PİRHA- PİRHA’ya konuşan mask sanatçısı Eylem Sürer, “Anadolu’nun İzinde Maskeler” sergisinde kilim motifleri aracılığıyla kadınların susturulmuş hikâyelerini görünür kılmaya çalıştığını söyledi. Her motifin bir kadın hikâyesi taşıdığını belirten Sürer, “O sessiz mektupların kimler tarafından yazıldığını bilmiyoruz. Ben de onlara bir yüz kazandırmak istedim” dedi.
Mask sanatçısı Eylem Sürer’in Anadolu’nun kültürel hafızasını maskeler üzerinden yeniden yorumladığı “Anadolu’nun İzinde Maskeler” sergisi, 10-30 Haziran tarihleri arasında İzmir Kültürpark içerisinde bulunan Pakistan Pavyonu’nda ziyaretçilerini ağırlıyor. İranlı ressam Melody Abedy’nin küratörlüğünü üstlendiği sergi, Anadolu’nun zengin kilim motiflerini çağdaş maske sanatıyla buluşturuyor.
Sergide yer alan maskeler yalnızca estetik bir obje olarak değil, geçmişten günümüze uzanan kültürel belleğin taşıyıcısı olarak da dikkat çekiyor. Anadolu’nun farklı bölgelerine ait motifler, Venedik maskeleri ve Jericho taş maskelerinin biçimsel özellikleriyle yeniden yorumlanırken, Şahmeran gibi mitolojik figürler de eserlerde kendine yer buluyor.
30 maskeden oluşan sergide her bir eser farklı kadın hikâyelerini anlatıyor. Uzun bir araştırma ve üretim sürecinin ürünü olan maskeler aracılığıyla evrensel kadın hikâyeleri bir araya geliyor.
16 yıldır maskeler üzerine çalışan Eylem Sürer, yalnızca Anadolu’daki değil dünyanın farklı coğrafyalarındaki maske kültürlerini de araştırdığını anlattı.
Maske kültürünün Anadolu’da güçlü bir gelenek olarak gelişmediğini belirten Sürer, “İslam inancı nedeniyle suret yapmak günah kabul edildiğinden Anadolu’da maske yapılmamış. Ben de dünya maskelerini incelerken insanların çevrelerinde ne varsa onu maskelerine aktardığını gördüm. Anadolu’ya baktığımda ise burada çok güçlü bir motif diliyle karşılaştım” dedi.
“KİLİM MOTİFLERİYLE MASKELER AYNI HİKÂYEDE BULUŞTU”
Anadolu’nun her köşesinin kendisi için bir ilham kaynağı olduğunu söyleyen Sürer, kilim motiflerini maskelere taşıma fikrinin de bu araştırmalar sırasında ortaya çıktığını anlattı.
“Kilim motifleri de maskeler gibi sessiz anlatılar. Onları bir araya getiren ortak sessizlikleri oldu” diyen Sürer, çalışmalarının çıkış noktasını şöyle anlattı:
“Anadolulu kadın bütün duygularını, susturulmuşluğunu semboller aracılığıyla kilimlere aktarmış. Dolayısıyla hepsi aslında geçmişten bugüne gelen sessiz mektuplar. O sessiz mektupların kimler tarafından yazıldığını bilmiyoruz, suretleri yok. Aslında biraz da onlara bir saygı duruşu bu. Birer yüz kazandırmak arzusuyla hareket etmiş oldum.”
“ANNEANNEMDEN KALAN MASALLAR DA BU MASKELERİN İÇİNDE”
Maskeleri hazırlarken yalnızca motiflere bağlı kalmadığını söyleyen sanatçı, Anadolu’nun sözlü kültürünün de çalışmalarına yön verdiğini belirtti.
“Anadolu’nun gelenekleri, mitleri ve kültürel değerleri çoğu zaman kadınlar aracılığıyla çocuklara aktarılmış. Ben de anneannemin anlattığı masallardan, çevremde duyduğum hikâyelerden beslendim. Bu oldukça uzun bir süreçti” diyen Sürer, maskelerle çalışırken aslında geçmişe doğru da bir yolculuğa çıktığını ifade etti.
“Ben hep zaten geçmişin izinden yürüyormuşum” dedi.
“MASKELERDE EVRENSEL BİR FORM KULLANIYORUM”
Sergideki maskelerin yalnızca belirli bir bölgeyi değil, Anadolu’nun çok geniş bir coğrafyasını temsil ettiğini söyleyen Sürer, Hakkâri’den Sivas’a, Manisa’dan Türkmen Yörük kültürüne kadar pek çok farklı kaynaktan beslendiğini anlattı.
Sürer, “Maskelerde Venedik maskelerinin, Jericho taş maskelerinin etkilerini görebilirsiniz. Aborjinlerin benekli boyama sanatından, Afrika maskelerindeki doğal malzemelerden de yararlandım. Bu nedenle aslında evrensel bir form kullanıyorum” diye konuştu.
“KADINLAR UMUTLARINI, HAYALLERİNİ VE KORKULARINI KİLİMLERE İŞLEDİ”
Her kilim motifinin gerçek bir kadın hikâyesini taşıdığını vurgulayan Sürer, bu hikâyelerin bugün hala okunabileceğini söyledi.
“Etrafımıza daha dikkatli bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o halıları ve kilimleri dokuyan kadınlar sessizce umutlarını, hayallerini, kaygılarını ve korkularını oralara işlediler. Şimdi biz onları okuyarak belki de onlara biraz ses olabiliriz” dedi.
“HALA SESSİZ BIRAKILAN PEK ÇOK KADIN VAR”
Geçmişte kadınların kendilerini motifler aracılığıyla ifade ettiğini söyleyen Sürer, aradan geçen zamana rağmen kadınların yaşadığı birçok sorunun devam ettiğine dikkat çekti.
“Biz şimdi elimizde mikrofonlarla, kameralarla duygularımızı ve düşüncelerimizi ifade edebiliyoruz. Ama bugün bile pek çok kadın susturuluyor. Duygularını ifade edemiyor, hayatına dair kararları kendisi veremiyor. İnsan kendini ifade edecek bir yol arıyor. O dönemin kadınları da bunu motiflerle yapmış.
O dönemden bugüne baktığımızda elbette çok şey değişti. Ama hala sessiz bırakılmış pek çok kadın olduğunu görüyoruz. Kadın cinayetleri bunun en acı örneklerinden biri. Aslında bu çalışmayla biraz da onları anmış oluyoruz.”
“O MASKELERİN HEPSİNİN İÇİNDE BEN VARIM”
Bir maskenin ortaya çıkış sürecini anlatan Sürer, hikâye, yüz ve malzemenin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini söyledi.
“Önce kafamda bir hikâye başlıyor. Sonra yüzü çalışıyorum. Hangi yüz olacak, hangi form kullanılacak, bunlar da hikâyenin bir parçası haline geliyor. Ama bir noktadan sonra maske benimle konuşuyor sanki. ‘Bana bunu ekle, beni bu renge boya, beni böyle süsle’ diyor.
Dolayısıyla ben onun içine geçiyorum aslında. Şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim; o gördüğünüz bütün maskelerin içerisinde aslında ben varım. Kendimden büyük parçalar var. Maskeyle kesinlikle diyaloğa geçiyorum. O bana anlatıyor, ben onu anlatıyorum. Sonunda da ortaya iş çıkıyor.”
Sürer, eserlerinde sıkça kullandığı boynuz figürünün ise güç ve sınır anlamı taşıdığını belirterek, “Benim öncelikli kullanma nedenim hem bir güç hem de bir mesafe oluşturma duygusu. Benim bir alanım var ve o alana öyle paldır küldür girilemesin. Boynuzla bir sınır çiziyorum” dedi.
“MOTİFLERİN İNANÇSAL DÜZEYDE DE BİRLEŞTİRİCİ GÜCÜ VAR”
Maskelerinde kullandığı bazı malzemeleri memleketi Varto’dan, bazılarını ise Kültürpark’tan topladığını anlatan Sürer, sergide farklı inanç ve kültürlere ait sembollerin de bir araya geldiğini söyledi.
“Burada Ezidilerin kutsal kabul ettiği kuş tüylerini görebilirsiniz. Türkmen gelinlerinin kullandığı karanfiller var. Alevilerde kullanılan deniz kabukları var. Bir harman söz konusu. Dolayısıyla motiflerin inançsal düzeyde de aslında bir birleştirici yanı var.”
Serginin küratörlüğünü İranlı ressam Melody Abedy’nin üstlendiğini belirten Sürer, iki farklı ülkeden kadın sanatçı olarak bu çalışmada bir dayanışma örneği ortaya koyduklarını ifade etti.
PİRHA – DEM Parti, ana dil hakkı üzerindeki engellerin araştırılması amacıyla Meclis Araştırması için önerge verdi. Grup Başkanvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit ile Sezai Temelli imzalı önergede, “Türkiye’de Kürtçe eğitim, anayasal bir hak olmasına rağmen uygulanmamaktadır” denildi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülüstan Kılıç Koçyiğit ile Sezai Temelli, Kürtçe başta olmak üzere Türkiye’deki farklı dillerin eğitimde, mahkemelerde, hastanelerde kullanımının yasalarla güvenceye alınmasını talep etti. DEM Parti Grup Başkanvekilleri, anadil hakkı üzerindeki engellerin tüm boyutlarıyla araştırılması ve önündeki engellerin kaldırılması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına (TBMM) Meclis Araştırması açılması için önerge verdi.
“ANADİL, BİREYİN KİMLİĞİNİN VE KÜLTÜRÜNÜN TEMEL TAŞIDIR”
DEM Parti Grup Başkanvekilleri, Anayasanın 42. Maddesine işaret ederek “Kimse, dil, ırk, din ve cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin eğitim ve öğretim görme hürriyetine sahiptir” hükmünü hatırlattı. Anadil hakkı üzerindeki engellerin tüm boyutlarıyla araştırılması ve önündeki engellerin kaldırılması amacıyla Anayasa’nın 98’inci ve İçtüzüğün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis araştırması açılmasını isteyen Gülüstan Kılıç Koçyiğit ile Sezai Temelli, şu yorumda bulundu:
Dil, insanlığın var oluşunun en temel yapısını oluşturur. İnsanın düşünme yetisi dille somutlaşır. Anadil ise bireyin doğduğu andan itibaren annesinin ve doğal çevresinin kendisiyle konuştuğu, duygu ve düşüncelerini paylaştığı, iletişime girdiği, olayları ve yaşamı anlamlandırdığı dildir. Anadiliyle bağı kesilmiş bir bireyin anlamlar dünyası parçalanır. Okul çağına gelene kadar anadiliyle bilgi üreten ve anlam dünyası oluşturan çocuklar hiç bilmedikleri bir dille eğitime zorlandıklarında, anlam dünyalarında bir çöküntü meydana gelmektedir. Anadil ise bir insanın ilk öğrendiği, kendini en iyi ifade ettiği, bireyin kimliğinin ve kültürünün temel taşıdır. Bu hak, insan haklarının temel bir parçasıdır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başta olmak üzere pek çok uluslararası sözleşmede ve insan hakları belgesinde yer alır.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 2. Maddesi şu şekildedir: “Herkesin, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya başka bir durum bakımından ayrım gözetilmeksizin, bu Beyannamede yer alan bütün haklara ve özgürlüklere hakkı vardır.” Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi de “Azınlık mensupları, kendi dillerini kullanma, kendi kültürlerini uygulama ve kendi dinlerini uygulama özgürlüğü gibi, diğer haklar ile birlikte, bu Sözleşmede tanınan haklardan eşit şekilde yararlanma hakkına sahiptir” demektedir. Yine Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. Maddesi “Bu Sözleşmenin tadilatlarını kabul eden ve Yüksek Sözleşme Mahkemesinin yargı yetkisini tanıyan Yüksek Taraflardan her biri, kendi yasal düzenlemelerinde, ırk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya başka bir durum bakımından ayrım gözetilmeksizin, bu sözleşmede öngörülen hak ve özgürlüklerin herkes tarafından sağlanmasını ve uygulanmasını güvence altına alacaktır” ifadesi yer almaktadır.”
TEKÇİ KÜLTÜR POLİTİKALARI!
DEM Parti’nin gündeme getirdiği Meclis Araştırması’nın “Gerekçe” bölümünde Türkiye coğrafyasının çok dilli ve çok kültürlü yapısına dikkat çekildi. Ancak mevcut çeşitliliğe rağmen Türkiye Cumhuriyetinin, kuruluşundan itibaren, kültür ve anadil konusundaki politikasının teklik üzerine inşa edildiğinin altı çizildi. Araştırma önergesinde anadillerini kullanma imkânı bulamayan halkların, kültürel kimliklerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldıkları belirtilerek şu ifadelere yer verildi:
Farklı milletlerden oluşan Anadolu topraklarında uygulanan dil yasakları, özellikle Kürtçe üzerindeki baskı ve yasaklar, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana önemli bir sorun alanı olmuştur. Kamusal alanda yaşanan bu yasaklar son zamanlarda pek çok alanda daha da görünür olmaya başlamıştır.
UNESCO, 1999 yılında 21 Şubat’ı Dünya Ana Dili Günü olarak ilan ederek halkların dil ve kültür hakkını desteklemiştir. Ancak dünya genelinde hala 6900’den fazla dil bulunmasına rağmen, çoğunun eğitim olanaklarından yoksun olduğu ve dil hegemonyasıyla yok olma tehdidi altında olduğu belirtilmektedir. Özellikle tekçi ulus devlet sistemlerinin etkisiyle birçok dil kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Anadolu’da da bir zamanlar 20 civarında dil konuşulurken günümüzde sadece birkaç dilin konuşulduğu görülmektedir. Başta Kürtçe (Kurmancî ve Kirmanckî) olmak üzere konuşulan anadillerde eğitim, öğretim olanakları yaratılmadığı, hatta yasaklandığı için, bu diller de büyük tehlike altındadır. Tekçi kültür politikalarının etkisiyle Anadolu’da birçok dilin kaybolduğu ve kültürel çeşitliliğin azaldığı ortadadır. UNESCO’nun verilerine göre Türkiye’de 18 dilin yok olma sürecine girdiği belirtilmektedir. Eğer anadil eğitimi anayasal olarak güvence altına alınmazsa, birçok dilin geleceğinin tehlikede olduğu ifade edilmektedir. Özellikle Zazaca, Lazca, Hemşince gibi dillerin yanı sıra Ladino, Gagavuzca, Romanca, Batı Ermenicesi, Turoyo, Pontus Yunancası, Abazaca, Adigece, Abhazca, Kabardey-Çerkes dillerinin kırılgan diller kategorisinde olduğu vurgulanmaktadır.
“ANAYASAL BİR HAK OLMASINA RAĞMEN UYGULANMIYOR”
DEM Parti Grup Başkanvekilleri, son zamanlarda Kürtçe tiyatroya getirilen yasaklara da değinerek Meclis Araştırma Önergesinde şu cümlelere de yer verdi:
“Bu yasaklamalar, Kürtlerin anadil hakkının açıkça ihlal anlamına gelmektedir. Kürtçe’nin eğitim başta olmak üzere birçok alanda yasaklanması sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin kültürel zenginliğini ve çeşitliliğini yok saymak anlamına gelmektedir.
Türkiye’de Kürtçe eğitim, anayasal bir hak olmasına rağmen uygulanmamaktadır. Kürtçe seçmeli ders olarak okutulmakta ancak birçok okulda müfredat ve öğretmen eksiklikleri yaşanmaktadır. Türkiye, başta Çocuk Hakları Sözleşmesi olmak üzere taraf olduğu evrensel insan hakları belgelerinde farklı dil, kültür ve inanç değerlerinin öğretilmesi ve yaşatılmasına olanak veren maddelere çekince koymuş, yukarıda sözü edilen pek çok sözleşmeye taraf olmasına rağmen, ana dil hakkı ile ilgili uluslararası standartları tam olarak uygulamamaktadır.
Tüm bu gerekçelerle Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde Kürtçe başta olmak üzere bu topraklarda konuşulan ana dillerin önündeki engellerin neler olduğunun araştırılması, yasaklanan anadillerin ortaya çıkardığı toplumsal maliyetlerin neler olduğunun ortaya çıkarılması ve bu sorunlara çözüm üretilmesi amacıyla bir araştırma komisyonu kurulması gereklidir.”
