Etiket: ‘almanya’ ‘türkiye’ ‘Kürtler’ ‘yasak’ ‘sommer’

  • HDP: Kürtçe Anayasayla korunsun, eğitim dili olsun

    HDP: Kürtçe Anayasayla korunsun, eğitim dili olsun

    Kürt dil bayramı için yazılı açıklama yapan HDP, “Kürtçenin Anayasayla korunmasını, tanınmasını ve dil faaliyetleri önündeki engellerin kaldırılmasını talep ediyoruz” diye belirtti.  

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı için yazılı açıklama yaptı. Kürt diline sahip çıkmanın önemine dikkati çekilen açıklamada, “Bu değerli dile sahip çıkmak asli görevimiz ve siyasi mücadelemizin temelidir. Dilimiz özgür olmadığı sürece ne kişiliğimiz ne de düşüncelerimiz ne de varlığımız özgür olur. Kürt dili, kökleri insanlık tarihinin derinliklerine uzanan büyük bir ağaç gibidir” denildi.

    “ENGELLER KALDIRILSIN”

    Kürtçenin hayatta kalmasını ve gelişmesini kilit bir çizgi, temel siyasi ve stratejik görev olarak gördüklerine dikkat çekilen açıklamanın devamında şöyle denildi: “Kürtlerin tarihinde özellikle bu yüz yılın büyük bir bölümünde Kürt dili üzerindeki baskı ve asimilasyon azalmadı. Çünkü iktidarlar, bir toplumu yok etmenin yolunun dillerini yok etmek olduğunu çok iyi bilirler. Bu asimilasyon politikalarına karşı, Kürtçenin Anayasayla korunmasını, tanınmasını, Kürtçenin eğitim dili olmasını ve dil faaliyetlerinin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını talep ediyoruz. Kürt Dil Bayramı kutlu olsun.”

    (HABER MERKEZİ)

  • İHD cezaevi raporunu açıkladı: Bin 182 tutukludan hak ihlali başvurusu-VİDEO

    İHD cezaevi raporunu açıkladı: Bin 182 tutukludan hak ihlali başvurusu-VİDEO

    PİRHA-İHD’nin 2020 Cezaevi İhlal Raporu’na göre, cezaevlerinde işkence, kötü muamele ve onur kırıcı davranışlar sonucu bin 182 tutuklu “hak ihlali” başvurusu yaptı. İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ‘’Ne yazık ki yaşanan sorunların birkaç müdahale ile çözülmesi imkansız. Yapısal olarak bir değişim gerekiyor. Ancak yine de yapılacak birkaç değişiklikle mağduriyetler azaltılabilir’’ dedi.

    İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi 2020 yılına ait hapishanelerde yaşanan hak ihlalleri raporunu açıkladı. İHD Genel Merkezi’nde gerçekleştirilen basın açıklamasıyla kamuoyu ile paylaşılan 352 sayfalık raporda son 1 yıldır süren koronavirüs salgınının hak ihlallerini artırdığı görüldü.

    Ulusal ve uluslararası insan hakları hukukunda mahpusların hakları ile ilgili oldukça gelişmiş standartlar olmasına karşın mahpusların ilgili hakları ve düzenlemeleri doğrudan kullanamadıklarını söyleyen Türkdoğan, ‘’Hakların kullanımının, bir başka kişinin elinde/yetkisinde olması, bunların aynı zamanda keyfi biçimde kısıtlanmasını olanaklı kılmaktadır. Yetkililer, hapishane müdürleri, kaynağını uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve Anayasa’dan alan yasal düzenlemelere aykırı işlemler ve uygulamalar yapmaktadır. Bu durum mahpuslarda, ailelerinde, avukatlarında ve biz insan hakları örgütlerinde hapishane sistemine ilişkin ciddi güvensizlikler oluşturmaktadır” dedi.

