Etiket: askeri darbe

  • ’12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa AKP eliyle tamamlanmaya çalışılmakta!’-VİDEO

    ’12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa AKP eliyle tamamlanmaya çalışılmakta!’-VİDEO

    PİRHA – Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yıldönümünde açıklama yaparak darbecileri protesto etti. Okuna bası metninde “yıllık AKP döneminde 12 Eylül darbesinin hukuksal, iktisadi ve sosyal sonuçları ile hesaplaşmak bir yana 12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa tamamlanmaya çalışılmaktadır” ifadelerine yer verildi.

    12 Eylül 1980 askeri darbesinin 45. yıldönümü sebebiyle Antalya’da basın açıklaması yapıldı.

    Attalos Meydanı’nda yapılan basın açıklamasını, emek ve demokrasi güçleri adına Halkevleri Akdeniz Bölge Sorumlusu Kadriye Tuğcu okudu.

    12 EYLÜL BİTMEDİ, AKP ELİYLE SÜRÜYOR”

    Kadriye Tuğcu,, okuduğu basın metninde 12 Eylül darbesinin bugün AKP eliyle yürütüldüğünü söyledi. “12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa tamamlanmaya çalışılmaktadır” denilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Darbeyle birlikte ülke yönetimini ele geçiren askeri faşist cunta, siyasi partileri, sendikaları gazete ve dergileri, ilerici dernekleri kapatmış, sendikal faaliyetler durdurulmuş, grevler yasaklanmış, her tür demokratik hak yok edilmiştir. El koydukları sendikalara, derneklere kayyumlar atanmış bu ilerici kurumların içi boşaltılmış yağmalanmıştır. Onbinlerce insan tutuklanmış, yüzlerce devrimci sosyalist işkencelerde, sokak infazlarında ve idam edilerek katledilmiştir. Bir milyona yakın insanımız gözaltına alınıp işkencelerden geçirilmiştir. Biliyoruz ki; 12 Eylül faşist darbesi, Türkiye’de emeği bastırmak, toplumu depolitize etmek, devlet aygıtını egemenlerin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmak ve neoliberal ekonomik politikaların önünü açmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.

    12 Eylül’ü bugün hatırlamak hatırlatmak bir nostalji değildir. Cunta tarafından katledilen devrimcilerin, sendikacıların mücadelesine ve anısına sahip çıkmak, cuntanın kurduğu siyasi düzeninin bugüne neler ürettiğini hatırlamak önemlidir.

    Emperyalizmin bölgesel çıkarları ve sermayenin istekleri doğrultusunda gerçekleştirilen faşist darbenin yarattığı siyasal-toplumsal süreç, bugün AKP-MHP saray rejimi eliyle sürdürülmeye devam ediyor. 23 yıllık AKP döneminde 12 Eylül darbesinin hukuksal, iktisadi ve sosyal sonuçları ile hesaplaşmak bir yana 12 Eylülcülerin eksik bıraktığı ne varsa tamamlanmaya çalışılmaktadır. Sermayenin 12 Eylül öncesi özlemini duyduğu otoriter sendikasız, derneksiz emek rejiminin inşası AKP eliyle mülksüzleştirme, güvencesizleştirme ve yoksullaştırma saldırılarıyla devam ediyor.  12 Eylül’ün kurduğu baskıcı, otoriter ve sermaye yanlısı rejim; bugün AKP iktidarı ile yeni biçimler altında sürdürülmeye devam ediyor.

    Muhalefet partilerinin yöneticilerini bile mahkeme kararlarıyla belirlemeye çalışan, halkoyuyla seçilmiş belediyelere kayyum atayan saray rejimi eliyle sürüyor. Saray iktidarı, yerel seçimlerden bugüne kadar muhalif yetmiş kadar belediyeye, kayyum, şantaj ve transfer yoluyla el koymuştur. AKP seçimle kazanamadığını hukuk ve demokrasi dışı yöntemlerle almaya çalışmaktadır.”

    BİRYANDAN BARIŞ SÜRECİ, BİR YANDAN YASAKLAR!

    Kadriye Tuğcu, AKP İktidarı döneminde yapılan antidemokratik uygulamalara değinerek şöyle devam etti:

    Yargı, saray iktidarının basit bir aparatına dönüştürülmüş, farklı siyasi renklerden binlerce muhalif siyasetçi, aydın, gazeteci cezaevlerine doldurulmuş, binlerce basın yayın organları iktidar tarafından bir avuç yandaş patronun denetimi altında sokulmuştur.

    Grevler yasaklanmaya, sendikalar baskılanmaya, toplumsal muhalefet kriminalize edilmeye çalışılmaktadır. Üniversiteler sarayın aparatı haline getirilmiştir.

    İktidar tarafından biryandan barış süreci işletilirken, Kürt halkına yönelik inkâr ve baskı politikaları sürdürülmeye devam ediyor. Ülkemizde 40 yıldır süren silahlı çatışmanın son bulması, Kürt sorununun demokratik ve eşit haklara dayalı çözümü ve silahların susması için TBMM de kurulan komisyonda bir Kürt kadının Kürtçe konuşması bile yasaklanabiliyor.

    Kadınların kazanımları geriletilmeye çalışılıyor, LGBTİ+’lara sistematik nefret körüklenmeye devam ediyor.

    Doğamız, suyumuz, ormanlarımız, kentlerimiz son hızla talan edilmeye devam ederken, yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor.

    Biz Antalya emek ve demokrasi güçleri olarak, askeri ve sivil darbe zihniyetine karşı fiili ve meşru mücadeleyi yükseltme kararlığımızı sürdürüyoruz. AKP’nin faşizan ve baskıcı uygulamalarına ve darbe hukukuna karşı omuz omuza mücadeleye devam edeceğiz.”

    PİRHA/ANTALYA

  • Celalettin Can: Aleviler o gün direnmeseydi hayatta kalamazdı!-VİDEO

    Celalettin Can: Aleviler o gün direnmeseydi hayatta kalamazdı!-VİDEO

    PİRHA – 78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can, 12 Eylül Askeri Darbesine dair tanıklığını ajansımıza anlattı. 1960 ve sonrasındaki darbelerin, 12 Eylül’ün habercisi olduğunu ifade eden Can “Aleviler o gün direnmeseydi hayatta kalamazdı. Çünkü o yıllarda Alevilerin yaşam hakkı dahi yoktu. Bugün ise yasaklarla, baskıyla toplumu sindirme, siyasetten çekme, seyirci hale getirme politikası izleniyor” diye konuştu.

    Türkiye tarihinin en kanlı askeri darbesi olarak ifade edilen 12 Eylül 1980 darbesi, günümüzde halen mevcut yasalarla ideolojisini sürdürüyor.

    12 Eylül askeri darbesi sonucu 50 yurttaş idam edilmiş, 300’ü cezaevinde işkenceden ve hastalıktan ölmüş, 650 bin kişi gözaltına alınmış, açılan 210 bin davada 230 bin kişi Sıkıyönetim Mahkemeleri’nde yargılanmıştı. Aynı dönemde, 30 bin kişi “mülteci” olarak yurtdışına giderken, cezaevlerindeki işkenceler de “insanlık suçu” kapsamında tarihe not edilmişti. Ayrıca, siyasi partiler ve sendikaların da kapatıldığı 12 Eylül sonrasında 400 gazeteci hakkında da davalar açılmıştı.

    GENÇLİK HAREKETİNE YÖNELİK ‘TENKİT’ FİKRİYATI!

    Döneminin tanığı Celalettin Can da darbeden bir süre sonra tutuklanmış ve farklı zamanlarda olmak üzere toplamda 20 yılını cezaevinde geçirmek durumunda kaldı. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan darbeler içerisinde 12 Eylül askeri darbesinin çok daha planlı ve şiddetli olduğunu söyleyen Can, yapılanların arka planına ışık tuttu.

    78’liler Girişimi sözcülüğünü yürüten Celalettin Can, 12 Eylül darbesinin iyi anlaşılabilmesi için 1960 Darbesi ve sonrasını iyi analiz etmek gerektiğini söyledi. 1960 darbesinin olduğu dönemde dünyada genelinde bir hareketlilik olduğunu söyleyen Can, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Mesela Çin’de bir kültür devrimi tartışması vardı. Afganistan, Afrika, Cezayir ve Ortadoğu da hareketliydi. Amerika’da bir gençlik hareketi ortaya çıkıyordu. Latin Amerika’da Che Guevara o dönemin sembolüydü.

    60 darbesinden önce gençliğin ciddi bir hareketliliği; bir direnişi ortaya çıkmıştı. Demokrat Parti’ye karşı bir tutum alış vardı. Darbe bir yerde o tutumun önünü kesti aslında. Celal Bayar, o gençliği fiziken tasfiye etmeyi tasarlıyordu. Bunu da açık söyledi. ‘Bu gençliği tenkit etmek lazım’ demişti.

    Ondan sonra darbe süreci başladı. Darbeler desteklenecek, sahip çıkılacak değil; lanetlenmesi gerekir. Adnan Menderes’i sevmiyoruz, Celal Bayar’ı sevmiyoruz, karşıyız diye değil, onlardan bağımsız olarak darbeye karşı çıkmak gerekir. Darbe, bugün bana, yarın sana… Ama darbe, iradesinin dışında başka bir rol oynadı. Nasıl yaptılarsa bazı aydınlar da darbeye katıldı. Darbeci olarak değil. Örneğin, darbe yürüten bazı komutanlar vardı. Aydınlara yakın duruyordu. O komutanlar, CHP’ye de yakın duruyordu. CHP, aydınlarla falan da ilişkiliydi. O aydınlar içinden bazıları, darbeden yararlanabilmek için bir anayasa çalışmasını kabul ettirdiler. Ve ‘demokratik’ bir anayasa ortaya çıktı. Demokratik derken, anladığımız alanda bir demokratik değil ama o günün koşulları içerisinde bir ölçüde ‘demokratik’ diyebileceğimiz bir anayasa çıktı.

    Bu anayasa, Türkiye’de 60’lardan sonra işçilerin önünü açtı aslında. Peşi sıra Türkiye İşçi Partisi, işçi hareketini de değerlendirerek ortaya çıktı. Gençlik de ona giderek onlara katıldı. Sonrasında gençlik, İşçi Partisi’nde tatmin olmadı. Daha bağımsız örgütlenmelerle işte Mahir Çayan’lar, Deniz Gezmiş’ler, İbrahim Kaypakkaya’lar çıktı. Tütün mitingleri, fındık mitingleri, kitle hareketleri… Yani toplumda bir yükseliş ortaya çıktı. Yükseliş o kadar ilerledi ki 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi oldu. Ve o işçi direnişini değerlendiren bir genelkurmay başkanı ‘Sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin önüne geçti. Bu sosyal gelişmemim önünü kesmek gerekir’ dedi. Ve faşist darbeyle işçi hareketinin, gençliğin önünü kesme, bunlarla olan yükselişi bastırma sürecine girdiler.