PİRHA- Pir Sultanlar gibi darağacını göğüsleme direncinde olan, Hakk’ın davasını güden ve sınıfsız bir okulun kurulmasını isteyen, Aşık Mahzuni Şerif, 21 yıl önce bugün sokaklarda, caddelerde, evlerde, işyerlerinde, radyolarda, fabrikalarda, tarlalarda, köylerde, şehirlerde, konser alanlarında yükselen eserler bırakarak, Hakk’a yürüdü.
“Tevellüdüm merak ise miladî otuz dokuz
Kasımın on yedisinde Zeynel babadan geldim.
Döndü anaya rahmolmuş, ehlibeyt meftunuyuz
Ben faninin acısına, seyrü sefadan geldim” diyen Aşık Mahzuni Şerif, 21 yıl önce bugün Almanya’nın Köln kentinde aramızdan ayrıldı. Bedeni her ne kadar aramızda olmasa da, 62 yıllık yaşamında, bugünlerde daha fazla dillerde dolaşan Yetim sırtından doyan doyana/Gönül bu oyuna nasıl dayana?/ Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana/ Bilmem söylesem mi, söylemesem mi?” gibi geçmişten günümüze taşınan bir çok unutulmaz eser bıraktı.
Maraş’ın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde dünyaya gelen Aşık Mahzuni Şerif, bağlamaya amcası Aşık Fezai (Behlül Baba) sayesinde merak saldı. Okul hayatına kendi köyünde başlayan Mahsuni Şerif, Astsubay Okulunu bitirdikten sonra, hayatını müziğe adadı.
Mahzuni Şerif Ankara’da, Fikret Otyam, Feyzullah Çınar, Nesimi Çimen, Aşık Daimi, Kul Ahmet gibi ozanla bir araya gelmeye başladıktan sonra ülke genelinde ve dünyada tanınmaya başlandı ve 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Federasyonu tarafından dünyanın en büyük 3 ozanı arasında gösterildi.
“YEDİ SÜLALEM KIZILBAŞ’TIR”
Seslendirdiği eserlerinden dolayı birçok soruşturma açılan Mahzuni Şerif kısa aralıklarla birkaç kez de hapsedildi.
68’in devrimci önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edildiği dönemde başbakan olan ve balyoz lakabıyla anılan “Gerekirse demokrasilerin üstüne şal örtmeli” sözü nedeniyle de Aziz Nesin tarafından kendisine Şalcı Nihat denen, Nihat Erim için yazıldığı iddia edilen “Erim erim eriyesin” türküsünü plağa okuması yüzünden hapse konuldu.
Evli, sekiz çocuk, dört torun sahibi olan Mahzuni Şerif konser için bulunduğu Fransa’dan akraba ziyareti için gittiği Almanya’nın Köln kentinde 17 Mayıs 2002 tarihinde Hakk’a yürüdü ve vasiyeti üzerine Nevşehir’in Hacı Bektaş ilçesinde toprağa sırlandı.
Vefat ettiğinde, 2001 yılında, “Elhamdülillah Kızılbaş’ım ve laikim. Ben değil, yedi sülalem Kızılbaş’tır. Bir suç varsa o da dedemdedir” dediği için, DGM tarafından aleyhinde açılan dava henüz sonuçlanmamıştı.
“BEN AĞUÇEN OCAĞI’NDAN BİR ALEVİYİM”
Mahzuni Şerif’in “Ben Alevi olamam ki olsam da bilemem ki” sözlerinden kaynaklı tartışmalara şu sözlerle karşılık verir:
“Çok iyi bir Alevi olmama rağmen hayatımda hiç Alevicilik yapmadım. İnsanı insandan üstün görmek gibi bir yanlışa düşmedim. Uzun senelerdir Türkiye’de benim Sünni’den dönme bir insan olduğum hakkında çok yaygaralar koptu. Bu kesin olarak yanlıştır. Ama benim Elbistan-Hasanköy’de kalan akrabalarım Hatay’da, Nurhak’ta, Sivas ve Malatya’ya yerleşip kalmış olan akrabalarımın çoğu asimile edilerek Alevilikten Sünniliğe döndürülmüştür. Bu doğru. Hatta Hasanköy’de kalan babamın öz amca çocukları aşırı sağcı ve Turancı geleneklere bağlı birer Sünni olarak hayata devam etmektedir. Şurası muhakkak ki insan insandır. Ama ben Ağuçen Ocağı’ndan bir Aleviyim.”
Aşık Mahzuni’nin Berçenek köyünde ithafen yazdığı ‘Oy Bizim Eller’ ve ‘Acı Doktor’ bestelerinin yanı sıra; Dom Dom Kurşunu, Yedin Beni, Yuh Yuh, Mevlam Gül Diyerek, Merdo, Dostum Dostum, Han Sarhoş Hancı Sarhoş, Çeşmi Siyahım, Yalan Dünya, Ağlasam mı?, Katil Amerika, Bu Mezarda Bir Garip Var gibi dilden dile yayılmaya devam eserlerinin yer aldığı 453 plağı, 58 kasedi ve yayımlanmış 8 kitabı bulunuyor. Ayrıca TRT tarafından hakkında çekilmiş 2 belgeseli olan Aşık Mahzuni’nin türküleri “Mahsuni’ye saygı” albümünde dahil pek çok sanatçı tarafından seslendirilmiştir.
PİRHA-Alevilerin Türkiye’de ve diasporada tanınma mücadelelerini, otorite ve geleneksel ritüellerdeki dönüşümlerini araştıran ‘Modern Türkiye ve Diasporada Aleviler’ başlıklı kitap, Dr. Derya Özkul ile Hege Markussen tarafından hazırlanarak yayımlandı.
Oxford Üniversitesi Uluslararası Kalkınma Bölümü, Mülteci Çalışmaları Merkezi’nde araştırma görevlisi olan Dr. Derya Özkul ile Hege Markussen tarafından hazırlanan ‘Modern Türkiye ve Diasporada Aleviler’ (The Alevis in Modern Turkey and the Diaspora) başlıklı kitap, Alevilerin Türkiye’de ve diasporada tanınma mücadelelerini, otorite ve geleneksel ritüellerdeki dönüşümleri araştırıyor.
Türkiye ve yurtdışında politika ve koşulları araştırmak için yıllarca süren çalışmaların sonucu olan kitapta, AKP yönetimi altındaki Türkiye’deki ve diasporadaki Alevi topluluklarının tanınma ve temsil edilme mücadelelerine dair iç görü sağlayan 14 ayrıntılı vaka çalışmasına yer veriliyor.
SİVAS VE DERSİM KATLİAMLARINA DA DEĞİNİLİYOR
Kitabın ilk bölümü Türkiye devleti ile Alevi teşkilatı arasındaki gerilimleri araştırıyor. Bu bölümler, Markus Dressler’ın Aleviliğin tanımı etrafındaki tartışmaları incelemesi de dahil olmak üzere tanınmaya ilişkin tartışmaları tanıtmaktadır; Murat Borovalı ve Cemil Boyraz’ın ‘Alevi Açılımları’ konulu çalışması; Eray Çaylı ve Besim Can Zırh’ın Sivas ve Dersim katliamları örneklerinden hareketle kolektif hafıza siyasetine ilişkin çözümlemeleri ve Ahmet Kerim Gültekin’in Sünnilerin azınlıkta olduğu Dersim’deki toplumsal dinamikleri incelemesi.
İkinci bölüm yurtdışındaki ülkelerdeki süreçlere dönüyor. Kitap, Alevilerin yeni devletler ve toplumlar karşısında nasıl örgütlendiklerini ve iddialarını nasıl ortaya koyduklarını daha yakından inceleyerek bu dönemdeki değişiklikleri takip ediyor. Özellikle Almanya, Avustralya, Fransa ve Birleşik Krallık’a odaklanan bu bölümler – Martin Sökefeld, Derya Özkul, Ayça Arkılıç ve Ayşegül Akdemir tarafından – Alevilerin nasıl daha fazla siyasi tanınırlık kazandığını gösteriyor.
“ANADOLU’DA ALEVİLİK HAKKINDA DAHA FAZLA ARAŞTIRMA YAPILMALI”
Meral Salman Yıkmış, Ulaş Özdemir, Erhan Kurtarır ve Nazlı Özkan tarafından yazılan üçüncü bölüm, değişen devlet politikalarının ve ulus ötesi bağlamların uygulamalar, ritüeller ve otoritelerdeki değişikliklere nasıl katkıda bulunduğunu gösteriyor.
Sonsözde David Shankland, Alevi uygulamalarının ve ritüellerinin zaman içinde nasıl değiştiğini (veya değişime direndiğini) karşılaştırmak ve anlamak için Anadolu köylerindeki Alevilik hakkında daha fazla araştırma yapılması çağrısında bulunuyor.
Sonuç sözlerinde, Hege Markussen, Alevi seferberliğinin gelişimindeki ana temaları görünürlük perspektifinden yeniden ele alıyor ve Alevilik araştırmalarındaki kazanımlara ve kör noktalara işaret ediyor.
Kitabın Türkçe çevirisi şu an için bulunmuyor. Fakat ekonomik duruma göre ilerleyen süreçte Türkçe’ye de çevrilmesi hedefleniyor.
Seramik sanatçısı Füsun Kavalcı’nın yeni retrospektif sergisi ‘Füsun’un Kadınları’ 26 Şubat- 26 Nisan tarihleri arasında Çankaya Belediyesi Fikret Otyam Sanat Merkezi’nde görücüye çıkıyor.
Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi seramik sanatçısı Füsun Kavalcı’nın yeni retrospektif sergisi “Füsun’un Kadınları” 26 Şubat’ta Çankaya Belediyesi’nin yeni sanat merkezi Fikret Otyam Sanat Merkezi’nde görücüye çıkacak.
“Çağlar boyu kadınlardan ben en çok Anadolu kadını olmak isterim” diyerek yola çıktığı yeni çalışmasında kadının toplumdaki yerini sorgulayan Füsun Kavalcı’nın sergisi, 26 Nisan tarihine kadar açık kalacak.
PİRHA-Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin, tarih boyunca yüz yüze gelinen her mekânın Aleviler için cemevi olduğunu söyleyerek, “Birçok devasa cemevleri yapılıyor ama kültürel, inançsal olarak içi oldukça boş. O yüzden yapılması gereken şey şu; cemevlerimiz başta olmak üzere yol, erkan hizmetinin yürütüldüğü yerlerde içini nasıl dolduracağımıza bence odaklanmalıyız. Büyük binalarla biz bu inancın ihtiyaçlarını ya da sorunlarını çözemeyiz “dedi.
Alevi inancı bin yılların birikimiyle günümüze kadar dilden dile, gönülden gönüle, bin bir ırmaktan beslenerek günümüze kadar taşınmış bir inanç. Alevi inancının ibadethanesi dağ, taş, ağaç, akarsu, çeşme, hane (ev) kısacası tüm coğrafya olsa da günümüz dünyasında insanların bir araya geleceği, sorunlarını konuşacağı, sosyal ve kültürel aktarımların yapılacağı alanlar oluşturulmaya başlandı.
Köylerde köylünün bir araya geleceği evde cem erkanları yürütülürken, şehirlere yerleşen Alevi toplumu inançlarının gereğini yerine getirmek için cemevleri inşa etmeye başladı.
1990’lı yıllarda Alevi yurttaşların kendi imkanlarıyla aldıkları arsalarda daha sonra cemevleri yapıldı. Günümüzde ise daha çok belediyeler veya merkezi hükümetlerin desteğiyle cemevleri inşa ediliyor.
Belediyelerin cemevleri yapılırken verdikleri maddi desteğin sonuçları da ağır olabiliyor. 25 Eylül 2021 tarihinde Isparta Cemevinin açılışında, belediye başkanının “Bu cemevini ben yaptım” diyerek provokasyon yapması belediyeler ve Alevi kurumları ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi.
Peki cemevleri; günümüzde asimilasyonun kıskancında olan, Alevi kimliği inkar edilen, inanç merkezlerine ‘cümbüş evi’, ‘sosyal tesis’, ‘kültür evi’ denilen Alevi toplumunun inançsal, sosyal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılıyor mu?
Hükümet ve belediyelerle doğru bir ilişki kuruluyor mu? Alevi kurumları ve inanç önderleri cemevlerini inancın gereklerini yerine getirecek noktaya taşıyor mu?
Tüm bu soruları ve daha fazlasını Alevi kurum başkanlarına, inanç önderlerine ve yazarlara sorduk.
Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin, cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.
“CEMAL CEMALE GELİNEN HER YERDE SOSYAL, İNANÇSAL İHTİYAÇLAR GİDERİLMİŞ”
PİRHA: Cemevleri hangi ihtiyaçlardan dolayı yapılmaya başlandı? Tarihsel arka planını aktarabilir misiniz?
VELİ BÜYÜKŞAHİN: Geçmişten bugüne bütün inançlar ilk ortaya çıktıkları dönemlerden itibaren bir şekilde kendi inançsal ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için farklı biçimlerdeki mekanlarda bulunmuşlardır.
Aleviler, tarihin çok eski zamanlarından kentleşme sürecine kadar hem inançsal hem de sosyal ihtiyaçları için mekanlar kurmuşlar, yer değiştirmişlerdir. Alevi toplumu ağırlıklı ve genel olarak da bir araya yani cemal cemale geldiğinde, her mekân onun için bir cemevidir. Zaman zaman bir mağarada, bazen büyük bir ağacın gölgesinde, bazen geniş ovalık bir açık alanda, zaman zaman da bildiğimiz o eski evlerin damlarında yapmışlardır.
Sonra ne olmuştur? Pirler dedeler yol erkan hizmetlerini yürütmek için taliplerine gittiklerinde o köyün büyük evi neresiyse orada yapmışlardır. Ocakzade ailelerin zaten buna uygun mekanları var ve oralarda yapılırmış. Daha sonra kentleşme ve Alevilerin şehirlere gelmesiyle birlikte Alevilerin bazı sürekleri mesela Bektaşilik gibi Osmanlı döneminde tekkeler, dergahlar kurmuş ve buralarda cem yapmışlardır. Ama esas olarak da nerede cemal cemale geldilerse, orada o hizmetlerinin sosyal, inançsal ihtiyaçlarını gidermişlerdir. Bazen bir meydan, bazen bir ağacın gölgesi, bir mağara, bazen bir evin damın üstü, bazen de en büyük evde böyle yürümüştür.
Son yüzyıl içerisinde Aleviler de kentlere büyük kitleler halinde gelmişlerdir ve bir ihtiyaç ortaya çıkmıştır.
En büyük ihtiyaçlarından birisi şuydu; Hakk’a yürüyen canların yol hizmetleri nasıl yürütülecek? Camiye, kiliseye götüremiyor, evin önünde yapamıyor. O hizmetleri nasıl yapacak? Doğal olarak en büyük ihtiyaç buydu. Bu ihtiyaç üzerinden tabii ki Alevilerin sosyal, siyasal ihtiyaçları için de dernekler, vakıflar vs. kurulmaya başlandı. Bununla birlikte cemevleri, cem erkanlarının yürütüleceği mekanlar oldu.
Hakk’a yürüme erkanları buralarda yapıldı. Daha sonra buralarda muhabbet cemi yapılmaya başlandı. Bağlama, semah kursları yapılmaya, lokmalar verilmeye başlandı. Bu aslında bir ihtiyaçtan ortaya çıktı. Kent ortamında bir araya gelmek hakikaten çok zor ve dağınık. İmkanlar, koşullar zor. Şu anda zaten dünyanın birçok yerinde binlerce belki on binlerce cemevi var.
“PROBLEM, ALEVİLİĞİN İNANÇ OLARAK KABUL EDİLMEMESİNDE”
–Yasal statüye kavuşmamış cemevleri gerçekliği var. Değişik adlar altında açılan bu cemevlerinin büyük çoğunluğu yerel yönetimler veya merkezi hükümetler tarafından yapılıyor. Bunu, yönetimsel ve inançsal yansıması bakımından nasıl okuyorsunuz? Ayrıca, Alevi toplumunun çok sayıda ve büyük cemevlerine gerçekten ihtiyacı var mı?
