Etiket: atatürk

  • İngiltere’de Seyit Rıza anması: İkrardan düşmektense, kefensiz yatmayı kabul ettiler!-VİDEO

    İngiltere’de Seyit Rıza anması: İkrardan düşmektense, kefensiz yatmayı kabul ettiler!-VİDEO

    PİRHA – 15 Kasım 1937’de idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşları, İngiltere’de anıldı. Yapılan açıklamada “Varsın mezar yerlerini bile açıklamaktan korksunlar. Onların anısı, dört metrelik bir beze, iki metrekarelik bir çukura sığmayacak büyüklükte” ifadelerine yer verildi.

    Seyit Rıza ve yoldaşlarının katledildiği günün yıldönümünde dünya genelinde anma ve eylemler düzenlendi.

    İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi, Dersim Kültür Merkezi ile Britanya Alevi Federasyonu da ortak anma programı yaptı.

    İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi’nde yapılan anmada önce gülbeng okunup çerağ uyandırıldı. Dersim’de katledilenler için Zeynel Ali Bingöl de ezgiler seslendirdi.

    Anmada ilk sözü alan Londra Dersim Kültür Merkezi Başkanı Ali Doğan, katılımcıları Kurmancki ve Kırmancki selamlayarak, Seyit Rıza’nın, “Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim, bu bana dert olsun. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun” sözlerini hatırlattı.

    DALKILIÇ: DEVLETİN YÜZLEŞMEYE İHTİYACI VAR!

    Devletin mezarsızlık politikalarına dikkat çeken Britanya Alevi Federasyonu Başkanı Eşit Balkanı Müslüm Dalkılıç, devletin Alevi katliamları ile yüzleşmesi gerektiğini ifade ederek, “Seyit Rıza ve yoldaşlarının idam edildikten sonra nereye defnedildikleri dair herhangi bir kayda ulaşılamıyor. Devlet bunu gizli bir bilgi olarak tutuyor. Biz Alevi Kızılbaşlar olarak devletten en büyük talebimiz Seyit Rıza ve yoldaşlarının mezar yerlerinin açıklanması ve bulunmasıdır. Bu biz Alevi toplumu üzerinde çok büyük bir yüktür. Bu devlet ideolojisinin en büyük ayaklarından biri olan mezarsızlık politikasını Maraş’ta kamyonlarla taşınarak toplu olarak gömülenlerle gördük. Nereye gömüldüklerinin bilgisi hala yok. Koçgiri, Dersim, Maraş, Sivas, Çorum ve Gazi katliamlarını günümüze kadar geldi ve devam ediyor da. Bu ideolojiyle hesaplaşmamız gerekiyor, bir yüzleşmeye ihtiyaç var” şeklinde konuştu.

    HAS: KEFENSİZ YATMAYI KABUL ETTİLER

    İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Başkanı İbrahim Has ise yaptığı konuşmada “Unutmayacağız, savaş hukukunu bile hiçe sayan düzmece mahkemelerini, onursuzca ve pervasızca saldırmalarını!” diyerek şunları söyledi:

    “Ortadoğu, farklı olanın, kendine özgü olanın ve özgün kültürel dokulara sahip olanların öğütüldüğü, kör kuyulara atıldığı, yakıldığı ve kılıçtan geçirildiği bir coğrafya olagelmiştir. Tarihin hangi evresine bakarsanız bakın, mevcut iktidar dinine ve ırkına mensup değilseniz, katliniz vacip olmuştur. Hakkınızda fermanlar çıkarılır, üstünüze ordular gönderilir veya en iyi ihtimalle sürgün edilirsiniz.

    Hem içerden hem de dışarıdan saldırılara açık olan Alevi-Kızılbaş toplumu da bu saldırılardan nasibine düşeni fazlasıyla almıştır.