    Darbeye karşı Denizlerin, Mahirlerin direnişi, bir şekilde zayıf da olsa, işçi hareketi içinden çıkan bazı direniş eylemlerinin de etkisiyle bir direniş ortaya çıktı. O direnişin ortaya çıkmasının şu katkısı oldu. Toplumsal sürecin de bir doğal mecrası vardır. O doğal mecrada bir toplumsal hareket akar gider. Mahirlerin, Denizlerin direnmesi, toplumsal sürecin doğal mecrasının kurutulmasını engelledi. Mesela 80 sonrasında bu yapılamadı. Ama 70’te Deniz Gezmiş’lerin, Mahir’lerin, son zamanlarda Kaypakkaya’ların, bir direnişi, o direniş içerisinde vuruşa vuruşa ölmeleri, kalmaları, teslim olmamaları büyük etkiler yarattı. Halk, onlarda eski kahramanlarını hatırladı! Pir Sultan Abdalları, Nesimileri hatırladı. Giderek iş biraz da büyüyünce ordu, kışlaya dönmek zorunda kaldı.

    SOLA ÇOK CİDDİ BİR KAYIŞ VAR!

    68 kuşağının liderleri, önemli ölçüde tavsiye edilmişti. Ama onların yarattığı etki altında yeni nesil, topraktan fışkırınca tarih sahasına çıkmaya başladı. İşte o bizim kuşağımızdı. Kürdüyle, Türküyle o bizim kuşağımızdı. Ama kısa sürede onun önlemini almaya kalktılar. Örneğin Milliyetçi Cephe kuruldu. Yani MHP’siyle, Cumhuriyetçi Güven Partisi’yle, Demokrat Partisi’yle, işte Adalet Partisi’yle, Milli Selamet Partisi’yle bir sağ koalisyon kuruldu. Tabii ondan önce Erbakan’la Ecevit bir koalisyon kurdular. O potansiyelden çıkarken Ecevit, biraz da o darbeye karşı bir tutum gelişmesinden dolayı CHP güçlendi. Ve CHP Erbakan’la bir koalisyon kurdu. Hemen akabinde Kıbrıs çıkarması olmuştu. Kıbrıs çıkarmasında Ecevit çok büyük bir itibar yakalamıştı. O itibarı da değerlenerek Demokrat Parti’nin de onayıyla Demokrat Parti ittifak kurup seçime girmeye çalıştı. Ama tuzağa düştü orada. Demokrat Parti aslında Milliyetçi Cephe çevreleriyle anlaşmıştı. Erbakan, Milliyetçi CHP’ye dönünce Ecevit ortada kaldı. CHP iktidarda kaybetti. Milliyetçi Cephe süreci başlayınca beraberinde faşist saldırılar ve ölümler başladı. İlerleyen süreç içerisinde en önemlisi 1 Mayıs 1977 katliamı oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nden özel insanlar geldi. Intercontinental Oteli’ne yerleştiler ve 1 Mayıs Katliamı yapılırken onlar, seyrediyordu.

    Ve yeni bir süreç başladı. O süreçte bütün o faşist saldırılara karşı bizim kuşağımız direniyordu. Kaybediyordu, kayıp veriyordu, onlara kayıp verdiriyordu ama bir direniş söz konusuydu. Darbe yapılırken amaç şuydu; Endonezya tipi tenkil! Yoksa komünizm olacak! ‘Endonezya tipi tenkil’ deniliyordu. Yani orada en az 500 bin insan katledildi. Öyle bir katliamın çağrısını yapıyordu Bayar!

    12 EYLÜL DARBESİNE GİDEN SÜREÇ!

    Arkasından İstanbul Üniversitesi katliamı geldi. Peşi sıra Balgat katliamı geldi. Bahçelievler Katliamı geldi. Tek tek ölümler bunları takip ediyordu. Direnişler bunları takip ediyor. Ardından Kürt hareketi de ortaya çıktı. Sivas’ta katliam denemesi oldu. Alevi-Sünni katliamı onun üzerine yapıldı. Peşi sıra NATO toplandı. Temmuz ayı olarak yaptıkları toplantıda ‘Türkiye’de toplumsal kriz derinleşiyor. Devletten bir kopuş gündeme geliyor. Sola çok ciddi bir kayış var. ‘Türkiye’de darbe olmalıdır’ denildi. O kararın akabinde Eylül geldiğinde Kenan Evren, ordu birimlerini dolaşıp darbeye hazırlandı. Bir yandan da Kürtler ortaya çıkmış, ülke bölünecek propagandası yapılıyor.

    Ve arkasından Maraş Katliamı geldi. Büyük bir katliamdı. Yüzlerce kişi öldü. Katliamı, dışarıdan gelen güçler yaptılar. Maraş Katliamı olduğunda Ecevit iktidardaydı. Demokrat Ecevit, sıkı yönetim ilan etti. Tabii Ecevit ilan etmiş olunca ‘demokratik sıkı yönetim’ oldu! Sıkı yönetim, darbeye geçişlerde kullanılan bir yöntemdir. İş daha da büyüdü. Dev Genciyle, Kürdüyle, Türküyle birçok kitle hareketi, çatışma, vuruşma, ölümler birbirini takip etti. Yağmur gibi insanlar ölüyordu. O dönemde tam 5.000 genç öldü. Bunun 3.000 3.500’ü solcu, 1.500 2.000 kişi de sağcıdır. Kriz giderek derinleşti. Darbenin önü tamamen açıldı ve 12 Eylül Darbesi geldi.”

    “KÜRTLER SAVAŞMASIN DİYE ALEVİ-SÜNNİ ÇATIŞMASI YARATILDI!”

    Celalettin Can, 12 Eylül darbesi gelince binlerce ölümün yanı sıra yoğun göçlerin de yaşandığını belirtti. Halkta adeta “bir savaş yorgunluğu” oluştuğunu söyleyen Celalettin Can, darbenin Alevi toplumuna yansımasını da anlattı. Can, 12 Eylül öncesi Alevilere yönelik saldırılara da işaret ederek şunları aktardı:

    “1975’li yıllarda Elazığ’da Alevi Sünni çatışma ortamı yaratıldı. Elazığ’da çok ciddi direniş oldu. Karşılıklı vuruşmalarda Elazığ’da hatırlayabildiğim kadarıyla her iki taraftan da 60-70 kişi öldü. Ama Elazığ ikiye bölündü. Yolun alt tarafı Sünni kesim, üst tarafı Alevi kesim. Sonra oradan eğitimim için İstanbul’a geldim. Tabii orayla sınırlı kalmadı. Dersim’in Pertek bölgesinde özellikle Sünni eğilimler ortaya çıktı. Ufak tefek çatışmalar oldu ama büyütülmedi.

    Bir yerde çok ciddi çatışma varsa, Alevi, devrimci gençler kalkar o çatışmanın olduğu ortama gider güvenlik alırlardı. Sahip çıkarırlardı yani. Özel bir örgütte olduklarından dolayı değil. Daha örgütler tam ortaya çıkmamıştı. Örgütler daha çok 77-78’den sonra ortaya çıkmaya başladılar. Ama Çorum’da çok yoğun katliam oldu. Maraş zaten baştan aşağı Alevi katliamıydı. Ama büyükşehirlerde Alevi-Sünni çatışması olmadı. Daha çok sağ sol çatışması. Yani batı büyükşehirler sağ-sol çatışması, doğuya doğru gittikçe Kürt-Türk çatışması yapıyorlardı. Kürtler uyanmasın, Kürtler taraf olmasın, Kürtler savaşmasın diye Alevi-Sünni ilişkisini orada işliyorlardı.”

    “ALEVİLER O GÜN ÇATIŞMAZSA HAYATTA KALMAZLARDI”

    Celalettin Can, “Alevi toplumunun inançtan önce hayatta kalma derdi vardı” diyerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Aleviler bir şekilde inancını yaşıyordu kendine göre. Aleviler yaşamak istiyordu! Yaşamı tehlikeliydi yani. Yani Aleviler kırıma uğratma tehlikesiyle karşı karşılardı. Mesela Elazığ’da direniş olmasaydı o Elazığ’ın yarısı da giderdi ve binlerce insan ölürdü. Öyle büyük direnişler oldu ki onları yani oturup yazmak lazım. ‘İnancımı yaşamak istiyorum’ talebini Aleviler bırakmıştı! Yaşamak tek dertti. Aleviler bütün sol hareketlerde yer aldılar. Sol hareketleri Alevi gençler yürüttü. Şimdi bugün bazı Aleviler, ‘Siz Alevileri kullandınız’ diyor. Öyle değil kardeşim. Alevileri öldürmek istiyorlardı. Biz de Alevilik halkımızı koruyorduk. Aleviler o gün direnmeseydi hayatta kalmazlardı. Dert, inanç değildi yani. Zaten Sünnilerin ortamına girilemiyordu.

    Dolayısıyla Alevi-Sünni çatışması, Alevi toplumunun ayakta kalma çatışmasıdır aslında. Ve Alevilerin tasfiye politikasına karşı direniş çabasıdır. Kimse Sünnilere saldırmak istemiyordu. Zaten kuvvetler ilişkilerinde Sünni çok güçlüydü. Ordu, devlet de yanlardaydı. Aleviler çok zayıftı. Aleviler silahlı da değildi”

    “KÜRT HAREKETİ EPEY SONUÇ ALDI”

    Celalettin Can, 12 Eylül’den bugüne dek yaşananlara da dikkat çekti. Türkiye’nin bugün yol ayrımında olduğunu söyleyen Can, “Mevcut iktidar, toplumu hizaya getirip, itaatkar bir toplum yaratmak istiyor” dedi. Can, sözlerine şu cümlelerle devam etti:

    “İtaat etmeyenlere karşı bu baskı politikası değişik uygulanıyor; maaşı etkileniyor, hayatı etkileniyor, evi etkileniyor. Yani ekonomik ve sosyal olarak çökertiyorlar aslında. Yani gidip özel olarak öldürmüyor ama bütün olanakları ortadan kaldırıyorlar ve ağır baskı politikası uyguluyorlar. Ama yeri geldiğinde ölümler de oluyor. Şiddet rejimi hakim bugün.

    Bütün bunlar olurken işte Öcalan’ın durumu çıktı ortaya. Yani şunu rahatlıkla söyleyebilirim; 1970’li yıllarda çok ağır saldırı, ağır baskı, ölümler, katliamlar vardı ama büyük de bir direniş vardı. Bugün ise belki ondan ders çıkardılar. Yine ölümler, vurmalar oluyor ama o dönem küçük çaplı iç savaş vardı. Bugün öyle değil. Bugün yasaklarla, baskıyla, başka yöntemlerle toplumu pasifleştirme, sindirme, siyasetten çekilme, seyirci hale getirme politikası izleniyor. Toplumu ikna etme, kazanma, yanına alma derdi değil. Baskı politikası ile denetim altına alma politikası… Ve buna karşı bir direniş örgütlemek gerekir. Bu direnişi bir dönem PKK tek başına yürütüyordu. Diğer kesimlerin de küçük çaplı direnişleri vardı ama yeterli değildi. Çok sınırlı bir beraber yürüme söz konusuydu. Kürtleri korumak, baskıları durdurmak konusunda Kürt hareketi epey sonuç aldı. Ama ülkenin batısına doğru geldikçe o direniş olmadı. Toplum gerçekten sinik davrandı. Toplum ‘yarın benim başıma da şu gelebilir’ diye Kürt hareketinin de yanında durmayı tercih etmedi. Hatta Kürt hareketinin, artık bu işi bitirmesi gerektiği söylendi.