Esas olarak Aleviliğin ve Alevi toplumunun sosyal, inançsal örgütlenmesi, yol hizmetleri geçmişten bugüne aslında ocak sistemi üzerinden taşındı. Cemevleri kentleşmenin, modern toplumun yeni mekanlarıdır. Ama esas olarak ocak sistemi bin yılı aşkın süredir hem Alevilerin sosyal yaşamını örgütlemiş hem inançsal hizmetini yürütmüş ve bugüne taşımış.
Alevi ocakları inançsal ve sosyal anlamda Aleviliğin temel direği ve örgütlenmesidir. Ocaklar olmasaydı Alevilik bugüne taşınmazdı. Hiçbir zaman Alevi ocaklarının statüsü tartışma konusu olmamıştır. Bugüne kadar yasal olup olmadığı gibi bir tartışma yürütülmemiştir.
Şimdi bugüne geldiğimizde aslında ocaklarımızın statü tartışması yine yok. Ancak yeni dönemin modern toplumun kurumları olan cemevleri açısından yoğun bir statü tartışması var. Bu da bir ihtiyaçtan ortaya çıkıyor aslında. Çünkü Türkiye için söyleyelim mesela yani bütün inançların semavi dinlerin özellikle Sünni İslam’ın, Şii İslam’ın, Hıristiyanlığın ve mezheplerinin, Museviliğin bütün bunların inanç merkezleri var. Camisi var, kilisesi var, havrası var ve buralar kamu kurumları tarafından yasal güvence altına alınmış yerlerdir. Aleviler açısından ise durum böyle değil.
Cemevlerinin yasalarla bir güvence altına alınma durumu zaten söz konusu değil. Problem Aleviliğin bir kimlik, bir inanç olarak kabul edilip edilmemesi sorunu bence. Statü meselesi bununla birlikte tartışılmalı. Aleviliği bir inanç, yol, toplumsal bir kimlik olarak eğer yasal zeminde bir tanınma olursa zaten cemevlerinin statü sorunu olmayacaktır.
Bugüne kadar maalesef cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ne eski hükümetler ne de şimdikiler hiçbir şekilde tanımadılar, kabul etmediler. Çünkü Aleviliği tanımıyorlar. Dolayısıyla statüsüzdük oradan geliyor.
Alevilik açısından bir meşruiyet sorunu yok. Alevi ocakları açısından bir statü ve meşruiyet sorunu yok ve tartışılmaz bir durumdur bu. Cemevleri açısından da bence bir statü tartışmasını yapmanın çok anlamlı olmadığını düşünüyorum. Burada bir statü tartışması yapılacaksa mevcut iktidarın, hükümetin, devletin, kamunun Alevi kimliğini tanıması tartışmasının yürütülmesi bence önemlidir.
Çünkü bugüne kadar Alevi kimliğinin meşruiyeti gibi bir tartışma olmamıştır. Kabul etmeyenler, reddedenler, hakaret edenler olmuş ama o kimliği tanımışlar. Evet Aleviler vardır, Alevilik haktır ve dolayısıyla cemevi meselesine bence böyle bakmalıyız.
O yüzden bir meşruiyet zemini üzerinden yaklaşmamız gerekir. Statü tartışması yapmamalıyız. O yüzden buna kilitlenmemeliyiz. Ama bunun yarattığı başka sorun var aslında o sorun da şu: Zaman zaman hükümetin, devletin, kamu kurumlarının ve belediyelerin cemevlerine yönelik niyetleri ortaya çıkıyor. İşte bazı hizmetler yapma, destekler sunma niyetleri ortada. Son dönemlerde çok farklı politik kulvarlardan belediyelerin yaklaşımları var.
Tabii ki bu ülkede yaşayan her yurttaşın inançsal, sosyal ihtiyaçları varsa bunlar kamu tarafından karşılanmalı. Ama kamu ya da belediyeler o insanların inançlarını, sosyal yaşamlarını düzenleyecek ya da cemevini düzenleyecek bir çerçeveye sığdıracak bir yaklaşım içerisinde olmamalı.
Şöyle bir durum yaşanıyor bazı belediyeler A partisi B partisi ya da hükümetin ya da farklı bakanlıkları neler yapıyorlar; o cemevlerinin inşaatından bazı ihtiyaçların karşılanmasına kadar bazı destekler sunuyorlar ancak sonra oranın içini de kendileri doldurmak istiyorlar. Yani Aleviliği orada biçimlendirmek istiyorlar. Direkt Alevi kimliğine, yoluna, inancına, yaşamına müdahale ediyorlar. Bu Aleviler tarafından çokça tartışılan bir şey.
Hemen hemen Türkiye’deki birçok cemevimizin birçok kurumumuzun maalesef belediyelerle, kamu kurumları ile böyle ilişkileri var. Bunlar kısa vadede bazı ihtiyaçlarını karşılayabilir. Elektriğini karşılayabilir, suyunuzu, doğal gazınızı karşılayabilirler. Personel giderlerinin bir kısmını karşılayabilir ve inşaat masraflarının bir kısmını karşılayabilirler hatta cemevlerini yaptığınız o arsalar çoğu belediyelerin genelde o anlamda destekler sunabilirler. Ama bu Alevi kimliğini tanıdıkları anlamına hiçbir zaman gelmiyor. Destek sunuyor sonra gelip müdahale ediyor, içini değiştirmeye dönüştürmeye, Aleviliği biçimlendirmeye çalışıyor.
Aleviler bin yılı aşkındır politik iktidarlardan, devletlerden, kamu kurumlarından bağımsız olarak kimliklerini koruyarak bugüne geldiler. Böyle bir ilişki konusunda çok dikkatli ve özenli olmak durumundadırlar, buna da ihtiyaçları yoktur. Çünkü inanç, mekanların büyüklüğü ile asla gelişmez, büyümez. On bini aşkın cemevimiz var şu anda Türkiye ve dünya genelinde. Ama bu inançsal anlamda bizi bir adım ileri götürüyor mu? Götürmüyor. Tam tersine bir sürü sorun yaşıyoruz.
O yüzden elbette ki biz de vergi ödüyoruz, bu ülkenin bütün yurttaşları gibi inançsal, sosyal ihtiyaçlarımız için kamunun bazı destekleri elbette vermesi gerekiyor ama kendimizi onun üzerinden örgütlememeliyiz ve kendimizi, orayı kirletmemeliyiz. Ve onun hiçbir şekilde bizim inancımıza, yolumuza müdahale etmesine, biçimlendirmesine hiçbir şekilde izin vermemeliyiz.
İşte bunu yaptığınızda Isparta olayı gündeme gelir. Yani sağ muhafazakâr, dinselleşmiş bir partinin belediye başkanı “Burayı ben yaptım” diyerek “Burada da böyle konuşamazsınız” der. Yani PSAKD Genel Başkanına yapılan müdahale de olduğu gibi. Bu belediyenin AKP’li olmasından dolayı bir tek bir müdahale yok aslında. Hangi partiden olursa olsun varsayın ki muhalefet partilerinden biri olsun, orada da onun hoşuna gitmeyecek şeyler ifade ettiğinizde veya onların parti programlarının dışında bir yaklaşım ortaya koyduğunuzda onlar da musluğu keseceklerdir, müdahale edeceklerdir.
Cemevleri ilk yapıldığında Alevlerin lokmalarıyla yapıldı. Alevilerin lokmalarıyla bu ocaklar, dergahlar bugüne kadar geldi. Bugünden sonra da böyle olmalıdır. Çünkü Alevi kimliğini, inancını, yolunu üç tane şey belirler.
Bunun bir tanesi karşılı rızalık, bir diğer şey paylaşmak. Eğer bir cemevinin tümünü belediye yapmışsa burada lokması nedir? Orayı kutsal yapan ne peki? Orayı kutsal yapan Alevilerin lokmalarıyla, çabalarıyla, emekleriyle ortaya çıkarttıkları şeydir aslında. Yoksa bunda bir kutsallık yok ki. Bir taş, beton binanın ötesinde bir şey değildir o. Dolayısıyla orayı kutsal yapan ne? Oranın içerisini inançsal olarak, yol olarak, kültürel olarak nasıl doldurduğumuz ve yine o mekânın oluşmasında Alevi toplumunu nasıl emek verdiğini ve hangi lokmalarla meydana getirdiği, orayı kutsal yapan bu zaten. Yoksa oranın kutsallığı yok. Sazı her yerde çalabilirsiniz, cemi her yerde yapabilirsiniz, semahı her yerde dönersiniz. Bunun için büyük binalara ihtiyacınız yoktur.
Nitekim geçmişten bugüne Alevilik böyle taşındı. O yüzden meşrutiyetimizi statü meselesini kamu kurumlarıyla olan ilişki üzerinden aramamalı; cemevlerinin güçlü bir şekilde faaliyet yürütmesi, belediyeler başta olmak üzere kamu kurumlarına devlete dayanarak iş çevrelerine dayanarak yapmamalıyız. Bu oranın kutsallığını bozar, hiçleştirir. O yüzden bunlardan uzak durmalı diye düşünüyorum.
“BÜYÜK BİNALARLA İNANCIN SORUNLARINI ÇÖZEMEYİZ”
-Cemevlerinin yapım aşamasında mimari yapısına dair bir sürecin yürütüldüğünü düşünüyor musunuz?
Alevilik aslında geçmişten bugüne yani ocak sistemi üzerinde yani nerede cemal cemale geldiyse orayı mekân haline getirmişler. Her yer buna uygundur. Önemli olan içeriğini nasıl doldurduğunuzdur. Yoksa o mekanın biçimi, şekli ya da şatafatının hiçbir anlamı yok. Tam tersine inanç hizmetlerinin yürütüldüğü yerde şatafattan olabildiğince uzak durmamız lazım.
Aleviler geçmişte yaşadıkları bölgelerinde çok şatafatlı büyük mekanlar yaratamaz mıydı? Yaratabilirlerdi. Büyük binalar, büyük kuleler yaratamazlar mıydı? Yaratabilirlerdi, ama yaratmamıştır. Yine geçmişte şehir merkezinde dergahlardan kalan mekanlar var. Küçücük mekânlar, büyük bahçeleri olan yani doğayla uyumlu halde yürümüş; hiçbir zaman doğayla çatışmamış, doğayla bütünleşmiştir.
Çünkü biz canlı, cansız bütün varlıkların tümünde Hakk’ın bir parçası olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla biz bir tarafı çok güzel, bir tarafı çok kötü diye bakmayız. Hepsinde Hakk’ın bir parçası var. Elbette ki Alevi mimarisinin de kendine has özellikleri var. Ama bu doğayla çatışıyorsa, doğaya zarar veriyorsa, insana zarar veriyorsa bu Alevi mimarisi ya da mekanı olamaz.
Birçok devasa cemevleri yapılıyor ama kültürel, inançsal olarak içi oldukça boş. O yüzden yapılması gereken şey şu; cemevlerimiz başta olmak üzere yol, erkan hizmetinin yürütüldüğü yerlerde içini nasıl dolduracağımıza bence odaklanmalıyız. Büyük binalarla biz bu inancın ihtiyaçlarını ya da sorunlarını çözemeyiz.
Her mahallede, her köşe başına bir cemevi dikerek bunu yapamayız. Cemevleri, hakikaten inanç merkezleri midir? Burası da bir tartışma konusu. Niye? Çünkü inancın merkezi Alevi ocaklarıdır, dede, pir ocaklarıdır, musahip, mürşit ocaklarıdır. Cemevleri kent ortamında bazı sosyal ve inançsal ihtiyaçları karşılamak için yaratılan mekanlardır. Statü tartışması bundan çıkıyor zaten.
O yüzden o cemevinin içi dolacaksa; pirler, talipleriyle buluşacaksa, canlar buluşacaksa cemevleri mekanları, mimarisi buna göre düzenlenmelidir. Yani bir pir, bir dede ocağı eğer cemevinde kendi talibiyle buluşup inançsal ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa o cemevi, cemevi değildir. O yüzden bir şeklin ötesinde elbette ki mimaride insanların cemal cemale geleceği, doğaya diğer canlılara insanlara zarar vermeyecek bir şey yapması lazım.
Alevi inancını yolunu geçmişten bugüne taşıyan ocak sistemidir. Ocak sisteminin kent ortamında cemevlerinde yaşam bulması, alan açılması, belki de Aleviliğe yapılacak en büyük hizmetlerden bir tanesidir.
Çünkü siz cemevinde, cemevi dedesinden ikrar alamazsınız, musahiplik yapamazsınız, dardan indirme yapamazsınız. Siz sadece orada muhabbet cemleri yaparsınız. Günlük sosyal ihtiyaçlarını karşılarsınız. Hakk’a uğurlama erkanları yaparsınız. Lokmalar verirsiniz. Muhabbet cemleri yaparsınız. Eğitimler, kurslar, kültürel faaliyetler yürütebilirsiniz. Yani siz orada dardan indirme görgü, sorgu musahiplik, ikrar cemleri yapamazsınız. Yapmanız için orada ocak pirleri ve o pirlerin, taliplerin olması lazım. Dolayısıyla içini bence böyle doldurması lazım. Böyle dolarsa anlamlı olur.
PİRHA-Dersim Alevi inancında önemli bir yeri olan ziyaretler, insan baskısı ve yanlış politikalar ile yok olmanın eşiğinde. “Dersim Alevi inanç sisteminin belirleyici özelliği insanların doğa ile kurduğu bağdır” diyen yazar Şükran Lılek Yılmaz, ziyaretler ve buralarla kurulan ilişkilerin zaman içerisindeki değişimini anlattı.
Dersim’de hemen hemen her yerde bir ziyaret var. Kimi bir akarsu, kimi bir göl. Bir ağaç da oluyor, bir taş da. İnancın, doğa ile ve onu kutsayan sıkı bir bağı var. Fakat bu bağlar, ticaretleşmenin, turizmin, insan baskısı ve siyasi politikaların ağır yükü altında ya silikleşiyor ya da yok oluyor.
Ziyaretlerin önemine, geçmişten günümüze değişimine ve son sürece ilişkin yazar Şükran Lılek Yılmaz ile konuştuk.
“DERSİM ALEVİ İNANCININ BELİRLEYİCİ ÖZELLİĞİ DOĞA İLE KURULAN BAĞDIR”
PİRHA: Dersim’deki ziyaretlerin, inanç ve yöre halkının yerindeki önemini nasıl tarif edersiniz?
ŞÜKRAN LILEK YILMAZ: Dersim Alevi inanç sisteminin diğer Alevi topluluklarından farklı olduğunu biliyoruz. Bu inanç sisteminin belirleyici özelliği insanların doğa ile kurduğu bağdır. Dinsel pratiklerini gerçekleştirdikleri ziyaretler bazen bir su kaynağı, bazen bir ulu ağaç veya bir mezardır. Zazaca dilindeki karşılığı ‘jiarê’ olan bu ziyaretlerin, doğa üstü güçlere sahip, mistik varlıklar olduğuna inanılır.
Genellikle de sağaltım ritüellerinde kullanılırlar. Çocuğu olmayan ailenin veya amansız hastalığa yakalanmış birinin geceyi Düzgün Baba’da geçirmesi gibi. Coğrafik olarak bir köyde, ilçede, bölgede bulunabilen bu kutsal mekânlara; yöre halkı belli günlerde toplu olarak veya herhangi bir zamanda bireysel olarak giderek, çıla yakmak, kurban kesmek, niyaz dağıtmak gibi dinsel ritüellerini gerçekleştirirler.
“JİARA GİDİLECEĞİ GÜN HAZIRLIKLAR YAPILIRDI”
– Eskiden ziyaretlere, mesela Munzur Gözeleri’ne giderken, gitmeden önce ve gittiğinizde neler yapardınız? Günler öncesinden bir hazırlık olur muydu? Oradaki ritüeller nelerdi? Unutamadığınız bir anınız var mı?
Ailem ben 7 yaşımdayken İstanbul’a göç etti. Dolayısıyla 7 yaşıma kadar olan süreci hatırlamıyorum. Geçmişe dair hatıralarım ancak yaz tatillerinde köye geldiğimizde edindiğim deneyimlerden oluşur. Ki bu da yalnızca Munzur Dağları’ndaki ‘Jiara Bellehesen’ (Bellesen Ziyareti)’dir. Köyümüzde yayla süreci, Kırkmerdiven Vadisi’nin girişinde haziran ayında başlar, dağda havaların ısınmasına paralel olarak üçüncü ve en yüksek yaylada eylül ayında son bulur.