    Dersim’de yakılan köyler, yıkılan evler, toplu kıyımlar, çocukların evlatlık verilmesi, kalanların sürgün edilmesi ve son olarak da sahte bir tarih yaratılmasının altında yatan neden, vahşetin boyutlarının çarpıtılması ve saklanması anlamına gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, tüm Alevi katliamlarında olduğu gibi; gerçeklerle yüzleşmek yerine, tarihi çarpıtmak için sahte bilgiler yaymış, gerçeklerin üstünü örtmek için özel bir çaba sarf etmiştir. Dersim Katliamında da resmi tarih elinden geleni yaparak katliamın gerçek boyutlarının üstünü kapatmak istemiştir.

    Seyit Rıza bizim pirimizdir. O, ikrarlaştığı canlarla Halvoride cem kurmuş ve coşkun akan Munzur’a bir söz vermişti. O ve yol arkadaşları, ikrar verip Munzur’a, sonra birbirlerine niyaz olup Haq kıllesi kestiler. Her bir can üç çakıl taşını Munzur’a atıp, rızalık aldılar. Munzur Bawa şahitliğinde, Hak ve hakikat aşkına yola revan oldular. Xızır’ın gayreti, itikatlerine her daim rehber oldu.

    İnançlarını, dillerini, kültürlerini, itikatlarını asla ama asla düşürmediler. Yoldan düşmektense, ikrardan düşmektense, serden vazgeçmeyi kefensiz yatmayı kabul ettiler.

    Varsın mezar yerlerini bile açıklamaktan korksunlar. Onların anısı, dört metrelik bir beze, iki metrekarelik bir çukura sığmayacak büyüklükte. Şimdi anıları, isimleri ve resimleri Paris’in banliyölerinden Pazarcık’ın bir dağ köyüne, Toronto’nun buzlu kaldırımlarından, Melbourne’nin kavurucu sıcağını soluyan ve dünyanın dört bir tarafına yayılan her Alevi’nin kalbinde.

    Aşk ile…”

    PİRHA/İNGİLTERE

  • Doğan Munzuroğlu: 4 Mayıs, Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış halidir-VİDEO

    Doğan Munzuroğlu: 4 Mayıs, Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış halidir-VİDEO

    PİRHA- Bugün, 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşen ‘Tunceli Tenkil Harekatı’nın, 87. yıldönümü. Araştırmacı-yazar Doğan Munzuroğlu, “4 Mayıs’ta yaşanan Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış halidir. Devlet, Dersim’e sefer yaptığında, esas hedefi herhangi bir Kürdi mücadelenin oluşma tehlikesini engellemekti. Fakat bunun yanında Dersim’in Kızılbaş olması da devleti perçinliyor, motivasyonunu güçlendiriyor” dedi.

    Bugün, 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşen ‘Tunceli Tenkil Harekatı’nın, Dersimlilerin deyimi ile de “Tertelenin” 87. yıldönümü. O gün alınan karar sonrasında Dersim’de çok büyük bir insanlık suçu işlendi.

    1937-38 yıllarında Dersim’de yaşananlar, uluslararası hukuka göre soykırım olarak adlandırılıyor. Ancak aradan 87 yıl geçmesine rağmen devlet arşivleri açılmadı, o dönemde neler yaşandığının tespiti yapılmadı. Daha da önemlisi, bu konuda tam bir yüzleşme yaşanmadı.

    Konuyla ilgili, kendisi de Dersimli olan araştırmacı, yazar Doğan Munzuroğlu PİRHA’ya konuştu.

    “DERSİM UZUN YILLAR OSMANLI DEVLETİNİN UĞRAŞTIĞI BİR COĞRAFYA”

    Dersim’in dağlık ve ormanlık yapısı nedeniyle uzun yıllar Osmanlı Devleti’nin uğraştığı bir coğrafya olduğunu belirten Doğan Munzuroğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Orada yaşayan halkların, daha çok isyankar, özgürlüğüne düşkün insanlar olması nedeniyle, devlet de bir türlü uzun süre bu toplumla barışık yaşayamamış. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Dersim bir çıbanbaşı olarak nitelendirilmeye devam edilmiş ve Dersim hakkında onlarca rapor hazırlanmış. Osmanlı döneminden başlayarak, Cumhuriyet dönemine kadar birçok rapor hazırlanmış. Birçoğunun fikri de ‘Dersim tedip edilmeli, tenkit edilmeli, ıslah edilmeli, sürgün edilmeli’ gibi sonuçlara varmış.