    Türkiye halkı bir direniş yaratmak zorundadır. Kaygım odur. Kürt hareketi silahları bıraktığından dolayı Türk-Kürt halkının da o baskı politikalarıyla ‘itaatkar bir toplum yaratma’ politikalarının hedefi olma ihtimali var. Eskiden, batıdan doğuya doğru o baskı politikasını yaygınlaştırmaya çalıştılar. Batı biraz rahatladı. Şimdi doğu biraz rahatlayacak ama Kürt hareketi başka önlemler almazsa sıra ona da gelebilecek. Kürtler biraz rahat bırakılıyor şu anda. Bir sorun çözülmeye çalışılıyor. Ülkenin batısı özellikle teslim alınmaya çalışılıyor. Toplumu, devletin güdümüne, siyasal İslamcıların güdümüne sokma çabası… Alevileri ve diğer kesimleri sindirme… Bahçeli adına cemevi açılıyor! Alevileri rıza kültürüyle ikna etme değil, baskı politikasıyla, yönlendirmelerle, satın almalarla, bir şekilde ülkenin batısını teslim alma politikasını seviyorlar.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    >‘Bugünkü uygulamalar 12 Eylül zindanlarını aratmıyor!’-VİDEO

  • ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’

    PİRHA –Prof. Dr. Levent Köker, Diyanet’in 1980 sonrasında devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı olduğunu, 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı haline geldiğini söyledi.  Köker, “Mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, laik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Kamu Hukukçusu, Akademisyen Prof. Dr. Levent Köker ile konuştuk.

    “DEVLETİN DİN ALANINI KENDİ DIŞINA ÇIKARMAK GİBİ BİR AMACI OLMADI”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    LEVENT KÖKER: Bilindiği gibi Diyanet İşleri Reisliği, 3 Mart 1924 târihli kanunla kuruluyor. Bu tarih, aynı zamanda, Cumhuriyet’in kuruluş evresinde Hilâfet’in ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat gibi kritik reformların gerçekleştiği târih. Bunların hepsi, ilk bakışta devlet ile din arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesine dair önemli yenilikler gibi görünmekte. Buna karşılık, İslam’ın devlet dini olarak kabul edildiğine dair Anayasa maddesi, 1928’e kadar muhafaza edildikten sonra kaldırılıyor. Burada, “Diyanet İşleri Reisliği’nin (sonradan değişen ve bugün de kullanılan adıyla “Başkanlığı”nın) kuruluşu ile Cumhuriyet’in benimsediği “lâiklik” anlayışının nasıl bir ilişki ortaya koyduğu” sorusunun kritik bir önemi bulunmaktadır. 1924 tarihli ilk kuruluş kanununda Diyanet’in görevleri, İslâm dininin “itikadat ve ibadata” ilişkin tüm hükümlerinin ve mes’elelerinin idaresi olarak ifade edilmekte, buna karşılık hukuk kuralları koymak ve bunları uygulamak gibi görev ve yetkilerin yasama organında olduğu vurgulanmaktadır. Bu, bir yönüyle hukuk alanında dinin kurumsal etkisinin ortadan kaldırılması anlamında lâiklik ile uyumlu bir amacın ifadesidir. Bununla birlikte, İslâm dinine ilişkin inanç ve ibadet ile ilgili konularda merkezî bir otoritenin kurulması, devletin din alanını kendi dışına çıkarmak gibi bir amacının olmadığını, aksine Diyanet kurumu aracılığıyla bu alanı kontrol altında tutmayı hedeflediğini göstermektedir. Birinci amaç, yani hukuk alanını Hilâfet, Şeyhülislâmlık ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti gibi kurumları tasfiye ederek dinin kurumsal etkisinden arındırma amacı lâiklik ile uyumlu iken, ikincinin, yani dini inanç ve ibadet alanının devlet denetimi altına alınmasının laiklik ile uyumsuz olduğu düşünülmektedir. Bu ikinci konuda cumhuriyet tarihi içinde geliştirilmiş olan resmi görüş, İslâmiyet’in Hristiyanlıktan farklı olarak, din ile devlet işlerinin ayrılmasına izin vermemesi nedeniyle, lâiklik için mutlaka devletin kontrolü altında tutulması gerektiğini ileri sürmektedir.

    “DİYANET’İN BÜYÜMESİ, 12 EYLÜL 1980 ASKERÎ DARBESİ İLE BAŞLADI”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanet’in faaliyetlerini tarihi olarak ele aldığımızda, çok ayrıntıya girmeksizin, üç dönem hâlinde bir açıklama yapılabileceğini düşünmekteyim.
    Birinci dönem, Diyanet’in kuruluşundan tek-parti döneminin sonlarına dek uzanan dönemdir ve Diyanet aracılığıyla dini inanç ve ibadet alanlarının kontrol altında tutulmasının öne çıktığı bir dönem olarak nitelenebilir. Çok partili siyasi hayata geçilmesiyle birlikte bu “kontrol” amacının yanına toplumun gereksindiği dini hizmetlerin yerine getirilmesi amacının eklendiği görülmektedir. Burada da, “dini hizmetler”in alanı genişledikçe, bu hizmetleri yerine getirecek personelin yetiştirilmesi, din hizmetlerinin yerine getirileceği fiziki mekânların oluşturulması Diyanet İşleri’nin zaman içinde devasa boyutlara ulaşan bir büyüklüğe doğru gelişmesiyle sonuçlanmıştır. Diyanet’in bu büyümesi, 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra iyice ivmelenmiş ve darbe yönetiminin ve destekçilerinin sâhip oldukları “Türk-İslâm milliyetçiliği”ne uygun olarak Diyanet’e siyasi işlevler yüklenmesiyle sonuçlanmıştır. 1982 Anayasası’nın 136. maddesi, Diyanet’e sadece inanç ve ibadet alanlarında düzenleyici, kontrol edici ve hizmet üretici bir organ olarak değil, aynı zamanda “milletçe bütünleşme ve dayanışma amacı” ile görev yapma misyonunu yüklemektedir. Anılan maddede, “her türlü siyasi görüşün dışında kalarak” ibâresi yazılmışsa da, bunun maddeyi kendi içinde tutarsız kıldığı açıktır. Çünkü, “milletçe bütünleşme ve dayanışma” terimlerinin siyasi nitelikte ifadeler olduğu açıktır. Böylece Diyanet’in devlet örgütü içinde siyasi fonksiyon görebilen bir organ olma vasfı kazandığını, fakat bu vasfın AKP iktidarının son dönemiyle iyice belirginleştiğini söyleyebiliriz. Özetle, bugün 2017 Anayasa değişikliği ile geçilmiş olan başkancı rejim altında Diyanet, bu rejimin meşruluğuna hizmet eden siyasi bir kurum hâline gelmiş ve hatta bu niteliğini Diyanet İşleri Türk-İslâm Birliği gibi kurumlar aracılığıyla ülke dışındaki faaliyetlerine de yansıtma yoluna girmiştir.

    “DİYANET, 2017 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDEN SONRA KURULU DÜZENİN EN ETKİLİ İDOLOJİK AYGITI HALİNE GELDİ”

    Özetlersem, 1924-1950 arasında din alanını denetim altında tutmak ön plandayken, 1950-1980 arasında din hizmetlerini yerine getirme misyonu daha ağır basan bir Diyanet görmekteyiz. 1980 sonrasında ise devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline gelen Diyanet’in 2017 Anayasa değişikliğinden uygulamaya geçtiği 2018 Temmuz’undan sonra belirgin bir biçimde kurulu düzenin en etkili ideolojik aygıtı hâline geldiğini söylemek isterim.

    “DİYANETARTIK YENİ REJİMİN ÖNEMLİ SÜTUNLARINDAN BİRİDİR”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    AKP iktidarı bugün itibariyle 22 yılını doldurmak üzere. Bu uzun dönemin yekpare bir nitelik taşımadığında herhalde bir tartışma yoktur. 2011 sonrası, özellikle de Kürt sorunundaki çözüm süreci, “Alevi açılımı” denilen süreç ve bunlara bağlı olarak gelişen yeni anayasa sürecinin sona erdiği, Gezi olaylarına tesadüf eden 2013 sonrası dönem, AKP’nin belirgin bir biçimde çoğunlukçu otoriter rejime yöneldiğini gösteriyor. Bu yönelişin zirvesi ise 2017 Anayasa değişiklikleriyle getirilen yeni düzenlemeler. Bu düzenlemeler, özetle, tüm devlet yetkilerinin tek kişilik yürütme organı olan Cumhurbaşkanı’nda toplandığı, denetim ve denge mekanizmalarından yoksun bir başkancı rejim inşa etmiş durumda. Bu rejim altında demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi veya “Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesi” perspektifi yerini faşizan bir otoriterliğin yerleştirilmesine bırakmış bulunuyor. Diyanet, yeni rejimin en önemli ideolojik aygıtı olarak ön plâna çıkıyor. Sembolik olarak, örneğin, “Ayasofya’nın ibadete açılması” denilen hadisede Diyanet İşleri Başkanı’nın (DİB) “kılıç” elde boy göstermesi, kuruluşundan itibaren muhafaza edilen ama süreç içinde zayıflayan bir yaklaşım olarak Diyanet’in hukuk üretme ve uygulama alanlarının dışında tutulması gereğinin aksine, DİB’nın adli yıl açılışında Cumhurbaşkanı ve yüksek yargı başkanlarıyla birlikte ve dua okuyarak yer alması, kezâ zaman zaman yasama sürecine yol gösterici açıklamalar yapması gibi olguları hatırlamalıyız. Bütün bunlar, Diyanet’in artık yeni rejimin önemli sütunlarından biri olarak açıkça siyasi işlev üstlendiğini göstermektedir.

    “DİYANET’İN ZAMAN İÇİNDE TOPLUMSAL VE SİYASİ İŞLEVİ ARTTI”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon ₺  ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu durum, Diyanet’in zaman içinde artan toplumsal ve siyasi işlevlerinin, daha doğrusu bu işlevlerin devletin müesses nizâmı içindeki merkezi öneminin büyüklüğü ile orantılı gibi görünen bir sonucudur.