Sere qocı/göç başı dediğimiz yaylalar arası göçlerde herkesin heyecanla yerine getirdiği ritüellerin başında temiz ve yeni kıyafetler giymek vardı. Kadınlar beyaz tülbent örterdi örneğin. Temmuz ortalarında ikinci yayladan üçüncü yaylaya göç edildiği gün erkekler çadırları kurana kadar kadınlar kurbanları, niyazları, çılaları (yağ ve bal mumuna batırılan bezle yapılır) hazırlardı. Kurban kesecek olanlar koç veya teke götürür, eğer kendisinde yoksa komşulardan satın alırdı.
Sütünden faydalanmak için dişi hayvan kesilmezdi. Ayrıca dişi koyun veya keçi hamile olabilirdi bu durumda günah kabul edilirdi hem de kurban kesemeyecek durumdakiler ise helva veya pesara (yağlı ekmek) yaparlardı. Jiara gidileceği gün hazırlıklar yapıldıktan sonra yola çıkılırdı. Yayla yerinden yürüme mesafesinde ancak rakım olarak daha yüksek olduğu için (2900-3000m.) ve de yer yer kayalık taşlık olan patika yolda, öğlen sıcağında yorucu olurdu gidişimiz. Yine de heyecanla giderdik o yolu. Özellikle biz çocuklar, ilk hangimiz ulaşacak diye yarış yaptığımızı da hatırlıyorum.
‘Nisangı’ dediğimiz yere yaklaşınca herkes ayakkabısını çıkarır diz üstü (emekler gibi) yürüyerek devam ederdi. Nisangeye gelindiğinde yine diz üstünde üç kere etrafında dönerek yer öpülürdü. Getirilen hayvanlar dualarla kesilir, her eve bir parça olmak üzere dağıtılırdı. Helva ve pesaralar da dağıtılır, bizimle birlikte gelen köpeklerin hakkı ihmal edilmezdi. Bir başka jiarımız da köydeki Gola Huri gölüdür. Gağan’ın (aralık ayı) son perşembe günü öğleden sonra herkes niyazlarını (helva, yağlı kömbe) yapar öğleden sonra hep birlikte göle gidilir. Burada yayladakinden farklı olarak çılalar yakılır. Lokmalar dağıtılır ve eve dönülür.
O günlerden aklımda kalan tek anı Munzur Gözeleri’ne dairdir. Bir yaz tatilinde ailece köye gelmiştik. O zamanlar büyükşehirlerden gelen misafirler Munzur Gözeleri’ne götürülürdü. Dedem de bir teke almış, minibüs kiralamış kızını (annem) ve çocuklarını gözelere götürecek. Anneannem de bizimle geldi. Her ne kadar Munzur Gözeleri özellikle bizim ziyaret yerimiz olamasa da Ovacık’taki önemli kutsal mekânlardan biridir. Gözelerin yakınındaki köyler kurbanlarını orada keserlerdi. Sabah erkenden araç geldi gözelere gittik. Sofra kuruldu dedem çantadan rakı çıkardı ve içmeye başladı. Anneannem bunu görünce dedeme kızdı ve bütün gün yüzünü asıp durdu. Bu olayı 2019 Aralık ayında Munzur Gözeleri’nin son yıllardaki durumuna dikkat çekmek üzere kaleme aldığım “Gözardı edilen kutsallık ve Munzur’u bekleyen tehlike” başlıklı makalemde de dile getirmiştim.
“HERHANGİ BİR JİARA DENK GELDİĞİMDE EĞİLİR ÖPER, ÇILA YAKARIM”
– Eskisi gibi ziyaretlere gidiyor musunuz? Gittiğiniz de de nasıl geçiriyorsunuz vaktinizi?
İlk gençlik yıllarımdan itibaren kendimi Alevi ailede doğmuş bir ateist olarak tanımladım. Bu nedenle de memlekette olduğumda ailem ziyarete gidecek olursa onlara uyar, ritüelleri yerine getiririm. Ancak, özellikle ziyarete gitmek veya kurban kesmek gibi bir alışkanlığım ve de inancım yoktur. Yalnız, her Dersim’e (Tunceli il sınırları) geldiğimde farklı bir hissiyat içine girerim. İnançtan öte belki de pek çoğumuzda olduğu gibi bu topraklara ait olma duygusu ve duyulan hasretle huzur duyarım. Eğer gezilerim sırasında herhangi bir jiara denk gelirsem, çocukluğumdaki duyguyla eğilir öperim, çıla yakarım o kadar.
“ZİYARETLER GÜN GEÇTİKÇE İNSAN BASKISINDAN ETKİLENİYOR”
– Zaman içerisinde her yer ve her şey gibi ziyaretler de, doğa da insan baskısı ve müdahalesinden nasibini aldı. Son yıllarda popüler olan Dersim’e, il dışından hemen hemen her gün turistlik geziler düzenleniyor. Yöre halkının da etkisi unutulmamalı tabi. Şimdilerde bölgenin durumunu nasıl görüyorsunuz?
Yıllarca insanların uzaktan korku ve endişeyle izlediği Dersim, ilk olarak festivaller, ardından çözüm süreciyle artan ilgi, son olarak 2014 yerel seçimlerinde Ovacık ilçe belediyesini Türkiye Komünist Parti’sinin kazanmasıyla iyice ilgi odağı oldu. Yalnızca ilçemiz değil tüm Dersim (Tunceli il sınırları)’e ilgi arttı. Düzgün Baba, Pülümür Vadisi, Nazımiye Dereoba Şelalesi, Hozat ilçesinde bulunan türbeler de bu ilgiden nasibini alıyor.
Yurtiçinden ve yurtdışından geziler düzenlenmeye başladı. Hâl bu olunca kapasitesinin çok üzerinde insan ve araç sirkülasyonu olmaya başladı. Her geçen yıl bu sirkülasyon artmakta. Özellikle yöre halkı için kutsal öneme haiz Munzur Gözeleri, Düzgün Baba gibi mekânlar yoğun ilgiden fazlasıyla olumsuz etkilendi. Gün geçtikçe de etkilenmeye devam ediyor. Düşünün ki artık Munzur Gözeleri kurban kesilen yerler olmaktan çıktı. Piknik alanına dönüştürüldü. Bunda yalnızca dışarıdan gelen turistin değil, maalesef yöre halkının da katkısı çok fazla. Bununla birlikte ilçenin giriş- çıkış bağlantısını sağlayan karayolu tek karayolu Munzur Vadisi’nden dolayısıyla Munzur Milli Parkı’ndan geçiyor. Doğal olarak gerek insanların bıraktığı çöpler gerek araçların egzoz salınımı doğaya zarar veriyor. Görüntü kirliliğinin yanında bitki örtüsüne verdiği zarar da cabası.
PİRHA-İstanbul’da birçok cemevi ve dergâhın, İçişleri ve Kültür Bakanlığı yetkililerince ziyaret edilerek, ihtiyaçlarının olup olmadığının sorulmasına dair Alevi kurumları ortak açıklama yaptı. “Öncelikle eşit yurttaşlık talebimizin kabul görmesi gerekiyor” denilen açıklamada, yıllardır kabul edilmeyen talepler bir kez daha sıralandı.
AKP hükümetinin İçişleri ve Kültür Bakanlığı yetkilileri tarafından cemevlerinin ziyaret edilerek; ihtiyaçların olup olmadığının sorulmasına ilişkin İstanbul Anadolu yakası Alevi vakıfları, cemevleri ve ocaklarından oluşan 43 Alevi kurumu yöneticisi, Kadıköy’deki Şahkulu Sultan Dergâhı‘nda ortak bir açıklama yaparak Cemevlerinin ibadethane sayılmasını ve eşit yurttaşlık temelinde maddi manevi haklarının karşılanmasını istedi.
Sarıgazi Cemevi Başkanı Erdal Sağır tarafından okunan ortak açıklamada, “Yıllar önce devlet, uzun süren çalıştaylarla Alevilerin hak taleplerini dinledi. Bütün kurumlarımız ortak taleplerini devlete ve hükümete ilettiler. Bu çalıştay sonrasında geçen uzun süre içerisinde en ufak bir talebimiz yerine gelmediği gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Yargıtay kararları varken; bunları uygulamadı, iletişimler yarıda kaldı” ifadelerine yer verildi.
“Türkiye genelinde aylardır cemevlerimiz ve kurumlarımız İçişleri ve Kültür Bakanlığı yetkilileri tarafından ziyaret edilmektedir” diyen Sağır, “Bir ihtiyacımızın olup olmadığı soruluyor. Son iki günde de Marmara bölgesinde İstanbul’da toplantılara devam ediyorlar. Umarız, bu çalışma da diğeri gibi yarıda kalmaz. Demokratik, laik, hukuk devleti olarak halkımızın beklediği eşit yurttaşlık taleplerimiz gerçekleşmiş olur. Temennimiz çok hızlı karar alabilen cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin taleplerimizi kabul etmesi” diye konuştu.
Sağır, Alevi kurumlarının taleplerini ise şöyle sıraladı:
“1- Cemevlerimiz ibadethanemizdir. Bu konuda yasal düzenlemelerin yapılmasını talep ediyoruz.
2- AİHM kararları uygulanmalıdır.
3- Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararları uygulanmalıdır.
4- Eşit yurttaşlık temelinde maddi, manevi hak ve taleplerimiz karşılanmalı.
5- Devlet zorunlu din dersleri adı altında verdiği eğitimle asimilasyon politikalarından ve Alevi köylerine cami yapma politikasından vazgeçmelidir.
6- Kamuda personel alımlarında ayrımcılık yapılmamalı; liyakate göre işlem yapılmalıdır.
7- Devlet tüm inançlara eşit mesafede durmalı; inançlara ve inanç merkezlerini tarif etmemeli.
8- Birçoğu devletin elinde veya başka kimselerce işgal altında bulunan başta Hacı Bektaş Veli Dergâhı olmak üzere Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün elindeki tüm Alevi inanç merkezleri olan Şahkulu Sultan Dergâhı, Karaca Ahmet, Erikli Baba, Garip Dede vb. Alevi Bektaşi Dergâhları, Alevi kurumlarına verilmelidir.
9- Devlet televizyonlarında Alevi inançlarına yer verilmelidir.
10- Alevilere yönelik her türlü ayrımcı tutumlar, ortadan kaldırılmalı; ayrımcılık yapanlara karşı caydırıcı yaptırımlar oluşturulmalıdır. Ötekileştirilen tüm diğer gruplarla birlikte Alevileri de hedef alan nefret söylemleri, nefret suçları kapsamına alınmalıdır.
11- Alevilerin kutsal mekanlarına yönelik yağmaya son verilmelidir. Munzur Baba, Abdal Musa, Keçeci Baba ve Alevilerce kutsal sayılan ziyaretgahların bulunduğu mekanlarda, maden, taş ocağı veya termik santral yapılmasına müsaade eden yapım ruhsatı iptal edilmelidir.”
PİRHA-Alevi aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, cemevlerinin hali hazırdaki durumuna dair “İçine talip olamadığımız bir cemevi gerçekliği ile karşı karşıya kaldık” değerlendirmesinde bulunarak, “Alevi toplumu olarak Düzgün Baba’nın eteğine bile cemevi kurar hale geldik. Orada iki tane cemevi var. Hangi cemevi Düzgün Baba’dan daha büyük?” diye sordu. Küçükkeleş, Alevi hareketinin, toplumun siyasetle ilişkilenmesi üzerine mutlaka bir çalıştay, konferans ya da birçok toplantı yapması çağrısında da bulundu.
Alevi inancı bin yılların birikimiyle günümüze kadar dilden dile, gönülden gönüle, bin bir ırmaktan beslenerek günümüze kadar taşınmış bir inanç. Alevi inancının ibadethanesi dağ, taş, ağaç, akarsu, çeşme, hane (ev) kısacası tüm coğrafya olsa da günümüz dünyasında insanların bir araya geleceği, sorunlarını konuşacağı, sosyal ve kültürel aktarımların yapılacağı alanlar oluşturulmaya başlandı.
Köylerde köylünün bir araya geleceği evde cem erkanları yürütülürken, şehirlere yerleşen Alevi toplumu inançlarının gereğini yerine getirmek için cemevleri inşa etmeye başladı.
1990’lı yıllarda Alevi yurttaşların kendi imkanlarıyla aldıkları arsalarda daha sonra cemevleri yapıldı. Günümüzde ise daha çok belediyeler veya merkezi hükümetlerin desteğiyle cemevleri inşa ediliyor.
Belediyelerin cemevleri yapılırken verdikleri maddi desteğin sonuçları da ağır olabiliyor. 25 Eylül 2021 tarihinde Isparta Cemevinin açılışında, belediye başkanının “Bu cemevini ben yaptım” diyerek provokasyon yapması belediyeler ve Alevi kurumları ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tartışmalarını beraberinde getirdi.
Peki cemevleri; günümüzde asimilasyonun kıskancında olan, Alevi kimliği inkar edilen, inanç merkezlerine ‘cümbüş evi’, ‘sosyal tesis’, ‘kültür evi’ denilen Alevi toplumunun inançsal, sosyal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılıyor mu?
Hükümet ve belediyelerle doğru bir ilişki kuruluyor mu? Alevi kurumları ve inanç önderleri cemevlerini inancın gereklerini yerine getirecek noktaya taşıyor mu?
Tüm bu soruları ve daha fazlasını Alevi kurum başkanlarına, inanç önderlerine ve yazarlara sorduk.
Alevi aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş, cemevlerinin günümüzdeki durumuna ilişkin sorularımızı yanıtladı.
“İÇİNE TALİP OLAMADIĞIMIZ BİR CEMEVİ GERÇEKLİĞİ İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
PİRHA: Cemevlerinin yapılma fikri nasıl doğdu? Cemevlerinin tarihsel arka planını aktarabilir misiniz?
ÇİLEM KÜÇÜKKELEŞ: Kendi kişisel tarihimle başlayayım. O dönemlerde Alevi kurumlarında görev alan biri değildim. 1989 yılında İstanbul’a ilk taşındığımızda ailelerimiz, herhangi bir yere değil de, aslında İstanbul’daki üç büyük dergâh olan Karacaahmet, Şahkulu ve Garip Dede Dergâhı’nda daha çok ibadete giderler, niyazlarını dağıtırlar ve oraları ziyaret ederlerdi. O zaman için üç dergâhın tarihselliği, kutsallığı gerçekten de Alevi toplumu için büyük değer taşıyordu.
Henüz cemevleri açılmadan önce de cenaze yemeklerine ilişkin köy dernekleri daha çok kullanılıyordu. Daha sonra zamanla cemevlerinin açılması ve neredeyse herkese ulaşılabilecek mesafede cemevinin oluşması ile yavaş yavaş toplumun da cemevlerine alışmasına yol açtı. Artık cenazeleri kaldırma, kırk lokmaları ve onun dışında perşembe günleri gidip cemlere katılma kısmında toplum cemevlerine alışır hale geldi.
Ama benim de çevremde gördüğüm ilk yaklaşım, mutlaka kutsal bir mekân arayışı vardı. O mekanlarda dediğim gibi Karacaahmet, Şahkulu ve Garip Dede Dergâhıydı.
Sonrasında ise şöyle bir şeye evrildi. Sanırım Alevi kurumlarının da biraz konuşup, tartışıp, ortaklaştığı noktalardan biri olan; “Gelecek nesillere nasıl aktaracağız inancımızı?” kaygısı, cemevinde temsili bir Aleviliğin de gelişmesine yol açtı.
Yani daha önce hiç köylerinde görmedikleri bir cem formatı ve toplumun hiç katılmadığı daha çok seyrettiği, orada bulunup dönem dönem duygusunun yoğun olduğu, mesela 12 İmamlar sürecindeki gibi daha sık gidip, oralarda gözyaşı döktüğü, bu kentteki yalnızlığını paylaştığı, toplumunu bulduğu, buluştuğu bir merkeze dönüşmüştü.
Temsili Alevilik meselesi de aslında en çok da cemevleri sürecinde gelişen bir şeydi. Çünkü herkesin kendi dedesini, pirini bulamadığı yani herhangi bir dedenin hizmet verdiği bir yerde talipliğinden aslında ödün vererek gidip cemlere katılan ve o cemleri tutan pirlerin de, katılan herkesin kendi talibi olmadığının bilinciyle de daha çok toplumun sohbet etmediği, topluma bir şeylerin anlatıldığı; on iki hizmetlerin görsel olarak farkındalık yarattığı cemlere dönüştü. Ama vurgulamak istediğim daha çok gerçeğini bulamayan temsili bir Aleviliğin başladığı bir yere dönüştü.
