ‘Mahkemeler siyasi mücadele verenlerin tasfiyesi için kullanılıyor’-VİDEO

    PİRHA-CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun Yargıtay tarafından onanan cezasıyla ilgili olarak konuşan HDP Diyarbakır Milletvekili Hişyar Özsoy, Feminist Avukat Meriç Eyüpoğlu ile Gazeteci Ali Duran Topuz karara tepki gösterdi. Topuz, mahkemelerin siyasi mücadele verenlerin tasfiye edilmesi için kullanıldığını söyledi.

    Yargıtay, geçen haftalar Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu hakkında kararını açıkladı. Yargıtay’ın kararına göre, Kaftancıoğlu’nun 3 davadan aldığı ceza onanırken yargılandığı 2 dava ise düşürüldü. Kaftancıoğlu’nun cezası onanan 3 davada aldığı cezaların toplamının ise 4 yıl 11 ay olduğu belirtildi. Ayrıca Kaftancıoğlu hakkında siyasi yasak kararı da verildi.

    Konuya ilişkin Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Hişyar Özsoy, Feminist Avukat Meriç Eyüpoğlu ile Gazeteci Ali Duran Topuz, PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.

    “SALDIRI DALGASI ARTARAK SÜRECEKTİR”

    Kaftancıoğlu’nun onaylanan cezası ile ilgili olarak “Beklenen bir durumdu açıkçası” değerlendirmesinde bulunan HDP Diyarbakır Milletvekili Hişyar Özsoy, “2016 yılında biliyorsunuz HDP’li Eş Genel Başkanlar Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile milletvekilleri, belediye başkanları, parti yöneticileri derken beş binden fazla insanın tutuklanmasını yaşadık. Şimdi 2023 yılında normalde yapılması beklenen seçimlere doğru giderken hükümet şu ana kadar terörize ettiği HDP’nin dışındaki çevrelere de saldırmaya başladı. Muhtemelen bu saldırı dalgasını yani hukuk eliyle siyasetçilerin tasfiye edilmesi meselesini önümüzdeki dönemde daha da artırarak sürdürecektir” dedi.

    “İKTİDAR EKONOMİK ANLAMDA İYİCE SIKIŞMIŞ DURUMDA”

    Özsoy, iktidarın ekonomik olarak da zor durumda olduğunu belirtirken, “Erdoğan ve etrafındaki ırkçı, milliyetçi müttefiklerinin topluma vadedebileceği çok fazla bir şey kalmamış. Ekonomik anlamda iyice sıkışmış durumda. Para kalmamış, enflasyon çok yüksek. Zamlar artıyor. Kuruş para yok. İktidarda kalabilmesi için toplumu ve siyasetçileri, muhalif siyasetçileri bastırmaktan başka bir çıkar yol yok, diyor” ifadelerini kullandı.

    “CESARETLE İKTİDARIN KARŞISINA DİKİLEN HERKES İLE DAYANIŞMA İÇİNDEYİZ”

    Muhalefete de eleştirilerde bulunan Özsoy, şunları kaydetti:

    “Bir de eleştiri yapmadan da geçemeyeceğim bu konuda. HDP’liler tutuklanırken toplumdan ses çıkmıyordu. Umarım artık sıranın kendilerine geldiğini görürler, düşünürler. Nihayetinde HDP’nin Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ maalesef içinde ana muhalefetin de olduğu milletvekillerinin oylarıyla dokunulmazlıkları kaldırılarak cezaevlerine konuldu. Muhtemelen kendilerine sıra geleceğini düşünmüyorlardı. Altı yıldır boğazımızı yırtıyoruz. Yani bu iktidar kendisinin dışında olan herkesi düşman gören bir iktidar. Dolayısıyla siyasi rakip gibi görmüyor. Bir muhalefet olarak görmüyor. Direkt düşman olarak görüyor. Hain olarak görüyor, terörist olarak görüyor. Ve bu şekilde cezalandırıyor. HDP olarak tabii ki Canan Kaftancıoğlu’yla ve aynı zamanda Türkiye’de hala cesaretle bu iktidarın karşısına dikilen her insanla, her bireyle, her kadınla sonuna kadar dayanışma içindeyiz.”