    “TOPLUMA DİN EĞİTİMİ VERME İŞLEVİNİ DE ÜSTLENDİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Yukarıdaki açıklamalarımı burada da tekrarlayabilirim. Diyanet, başlangıçtaki inanç ve ibadet alanlarını kontrol etme işlevinden din hizmetlerini yerine getiren bir kuruma doğru evrildikçe, bu hizmetlerin yerine getirilmesinde ihtiyaç duyulan personelin yetiştirilmesi, eğitimi gibi hususlarda da etkili bir kurum haline gelmiştir. Bir dönem din hizmetleri ile sınırlı olarak düşünülen bu durum, süreç içinde topluma din eğitimi verme işlevini de üstlenmeye dönüşmüş, 12 Eylül askeri darbesi sonrasında Anayasa’ya yerleştirilen zorunlu din dersleri üzerinden eğitim alanının başat aktörlerinden biri haline gelmiştir. Burada, Cumhuriyet’in kuruluş evresindeki “İslâm’ı denetim altında tutma” persektifinin yerini Türk-İslâm milliyetçiliğinin almış olmasının belirleyici etkisini görmemek mümkün değildir.

    “TOTALİTER BİR İDEOLOJİNİN AYGITI NİTELİĞİNE GELDİ”

    -Laik demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok bizde olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Buraya kadarki sorulara verdiğim cevaplarda Diyanet’in Türkiye’nin devlet düzeni içindeki yerinin nasıl bir evrim geçirdiğini ve bu evrimin bugün yaşadığımız otoriterleşme ile bağlantılı olduğunu anlatmak istedim. Bu sorunuz, Diyanet’in kuruluşundan bugüne gelen süreç içindeki durumuna ilişkin önemli bir eleştiriyi dile getirmemi gerektiriyor. Burada temel mesele, Diyanet’in cumhuriyet tarihinde laik, demokratik bir devlet düzeniyle bağdaşası mümkün olmayan niteliğinin farkına varılması. Laik ve demokratik ülkelerde kurumsallaşmış, örgütlü din ile devlet yönetimleri arasındaki ilişkiler, ülkelerin tarihi ve kültürel özelliklerine göre farklılıklar gösteriyor. Örneğin ABD’nin de devlet ile din kurumları arasında tam ve kesin bir ayrım olduğundan söz edebilirken, Almanya’da Katolik ve Protestan kiliseleri başta olmak üzere devlet tarafından kamu tüzel kişiliği tanınan kurumların bulunduğunu görmekteyiz. Bunların ayrıntılarına girmemiz gerekmiyor.

    Türkiye’de Diyanet ile ilgili temel sorun, bu kurumun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasındaki bir kesime, Sünni-Hanefi mezhep mensuplarına yönelik bir hizmet kurumu olarak yapılanmışken, bu mezhebin başta Aleviler olmak üzere tüm “gayrimüslim olmayan” vatandaşları kapsayacak şekilde örgütlenmiş, dayatmacı ve doktriner bir kurum haline gelmiş olmasıdır. Malûm, Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’deki gayrimüslim vatandaşların din, yani inanç, ibadet ve eğitim alanlarında hak ve özgürlükleri güvence altına almış, buna karşılık gayrimüslim olmayan vatandaşların hak ve özgürlüklerini, devletin resmi anlayışına göre, suskunlukla geçiştirmiştir. Buna karşılık, Türkiye’nin taraf olduğu ve Anayasa’nın 90/son maddesine göre kanunların üzerinde bir bağlayıcılığı olan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalar, din ve inanç ayrımı gözetmeksizin, bütün vatandaşlar için gözetilmesi gereken özgürlük alanlarını güvence altına almış durumdadır. Hâl böyleyken, Diyanet İşleri’nin pratiği, zorunlu din derslerinden, bu derslerde Diyanet’çe uygun görülen İslâm yorumunun çocuklara belletilmesinden Alevilerin dışlandığı ve hatta Alevi inancına saygı gösterilmediği pratiklere yönelinmesine kadar, ulusal ve uluslararası mahkemelerce tescil edilmiş hak ihlâlleriyle malûldür. Bu malûliyet, Diyanet’in Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet düzeninde, toplumun çoğulcu yapısıyla uyumsuz, otoriterliğin ötesinde, totaliter bir ideolojinin aygıtı niteliğine geldiğini göstermektedir. Türkiye için, ne zaman olacağını bilemem ama mutlaka gerçekleştirilecek olan yeni, lâik ve demokratik bir anayasal düzenin inşâ edilmesi sürecinde Diyanet’in de tasfiye edilerek, devlet düzeninin kurumlarından biri olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bu hedefin nasıl gerçekleştirileceğinin ayrıntıları ise ayrı bir konudur.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO

    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO

     

  • 12 Eylül faşizminin idam ettiği ilk Sosyalistti: Necdet Adalı!

    12 Eylül faşizminin idam ettiği ilk Sosyalistti: Necdet Adalı!

    PİRHA- 12 Eylül Faşist Askeri Darbesinde idam kararı verilen ilk isim olan Sosyalist Necdet Adalı’nın idam edilişinin 44’üncü yılı. Adalı, idam sehpasını kendisi devirirken, “Kahrolsun Faşizm! Kahrolsun sömürgecilik. Yaşasın anti-emperyalist, anti-oligarşik halk devrimi” sloganını atmıştı.

    12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 44 yıl geçmesine karşın, o dönemin uygulamaları ve günümüze yansımaları devam ediyor. Darbeci generallerin emirleriyle devrimci gençler ya gözaltında kaybediliyordu ya işkenceden geçiriliyordu ya da idam ediliyordu.

    12 Eylül’de darbeci generallerin idam kararları ardı ardında düzmece mahkemelerde okutulurken, ilk idam edilen isim Necdet Adalı oldu. 19 yaşında genç bir devrimci olan Necdet Adalı, 1977 yılında tutuklanmış ve idamla yargılanmaya başlanmıştı. Darbe sonrası herhangi bir delil olmamasına karşın idam kararı verildi. 8 Ekim 1980 tarihinde Ulucanlar Cezaevinde saatler 03:40’ı gösterdiğinde idam kararı infaz edildi.

    Necdet Adalı, idam edilmeden birkaç gün önce ailesine son bir mektup yazarak, şunları ifade etti:

    “Sevgili anneciğim ve babacığım, sizleri ve ezilen halklar adına mücadeleyi, erken bırakmak zorunda kaldığım için üzgünüm, ama bundan ve içinde bulunduğum durumdan dolayı hiçbir zaman pişmanlık duymadan ve şu kısa yaşamım içerisinde hiçbir şahsi çıkar gözetmeden ezilen halklar adına verilen mücadelede yerimi almaya çalıştım ve bundan dolayı gurur duyuyorum. Hakim sınıfların göstermek istediği gibi bizler hiçbir zaman savunmasız insanlara karşı katliam girişiminde bulunmadık. Fakat onların bizi böyle göstermeleri ve faşistlerle bizi aynı kefeye koyarak cezalandırmaları, bizim nezrimizde ezilen halkların mücadelesine yapılan bir saldırıdır. Anneciğim ve babacığım; sizlere kısaca bahsettiğim gibi hiçbir pişmanlık duymuyorum. Sizlerin de ezilen halklar uğruna verilen mücadelede katledilişimden dolayı üzülmemenizi ve bundan gurur duymanızı bekliyorum.”

    Yıllar sonra Necdet Adalı’nın davası yeniden ele alındı ve onun olayla ilgisinin bulunmadığı ispat edildi.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • 12 Eylül Darbesi’nin 43. yıl dönümü

    12 Eylül Darbesi’nin 43. yıl dönümü

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 43 yıl geçti. 650 bin kişi gözaltına alındığı, yüzde 95’nin işkenceye tabi tutuldu, işkencede 171 kişi öldürüldüğü darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. 

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren öncülüğünde yapılan ve Türkiye demokrasi tarihine “kara bir leke” olarak geçen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üzerinden 43 yıl geçti.

    Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala gündemde.

    Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.

    Askeri darbenin hazırlıkları, Haziran 1980’den itibaren Genelkurmay Karargahı’nda yapılmaya başlandı. Kod adı “Bayrak Harekâtı” olan darbe, ilk olarak bütün ordu komutanlarına gönderilen emirle 11 Temmuz saat 04.00’te hayata geçirilmek istendi ancak 2 Temmuz’da Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki hükümetin güvenoyu almasıyla plan ertelendi.

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinin emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen son askeri darbesi olarak tarihe geçen 12 Eylül 1980 Darbesi’nin başladığı, cuma günü saat 03.59’da TRT radyosunun İstiklal Marşı ve sonrasında anons yapılmadan, Harbiye Marşı’nın çalınmasıyla anlaşıldı.

    Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayımlanan Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi 5 bildiri daha izledi. Milli Güvenlik Konseyi’nin bildirileri aracılığıyla, gözaltı süreleri 90 güne çıkarıldı. Adil yargılanma hakkı tamamen kaldırılarak Sıkıyönetim Komutanlıklarınca Sıkıyönetim Mahkemeleri kuruldu.

    Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, darbenin gerekçesini, “… Kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır” şeklinde açıklamıştı.

    Darbenin Evren dışındaki uygulayıcıları ise Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun‘dan oluşan komuta kademesiydi.

    SİYASİLER SÜRGÜN EDİLDİ

    12 Eylül Darbesi ile Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükümet görevden alındı, TBMM feshedildi. 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı askeri dönem başladı.

    Cuntacılar, 13 generali ülke genelinde ilan ettikleri 13 sıkıyönetim bölgesine komutan olarak atarken Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Kızılay dışındaki derneklerin faaliyetleri de durduruldu.

    Siyasi partileri de lağveden askeri yönetim, Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i Hamzakoy’a,Necmettin Erbakan ile Alparslan Türkeş’i ise Uzunada’ya sürgüne gönderdi. Siyasi yasaklar geldi.

    Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, bütün yetkileri ele aldı. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu’ya kurdurulan hükümet, 21 Eylül’de göreve başladı.

    Darbenin ardından geçen 3 yıl içinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve askeri yönetimin belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, yapılan “güdümlü” referandumla yüzde 92’lik “Evet” oyu aldı.

    Halk oylamasında, Kenan Evren cumhurbaşkanı seçilirken askeri yönetim üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, 2010’daki Anayasa değişikliği referandumuna kadar yürürlükte kaldı.

    CUNTACILAR İDAMLARIN KARARINI VERDİ

    Yönetime el koyan cuntacı askerler, idamların kararını da verdi. Darbe sürecinde 650 bin kişi gözaltına alınırken, 517 kişi için idam istendi.

    Darbeden sonra ilk idamlar, 9 Ekim 1980 tarihinde gerçekleşti. İlk olarak sol görüşlü Necdet Adalı, ardından ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu idam edildi. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle hüküm giyen 17 yaşındaki Erdal Eren, 19 Mart 1980’ta idama mahkum edildi.

    Referandumdan sonra yapılan anayasa değişikliğiyle “Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanmayacağını düzenleyen Anayasa’nın geçici 15. maddesi” yürürlükten kaldırıldı. Türkiye genelinde birçok kişi ve örgüt, darbenin sorumluları ile bu kişilerin emir ve talimatlarını uygulayanlar hakkında soruşturma başlatılması için suç duyurusunda bulundu.