Cemevleri elbette ki çok önemli. Çünkü cemevinin olduğu bir mahallede şunu çok rahatlıkla gözlemliyoruz ki, oradaki Aleviler, Aleviliklerini çok daha net ifade eder hale geldiler. Ama cemevlerinin nasıl olacağı, nasıl evirileceği, toplumdaki karşılığının ne olacağı gibi konular çok fazla tartışılmadığı için herkes kendi hukuku, kendi ihtiyacı ve doğrultusunda kurduğu cemevinde gerek kendi bakış açısıyla kendi bildiği kadarıyla bir Alevilik yürüttü.
Toplamda şu çelişkiye hep beraber düştük sanırım. Alevi hak mücadelesi için kurulan, Alevilerin özellikle talepleri noktasında mücadele etmek üzere kurulan birçok kurumun cemevleri oldu. Çünkü toplumun böyle bir ihtiyacı vardı. Bu arada inanca mı hizmet edecek yoksa hak mücadelesini mi yürütecek gibi çok büyük bir çelişkiyle karşı karşıya kaldık.
Ama genel gözlemim şudur ki; 1989’dan bu yana genel olarak gidilen, ziyaret edilen ama oranın nasıl olması gerektiği konusunda taliplik görevini görmeyen bir Alevi toplumu ile karşı karşıyayız.
Kendini o kurumların yönetimlerine teslim eden, daha çok o kurumların iradesi doğrultusunda cemevlerine dahil olan, sözünü fazla söyleyemeyen bir toplumla karşı karşıyayız. Bunda sadece toplumu suçlamak gibi olmasın ama bu kanalları açmayan cemevi yönetimleri ile de karşı karşıya kaldık. Aynı zamanda ciddi anlamda yabancılaşmış bir Alevi toplumu kentlerde oluştu. “Nasıl bir cemevi?” sorusu hepimizin kafasında yer aldı. Neye hizmet edecek? Toplumun neresinde duracak? Gerçekten bugün en büyük talebimizi dahi tartışır hale geldik.
İbadethane sayılması meselesinde bir kısım Alevi “Zaten burası ibadethanemiz gidiyoruz” ama bir kısım da “Buranın mutlaka bir hukuki güvencesi olması gerekiyor” diyor. Bu konuda henüz hemfikirleşemedik. Bugün hemen hepimizin yakınında bir cemevi bulunuyor. Kentlerde yoğun sayıda cemevi oluşturuldu. Şöyle tabir ediliyor ya, “İçini dolduramadığımız.” Belki de doğru bir tabir değil ama içine talip olamadığımız bir cemevi gerçekliği ile de karşı karşıya kaldık.
“CEMEVLERİNİ NASIL YÜRÜTECEĞİZ, SORUSUNA ORTAK CEVAP VEREMİYORUZ”
-Yasal statüye kavuşmamış cemevleri gerçekliği var. Değişik adlar altında açılan bu cemevlerinin büyük çoğunluğu yerel yönetimler veya merkezi hükümetler tarafından yapılıyor. Bunu, yönetimsel ve inançsal yansıması bakımından nasıl okuyorsunuz?
Alevi hak mücadelesine ilişkin Türkiye’de bir demokratik Alevi hareketi oluştu. Bu hareketin en büyük oluşma gerekçelerinden biri de Cem Vakfı’nın kurduğu çizgiyi doğru bulmama; mütemadiyen devletle ilişkilenerek yol yürüme, devletin çizdiği sınırları içerisinde kalma ve bunun gibi bir çok eleştiriden kaynaklı Türkiye’de bir demokratik Alevi hareketi oluştu.
Ama maalesef bugün geldiğimiz noktada şu soru işareti ile hepimiz karşı karşıyayız. İtiraz ettiğimiz Cem Vakfı’nın, devletle ilişkilenmesinde bugün biz neredeyiz? Biz nasıl ilişkileniyoruz? Bizim ilişkimiz doğru ilişki mi? Bu soruları gerçekten de cevaplayamıyoruz.
Çünkü hepimizin gördüğü bir gerçeklik var. Aleviler daha çok toplumlara söz söyleyen, kendi ihtiyacını kendi gören, aslında devletin bunun dışında kalmasını hep doğru bulan ve kendisini de devletten uzak tutan bir toplumken; bugün yok sayıldığı, adının konulmadığı coğrafyada bir ilişki gelişiyor.
Bu ilişki maalesef ki belediyelerle, iktidarla yapılan ilişkide daha çok maddi meseleler konuşuluyor. Yani maddi olarak yardımlar, cemevlerine tahsis edilen araziler, kum, çimento ve benzeri ilişkilenmeler daha çok gelişti. Burada belki, “Çok sayıda cemevine ihtiyaç vardı ve toplumun bu ihtiyacını gidermek için artık dayanışma yeterli değildi” gibi bir cevap gelebilir. Ama o zaman da şöyle bir soru ortaya çıkar: Bir şekliyle gerçekten de toplum böyle mi düşünüyor? Herkes kendi mahallesine bir cemevi mi istiyor? Yoksa hakikatli, kapısını öptüğü, eşiğine basmadığı gerçekten de kendisini hissettiği cemevi mi istiyor? Bunun için tartışma yürütecek bir mecra da yok maalesef.
Yani durumumuz şöyle: Çok itiraz ettiğimiz iktidar gibi yine kendi iktidarımızı, kendi ısrarımızı istediğimiz, toplumun da buna tabi olduğu bir noktadayız. Belki en büyük sorunumuz olan “Cemevlerini nasıl yürüteceğiz?” sorusuna derli toplu cevap vereceğimiz, ortak tartıştığımız, birlikte söyleştiğimiz bir mesele maalesef gelişmedi.
Herhangi bir ilçedeki bir cemevi karar veriyor ve belediye ile ilişkiye geçiyor. Ondan bir şeyler istiyor. Ama o cemevine gelecek Alevinin talebi mi bu? Bence soru işareti. Bence mesele değil ama ona sorulmuyor zaten. Orada bir yer açılıyor toplum da oraya gidiyor. Belki Isparta’daki örnekteki gibi ilk defa oranın betonunun belediye başkanın attığını öğreniyor. Bütün bunlar konusunda gerçekten demokratik ve toplumsal bir işleyişin olduğunu düşünmüyorum.
Bizde de kararlar dar bir çerçevede veriliyor. Toplumla bunun ilişkisi kurulmuyor. Cemevlerini yaşatacak toplumun talebinin, isteğinin ne olduğu sorulmadan onlar yerine karar verilip bir şeyler yapılıyor. Sorun demokratik olma meselesi.
En çok demokratik olma konusunda Alevi toplumu istekli iken, bu ülkede demokrasi olmadan yaşam hakkının kalmadığını fark ederken, tam tersi kendi içinde bir demokratik ilişki kurulamıyor ve toplum adına karar verilip; Gani Başkan’ın da (Gani Kaplan) söylediği gibi bin yıllık tarihini götürüp kum ve çimentoyla ifade bulma şekline dönüşebiliyor. Bu ilişki doğru bir ilişki değil.
“SİZ YOKSANIZ VERDİĞİ HİÇBİR ŞEY DE YOK DEMEKTİR”
Yani siz yoksanız verdiği hiçbir şey de yok demektir. Alevilik var mıdır, önce herkes bunu kabul etmeli. Aleviliğin bir inanç mı olduğu, bunun ibadethanesinin ne olduğu, kendisini nasıl ifade ettiği ve benzeri soruların bir cevabı hem yerel yönetimlerde hem iktidarlarda olmadığı sürece yaptığımız önerilerin de yarını gerçekten belli değil. Alevi toplumunun da yarını belli değil. Doğru olan ilişkilenme öncelikle var olduğumuzun kabul olması noktasındadır.
“HANGİ CEMEVİ, DÜZGÜN BABA’DAN DAHA BÜYÜK?”
-Belediyeler tarafından yapılan cemevleri henüz açılma aşamasında dahi sorunlar çıkıyor. Belediyeleri yapım aşamasına katmadan, Alevilerin lokmalarıyla mütevazı cemevleri yapılamaz mı? Ayrıca Alevi toplumunun çok sayıda ve büyük cemevlerine ihtiyacı var mı?
Bahçesi olmayan, gölgesinde oturacağımız bir ağaç olmayan hiçbir yerin Alevilerin ibadethane anlayışına uygun olmadığını düşünüyorum. Bu kadar beton, taş bize göre değil. Öyle yerler var ki; kapıdan içeri girip üç adım atabileceğiniz, boşluk bile kalmayan, o arazinin komple betonla çevrildiği cemevleri bile var.
Bunların Alevi öğretisine, anlatısına, felsefesine uygun olduğunu düşünmüyorum. Biz bir ağacın gölgesinde bile cem tutabilecek, bir evin önünde perdeyi çekip cenaze kaldırabilecek toplumlarız. Elbette ki başka niyetlerimiz de var. Oralarda başka etkinlikler yapmak için çeşitli ihtiyaçlarımız olabilir. Ama bu şekillenme bu ihtiyaçları karşılayan bir noktada olduğunu düşünmüyorum. Bahsettiğim gibi bir dut ağacı yoksa o cemevinin bahçesinde bir yaşlının gelip oturup nefes alacağı bir bahçesi yoksa bunun çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum.
Dünyanın ve doğanın hâkimi sananlara karşı “Hayır, bu doğa da var ve bu doğadaki her şey canlı” diyen bir Alevi toplumunun bu kadar cansız mekanlar oluşturmasını doğru bulan biri değilim.
Cemevine ihtiyaç olup olmadığını asla tartışmıyorum ama böyle bir cemevinin asla ihtiyaç olmadığını rahatlıkla ifade edebilirim.
Alevi toplumu olarak Düzgün Baba’nın eteğine bile cemevi kurar hale geldik. Orada iki tane cemevi var. Hangi cemevi Düzgün Baba’dan daha büyük? Hakikaten anlamakta zorlanıyorum. Ya da yol erenlerinin mezarlarına gidip gök kubbe dikiyoruz. Betonla kapatıyoruz. Oysa ki gökyüzü onların en büyük yorganıdır. İşte heykel meselesiyle, müze meselesiyle yani bizim dışımızda olan kentleşmeyle öğrendiğimiz kültürlere yönelik bir açılmamız var.
Bu binalaşma ve betonlaşma, yol erenlerinin mezarının yanına bile cemevi dikme, yirmi tane hanenin olduğu köye cemevi yapma halinin toplumu biraz da betona kapatma hali olduğunu düşünüyorum.
“BİR KÖYÜN CEMEVİNE İHTİYACI OLDUĞUNA HİÇ BİR ZAMAN İNANIMIYORUM”
Bir köyün cemevine ihtiyacı olduğuna hiçbir zaman inanmıyorum. O köyün evlerinin hepsinin köyde yaşayan herkese açık olduğunu bildiğim için inanmıyorum. Çok kalabalık köylerin morg ve benzeri ihtiyaçları olabilir. Ama mesela Ağbaba’nın (Ağbaba Türbesi) üzerine beton dökme ihtiyacının olduğunu düşünmüyorum.
Bu noktada bir tutum alınmalı. Bu noktada bir yöntem geliştirilmeli. Türkiye’de daha önce en eski cemevleri araştırıldı. Aleviler ne zaman cemevi yaptılar? Nasıl yaptılar? Bu konuda çeşitli araştırmalar da yapıldı. Emek verenler oldu. Bu bilgilerde dikkate alınmıyor belki. Alevi olmayan bir müteahhite kültür merkezi adı altında büyük binaların projeleri çizdiriliyor.
Büyük binalarla büyüdüğümüze belki inanıyoruz. Tam tersi diktiğimiz her büyük bina bizim de dergâh dediğimiz bu dünyaya artık dergah demediğimiz, kendimize özgün mekanlar yarattığımızın ispatına dönüşüyor. Bunu doğru bulan biri değilim.
“DEVLETTEN DEĞİL, TOPLUMDAN BİR ŞEYLER İSTEMEK GEREK”
-Isparta Cemevinin açılışında yaşanan provokasyonda da görüldüğü üzere Alevilik ve Aleviler belediyeler üzerinden dizayn edilmek isteniyor. Sizce Alevi kurumlarının, cemevlerinin yerel yönetimler ile ilişkilenme boyutu ne durumda ve nasıl olmalıdır? Alevi kurumları, belediyeler ile hangi sorunları yaşıyor?
Siyasetle ilişkimiz biraz beton, demir, kum, çimento üzerinden ya da arsa üzerinden olunca; “Verdik ya, daha ne istiyorsunuz?” cevabı ile karşı karşıya kalmamız kadar doğal bir şey yok. Bunu normalleştirmiyorum. Asla öyle anlaşılmasın. Ama uzundur böyle bir ilişki var ve bu ilişki bizim o mekanlarda sözümüzü gerçekten daraltan bir noktada. O kurumlara isteyen devlet yetkilisi istediği şekilde gidip; İstanbul’da gördük aşurenin üzerine bayrak bile yaptırabilir hale geldi. Ya da lokmalar dağıtılırken de hep devletten birileri buralara gelir. Şöyle bir şey dayatılıyor Alevilere. İşte çimento, arsa isteyin. Biz de dönem dönem yanınızda gözükürüz. Bu mesele bu kadarla kalsın. Başka bir şey talep etmeyin.
Isparta’nın, aslında gelmekte olanın kendini haykırıp, geldim dediği yer olduğunu düşünüyorum. İlk kez yaşanan, ilk kez deneyimlenmiş bir şey gibi yaklaşılıyor. Ama aslında uzundur hem belli siyasi çevrelerin, hem devlet erkanının neredeyse bizim ritüellerimize kadar katılan; aslında cemevlerine çöken mi diyelim, yeni bir tabirle bir pozisyona evirildiler. Siyasetle böyle ilişkilenilmez diye uzun zamandır itiraz ediyorduk. Bu kadar dağınık da ilişkilenilmez. Yani her şube, her cemevinin gidip kendine göre yerel yöneticilerle ilişkilenebiliyor.
Isparta ile ilgili mücadele etmek istiyorsak hakikaten derhal Alevi kurumları özellikle demokratik Alevi hareketi, toplumun ortak söyleşebileceği bir mekân kurmak zorunda. Yani Alevi toplumu bu ilişkilenmeye ne diyor, nasıl değerlendiriyor, neresinde durmak istiyor ya da siyasetle ilişkilenecekse eğer ilişkilenme konusunda ne öneriyor, mutlaka tartışmak zorunda.
Nereyle, ne şekilde ilişkilenirseniz ilişkilenin ama Alevi olarak ilişkilenelim. Yani ben cemevine kum, çimento istemenin bir müteahhit ilişkilenmesi olduğunu düşünüyorum. Bir Alevi ilişkilenmesi olduğunu düşünmüyorum. Doğal olarak da bu ilişkilenme haline ilişkin mutlaka çalıştaylar, konferanslar yapıp; bu işin tarzını artık ortaya koymaya, bu tarzın dışına çıkana da gerçekten tutum almaya toplumsal olarak çok ihtiyacımız var.
Bir diğeri Gani başkanın (Gani Kaplan) kürsüde söylediği cümleler açısından şunu da çok düşündüm. Yani yeni bir döneme giriyoruz. Türkiye toplumu da fark ediyor. AKP’nin iktidar süreci bitiyor. Türkiye ve dünya açısından aslında yeni yüzyılın şekillendiği günlerden geçiyoruz. Bu şekillenme halinde Alevi toplumunun maalesef mesajı, siyaseti ya da ne demek istediği açık açık meydanda değil. Sürekli cemevi açan Alevi kurumları meydanda.