    4 Mayıs 1937’de Atatürk’ün huzurunda bir Bakanlar Kurulu kararı alınıyor. Bu defa bir sonuca varıyorlar. İsyan eden şahsiyetleri ya da ‘bizim tehlikeli olarak gördüğümüz şahsiyetleri öldürüp, gerisini yerinde bırakmak doğru değil’ diyorlar. Elden geldiğince suç işlemiş ya da devlete karşı suçlu olan kişileri yok edip geriye kalan halkı da başka bölgelere sürgün etmek gibi bir karara varıyorlar.

    “CELAL BAYAR YÖNETİMİNDE TOPTAN YOK ETME SÜRECİ BAŞLATILDI”

    Bu kararın sonunda da paraya acımaksızın içlerinde ne kadar kişi ajanlaştırılabilirse ajanlaştırılması, satın alınması kararı veriliyor. Bu karardan sonra Dersim’in fermanı imzalanmış oluyor ve daha sonra 1937’de İsmet Paşa’nın yönetiminde bir sefer düzenleniyor. Daha çok isyankar aşiretlere yönelik çeşitli müdahaleler oluyor ve savaşanlar öldürülüyor. Fakat bununla yetinilmiyor. 1938’de Celal Bayar’ın yönetiminde bu defa toptan yok etme gibi bir süreç başlatılıyor. Neredeyse canlı her varlığa ateş edilecek ya da toplu halde gaz serperek öldürme şeklinde ya da uçurumlardan atma yöntemiyle toplu katliam başlıyor. Daha sonra da sürgün süreci başlatılıyor. Geride kalan toplum, Türkiye’nin batı illerine sürgün ediliyor. Sürgünden 10 yıl sonra tekrar geriye dönüş için imkan veriliyor. Yasak kalkıyor ve geride kalan halk, tekrar coğrafyasına, dağlarına geri dönüyor.”

    “DERSİM’İN KIZILBAŞ OLMASI DEVLETİN YÖNELME MOTİVASYONUNU PERÇİNLİYOR”

    Doğan Munzuroğlu, 4 Mayıs 1937 tarihini “Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış hali” sözleriyle yorumladı. Munzuroğlu, “Devlet, Dersim’e sefer yapıp, ıslah etmek istediğinde esas hedefi, buradaki herhangi bir Kürdi mücadelenin oluşma tehlikesiydi. Fakat bunun yanında Dersim’in Kızılbaş olması da bunu daha da perçinliyor. Bu, bir saldırının ya da ıslah etme, yok etme girişiminin daha da güçlü bir motivasyona yönelmesini sağlıyor” diye belirtti.

    TÜRKTANER KÖYÜNÜN HİKAYESİ!

    Doğan Munzuroğlu, katliam sürecinde Türktaner köyünde yaşananları da hatırlatarak şöyle devam etti:

    “Hozat’ın Türktaner köyünde Zeyno Bıcik isimli biri var, o köyün muhtarı. Bu Zeyno Bıcik, köyün girişine bir levha koyuyor. 1938’de devlet oraya gelmiş. Köyleri yakıyor. İnsanların bir kısmını kurşuna diziyor, geri kalanını sürgün ediyor. Zeyno Bıcik düşünmüş, taşınmış. Köyün girişine bir levha koymuş. Üzerine de ‘Türktaner’ yazmış. Yine bir tanıktan dinledim. Askerler geldiklerinde ‘Türktaner’e gider’ levhasını görüyor. ‘Burası neresi?’ diye soruyorlar. ‘Burası Türktaner’ cevabı veriliyor. Askerler diğer tarafı göstererek ‘Bu taraf nere?’ diye soruyor, ‘Orası da Kürttaner’ cevabı veriliyor. Askerler ‘O zaman bu tarafa gidiyoruz’ diyorlar. Yani Türktaner öyle kurtuluyor. O gün bugündür Türktaner Türktaner’dir. Şimdi buradan şunu anlıyoruz; yani Türk köyleri, eğer ciddi anlamda Türk köyü olduğuna kanaat getirmişse dokunulmamış. Bu örnekten şunu anlamış oluyoruz. Ha demek ki burada bir etnik, ulusal ayrımcılık durumu var. Tabii Kızılbaş olmaları onların çifte katliamdan geçmesine yol açmış, bunu kabul etmemiz lazım.”