    CEZAEVİNE GİRMEDEN ÖLDÜLER

    Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesinin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma kapsamında, Evren ile Şahinkaya hakkında hazırladığı iddianameyi, 10 Ocak 2012’de kabul etmesiyle Türkiye tarihinde ilk kez bir darbenin sorumluları yargı önüne çıktı. İddianamede iki komutan, ”Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tamamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs etmek” ile suçlandı.

    Cumhuriyet Savcısı Erdinç Hakan Özdabakoğlu, 12 Eylül Davası’nda verdiği esas hakkındaki görüşte, sanıklar Evren ve Şahinkaya’nın, 765 sayılı TCK’nın “Devlet kuvvetleri aleyhine cürümler” başlıklı 146. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmalarını istedi.

    Mahkeme Başkanı Oktay Saday‘ın açıkladığı hükme göre Evren ve Şahinkaya, “21 Aralık 1979’da dönemin Başbakanı’na verdikleri muhtırayla Anayasa’yı ve TBMM’yi ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçundan, 12 Eylül 1980’de de cebren Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül eden TBMM’yi ıskat ve cebren men suçundan eylemlerine uyan 765 sayılı TCK’nın 146/1. maddesi gereğince” ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Takdiri indirimle bu cezalar, “müebbet hapis cezası”na çevrildi.

    Evren ve Şahinkaya hakkında, Askeri Ceza Kanunu’nun “askeri rütbelerin sökülmesi”ne ilişkin 30. maddesinin de uygulanmasına karar verildi. Kararın ardından Evren ve Şahinkaya’nın avukatı, 24 Haziran 2014’de kararın bozulması istemiyle temyiz dilekçesini Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesine verdi. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesi sürerken Evren, 10 Mayıs 2015’te tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisinde 98 yaşında, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Şahinkaya da 9 Temmuz 2015’te 90 yaşında hayatını kaybetti.

    Yargıtay 16. Ceza Dairesi, temyiz incelemesinde, sanıkların ölümleri nedeniyle davanın düşürülmesine karar verdi.

    (HABER MERKEZİ)

  • İHD: Maraş Katliamı’nın aydınlatılması için Hakikat ve Adalet Komisyonu kurulmalı

    İHD: Maraş Katliamı’nın aydınlatılması için Hakikat ve Adalet Komisyonu kurulmalı

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD), Maraş Katliamı’nın 44. Yıldönümü sebebiyle yaptığı açıklamada “İnsanlığa karşı suçlarda zamanaşımı işletilmeden işlenen suçlar ile ilgili yaşayan faillerin yargı önüne çıkarılmasını ve hesap sorulmasını istiyoruz” dedi. İHD, katliamın aydınlatılması için Hakikat ve Adalet Komisyonu kurulmasını istedi. 

    Maraş Katliamı’nın 44. Yıldönümü sebebiyle açıklama yapan İHD, “Hakikat ve Adalet İstiyoruz!” dedi.

    ALEVİLERDEN ÖZÜR DİLENMELİ, SORUMLULAR YARGILANMALI”

    Yazılı yapılan açıklamada Alevi toplumuna başsağlığı dileyen İHD, şu ifadelere yer verdi:

    “Maraş Katliamı’nın üzerinden 44 yıl geçti. 19 Aralık 1978’de başlayıp, 26 Aralık 1978’de biten Maraş Katliamı’nda resmi açıklamalara göre 111 kişi öldürüldü, binin üzerinde insan yaralandı, 552 ev yakılarak tahrip edildi, 289 işyeri yağmalandı. Katliamın bitmesi ile birlikte aynı gün 26 Aralık 1978’de 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Katliamdan sonra Aleviler Maraş’tan göç etmeye başladı ve böylece demografik yapı ile oynandı. Katliamda yaşamını yitirenleri anıyor, ailelerine ve Alevi camiasına bir kez daha başsağlığı diliyoruz.

    Maraş Katliamı’nın yıldönümünde katliamda yaşamını yitiren yurttaşları anmak amacıyla Maraş’taki sivil toplum örgütleri ve Alevi derneklerinin düzenlemek istedikleri etkinlikler bundan önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da Maraş Valiliği tarafından yasaklama kararı ile engellenmek istenmektedir. Demokratik yaşamın vazgeçilmez bir parçası olan toplantı ve gösteri yapma hakkı farklı bahanelerle engellenmekte ve katliamla yüzleşilmesi için demokratik kamuoyu oluşturma çabaları devlet tarafından engellenmektedir. Bu durum devletin katliamlarla yüzleşmekten giderek uzaklaştığını göstermektedir.

    “KONTRA YAPILARIN KULLANILDIĞI BİR KATLİAM”

    Maraş Katliamı, 12 Eylül 1980 askeri darbesine giden süreçte gerçekleştirilen katliamlardan birisidir ve o dönemin kontra yapılarının kullanıldığı bir katliamdır. Nitekim, 12 Eylül askeri darbe davasının iddianamesinde, Kahramanmaraş olayları etraflıca anlatılmış ve bunun darbeye zemin oluşturmak için çıkarıldığı ve müdahale edilmediği açıkça belirtilmektedir.

    Türkiye’nin geçmişi ile yüzleşmeden, geçmişindeki ağır suçlar aydınlatılmadan ve bu suçlar nedeni ile resmi özür dilenmeden toplumsal barışın kurulması mümkün gözükmemektedir. Bu nedenledir ki Maraş Katliamı aydınlatılmalı, Alevilerden özür dilenmeli ve sorumluları yargı önünde hesap vermelidir.

    “HAKİKAT VE ADALET KOMİSYONU KURULMALI”

    Maraş Katliamı’nın aydınlatılması için Hakikat ve Adalet Komisyonu kurulmalı ve böylece dünyada onlarca ülkede yapıldığı gibi Türkiye’de de gerçekler halka açıklanmalıdır.

    İnsan hakları savunucuları olarak ceza adaleti istiyoruz. İnsanlığa karşı suçlarda zamanaşımı işletilmeden işlenen suçlar ile ilgili yaşayan faillerin yargı önüne çıkarılmasını ve hesap sorulmasını istiyoruz. Bütün bu suçlardan sorumlu olan devletin özür dileme ve gerçeği açığa çıkarma sorumluluğu olduğunu bir kez daha hatırlatıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Mersin 78’liler: 12 Eylül katlanarak sürüyor!-VİDEO

    Mersin 78’liler: 12 Eylül katlanarak sürüyor!-VİDEO

    PİRHA- 12 Eylül 1980 darbesinin yıl dönümüne ilişkin açıklama yapan Mersin 78’liler Girişimi üyeleri, 12 Eylül rejiminin temel unsurlarıyla katlanarak sürdüğünü belirterek, “Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, yeni bir darbe olmamasının en uygun yolu darbelerle hesaplaşmaktır, darbecilerin ve işkencecilerin yargılanmasıdır” dedi.

    78’ler Girişimi, 12 Eylül 1980 darbesinin 42. yıl dönümü dolayısıyla Mersin Özgür Çocuk Parkı’nda basın açıklaması gerçekleştirdi. Mersin Emek ve Demokrasi Platformu bileşenlerinin destek verdiği açıklamayı 78’ler Girişimi üyesi İbrahim Bilen okudu.

    İbrahim Bilen, 12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçtiğini, ancak 12 Eylül rejiminin temel unsurlarıyla katlanarak sürdüğünü belirterek, “Darbecilerin yaptığı 12 Eylül Darbe Anayasası ile Siyasi Partiler, Seçim Barajı, YÖK, RTÜK, Sendikalar yasalarının yanı sıra, 12 Eylül devletinin hukuki temellerini oluşturan 1980-83 döneminde yapılan 600 civarında yasa ve binlerce yönetmelik 42 yıldır sürüyor. Türk siyaseti ve siyasetçileri 42 yıldır Türkiye’yi, işte bu tekçi darbe anayasası, darbe yasaları ve yönetmelikleri ile yönetiyor” dedi.

    “DARBECİLER VE İŞKENCECİLER YARGILANMALIDIR”

    12 Eylül projesinin sadece askeri darbe olmadığının altını çizen Bilen, şunları aktardı:

    “Ülkenin ekonomik yapısı, toplumun siyasi tercihleri, düşünce ve davranış kalıpları, yaşam biçimi ve kültürel özellikleri ile oynayan ama “yerlilik”bağları da yerlerde sürünen bir projeydi. Eşitlikçi, insana ve kardeşliğe dayalı yüksek değerler tasfiye edilecek, para, statü ve güce dayalı aşağı değerler sisteminin önü açılacaktı.

    Klasik kapitalizmin üretime yönelik yapılanması dahi gözden düşürüldü, Para ile para kazanmak varken, üretim gibi zor ve sorunlu işlerle uğraşmaya gerek kalmayacaktı. Siyaset yapma ile çıkar sarmalları arasında çürüme iç içe geçti. Bu durum siyaseti çürüttü. Çürüme, sonunda tüm kurumları sarmalı içine aldı. Bütün bunların bedeli 12 Eylül darbeciliğinin yargılanmayışı oldu. 12 Eylül’ün yargılanamayışının bedeli de 28 Şubat oldu. 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Tek Adam Rejimi oldu bunun bedeli…

    Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, yeni bir darbe olmamasının en uygun yolu darbelerle hesaplaşmaktır, darbecilerin ve işkencecilerin yargılanmasıdır.”

    PİRHA/MERSİN

  • 78’liler Girişimi: Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan geçer

    78’liler Girişimi: Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan geçer

    PİRHA- 12 Eylül 1980 darbesinin yıl dönümü dolayısıyla Kazancı Yokuşu’nda bir araya gelen 78’liler Girişimi üyeleri, “Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan, darbecilerin yargılanmasından, halkçı bir demokrasinin inşasından geçer. 80’den sonra topluma ve insanlığa karşı suç işleyenleri koruyan politik bir sistem oluşturuldu” dedi.

    78’ler Girişimi Derneği, 12 Eylül 1980 darbesinin 42. yıl dönümü dolayısıyla Taksim’deki Kazancı Yokuşu’nda bir araya gelerek protesto eylemi gerçekleştirdi.

    Eylemde ‘Halkçı bir demokrasi için darbelerle hesaplaşıyoruz’ yazılı pankart açılırken, sık sık darbe karşıtı sloganlar atıldı.

    Eylemde yapılan açıklamayı 78’liler Girişimi Derneği üyesi Osman Zorba okudu.

