Etiket: araştırmacı yazar

  • Yol emektarı araştırmacı yazar Ali Aksüt için Antalya’da dayanışma etkinliği yapıldı-VİDEO

    Yol emektarı araştırmacı yazar Ali Aksüt için Antalya’da dayanışma etkinliği yapıldı-VİDEO

    PİRHA- Kalp krizi sonrası kısmi felç geçirerek tedavi sürecine giren araştırmacı yazar Ali Aksüt, toplumsal birlikteliğin en somut örneklerinden birine özne oldu. Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Antalya Şubesi Zeytinköy Cemevi’nde düzenlenen dayanışma etkinliği, Aksüt’ün sadece bir yazar değil aynı zamanda toplumun farklı kesimlerini bir araya getiren birleştirici bir güç olduğunu bir kez daha kanıtladı.

    “KELİMELERE SIĞMAYAN BİR ÖMÜR”

    AKD Antalya Şubesi Kültür Sanat Gençlik Sorumlusu Cansu Tekbaş Gürben’in sunumuyla başlayan etkinlikte duygusal anlar yaşandı. Açılış konuşmasını yapan AKD Zeytinköy Cemevi Başkanı Kazım Uçarcan, Ali Aksüt’ün toplum için ifade ettiği anlamın büyüklüğüne vurgu yaparak şunları söyledi:

    “Ali Aksüt’ü bir iki saat ya da birkaç kelimeyle anlatabilmek mümkün değil. Ali abim, bu toplumu birleştirmede büyük bir misyon üstlenmiş ve bunu yaşamıyla kanıtlamış bir değerimizdir. Bütün çabası, tüm kalem oynatışı toplumsal birliktelikten ve dayanışmadan yanaydı. Bizleri her zaman o birleştirici yola sokmaya çalıştı. Bugün burada olmamız ona duyduğumuz minnetin küçük bir nişanesidir.”

    “HAKKA YÜRÜMEDEN ÖNCE GÖRSÜN İSTEDİK”

    Etkinliğin en dikkat çekici vurgusu, toplumdaki “gittikten sonra değer bilme” geleneğine karşı yapılan anlamlı çıkış oldu. Uçarcan, bu buluşmanın asıl amacını şu sözlerle ifade etti:

    “Genellikle değerli insanlarımızı Hakka yürüdükten aramızdan göçüp gittikten sonra anmak için dayanışma yaparız. Fakat biz bu yıl bir ilki başarmak istedik. Çok şükür Ali abimiz hala aramızda. O henüz hayattayken; kendi değerini, toplumdaki karşılığını ve ona duyulan bu kadirşinaslığı kendi gözleriyle görsün istedik. Yaşadığı bu zorlu süreçte, bu dayanışmanın ona en büyük gıda olan moral ve motivasyonu sağlayacağına inanıyoruz.”

    BİRLİK RUHUYLA ÖRÜLEN BİR GECE

    Ali Aksüt’ün hayatı boyunca herkese bir şekilde dokunmuş olmasının meyveleri, salonu dolduran kalabalıkla kendini gösterdi. Yöre derneklerinden Alevi kurumlarına kadar çok geniş bir yelpazeden destek aldıklarını belirten Uçarcan, “Ali ağabey, kendi dayanışması için bile bizleri birleştirmeyi başardı. Bu öneriyle yola çıktığımızda tüm kurumlarımız büyük bir duyarlılık gösterdi,” diyerek toplumsal sahiplenmeye dikkat çekti.

    DEYİŞLER VE NEFESLERLE VEFA

    Antalya’da örgütlü bulunan Alevi kurum temsilcilerinin ve yöre dernek başkanlarının selamlama konuşmalarının ardından, araştırmacı yazarın yaşam öyküsünü ve toplumsal mücadelesini anlatan bir slayt gösterisi izlendi. Katılımcıların zaman zaman duygulandığı gecenin finali ise müzikle yapıldı.

    Sanatçıların hep bir ağızdan seslendirdiği deyişler, nefesler ve şarkılar, Ali Aksüt’ün savunduğu o büyük toplumsal barış ve dayanışma ideali için yankılandı. Gece, Aksüt’e gönderilen şifa dilekleri ve birliktelik mesajlarıyla sona erdi.

    PİRHA/ANTALYA

  • Yazar Rencüs: Taş atımlık mesafede Alevi soykırımı yaşanıyor hep beraber durduralım! -VİDEO

    Yazar Rencüs: Taş atımlık mesafede Alevi soykırımı yaşanıyor hep beraber durduralım! -VİDEO

    PİRHA- Suriye’de Alevilere yönelik süren soykırıma karşı Alevilerin yoğun olarak yürüttükleri mücadele sonucunda katliamı tüm dünyaya duyurduklarını belirten Araştırmacı yazar Hamide Rencüs “Ama yeterli değil. Bütün vicdanlı insanların bu soykırımın karşısında ayakta olması ve bunu sokağa taşıması gerekiyor” dedi.

    Suriye’de Alevilere yönelik süren soykırımla ilgili, Araştırmacı-yazar Hamide Rencüs, PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.

    BÜTÜN DÜNYA, ULUSLARARASI TOPLUM ALEVİ SOYKIRIMI KARŞISINDA SAĞIR VE DİLSİZ”

    Alevilerin yoğun olarak yürüttükleri mücadele sonucunda Suriye’de devam eden katliamın tüm dünyanın duyduğunu vurgulayan Hamide Rencüs, “Yoksa bütün dünya, uluslararası toplum sağır ve dilsiz. Özellikle İŞİD’in izinden giden HTŞ’nin kadınlara yönelik vahşi saldırganlığı içler acısı. Uluslararası toplumun bu sessizliğini kırmak, bu ikiyüzlülüğünü açığa çıkartmak için yürütülen çaba bir miktar dünya kamuoyuna yansıdığı için başarılı diyorum” dedi.

    “SURİYEDE ASRIN EN BÜYÜK SOYKIRIMI YAŞANIYOR”

    Artık gelinen noktada bütün dünya asrın en büyük soykırımının sahil bölgesinde Alevilere yönelik gerçekleştirildiği bildiğini belirten Rencüs, “Biz buradan uluslararası topluma baskı oluşturmayı hedefliyoruz.  Ne yazık ki şunu üzülerek söylüyorum, Türkiye’de ve Avrupa’da sadece Alevi kurumları bu çabayı gösteriyor. Türkiye’deki baskı iklimi biraz daha sesini kıstı. Sadece basın açıklamalarıyla yetinmeler sadece pankart hazırlayıp kamuoyuna yansıtmalar şeklinde yürüdü ama örgütlü bir çaba imza kampanyası ve Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği kurumlarına başvuru şeklinde yürüdü. Ama Türkiye’de bu eksik ve yetersiz” diye ifade etti.

    Avrupa’daki çalışmaların daha özgür ortamda yürütüldüğünü dile getiren Rencüs, “Türkiye’deki faşist baskıya rağmen daha özgür hareket edebilen Avrupa Alevi kurumları bu ortamı önümüzü açan kurumlarda diyebilirim. Gerçekten çabaları çok mükemmel. Fakat bugün Aleviler soykırımdan geçerken maalesef devrimci, demokrat toplumu Alevilerin yanında göremedik” diyerek tepki gösterdi.

    Bu duyarsızlığı AKP’nin 23 yıllık giderek arttırdığı baskıya bağlamanın yetersiz bir yaklaşım olacağının altını çizen Rencüs, “Çünkü sonuçta verilecek bir canı var Alevilerin. Burada Alevilerin yanında durmak insani, vicdani bir görev ve zorunluluktur. Taş atımlık mesafede sınırın öte tarafında ki bu soykırım, ‘Türkiye’nin bu tarafını sıçramaz’ diyemez hiç kimse” diye ifade etti.

    “TÜRKİYE ALEVİ KANINA BULANMIŞ BİR COĞRAFYA”

    Türkiye’nin bu konuda Alevi kanıyla bulanmış bir toprak olduğunu belirten Rencüs, şunları söyledi:

    “Kaç dönemdir takvimleri yazıp durmaktan yassımızı tutmaktan bitkin düştük. Bu artık eski tepkilere benzeyen bir şey değil. Çünkü bir soykırım bir etnik temizlik var. Uluslararası toplumu ayağa kaldırmak için uluslararası kamuoyunu gerçekten baskı unsuru haline getirmek gerekiyor.

    Bir çaba var ama yeterli değil. Yani BM nezdinde gerçekten uluslararası bir kurumdan talep etmek ve bunu hayata geçirmek için daha fazlasını yapmak gerekiyor. Artık alanlara çıkmak gerekiyor. Böyle Aleviler basın açıklamaları yaptığı imza topladı, sesini duyurmaya çalıştı, katliamları belgelendirdi. Ama bütün vicdanlı insanların gerçekten Alevilerin yanında, insani dramın, soykırımın karşısında ayakta olması artık bunu sokağa taşıması gerekiyor.”

    “ALEVİLER KATLEDİLİYOR BUNA SES ÇIKARMAMAK BİR İNSANLIK AYIBIDIR”

    Kadın örgütlerinin geçmişte etkili kampanyalar yürüttüğünü hatırlatan Rencüs, “Kadınlar katlediliyor, kaçırılıyor, köle pazarında satılıyor. IŞİD’in izinden yürüyen HTŞ’nin elinde kayboluyor. Hamile kadınlar, kucağında bebeğiyle kadınlar öldürülüyor. Bu bir insanlık ayıbıdır. Özellikle bütün kadın örgütleri Suriye sınırında sahil bölgesinde 500 metre ötede kaçırılan, öldürülen kadınlar için nöbet tutmasını zincire vurması gerekiyor. Yani başka yolu yok. Çünkü çağımızın en büyük soykırımı yaşanıyor” diye ifade etti.

    İmamoğlu meselesinin önemli ve bir demokrasi meselesi olduğunu belirten Rencüs, “İmamoğlu için sokağa çıkan çok sayıda Alevi var. İmamoğlu’na sahip çıkanlar, Alevi soykırımına duyarsız kalan Alevilerdir aynı zamanda. Burada bir çelişki var. Sahil bölgesinde soykırımı var, Hristiyanlar ve diğer bütün azınlıklar tehdit altında, Özgür Özel’in buna dönük de herhangi bir politikası olduğunu duymadık. Dolayısıyla CHP Alevilerin oylarından beslenen ama Alevi katliamlarına duyarsız kalan bir pratik sergiliyor. Alevilerin, CHP’den bunu talep etmesi gerekiyor bunun hesabını sorması gerekiyor” şeklinde konuştu.

    “TÜRKİYE’NİN GÜNDEMİ İLE ALEVİLERİN GÜNDEMİ SOKAĞA TAŞINABİLİR”

    Türkiye’deki mevcut yaşanan gündemle, Suriye’deki soykırım gündeminin bir arada sokağa taşınmasının daha doğru olduğunu ifade eden Hamide Rencüs, “Önceliğimiz bu soykırımı durdurmak için uluslararası bağımsız bir heyetin sorunları yerinde incelemesi, insani yardım kuruluşların harekete geçmesi ve bu talep etrafında bütün Alevilerin ve Alevi dostlarının birleşmesi gerekiyor” ifadelerine yer verdi.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

     

     

     

     

  • Asi Der Başkanı Usluoğlu: Çağımızın en büyük Alevi soykırımına hep beraber karşı çıkmalıyız!-VİDEO

    Asi Der Başkanı Usluoğlu: Çağımızın en büyük Alevi soykırımına hep beraber karşı çıkmalıyız!-VİDEO

    PİRHA- Suriye’de Alevilere yönelik süren soykırıma karşı tepkilerin oldukça yetersiz olduğunu belirten Asi Der Başkanı Tevfik Usluoğlu, “Bunun karşısında insanım diyen, vicdanı olanların, yeni bir akılla ve felsefeyle hareket edip bu soykırımının önüne geçmesi için gerekli çabayı göstermesi gerekiyor” dedi.

    Suriye’de Alevilere yönelik süren soykırımla ilgili Asi Der Başkanı araştırmacı yazar Tevfik Usluoğlu, PİRHA’ya açıklamalarda bulundu.

    “SURİYEDE YAŞANAN KATLİAMLARA KARŞI YETERLİ DUYARLILIK YOK”

    Araştırmacı-yazar Tevfik Usluoğlu, Suriye’de yaşanan katliamlara karşı yapılan eylem ve etkinliklere katılımların zayıf olmasına tepki gösterdi.