ALEVİ TOPLUMU MEYDANLARDA SÖZÜNÜ SÖYLEMELİ
Asıl söylenmesi gereken sözü Isparta’da söylediği anda Gani Başkan iktidarın, iktidar çevresinin belki de gelecek dönem iktidar olanların refleksini çok net hep birlikte gördük. Vali beye iletsin diyor Gani Başkan. Vali beye mikrofondan iletilecek çok fazla bir şey yok. Alevi toplumu meydanlarda sözünü söylemeli daha önce söylediği gibi. Bu konuda tecrübesi de büyüktür bu toplumun. Büyük mitingler kurmuş, önemli çalıştaylarını yapmış bir toplumdur. Benzeri yol ve yöntemlerle hem gelecekte olan iktidara hem de geçmişte, şu anda da var olan iktidara toplumun sözünü söylemesi gerekiyor.
Yani bir valiye değil tüm Türkiye kamuoyuna söz söylemek gerekiyor. Özellikle biz Aleviler olarak şunu en iyi bilenlerden biriyiz. Türkiye toplumu ikna olmadığı, toplum kabul etmediği sürece iktidarlar ne bunu gerçekleşebilir ne de bunun için demokratik bir yapı oluşturma halleri olabilir. O yüzden devletten değil toplumlardan bir şeyler istemek gerek.
Toplumlardan isteyeceğimiz şeyi de, kuracağımız meydanlarda, söyleyeceğimiz cümlelerle yapabiliriz. Bizim uzundur sözümüz eksik. Bir de Isparta’da bir anda söyleyince karşı tarafın refleksini hep beraber gördük. Belediye başkanı yapacağını yaptı. Yani savunduğu fikri, iktidar olma halini hep birlikte gördük.
Orada Gani Başkan’ın sözüne sahip çıkmayanlar açısındandır bizim en büyük soru işaretimiz. Ben mesela şunu beklerdim; hangi kurum başkanı varsa, “Kürsüden in” dediği anda o kürsüye birikmesini ve “Bu kürsü, cemevi bizim, cümlemizi burada eksiltemezsiniz” demesini beklerdim.
Bir diğer dikkat çeken nokta ise Gani Başkan’a “Son cümleni kur ve in” diyen Aleviler var. Yani “Bu hepimizin talebidir” deyip; “Nasıl bu talebe karşı çıkarsınız?” değil. “Aman orada bir kargaşa çıkmasın” diyen Alevilerle karşı karşıya kaldık.
Bir diğeri bahsi geçtiği için ifade etmek isterim. “Hem de bir kadın başkan” cümleleri kuruldu. Bunu yapan işte Isparta cemevi başkanının kadın olması üzerinden, “hem de bir kadın” yaptı bunu diyen, aslında sanki ilk defa bir belediyeden bir şey alınmış da ilk kez bir belediye başkanı da böyle sıcak ilişki kurulmuş da bu da kadınmış gibi bir yaklaşım var. Bunu, Alevi kadınlar olarak kabul etmediğimizi ifade etmek isterim. Amerika’da George Floyd öldürüldükten sonra gelişen siyahi eylemlere Donald Trump “Yağmacısınız” demişti. O dönem bir siyah kadın bence yüzyılın sözünü söyledi. “Yağmacıysak sizden öğrendik” diye. Kadınlar bunları yapıyorlarsa en çok erkeklerden öğrendiler.
Çünkü erkeklerin kurduğu sistem böyle bir sistem. Vali, kaymakam ağırlama, belediyelerle ilişki geliştirme hani toplamda kaç cemevi başkanı kadın var ki, bir de kadın cümlesini kurmak sanki kadınlar bu sistemi böyle kurmuş böyle işletiyorlar da, bir genel başkanın yanında durmamış da gibi bir hikâye geliştirmek. Kadınlar bu yol, yöntemleri erkeklerden öğrendiler. Erkek sistemini kadının da uyguladığı hale getirdiğimizi en çok tartışmamız gerekiyor.
“TALEPLERİMİZ GÜNCELLENMELİ”
Taleplerimizi güncelleyerek, yeni inşa olacak iktidara hem şu anda iktidar olana güçlü ifade etmemiz gerekiyor. Bu şekilde artık kabul etmeyeceğimizi bundan sonrasına ilişkin bu yasaklı, yok sayma halini asla kabul etmeyeceğimizi, özgürce inancımızı yaşamak istediğimizi, bu yönlü bir siyasetle ilişkilenmek gerekiyor.
Yani biz toplum olarak bir partinin iktidara gelmesinin sağlayıcısı olamayız. Bir yerde oy biriktirip; o partiyi bu ülkenin birinci partisi yapma sorumluluğuyla ilişkilenmemeliyiz. Tam tersi kim iktidar olacaksa hak ve taleplerimize nasıl cevap verecek; bizim için önemli olanın bu olduğunu göstermemiz gerekiyor. Yeni bir dönem oluşuyor ve yeni dönemde bir kez daha böyle yaşamaya devam edemeyiz. Bunun hem haklı mücadelesini, hem doğru cümlesini, hem de siyasetle böyle ilişkilenerek yeni dönemde toplumsal kazanımlara önem vermek gerektiğini düşünüyorum.
“ASİMİLASYONLA MÜCADELENİN EN ÖNEMLİ YOLLARINDAN BİRİ KADINLARLA BİRLİK OLMAKTIR”
-Kadınların Alevi hareketi, kurumları ve cemevlerindeki yerini nasıl görüyorsunuz? Bu konuda neler söylersiniz?
Bugünkü itiraz ettiğimiz halin genel olarak inşaasını yapanlar gerçekten de erkekler oldular. Kadınlar hem yönetme konusunda çok fazla buralarda bulunmadılar; hem de sözleri, cümleleri, vicdanları, akılları ciddiye alınmadı.
Alevi kadınların olmadığı bir Alevi kurumlaşması yaşanıyor. Her yerde erkekler var ama nerede kadınlar var? Bahsettiğiniz bir hizmette var. Ki bu hizmeti biz erkeklere yapmıyoruz, Hakk yolunda hizmet ediyoruz. Erkekler gelip de karınlarını doyursun diye değil.
Cemlerin hepsinde en çok kadınlar var. İnançta hala bağını ciddi koruyan, hala bu mekanlara en saygılı yaklaşan, değer veren, kıymet veren, bu mekânın hangi işi varsa hiç gocunmadan el atan kadınlar var. Ama buna rağmen bahsettiğimiz gibi bizim de demokratik olmayan yapılaşmamız var. Demokratik olmayan hiçbir alanda kadınların yönetmeye talip olma hali çok fazla gelişemiyor. Buralarda iktidarlarmış yönetimlere bulaşmak yerine sanırım kadınlar hizmeti daha Hakk’a hizmet olarak görüyorlar ve oralardan duruyorlar.
Ama belki bundan sonrası için şuna dikkat etmek gerekiyor. Bu kadar erkekleşme halinin getirdiği iktidara, sisteme benzeme halleri de Alevilik açısından büyük bir tehlikeye yol açar hale geldi. Kadınlar bu tehlikeliyi görmeli.
Cemevlerinde mutlaka inançtan yana cümlelerini kurmalılar ki yol biraz bir olabilsin. Yoksa şu anda Alevilerde birlik kelimesini kullanabilecek durumda değiliz. Ne doğayla, ne yaşlımızla, ne çocuğumuzla, ne de kadınlarımızla birlikteyiz.
BİRLİK YOKSA ALEVİLİK YOK
Büyük bir dağılma var. Birlik yoksa Alevilik yok aslında. Bunu açık ifade etmek gerekiyor. Kadınlar, çocuklar, doğa, birlik yoksa orada Alevilik olduğunu kimse iddia edemez. Ama temsili Alevilik var. Yani temsilen Alevileri anlatan ritüeller var. Bu anlamıyla kadınlar da şu tehlikeyi biraz görmeli. Sonuçta bugün yaşadığımız hiçbir şey sadece bugünden ibaret değil. Bugün hem dünü hem de yarını kurandır. O zaman bugünü iyi kurmak gerek ki, yarın da iyi gidebilirsin.
Asimilasyonla mücadelenin en önemli yollarından biri kadınlarla birlikte olmaktır. Bu toplum en çok bedeli kadınlarla birlikte geçmişte ödedi. Birlikte ibadet ettiği için hakarete uğradı. Birlikte yol yürüdüğü için başka bir yere konulmaya çalışıldı. Fetvalar çıkarıldı. Yakıldı, yıkıldı ve benzeri bir dünya zulüm gördü.
Doğal olarak da bu birliğe, doğru sahip çıkmak; birlikte olmazsak Alevi toplumu çok daha büyük bir asimilasyona karşı karşıya kalacağını görmeli ki; devletten çok belki şu an biz birbirimizi asimile eder hale geldik.
Suçu birine atmak kolay ama “Biz içeride ne yaşadık?” kısmında bizde kendi içimizde bir asimilasyon geliştirdik. Dahası asimilasyonların bir göstergesi de kadına yaklaşımdadır. Bunu ciddiye almak, “Birlikte olmalıyız” diyen erkeklerle aslında yürüyüp birlikte bu işi götürebilmek önemli. Bu sadece kadınların sorunu değil. Kadınlar bu durumdaysa belki en çok sorumluluğu Alevi erkekler üzerine almalı ve bunun böyle olmayacağını çok daha iyi kavramalı.
Gerçekten birlik kelimesi insanlığa da, topluma da, Alevilere de en büyük çağrıdır. Bir olmak tabi ki, tek olmak değil, birlikte olmak, daha fazla birlikte olursak çözebilir, güçlü olabiliriz.
O yüzden de belki bir olma noktasında ciddi emek harcamak gerekiyor. Bir diğeri de Alevi kurumlarına ama özellikle demokratik Alevi hareketine çağrımdır. Isparta’da yaşananı sadece tepki gösterilen, kınanan bir noktada bırakmayıp bir an önce Alevi hareketinin, toplumu siyasetle ilişkilenmesi üzerine mutlaka bir çalıştay, konferans ya da birçok toplantı yapıp artık bu ilişkiyi daha toplumsal kurmak gerektiğinin çağrısını yapayım.
PİRHA-Malatya Kürecik’te bulunan Karaoğlan ziyaretine dair PİRHA’ya açıklamalarda bulunan Ali Şükran Akgök, ziyaretin yakınında NATO Radar Üssü’nün olduğunu ifade ederek, “Kutsallarımızın üstünde NATO üssü var. Füze-radar üsleri koyuldu ziyaretlerimizin üzerine. Bu durum bizim için ayrı bir üzüntü kaynağıdır” dedi.
Malatya’nın Akçadağ ilçesinde bulunan Kürecik Kültür Merkezi ve Cemevi faaliyetlerini sürdürüyor. Bölgede bulunan Karaoğlan Ziyareti ise NATO radar üssünün yakınında bulunuyor. 2012 yılında kurulan Kürecik üssü, NATO’ya olası balistik füze saldırılarına karşı erken uyarı hizmeti sağlıyor. Karaoğlan ziyareti ile cemevi ve halihazırda devam eden çalışmalara dair Ali Şükran Akgök, PİRHA‘ya konuştu.
“KUTSALLARIMIZIN ÜSTÜNDE NATO ÜSSÜ VAR”
Emekli öğretmen olduğunu ve köyüne döndüğünü ifade eden Akgök; “Hayatımı bundan sonra inandığım şekilde devam ettirmeye çalışacağım. Kültürümüzde ziyaretlerin çok önemli bir yeri vardır. ‘Jiar’ sözcüğü yaşadığımız alan, hayatı paylaştığımız alan demek. Karaoğlan Ziyareti, Kepez Köyü’nde bulunuyor. Kutsallarımızın üstünde NATO üssü var. Füze-radar üsleri koyuldu ziyaretlerimizin üzerine. Bu durum bizim için ayrı bir üzüntü kaynağıdır” diye konuştu.
Akgök, ziyaretin çevresindeki ağaçların da kutsal olduğunu belirtirken, ağaçları kesmediklerini, kırmadıklarını söyledi. Akgök ayrıca bir sene içerisinde 5 bin ağaç diktiklerini de kaydetti.
“DAD ŞUBESİ AÇMA ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR”
Bölgede süren çalışmalardan da bahseden Akgök; “Her köyden kadın ve erkeklerin eşit katılımını sağlamak istiyoruz. Bir meclis oluşturmayı hedefliyoruz. Güzel bir heyecan yarattık. İnsanların umutları var ve bunu yeşerteceğiz. Artık doğamıza ve köylerimize dönmek istiyoruz. Kutsallarımızı korumak istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Kürecik Kültür Merkezi ve Cemevinin yanındaki ağaçlık alanın Sinan Cemgil ve arkadaşlarının isimleriyle anıldığını vurgulayan Akgök; Gezi direnişinde hayatını kaybedenler için de ağaçların dikildiğini ve isimlerinin bu ağaçlarda yaşatıldığını söyledi.
PİRHA-8 Ekim’de Türkiye’de vizyona girecek olan ‘Hakikat’ filminin oyuncusu Bülent Emrah Parlak ile yapımcısı Özer Çalık PİRHA’ya konuştu. “Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşünüyorduk” diyen Çalık, filmin kooperatif anlayışla yapıldığını ifade etti.
Şeyh Bedreddin ve onun öğretilerinden etkilenen Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in eşitlikçi isyanını konu alan ‘Hakikat’ filmi, 7 Ekim’de Avrupa’da, 8 Ekim’de de Türkiye’de vizyona girecek.
Film’de Börklüce Mustafa’yı canlandıran oyuncu Bülent Emrah Parlak ile yapımcı Özer Çalık, PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.
“BÖRKLÜCE MUSTAFA’YI CANLANDIRMAK BAMBAŞKA BİR HİS”
Filmde, bir dönem ve o döneme ait sorunların anlatıldığını belirten Parlak; “Güncel bir film diyebiliriz. Her dönemde aynı sorunlar ve çözümleri var. Ama tabi ki bir dönemi ve o dönemin sorunlarını anlatıyoruz. Bu dönemde de karşılıklarını bulabilecektir seyirci” dedi.
Parlak, filmde canlandırdığı Börklüce Mustafa ile ilgili olarak da, “Duygusal olarak bambaşka bir his. Çünkü tarihsel olarak hem tanıdığım, bildiğim ve yakınlık duyduğum bir karakterdi. Oynamaktan çok büyük keyif ve mutluluk aldım” ifadelerini kullandı.
Filme destek veren birçok kurum ve kişinin olduğunu kaydeden Parlak, “Destek verenler aynı zamanda filmin ortakları. Bu anlamda çok örnek teşkil edecek bir film. Aslında çok başarılamayan bir durum bu. Herkesin bir ucundan tutup bir şeyi ayağa kaldırması dönemimizde çok zor” diye konuştu.
“SİNEMADA YENİ BİR YOL YARATMAMIZ GEREKİYORDU”
“Sinemada yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşünüyorduk” diyen yapımcı Çalık, “Dünyada ve Türkiye’de genelde zengin bir yapımcının vermiş olduğu parayla film çekilir ya da büyük yapımcı şirketleri çeker. Ya da Kültür Bakanlığı’na başvurursun. Hepsinde bir otokontrol vardır. Sisteme dokunmama, oyuncuları seçerken, “O oyuncuyu seçmeyelim” denilerek, siyasi olarak baskı uygulanır. “Hikayemiz daha yumuşak olsun” gibi bin tane sorun vardı.
Biz bunları nasıl aşacağımızı bir yıla kadar tartıştık. Yeni bir yol yaratmamız gerektiğini düşündük. Kooperatif anlayışıyla yaptık. Şirketin ismini de o yüzden ‘İmece’ koyduk. Aşure yaparmış gibi herkes bir şey getirecek, katacak dedik. Sonrasında da hep beraber paylaşacağız; o aşureyi hep beraber yiyeceğiz. Bu şekilde yola çıktık. Bizden sonra da insanlar doğru yaptığımız yanları örnek alsınlar” şeklinde konuştu.
“BİR TEKSTİL İŞÇİSİNİN 5 METRE KUMAŞ GETİRMESİYLE BAŞLADI BU HİKAYE”
Çalık, yapım sürecinin en büyük sıkıntısının inanç olduğunu söylerken; “Biz bu filmi kapı kapı dolaşarak yaptık. İnsanlar yapacağımıza değil de yapamayacağımıza çok inandılar. Biz yapamazsak; bizden sonra da bir umutsuzluk oluşacaktı. Biz bunu başaracağız, diyerek yola çıktık. Olmasaydı eğer geriye çok büyük bir umutsuzluk bırakacaktık. Belki de 10-20 yıl kimse böyle bir işe kalkışmayacaktı. İnancı tekrardan hareketlendirmemiz gerekiyordu.