    “37. ACM, TOPLUMSAL MUHALEFETİN ÖNEMLİ DAVALARINDA AĞIR CEZALAR VERDİ”

    Feminist Avukat Meriç Eyüpoğlu da Yargıtay’ın kararına tepki gösterirken, “Bu topraklar siyaset yapanların bu tür yasaklarla karşılaşmasına alışık topraklar. Neredeyse bütün tarihimiz bunun üzerine kurulu. Onlarca örneği var. Pek çok siyasi iktidar kendisi gibi olmayanı, beğenmeyeni bir biçimde cezayla, hapisle, vesaireyle mahkum ediyor. Zaten bütün bir Kürt hareketinin tarihi de bunun örnekleriyle dolu maalesef” dedi.

    Yargılama süreciyle ilgili olarak “En başından itibaren sonu belli olan bir yargılama olduğunu birçoğumuz biliyorduk. Sürpriz yok” diyen Eyüpoğlu, cezayı veren birinci derece mahkemeye değindi. Eyüpoğlu, “37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılamanın olması cezayla sonuçlanacağının neredeyse göstergesiydi. O dönemdeki 37. Ağır Ceza Mahkemesi önüne gelen bütün dosyalarda ki bunlar toplumsal muhalefetin önemli davalarıydı. Barış İçin Akademisyenler, ÇHD davası. Onlarcasında zaten ağır cezalar verdi. Fakat Yargıtay aşamasında şöyle bir şey olmuş. Bazı cezaları onayıp, bazı cezaları bozmuşlar. Kendilerince denge kurmaya çalışmışlar belli ki. Bunu tırnak içinde söylüyorum. Komik tabii ki. Çünkü infaz açısından bu belirleyici olacak. Cezaevindeki süreç açısından” ifadelerini kullandı.

    “KAFTANCIOĞLU, KARARLI VE MÜCADELECİ BİR KADIN”

    Kaftancıoğlu’nu eskiden beri tanıdığını kaydeden Eyüpoğlu, “Bu yola girerken, siyaset yapma kararlılığını gösterirken, tüm bunları da bilerek girmiş ve kararlı, mücadeleci bir kadın. Toplumsal muhalefetin geneli açısından da herkes içeri girebileceğini biliyor artık. Bunun korkutucu bir şey olmadığını siyasi iktidarın da anlaması lazım. Cezaevleri arkadaşlarımızla dolu. Ama buna rağmen bir mücadele ve kararlılık da sürüyor bu topraklarda. Canan açısından da farklı gelişeceğini düşünmüyorum. Ama çok sürprizlere de gebe bir süreç. Çünkü aslında siyasi iktidar temsilcileri de kınayan açıklamalar yaptılar” dedi.

    “ZATEN ALDIĞI CEZALAR HUKUKİ DEĞİL”

    Eyüpoğlu, sürecin Selahattin Demirtaş’ınkinden farklı gelişeceğini öngörürken, şunları söyledi:

    “Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararına rağmen hala içeride olan Selahattin Demirtaş gibi gelişmeyecek süreç, farklı gelişecek galiba. Umarım ki öyle olsun. Nihayetinde bunun Canan’ı da mücadele eden pek çok insanı da yolundan çevirmeyecek olsa bile yine de dört duvar arasına alınmak iyi bir şey değil. Hani dışarıda da çok özgür olmadığımızı bilerek söylüyorum bunu. Dileyelim ki bu sefer böyle sonuçlanmasın ve cezaevine uğurlarken cezaevinde karşılarken o sahnelerle yaşamayalım Canan’ın hikayesini. Ama hiçbir şeyin öngörülemediği, hukukun tamamen hayatımızdan çıktığı bir süreç yaşıyoruz. O yüzden hep beraber yaşayıp göreceğiz. Zaten bu cezaları alması hukuki değildi.”

    “MAHKEMELER, SİYASİ MÜCADELE VEREN BİR TAKIM KESİMLERİN TASFİYESİ İÇİN KULLANILIYOR”

    Gazeteci Ali Duran Topuz ise HDP’ye yönelik açılan kapatma davası ile siyasetçilerinin tutuklanmasını hatırlatarak başladığı konuşmasında, “Özellikle HDP ve HDP’den önceki Kürt siyasal oluşumlarına yönelik devlet müdahalesinden şöyle bir şey biliyoruz. Mahkemeleri siyasi mücadele veren bir takım kesimlerin tasfiyesi için kullanmak. Ben buna ‘siyaseti yargısallaştırmak’ diyorum. Siyaset üç sonuçlu bir mücadele biçimidir. Yani istediklerinizi alabilirsiniz, alamayabilirsiniz ya da bir orta yol üzerinde bir uzlaşma sağlarsınız.