    “DEVLETİN RAPORLARI YALAN SÖYLÜYOR”

    Dersim Katliamı’na ilişkin devlet raporları ve gazetelerde yazılanların çoğunda dezenformasyon uygulandığını ifade eden Doğan Munzuroğlu, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “1938’le ilgili anlatımlarının çoğunda şöyle diyor; ‘Şeyhler, pirler’ yani onlara göre gerici liderler, halkı ayaklandırmış ve isyan başlamış. Yani Dersim’de bir isyan olmuş. Şimdi bunu şöyle açıklamak mümkün; madem şeyhler, dede ocakları, pirler bu halkı isyan ettirdi, peki neden katliamda dede ya da pir ocaklarına ya da ‘seyit’ dediğimiz ocaklara diğer isyan eden aşiretler kadar dokunulmadı?

    Birçok yerde mesela bakıyorsunuz, Baba Mansur Ocağından Hüseyin Doğan diye biri var. Mesela Hüseyin Doğan, ciddi ciddi devletle iş birliği yapıyor ve gelip yargılamalarda, Seyit Rıza ve arkadaşlarının yargılamalarında da şahitlik yapıyor. Oğlunun yaşının büyütülmesinde de şahitlik yapıyor. Orada resmen destekliyor. Hatta çeşitli dönemlerde de gelip Dersimlileri ikna etmeye çalışıyor.

    “O GÜNDEN BUGÜNE DERSİM’DE ÇOK ŞEY DEĞİŞTİ”

    Dersim’in 1937 sürecine, oradaki zihniyete, oradaki ruh haline geri dönme imkanı yok. Zaten o mümkün de değil. Çok şey değişti Dersim’de. Mesela dil değişti, kültürel yapı değişti, inanç yapısı büyük oranda dejenere oldu. Ana dilini konuşabilen insan sayısı giderek azalıyor. Yüzde 3-4’e düştü neredeyse. Ama buna rağmen Dersim şu yönünü yitirmedi; kabul etmek lazım, Dersim seküler bir alana kaydı. Türkiye’nin seküler yapısına destek olabilecek, ona kan taşıyabilecek bir kimliğe, topluma dönüştü. Aynı şekilde devlete karşı muhalif kimliğini de büyük oranda yitirmedi. Gerisi, Dersim’in geçmişle çok fazla bir bağının kaldığını düşünmüyorum.”

    Eyüp HANOĞLU/DERSİM

  • Sezai Temelli: Mutlaka hesabını soracağız-VİDEO

    Sezai Temelli: Mutlaka hesabını soracağız-VİDEO

    PİRHA – 3 Belediye başkanının görevden alınması üzerine açıklama yapan HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli “Mutlaka hesap soracağız.” diyerek muhalefete de “Gelin bu soysuz siyasete karşı birlikte duralım” çağrısı yaptı.

    Haberin Videosu

    HDP’li Van, Diyarbakır ve Mardin belediyelerine atanan kayyumlar sonrası HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, MYK Üyeleri ve milletvekilleriyle birlikte genel merkez binasında açıklama yaptı.

    Belediyelere kayyum atanmasını ’12 Eylül darbesinin devamı’ olarak yorumlayan Temelli, “Bu sabah yine kara bir güne uyandık. Yapılanlar Türkiye tarihine yeni bir sivil darbe olarak eklenecektir. Erdoğan rejimi Türkiye tarihine bir utanç sayfası daha ekledi. 19 Ağustos ülke tarihine sivil darbe olarak geçti” dedi.