    “TOPLUMSALLIK, YURTTAŞLIK VE HUKUK BİLİNCİ TASFİYE EDİLDİ”

    Darbecilerin yaptığı düzenlemelerin ve açtığı kurumların halen yürürlükte olduğunu belirten Zorba, “42 yıldır siyasetçiler bu tekçi esasa itiraz da etmedi. Darbe karşıtlığı üzerine kurulan demokrasi lafızları tamamen şikedir. Üstelik darbe rejimiyle suç ortaklığı şaibesi altında. 1960 ile 1980 arasında ortaya çıkan toplumsallık, yurttaşlık ve hukuk bilinci bir ölçüde ortaya çıktığı nispi demokratik süreç darbe ile tasfiye edildi. Toplum ve devlet siyasal ve askeri zor kullanılarak anti-demokratik, totaliter bir anlayışla yeniden düzenledi. Darbecilerin temel amacı demokratik bir şal altında darbe rejimi kurumlaştırma, Pentagon patentli bir soğuk savaş ürünü, ‘Ulusal Güvenlik Devleti’ni’ yeniden inşa etmekti. Darbeciler bu anlayışın bir sonucu olarak demokrasi ve özgürlük fikirlerinin toplumsallaştığı 1970’li yıllar ve sonlarına doğru toplumun bir kesimini ‘iç düşman’ kabul ettiler. Ve sonra ‘anarşi’, ‘terör’ ve ‘bölücü’ hadiselerine karşı darbe yaptıklarını ilan ettiler” diye konuştu.

    “12 EYLÜL SADECE ASKERİ BİR DARBE DEĞİLDİ”

    Darbenin ardından Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yetkilerinin artırıldığını ve sürekli bir iktidar ortağı haline getirildiğine vurgu yapan Osman Zorba, sözlerine şöyle devam etti:

    “Sözde sivil hükümetler ise ulusal güvenlik rejimi çerçevesinde iktidarı darbe rejimiyle bölüşmeye rıza gösterdiler. Darbecilerin istisnasız muhalif ya da farklı her kesime karşı uyguladığı ölçüsüz şiddetin yanıtı 1984’den sonra patlak veren ‘Kürdi savaş’ oldu. 12 Eylül projesi sadece askeri darbe değildi; ülkenin ekonomik yapısı, toplumun siyasi tercihleri, düşünce ve davranış kalıpları, yaşam biçimi ve kültürel özellikleri ile oynayan ama ‘yerlilik’ bağları da yerlerde sürünen bir projeydi.”

    “DARBELERLE HESAPLAŞMAK, HALKÇI BİR DEMOKRASİNİN İNŞASINDAN GEÇER”

    Şiddet nedeniyle Kürtlerin başlattığı mücadelenin daha yükseldiği belirtilen açıklamada, “12 Eylül’ün yargılanmayışının bedeli ise, devlet içinde örgütlenen, devlet adına hareket eden ve topluma karşı cinayet, uyuşturucu ticareti, adam kaçırma, sabotaj, seri suikastlar da dahil suç işleyen Susurluk düzeni ürünü çeteler oldu. Darbeleri engellemenin yolu darbelerle hesaplaşmaktan, darbecilerin yargılanmasından, halkçı bir demokrasinin inşasından geçer. Topluma ve insanlığa karşı suç işleyenleri koruyan bir politik sistem oldu. Bedeli, 15 Temmuz darbe girişimi ve tek adam rejimi oldu, 28 Şubat oldu” denildi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Şair İbrahim Bilen: 12 Eylül’ün karanlığını birleşirsek yıkabiliriz-VİDEO

    Şair İbrahim Bilen: 12 Eylül’ün karanlığını birleşirsek yıkabiliriz-VİDEO

    PİRHA-12 Eylül’ün üzerinden 42 yıl geçmesine karşın Darbe Anayasası’nın hala yürürlükte olduğunu belirten Yazar İbrahim Bilen, “Darbe, Türkiye’nin 50-100 yılını belirlemek için yapıldı. Bundan çıkışın yolu demokrat, devrimci, sosyal demokrat, ilerici güçlerin bir araya gelmesidir” dedi.

    Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçti. Darbe sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.

    Darbenin faillerinden yalnızca Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargı önüne çıkarıldı ancak hesap vermeden öldüler. Binlerce kişiyi işkenceden geçiren, onlarca kişiyi katleden diğer darbecilerden ise hesap sorulmadı. 12 Eylül’de yaşanan insan hakkı ihlalleri ve işkenceler hala gündemde.

    İşkencenin ve işkencede ölümlerin yaşandığı cezaevlerinin başında yer alan Diyarbakır Cezaevi’nde işkencelere maruz kalmış Şair İbrahim Bilen, 12 Eylül Askeri Darbesi’ni ve günümüze yansımalarını PİRHA‘ya değerlendirdi.

    “DEVRİMCİ DALGAYI BASTIRMAK İÇİN DARBE YAPTILAR”

    12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçmesine karşın araştırılması gerektiğini ifade eden Bilen, “Çünkü özellikle bazı dönemler örtbas edilip gizleniyor. Yapılan tüm adaletsizliklerin, hukuksuzlukların, katliamların, jenositlerin (soykırım) temelinde bu yatıyor. Emperyalist güçler Türkiye’yi denetim altında tutmak ve gelişen devrimciyi dalgayı bastırmak için darbe yaptılar. Bir taraftan devrimcileri katlederken diğer taraftan 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’yi ekonomik kıskacın içine aldılar” dedi.

    “DEVRİMCİ DİRENİŞ TÜM BU POLİTİKALARI VE UYGULAMALARI BOŞA ÇIKARDI”

    Darbeyle birlikte Türkiye’nin bir açık cezaevi haline getirildiğini ve toplum üzerinde büyük bir korku yaratıldığına dikkat çeken Bilen, “12 Eylül sürecini Diyarbakır Cezaevi’nde geçirdim. Biz o döneme vahşet ve barbarlık dönemi diyoruz. Çünkü özel olarak devrimci mücadeleyi tamamen teslim almak için büyük bir vahşet uygulandı. Diyarbakır Cezaevi’ndekileri baskı, işkence ile kişiliksizleştirme, ihanet ettirme politikasını yürüttüler. Bunu yapabilmek için büyük bir güç kullandılar. İlk zamanlarda bu başarılı olsa da devrimci direniş tüm bu politikaları ve uygulamaları boşa çıkardı ve bu zulmü yapanlar başarısız oldu” diye konuştu.

    “HER GELEN İKTİDAR DARBE ANAYASASIYLA ÜLKEYİ YÖNETİYOR”

    Bilen, 12 Eylül darbesinin ürünü olan anayasanın toplumu baskı altına almayı amaçladığını ve ‘Devletin bekası’ denilerek darbenin sürdürüldüğüne işaret ederek, “12 Eylül Askeri Darbe Anayasası’nın Türkiye’nin 50-100 yılını belirlemek üzerine kurgulandı. Darbe Anayasası’nın özgürlüklerden uzak, korkuyu ve bastırmayı hedef alan, toplumun bütün katmanlarını sindiren ve silikleştiren bir ruhu var. Bugün de bunun yansımalarını görüyoruz. Her gelen iktidar darbe anayasasıyla ülkeyi yönetiyor. Darbeciler gitti ancak anayasası yürürlükte” diye belirtti.

    “DEVRİMCİ, DEMOKRAT GÜÇLER BİRLEŞMELİ!”

    Ülkedeki ilerici, demokrat, devrimci, sosyal demokrat güçler iktidarı değiştirdiğinde 42 yıldır süren darbenin ürünü olan anayasanın değiştirilebileceğini vurgulayan Şair İbrahim Bilen, şöyle devam etti:

    “Yeni bir sayfa açılırsa halkın istediği bir anayasa ancak o zaman olur. Türkiye’de bir değişim olacaksa demokratik güçlerle olacaktır. Bu da bu güçlerin birleşmesi halinde mümkün. Yoksa bir 42 yıl daha bu anayasa ile yönetiliriz. Birlikte hareket edersek kazanabiliriz.”

    Diren KESER/MERSİN

  • ‘Tekçi zihniyetin tohumlarının atıldığı 12 Eylül Darbesi’ni bir kez daha lanetliyoruz’

    ‘Tekçi zihniyetin tohumlarının atıldığı 12 Eylül Darbesi’ni bir kez daha lanetliyoruz’

    PİRHA – Demokratik Alevi Dernekleri Ankara Şubesi/Ana Fatma Cemevi, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yıldönümü sebebiyle açıklama yaparak “Tekçi zihniyetin tohumlarının atıldığı, insanlığın yüz karası olan bugünü bir kez daha lanetliyoruz” dedi. Açıklamada ayrıca, “Bedel ödeyen, onuruyla direnen, hak ve hakikat uğruna dara düşen, katledilen canlarımız için özümüz dardadır” denildi. 

    Demokratik Alevi Dernekleri Ankara Şubesi/Ana Fatma Cemevi, 12 Eylül Askeri Darbesi’nin yıldönümü sebebiyle açıklama yaptı. Yazılı yapılan açıklamada 12 Eylül sonrasında Alevi coğrafyasındaki asimilasyona dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Bugün 12 Eylül. İnsanlık suçunun işlendiği, güllerin solduğu, genç fidanların tırpanlandığı, umutların, insanlık onurunun asker postallarıyla çiğnendiği gündür. İnsanlığın üzerine bir kara bulut gibi çöken cuntacılarının elinde tüm devrimcilerin, demokratların, Alevilerin, Kürtlerin kanı vardır. 12 Eylül’de ideolojik olarak devrimcileri hedef alan zihniyet, kimlikler üzerinden Kürt halkını ve inançsal olarak Aleviler üzerinden baskıcı, asimilasyoncu, kırım katliam politikalarını hayata geçirmiştir. Özellikle Dersim’de dönemin valisi Kenan Güven tarafından, Dersim bölgesinde 37- 38’de yaşananları gölgede bırakacak kadar ciddi bir kültürel asimilasyon yaşanmıştır. İnancından ve dilinden dolayı köylere baskı, zulüm yapılmış; 3000 çocuk ailelerinden alınıp yetiştirme yurtlarında asimile edilmiş; Dersim inanç haritasını değiştirmek için kente 82 tane cami yapılmış; ilçeler, köyler askerler tarafından denetlenip halka dini sorular sorulmuştur.”

    “HAKİKAT UĞRUNA DARA DÜŞEN CANLARIMIZ İÇİN ÖZÜMÜZ DARDADIR”

    Bugün dahi kaldırılması için mücadele verdiğimiz zorunlu din dersleri ve üniversitelerde özgün eğitimi rafa kaldıran YÖK, 12 Eylül faşist cuntasının ürünüdür. Tekçi zihniyetin tohumlarının atıldığı, milyonlarca insanın fişlendiği, binlerce insanın işkence gördüğü, onlarca insanın idam edildiği ve şaibeli bir şekilde katledildiği, insanlığın yüz karası olan bugünü bir kez daha lanetliyoruz. Bedel ödeyen, onuruyla direnen ve inancı, kimliği uğruna ipi göğüsleyen hak ve hakikat uğruna dara düşen, katledilen canlarımız için özümüz dardadır. Gözü önünde oğlunu ağaca bağlayıp yakan zihniyet karşısında bir daha hiç konuşmayan, dili lal olan Firik Dede şahsında bütün canlarımızı saygıyla anıyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Dede Nurettin Aksoy, Çorum Katliamı’nı anlattı: Bize kastedenleri biliyorduk-VİDEO

    Dede Nurettin Aksoy, Çorum Katliamı’nı anlattı: Bize kastedenleri biliyorduk-VİDEO

    PİRHA-Dede Nurettin Aksoy, Çorum Katliamı’nın 41. Yılında döneme ait tanıklığını anlattı. Aksoy, katliamda yaşamını yitirenleri ancak 29 yıl sonra anabildiklerine işaret ederek “Sayısal olarak çoğalmadığımız ve geçmişte olanları araştırmadığımız sürece yeni katliamların olmayacağının garantisi yok” dedi. Dede Nurettin Aksoy, Alevilerin örgütlenip birlik olması gerektiği mesajını da verdi.