    “BM MANDELA KURALLARI REFERANS ALINMALI”

    Mahpusluğun ağırlaştırılmış koşullarını etkin biçimde denetleyecek bir mekanizma bulunmadığını dile getiren Türkdoğan, ‘’Mahpusun avukat görüşü, arkadaş görüşü ve aile görüşlerinden mahrum bırakılması, yine dışarıyla iletişim bağı olan telefon, faks ve mektup hakkının engellenmesi gibi uygulamalar insanlık onuruna aykırı uygulamalardır. Mahpusun işkence ve onur kırıcı ceza işlemlerine maruz bırakılması demektir. Bütün bunlarla baş etmek için infaz düzenlemelerinin BM Mandela Kuralları referans alınarak tekrardan gözden geçirilmesi bir zorunluluktur.’ şeklinde konuştu.

    “EVRENSEL İNSAN HAKLARI DEĞERLERİ İLE UYUMLU OLACAK BİR BİÇİMDE YAPILMASI ZORUNLUDUR’’

    Türkiye’nin insanları hapsetme üzerine kurulu zihniyetini değiştirmesi gerektiğinin altını çizen Türkdoğan, son olarak şunları dile getirdi:

    ‘’Sürekli olarak hapishane kapasitelerini artırmaya yönelik yatırımlar yapmak, artan hapishane mevcutları ile başa çıkabilmek için adaletsiz af kanunları çıkarmak, eşitlik ilkesi ile bağdaşmayan uygulamalarda ısrar etmek sorunu çözmekten çok içinden daha da çıkılmaz hale getirmektedir. Türkiye cezaevlerinde hâlâ 300 bin civarında tutuklu veya hükümlü mahpus bulunmaktadır. Bu sayı ceza ve infaz kurumlarının mevcut kapasitelerinin oldukça üzerindedir. Bunun dışında denetimli serbestlik adı altında cezalarının (TMK kapsamındakiler hariç) son 3 yılı kalanlardan tahliye edilip infazları henüz tamamlanmamış on binlerce kişi olduğu bilinmektedir. Bu sayının yüz binin üzerinde olduğu da ifade edilmektedir. Türkiye’de yaşanan bu adalet krizinin çözümü ancak ve ancak ceza mevzuatında yapılacak köklü değişikliklerle mümkündür. Bu değişikliklerin de Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmeler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları ve içtihadı, evrensel insan hakları değerleri ile uyumlu olacak bir biçimde yapılması zorunludur.’’

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Mahkum koğuşundaki işkenceye varan uygulamalara son verilsin’

    ‘Mahkum koğuşundaki işkenceye varan uygulamalara son verilsin’

    PİRHA- İHD ve TİHV ölüm orucunda olan Timtik ve Ünsal ile ilgili yaptığı açıklamada “Başta Yargıtay 16. Ceza Dairesi olmak üzere yargılamayı yapan İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bir an önce tahliye kararları vererek, hukuka uygun davranmalarını ve böylece pandemi riski altında Hastanelerin mahkum koğuşundaki işkenceye varan uygulamalara son vermelerini beklemekteyiz” dedi.

    “Adil yargılanma” talebi ile ölüm orucu eylemi yapan Halkın Hukuk Bürosu (HHB) ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi avukatlar Ebru Timtik’in 218, avukat Aytaç Ünsal’ın ise 187. gününde eylemleri devam ediyor.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye  İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal ile ilgili ortak açıklama yayınladı. Yapılan açıklamada, Yargıtay 16. Ceza Dairesi olmak üzere yargılamayı yapan İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bir an önce tahliye kararları vermelerini beklemekteyiz” denilen açıklamanın tam metni şöyle:

    “ Halen Yargıtay’da olan dava dosyaları görüşülmeyi beklemektedir. Adli tatilde de çalışması gereken Yargıtay 16. Ceza Dairesi nöbetçi heyeti dava dosyasına sunulan tahliye taleplerini yerel mahkemeye gönderip sorumluluğunu yerine getirmemektedir. Avukatların mevcut sağlık durumunun cezaevinde kalmalarının önünde engel oluşturup oluşturmadığının tespiti yönünde başvuru yapması üzerine Adli Tıp Kurumu(ATK) tarafından cezaevinde kalmalarının yaşamsal açıdan risk oluşturacağına dair rapor düzenlendi. Son dönemde iktidarın açlık grevlerine yönelik zora dayalı tutumu, müzakere yerine müdahaleden yana kararları dayatması, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesinin kararına da yansıdı ve tahliye talepleri reddedilip, raporlar dikkate alınarak hastane koşullarında takip ve tedavilerinin ivedi olarak sağlanması için yazışmalar yapıldı. Bu karar üzerine her ikisi de cezaevinden alınıp garip bir gizlilik içinde hastanelere götürüldüler. İtirazlar reddedildi, İstanbul 38. Ağır Ceza Mahkemesi de benzer bir kararla itirazı red edip zoru destekledi.

    Mandela Kurallarında 26. ve 27.maddeler bu gizlilik uygulamasının temel ilkelere aykırılığını, ayrıca hekimlere dayatılmaya çalışılan zorla müdahalenin uygunsuzluğunu açıkça tanımlıyor: “Sağlık hizmetleri, bütün mahpusların doğru, güncel ve gizli tutulan kişisel tıbbi dosyalarını hazırlar ve tüm mahpusların kişisel tıbbi dosyalarına, istemleri halinde erişimleri sağlanır. Mahpus, herhangi bir üçüncü kişiyi tıbbi dosyasının içeriğine erişmesi için yetkilendirebilir.” ve tabii ki, “Klinik kararlar, yalnızca sorumlu sağlık görevlisi tarafından verilebilir ve uzman olmayan hapishane personeli tarafından, ret ya da ihmal edilemez.”

    Tekrarlayan muayenelerin özellikle uzamış açlık koşullarında nasıl işkence uygulamasına dönüştüğünü, muayeneyi reddettikleri koşullarda da  “mahkûm koğuşu” olarak anılan ve hastanelerin genellikle en karanlık, havasız ve dar alanlarında özellikle pandemide fiziksel mesafe kurallarının uygulanamayacağı çok sayıda kolluk görevlisinin eşliğinde tutulduklarını avukatların yaptıkları başvurulardan biliyoruz. Sağlık hizmetlerine ilişkin ulusal ve ulusal üstü düzenlemeler, sözleşmeler ve ille de tıbbi etik ilkeler eşitlik ve adalet kavramlarını bünyesinde barındırır. Kim olduğundan bağımsız olarak sağlığa erişim hakkı eşit koşullarla tanımlanmıştır. “Mahkûm koğuşu” adı altında cezaevi koşullarından daha kötü koşulların olduğu bir hastane ortamının tedavi nedeniyle zorunluluktan bu koğuşlara sevk edilip yatırılan insanlar için hak ihlali olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

    Avukatların başvurularındaki bilgilere göre 24 saat ışığı açık tutulan bir ortamda, temizlik için gerekli olanaktan yoksun ve pandemi hastanesi olarak ayrılmış hastanelerde uzamış açlık nedeniyle bağışıklık sistemi de ileri derecede zayıflamış insanların zorla tutulması kasıtlı bir zarar verme hali olarak adlandırılabilir. Gene Nelson Mandela Kuralları madde 13’de; “Mahpuslara kalmaları için ayrılan bütün yerlerde ve özellikle uyudukları yerlerde, iklim şartlarına ve ayrıca metreküp başına düşen hava miktarına, asgari zemin alanına, aydınlatmaya, ısıtmaya ve havalandırmaya gerekli özen gösterilerek, sağlık için gerekli bütün koşullar karşılanır.” hükmü bulunmaktadır.  Madde 14’de ise; “Mahpusların yaşamaları ve çalışmaları gereken her yerde: (a) Pencereler, mahpusun gün ışığında okuma veya çalışabilmesine yeterli büyüklükte ve yapay bir havalandırma sistemi olmasına bakılmaksızın, temiz havanın girebileceği şekilde inşa edilir. (b) Mahpusun okuma veya çalışması için, görme yeteneğine zarar vermeyecek ölçüde yeterli yapay aydınlatma sağlanır.” Denilmektedir. 24 saat ışıkları açık tutmanın işkence kötü muamele kapsamında değerlendirileceği de pek çok uluslararası belgede yer alıyor.