    Temelli, parti olarak demokrasi mücadelesinin peşinde olduklarını da söylerken “Mutlaka ve mutlaka bu iktidarın yaptıklarından hesap soracağız. Şimdi demokratik siyaset zemininde buluşma zamanıdır. Asla bu zemini terk etmeyeceğiz. Demokratik siyaset içinde kalarak meşru mücadele hakkımızı kullanacağız. Demokrasi mücadele ile kazanılacak. Demokrasiyi birilerinden beklemeyeceğiz.” İfadelerini kullandı.

    “OHAL’SİZ YÖNETEMEZ HALE GELMİŞ ZİHNİYET”

    Temelli’nin konuşmasından satır başları şöyle:

    “Kendi meşruiyetini kaybettikçe tüm Türkiye halklarına, kayyum rejimini dayatmaya devam ediyor. 19 Ağustos sivil darbesi, 12 Eylül darbe geleneğinin devamıdır. Uzun süre OHAL rejimi altında yaşadık. KHK ile ihraç edilenler, kayyumlar, demokratik siyasetin tasfiyesi, eş genel başkan arkadaşlarımızın tutuklanması gibi… Bu OHAL rejiminin üzerinde iktidarlarını şekillendirenler Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini dayatırken şimdi de örtülü bir OHAL rejimi dayatıyorlar. Bugün karşı karşıya kaldığımız tablo rejimin kendisini deşifre etmesidir. Bugün halk, iradesine sahip çıkmaya devam ediyor. Belediyelerine sahip çıkmaya devam ediyor ama Diyarbakır sokaklarında şiddet ve zulüm vardır. İradesine sahip çıkan halka TOMA’larla, gazlarla saldıran bir devlet vardır. Devlet hukukunu yitirmiştir. Devlet anayasal bir devlet olmaktan uzaklaşmıştır. Yerel yönetimlerde iktidara gelmemizi içine sindiremeyen iktidar, yerel yönetimler yoluyla demokrasi beklentisini açığa çıkaran HDP’ye saldırılarına ara vermiyor.”

    “ADETA BİR YAĞMA, TALAN DÜZENİ KURDULAR”

    “Yüzlerce arkadaşımızı gözaltına aldılar. Uydurulmuş, hukuken karşılığı olmayan bir gerekçe metni ile belediye başkanlarımız görevden alındı. Bu kayyumcu, yönetemez hale gelmiş zihniyet, hukuken siyaseten meşruiyetini yitirmiştir. Tüm yerel yönetimlerde ve meşru demokratik zeminlerde demokrasi mücadelesine devam edeceğimizin altını çizmek istiyorum. OHAL döneminde hukuku yok saydılar, kendi yasalarını yok saydılar. OHAL döneminde demokratik siyaseti tasfiye etmeye çalıştılar. Kayyumlar eliyle bölge ekonomisini çökerttiler. Adeta bir yağma talan düzeni kurdular. Şimdi aynı talana ve yağmaya sahip çıktıklarını gösteriyorlar. Üç belediye başkanımız görevden alındı, yerlerine kayyum atandı. Bu saldırı sadece HDP’li belediyelere yönelik değil, bu saldırı Türkiye halklarına bir saldırıdır. Bu saldırı demokraside buluşmuş insanlara bir saldırıdır. Alınanlar Diyarbakır, Van, Mardin belediye başkanıdır ama saldırı İstanbul’adır, İzmir’edir, Adana’yadır, Mersin’edir, Ordu’yadır…

    “DEMOKRASİLERDE İLK ÖNEMLİ ADIM SANDIKTIR”

    Tüm Türkiye’ye sesleniyoruz: Demokrasiden yana, demokratik siyasetten yana inisiyatif alma zamanıdır. Halkların iradesine sahip çıkma zamanıdır; gelin bu soysuz siyasete karşı hep birlikte yan yana duralım. Gelin, demokratik siyaset zemininde geçmişte olduğu gibi yine buluşalım. Nasıl 31 Mart seçimlerinden sonra belediye başkanlarına mazbatalarını vermediler, hileyi sandığa karıştırdılar hatta hızlarını alamadılar İstanbul’a kayyım atadılar ama nasıl ki tüm bu uygulamalara 23 Haziran’da sadıkta hep beraber demokrasi zemininde buluşarak yanıt vermişsek yine vereceğiz. Demokrasilerde ilk önemli adım sandıktır. Bu iktidar demokrasiden kaçıyor. Ama biz demokrasi mücadelesinin peşindeyiz. Mutlaka ve mutlaka bu iktidarın yaptıklarından hesap soracağız. Şimdi demokratik siyaset zemininde buluşma zamanıdır. Asla bu zemini terk etmeyeceğiz. Demokratik siyaset içinde kalarak meşru mücadele hakkımızı kullanacağız. Demokrasi mücadele ile kazanılacak. Demokrasiyi birilerinden beklemeyeceğiz. Kaybettiler, yine kaybedecekler. Kazandık yine kazanacağız.”