    Çorum Katliamı’nın ilk fitili, MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın 27 Mayıs 1980’de Ankara’da öldürülmesi ile yakıldı. Bu saldırıyı bahane eden gerici-faşist gruplar, Çorum’da cami hoparlöründen “Alevilere ölüm” anonsunun ardından saldırıya geçti. Çocuk ve yaşlıların da olduğu savunmasız bir çok insan vahşice katledildi.

    Temmuz sonuna kadar süren saldırılar sonucu en az 57 kişi hayatını kaybetti. Alevi ve solculara ait yüzlerce ev ve dükkan ise tahrip edildi.

    “ÇORUM’U SAVUNDUK”

    Döneme tanıklık edip direnenlerden biri olan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şube Başkanı/ Dede Nurettin Aksoy, katliam sürecine dair konuştu. Çorum’da yaşadıklarının Maraş’taki kadar savunmasız olmadığına işaret eden Aksoy, 1980 yılında henüz 18 yaşında bir genç olduğunu belirtti. Aksoy, saldırılar henüz başladığında “Olanları tam algılayabilmiş değildim” diyerek şunları söyledi:

    “Ama en azından bize kast edenlerin kim olduklarının farkındaydık. Yani Çorum’u savunduk. Barikatlar kuruldu ve büyük bir katliamı önledik. Neticesinde bir Maraş olmaması için büyük bir direnç sergilendi. Yediden yetmişe, Çorum halkı, faşizme karşı Cumhuriyet tarihinin en büyük direnişini gerçekleştirdi. Fakat Çorum, emperyalist güçlerin uygulamak istediği darbenin son ayağı oldu.

    Darbenin getirdiği ağır baskılar neticesinde Aleviler, solcular, sosyalistler, büyük baskı altındaydı. Ve bu baskının halen travmasını yaşıyoruz. Halen meydanlara çıkmada sıkıntı yaşıyoruz. Bizler 2008 yılında Çorum Alevi Kültür Merkezi Derneği’ni kurarak 2009 yılında da anma etkinliklerini gerçekleştirmek için çaba harcadık. Ancak ve ancak 2010 yılında, yani bu yıl 11’ncisini gerçekleştirdik. Alanlara çıkmada bir Sivas kadar olamadık.

    Çorum’da hiçbir sıkıntı olmadığı halde, bütün izinlerin alınmış olmasına rağmen insanlar sokağa çıkmaya ikilemde kalıyor. Ama sonuna kadar bu yönlü mücadelemize devam edeceğiz.

    “ÖRGÜTLENMEDEN HİÇBİR ŞEY OLMUYOR”

    Dede Nurettin Aksoy, Çorum Alevi Kültür Merkezi’nin 2. kuruluş yılında anma etkinliklerine başladıklarının altını çizdi. Aksoy, yitirdikleri canları ancak 29 yıl sonra anabildiklerini söyleyen Nurettin Aksoy, “Yani örgütlü olduktan sonra anma yapabildik. Bu demek oluyor ki örgütlenmeden hiçbir şey olmuyor” diye de not düştü.
    Dede Nurettin Aksoy, Çorum Katliamı’na dair Alevi toplumunun kimi taleplerinin olduğunu da dile getirerek “Kadeş Meydanı’nda bir Barış Anıtı’nın yapılması, yargılamanın topluca yapılıp gerçek faillerine ulaşılması, katliamın sebeplerinin ortaya çıkarılması ve bir daha katliam yaşanmaması için böyle bir çabamız var” ifadelerini kullandı.

    “ACILARIMIZ ÇOK BÜYÜK”

    Aksoy, Çorum Katliamı’na dair geçmişte “Ekinler kan içinde” isimli bir belgesel çalışması yaptıklarını ancak bu yönlü çalışmanın genişletilebileceğini belirterek şunları söyledi:

    “Çorum olaylarını hatırlamayanlar ya da Çorum olaylarından sonra doğan gençlerimize, ‘Gerçekten böyle oldu’ diyerek ancak ve ancak kendi halkımızı ikna edebildik. Fakat halen aileler konuşmuyor. Tam anlamıyla istediğimiz bir belgesel olamadı.

    Halkımızı uyanık durmaya, bir daha böyle bir katliamın yaşanmaması için tedbirlerin, sebeplerin araştırılıp yüzleşilmesi gerektiğini belirttik. Ancak bu yüzleşmenin de demokrasi ve eşit yurttaşlık üzerinden gerçekleşmesi gerektiğini belirtiyoruz. Yoksa birilerinin mahkum edilmesi bizleri rahatlatacak şeyler değil. Acılarımız çok büyük. Kerbela’dan bu güne bir tek Alevilere değil bütün mazlum insanlar katledildi. Çünkü sistemin, zalimlerin zulümleri ancak mazlum insanlar üzerinde oluyor. İnsanlarımız aç susuz bırakılıyor. Ülkemizde şu andaki durumumuz hiç iç açıcı değil.

    “YARGILAMA İLE SADECE DAVANIN ÜSTÜ ÖRTÜLDÜ”

    Dede Nurettin Aksoy, Çorum Katliamı’nın hukuki boyutuna da değindi. Aksoy, katliam sonrası hukuki sürecin işlemediğini vurgulayarak şunları söyledi:

    “Çünkü katliamından sonra yargılama Erzincan’a alındı. Darbe olduktan sonra münferit bir olaymış gibi sıradan bir durummuşçasına, iki kişinin arasında olmuş bir kavga gibi yargılamalar oldu. O dönemde o baskılar altında Erzincan’a gidip gelme, davayı sürdürme, canların katilleri ile ilgili sorgulama hiç bizim istediğimiz gibi olmadı. Mağdurlar yine her zamanki gibi mağdur oldu. Yargılama döneminden bir Cumhuriyet Başsavcısı gelip belgeselimiz için konuştu. Yargılama şeklinin çok olumsuz olduğunu, yani davaya hiçbir katkı sunulmadığını, sadece üstünün örtüldüğünü söyledi.

    “İNSANLAR MARAŞ’TA, ÇORUM’DA, GAZİ’DE OLMALILAR”

    Bütün canlarımıza sesleniyoruz; böyle günlerde Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da, Gazi’de olmak gerek. Sayısal olarak çoğalmadığımız ve geçmişte olanları araştırmadığımız sürece yeni katliamların olmayacağını garantisi yok. Ne zaman ki birlik olup meydanlarda haykırırsak, unutturmayacağımızı dile getirdiğimiz zaman başarılı oluruz. İnsanlarımız bize sahip çıkarak Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’ da olsunlar.”

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

  • Myanmar ordusu en az 80 sivili öldürdü

    Myanmar ordusu en az 80 sivili öldürdü

    PİRHA-Myanmar ordusu Bago kentinde askeri darbeye karşı yapılan protestolara müdahale ederek en az 80 sivili öldürdü.

    Myanmar’da askerlerin protestoculara karşı silah ve el bombası kullandığı saldırıda en az 80 kişi hayatını kaybetti.

    Myanmar ordusu, 8 Kasım 2020 seçimlerinde hile yapıldığı iddialarının ortaya atılması ve ülkede siyasi gerilimin yükselmesinin ardından 1 Şubat’ta yönetime el koymuştu.

    Ordu, ülkenin fiili lideri ve Dışişleri Bakanı Aung San Suu Çii başta olmak üzere, pek çok yetkiliyi ve iktidar partisi yöneticisini gözaltına almış ve bir yıllığına olağanüstü hal (OHAL) ilan etmişti.

    Myanmar’da güvenlik güçlerinin protestoculara silahlı müdahalesi sonucu bugüne kadar en az 618 kişi yaşamını yitirdi.

    Kaynak:Euronews

  • HBVAKV: 12 Eylül koşulları devam ediyor; mücadele sürecek

    HBVAKV: 12 Eylül koşulları devam ediyor; mücadele sürecek

    PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, 12 Eylül’ün askeri darbesine ilişkin yaptığı açıklamada, “12 Eylül koşullarının devam ettiği bir süreçte, yasaklara rağmen fiilen kendi örgütlü mücadelesini kuran Alevi örgütleri dost ve müsahip kurumlarımızla birlikte, yeni rejimin baskılarına ve dayatmalarına teslim olmayacağız” dedi. 

    12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine Milli Güvenlik Konseyi adlı cunta yapılanmasıyla darbe yapmasının üzerinden 39 yıl geçti. 12 Eylül askeri darbesi ile 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı, 31 gazeteci cezaevine gönderildi, seçilmiş belediye başkanları görevden alınarak yerine sıkıyönetim tarafından atama yapıldı, 517 kişi idam cezasına çarptırıldı, 50 kişi acımasızca asıldı, yüz binlerce insan akıl almaz işkencelerle, gözaltılarla, cezaevlerinde ölüme terk edildi. Yüzlerce sendika, konfederasyon, dernek ve demokratik kitle örgütü kapatılmış, yöneticileri tutuklandı.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Merkezi üzerinden 39 yıl geçen 12 Eylül askeri darbesine ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.

    Yapılan yazılı açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Sivil/askeri tüm darbeciler karanlıktan, gericilikten, milliyetçilik ve şovenizmden beslenirler. Barış ve demokrasi havarisi kesilip darbe gerçekleştirirler ancak kısa süre içerisinde barış ve demokrasi düşmanı olup demokratik birikimleri bir bir ortadan kaldırırlar. Toplumsal kutuplaşma ve yeni düşman odaklar yaratarak sürekliliklerini sağlamaya çalışırlar. 12 Eylül bunun tipik bir örneğidir.

    Emperyalizmin ve sermayenin çıkarları doğrultusunda, finans kapitalin ve uluslararası tekellerin ihtiyaçlarına yönelik kurulan neoliberal politikaların rahatça uygulanması için gerçekleşen 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 39 yıl geçti. Darbe ile 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş, 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atılmış (İşten atılanların 3 bin 854’si öğretmen, 120’si öğretim üyesi ve 47’si hâkim) 31 gazeteci cezaevine gönderilmiş, seçilmiş belediye başkanları görevden alınarak yerine sıkıyönetim tarafından atama yapılmış, 517 kişi idam cezasına çarptırılmış, 50 kişi acımasızca asılmış, yüz binlerce insan akıl almaz işkencelerle, göz altılarla, cezaevlerinde ölüme terk edilmiştir. Yüzlerce sendika, konfederasyon, dernek ve demokratik kitle örgütü kapatılmış, yöneticileri tutuklanmıştır.