    “UYGARLIK ÇÜRÜMÜŞ, SİSTEM ÇÜRÜMÜŞ, İNSANLIK ÇÜRÜMÜŞ”

    Suriye’de yaşananlarla birlikte gelinen süreçte insanların siyasetin ve uygarlığın kendisinin de çürümüş olduğunu belirten Usluoğlu, “Bu çürümüşlüğün getirdiği sonuçlarla bu tabloyu görebiliyoruz. Aslında Suriye’deki Alevi katliamları sistematik olarak sürdürülüyor. 2011’de başlayan katliamlar, 8 Aralık sonrasında ve özelikle 6 Mart 2025 sonrasında soykırım niteliğine büründü.Suriye’de ilk vekalet savaşı başlatıldığında tekfiri terör Suriye’de ‘Aleviler tabuta, Hristiyanlar Beyrut’a’ sloganıyla bu süreci başlattılar. Resmi olarak 23 Haziran 2011 Cisr-i Şuğur katliamı ile başlayan Suriye vekalet savaşı 8 Aralık’a kadar sürmüştür ve bu süre içerisinde toplamda sadece Aleviler üzerinde 19 katliam gerçekleşmiştir. Bu dönemde 23 Haziran 2011 tarihinden 8 Aralık 2024 tarihine kadar 200 binin üzende Alevi katledilmiştir” dedi.

    “SURİYE’DE CİHADİSTLER ‘ALEVİLER TABUTA HRİSTİYANLAR BEYRUTA’ DİYEREK KATLİAM BAŞLATTILAR”

    Suriye’de yaşayan halklar ve inançlar hakkından bilgi de veren Usluoğlu, “Hristiyanların Suriye’de 4 tane patrikhanesi var. İsmaililer- Selemiyye-Kadmus ve Masyafta yaşarlar. Dürziler, Sveyda, Knatra, Golan başta olmak üzere Şam’dan Kamışlı‘ya kadar uzanmaktalar. Arap Alevileri, Tartus, Lazkiye, Hama, Humus, Şam, Halep ağırlıkta olmak üzere Suriye’nin her yerinde yaşamaktalar ki Golan tepelerinde bile 12 tane Alevi köyü vardır ve Der’a, Kamışlı’ya kadar uzanmaktalar.  Kürt Aleviler ağırlıklı Afrin ve çevresinde yaşamaktalar, Sinemilli ve Hızır Abdal Ocağına bağlılar. Türkmen Alevileri ise Babıl Kadi, Babıl Hediyd, Hüllük, Haydariye gibi mahallelerde yaşamaktalar ve bunlar da Dede Kargın Ocağı talipleridir” diye belirtti.

     

    Suriye’nin tüm bölgelerinde etnik, dini ve çeşitlilik anlamında bir merkez olduğunu söyleyen Usluoğlu, “Bugüne kadar kendini bu çok etnikli çok dinli ortak yaşam kültürü sürdürükebilir olarak bugüne uzana bilmiştir. Ancak 2011 de başlayan ve 8 Aralık 2025’te uluslararası komployla  alt üst edilen bu ülke, barbarca, bu bölgenin ve ülkenin yağmalanması ve zenginliklerinin tarumar edilmesi, halkların bugüne kadar elde ettikleri kazanımların yok edilmesi amacıyla bir çaba içerisine girildi. Başta söylenen ‘Aleviler tabuta’ söylemi bugün bir fiil olarak özelikle 6 Mart sonrasında soykırıma dönüşmüş durumda” şeklinde ifade etti.

     

    8 Aralık sonrasında cihadist güçlerin Humus ve Hama’dan başlayan, ardından Lazkiye, Tartus’a kadar yayılan bir katliam gerçekleştirdiklerini aktaran Usluoğlu, “Şam şehir merkezi ve Halep’te olmak üzere farklı alanlarda gerçekleştirilen katliamlar sürmektedir. Örneğin Halep Meyselün’de bulunan ve Arap Alevilerinin Şeyh Ed – Din olarak kabul ettiği ve aslında Alevilik teolojisini sistematikleştiren Hasibi’nin makamına, türbesine,  mozolesine kadar yönelmeleri ve yakmaya yıkmaya kalkışmaları Alevi nefretiyle ya da Alevi motivasyonuyla dünyanın farklı yerlerinden toplanan cihadist terörün Alevilere ne yapacağını daha önceden dünyanın görmüş olması gerekiyordu” dedi.

    “SURİYE’DE SİSTEMATİK OLARAK ALEVİ SOYKIRIMI GERÇEKLEŞTİRİLİYOR”

    Bu yaşananlarla birlikte gelinen süreçte devrik yönetimin bir B planının olmadığının net olarak ortaya çıktığına dikkat çeken Usluoğlu, şunları ifade etti:

     

    “Çürümüş olan uygarlığın çürümüş olan insanlığın müdahalesiz ligini görmekteyiz. Avrupa’nın tek derdi  göçmen politikasını tersine çevirip Avrupa sığınan göçmenleri geri göndermek iken, Amerika’nın ise bölgenin zenginliklerini tarumar etmek gibi bir derdi var. Israil’in ise ‘Büyük İsrail Projesi’ni hayata geçirmek için halkları ezilenleri Truva atı olarak kullanmak gibi bir planı var. Rusya’nın ise Ukrayna’da düştüğü bataklıktan çıkmak için Suriye’yi sattığını artık herkes biliyor durumda.

     

    8 Aralık’tan şu ana kadar Suriye’de öldürülen Alevi sayısı 50 bini geçmiş durumda. Lazkiye’nin kuzey kesiminin birçok bölgesinde köylerde dahil olmak üzere ağırlıkta Hama ve Humus hattında birçok köyün boşaltıldığı, insanların katledildiği ve artık oralarda insan yaşamadığını çok rahatlıkla söyleyebilirim.

     

    Cihadist güçler tarafından Suriye’de katliamların sistematik hale getirildi. Bu katliamlar yapılırken  de ‘Esas arttığı’ gibi  söylem kullanıyorlar. Bu söylem ile Aleviler hedef alınıyor. Oysa ki Suriye yönetimi Alevi değildi.  Katledilen 5 yaşındaki çocuk, 90 yaşındaki bir insan, eczacı, mühendis, doktor ya da masum bir kadının kimsenin artığı değildir ama bunu yapanların kimin artığı olduğu sorusunu kimse sormuyor?

     

    Süleyman Şah Tugayı, Hamza Tugayı, Sultan Murat Tugayı HTŞ ya da İŞİD’ i kim ortaya çıkardı ve nasıl devreye sokuldular. Bunların hepsi IŞİD, El Kaide artığıdır. Dünya toplumunun dünya insanlığının bunu sorgulaması lazım.”

    “KATLİAMLARA KARŞI TOPLUMLARIN KENDİ ÖZ ÖRGÜTLEMESİ YARATMASI GEREKİYOR”

     

    Tevfik Usluoğlu, “Bugün ne yapmalı, nasıl yapmalı?” sorunun oldukça önemli olduğunu belirterek, “Çok net. Alevi kurumları üzerine düşeni yapmaya çalışıyor ama belli ki Alevi hareketleri bu gücü elde edecek, bu soykırımın önüne geçecek güce sahip değil. Bölgedeki demokrasi mücadelesi veren güçlerin de çok zayıf olduğu aşikâr. Eğer bir halk kendi meşru müdafaasını gerçekleştirip öz gücünü ortaya koyabiliyorsa uluslararası destek alır. Bunun karşısında insanım diyen vicdanı olan, bu katliamların farklı halkların üzerinde sürmesini istemeyen, bölgenin ve dünyanın cehenneme dönmesini istemeyen her ahlaklı, her vicdanlı insanın yeni bir akılla ve felsefeyle hareket edip bu soykırımının önüne geçmesi için gerekli çabayı göstermesi gerekiyor” dedi.

    “SURİYEDE YAŞANAN BARBARLIĞI HEP BERABER DURDURALIM”

     

    Asi Der Başkanı Tevfik Usluoğlu, konuşmasını devamında şunları belirtti:

    “Barbarlar yıkım  için her zaman gerekçe ortaya koyar ve bugüne kadar elde edilen zenginlikleri tarumar etmek için her şeyi yapacaktır. Onun için kadınların, demokratların, insanım diyen herkesin Alevi kurumlarının, dünya kamuoyunun bu katliama dur demesi gerekiyor. Uluslararası gücün ve BM’nin oraya gidip konumlanması ve bu katliamın önüne geçmesi gerekiyor. Ardından Suriyeli olan halkların, Suriyelilerin  ne yapması gerektiğine karar  verilmeleri gerekiyor. Biz onların adına karar veremeyiz. Vicdanı olan, insanlık adına hareket eden onurlu insanlar olarak bu katliama dur demeye çalışıyoruz. Bu çağrımız tüm insanlığa bu soykırıma hep beraber dur deyip gerekli müdahaleyi yapalım.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

     

     

     

  • ‘Kaynak hakimiyetleri zayıf, bu ansiklopedi iyi niyetli olmayacak’ – VİDEO

    ‘Kaynak hakimiyetleri zayıf, bu ansiklopedi iyi niyetli olmayacak’ – VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı Yazar Hamza Aksüt, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın ilahiyatçılara, Sünni akademisyenlere  hazırlattığı Alevi Bektaşi Ansiklopedisi’nin iyi niyetli olmayacağını ifade ederek “Şimdiye kadar yazılan ve tonlarca deterjanla temizlenemeyecek olan Alevi tarihi ve inancı konusundaki kirliliğe bir o kadar daha kirlilik katacağından eminim” dedi.

    AKP-MHP hükümeti “Alevi Bektaşi Ansiklopedisi” adını verdiği çalışmasını sürdürüyor. Ansiklopediyi hazırlayan kadronun İslamcı akademisyenlerden/ilahiyatçılardan oluşması, Alevi inancı üzerindeki asimilasyon politikalarının bir parçası olarak değerlendiriliyor.

    Araştırmacı Yazar Hamza Aksüt, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara hazırlattığı Alevi Bektaşi Ansiklopedisi’ni PİRHA’ya değerlendirdi.

    “KUŞKUSUZ İYİ NİYETLİ DEĞİLLER”

    Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın ilahiyatçılara, Sünni akademisyenlere  hazırlattığı Alevi Bektaşi Ansiklopedisi’nin iki yönü olduğunu söyleyen Aksüt, şunları dile getirdi:

    Birinci yönü, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın faaliyetleri ne derece kaliteli bir buna bakmak lazım bir de ne derece iyi niyetliler her iki açıdan bakmak gerekir. Kuşkusuz iyi niyetli değiller. Çünkü Aleviliği belli bir etnisiteye, Türklük etnisitesine sıkıştırma, Aleviliğin kökenini Şamanizm’de daha sonra özellikle Yesevizm’de arama, oraya bağlama gibi çok büyük çabalar içerisine girileceğini biliyoruz. Devletin tecrübesinden bunu biliyoruz, zaten çalışanların da bir kısmını tanıyorum. Dolayısıyla böyle bir etnik daraltma, tek etnisiteye, tek dine indirme, Kürtlere ve Araplara cephe alıcı söylemlerde bulunma, Alevi Arapları, Alevi Kürtleri dışlama söylemlerinde bulunacaklar.”

    “BİNLERCE KAYNAĞA HAKİM OLMALARI GEREKİR”

    Alevi Bektaşi Ansiklopedisini hazırlayacak olanların kaynak hakimiyetinin çok geniş olması gerektiğini de söyleyen Aksüt, “Diyelim ki bir yazar, bir maddeyi yazacak. Kaynak hakimiyeti zayıfsa ‘Hoca Ahmet Yesevi Aleviliği kurdu’, ‘Orta Asya’da kuruldu, Türkler kuruldu’ gibi uçuk kaçık söylemlerde bulunacak. Bunun kaynağı Fuat Köprülü tabi. Fuat Köprülü ile başlayan daha sonra Abdulbaki Gölpınarlı’yla devam eden bu çizgiyi devam ettirecekler, yeniden kağıda geçirecekler. Belki biraz daha aşırıya kaçacaklar. Zaten iyi niyetli bir şey de yapamazlar. Söylediğim gibi kaynak hakimiyetleri zayıf. Binlerce kaynağa hakim olmaları gerekir” diye konuştu.

    “PERSONELİN YETERSİZLİĞİ SORUN YARATACAK”

    Aksüt, Alevi Bektaşi Ansiklopedisinin iyi niyetli olmayacağını da belirterek “Bizim devletin eskiden beri sürdürdüğü çizgiyi bunların da sürdüreceğini gayet iyi biliyorum. Personelin yetersizliği bu alanda ayrıca bir sorun yaratacak. Şimdiye kadar yazılan ve tonlarca deterjanla temizlenemeyecek olan Alevi tarihi ve inancı konusundaki kirliliğe bir o kadar daha kirlilik katacağından eminim” dedi.