    Açıklama sonrası gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Temelli, Van Büyükşehir Belediye binasındaki Atatürk fotoğrafının indirilip yerine Cumhurbaşkanı’nın fotoğrafının asılmasına ise “Kayyumlar talimatla hareket eden atanmış kişilerdir. Kendilerini oraya atayanın fotoğrafını asarak biat etmişlerdir. Orada halkın iradesi yoktur.” yorumunu yaptı.

    PİRHA/ANKARA

  • Atatürk’e hakaret eden AKP’li kadın tutuklandı

    Atatürk’e hakaret eden AKP’li kadın tutuklandı

    Anıtkabir’de çektiği videoda sarfettiği sözler nedeniyle Atatürk’e hakaret suçlamasıyla gözaltına alınan Safiye İnci çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklandı.

    Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alınan Safiye İnci tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Savcılığın “Şüpheli şahıs 5186 sayılı yasa’ya muhalefet ederek Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklamaya sevk edilmiştir” açıklamasında bulunduğu Safiye İnci, tutuklanarak cezaevine gönderildi.

    23 yaşındaki Safiye İnci, Ankara Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şubesi ekiplerince gözaltına alınmıştı. Safiye İnci’nin Güvenlik Şube Müdürlüğü’ndeki ifade işlemleri tamamlanarak bugün mahkemeye sevkedildi.

    İLK İFADESİ

    Cumhuriyet’ten Alican Uludağ’ın haberine göre Safiye İnci, ifadesinde, Anıtkabir’e halasının ve kuzenlerinin ısrarı üzerine gittiğini söyleyerek, “Ben kendim gitmek istemiyordum” dedi. Videoyu kendi isteğiyle çektiğini, kimsenin zorlamadığını ve kimseden yardım almadığını belirtti.

    “ÖZÜR VİDEOSUNU BEN ÇEKMEDİM”

    Özür videosunu kendisinin çekmediğini belirten Safiye İnci, “Halam ve kuzenlerim videoyu kaldırmam için beni uyardılar. Ben de 5 dakika içinde kaldırdım ardından ailem tarafından özür videosu çekmem yönünden uyarıldım. Ancak ben hiçbir anlam ifade etmeyeceği ve videonun çoktan yayılmış olduğundan dolayı çekmek istemedim. Ben çekmeyince kuzenim benim adıma özür videosunu çekip kendi hesabından büyük sayfalara attı” dedi.

    NE OLMUŞTU?

    Sosyal medyada Safiye İnci isimli kişinin, Anıtkabir’de Türkiye’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk hakkında hakarete varan sözler sarf ettiği bir video yayıldı. Videonun yayılmasının ardından, Atatürk için “(Cumhurbaşkanı Recep Tayyip) Erdoğan’ın b*ku olamaz” gibi ifadeler kullanan İnci’nin tutuklanması için sosyal medyada kampanya başlatıldı.

    Ankara Başsavcılığı’nca hakkında soruşturma başlatılan İnci, cumartesi günü gözaltına alındı. Aralarında milletvekilleri ve eski yerel yöneticilerin de yer aldığı AKP’li isimler, yaşananların ardından CHP ya da ‘FETÖ’nün bulunduğunu iddia etse de; İnci daha sonra yayınladığı özür videosunda görüntüleri kendisini kızdıran bir arkadaşına özel olarak attığı savunmasını yaptı.