    “ÜLKEMİZİN GELECEĞİ GENÇLERİ İDAM SEHPALARINA YOLLADILAR”

    Darbeciler ülkemizin geleceği gençleri idam sehpalarına yollamış, aydın, üretken beyinleri ülke dışına kaçırtmış, üniversiteleri YÖK karanlığına teslim etmiştir. “Ülke elden gidiyor” gerekçesine sığınan darbeciler ülkenin kaynaklarını uluslararası sermayeye peşkeş çekmiş, yolsuzluk ve rüşvet çarkının parçaları olmuş, eğitim sistemini gerici ülkelerin finanse ettiği Türk/İslam sentezci laiklik karşıtı müfredatla donatmışlardır. 12 Eylül’ün Karanlığı Dağılmadı! 15 Temmuz’da ülkemiz yeni bir askeri darbe ile karşı karşıya kalmıştır.
    Son on yıllarda ve mevcut siyasal iktidar döneminde devlet fideliğinde büyütülen, “ne istediyse verilen”, devletin tüm kurumlarında
    kadrolaşmasının önü açılan cemaat, ikili iktidara son verip tek başına iktidar olma amacıyla darbe girişiminde bulunmuştur. 15 Temmuz darbe girişimi en sistematiği AKP Hükümetleri döneminde olmak üzere bir kez daha devlet kurumları içerisinde beslenmiş, halklarımıza ve emekçilere karşı gerçekleştirilmek istenmiştir.
    Darbe girişimine hazırlıklı olan iktidar, emekçilerin ve halklarımızın darbe karşıtı pozisyon almasını da değerlendirerek darbe girişimini bir
    lütuf olarak görmüştür.

    “DARBE GİRİŞİMİ BİR FIRSAT OLARAK KULLANILMAYA ÇALIŞILMIŞTIR”

    AKP 15 Temmuz darbe girişimini kendi otoriter-totaliter, tekçi, mezhepçi, dayatmacı, toplumu kutuplaştırıcı bir siyaset ile başkanlık
    sistemini inşa etmek için bir fırsat olarak kullanmaya çalışmıştır. Darbe girişimini yarım kalmış operasyonlarını tamamlamak için de bir
    bahaneye dönüştürmüş durumdadır. 15 Temmuz’dan bu yana on binlerce kamu emekçisi ihraç edilmiştir. çok
    sayıda akademisyen işten çıkarılmış ve tutuklanmıştır. Siyasal iktidar, darbe girişiminden hemen sonra, 20 Temmuz 2016
    tarihinde OHAL ilan edip sivil darbe ile Meclisi devre dışı bırakarak ülkeyi KHK’lerle yönetmeye başlamış, torba yasalar, genelgelerle her
    türlü demokratik hakkın kullanımını ortadan kaldırmış, kendisine muhalif olarak gördüğü tüm kesimlere karşı adeta savaş başlatmıştır.
    Öncesinde ve oy kullanma günü 24 Haziran’da ve en son yerel seçimlerde 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde yaşananlara bakıldığında tekçi ve ırkçı faşizan anlayış hakimiyetini sürdürme çabaları devam etmektedir. 24 Haziran seçimi sıradan bir seçim olmanın ötesinde, fiilen uygulanan tek adam rejimi kurumsallaştırılmış, parlamenter rejimini sona erdirilmiş, “Reis”e göre uyarlanmış, Türkiye tipi başkanlık rejimi
    yürürlüğe sokulmuştur. Artık Meclis üyelerinden oluşan ve seçimle gelen Hükümet değil, Başkanın atadığı kişilerden oluşan, biçimsel de olsa güven oylamasına dahi sunulmayan Hükümetlerle yönetilen bir ülke gerçekliği ile karşı karşıyayız.

    Darbe Mekaniği Devam Ediyor! İçte ve dışta uyguladığı savaş politikaları ile ülkeyi tam bir cehenneme çeviren siyasal iktidar, Kürt sorununun demokratik, barışçıl ve diyaloğa dayalı siyasal çözümü yerine bir kez daha silaha, çatışmalara sarılmıştır.

    “12 EYLÜL CUNTASI BUGÜN İKTİDARDADIR”

    12 Eylül faşist cuntasının tüm hukuk-kurum ve yasaları bugün iktidardadır ve ‘Demokrasinin Kılıcı’ gibi emekçi halkların üzerinde
    sallanmaya devam etmektedir. AKP+MHP ittifakının anti-demokratik, tekçi, otoriter, faşizan ve emek karşıtı uygulamaları 12 Eylül ve sonrası iktidarların devamı niteliğindedir.

    “12 EYLÜL KOŞULLARININ DEVAM ETTİĞİ BİR SÜREÇTE MÜCADELE SÜRECEKTİR”

    12 Eylül koşullarının devam ettiği bir süreçte, yasaklara rağmen fiilen kendi örgütlü mücadelesini kuran Alevi örgütleri dost ve müsahip
    kurumlarımızla birlikte, yeni rejimin baskılarına ve dayatmalarına teslim olmayacak, ülkemizin aydınlığı ve çocuklarımızın geleceği için eşitlik, özgürlük, barış, demokrasi ve laiklik mücadelesini sürdürecektir. HBVAKV olarak, 12 Eylül’ün 39 yıldır sürdürülen karanlığa ve her türlü darbelere karşı tekçi ırkçı ve faşizan saldırıları geriletmeye, toplumsal barışı egemen kılmaya dönük laik, demokratik bir ülke temelinde
    halkların özgürlüğü ve eşit yurttaşlık talepleriyle, yeni bir demokratik anayasayı hayata geçirinceye dek toplumsal muhalefetin tüm
    unsurlarıyla birlikte ortak mücadeleyi esas almaya devam edeceğiz.” (HABER MERKEZİ)

     

  • Sudan’da grev ve sivil itaatsizlik eylemleri başlıyor

    Sudan’da grev ve sivil itaatsizlik eylemleri başlıyor

    Sudan’da bugün Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçlerinin çağrısıyla sivil itaatsizlik eylemlerine daha geniş katılımlarla devam ediliyor. Başkent Hartum’da 113 kişinin hayatını kaybettiği ordu saldırısına ilişkin ise araştırma komitesi kurulduğu duyuruldu.

    Sudan’da bazı meslek örgütleri, Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçlerinin çağrısıyla bugün başlaması planlanan sivil itaatsizlik eylemlerine katılacaklarını duyurdu.

    Öğretmenler Komitesi, Gazeteciler Ağı, Mühendisler Birliği, Veterinerler Birliği, Avukatlar Demokratik İttifakı ve Eczacılar Merkez Komitesince, bugün başlayacak sivil itaatsizlik eylemine katılım sağlanacağı açıklandı.

    NE OLMUŞTU?

    Sudan’ın başkenti Hartum’da yaklaşık iki aydır sivil hükümete geçiş talebiyle demokrasi nöbeti tutan muhalif göstericilere liderlik eden Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri, 3 Haziran’da Askeri Geçiş Konseyi (AGK) ile müzakereleri durdurarak, süresiz, kapsamlı sivil itaatsizlik ve grev çağrısı yapmıştı.

    Ülkede 19 Aralık 2018’de ekonomik kriz nedeniyle başlayan gösterilerin hızla rejim karşıtı eylemlere dönüşmesinin ardından ordu, 11 Nisan’da yönetime el koyduğunu açıklamış ve 30 yıllık Ömer el-Beşir dönemi sona ermişti.

    Darbeden sonra AGK ile muhalif askerlerin de yer alacağı 3 yıllık geçiş sürecinin ardından demokratik seçimlerle sivil yönetime geçilmesi konusunda anlaşmıştı.

    Sudan güvenlik güçleri, Pazartesi sabahı başkent Hartum’daki ordu karargahı önünde 6 Nisan’dan bu yana sivil yönetime geçilmesi talebiyle demokrasi nöbeti tutan muhalif göstericileri gerçek mermi ve göz yaşartıcı gaz kullanarak dağıtmıştı.

    Sudan Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamada, güvenlik güçlerinin başkentte göstericilere müdahalesi sonucu 61 kişinin hayatını kaybettiği belirtilmişti.

    Sudan Doktorlar Komitesi ise olaylarda yaşamını yitirenlerin sayısının 113’e ulaştığını ifade etmişti.

    Son olayların ardından taraflar arasındaki müzakereler durdurulmuş askeri yönetim, 9 ay içinde genel seçime gidileceğini açıklamıştı.

  • Sudan’da ordu yönetimde, halk sokakta

    Sudan’da ordu yönetimde, halk sokakta

    PİRHA – Sudan’da 30 yıllık Ömer el-Beşir iktidarının askeri darbe ile sonlandırılması ardından halkın protestoları sürüyor. Askeri yönetimin sokağa çıkma yasağına rağmen binlerce Sudanlı sokaklarda protesto eylemi yapıyor. Muhalif Sudan Doktorlar Komitesi, güvenlik güçlerinin son müdahalesi sonucu 13 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

    Afrika ülkesi Sudan’da yapılan askeri darbe sonrası sivil ölümler artıyor. Sudan savunma bakanlığı, aylardır devam eden kitlesel gösterilerin ardından yönetime el koyup sokağa çıkma yasağı ilan etti. Duruma tepki gösteren muhalif kesimler, geçen cumartesiden bu yana Genelkurmay karargahı önündeki gösterilerde hayatını kaybedenlerin sayısının 35’e yükseldiğini bildirdi.

    Genelkurmay karargahı başta olmak üzere ana caddelerle toplanan binlerce Sudanlı, 30 yıllık iktidarı biten Ömer el-Beşir rejimine ait isimlerin yönetime el koyan Savunma Bakanı ve Askeri Geçiş Konseyi Başkanı Avad Bin Avf’ın istifasını ve sivil geçiş hükümeti kurulmasını istiyor.

    Sudan’da ordu bünyesindeki Hızlı Destek Kuvvetleri, halkın rıza göstermeyeceği herhangi bir çözümü reddettiklerini ilan etti.

    Açıklamada devrime öncülük eden grupların (Sudan Meslek Odaları, muhalif partiler ve gençlik hareketleri) liderlerinden ülkenin kaosa sürüklenmesini engellemek ve Sudan halkının razı olacağı bir çözüme ulaşmak için diyalog kapısını açık tutmaları istendi.

    ORDU 30 YILLIK YÖNETİME EL KOYDU

    Sudan Savunma Bakanı ve Askeri Geçiş Konseyi Başkanı Avad bin Avf, dün devlet televizyonunda yaptığı açıklamada, askerin yönetime el koyduğunu ve Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in tutuklandığını bildirmişti. Avad bin Avf, dün akşam Askeri Geçiş Konseyi Başkanı sıfatıyla yemin ederek göreve başlamıştı.

    Anayasanın askıya alındığını, Başbakanlık, Meclis ve eyalet yönetimlerinin de feshedildiğini belirten Bin Avf, 2 yıllık bir geçiş döneminin başladığını ifade etmişti.

    Sudan, 19 Aralık 2018’den bu yana hayat pahalılığının protesto edildiği ve Ömer el-Beşir’in görevi bırakmasının istendiği gösterilere sahne oluyordu. (HABER MERKEZİ)