Sanat, ekonomik krizin çok büyük olduğu ve pandemi gibi sorunun olduğu bir dönemde geriye bırakıldı. Sanatın gücü unutuldu. Biz bunu tekrardan ayaklandırmak istedik. Asıl sorunu orada yaşadık. Osmanlı ordusu 20-25 binken Börklüce’nin ordusu 10 binlerdeydi. 10 bin olduğu için kaybetmedi. Diğer 10 bin gelmediği için kaybetti. Diğer 10 bin gelmiş olsaydı bambaşka bir tarih yazılacaktı. Şu an başka şeyler konuşuyor olacaktık. Bir tekstil işçisinin 5 metre kumaş getirmesiyle başladı bu hikaye. Bunu büyük bir gurur olarak gördük” ifadelerini kullandı.
PİRHA-HDP Şırnak Milletvekilleri, zırhlı aracın çarpması sonucu yaşamını yitiren 7 yaşındaki Miraç Miroğlu ile ilgili olarak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya soru önergesi verdi. Önergede, “Zırhlı araç kazalarının hepsinin Kürtlerin yoğun yaşadığı şehirlerde yaşanması ve ölenlerin nerede ise tamamının Kürt olması tesadüf mü?” diye soruldu.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi’nin paylaştığı rapora göre son 10 yıl içinde zırhlı araçların karıştığı 63 kazada, 16’sı çocuk, 6’sı kadın olmak üzere toplam 36 kişi öldü, 85 kişi yaralandı.
Şırnak’ın İdil ilçesinde 3 Eylül günü zırhlı polis aracı 7 yaşındaki Miraç Miroğlu’na çarptı. İdil Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Miroğlu, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
“CEZASIZLIK POLİTİKASI YENİ CİNAYETLERE SEBEP OLUYOR”
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Şırnak Milletvekilleri de Miraç Miroğlu’nun hayatını kaybetmesine ilişkin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun cevaplaması isteğiyle soru önergesi verdi. Şırnak Milletvekilleri Nuran İmir, Hüseyin Kaçmaz ile Hasan Özgüneş‘in imzalarıyla verilen önergede, zırhlı araç sürücüsüne “Sen git, pazartesi gel, ifadeni alırız” denildiği yönündeki iddia da soruldu.
2009 yılından itibaren bölgede 20’si çocuk, 40’tan fazla kişinin hayatını kaybettiğini belirten vekiller, cezasızlık politikasının yeni cinayetlerin yaşanmasına yol açtığını kaydetti.
Önergede, 2017 yılında Şırnak’ın Silopi ilçesinde evleri içerisinde zırhlı araç çarpması sonucu yaşamını yitiren 7 yaşındaki Muhammet ve 6 yaşındaki Furkan Yıldırım kardeşlerin hukuk mücadelesinde yaşananlar hatırlatılarak, “Cezasızlık politikalarında devam eden ısrar ise Şırnak’ın İdil İlçesi’nde yeni bir cinayete mahal vermiştir” denildi.
“ZIRHLI ARAÇ KAZALARINDA ÖLENLERİN KÜRT OLMASI TESADÜF MÜ?”
Önergede, “Özelde Şırnak ve ilçelerinde genelde ise Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları kentlerde kişi başına neredeyse bir güvenlik görevlisi düşmekte, sokaklarda devriye gezen zırhlı araçların hiçbir trafik kuralına uymadan mahalle aralarındaki dar sokaklarda aşırı hız yaptıkları ve bütün uyarılara rağmen bunu sürdürdükleri ise bilinen bir gerçektir. Buna rağmen herhangi bir önlem alınmamaktadır. Kendilerini sürekli devletin sahibi olarak tanımlayan güvenlik güçleri işledikleri bütün suçların devletin koruması altında olduğu ve bunun hukuk ile meşrulaştırılacağını bildiklerinden dolayı çekinmeden suç işlemeye devam etmektedirler” ifadelerine yer verildi.
Bakan Soylu’ya yöneltilen o sorular ise şöyle:
“* Üç gün önce Bakanlığınıza bağlı bir zırhlı araç tarafından ezilerek öldürülen Miraç Miroğlu hakkında bir açıklama yapmayı düşünüyor musunuz? Üç gün boyunca bir açıklama yapmamanızdaki amaç failleri korumak mıdır?
* Zırhlı aracı kullanan güvenlik görevlileri hakkında bir soruşturma başlatıldı mı? Aracın çarpması ile ilgili olay yeri inceleme raporları incelendi mi?
* Zırhlı araç kazalarının hepsinin Kürtlerin yoğun yaşadığı şehirlerde yaşanması ve ölenlerin nerede ise tamamının Kürt olması tesadüf mü?
* Miraç Miroğlu’nun defnedilmeden önce annesinin son bir kez görmesine izin verilmemesinin gerekçesi nedir?
* Miraç Miroğlu’nun ölümüne sebep olan zırhlı araç sürücüsüne ‘sen git Pazartesi gel ifadeni alırız’ denildiği iddiaları doğru mudur? Doğru ise bu suç değil midir?
* 2002 yılından bu yana zırhlı araçların sebep olduğu kazaların sayısı kaçtır? Bu kazalarda ölen ve yaralananların sayısı kaçtır? Bunların yaş, cinsiyet ve illere göre dağılımı nedir?
* Zırhlı araçların trafiği ve insan yaşamını tehlikeye sokacak biçimde devriyelere çıkmalarını engellemeye yönelik bir girişiminiz olacak mıdır?
* Şu ana kadar bu tür kazalara karışan zırhlı araç sürücülerinin kaçı hakkında soruşturma başlatılmıştır? Bu soruşturmaların akıbeti ne durumdadır?
* Söz konusu kazalara sebebiyet veren zırhlı araç sürücülerinin kaçı görevden uzaklaştırıldı? Kaçı hala görevine devam etmektedir?
* 2016’da çıkarılan İç Güvenlik Yasası kapsamında güvenlik güçlerine verilen ayrıcalıkların yurttaşların yaşam hakkına sebep olduğunun farkında mısınız? Buna yönelik bir düzenleme yapmayı planlıyor musunuz?”
PİRHA- Uzun yıllardan beri ressamlık yapan ve Almanya’nın cemevlerinde resim dersleri veren Güldağ, Alevi önderlerini ve birçok yaşlı çehreleri usta eliyle resme döküyor. Güldağ, “Aleviler bir şekilde kendini ifade etmeli; bütün dünyaya dilini, kültürünü ve inancını göstermeli” diye ekliyor.
Muş’un Varto ilçesinde dünyaya gelen Erdal Güldağ, 6 yaşında ailesiyle Almanya’ya yerleşiyor. Anadolu’daki Alevi kültürünü Avrupa’ya taşıyan, Alevileri resmeden ve Alevilik inancını uzaklarda anlatmaya çalışan bir ressama dönüşüyor.
Almanya’da bir fabrikada makine teknisyeni olarak çalışan Erdal Güldağ, çok küçük yaştan beri resim sanatıyla ilgileniyor.
“ALEVİ İNANCI BİZİM İÇİN NE KADAR ÇOK DEĞERLİYSE, KÜLTÜRÜ DE BİZİM İÇİN ÇOK DEĞERLİDİR”
Almanya’da yaşayan Güldağ, Alevi kültürüne olan bağlılığını ve duyduğu sevgiyi tuvale yansıtırken, Alman kültürünün farklı olduğunu, alışmaya çalıştığını ve kendi kültürünü unutmadığını şöyle anlatıyor:
“Özellikle yaşlıların, anaların, nenelerin, dedelerimizin resimlerini tuvallere yansıtmaya çalışıyorum. Bunu yaparken tabi ki oradaki yaşantıyı bilerek, araştırarak ve geçmişteki onların o hüznünü, yaşadıkları acıyı, dertleri yansıtmaya çalışıyorum. Resimlerimden en çok beğenilerden Pir Sultan Abdal ve semah dönenleri renk geçişlerinden anlatmaya çalıştım. Bu kültürü Almanya‘da sergilediğim zaman Almanlar tarafından pek tanınmıyor. Bu resimleri anlatmamı istiyorlar. Bu resimdekiler kim, nerede yaşıyorlar? Gibi soruları soruyorlar. Onlara yaşantıları anlatıyorum. Ne kadar uzakta olursak olalım. Avrupa’da yaşıyoruz. Alman kültürü farklı… Hem onların kültürüne alışmaya çalışıyoruz, hem de kendi kültürümüzü unutmamaya çalışıyoruz. Böyle yaparken bizler de gururlanıyoruz. Kendi kültürümüzü farklı alanlarda hem sazımızla, hem sözümüzle ve görsel sanatlarla kendimizi de inancımızı da tanıtıyoruz. İnancımızı tanıtırken dünyaya evrensel bakıyoruz; insanlara insanca yaklaşıyoruz. Hoşgörü bizde, sevgi bizde bunları anlatmaya çalışıyorum.”
“6 YAŞINDA HASTANE ODASINDA ÇİZDİĞİM RESİM, 20 YIL SONRA DUVARDA HALA ASILIYDI”
6 yaşındayken Almanya’da kalp ameliyatı geçirdiği hastanede kaldığı odada resimler çizmeye başlayan Güldağ’ın resimleri doktorlar tarafından çerçevelenip duvara asılmış. 20 yıl sonra aynı hastaneye yeğenini ziyarete giden Erdal Güldağ, aynı odada kendisinin çok küçükken çizdiği o resimle karşılaştığını, çok mutlu olduğunu anlatıyor.
ÇOCUKLARIMIZI VE GENÇLERİMİZİ CEMEVLERİNE GÖTÜRMEZSEK; CEM EVLERİ BOŞ KALACAK!
Güldağ, geleceğin çocuklardan ve gençlerden oluştuğunu söyleyip, cemevlerinin önemine de dikkat çekerek, şunları ifade etti:
“Dünyanın neresinde olursak olalım bizim geleceğimiz; çocuklarımız ve gençlerimizdir. Biz çocuklarımızı ve gençlerimizi bu kurumlara götüremiyorsak; ileriki zamanlarda cem evleri boş kalacak. Değer vermemiz gerekiyor. Cem evleri bizim evimiz; kendi yerimiz… Oralar barış, sevgi ve hoşgörünün olduğu yer. Çocuklarımızı ve gençlerimizi cem evlerine götüremezsek; maalesef ileride bunları yaşayamayacağız. O yüzden çok önemli. Ve her cem evinde mutlaka bir kültür-sanat faaliyeti olmalı. İçini doldurmamız gerekiyor. Cem evi deyip geçmememiz gerekiyor. Cem evi diyerek içine her şeyi katmamız gerekiyor.”
“DERSLERE EN ÇOK KADINLAR KATILIYOR”
Ressam Güldağ, cemevlerinde resim dersi veriyor. Eğitimlere katılan öğrencilerin 6 ile 70 yaş aralığında olduğunu belirterek, “Resim sanatına çok küçük yaşta başladım. Eğitim almadan kendi kendime öğrendim. Şu anda Almanya‘nın cem evlerinde resim dersleri veriyorum. 6 ile 70 yaş aralığında yaklaşık iki yüze yakın öğrencim var. Derslere en çok kadınlar katılıyor. Uzak şehirlere gidip resim çalıştayları kuruyorum. İnsanlardan özel siparişlerde alıyorum. İnsanları mutlu etmek için istedikleri resimleri tuvallere yansıtmaya çalışıyorum. Almanya’da resim eğitim atölyeleri kurduk. Alman ressamlarla da çalışmalar yapıyoruz. Elimizden geldiği kadar sanatseverlere ulaşmaya çalışıyoruz. Hangi dini görüşte olursa olsun, hangi inançta olursa olsun biz insanlara insanca bakıyoruz” şeklinde konuşuyor.
“DERSİM’İN SANAT AÇISINDAN GÜÇLENMESİ GEREKİYOR”
Güldağ, dedelerinin zamanında Dersim’den göç ederek Varto’ya yerleştiğini söylüyor. Dersim’de sanat faaliyetlerinin artması gerektiğinin altını çizen Güldağ, Alevilerin kendi dilini, inancını ve kültürünü tüm dünyaya anlatması gerektiğini vurguluyor.
Dersim’in sanat açısından biraz daha güçlenmesi gerektiğini söyleyen Güldağ, “Orada çok değerli müzisyenlerimiz ve sanatçılarımız var. Biraz daha görsel sanatlar ön plana çıkabilmeli. Alevilerin bir şekilde kendilerini ifade etmeleri gerekiyor. Bütün dünyaya kendi dilimizi, kendi inancımızı göstermemiz gerekiyor. Kültür ve sanat alanında biraz daha etkinlikler olsa, festivaller düzenlense ve birçok alanda farklı programlar yapılsa daha güzel şeyler ortaya çıkacağına inanıyorum. İnançlarımız gereği sadece Pir Sultan Abdalları değil; yedi ulu ozanları da sergilemeliyiz. Yedi ulu ozanlar bizim için çok değerli” ifadelerine yer verdi.
PİRHA-Şeyh Bedreddin’in fikirlerinden beslenerek Anadolu’da başlayan ilk eşitlikçi isyanları konu alan “Hakikat” filmi, beyaz perdede izleyici ile buluşacak. Filmde Şeyh Bedreddin’i sanatçı Suavi, Börklüceli Mustafa’yı Bülent Emrah Parlak, Torlak Kemal’i ise Saygın Soysal canlandırıyor.
Anadolu tarihinin eşitlikçi isyanını başlatan Şeyh Bedreddin ile onun fikirlerini benimseyen Börklüceli Mustafa ve Torlak Kemal’in hayatlarından kesitler sunan “Hakikat” filmi beyaz perdede izleyici ile buluşacak.
Osmanlı İmparatorluğu’nda, devletin en üst makamlarından biri olan Kazaskerlik görevini yapan Şeyh Bedreddin’in fikirlerine istinaden çıkan ayaklanmalar sırasında yaşananları anlatan filmin yapımcılığını İmece Yapım üstleniyor. Filmde Şeyh Bedreddin’i sanatçı Suavi, Börklüce Mustafa’yı Bülent Emrah Parlak, Torlak Kemal’i ise Saygın Soysal canlandırıyor.
Çok uzun zaman önce yaşayan ama düşünceleriyle bir toplumun hafızasında yer eden “Hakikat” filminde, güçlü dram ögeleri de yerini alıyor. Anadolu’daki eşitlikçi isyanını başlatan ilk kişi olarak tarihe geçen Şeyh Bedreddin’in hayatını, Ali Şahin ve Hakan Alak birlikte kaleme aldı.
“Hakikat” için Edirne’de,5 bin metrekarelik alana plato kuruldu. 1400’lü yıllarda Börklüce Mustafa’nın yaşadığı köy, döneme uygun olarak yeniden inşa edildi, tarihi kostümler dikildi.
“DÜNYA GENELİNDE BİR FİLM, İLK DEFA ‘İMECE’ USULÜYLE İZLEYİCİYE ULAŞTIRILIYOR”
Yapımcılığı üstlenen İmece Yapım, “Birlikte iş yapma” güdüsüyle bir araya gelmiş bireylerin oluşturduğu bir nevi kooperatif.
Bağımsız, özgür sinema yapmak için hayal ettiği dünyaya dair sözünü söylemek isteyen insanların yan yana durduğu, dayanışma ve işbirliğinin önemine inanan, iş bölümünü etkin bir biçimde gerçekleştirip kararları da yüksek demokratik standartlarda alarak yol yürüyen İmece Yapım, kooperatifçilik anlayışını sinema ve sanat dünyasına sağlıklı bir biçimde taşımayı hedefliyor.
Filmin vizyon tarihi de önümüzdeki günlerde belli olacak.
PİRHA-Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Beyoğlu Şubesinin düzenlediği dayanışma gecesinde konuşan PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, yerel yönetimlerin önemine vurgu yaparak önümüzdeki yerel seçimlerde herkesin bir aday gibi çalışması gerektiğini vurguladı.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Beyoğlu Şubesi dostluk ve dayanışma gecesi düzenledi. Geceye Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül, PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan ve PSAKD’nin Ataşehir, Güngören, Sultanbeyli, Gaziosmanpaşa, Alibeyköy, Zeytinburnu şubeleri, Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Aydın Deniz, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Okmeydanı Cemevi Başkanı Zeynel Şahin, yöre ve köy derneklerinden Erzurum Tekman Çağlar Köyü Derneği, Erzurum Hınıs Sıldız Köyü Derneği, Sivas Zarar Karabel Dernekler Federasyonu, Başköy Derneği, Yeşildiyar Köyü Derneği, Küçük Otlukbeli Derneği, Sarı Saltık Cemevi, HDP Alevi Milletvekili Ali Kenanoğlu, HDP MYK Üyesi Çilem Küçükkeleş, CHP Beyoğlu ilçe örgütü, sivil toplum kuruluşları, sendika temsilcileri ve çok sayıda Alevi yurttaş katıldı.