    Mahkum koğuşlarında tutmaya zorlama, bu ortamın sağlığı daha da bozacak niteliği ve zorun hem fiziksel hem de ruhsal etkileri birlikte işkence uygulaması kapsamındadır. Başta Yargıtay 16. Ceza Dairesi olmak üzere yargılamayı yapan İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bir an önce tahliye kararları vererek, hukuka uygun davranmalarını ve böylece pandemi riski altında Hastanelerin mahkum koğuşundaki işkenceye varan uygulamalara son vermelerini beklemekteyiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Avrupa Parlamentosu’nda ‘Kürt Dostluk Grubu’ kuruldu

    Avrupa Parlamentosu’nda ‘Kürt Dostluk Grubu’ kuruldu

    Avrupa Parlamentosu üyesi François Alfonsi, bir grup parlamenterle “Kürt Dostluk Grubu” kurduklarını açıkladı. Grup, ilk toplantısını 9 Ekim’de yapacak.

    Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyelerine kayyım atama kararları hakkında bugün Avrupa Parlamentosu’nda (AP) basın toplantısı düzenlendi.

    Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, AP Sol Grubu (Avrupa Birleşik Solu) öncülüğünde gerçekleşen basın toplantısına Yeşiller ve Sosyal Demokratlar da destek verdi. Basın toplantısına HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli de katıldı.

    “Türkiye’de siyasal haklar, Kürt belediye başkanlarının görevden alınması ve AB’nin rolü” adı altında gerçekleştirilen basın toplantısında söz alan Yeşiller grubu üyesi Fransız parlamenter François Alfonsi, Sol, Yeşiller ve Sosyal Demokrat gruplara mensup bir grup AP üyesinin katılımıyla gerçekleşen bir toplantıda, AP bünyesinde “Kürt Dostluk Grubu” kurulmasının kararlaştırıldığını söyledi.

    Alfonsi, dostluk grubu kuruluş toplantısının AP’nin Strasbourg’da devam etmekte olan genel kurul toplantıları paralelinde bugün gerçekleştiğini aktardı. Grubun yaklaşık 15 parlamenterle kurulduğunu söyleyen Alfonsi, önümüzdeki günlerde yeni katılımlar olacağını belirtti.

    Fransız parlamenter, “Kürtlerle dayanışma amacıyla ortak girişimlerde bulunacaklarını” dile getirdi. Grubun ilk toplantısının 9 Ekim 2019 tarihinde gerçekleşmesi planlanıyor.

    Basın toplantısında ise kayyım atamaları ve eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın durumu gündeme geldi. HDP Eş Genel Başkanı Temelli, kayyım atamalarını “hukuksuzluk, insan hakkı ihlali ve siyasi hak ihlali” olarak değerlendirdi. Temelli, Avrupa ülkelerini “demokrasi ve evrensel değerlerden taviz vermeksizin” kendileriyle dayanışmaya çağırdı.

    AP’nin bir önceki yasama döneminde 5 yıl boyunca Türkiye raportörlüğü yapan Hollandalı parlamenter Kati Piri, kayyım atamalarıyla hedefte sadece HDP’nin olmadığını belirtti. Piri, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu “tehdit ettiğini” söyledi. Piri, AİHM’de devam eden ve 18 Eylül Çarşamba günü Büyük Daire duruşması yapılacak olan Selahattin Demirtaş davasının onun durumundaki tüm siyasiler için önemli olduğunu da ifade etti.