    Mahkemelerde ise ya berat ya mahkumiyet vardır. Üç sonuçlu olması gereken bir alanı iki sonuca sıkıştırırsanız bu daima işte egemenliği elde tutanların kendilerine hiç rakip istemediği, mahkeme yoluyla çözmek istedikleri yani siyasetin yasaklandığı bir alan gelir” ifadelerini kullandı.

    “İMAMOĞLU’NUN GÖREVDEN ALINMASI GİBİ BİR SÜRECİN İLK ALAMETİ”

    “Siyaset bugün Kürtler için yasaklı” diyen Topuz, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “HDP’ye yönelik baskılar ve kapatma davası bu anlama geliyor. Canan Kaftancıoğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni Cumhuriyet Halk Partisi’nin kazanmasını sağlayan ekibin içindeki isimlerden biri. İstemedikleri rakibi tasfiye için yargı kullanılıyor. Bunun devamının Ekrem İmamoğlu’na yönelik soruşturmalar ve suçlamaları düşünürsek Ekrem İmamoğlu’nun da İçişleri Bakanlığı’ndan görevden alınması, yerine kayyum atanması gibi bir sürecin ilk alameti bu. Görülen tepkilere, yapacakları kamuoyu oylamalarına göre de yapabilirler. Yaparlarsa şaşırtıcı olmaz.”

    Barış KOP – Berfin YILDIZ / İZMİR

  • Topuz: Tahrip edilen Alevi literatürünün yerine devlet onaylı Sünni literatür sunuldu

    Topuz: Tahrip edilen Alevi literatürünün yerine devlet onaylı Sünni literatür sunuldu

    PİRHA-Gazeteci Ali Duran Topuz, Artıgerçek’te yayımlanan yazısında “Alevi kurumlarının kendilerini yeniden üretmesi engellendi, suç sayıldı; Alevi literatürü tahrip edildi, onun yerine devlet onaylı bir Sünni literatür kanon olarak sunuldu” dedi. Topuz, İmam Ali yerine Hazreti Ali ifadesini otomatik olarak kullanılmasının tahribatın neticesi olduğuna dikkat çekti. 

    Gazeteci Ali Duran Topuz; “Alevilik, eşitlik, kimlik” başlığıyla Artıgerçek‘te başladığı yazılarına devam ediyor. Topuz, son olarak “Alevilik, eşitlik, kimlik 3: Cumhuriyetin eşitsizlik kodları” başlıklı bir yazı kaleme aldı. “Eşitsizliğin baskın olduğu toplum nasıl şekillenir?” diye soran Topuz, Türkiye’de Alevi meselesinin etrafındaki eşitsizliğin iki görünümü ve kaynağı olduğunu kaydetti.

    “MİLLET SİSTEMİNİN EN ÜSTÜNDE SÜNNİ-MÜSLÜMANLAR YER ALIYOR”

    Topuz‘un yazısı şöyle:

    “Eşitsizliğin baskın olduğu toplum nasıl şekillenir? Bu zor bir soru değildir, cevap basittir eşitsiz biçimde şekillenir.

    Bugünkü Türkiye’de Alevi meselesi etrafındaki eşitsizliğin iki önemli görünümü ve kaynağı vardır: Biri, cumhuriyetin kuruluş kodlarında yer alan toplum tasarımıdır, diğeri ise (o kodlarda yer bulsun bulamasın) tarihten kalan, yani miras olarak alınan ve toplumun her yanına sinmiş eşitsizliktir. Esasen, cumhuriyetin eşitsizlik kodları, bu tarihsel eşitsizlik anlayış ve işleyişlerini kökten değiştirmez, ancak revize eder; yani devamlılık ilişkisi içindedir, kopuş anlamına gelecek yönleri olsa bile. Tarihsel açıdan, cumhuriyetin revize ederek aldığı bu eşitsizlik, esasen yasalarda ne yazarsa yazsın devletin ve toplumun işleyişinde kendisini gösteren, üstelik seyrek olmayan biçimde düşmanlık olarak gösteren hiyerarşik toplum anlayışında yankı bulur.