    Devrim FINDIK-Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    Engin: Cemevi Başkanlığı’nın hazırladığı ‘Alevi Ansiklopedisi’ni ciddiye almıyorum – VİDEO

    Yazar Ali Köylüce: Cemevi Başkanlığı’nın hazırladığı ansiklopedide temel amaç asimilasyon – VİDEO

  • ‘Alevi kurumları tüzüklerini düzenlemeli, cem erkanını Aleviliğe uygun formata getirmeli’

    ‘Alevi kurumları tüzüklerini düzenlemeli, cem erkanını Aleviliğe uygun formata getirmeli’

    PİRHA- AKP hükümetinin kurduğu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yüzyıllardır ketleden, asimile eden bir geleneğin devamı olduğunu belirten 17+Alevi Kadınlar oluşumundan Araştırmacı Yazar Ceren Ataş, “Niyeti “Yavuzluk” olan bir kurumdan “Alilik” beklemek mümkün değil” dedi. Ataş, Alevi kurumlarının ciddi bir şekilde tüzüklerini düzenlemeleri, cem erkanının içeriğini reform ederek, özellikle cenaze erkanlarını Aleviliğe uygun formata getirmeleri gerektiğini kaydetti. 

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.

    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri de kesin bir dille reddediyor. Ayrıca AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, cemaatlerin, dinci vakıfların etkili olması!

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye, asimilasyona karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli?

    Bu sorularımızı 17+ Alevi Kadınlar oluşumundan Araştırmacı Yazar Ceren Ataş yanıtladı.

    “NİYETİ YAVUZLUK OLAN BİR KURUMDAN ALİLİK BEKLEMEK MÜMKÜN DEĞİL”

    PİRHA: AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    CEREN ATAŞ: Öncelikle şunun altını çizmek isterim ki Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi toplumu için herhangi bir karşılığı, kabulü, meşruluğu yok. Onlar da bunun farkında oldukları için bu görüşmeleri yapıyorlar ve çabalarının neye karşılık geleceğini kestiremiyorlar. Bu bağlamda baktığımızda bu atanmış kadronun yaptığı cemevi ziyaretlerinden de “Aleviliğe ve Alevi toplumuna” dair bir yarar sağlayacağı beklentimiz olmadığı gibi, esas niyetin ne olduğunu görebiliyoruz. Alevi toplumunu değiştirme, dönüştürme, kontrol altına alma. “Size Aleviliği bizim formatımızla öğreteceğiz” iddiası yeni değil, ilk değil. Yüzyıllardır gerek katlederek gerekse asimile ederek süregelen bir geleneğin devamı bu kurum. Niyeti “Yavuzluk” olan bir kurumdan “Alilik” beklemek mümkün değil. Asıl sorunlar konuşulursa o başkanlığın ortadan kalkması ilk hedef olacaktır.

    “IRKÇI KAFA YAPISI BU BAŞKANLIĞA TESADÜF OLARAK ATANMADI”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Alevi örgütlülüğü hükümetin atadığı başkanlığa amasız/ fakatsız karşı bir tavırda olduğu için elbette muhatap alınmayacaktı. Şaşırtıcı değil ki başkanlığın kurulma amacı, Alevi örgütlüğünün bağımsızlığını ortadan kaldırmak, buna müdahale edip Alevileri kontrol altında hükümetçe “güvenli” bir alana sevk etmek. Örneğin İstanbul’da gerçekleşen Büyük Alevi Kurultayı’nı hatırlayalım, oradaki konuşmalar bize şunu gösteriyordu: Alevi örgütleri etnik olarak Alevi çeşitliliğini tanıyan ve bu renklerle övünen, kadın erkek eşitliğini önemseyen, Analar ve Dedeleri birlikte görmek isteyen, LGBTİ+ haklarına dair dayanışmacı bir tavır içinde olan, insana-doğaya-hayvana değer veren bir tutumla Alevilik inancını kendi başına bir inanç olarak tanımlayıp “mezhep, İslam yorumu, felsefe” gibi gerçeğinden kopuk tavrı reddeden bir noktadaydı. Tabii ki bu saydıklarımızın hepsi devletin istediği Alevi formatına uymuyor. Ülkücü geleneğe de uymuyor.

    Resmi devlet yazıcılığı ve Türkçü araştırmacıları “gerçek Türkler Alevidir”, “Alevilik bir Türk inancıdır”, “Kürt Alevi yoktur” gibi ırkçı zihniyeti her ne kadar senelerdir Alevi kurumlarına, cemevlerine sokmak istese de başarılı olamadı. Bu fikri benimseyen Alevilerin oranı oldukça düşük. Bu resmi ideolojinin Aleviliğe müdahalesi. Bu fikir Türkçüler tarafından Alevi toplumuna zerk ediliyor. Aleviler bilir ki Alevilik ırksal üstünlüğü, ırksal farklılıkları reddeder. 72 millete bir nazarla bakmak düsturunu vurgular. Özetle, tabii ki ırkçı kafa yapısı bu başkanlığa tesadüf olarak atanmadı; ancak hedeflenen kültürel asimilasyon daha önce işe yaramadığı gibi yine işe yaramayacak.

    “ALEVİ KADIN ARAŞTIRMACILARIN, YAZARLARIN DESTEKLENMESİ GEREKİYOR”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Bunu ciddiye almak gerekiyor, öte yandan ciddiye almamak gerekiyor. Neden derseniz, resmi ideolojinin bugüne dek masa başında yazdırdığı Alevilik hem Türkçü hem Aleviliği İslam’ın içinde eriten, aynı zamanda ırkçı ve erkek egemen bir Alevilikti. Resmi tezler Alevi erenlerinin hepsini erkekleştirmiş, hepsini hacı yapmıştır. Oldukça asimilasyon içeren bu resmi tarihçilik eğer Alevi toplumunu asimile etmeye yarasaydı zaten bu atanmış başkanlık bugün kurulmazdı. Aleviler yüzyıllardır istedikleri gibi asimile edemedikleri için bu atağı gerçekleştirdiler. Peki tüm tarih yazımı erkekçe, Türkçülükle ve İslamla bezeliyken neden Aleviler asimile olmadı? Çünkü Aleviliğin sözlü anlatısı, deyişleri, beyitleri, yerel ziyaretlerinin anlatıları, doğa ile iç içe geçmiş yapısı Aleviliğin kendi öz değerlerini, düsturunu ve felsefesini korumaya yetti.

    Dersim’deki Munzir Bava ziyaretinin anlatısındaki Munzir’in adını Munzur yapıp, hikayeyi evirip çevirip çobanı hacca göndermekle iş bitseydi şimdi tüm Dersimlilerin hacca gitmesi gerekirdi. Diğer bir örnekle Türkmen Alevilerin serçeşmesi Hace Bektaş Veli’yi bugün resmi tarih çalışmalarında hacı, hoca, namaz kılan, abdest alan bir şeyh gibi okuyoruz. Peki Alevilerin nazarında öyle mi? Hace Bektaş, Aleviler için Babai ayaklanmasının mücadelecilerinden, dine-kitaba sığmayan evliyası, Kadıncık Ana’nın eşi değil eşiti olan bir eren ve onun yolundan giden Aleviler de kendi inançlarını Alevice yaşamaya devam ediyorlar.

    ALEVİ YAZARLAR, ARAŞTIRMACILAR ARASINDA ERKEKLERİ KADINLARDAN DAHA ÇOK DESTEKLİYORLAR

    Elbette Alevi tarihinin resmi tarihteki ele alınış biçiminden rahatsızım ve bu asimilasyon çabasına karşı mücadele edeceğim; ancak korkmuyorum da. Bizim gibi Alevi araştırmacıların Aleviliği yeniden yeniden yeniden yazmaya devam etmemiz gerekiyor. Kadıncıl, bağımsız ve rengarenk bir şekilde. Bu noktada Alevi örgütlerinin de Alevi araştırmacıları desteklemesi gerekiyor. Alevi kurumları bu konuda ciddi eksiklik içerisinde. Belli başlı birkaç akademisyenden başka hiçbir akademisyene, araştırmacıya üretme, dayanışma, çalışma imkânı sunmuyorlar. Alevi yazarlar, araştırmacılar arasında erkekleri kadınlardan daha çok destekliyorlar. Bu bağlamda Alevi kurumlarına ciddi iş düşüyor; eğer bu dayanışmayı ve sorumluluğu yerine getirmezlerse aynı şekilde birkaç isimle çalışmaya devam ederlerse üretilecek çalışmalar yetersiz olacaktır.
    Aleviler ve Alevi kurumları Türkçülük ve İslam’ın asimilasyonuna karşı mücadele etmek istiyorsa buna karşı güçlendirilecek en önemli adım Alevi kadınların önünün açmak olacaktır. Gerek örgütlenmede, gerek Ana’ların önünün açılmasında ve gerekse de Alevilik ve Alevi toplumunda Alevi kadınlar üzerine çalışmalar yapan Alevi kadın araştırmacıların, yazarların güçlendirilmesi, desteklenmesi gerekiyor. Alevi kurumu ve toplumu içinde cinsiyetçilikle, eşitsizliğe karşı verilecek mücadele Türk İslam sentezinin panzehiridir. Alevi kurumlarının bunun farkında olduklarını düşünüyorum. Geriye kalıyor kendilerini değiştirme çabası.

    “CEMEVLERİ DE ALEVİLİĞİ DOĞRU YAŞATMIYOR, İSLAMİ BİRÇOK UYGULAMA VAR”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Aleviler bağlamında konuşacaksak; Alevilik seküler bir inanç. Eğitimde herhangi bir inancın bu denli dayatılmasına tüm Aleviler karşı çıkmalıdır. Çevremizde gözlemliyorum, Alevi çocukları ayetlerden, hadislerden bahsediyorlar. Bana göre 8 yaşında bir çocuğun bunları konuşmaması gerekiyor. Öyle sanıyorum ki bizim en çok dikkat etmemiz gereken asimilasyon yöntemi bu. Çünkü çocuk beyni çok tazedir ve her duyduğunu tertemiz bir şekilde kapar. Bu korku ile çocuklarını cemevlerine getiren aileleri görüyorum. “Çocuklarımızı asimile edecekler diye zorla cemevine getiriyoruz” diyorlar. Ancak üzülerek söylüyorum ki, şahsen benim de üstünde defalarca durduğum bir konu var, kimi Cemevleri de Aleviliği doğru yaşatmıyor. Bazı Cemevlerinde harem-selamlık oturma düzeni, başörtüsü dayatması, abdest alma yerlerinin yapılması, cem erkanında fatiha okunması, cenaze erkanlarında Türkçe namaz kıldırılması gibi daha sayabileceğim İslami bir çok uygulama var ve dolayısıyla çocukları devletin asimilasyonundan koruyalım derken bu cemevlerine getirip aynı asimilasyona ellerine teslim ediyor aileler.

    “ALEVİ KURUMLARI TÜZÜKLERİNİ DÜZENLEMELİ, CEM ERKANINI ALEVİLİĞE UYGUN FORMATA GETİRMELİ”

    Alevi topumu için gerçekten hizmet veren Alevi kurumlarının ciddi bir şekilde tüzüklerini düzenlemeleri, cem erkanının içeriğini reform ederek Aleviliğe uygun formata getirmeleri gerekiyor ve de en önemlisi cenaze erkanları. Bunları ciddiye almadıkça asimile oluyor Alevi toplumu. Bugün Kuran kursu veren cemevleri ve orada birçok Alevi çocuğu kayıtlı. İktidarın İslamcı cemaatlere yol vermesi ve o aracılıkla eğitim sistemini mahvetmesi ne kadar tehlikeliyse cemevlerindeki durum da bir o kadar tehlikeli. Bence bu ikisini beraber ele almalıyız ve önce Alevi kurumlarını düzene sokmalıyız.

    “SÜNNİ KESİMDEN FARK KALMAYINCA KURAN KURSU AÇILMASI SIRITMIYOR”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kuran kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kuran kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Cemevlerinde Kuran kursu verilmesi gerçekten çok ürkütücü ancak az önce de bahsettiğim gibi cemevlerinin tek İslami uygulaması bu değil. Cemevi Dedelerinin bir kısmı yolundan saptı, “Alevilik gerçek İslam’dır” düsturu ile Anaları reddediyorlar. Bana sorarsanız bunların hepsi birbiri ile bağlantılı. Anaları reddedip Alevi kadınları görmezden gelmek, cemevinde kadın erkek eşitliğini sağlayamamayı doğuruyor. Kadın erkek eşitliği olmayınca can olunmuyor ve cem erkanında kadınlar ve erkekler birbirinden harem- selamlık şekilde uzak durma fikrini sorgulamıyor, öyle oturabiliyor. Harem selamlık sistem olunca kadınlara zorla başörtüsü taktırılıyor cemevlerinde. Yönetimlerde kadınların sayısı oldukça düşük, başkanlık makamlarında sadece erkekler var, eşit başkan sayısı az. Çok önemli bir diğer şey yönetim organlarında yer alacak kadınların kadın bilincine sahip olmaları. Aynı şey Analar için de geçerli. Kurumlara seçilen, delege olan Alevi kadınlarının oranı erkeklere oranla düşük. Ev içinde kadına yönelik şiddet hepimiz biliyoruz ki yüksek… Bunların olduğu bir topluluğun Sünni kesimden farkı yok değil mi? Sünni kesimden fark kalmayınca Kuran kursu açılması da sırıtmıyor açıkçası. Bu yüzden en başa dönmeliyiz, Aleviliğin ayrı bir inanç olduğunu, varoluş anlatısını, Alevilikte ölüm olmadığını, çok dilli ve çok kültürlü olduğunu anlatmalıyız. Kadın ile erkeğin Alevilikte eşit olduğunu, kadın regl oluyor diye kadını posta oturtmayan dedeleri ceme almamayı öğrenmeliyiz. Eğer bu noktalardan fire verirsek elbette kuran kursunu kaldırmamız da zorlaşır. Cemevinde başı örtülü, erkeklerle tokalaşmayan kadınlar olursa çocuklar kuran kursuna da gider, Hacca da gider.