    ‘DEMİRTAŞ, SAKHAROV ÖDÜLÜNE ADAY GÖSTERİLSİN’ ÖNERİSİ

    Basın toplantısına katılan Kıbrıslı Rum parlamenter Costas Mavrides, Selahattin Demirtaş’ın Sakharov Ödülü’ne aday olarak gösterilmesini önerdi. Sol Grup Başkan Yardımcısı, Danimarkalı parlamenter Nikolaj Villumsen, Demirtaş’ın “Sakharov Ödülü’ne layık olduğunu” ve öneriye destek vereceklerini belirtti.

    Öneriyi ilginç bulduklarını söyleyen François Alfonsi konuyu 9 Ekim’deki Kürt Dostluk Grubu toplantısında tartışacaklarını dile getirdi. Kati Piri ise Sakharov Ödülü’nün Aralık ayında sahibine verildiğini, Demirtaş’ı Aralık ayında AP’de görmeyi umduğunu, ancak “o kadar beklenmeksizin serbest kalmasını temenni ettiğini” söyledi.

    Sakharov Ödülü, her yıl AP tarafından insan hakları ve temel özgürlükler alanlarında mücadele veren kişi veya kuruluşlara veriliyor. İlk olarak 1988’de Güney Afrikalı lider Nelson Mandela’ya verilen ödüle 1995 yılında da Leyla Zana layık görülmüştü.

    AP, 19 Eylül Perşembe günü Strasbourg’da “Türkiye’deki durum ve kayyım atamaları” konulu bir genel kurul oturumu düzenleyecek. Oturum sonunda konuyla ilgili bir karar tasarısı da oylanacak.

  • Sol Parti Milletvekili Sommer: Alman devleti hak ihlallerini destekliyor

    Sol Parti Milletvekili Sommer: Alman devleti hak ihlallerini destekliyor

    PİRHA-Almanya Sol Parti milletvekili Helin Evrim Sommer Mezopotamya Yayınevi ve Mir müzik ajansının Almanya İçișleri Bakanlığı kararıyla kapatılmasını kınadı.  

    Sommer yaptığı yazılı açıklamada, “Her seçim öncesi Türkiye yönetimine Kürtler ve insan hakları ihlalleri üzerinden destekte bulunan Alman Devleti, son uygulamalarıyla bunu bir dıș politika uygulaması haline getirmiştir” dedi.

    Sommer ayrıca  Almanya ve Türkiye İçişleri Bakanlarının kullandıkları dilin neredeyse birebir örtüştüğünü kaydederek, şunları ifade etti:

    “Bir yayınevinin ve müzik ajansının kapatılması, bir yönüyle, kısıtlı imkanlarla kendi varlıklarını sürdürmeye çalışan mazlum bir halka karşı düșmanca bir tavrı ifade ederken;diğer yönüyle de, tarihinde “kitap yakma” gibi kara bir leke tașımaktan yeterince ders alınmadığını göstermektedir.

    Anti-demokratik yöntemlerini, Türkiye’de islami giysi altında günlük rutin uygulamalara dönüștüren Erdoğan rejimine verilen bu destek sadece ticari çıkarlarla izah edilemez; burda bir zihniyet uyumundan da söz etmek gerekir. Bu zihniyetin Almanya’da da özgürlükleri temsil edemeyeceği, özgürlük düșmanın yeni sağ akımlarla mücadele edemeyeceği açıktır.

    Bu nedenle Almanya’daki duyarlı tüm kesimlerin, duruma tepki göstermeleri sadece mazlum bir halkla dayanışma değil, kendi özgürlüklerine de sahip çıkma anlamı tașımaktadır.”

    (HABER MERKEZİ)