    Osmanlı, inanç meselesini toplumsal hiyerarşinin asal belirleyenlerinden biri olarak kullanmaya yönelmiş bir yönetimdi, özellikle imparatorluğun son yüzyılı içinde nispeten belirgin bir halde gözlenen “millet sistemi” içinde hiyerarşinin en tepesinde Sünni-Müslüman “milleti hâkime” yer alıyordu. Açıkça telaffuz edilmese de bu diğer milletlerin milleti mahkûme, yani hâkim olana mahkûm olan, ona tabi olan bir statü veriyordu. Bugün bu sisteme (ki aslında öyle tanımlanmış bir sistem de değildir) yönelik duyduğumuz övgüler, başarılı bir sisteme özlemden değil, zalim bir eşitsizlik inşasına haklılık kazandırma çabalarından kaynaklanır.

    “DİYANET, DEVLETİN ONAYLADIĞI SÜNNİLİK ANLAYIŞINA KATILMA GEREĞİNİN İLANIYDI”

    Yahudi-Hıristiyan toplumlarının artık önemsiz sayılacak kadar az olması, aynı mekanizmanın “millet”i oluşturduğu düşünülebilecek bütün unsurlar aleyhine işlemesini durdurmadı. Aynı şey Kürt meselesinde de geçerlidir; Avrupalıların gözünde bütün Müslüman Osmanlılar “Türk” idi, Osmanlı “millet” derken Türk veya değil bütün Müslümanları düşünüyordu. Cumhuriyet, millet terimi yerini ulus terimini ikame ettiğinde ilginç bir görünüm ortaya çıktı: Avrupalıların kabul ettiği gibi bütün Müslümanlara Türk dedi ve fakat onların etnik olarak da Türklüğü kabulünü esas aldı. Böylece “Türk” olmayanların, Türk olmayarak kalma imkanını siyaseten kapattı.

    Laiklik prensibinin kabulü, etnik meseledekine benzeyen bir eritme, asimilasyon kapısının açık kalmasına engel olmadığı gibi, aslında başka bir biçimde o kapıyı temel norm haline getirdi. Diyanet’in kuruluşu, (nasıl etno-kültürel planda bütün yurttaşlar yasal olarak da Türk olarak tanımlanıyorsa) dinsel planda aynı yurttaşların devletin onayladığı bir Sünnilik anlayışına katılması gereğinin ilanıydı esasen.

    “ALEVİ LİTERATÜRÜ TAHRİP EDİLDİ”

    Üstelik, Osmanlı’dan canlı biçimde miras kalan ve günlük hayat içinde Sünni olmayanların, en başta da Kızılbaşların dışlanmasına yönelik toplumsal eğilimlerin ve bu eğilimleri taşıyan güçlerin ortadan kaldırılması şöyle dursun, tahkim edildi.

    Alevi kurumlarının kendilerini yeniden üretmesi engellendi, suç sayıldı; Alevi literatürü tahrip edildi, onun yerine devlet onaylı bir Sünni literatür kanon olarak sunuldu. Bugün meseleyi Sünni bir jargonla konuşuyorsak, örneğin İmam Ali yerine Hazreti Ali ifadesini otomatik olarak kullanıyorsak, bu tahribatın neticesidir. Alevi ayinleri, cenaze töreninden ceme varana değin uygunsuz olarak tanımlandı. Söz konusu fotoğrafta Alevilere kalan, iyi bir cumhuriyet yurttaşı olarak onay alma çabalarıyla sınırlı olmak zorundaydı; bu da pratikte Aleviliğin dinsel bir inanış olmaktan çok folklorik bir öğe, kültürel bir eğilim gibi kamusal alanda belirmesine yol açtı.

    “DİYANET, BASKIN SÜNNİLİK ÖRGÜTLENMESİNE DÖNÜŞTÜ”

    Burada, eşitsizliğin sadece Sünni dinsel akımların hâkim olduğu toplum kesimlerinden değil, laiklik ilkesinin kabulüne rağmen bizzat o ilkeyi kabul eden devletin kendi anlayış ve işleyişinden geldiğini görmek önemli. Bu haliyle cumhuriyet dönemi, laiklik ilkesiyle evet Alevilerin can güvenliğini sağlamaya dönük görünen, hukuki eşitlik imkanının kapısını açan bir ilke olarak çok önemlidir ancak o ilkenin pratikte yurttaş eşitliğini tanıma anlamına gelmediğini, Alevilere Aleviliklerini yeniden üretecek imkanlar eşliğinde bir eşit yurttaşlık teklifi içermediğini, belli bir Sünni yorumu onaylama davetinden ötesini kapsamadığını da görmek zorundayız.