    “CİDDİ BİR DAYANIŞMA GEREKİYOR”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Yaptığı çalışmalar, ürettiği fikirler ve siyasi tutumları nedeniyle sık sık PİRHA’da haberlerini gördüğümüz 17+ Alevi Kadınlar grubumuzda 8 senedir kadın arkadaşlarımızla çalışma yürütüyoruz. Bizim önerdiğimiz ve çok önemsediğimiz bir konu var, yukarıda da değindim. Alevilik anlatılarını, Aleviliği bir de kadınlardan dinlemek Aleviliği kadınlardan öğrenmek. Biz bağımsız, feminist Alevi kadınlardan oluşan, farklı etnik kökenlerden gelen kadınların yan yana gelmesiyle olmuş bir grubuz. Derdimiz bir özne olarak Alevilikte kadınların varlıklarını, katkılarını ortaya çıkarmak. Çünkü Alevi toplumu da büyük oranda erkek egemen bir topuma dönüşmüş maalesef. Oysa Alevilik kadıncıl bir inanç. Kandildeki nur, Ana Fatma, yani her şeyin başı.
    Biz de araştırmalarımızda kullandığımız feminist metodoloji ile Alevilerin bile üzerini örtmeye çalıştığı, unutturmayı amaçladığı kadıncıl Aleviliği yaşatmak için çabalıyoruz. Aklımız, enerjimiz, imkânlarımız yettiğince. Bu konuda gelinen sonucu yeterli görmesek de başlangıçtaki duruma göre azımsanamayacak bir yol aldığımıza inanıyoruz. Çünkü artık inatla ve özenle ürettiğimiz, baskılara rağmen susmadan dillendirdiğimiz fikirlerimiz çok geniş kesimlerce kabul edildi. Daha önce erkek yöneticileri “incitecek” söylemleri dillerine almayan nice insan artık rahat konuşuyor. Kendisine feminist demeyen kadınlar feministim diyor. Bu da bizim gibi Alevi feminist kadınların göğsünü kabartıyor.
    Elbette daha çok baştayız. Alevi toplumuna kadıncıl Aleviliği anlatıp, bu tür çalışmaları çoğaltmak, yazmak, yeniden üretmek ve anlatmak gerekiyor. Bu noktada bağımsız feminist araştırmacılara mikrofon uzatmak gerekiyor. Kurumlardaki koltuklaşmanın ortadan kalkması gerekiyor. En önemlisi de başta kadınlar arasında olmak üzere ciddi bir dayanışma gerekiyor. Ve ötekileştiren, dışlayan her eylemin bir bu topluma negatif geri dönüşü olduğunu, bu tür tutumların mutlaka gün gelip ayağımıza dolanacağını unutmamak gerekiyor.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO
    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO
    12-‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO
    13-‘Bilimsel çalışmalar yapılmalı; Sadece anma günleri ile Alevilik yeniden inşa edilemez’-VİDEO
    14-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’
    15-‘Alevi kurumlarının örgütlülüğe önem vermesi gerekiyor, örgütlü olmak güçtür’ -VİDEO
    16- ‘Aleviliği yaşamayı ve yaşatmayı merkezimize almalıyız, tehlikeli olan iç asimilasyon’
    17-‘Asimilasyona karşı aktif direniş ve sivil itaatsizliği örgütlemek gerekiyor; o zaman hak alınır’
    18-‘Asimilasyona karşı çıkmak onun alternatifini oluşturmakla mümkündür, program ve hedef olmalı’-VİDEO

    19-‘Bazı Alevi kurumlarının merkezi kurum olma arzusu, en yapılmayacak şeylerden biri’
    20- ‘Bazı cemevlerinde Sünni-Şii erkan uygulanıyor, buna ses çıkarılması lazım’- VİDEO 
    ‘Alevi örgütleri iyi bir eğitimden geçmeli, neler yapılacağı konusunda bir karar çıkartmalı’-VİDEO
    21- ‘Cemevi Başkanlığı’na karşı ortak mücadele hattı örülürse asimilasyon bertaraf edilebilir’-VİDEO

    22-‘Alevi dünyasında emek veren herkes asimilasyona karşı adım atmalı; bu güce sahibiz’

    23-‘Topyekün saldırıya karşı etkin bir mücadele hattı kurulmalı, sivil itaatsizlik olmalı- VİDEO

     

  • Aksüt: AKP geçmiş iktidarlardan güç alıyor; Alevileri- Bektaşileri eşit yurttaş görmüyor-VİDEO

    Aksüt: AKP geçmiş iktidarlardan güç alıyor; Alevileri- Bektaşileri eşit yurttaş görmüyor-VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, “Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan bu güne laikliğin ve eşit yurttaşlığın sadece anayasada var olduğunu  hiçbir zaman işletilmediğini, her şey Hanefi fıkhına göre, Sünni İslam’a göre devlet eliyle örgütlenip yapılandırılmıştır” dedi.

    Ülkemizde son dönemlerde en çok tartışılan kavramların başında gelen laiklik ve eşit yurttaşlık üzerine Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, PİRHA’ya konuştu.

    Aksüt, Aleviler üzerindeki asimilasyonun cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan bu yana sürdürüldüğünü belirterek, anayasada varolan laiklik ve eşit yurttaşlığın hiçbir zaman işletilmediğini ve ölü bir maddeden öte bir anlamının olmadığını vurguladı.

    Ali Aksüt, 1924 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak Hanefi fıkhına göre Sünni İslam’ı adeta Türkiye’de bir devlet dini haline getirildiğini vurgulayarak şunları söyledi:

    “1924 yılında Hilafet kaldırıldığı zaman hemen en kısa sürede ne yapıldı? Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Devletin toplumun din işlerine karışmadığı, inananların kendi inançlarını istedikleri gibi yönlendirdikleri, sadece başka inançlar üzerinde tahakküm kurmamaları için kurulmuş bir kurum olması gerekirken, ne oldu? Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak Hanefi fıkhına göre Sünni İslam’ı adeta ülkemizde bir devlet dini haline getirildi” dedi.

    CUMHURİYETTEN BUGÜNE SÜNNİ İSLAM DEVLET ELİYLE YAPILANDIRILIYOR”

    Laikliğin anayasada olmasına rağmen hiçbir zaman işletilmediğini, adeta ölü bir maddeden öte anlamı olmadığını belirten Aksüt, sözlerine şöyle devam etti:

    “1924 yılının 3 Mart’ından 1937 yılına gelinceye kadar bu şekilde gitti. 1937 yılında ne yapıldı? Aslında bir şey yapılmadı. Sadece o günkü anayasaya bir madde eklendi. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik devlet olduğu maddesi eklenmişti. Evet bu maddenin eklenmesi çok çok iyi bir kazanım ama eğer bir madde yazıldığı kanunda hiçbir zaman işletilmeyen bir madde olarak kalıyorsa o bir madde değil, ölü bir maddedir. Ölü bir maddenin de topluma hiçbir faydası yoktur.”

    LAİKLİK VE EŞİT YURTTAŞLIK ANAYASADA VAR ANCAK HİÇBİR ZAMAN İŞLETİLMEMİŞTİR

    1948 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin dünyada kabul görmesi üzerine Türkiye Cumhuriyeti’nin de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul ettiğini hatırlatan Aksüt, “Peki, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kabul eden Türkiye Cumhuriyeti eşit yurttaşlığı gündemine almış mıdır? Vatandaşlarını eşit gözle görmüş müdür? Bunlara bir inanç ayrımı yapılmadan mezhepler arasında bir ayrım yapılmadan hatta ülkemizde azınlıkta bulunan birçok İslam dışı inançtan olanların da varlığı gözetilerek işletilen bir madde olmuş mudur? Tıpkı 1937 yılında kabul edilen laiklik maddesi gibi işlemeyen, bir gösterişli madde olarak kabul edilmiş, öylece kalmıştır” şeklinde ifade etti.

    “BU ÜLKEDE GÖRÜNEN O Kİ ALEVİ BEKTAŞİLER EŞİT YURTTAŞ OLAMAYACAKLAR”

    Bugün yapılanların sadece bugünkü iktidarın anlayışından değil, geçmişten günümüze yanlış giden bir anlayıştan kaynaklandığını vurgulayan Araştırmacı Yazar Ali Aksüt, “Günümüzün iktidarı ne yapıyor? Günümüz iktidarı geçmişteki bu davranış kalıplarından aldığı güçle hareket ediyor. Geçmişte Aleviler, Bektaşiler eşit yurttaş sayılmadı ki bugünkü iktidar da aynı gözle baksın. Bugünkü iktidar aynı zihniyeti devam ettiriyor. Türkiye Cumhuriyeti’nde Aleviler Bektaşiler eşit yurttaş olarak görülmemiştir. Görünen o ki görünmeyecektir de” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

     

  • Munzur Çem’in dostları: Acımız tarifsiz, çok değerli çalışmaları vardı, yolumuzu aydınlatıyordu

    Munzur Çem’in dostları: Acımız tarifsiz, çok değerli çalışmaları vardı, yolumuzu aydınlatıyordu

    PİRHA-Kürt araştırmacı yazar Munzur Çem (Hüseyin Beysülen) Almanya’nın Berlin kentinde 11 Aralık’ta Hakk’a yürüdü. Munzur Çem’in mücadelesini anlatan dostları, “Bizler için önemli kayıp. Munzur Çem, Dersim’in yetiştirdiği değerli isimlerden birisiydi ve birçok önemli eser ortaya çıkardı, Dersim’in tarihine, kültürüne önemli katkılar sundu. Çem kendisini ölümsüzleştiren birisi oldu, onun bıraktığı eserler kaybolmayacak” şeklinde konuştular.  

    Kürt araştırmacı ve yazar Munzur Çem (Hüseyin Beysülen) Almanya’nın Berlin kentinde 11 Aralık’ta Hakk’a yürüdü. Kürt yazar, araştırmacı ve derleyici, Zazakî-Kirmancki’nin standardize edilmesine büyük katkı sunan dilbilimci Munzur Çem, bir süredir kanser tedavisi görüyordu.

    Munzur Çem için 14 Aralık Çarşamba günü Berlin Alevi Toplumu Cemevinde Hakk’a uğurlama erkanı düzenlenecek. Hakk’a uğurlama erkanından sonra Munzur Çem’in naaşı 16 Aralık cuma günü doğduğu Bingöl Kığı’ya bağlı Seter köyünde toprağa sırlanacak.

    Hakk’a yürüyen Yazar Munzur Çem’in dostları mücadelesini, çalışmalarını PİRHA’ya anlattı.

    “BİZLER İÇİN ÖNEMLİ BİR KAYIP”

    Munzur Çem’in kendi halkı için değerli bir yazar olduğunu söyleyen Dersim Araştırmaları Merkezi Yöneticisi Hüseyin Ayrılmaz, “Munzur Çem’in dil, kültür ve edebiyat alanında çok önemli araştırmaları oldu. Bu halk için birçok önemli eser ortaya çıkardı, Dersim’in tarihine, kültürüne önemli katkılar sundu. Bizim için çok değerli bir isimdi, bizler için önemli bir kayıptı” diye belirtti.

    Munzur Çem’in kimsenin cesaret edemediği bir zamanda Dersim meselesinin planlı bir soykırımdır olduğunu ilk söyleyen kişi olduğunu ifade eden CAN TV Programcısı Süleyman Ateş, “Hem tarihimiz hem de dilimizin yaşatılması için çalışmaları vardı. En son görüşmemizde bana ‘Şu an iyiyim ama ne kadar süreceğini bilmiyorum ben köyümü görmek istiyorum’ demişti. Ben de onun istediğini yerine getirmenin mutluluğunu yaşıyorum. Orada kendisiyle yaptığımız programda yaşamını, çocukluğunu ve inancını anlattı. Munzur Çem kendisini ölümsüzleştiren birisi oldu, onun bıraktığı eserler kaybolmayacak ve umarım gelecek nesiller o çalışmalardan yararlanır ve Dersim’in kültürünün, inancının asimile olmasını engelleyecek bir ışık olarak gelecek nesillere aktarılır” dedi.

    “MÜCADELE DOLU HAYATI BİZLER İÇİN BİR ÖRNEKTİR”

    Munzur Çem’in Dersim’in yetiştirdiği değerli isimlerden birisi olduğunu vurgulayan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) PM üyesi Yüksel Mutlu ise, “Hem ana dil üzerine hem de Dersim coğrafyası üzerine çok kafa yordu, mücadele etti. Dersim’in bir kuşağı böyle gidiyor, bu insanlar bizim önemli değerlerimiz, yeri doldurulamayacak insanlarımız. Ana dil konusunda ilk çalışma yapanlardan birisiydi. O yüzden çok değerli çalışmaları vardı. Yolumuzu aydınlatan birisiydi, o yüzden böyle değerli isimlerin kaybını üzüntüyle karşılıyorum” diye ifade etti.

    Yazar Mehmet Bayrak da Munzur Çem’in arkasında çok önemli çalışmalar bıraktığını dile getirerek, “Kürdistan’ın sosyo-ekonomik yapısı, dokusu ve göç hareketleri konusunda birçok çalışma yaptı. Başta Rea Heq Aleviliği olmak üzere birçok çalışmaya imza attı. Bu çalışmalar Munzur Çem’i ölümsüzleştirdi, gerek Kürdoloji biliminde gerekse de batıni inanç kültüründe yapılacak çalışmalarda ismi hep anılacak ve yaşatılacaktır” dedi.

    Munzur Çem’in Kırmanciye kimlik ve kültürünün son yüzyılda yaşamış en önemli emekçilerinden birisi olduğunu belirten Uğur Sermiyan ise şunları kaydetti:

    “38 Tertelesi’nden sonra uzun bir sessizlik dönemine giren Kırmancların okuyup yazan ilk kuşağından olan Munzur Hoca, tahsilli oluşunu, bazılarının aksine, kendi halkının tarihine, diline, değerlerine sahip çıkma aracı olarak kullandı. Bu doğrultuda tarih, dil ve inanca dair Kırmançça ve Türkçe onlarca eser verdi. Kırmancca (Zazaca) için 26 yıldır dilde standartlaştırma çalışmaları yapan “Vate Çalışma Grubu”nun kurucuları arasındaydı ve hastalığı elvermeyene dek bu grubun çalışmalarına Dersim’i temsilen istikrarlı şekilde paha biçilmez bir katkı sundu. “Raya Heqî” inancının yozlaştırılmasına karşı birçok makale ve yazı kaleme aldı. Her türden kimliksel, dilsel ve inançsal asimilasyona karşı daima tetikte bir aydındı. Acımız tarifsiz, ancak onun mücadele dolu hayatı biz gençler için bir örnektir, devri daim olsun.”

    MUNZUR ÇEM KİMDİR?

    Gazeteci, yazar, çevirmen Munzur Çem, 1945 yılında, zamanında bir Dersim köyü olan Bingöl’ün Kiğı ilçesine bağlı Qurze’de dünyaya geldi. On yaşında, komşu köy Seter’de ilkokula başladı. Ortaokulu Dersim’in Nazımiye ilçesinde okudu. 1966’da Diyarbakır Sağlık Koleji’ni bitirdi. Bir yandan sağlık memuru olarak çalışırken, bir yandan da Özel Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Yüksek Okulu gece bölümüne devam etti ve 1971 yılında bu okulu bitirdi. 1975 yılında Sayıştay Denetçiliği sınavını kazandı, 1980 yılına kadar da bu kurumda çalıştı.

    1970’lerin başlarından itibaren yazı yazma denemelerinde bulunan Munzur Çem, 1975 yılında yayın hayatına adım atan aylık Özgürlük Yolu dergisi ile 1987’de çıkan 15 günlük Kürtçe-Türkçe Roja Welat gazetesinde yazmayı sürdürdü.

    Döneme göre değişik takma adlar kullanarak yazan yazarın şu ana kadar yayınlanmış birçok kitabı ile çeşitli dergi ve gazetelerde çıkmış çok sayıda makalesi var. Son yıllarda Kırmançki ile ilgili çalışmalara göreceli olarak daha çok zaman ayıran yazar, bu alanda çalışma yapan Stockholm Grubu içerisinde yer alıyordu ve Kırmançki kültür dergisi Vate’nin çalışmalarına aktif olarak katılmıştı.

    Çem’in kültür, ekonomi ve politika üzerine çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Kurd-PEN’in kurucu üyelerinden olan Munzur Çem, Berlin’de yaşıyordu.

    PİRHA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER

    >Yazar Munzur Çem Hakk’a yürüdü
    >Munzur Çem, Berlin Cemevindeki erkandan sonra Bingöl’de toprağa sırlanacak
    >DİK: Munzur Çem’in mücadele azmi, eserleri ve yaşamı bizlere yol gösterici olacak

  • Kampanya 13. gününde: Bilimin ışığından gidilmeyen yolun sonu karanlıktır -VİDEO

    Kampanya 13. gününde: Bilimin ışığından gidilmeyen yolun sonu karanlıktır -VİDEO

    PİRHA-Demokrasi Konferansı Bileşeni olan Aleviler öncülüğünde demokrasi güçlerinin, ana sınıfına kadar zorunlu din dersinin dayatılmasına karşı başlattığı kampanyaya ilişkin konuşan AAKB Başkanı Zeynep Can ve Araştırmacı-Yazar Metin Kaçmaz; “Bu karar AKP iktidarının inkârcı ve asimilasyoncu politikasının bir devamıdır. AKP bu kararıyla bilimin ışığına ve düşünceye kapalı, kendi ortaçağ karanlık düşüncesine hizmet edecek olan kindar ve dindar nesil yetiştirmek istemektedir” dedi.

    Demokrasi Konferansı Bileşeni olan Aleviler öncülüğünde demokrasi güçleri, ana sınıfına kadar indirilmek istenen zorunlu din dersine karşı “Eşit yurttaşlık temelinde özgür bir toplum için laik ve bilimsel bir eğitim istiyoruz” başlığıyla 28 Aralık 2021’de bir imza kampanyası başlattı.

    Başta Türkiye’de olmak üzere Avrupa’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Alevi çatı örgütleri ve şubeleri, Alevi yurttaşlar, aydınlar, sanatçılar, şairler, gazeteciler, demokratik kitle örgütlerinin, bazı siyasi partilerin büyük destek verdiği kampanya devam ediyor. Kampanya 3 Mart 2022’ye kadar devam edecek.

    Kampanyayı yürütenler ve destek verenler paylaştıkları kısa videolarla zorunlu din dersinin kaldırılmasını ve laik bir eğitim sisteminin getirilmesini istiyor.

    “ALEVİ ÇOCUKLARININ ASİMİLASYONUNA HAYIR”

    Kampanyaya kapsamında konuşan Avrupa Alevi Kadınlar Birliği (AAKB) Başkanı Zeynep Can, “Eğitim her çocuğun hakkıdır. Çocuk hakları hukuk devletlerinin güvencesinde olmalıdır. Zorunlu din dersleriyle Alevi çocuklarının asimilasyonuna hayır” dedi.

    “BU KARAR AKP İKTİDARININ İNKÂRCI VE ASİMİLASYONCU POLİTİKASININ BİR DEVAMIDIR”

    Araştırmacı-Yazar Metin Kaçmaz ise şu ifadeleri kullandı:

    “12 Eylül faşist cuntasının almış olduğu kararla 40 yıldır Alevi çocukların üzerinde uygulanan zorunlu din dersi eğitimi yetmezmiş gibi şimdi de toplanan Milli Eğitim Şurası’nın almış olduğu kararla, anaokuluna giden çocuklar üzerinde zorunlu din dersleri eğitimi uygulanmak istenmektedir. Bu karar AKP iktidarının inkârcı ve asimilasyoncu politikasının bir devamıdır. AKP bu kararıyla bilimin ışığına, düşünceye kapalı, kendi ortaçağ karanlık düşüncesine hizmet edecek olan kindar ve dindar nesil yetiştirmek istemektedir. Bizler pirimiz Hacı Bektaşi Veli’nin dediği gibi, bilimin ışığından gidilmeyen yolun sonunun karanlık olacağı anlayışını benimseyen kişiler olarak, alınan bu karara karşı çıkmaktayız. Çocuklarımızın bilim ile donatılmış bir eğitim içerisinde yetiştirilmesini istiyoruz. Bu karara tüm Alevilerin, tüm ailelerin, çocuklarını bu derslere göndermek istemeyen herkesin karşı çıkmasını istemekteyiz ve karşı çıkmaya çağırıyoruz.”

    PİRHA/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    AABK Eşit Başkanı Kamilağaoğlu: Tüm Alevi kurumları kampanyanın motor gücü olmalı-VİDEO
    > Doç. Dr. Karakaya: Zorunlu din dersi kaba bir asimilasyon aracıdır, hak ihlalidir-VİDEO
    > AVF Genel Başkanı Doğan: Ana sınıfında din dersi çocukta korku ve kaygı yaratır-VİDEO
    > Kampanya 4. gününde: Milli Eğitim Bakanlığı kararını geri çekmelidir-VİDEO
    > Zorunlu din dersine karşı başlatılan kampanya 3. gününde-VİDEO
    > Demokrasi güçlerinden büyük kampanya: Ana sınıfında din eğitimi faciadır; asimilasyona hayır!
    > Kampanya 8. gününde: Zorunlu din dersleri ile asimilasyona hayır
    >Ana sınıfına da zorunlu din dersi kararına karşı imza kampanyası çığ gibi büyüyor

     

     

  • Araştırmacı Yazar Rıza Duran Hakk’a yürüdü

    Araştırmacı Yazar Rıza Duran Hakk’a yürüdü

    PİRHA – Araştırmacı- Yazar Rıza Duran, Sivas Zara Göktepe Köyü’nde Hakk’a yürüdü.

    Araştırmacı-Yazar Rıza Duran Hakk’a yürüdü. Sivas’ın Zara ilçesine bağlı Göktepe Köyü’nde Hakk’a yürüyen Duran, özellikle Koçgiri coğrafyası, tarihi konularında çok özenli ve değerli araştırmalar yapan biriydi.

    “BİRÇOK YAZAR ONUN ARAŞTIRMALARINDAN YARARLANDI”

    Duran’ın Hakk’a yürüdüğünü duyuran Koçgiri Kültür Derneği Yönetim Kurulu, Duran’ın ölümüne ilişkin şunları paylaştı:

    “Rıza Duran’la birlikte alçak gönüllülüğün, paylaşımcılığın, araştırmacı titizliğin ve insani sorumluluğun bir örneğini de yitirdik. O kadar alçakgönüllüydü ki yazarlarından birisi olduğu ABEŞ (Şerefiye) Bölgesi Tarih Kültür Etnisite kitabında kendisini, “Sivas/Zara Göktepe’de doğdu. Çeşitli dergilerde makaleleri yayınlandı. Yakın ve yerel tarih ve azınlıklarla ilgili araştırma ve arşiv çalışması yapmaktadır. Özellikle resmi tarih anlatılarının içinde barındırdığı çelişkileri, resmi tarihe ait belgeler üzerinden açığa çıkaran incelemelerine devam etmektedir” biçiminde dört cümle ile anlatmakla yetinmişti. Oysa Türkiye’de azınlıkların ve ötekilerin tarihiyle ilgili çalışan birçok akademisyen ve yazar, O’nun araştırmalarında ulaştığı belge ve tanıklıklardan yararlanmış ve çalışmalarında yer vermişti. Yani O kalemiyle konuşurken bile sessiz kalmayı bir erdeme dönüştürebilmişti.

    “YOKLUĞUNU HER AN HİSSEDECEĞİZ”

    Arkadaşımız, yoldaşımız ve çalışma arkadaşımız Rıza Duran son olarak 19. Yüzyıl (1830-1840) Koçgiri nüfus defterleri temelinde yürütülen kitap çalışmasının yazım grubu üyesi olarak seyyahların, misyonerlerin, diplomatların anlatılarında ve tarihi kroniklerde Koçgiri bölümünün yazımı için çalışmaktaydı. O’nun yokluğunu her an hissedeceğiz, O’nu arayacağız ve çok özleyeceğiz. O’na sözümüz olsun: Çalışmasını bıraktığı yerden alacağız, tamamlayacağız ve ulaşmasını istediği insanlara ulaştıracağız. Mücadelesini, emeğini anılarını çoğaltacağız.
    Başta ailesi olmak üzere tüm sevenlerine, arkadaşlarına, yoldaşlarına ve Koçgirililere sabır diliyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Öğüt: Ocakzadeler Meclisi’ni, Şiacı İslamcılığın sözcülüğünü yapan sözde Aleviler kurdu

    Öğüt: Ocakzadeler Meclisi’ni, Şiacı İslamcılığın sözcülüğünü yapan sözde Aleviler kurdu

    PİRHA – Araştırmacı Yazar Özcan Öğüt, Ocakzadeler Meclisi oluşumunu PİRHA’ya değerlendirdi. Öğüt, “Oluşum, Aleviliğe tamamen dışarıdan bakan bir akıl tarafından dizayn edilen ve mevcut Alevi örgütlenmelerine karşı, alternatif kumandalı İslamcı bir model olarak dayatılmaya çalışılan ve ayar vermek için kullanılan beyhude bir oluşum” dedi. 

    Tartışmalı isimler tarafından ilan edilen “Ocakzadeler Meclisi” adlı oluşuma bir tepki de Araştırmacı Yazar Özcan Öğüt tarafından geldi.

    Konuya ilişkin PİRHA‘ya konuşan Öğüt, “Ocakzadeler Meclisi adı verilen inisiyatif,  Aleviliğe tamamen dışarıdan bakan bir akıl tarafından dizayn edilen ve mevcut Alevi örgütlenmelerine karşı, alternatif kumandalı İslamcı bir model olarak dayatılmaya çalışılan ve ayar vermek için kullanılan beyhude bir oluşum” dedi.

    “‘OCAKZADELER MECLİSİ’, ALEVİLER TARAFINDAN KARŞILIĞI OLMAYAN YAPILANMALARDIR”

    Öğüt, “Alevi toplumunda, herhangi bir karşılığının da olmadığı ve olamayacağı zaten kendi açıklamalarını yayınladıktan sonra gelen tepkilerden çok net bir şekilde anlaşıldı. Bu yapıya dahil oldukları belirtilen birçok ocaktan belli kişilerin isimlerini sıralayarak ilk başta bir açıklama yaptılar. Sonra o kişilerin temsil ettiği birçok ocak “Bunlarla herhangi bir alakaları olmadığını” belirten resmi açıklamalar yayınladılar. Bu yapıya dahil olduğu belirtilen kişilerin bir kısmının kendi ocaklarında bile karşılıkları olmadığını oradan anlayabilirsiniz” ifadelerini kullandı.

    “BUNLAR, AVRUPA’DAKİ ŞİACI İSLAMCILIĞIN SÖZCÜLÜĞÜNÜ YAPAN SÖZDE ALEVİLERDİR”

    Sonradan ismi yazılıp da isminin silinmesini isteyen kişiler olduğunu belirten Öğüt, “Bunlar içerisinden bir kısmı nasıl bir yapının içerisine çekildiklerini sonrada fark ettiler. Bir kısmı ise kendilerine sorulmadan isimlerinin yazıldığını belirtti. Bunlardan en dikkat çekici olanlar; yurtdışındaki Avrupa örgütlenmesinde Şia İslamcısı Aleviliğin bayraktarlığını yapan kişilerdi. Burada da ciddi bir danışıklı dövüş söz konusu. Çünkü bunların belli ki başlangıçta adlarını oraya yazacak kadar bu insanlarla bir fikir bağları ve ilişkileri var” dedi.

    “İSLAMCI YAPILAR MAKRO BİR AMACA DOĞRU KOLEKTİF HAREKET EDİYORLAR”

    Öğüt, şöyle devam etti:

    “Ocakzadeler Meclisi adını verdikleri bu yapının Türkiye’deki ana çekirdeğini oluşturan kişilerin ekseriyetle, özellikle 70’lerdeki Alevi katliamlarına damga vuran Türkçü ve ırkçı yapılarla doğrudan bağlantılı kişiler olması, muhtemelen bu isimleri listeden çıkartılan kişilerin Avrupa’daki Zaza ve Kürt Aleviler içerisindeki İslamcı faaliyetlerine gölge düşüreceği için geri planda durdular.

    Aleviler içerisindeki farklı etnik gruplardan, yörelerden, ocaklardan toplumları etki altına alma potansiyeli olan çeşitli İslamcı yapılar aslında makro bir amaca ilerlemek konusunda kolektif hareket ediyorlar. Fakat örgütlenmede mikro çalışmaları taktiksel olarak daha faydalı olacağı için birbirleriyle sadece perde arkasında dayanışmaya devam ediyorlar.

    En başta da ifade ettiğim gibi bu yapının Aleviliğe şekil vermeye çalışan bir akıl tarafından ortaya atıldığını, açıklamalarındaki cümle arasındaki vurgulardan, başını çeken unsurlara kadar birçok şeyden anlayabiliyoruz.”

    “VELİYETTİN ULUSOY GİBİ ŞAHSİYETLERİ HEDEF ALARAK ALEVİLİĞİ YIPRATMAYA ÇALIŞMALARI BEYHUDE BİR ÇABADIR”

    Öğüt, Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy’a karşı yapılan saygısızlığa ise şöyle değindi:

    “Şimdiye kadar bu güruhun (Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Ulusoy’u düşkün ilan etme hadsizliğindeki) bir kişi tarafından yazılan ve canlı yayınlarında içlerindeki çeşitli kişiler tarafından okutturulan açıklamalardaki en dikkat çekici ortak vurgu: Alevileri/Alevi kurumsallaşmasına bir “milli güvenlik” unsuru olarak bakmaları. Yani daha doğrusu İslamcı egemen ağızla “Alisiz Aleviler” ve “hariciler” diye vurguladıkları; özgün Alevi kimlik mücadelesi yapan, Avrupa’da çeşitli kazanımlar elde eden ve ana toprakları Türkiye’de de eşit yurttaşlık kapsamında bu kazanımları talep eden kurumlar.”

    “ALİSİZ ALEVİLER, HARİCİLER GİBİ YAFTALAMALARI YAPANLAR EGEMEN İDEOLOJİNİN TEMSİLCİLERİDİR”

    Öğüt, şunları kaydetti:

    “Alevi kimlik mücadelesi yapanları onların tabiriyle Alisiz Aleviler, hariciler olarak damgalayıp buna karşı da bu yapının Avrupa’da hak kazanımları elde etmesi, Türkiye‘de örgütlü anlamda görünür olup ses getirmesini “milli güvenlik” sorunu olarak gören egemen bir yapıyla senkron bir şekilde hareket ediyorlar. Bu durumu çok net bir şekilde; Türk-İslamcı devlet aklının bekasına bir tehdit olarak görüyorlar. Bu anlamda Aleviliğe ve Alevilere ancak dışarıdan bakan birisi Alevi kimlik mücadelesini bir milli güvenlik meselesi olarak değerlendirebilir. Bunların da bu dışarıdan bakan unsurun dilini kullanarak yaptıkları açıklamalarda bunu çok net görüyoruz.

    “OCAKZADE MECLİSLERİ ALEVİLİKLE UZAKTAN YAKINDAN İLİŞKİSİ OLMAYAN KİŞİLİKLERDİR”

    Başta Alevi meselesi olmak üzere, memleketteki tüm sorunlara hak ve özgürlüklerden ziyade salt güvenlikçi bir perspektiften bakarak, Alevilikle uzaktan yakında alakası olmayan tekçi bir anlayışı Aleviliğe dayatmaya çalışıyorlar. Baskı altına almaya çalıştıklarını Alevi örgütlülüğünü dayandıkları İslamcı egemen yapının istediği profile yontarak, kendilerince bir “güvenlik” sorunu olmaktan çıkaracakları sanrısına sahipler.

    Alevilik “Bin kere zulme uğrasan da bir kere zalim olma” düsturundan gelen bir inançtır. Tarih boyunca uğradığı yığınla katliama rağmen bu duruşundan hiçbir zaman ödün vermemiştir. İslam içerisindeki mazlum figürleri sahiplenip, katledilmelerini her daim lanetlemesi de zaten bu duruşunun bir devamıdır. Şu an böyle bir inancı yaşatabilmek için uğraşan kurumlardan bir güvenlik sorunu çıkarmak, eşit yurttaşlık kapsamındaki çeşitli hak taleplerini bastırmak için çok zorlama bir çabadır.

    Bunların içerisindeki kişiler çeşitli ocaklardan gelebilirler, çeşitli dergahlarla bağlantıları olabilir ama ortak özellikleri sadakatlerinin Alevilikten ziyade Türk-İslamcı egemen anlayışa olması. Yani bu insanları bir araya getiren en önemli hassasiyet sırtlarını dayadıkları İslamcı statükonun bekası.

    Şu anda baktığımızda da zaten Alevilerin hak mücadelesi için kurumsal, siyasal ve her alanda aktif bir şekilde çalışan tüm oluşumları tehdit olarak görüyorlar. Buradan da anlaşılabilir ki, bu yapı aslında Alevilerin kendi iç dinamiklerinden ziyade Aleviliği kontrol altına almaya çalışan bir algının ürünü.”

    “ALEVİ KURUMLARINA SALDIRIP İÇİNİ BOŞALTMA ARAYIŞLARI, ÇABALARI  TUTMAYACAKTIR”

    Yazar Özcan Öğüt, “Bunların durduğu yerde durmayan ama Aleviler içerisinde tarihi önemi, kutsiyeti ve karşılığı olan kritik önemdeki kurumlara saldırıp içini boşaltarak etkisiz kılmak için uğraşıyorlar” diyerek şunları ekledi:

    “Bu anlamda Alevi aydınlanmasına dair en önemli kurumsal aktörlerden birisi olan Serçeşmeye ve Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy’a ciddi bir saldırı söz konusu. Buralara kayyım olarak atamadıktan sonra ele geçirme potansiyelleri ve tabanda karşılıkları zaten yok ama çeşitli tehdit ve saldırılarla kendilerince buralara ayar verip misyonlarını yerine getirmeye çalışıyorlar.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

     

  • Yazar Ali Yıldırım: ‘Haydi çocuklar camiye projesi’ misyonerlik faaliyetidir-VİDEO

    Yazar Ali Yıldırım: ‘Haydi çocuklar camiye projesi’ misyonerlik faaliyetidir-VİDEO

    PİRHA-Toplumun birçok kesiminde tepkiyle karşılanan “Haydi Çocuklar Camiye Projesi”ne dair konuşan araştırmacı yazar azar Ali Yıldırım “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararı ile velilerin isteği dışında, çocuklara hiçbir kurum din eğitimi veremez. Ama Milli Eğitim Bakanlığı yalnızca okulda din eğitimi vermekle kalmıyor çocukları boş bırakmayıp Şubat tatilinde de camiye gitsinler istiyor” dedi.

     Araştırmacı Yazar Ali Yıldırım, Milli Eğitim Bakanlığı ile Server Gençlik ve Spor Kulübü’nün ortak yürüttüğü Haydi Çocuklar Camiye projesi hakkında PİRHA’ya konuştu. Yıldırım, “Toplumsal hayatın dinselleştirilmesi noktasında iktidar çevrelerinin pek de başarılı olamadığı her gün biraz daha ortaya çıkıyor” dedi.

    Yapılan bir araştırma sonucuna da dikkat çeken Yıldırım, ateist eğilimin arttığına işaret ederek konuşmasına şöyle devam etti:

    “Dindar, kindar nesil yetiştirme tavrı, isteği, talebi ne yazık ki Türkiye gerçekliğinin duvarına çarpıp geri dönüyor. Türkiye’de ateist eğilimin yüzde 100 arttığı saptandı. İktidar çevreleri bunu fark etmiş olacak ki sömestr tatilinde bu projeyi devreye sokmuşlar. Şubat tatili öğrencilerin iple çektiği bir tatildir. Ders yorgunluğundan sonra biraz eğlence, biraz dinlenme öğrenciler için bir sevinç kaynağıdır. Fakat iktidar, öğrencilere böyle bir şans tanımama niyetinde ve Server adlı bir spor kulübü ile oturmuş Milli Eğitim Bakanlığı bir protokol imzalamış.”

    “SERVER SPOR KULÜBÜ KİMDİR, NEDİR, ŞİRKET MİDİR, DERNEK MİDİR, VAKIF MIDIR?”

    Server Spor Kulübü hakkında net bir bilgi sahibi olunamadığını söyleyen Ali Yıldırım, “50 bin çocuğu sömestr tatilinde camiye taşıyacaklarmış. Peki neden?” sorusunun da karşılık bulmadığını belirterek şunları aktardı:

    “Bu anayasaya da aykırı, eğitim kanununa da aykırı, temel insan hakları sözleşmesine de aykırı. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de açık ve net bir biçimde şunu ortaya koymuştu; velilerin isteği dışında onlara hiçbir kurum din eğitimi veremez. Ama burada Milli Eğitim Bakanlığı yalnızca okulda din eğitimi vermekle kalmıyor çocukları boş bırakmak istemiyor Şubat tatilinde de camiye gitsinler istiyor.”

    “DİNSELLEŞTİRME POLİTİKALARI İFLAS ETTİ”

    Ali Yıldırım’ın altını çizdiği bir diğer husus da iktidarın dinselleştirme politikalarının iflas ettiği noktası oldu. Yıldırım, “Dini politikaları yeniden çocuklar şahsında nasıl canlandırabiliriz, bunun yolları aranıyor. Çocukların bir üst aşaması da camilerde gençlik kolları, örgütleri kurmak şeklinde bir projede yürüyor. Kreşten başlayarak cami cemaatine kadar bütün yaş gruplarına zorla din eğitimi verme niyetindeler” dedi.

    “MİSYONERLİK FAALİYETİ YÜRÜTÜYORLAR”

    Haydi Çocuklar Camiye Projesi’nin doğrudan Alevi toplumu ile birebir ilişkilendirilebileceğini söyleyen Yıldırım şöyle devam etti:

    “Bizim özelimizde ise daha da vahim bir durum söz konusu. Yapılan, inancımızla tamamen ters misyonerlik faaliyeti olarak değerlendirilebilir. Çünkü bir takım okullara söz konusu işi yürütecek bu taşeron firmaya, öğrenci listeleri gönderiliyormuş. Bu nokta elbette bizi ilgilendiriyor. Çünkü çocuklarımızın başarı değerlendirmelerinde, sınavlarının değerlendirmelerinde bu misyonerlik faaliyetinin göz önüne alınacağı gibi bir kuşku, kaygı söz konusu.”

    “MİSYONERLİK FAALİYETİNE SESSİZ KALMAMAMIZ LAZIM”

    Yıldırım, projenin aynı zamanda inanç özgürlüğü açısından çok sorunlu olduğunu da ifade ederek sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Şunun altını çizmekte yarar var ki bugün iktidarın, hayatı dinselleştirme faaliyeti karşılık bulmuyor ama bu bulmama noktasında bizlerin de veli, aydın, aile olarak bu misyonerlik faaliyetine sessiz kalmamamız lazım. Bu yalnızca laiklik, inanç, çocuk hakları meselesi Alevi toplumunun sorunu olarak değerlendirilmemelidir. Bu anlamda laiklik, demokrasi, çağdaşlık, insan hakları, çocuk hakları konularında duyarlı olan tüm çevrelerin bu konuya hassasiyet duyup tepkilerini göstermeleri gerekir.”

    Cebrail ARSLAN – Eren GÜVEN /ANKARA

  • Yazar Özcan: Üniversite, cemevi ve kayyum Dersim’i talan ediyor- VİDEO

    Yazar Özcan: Üniversite, cemevi ve kayyum Dersim’i talan ediyor- VİDEO

    PİRHA- Araştırmacı- Yazar Mesut Özcan, 1980 yılı itibariyle dönemin valisi olan Kenan Güven’in Dersim’e gelmesiyle inanç asimilasyonun başladığını, bu asimilasyonun kurumlaşarak sistematik olarak devam ettiğini söyledi. Özcan, “Bugün bir yağma ve talandan sözü ediyorsak bunun üç kurumu var. Biri Munzur Üniversitesi, biri Tunceli Cemevi, biriside kayyum olarak atanan belediyedir” dedi.

    Araştırmacı Yazar Mesut Özcan, Dersim’de yaşanan inanç asimilasyonuna ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    Özcan, “Dersim’de bugün bir yağma ve talandan söz ediyorsak bunun üç kurumu var. Biri Munzur Üniversitesi, biri Tunceli Cemevi, biri de kayyum olarak atanan belediyedir” dedi.

    “Biliyorsunuz bir 12 Eylül darbesi yaşadı ülkemiz ve bu darbe Dersim’de kardeşliğin tesisi ve devamı için dinin gerekli olduğu söylemiyle yaygınlaştırıldı” diye konuşan Özcan, darbeden sonra dönemin Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi Kemal Gürel’in MGK odasına götürdüğü rapora değindi.

    Raporda gençlerin dini boşlukta oldukları, sol kesimler tarafından kafalarına yanlış bilgiler doldurulduğu ve bir an önce doğu bölgesinde izlenecek bir kültür politikası ve propaganda faaliyetlerinin geliştirilmesi şeklindeki kararlara dikkat çeken Özcan, dönemin Tunceli Valisi Kenan Güven’in bu faaliyetler için Dersim’e özel olarak yollandığını vurguladı.

    “5000 DERSİM’Lİ ÇOCUK KURAN KURSLARINA GÖNDERİLDİ”

    Dönemin Tunceli Valisi Kenan Güven’in, “İslam’ın getirdiği birlik beraberlik ve kardeşlik fikri işlenebilir. Biz ne kadar bazı vatandaşlarımızı Türk kabul etsek de onlar kendilerini bizden kabul etmiyorlar. O zaman Müslümanım fikrinden hareket edebiliriz. Bunun laikliğe aykırı bir tarafı yoktur. Benim Tunceli’ye geliş amacım İslamiyet’i yaymak ve sizleri müslümanlaştırmak” şeklindeki sözlerini hatırlatan Özcan, şöyle konuştu:

    “Öncelikle Dersim’de yoksul çocukları özellikle yatılı bölge okullarına, yaklaşık 5000 kişi de Dersim’in dışında kuran kurslarına gönderiliyor. Gönderilenlerin önemli bir bölümü geri dönüyor fakat bunların içerisinde Mısır’a El Ezer Üniversitesine kadar giden oluyor. Kenan Güven’in kuran kurslarına gönderdiği çocuklar Diyanet İşleri Vakfı’ndan Türkiye’nin farklı illerinde kuran kurslarına gönderilirler. Fakat o dönemin Diyanet İşleri Başkanlığı da yapan Kenan Güven döneminde, geçmiş dönem Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Tayyar Altıkulaş 1969’da askerlik yapmıştır Dersim’de. Dersim’de askerlik görevi yaparken bir aya kadar da Nazimiye’de kalıyor. Hem çeşitli dini bilgiler vermek için toplantılar düzenlenmekte, hem de asker olarak görev yapmaktadır.

    Yine o dönem bu çocukların kuran kurslarına gönderilmesinin bizzat içinde yer alanlardan biri 1984-1986 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı Din Eğitimi Genel Müdürü olan ve 2002 seçimlerinde AKP Çankırı milletvekili seçilmiş olan Hikmet Özdemir’dir. Daha sonra AKP milletvekili seçiliyor. Özdemir Dersim’de inşaat çalışması yaparak 350 öğrenciyi, İstanbul Çağlayan’da kuran kurslarına götürür. Çağlayan kuran kursu da o sırada kapalıdır. Dersim’deki çocuklar gönderilince açılır.”

    “DERSİM’DE KÜRT VE ALEVİ OLMAYACAK”

    2008’de Munzur Üniversitesi’nin açıldığını ve atanan rektörün daha sonra AKP’den İzmir’den aday adayı olan Durmuş Öztuğ’un “Dersim’deki üniversitede solcu olmayacak, Alevi olmayacak, Kürt olmayacak ama herkes olacak” sözlerini hatırlatan Özcan, bu kişinin Dersim’de Dersimli olmayanlarla bir Alevi Sempozyumu gerçekleştirdiğini belirtti.

    “Bugün bir yağma ve talandan sözü ediyorsak bunun üç kurumu var. Biri Munzur Üniversitesi, biri Tunceli Cemevi, birisi de kayyum olarak atanan belediyedir” diyen Özcan, Dersim’de talan ve yağma ile birçok şeyin peşkeş çekildiğini belirtti. Özcan, şunları ifade etti:

    “2015 yılında bir Alevi Bektaşi Enstitüsü’nün kurulmasıyla ilgili Senato kararı aldı ve bu senato kararında, Aleviliği 13. yüzyılda Hacı Bektaş’la birlikte başlattı ve bu görüşe karşı çıkanları ise işbirlikçi, dış güçlerin maşası olarak nitelendirdi. O senato kararı yayınlanmıştı, aynı üniversite rektörü Ordu’da bir televizyon kanalına konuk oluyor ve tıpkı yaklaşık 100 yıl önce Abdülhamit döneminde bir tahsisi ihtikattan söz ediliyor ya, Kenan Güven de onu diyor.  Dersim’dekiler boşluktaydı ve ben bu boşluğu doldurmaya geldim, diyor.

    2014 yılında Munzur Üniversitesi rektörü de Ordu’da katıldığı bir televizyon programında Dersim’de insanların inanç olarak boşlukta olduğunu, bu boşluğu doldurmak için Alevi Bektaşi Enstitüsü’nün kurulması gerektiğini söylüyor. Bu enstitüyü kurarken yanında aslında Alevilikle çok yakından ilgisi olmayan bir takım kişileri alıyor, bunun içerisinde Tunceli Cemevi başkanı da vardır.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

  • Yazar Ayşe Füsun Gönül: Kadınlar, partilerde kadın kollarına gitmesinler-VİDEO

    Yazar Ayşe Füsun Gönül: Kadınlar, partilerde kadın kollarına gitmesinler-VİDEO

    PİRHA – Yazar Ayşe Füsun Gönül, yaklaşan yerel seçimlerde kadınların aday gösterilmediğini eleştirerek, “Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne TBMM başkanlığı yapmış bir kadın yok” dedi. Gönül, eğitimli olmayan kadınların işinin daha zor olduğunu söyleyerek, kadınların partilerde kadın kollarına gitmemelerini, erkeklerle aynı mekanizmada görev almaları gerektiğini ekledi. 

    ‘Kadınların Siyasi Kariyerinde Cam Tavan’ kitabının yazarı PİRHA’ya konuştu. Gönül, son zamanlarda en çok tartışılan kadınların siyasette, politikada, sivil toplum örgütleri ve demokratik kitle örgütlerinde neden yükselemediklerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    Cam tavan kavramının 70’li yıllarda ilk defa Amerika’da iş dünyasındaki kadınlar ve dezavantajı gruplar için ortaya atılmış bir kavram olduğunu belirten Gönül, “Yasal olarak kadınların dezavantajlı grupların, oradaki zencilerin, göçmenlerin yükselmeleri ve belli organlara gelebilmeleri için hiçbir yasal engel yokken yükselememeleri, eşit maaş alamamaları, kariyerlerinde istedikleri başarıya ulaşamamaları sonucu bir cam tavan metaforu kavramı ortaya atılmıştı” dedi.

    Gönül, ‘Kadınların Siyasi Kariyerinde Cam Tavan’ kitabını yazmasındaki nedenleri şöyle ifade etti:

    “Benim 2013 yılında gerçekleştirdiğim araştırma sonucu yazdığım cam tavan kitabım siyaset kısmıyla ilgili. Genelde iş hayatı ile ilgili cam tavan kavramı üzerinden konuştuk. Siyasette de bir cam tavan var. Örneğin Amerika’da bugüne kadar Hillary Clinton’dan önce bir kadının başkanlık yarışında yer almaması bir cam tavan. Yasal bir engel yok, ama aday olamıyor kadınlar. Aynı konu Türkiye için de geçerlidir.

    “CUMHURİYETTEN BUGÜNE, TBMM BAŞKANI OLMUŞ BİR KADIN YOK”

    Mesela şu ana kadar Türkiye’de TBMM başkanı olmuş bir kadın yok. Aday göstermiyorlar aday olmuyorlar. Bunlar hep cam tavan engelleri olarak adlandırılabilecek şeyler. Ben kitabı yazarken 119 siyasi parti üyesi kadınla anket yaptım. Bu anketin sonuçları nedir?  Bu cam tavanın nedenleri diye baktığımda, tabii ki eğitimli olmak eğitimli olan kadın daha cesaretli, daha rahat yolunu bulabiliyor, daha bir güven duyabiliyor.”

    “EĞİTİMLİ OLMAYAN KADINLARIN, İŞİ DAHA ZOR”  

    Eğitimi olmayan kadınların cam tavanına daha çok çarptıklarını kaydeden Gönül, “Sivil toplum deneyimi olan kadınlar daha özgüvenli, daha cesaretli oluyorlar. Sivil toplum deneyimi olmayan kadınlarda cam tavan korkusunu daha fazla görebiliyoruz. Aile engel olabiliyor, genelde siyasette belli yere gelen kadınlar evli oluyorlar. Evli olmak bir gereklilik bizim toplum koşullarında” dedi.

    Gönül, kadınların partilerde kadın kolları organına gitmemesi gerektiğini erkeklerle beraber aynı karar mekanizmalarında yer almalarının önemine dikkat çekti.

    “KADINLARIN İŞİ ÇOK ZOR”

    “Kadınların işi çok zor” diyen Gönül, “Çünkü evde bekleyen işleri var, kocaları var. Bir erkek sabah kravatını takıp, takım elbisesini giyip siyasete giderken, kadın 3 çeşit yemeğini hazırlayıp, çocukların kıyafetlerini, kocasının kıyafetlerini hazırlayıp üstüne üstlük siyasete katılıyor. Dolayısıyla kadınlar için çok meşakkatli bir iş. Ama kadınların yapabileceği bir iş siyaset. Dolayısıyla eğitimli olmak, sivil toplum örgütlerinde yer almış olmak, ailenin kendisini desteklemesi cam tavanı yıkabilmek için çok önemli nedenler arasında yer alıyor” ifadelerini kullandı.

     “BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLIĞINA YİNE KADIN ADAY GÖSTERİLMEYECEK” 

    Cumhurbaşkanlığı, meclis başkanlığı ve yaklaşan yerel seçimlerde kadınların aday gösterilmemesine tepki gösteren Gönül, “Çünkü büyükşehir belediye başkanlığı bir cam tavan oluşturuyor. Kadınlar için benim yaptığım çalışmada anket sonucu kadınların cam tavanı milletvekili düzeyindeki pozisyonlarda, bakanlıklar, başbakanlık, cumhurbaşkanlığında. Dolayısıyla kadınların, gözlerini daha yükseğe dikmeleri, daha öz güvenli olmaları gerekiyor, diye düşünüyorum. Bu çalışmanın tabii ki psikolojik ve sosyolojik yönleri de önemli” diye konuştu.

    Gönül, son olarak kadınların en üst konumlara yükselmeleri gerektiğini umut ettiğini belirtti.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA  

  • Araştırmacı-Yazar Yiğit: Ülke AKP eliyle adım adım selefileştiriliyor-VİDEO

    Araştırmacı-Yazar Yiğit: Ülke AKP eliyle adım adım selefileştiriliyor-VİDEO

    PİRHA – Eğitimci ve Araştırmacı-Yazar Hamide Yiğit, AKP’nin cemaatlerle olan ilişkisine ve eğitim alanındaki politikalarına ilişkin PİRHA’ya konuştu. Yiğit, “Türgev’in bugünkü eğitim faaliyetini yürüten proje Fetullah Gülen projesidir. Bu projeyi halen birlikte yürütüyorlar. Sadece kendileri için tehlikeli gördükleri kişileri tasfiye ettiler ve proje aynen devam ediyor” diye konuştu.

    Eğitimci ve Araştırmacı-Yazar Hamide Yiğit, AKP’nin cemaatlerle olan ilişkisini ve eğitim politikalarına ilişkin Pir Haber Ajansına konuştu.

    AKP eliyle bu ülkenin adım adım selefileştiğini belirten Yiğit, “Büyük Ortadoğu projesi ile birlikte artık bu ülkenin meselesi imam hatip meselesi haline gelmeye başladı. Milli Eğitimin dinselleştirilmesiyle ilgili çok ciddi yatırımlar yapıldı. Ve selefi vakıflar var, cemaatler var. Tabi Fetullah Gülen cemaati bunlardan bir tanesiydi. Küresel bir projeydi. Bunun Türkiye’deki yürütücüsü Fetullah Gülen olduğu için dış destekliydi onun için çok büyüdü. Bugün AKP bu işleri Gülen Cemaatinden alıp Nurculara, Süleymancılara ve onun yerini alan cemaatlere devretti. Bu cemaatlerde Gülen Cemaati kadar çok güçlü” diye konuştu.

    “ÜLKEDE BİR FETVA GELENEĞİ BAŞLADI”

    “Halefi ve cemaatler 12 Eylül faşist darbesinden bu yana destekleniyor, örgütlendiriliyor, türlü imkan ve olanaklar sağlanıyor” diyen Yiğit şunları ifade etti:

    “Selefi vakıflara toplumun sosyal dokusunu dönüştürecek işler devredildi. Sağlık alanı, eğitim alanı çoktan devredilmişti. Türgev vakfının nereden aklına estiyse Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan hemen kurucusu oldu. Beratın eşi mütevelli heyetinde yer aldı. Birden bire eğitime yöneldi ve eğitime el koydular, el attılar. Türgev’in eğitim faaliyeti yürütme projesi Fetullah Gülen projesidir. Bu projeyi halen birlikte yürütüyorlar. Sadece kendileri için tehlikeli gördükleri kişileri tasfiye ettiler ve proje aynen devam ediyor. AKP bu projeyi aynen devam ettiriyor. Birden bire şu ortaya çıktı, insanlar belki çok fark etmedi ama Tayip Erdoğan ulemaya danışalım dediği andan itibaren bir fetva geleneği başladı bu ülkede.”

    “DİYANETİN İŞLERİ BELLİDİR”

    “Diyanetin işleri bellidir, ama zamanı gelince diyanete sen bu işleri yapacaksın denilmiştir. Aynı anda bu ulemaya danışma cümlesi telaffuz edildikten sonra artık toplumu yöneten bütün kanun ve kuralların öncesini bir fetva ile diyanet yürütmeye başladı. Bu fetva geleneği selefilikte vardır” diyen Yiğit şöyle devam etti:

    “Orta doğuda nerede sistemin karşısında toplumsal bir muhalefet varsa orayı tekfir eden bir saldırı gerekiyor. Tekfir etmek demek bütün Müslümanların bunlar İslam’ın düşmanıdır deyip üzerlerine koşacaksınız, sonra etkisiz hale getireceksiniz hatta öldürülürlerse, katledilirlerse katilini alkışlar hale getireceksiniz. Bu hale getirmenin bir diğer yolu da fetvadır. Selefi merkezinin beyni neresi ise bir fetva verdiğinde toplumsal kalkışmayı çok rahat hayata geçirilebiliyorlar. Fetvalarda ilk olarak nerenin hedef alındığına bakarsak selefi projesinin nasıl işlediğini görürsünüz.”

    “HEDEFE İLK ALEVİLER ALINDI”

    Yiğit, “İlk önce hedefe Aleviler alındı ve katlediliyor. Çünkü bir toplumun aydınlık yüzü, buradaki kültürü kültür yapan Alevilik ise o Alevilik önce hedef olur. Arkasından toplumun ileri kesimi olan kadınlardır çünkü kadın hareketi yükselişe geçtiği için ikinci hedef kadınlardır. Bütün fetvalarına bakın, hatırlayın kadınların kahkahasına, eteğine, laf söyleniyor saldırıyorlar.  Başı açık kadının linç edilme zamanı gün geçtikçe yaklaşıyor” ifadelerini kullandı.

    “TACİZ VE TECAVÜZLERE KARŞI DİYANETTEN AÇIKLAMA GELMİYOR”

    “Bu kadar taciz tecavüz var, bu kadar çocuk istismarı var diyanetin hiç aklına gelmiyor dinimizde bu yoktur” diyen Yiğit, “Alevileri ve kadınları hedef alan fetvalar devam etti. En son eğitimin içeriği tamamen selefileştiren, Sünnileştiren demeyeceğim çünkü bu ülke hep Sünni idi. Müfredatıyla, eğitim programlarıyla hep resmi ideolojisi ve iktidar olan ideolojisi Sünnilikti” diye konuştu.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • ‘Cemevlerinde kadınların başını örtmeye zorlanması yozlaşmadır’-VİDEO

    ‘Cemevlerinde kadınların başını örtmeye zorlanması yozlaşmadır’-VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı- Yazar Ayhan Aydın, bazı cemevlerinde kadın erkek ayrı oturmasına ve kadınların başlarını örtmesine tepki gösterdi. PİRHA’ya konuşan Aydın, “Cemevlerinde kadın erkek ayrımının olması kadınların başörtü takmaya zorlanması veya bazı dedelerin Sünni pratiklerini daha çok yaşama geçirmeleri, Sünni ibadetlerinde olan bazı kelimeleri cemlerin içine sıkıştırmalarının hepsi yozlaşma ve asimilasyondur” dedi.   

    Haberin Videosu

    Araştırmacı-Yazar Ayhan Aydın bazı cemevlerinde ibadet sırasında kadın ve erkeğin ayrı yerlerde oturmasını ve kadınların başörtü takmaya zorlanmasını Pir Haber Ajansı’na değerlendirdi.

    “ALEVİLER KENDİ İÇİNDEKİ SORUNLARI GÖZARDI ETMEYEREK ÇÖZMELİ”    

    Ayhan Aydın, cemevlerinde kadın erkek ayrımının yapılması, kadınların başörtü takmaya zorlanması veya bazı dedelerin Sünni pratikleri daha çok yaşama geçirmeleri, Sünni ibadetlerinde olan bazı kelimeleri cemlerin içine sıkıştırmalarının yozlaşmaya ve asimilasyona yol açtığına dikkat çekti.  Aydın, “Bunu sadece devletin baskısı ile açıklayamayız. Alevi toplumunun kendi içindeki gelişmeleri de mutlaka gözardı etmeden ivedilikle bazı sorunları çözmesi gerekiyor” şeklinde konuştu.

    “GİDEN ZAMAN BİZDEN VE ALEVİLİKTEN GİDİYOR”   

    “Benim gördüğüm kadarı ile Alevi kurum başkanları, aydınları, yazarları her ne kadar bazı sorunları arada gündeme getirip güzel görüşler belirtseler de yetersiz kalıyorlar” diyen yazar Ayhan Aydın şöyle devam etti:

    “Bu durumun çalıştay niteliğinde daha sık tartışılıp konuşulması gerekiyor. Çünkü giden zaman bizden, hayatımızdan ve Alevilikten gidiyor. Bu nedenle cemevindeki yöneticileri, sorunları, sıkıntıları ve yönelimlerin de ayrı bir çalıştayda ele alınması gerekiyor.”

    İsmet SEFER/İSTANBUL

  • Araştırmacı yazar Şahin: Çocuklar imam hatip okullarına mecbur bırakılıyor – VİDEO

    Araştırmacı yazar Şahin: Çocuklar imam hatip okullarına mecbur bırakılıyor – VİDEO

    PİRHA – Eğitim müfredatının sürekli değişmesine ve imam hatip okullarının artmasına tepki gösteren araştırmacı yazar ve eski bir eğitimci olan Şah Hüseyin Şahin, “Türkiye’deki eğitim sisteminde var olan çağdaşlık ve laiklik elli yıl değil, yüz yıl geriye götürülmüştür. Bu da Türkiye’nin geleceği açısından çok büyük bir tehlikedir” dedi.

    HABERİN VİDEOSU

    Araştırmacı yazar ve eski eğitimci Şah Hüseyin Şahin sürekli değişen eğitim müfredatını ve artan imam hatip okullarına ilişkin Pir Haber Ajansına konuştu.

    “ALEVİ ÇOCUKLARINA DİN DERSİ VERİLMESİ İNSAN HAKLARINA AYKIRI”

    Bugünkü eğitim sisteminin çağımızın eğitim koşullarına  uygun olmadığını belirten Şahin, “Alevi çocuklarına din derslerinin verilmesi insan haklarına ve anayasaya aykırı olan bir uygulamadır” diye konuştu.

    Bugün her milli eğitim bakanının kendine göre eğitim müfredatını değiştirmeye çalışmasının büyük bir yanlış olduğuna dikkat çeken Şahin, “Tüm bunlar eğitimdeki dengesizliği, bilinçsizliği ortaya koymaktadır. Bunu üniversite ve diğer sınav sistemlerinde görüyoruz. Kendi anlayışındaki öğrencileri belli üniversitelere ve belli okullara yerleştirme amacı güden bir uygulamadır” ifadelerini kullandı.

    “4+4+4 İLE EĞİTİMİ GERİCİLEŞTİRİYORLAR”

    Şahin, “Şimdiki 4+4+4 sistemi ile eğitimi gericileştiriyorlar. Türkiye’deki eğitim sistemindeki çağdaşlık ve laiklik elli yıl değil, yüz yıl geriye götürülmüştür. Bu da Türkiye’nin geleceği açısından çok büyük bir tehlikedir. Yavaş yavaş dini kurallara göre düzenlenen devlet düzenine geçiliyor bu da bizi endişelendiriyor ve üzüyor” şeklinde konuştu.

    İmam hatiplerin bu kadar yaygınlaşmasına tepki gösteren Şahin, “Her bölgede her köşede bir imam hatip okulunun açılması Alevilere karşı olanların, Alevileri asimile etme politikasının bir parçası olarak kabul etmek gerekir. Ayrıca İmam hatipte mezun olanlar bugün Türkiye’de en çok işe alınan kişilerdir. Sadece dini eğitim veren kurumların yetiştirdiği gençlik ile bir toplumun ileriye gitmesi mümkün değildir” dedi.

    “TÜRKİYE’DE REJİM DEĞİŞİKLİĞİNE GİDİLİYOR”

    Pozitif bilime ve bilimsel araştırmalara inanmayan bir kuşağın Türkiye’nin ve insanlığın geleceği açısından çok önemli olduğu kanısında değilim diyen araştırmacı yazar ve eski eğitimci Şah Hüseyin Şahin şöyle devam etti:

    “Daha önceki dönemlerde Anadolu liseleri ve belli önemli liseler vardı. Seçilen başarılı öğrenciler orada öğretim görürlerdi. Diğer öğrenciler ise normal devlet liselerinde eğitim görüyorlardı. Şimdi bu devlet liseleri kapatılarak bölgedeki insanların adeta imam hatibe gitmesi için zorlanmaktadır. En güzel okulları da onlara ayırmaktadırlar. Bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ve rejimi açısından büyük bir tehlikedir. Bence Türkiye’de rejim değişikliğine hızla gidilmektedir. Bütün aydınlar, demokratlar, çağdaş uygarlığa ve laikliğe inan insanların bu sisteme karşı olması gerekir.” (HABER MERKEZİ)