     

  • MEB, ders programındaki ‘cihat’ı bakın nasıl açıkladı

    MEB, ders programındaki ‘cihat’ı bakın nasıl açıkladı

    CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun, ders kitaplarında yeni programa ‘cihat’ konusunun ‘İslam’da temel ibadet olarak eklenmesi’ ve Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili bölümlerin çıkarılmasına ilişkin yazılı soru önergesine Milli Eğitim Bakanlığı’ndan (MEB) yanıt geldi. ‘Laiklik’ konularının daraltılmasının söz konusu olmadığı ileri sürülen yanıtta, bu konuların öğrencilerin seviyeleri gözönüne alınarak, yeniden düzenlendiği kaydedildi.

    CHP’li Tanrıkulu’nun müfredat değişikliği tartışmalarına ilişkin Başbakan Binali Yıldırım tarafından yanıtlanması istemiyle TBMM’ye sunduğu yazılı soru önergesine MEB Strateji Geliştirme Başkanlığı, yanıt verdi. ‘Laiklik’ ile ilgili konuların daraltılmasının söz konusu olmadığı kaydedilen açıklamada, bu konuların öğrencilerin seviyeleri göz önünde bulundurularak, yeniden düzenlendiği belirtildi. Bakanlığın yanıtında, şöyle denildi:

    “Arapça’da ‘güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkanları kullanmak’ manasındaki ‘cihad’ kavramı günümüzde, bağlamından koparılarak ve farklı anlamlar yüklenerek tanımlanmakta, salt savaş ile özdeş hale getirilmekte, böylece gençlerimizin zihnini bulandırma ve kavram kargaşası oluşturma yoluna gidilmektedir. Oysa ki anlam genişliği dikkate alındığında ‘savaş’, cihad kavramının anlamlarından yalnızca biridir. Öğretim programlarında cihad ve benzeri kavramlar anlam genişlikleri ve derinlikleri göz önünde bulundurularak verilmesi hedeflenmiş, böylece kavramı kötüye kullanma hevesinde olan yapıların beyhude çalışmalarının boşa çıkarılması amaçlanmıştır. Öğretim programlarında tarih boyunca İslam’ın medeniyetler kuran orta yolunu ve ana damarını temsil eden yorumu öne çıkarmak suretiyle istismarcı akımların çabalarını boşa çıkarma hedeflenmektedir.”

    “Terör örgütlerinin emellerine ulaşmak için” Kur’an’ın bu kavramını tek yanlı, dar kapsamlı ve keyfi şekilde istismar aracı olarak kullandığı, İslam’ı ve şiddeti aynı düzlemde ele alan yaklaşımlara zemin hazırlayıp, İslamofobik kampanyalara davetiye çıkardığı ileri sürülen yanıtta, “Marjinal yapı ve grupların çocuklarımızın ve gençlerimizin zihnini bulandırmasına izin vermemek amacıyla bu kavramların en doğru şekilde okullarımızda öğretilmesi hedefi benimsenmiştir” denildi.

    “TEKRARLARDAN KAÇINMAK GİBİ NEDENLERLE YER VERİLMEMİŞTİR”

    MEB Strateji Geliştirme Başkanlığı’nın yazısında, hem temel eğitim hem de ortaöğretim düzeyinde güncellenen öğretim programlarının, ‘Atatürkçülük konuları’nın, öğrencilerin Mustafa Kemal Atatürk’ü tanıma, anlama, Atatürk’ün fikir ve ideallerini yaşatma, Atatürk’e vefa duygusu besleme konusunda bilgi ve bilinç kazandıracak yeterlilikte hazırlandığı da iddia edilerek şunlar belirtildi:

    “Bu nedenle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi taslak programı hazırlanırken temel eğitim ve ortaöğretim düzeylerindeki diğer öğretim programlarında (Hayat Bilgisi, Türkçe, Sosyal Bilgiler, Tarih, İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük) yer alan ‘Atatürkçülük konuları’ gibi bazı konulara, öğrenme ve öğretme süreçlerinin bütünlüğü dikkate alınarak ve tekrarlardan kaçınmak gibi sebeplerle yer verilmemiştir.”