    Sünni inanış öbeklerini denetim altında tutma amacıyla oluşturulan Diyanet, pratikte ve zaman içinde o denetimi imkansızlaştıran baskın bir Sünnilik örgütlenmesine dönüştü, başka türlü olması da zordu.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Ali Duran Topuz: Aleviler için bu yıl da bu dağların karı erimez

    Ali Duran Topuz: Aleviler için bu yıl da bu dağların karı erimez

    PİRHA- gazete duvaR Genel Yayın Yönetmeni, yazar Ali Duran Topuz, ‘Bu yıl da bu dağların karı erimez’ başlığıyla kaleme aldığı yazıda, cemevlerinin camilerin alternatifi olmadığını belirterek, “Fakat devletin ve devleti yönetenlerin bakışı piramidi ters çevirir: Onlara göre cemevlerine dair ısrar ayrımcılığı körükler, huzur ve güveni bozar, toplumsal barışı zedeler” diye yazdı.

    gazete duvaR Genel Yayın Yönetmeni, yazar Ali Duran Topuz, ‘Bu yıl da bu dağların karı erimez’ başlığıyla bir yazı kaleme aldı.

    “Nereden çıktı bu cemevi? Tarihte var mıydı, yok muydu? Cem lafı tarihî tabii ama “evi” lafı hiç öyle durmuyor. Hane değil, beyt değil, dergah değil de ev? Niye?” sorularıyla yazısına başlayan Topuz, yazısının devamında şunlara yer verdi:

    “Cemevi, yani cem yapılan ev. Ev işte, kutsallık içermez, sadece ev olmazsa hayatın sürmesi zor olur, kıymet veren budur, kutsallık duygusuna yol açan budur. Cemevi, “kutsal” bir yer olarak değil, kutsalın icrasını, ibadetin icrasını mümkün kılan ve koruyan bir yer olarak oluştu. Şehirde cemevleri bu sebeple kuruldu. Bilemediniz elli yıl içinde. Ne camiye alternatif, ne başka yere. Sünni değil ki camiye alternatif mekân inşa etsin. Ev, ne işe yararsa o işe yarar: İçindekileri korur, saklar, mahremiyeti sağlar, kem gözleri, nekes bakışları uzak tutar. Hatta ev, hayırhah olanı da, iyilikten yana duranı da uzak tutmaya yarar. Mahremiyet gereği. Peki neyi koruyor bu ev? İçindekileri. İçinde bir araya gelenleri. Neden? Cemevi duvarlarına konulan işaretleri bildiniz mi, işte o işaretleri koyanlardan, mesela. Mahremiyet demiştik bir de. Toplantının mahremiyeti, cem ayininin mahremiyeti, yasın mahremiyeti, şenliğin mahremiyeti, hüznün mahremiyeti… Mahremiyet ve güvenlik. İnsan olmanın çok önemli iki gereği, insanlık haysiyetinin iki gereği.”

    Cemevleriyle ilgili konunun,  yurttaşın başka yurttaşlara sağlanan haklardan eşit şekilde yararlanması meselesi olduğunu vurgulayan Topuz şöyle devam ediyor:

    “Devlet diyor ki, ben ibadethanelere suyu, elektriği ücretsiz veririm, ibadethane olan yeri imar planlarında gösteririm, destek, yardım, kolaylık sağlarım. Amenna. İşte kilise, havra, cami bu şekilde destek, yardım, kolaylık görür. Alevi yurttaşlar da aynı hakkı talep etti, ediyor. Anayasa’da eşitlik diye bir şey var ya, eşitlik istiyorlar işte. İbadet ettiğimiz, yası matem orucunu açtığımız, kurbanlarımızı paylaştığımız, lokma dağıttığımız, hakka yürüyen canlarımızı yolcu ettiğimiz yer, diğer inanışların ibadethanelerine yaptığınız gibi, kamu kaynaklarından yararlansın… Devletin kapıları duvar haline getirmesi, bu ayrımcılığı, dışlamayı ve saldırganlığı beslemekten başka işe yaramaz.

    Topuz yazısının sonunda Pir Sultan Abdal’ın bir sözüne atıfta bulunarak “ beş yüz yıl sonra bir kere daha anladık ki, Aleviler için bu yıl da bu dağların karı erimez.”

    Yazının tamamı için;

    https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/01/20/bu-yil-da-bu-daglarin-kari-erimez/