Gecede ilk konuşmayı yapan Beyoğlu Şube Başkanı Erdal Baba Pir Sultan’ın direnci ve bilinciyle gelen konukları selamladı. Ekonomik sıkıntılara değinen Baba, “İnşallah üzerinizdeki stresi bu akşam biraz alabiliriz” dedi. Gecede emeği geçenleri sahneye davet eden Baba, sadece sahnedekilerden ibaret olmadıklarını ve arkalarında dağ gibi aileleri olduğunu söyleyerek ailesini de sahneye davet etti.
“İKTİDAR ANADOLU’NUN İNSAN PROFİLİNE UYGUN YÖNETİM ŞEKLİNİ GETİREMEDİ”
Baba’nın ardından söz alan PSAKD Genel Başkanı Gani Kaplan, “Beyoğlu’na daha seçim gelmemiş” diyerek katılımın azlığını eleştirdi. 70’li yıllardaki atmosferin 21. yüzyılda hala değişmediğine vurgu yapan Kaplan, “Ülkeyi yönetenler Anadolu’nun o klasik insan profiline uygun yönetim şeklini getiremediler” dedi.
“BELEDİYELER İLÇE MÜDÜRLÜKLERİNDEN ÖTEYE GİDEMEYECEK”
İlçe belediye başkanı aday adaylarına “Maalesef ilçe müdürlüklerinden öteye gidemeyeceksiniz. Kararlar yukarıdan damat tarafından verilecek” diye seslenen Kaplan, parlamentoda yer alan muhalif milletvekillerinin sadece kürsüde konuştuklarını söyleyerek “Çıkan kararlara müdahil değiliz. Torba yasalar çıkıyor. Müdahil olacağınız tek bir yer var o da yerel yönetimler. Yerel yönetimleri almadığınız sürece bir şey yapamazsınız. Bunun için bu yerel seçimlerde herkes bir belediye meclis üyesi gibi, aday gibi çalışmalı” dedi.
“ANADOLU TOPRAKLARINDA KARDEŞÇE BİR YAŞAM İÇİN MÜCADELEYE DEVAM EDECEĞİZ”
ABF Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül de hassas bir dönemden geçildiğine dikkat çekti. Alevi felsefesinin temelinde insana sevgisi olduğunu hatırlatan Güzelgül, barıştan, haktan, hukuktan yana bir dünyayı yaratmaya çalıştıklarını ve bunun için de her türlü zulme ve katliamlara maruz kaldıklarını söyledi. Güzelgül, Alevi kurumlarının tüm bu zulümlere inat Anadolu topraklarında kardeşçe bir yaşam için mücadele vermeye devam edeceklerini kaydetti.
“ALEVİ TOPLUMUNUN HAKLI TALEPLERİNİ ISRARCISIYIZ”
Son olarak konuşan HDP’nin Alevi milletvekili Ali Kenanoğlu, Alevilerin mecliste doğru bir şekilde temsil edilmesi, sorunlarının sıkıntılarının dile getirilmesi ve çözüm bulunması noktasında yapılması gerekenler noktasında Alevilerin sesi soluğu olmaya çalıştıklarını belirtti. Kenanoğlu, “Zor bir mücadele sürecimiz var. Türkiye gibi ülkelerde hak alma mücadelesi lütufla ya da bağışla olmuyor. Bu mücadele haklılıkla, taleple ve taleplerinizde ısrarla olabiliyor. Biz de Alevi toplumunun bu konudaki haklı taleplerinin, demokratik taleplerinin ısrarcısıyız ve ısrarlı bulunduğumuz her alanda dile getirmeye çalışıyoruz.” dedi.
Konuşmaların ardından sanatçılar Hasan Gümüş, Pınar Aydınlar ve Ali Sever seslendirdiği türkülerle katılanlara keyifli anlar yaşattı. Gece halaylarla son buldu.
PİRHA – PSAKD Adıyaman Şubesi’nin yapmış olduğu yardım kampanyasına Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İstanbul Şubeleri Gençlik Komisyonu’da destek veriyor. Komisyon, Anadolu’da yardıma muhtaç bir köy okuluna yardım için kolları sıvadı. Gençler bu kampanyayla öğrencilerin bot, mont, eğitici setler, kırtasiye malzemeleri, kitap ve oyuncak gibi ihtiyaçlarını karşılamayı hedefliyor.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İstanbul Gençlik Komisyonu, Anadolu’da yaşayan öğrencilere yardım etmek için kolları sıvadı. ‘Köy okullarına yardım ediyoruz’ sloganıyla yolla çıkan PSAKD Adıyaman Şubesi’ne destek veren PSAKD İstanbul Şubeleri Gençlik Komisyonu, öğrencilerin bot, mont, eğitici setler, kırtasiye malzemeleri, kitap ve oyuncak gibi ihtiyaçları karşılamayı hedefliyor.
Yardım kampanyası Ocak ayının sonunda ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak. Destek vermek isteyenlerin en geç 26 Ocak’ta eşyaları cemevlerine ulaştırmaları gerekiyor.
“SİZDE İHTİYAÇLARDAN BİRİNİ ALIN”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İstanbul Şubeleri Gençlik Komisyonu, kampanyaya destek isteyerek şu mesajı paylaştı:
Anadolumuzda yardıma muhtaç bir köy okuluna yardım göndereceğiz. Oradaki genç kardeşlerimizin, çouklarımızın üşüyen ellerini, ıslanan ayaklarını ısıtmaya; yardımlarımızla yalnız olmadıklarını göstermeye var mıyız? Sizde bu minik gönüllere sıcak bir gülümseme izi bırakmak istiyorsanız aşağıdaki ihtiyaçlardan herhangi birisini yada birilerini karşılaşabilirsiniz.
PİRHA-Halk ozanı Aşık Veysel ölümünün 45. yılında Nürnberg Alevi Kültür Merkezi’nde yapılan basın açıklamasıyla anıldı.
Nürnberg Alevi Kültür Merkezi’nde gerçekleşen basın açıklamasında halk ozanı Aşık Veysel anılarak Anadolu’nun hümanist çehresine vurgu yapıldı.
Yapılan konuşmalarda Anadolu’nun hümanist geleneği Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Mevlana’nın ortak hamurundan çıkan türküler, sözler ve şiirler ölümsüzleştirilerek insanlığa tanıtılmaya çalışıldı. (HABER MERKEZİ)
PİRHA- Aleviler için kutsal olan, bolluğu, bereketi, barışı, hoşgörüyü ve sevgiyi simgeleyen Hızır ayı devam ediyor. Cemal Abdal Ocağı pirlerinden Hasan Doğan, “Kim olursa olsun, hangi halktan olursa olsun biz bu yılki Hızır oruçlarımızı ve lokmalarımızı Efrin’deki mazlum ve masum insanlara adayacağız.” dedi.
Haberin Videosu
İstanbul Kartal Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Cemevi dedelerinden ve Cemal Abdal Ocağı’na mensup Hasan Doğan, Aleviler için kutsal olan, bolluğu, bereketi, barışı, hoşgörüyü ve sevgiyi simgeleyen Hızır ayına ve TSK’nın Afrin’e başlattığı askeri harekata ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.
Alevi inancının ve erkanlarının akışını düzenleyen bir takvimin olduğunu belirten Doğan Aleviler için hangi ayın önemli ve ne anlama geldiğini şöyle ifade etti:
“İnancımızda yıl ikiye ayrılıyor. Birinci bölüm soğuk ve kasım mevsimleri, ikinci bölüm ise sıcak Hızır ayları olarak bilinir. Yılın birinci yarısı olan soğuk kasım ayları 8 Kasım’da başlayarak 179 gün sürüyor. 8 Kasım’da başlayıp 6 Mayısta biten süreye biz inançsal olarak Kasım ayı deriz. Kış ayının başlangıcı olan ve dünyada en uzun gecenin yaşandığı 21 Aralık tarihi ise ‘çile’ ayı olarak bilinir. 22 Aralık’ta başlayıp 30 Ocak’a kadar geçen 40 günlük süreye ise ‘zemheri’ ayı denir. 30 Ocak’ta başlayıp 21 Mart’ta biten süreye ise ‘Hamsin’ adı verilir. Hamsin Arap Halkları arasında Kuzey Afrika’daki bir çöl rüzgarı için de söylenir. 10 Kasım ile 20 Kasım arası Koç katım ayıdır. Bolluk, bereket, üreme için koç katımı bayram ve şenlik havasında yapılır. 30 Ocak’ta başlayıp 20 Şubat’ta sona eren süreye ise ‘küçük çile’ ayı denilir. Küçük çile ile birlikte Hızır ayı başlar.”
“HIZIR AYINDA CEMLER YAPILIR LOKMALAR PAY EDİLİR”
“Küçük çile olarak bilinen 13-14-15 Şubat günleri Hızır orucu tutulmaktadır” diyen Doğan şöyle devam etti:
“Hızır orucu kimi yerde üç gün tutulur kimi yerde bir hafta tutulur. Orucun bitiminde Hızır cemi ve Hızır lokması yapılır. Alevi inancında Hızır orucu çok önemlidir. Hızır orucunun tutulmasında murat edilen şey, doğanın yeniden canlanışı, bolluk, bereket ve darda kurtulmaktır. Zira çile döneminde yaşam dardadır. Darda inmek ve kurtulmak için Hızır’ın erişmesi gerek. Hızır’ın erişmesi için Hızır erkanı gerek.”
“TÜRKİYE HEM İÇ HEM DIŞ SİYASETTE SIKIŞMIŞTIR”
Türkiye’nin hem iç politikada hem de dış politikada sıkışarak Afrin bölgesine bir askeri harekatta bulunduğuna dikkat çeken Doğan, “Efrin’e yapılan bu harekat aslında kendi iç siyasetini kurtarmak içindir. Kim olursa olsun, hangi halktan olursa olsun biz bu yılki Hızır oruçlarımızı ve lokmalarımızı Efrin’de mazlum ve masum insanlara adayacağız” diye konuştu.
“ALEVİLER İÇİN EFRİN ÖNEMLİ BİR MERKEZDİR”
Aleviler için Afrin’in önemli bir merkez olduğunu belirten İstanbul Kartal Pir Sultan Abdal Kültür Derneğine bağlı cemevi dedelerinden Hasan Doğan son olarak şunları kaydetti:
“Anadolu’daki Aleviler Efrin’i unutmuş. Efrin nüfusunun önemli bir bölümü Kürt Alevisidir. Benim büyük dedelerim eskiden yılın altı ayı Efrin’e diğer altı ayı da Nahçıvan’a pirliğe giderdi. Bu iki bölgeyi şu an Anadolu’nun topraklarında yaşayan Aleviler unuttular. Birinci dünya savaşından sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırlarının çizilmesi ile o bölgedeki taliplerimizin yolunu ve izini kaybettik. Oysa bizim muradımız sınırsız ve sömürüsüz bir dünyadır.” (HABER MERKEZİ)
PİRHA – Genç yönetmen Devrim Çiftçi, UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldığı Arguvan türkülerini ve müziğini ‘Etek Sarı: Arguvan’ adlı belgesel çalışması ile kayıt altına alıyor.
Çoğunluğu Arguvan’da çekilen olan ‘Etek Sarı: Arguvan’ belgeseli, Arguvan deyişlerini, inancını, kültürünü ve halk müziği eserlerini inceleyerek alana dair bir belge olma özelliği taşıyacak.
ANADOLU COĞRAFYASI DÜNYANIN EN ESKİ KÜLTÜREL MİRASINA SAHİP
Belgeselin tanıtımında, şu ifadelere yer veriliyor:
“Anadolu coğrafyası dünyanın en eski kültürel zenginliklerine sahip coğrafyalardan biridir. Binlerce, yüzlerce yıl öncesinden günümüze kalan yazıtlar, heykeller, mağara resimleri, kültürel yaşanmışlık ve çeşitliliğin göstergesidir. Ancak uzun yıllar boyunca tarihin söz ve müzik üzerinden ilerlediği bir coğrafyadır Anadolu. Manilerden öğreniriz yüzlerce yıl öncesinde düğünün, sevdanın, cenazenin nasıl karşılandığını…Türkülerden öğreniriz yüzlerce yıl önce bir hanenin, bir köyün içinde neler yaşandığını… Cenazede yakılan ağıtın, düğünde halay ve oyun ezgisinin, sevda ve ayrılık türküsünün; hepsinin memleketi Anadolu’dur. Biz bu kadim coğrafyayı en çok da türkülerinden öğrenir ve türküleriyle yaşatırız. Arguvan türküleri, Anadolu kültürü içerisinde gerek melodik yapısıyla gerekse ağız kullanımı ile çok büyük bir öneme sahiptir. Arguvan ağzı denilince akla ilk gelen uzun havalar olsa da; Arguvan ağzı kırık havalar, deyişler, semahlar, duvazlar; deme-çevirme türküleri de Arguvan ezgileri içerisinde önemli bir yere sahiptir.”
‘Etek Sarı: Arguvan’ belgeseli çekimlerine başlayan Devrim Çiftçi İstanbul’da doğdu. Halen İstanbul Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Müzikoloji Ana Bilim Dalı’nda Yüksek Lisans eğitimine devam eden Çiftçi, 2015 yılında “Bir Tatlı Huzur: Opera” adlı Türkiye Opera tarihi üzerine bir belgesel çalışmasına imza attı.
“AŞIK GELENEĞİNİ GELECEK KUŞAKLARA TAŞIMAK”
‘Etek Sarı: Arguvan’ belgeseli ekibi, belgeselin amaçlarını şöyle ifade etti:
-Arguvan türküleri üzerinden Arguvan kültürünü seçerek çok kültürlü Anadolumuzun bir bölümünü anlatmak.
-İşlenen türküleri, ağıtları hikâyeleri ile anlatarak, ait olduğu dönemin duygusunu ve sosyal yapılanış özelliklerini aktarmak.
-Hala yaşayan Âşık ve Dedelere ulaşarak, onların sazı ve sözüyle Âşık geleneğini bugüne ve gelecek kuşaklara göstermek.
-Alan çalışması sırasında bulunan, daha önce fazlasıyla bilinmeyen yahut kayda hiç alınmamış türkülerin paylaşılmasını sağlamak.
PİRHA – İkitelli Cemevi gençlik kolları eğitime destek amaçlı başlattıkları sosyal sorumluluk projesi kapsamında “Türkülerle Anadolu’ya adım adım köy okullarına” şiarıyla, 16 Eylül Cumartesi günü saat 18:00 – 22:00 arası Halkalı’ya bağlı Atakent Kültür Sanat Merkezi’nde bir konser düzenleyecek.
İkitelli Cemevi gençlik kolları geçen yıl eğitime destek için başlattıkları sosyal sorumluluk projesine devam ediyor. Anadolu’da ihtiyacı olan köy okullarına, kırtasiye ve giyim yardımında bulunan cemevi gençliği bu kapsamda bir konser düzenleyecek. Gelirlerinin eğitime destek projesinde kullanılacak olan konserde sanatçılar Töre Anadolu ve Erdoğan Emir sahnede türkülerini seslendirecekler.
“ÇOCUKLARIMIZ, UMUT TOHUMLARIMIZ”
Konsere katılım çağrısı yapan İkitelli Cemevi Gençlik Kolları Başkanı Sinan Uysal, faydalı ve örnek bir projeyi ikinci kez uyguluyor olmanın sevinci içerisinde olduklarını belirterek “Çocuklarımız, umut tohumlarımız. Bugünün ağrılarını yarın saracak tesellilerimiz. Utangaç tebessümlerle değil inançlı gülüşlerle büyüyecek Anadolu’nun çocukları” sözlerini dile getirdi.
16 Eylül Cumartesi günü saat 18:00 – 22:00 arası yapılacak olan konser Halkalı’ya bağlı Atakent Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek.