Etiket: atilla güney

  • ‘Haberin Ardındakiler’ belgesel gösteriminde gazetecilerin sorunları konuşuldu- VİDEO

    ‘Haberin Ardındakiler’ belgesel gösteriminde gazetecilerin sorunları konuşuldu- VİDEO

    PİRHA- 19. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nde Yönetmen ve gazeteci Diren Keser’in “Haberin Ardındakiler” belgeseli izlenip söyleşi düzenlendi. Keser, söyleşide gazetecilerin sorunları üzerinde durarak, “Şiddet her yerde gazeteciyi buluyor” dedi.

    19. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali kapsamında “Şiddet sarmalında gazetecilik” üzerine gazeteci ve yönetmen Diren Keser ile Haçova Kültür Derneği’nde söyleşi düzenlendi.

    Söyleşiden önce saat 18.30’da bir araya gelenler Diren Keser’in “Haberin Ardındakiler” isimli belgeselini izledi.
    Gazeteci Diren Keser’in yönetmenliğini yaptığı belgeselin gösterimi; gazeteci Fatoş Sarıkaya’nın moderatörlüğünü yaptığı, Diren Keser ile belgeselin sanat yönetmeni Atilla Güney’in konuk olduğu söyleşiyle devam etti. Sarıkaya, söyleşi öncesinde gazetecilerin yaşadığı sorunlara dikkat çeken kısa bir aktarımda bulundu.

    “GAZETECİLERE AYNA TUTAN BİR BELGESEL”

    Söyleşide ilk olarak söz alan Keser, Haberin Ardındakiler belgeseliyle gazeteciliğe ayna tutmaya çalıştıklarını belirtti. Hakikatin peşinden koşan gazetecilerin bu ülkenin aydınlık yüzü olduğunu söyleyen Keser, “Bir avuç gazeteci yel değirmenlerine karşı mücadele ediyor. Bu belgeselde gördüğünüz gazeteciler ve daha birçoğu bu süreçleri yaşıyor. Şiddet her yerde gazeteciyi buluyor. Bir eylem takip ettiğiniz anda ilk olarak gazeteciye müdahale ediliyor çünkü oradaki şiddetin görünmesinin engellenmesi gerekiyor. Gazeteciler popüler değilse tek başına mücadele ediyor. Bazen birkaç gün cezaevine giren gazeteciler için canlı yayınlar açılıyor ama yıllardır cezaevinde olan gazeteciler için bir şey yapılmıyor” diye konuştu.

    “BELGESELE SANSÜR UYGULAMAMIZ İSTENDİ”

    Ardından söz alan Atilla Güney, belgeselin çekim sürecinde beraber çalıştıkları Ulfiye Özcan’ın da gözaltına alınarak tutuklandığını anımsatarak sözlerine başladı. Çektikleri 2 projenin ardından yeni projeler için yatırımcı bulamadıklarını söyleyen Güney, 3’üncü olarak sağlıkçılara yönelik bir belgesel yapmayı düşündüklerini, henüz bunu karşılayacak bir kurumun bulunamadığına da işaret etti. Güney, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bizim Kürt gazetecilerin korkunç bir teknoloji kullanımı var. Yokluk mücadeleyi doğurur derler ya. Nerdeyse yoktan yaratmışlar. İnterneti, yazılım sistemlerini, habercilik alanında kullanılan dijital her şeyi çok iyi kullanıyorlar. Sürekli sokaktalar. Halkla iç içeler. İşte benim kafamdaki gazetecilik böyle bir şey.”

    Yerel haber kurumlarında ve gazetecilere yemek ve ulaşım desteği verilmediğini söyleyen Güney, genelde ise muhabirine bir asgari ücreti vermekten imtina eden patronların olduğunu söyledi. Yerellerdeki gazeteci cemiyetlerinin devletin merkezi yönetiminin taşra teşkilatlarına dönüştüğüne şahitlik ettiğine dikkat çeken Güney, Barış Akademisyeni olarak imza attığında kendisini hedef gösteren bir haber kurumunun şimdilerde gazeteciler cemiyetinin başına geçtiğine de işaret etti. Güney, “Taşraya doğru gittikçe kadın gazeteci göremiyorsunuz. Birkaç tane direngen kent dışında birçok kentte kadın gazeteci yok” dedi.

    Söyleşi, Fatoş Sarıkaya’nın İFF adına Diren Keser’e plaket takdim etmesiyle sona erdi.

    PİRHA/ MERSİN

  • ‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO

    ‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO

    PİRHA- Barış Akademisyeni, Siyaset Bilimci Prof. Dr. Atilla Güney, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketinin gösterdiğini belirterek, “Toplumsal faşizme karşı koyan, en yüceltmemiz gereken direniş, kadın hareketidir. Bu anlamıyla bizim bel bağlayacağımız temel gruplar toplumsal cinsiyet, ekoloji ve kimlikler üzerinden ötekileştirilenlerdir. Örgütlü faşizmin dışında kalarak yeni bir toplumsal mücadele biçimi örebilirler. Umudum bu gruplarda” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda. Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Barış Akademisyeni/Siyaset Bilimci Prof. Dr. Atilla Güney sorularımızı yanıtladı.

    “BÜTÜN İKTİDARLAR ŞİDDET İÇERİR”

    PİRHA: Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    ATİLLA GÜNEY: Şiddet dediğimizde çoğunlukla fiziksel tahribatı anlarız fakat bunun dışında toplumsal hayatın içerisinde farklı şiddet biçimleri vardır. Bu nedenle de genel olarak şiddetin tanımını yapmak çok kolay değildir. Toplum içerisinde şiddetin envai çeşidi var. Örneğin simgesel şiddetten bahsedebiliriz. Simgesel şiddet dediğimiz şey dilde yansımasını bulur. Konuşma tarzımız, birbirimize hitabet şeklimiz şiddet doğurabilir. Kültürel şiddetten bahsedebiliriz. Devletin, dinin, ailenin kutsiyeti, bunların sorgulanamazlığı, bunları sorguladığınız zaman karşılaşacağınız muamele, bunları kutsal görenler tarafından karşılaşacağınız tepki şiddet doğurabilir. Özellikle çağımızda çok farklı şiddet türleri var. Bio-şiddet, hukuki şiddet bunlardan biri. Bir suçluyu cezalandırmanın ötesinde öç alma, karşı tarafı derdest altında tutma aracı olarak kullanıldığında hukuk bir şiddet biçimine dönüşebilir. Özellikle modern kapitalizmle birlikte tıbbın, bilimin şiddet biçimi olarak kullanıldığını görüyoruz. Dijital çağda, sosyal medyanın çok yoğun yaşandığı çağda uygulanan şiddet biçimleri de var. Özellikle sosyal medya ortamındaki tartışmalara baktığınız zaman kullanılan dilin, tarzın, üslubun çok ciddi bir şiddet yarattığını görebiliyoruz.

    İktidar tanımı itibariyle şiddeti içeriyor. Bir kişinin veya bir grubun başka bir kişiyi veya grubu etkileme kapasitesidir iktidar. Burada çok steril ve kulağa hoş gelen bir tanımı var ama etkileme yerine şiddeti koyduğunuz zaman iktidarın kendisi karşıdakine zor kullanma kapasitesini tanımlar aslında. Bu biçimiyle de bütün iktidar biçimleri şiddet içerir. Şiddetsiz bir iktidar biçimi mümkün değildir. Toplumsal yaşamda mikro iktidarlar kendi içinde şiddeti barındırıyor fakat tüm bunların ötesinde bir de devlet mekanizması var. En üstün emretme gücüne sahip otorite olarak tanımlanır devlet, bu çok korkunç bir tanımlamadır. Aslında toplumsal yaşamdaki iktidar biçimlerini kapsayan bir şiddet biçimidir. Devletler ortaya çıktığından bu yana insanlığın mezbahasıdır. Katliamların meşrulaştırılarak yapıldığı, idamları haklılaştıran bir mekanizmadır. Savaşları çıkararak vatandaşlarının toplu kıyıma maruz kalmasına sebep olandır. Devlet uyguladığı katliamları haklı çıkaran, sorgulanmasına müsaade etmeyen mekanizmaları da üreten bir iktidar biçimi olarak tarihte gördüğümüz en korkunç iktidar biçimidir.

    Devlet eğitimi, dini, kültürü, medyayı, hukuku kullanarak şiddet uygular. Dolayısıyla devlet dediğimiz mekanizma tarih boyunca uyguladığı vahşetle değil aynı zamanda kültürel, ideolojik ve hegomonik araçları da elinde bulundurduğu için en büyük şiddet mekanizmasıdır.

    “KAPİTALİZM EN KORKUNÇ ŞİDDET BİÇİMLERİNDEN BİRİDİR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin normalleştiği bir süreç yaşamıyoruz. Şiddetin sıradanlaştığı termonolojisi bana doğru gelmiyor. Kötülük zaten kapitalist modernitenin doğuşundan bu yana kapitalizmin doğasında var olan bir şey. Hannah Arendth’in bahsettiği ‘Kötülüğün Sıradanlığı’ fiziksel şiddete işaret ediyor daha çok. Şiddetin toplumsal yansımalarından, kapitalist modernitenin belirlediği şiddetten bahsetmek mümkün. İnsanların emeklerini satmak zorunda kalmaları korkunç bir şiddet biçimidir. Biz bunu görmeyiz ama. Gündelik hayatımızda gider çalışırız, emeğimizi satarız ve emeğimizin karşılığını almadığımız bir para ile hayatımızı idame ettirmeye çalışırız. Bu zorunluluk tarihte görülebilecek şiddet biçimlerinin en önemlisidir. Kapitalist toplumsal yaşam, görünmez şiddet biçimleriyle insan doğasını törpüleyip bunları şiddetle harmanlayarak bir insanı başka bir insana karşı şiddetle donanmış bir yaratığa çevirir. Gündelik yaşamın içinde bunu çok fazla fark etmeyiz çünkü bu durumu kanıksamışızdır.

    Faşizmi uzun zamandır toplumsal faşizm olarak tanımlıyorum. Bugün 1929’dan bu yana kapitalist modernite en büyük krizini yaşıyor ama bu seferki daha kronik halde. Bu kriz, tıpkı 1929 yılında olduğu gibi devletlerin devletlerle olan rekabetini, sermayenin rekabetini doğuruyor. Bugün henüz 2. Dünya savaşı kadar büyük bir savaştan bahsedemiyoruz ama lokal düzeyde de olsa savaşlar sürüyor. Bu da krizin doğurduğu sonuçlardan birisi. Savaşların kendisi zaten şiddet doğuruyor.

    Bugün Türkiye’de Z kuşağının kullandığı dile baktığımız zaman şiddetin dile yansımasını da görüyoruz. Küfürsüz, hakaretsiz cümle kurulmuyor. Sosyal medyadaki tartışma diline baktığınız zaman kimsenin birbirini anlama gayreti içerisinde olmadığını görebiliyoruz. Faşizmin yarattığı en büyük tehlike toplumsal olamama halidir ve burada devrede olduğunu görmek mümkün. Türkiye’nin bugüne gelişinin tarihsel nedenleri de var. Özellikle 12 Eylül’den sonra yaratılan bir toplum yapısının sonucu bunlar. Simgesel ve ideolojik şiddet araçlarının yarattığı bir kuşakla karşı karşıyayız. Bahsettiğimiz travmalara karşı bireysel ve toplumsal direniş gösteremeyenlerin hedefi başka yere kaydırması ile karşı karşıyayız. Mağdur edilişinin sebebini doğrudan merkezine yönelmek, onu değiştirmek için bir hamle yapmak yerine ötekilere saldırılıyor. Toplumsal faşizm tam olarak böyle bir şey. Sağlık sistemini sorgulamayan doktorlara saldırıyor. Eğitim sistemini sorgulamayan müdüre, öğretmene saldırıyor. Bu biçimiyle de toplumun her alanına yayılmış durumda ve bundan kurtulmak çok da kolay değil.

    “KADIN HAREKETİ YÜCELTİLMELİ, UMUT KADIN MÜCADELESİNDE”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Örgütlü bir şiddetle karşı karşıyayız. Muhalefetin dili iktidarın diliyle örtüşmüş durumda. İktidar, muhalefetin sürekli göçmen meselesini gündeme getirmesi işine geliyor. Bu anlamıyla siyasal muhalefetten çok bir şey beklememek lazım.

    Kendisini muhalefet olarak tanımlayan kesimin içerisinde de aynı toplumsal faşizmin etkilerini görebiliyoruz. Sendikalara baktığınız zaman aslında yapmaları gereken şeyin çok gerisinde kaldıklarını görüyoruz. 20-30 sene başkanlıkta kalan adamlar var, bu korkunç bir şiddet biçimidir. Maden işçilerine bakıyorsunuz, sendikalar arkalarında yok.

    Bu ülkede en bel bağlayacağımız, toplumsal faşizme karşı direnen toplumsal muhalefet biçimlerinden birisinin kadın özgürlük hareketi olduğunu düşünüyorum. Elimizde en güçlü mücadele aracı, en yüceltmemiz gereken direniş, kadın hareketidir. İşçi mücadelesinde, ekolojik direnişte ve daha birçok alanda ön saflarda hep kadınları görüyoruz. Dolayısıyla umudumuz bu ötekileştirilenlerde. Büyük bir kısmı da verili örgütlenme içerisinde yer almayanlardır. Kürt özgürlük hareketi, siyasal olarak uzun süredir örgütlenemeyen ötekiler olarak tanımlardım ben fakat siyasi partileşmeyle birlikte bu siyasi partinin tabanıyla koptuğunu, dimdik ayakta tutulan özgürlük mücadelesi hareketinin partileşmesiyle birlikte bir şekilde sekteye uğradığını, ivmesinin düştüğünü, psikolojik heyecanının azaldığını düşünüyorum. Yukarıyla aşağı arasında bir hiyerarşi oluştu.

    “ŞİDDET DİLİNDEN UZAK DURMALIYIZ”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Her birimizin özellikle bireysel olarak şiddet dilinden uzak durması gerekiyor. Şiddet bir mıknatıs gibi çekiyor. Bu bir yerde bireysel ve toplumsal kapanmayı da beraberinde getiriyor. Toplumsal yaşamın içerisinde ötekileştirilenlerin üreteceği özgürlük mücadelesinin benzerinin medyada da yapılabileceğini düşünüyorum. Hem haber emekçilerinin hem de sosyal medyayı kullananların bu genel medyatik şiddet mekanizmalarından kurtulması gerekiyor.

    Bu anlamıyla bizim bel bağlayacağımız temel gruplar toplumsal cinsiyet, ekoloji ve kimlikler üzerinden ötekileştirilenlerdir. Örgütlü faşizmin dışında kalarak yeni bir toplumsal mücadele biçimi örebilirler. Umudum bu gruplarda.

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

    İLGİLİ HABERLER

    >‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO

     

     

  • Hüseyin Aykol: Gazetecilik bayrağını asla yere düşürmedik- VİDEO

    Hüseyin Aykol: Gazetecilik bayrağını asla yere düşürmedik- VİDEO

    PİRHA- İHD Mersin Şubesi’nin düzenlediği “Özgür Basın Susturulamaz” etkinliğinde konuşan gazeteci Hüseyin Aykol, özgür basın emekçilerinin sırf haber yaptıkları için katledildiğine dikkat çekerek, “Ölen arkadaşlarımızın işlerini de devraldık ve yılmadık bayrağı asla yere düşürmedik” dedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi’nin, 10 Aralık İnsan Hakları Haftası kapsamında düzenlediği etkinliklerin ilki “Özgür Basın Susturulamaz” başlığında Yenişehir Akademi Salonu’nda gerçekleştirildi.

    Etkinlikte gazeteci Diren Keser’in çekip yönettiği ‘Haberin Ardındakiler’ konulu belgesel gösterimi ve gazeteci Hüseyin Aykol’un konuşmacı olduğu söyleşi yapıldı.

    “GAZETECİLER ŞİDDET SARMALI İLE MÜCADELE EDİYOR”

    Belgesel gösteriminden sonra Atilla Güney, belgeselin amacına ilişkin konuşma yaptı. Belgesel sürecinde 10 ilde 50’nin üzerinde gazeteci ile görüştüklerini kaydeden Atilla Güney, insan hakları üzerinden habercilik yapan muhabirlerin maruz kaldığı baskıları görünür kılmak istediklerini belirtti. Politika, çevre, kadın ve göçmenlerle ilgili haberler yapan gazetecilerin yer aldığı belgeselde, basın mensuplarının her türlü şiddete maruz kaldıklarını söyleyen Güney, “Gazetecilere devlet kanadından şiddet her boyutuyla yönelmiş durumda. Ancak biz bu belgeseli yaparken fark ettik ki, gazeteciler salt bir siyasal otoriterleşmeyle değil, toplumsal bir otoriterleşmeyle de mücadele ediyorlar. Devletten gördükleri şiddetten daha vahimi toplumsal yaşamda birlikte çalıştıkları meslektaşlarından tutun da haber kaynaklarına kadar her taraftan bir şiddet sarmalı içerisindeler” diye konuştu.

    AYKOL: BASKILARA KARŞI YILMADIK

    Gazeteci Hüseyin Aykol, gazetecilerin zor şartlara habercilik yaptığını ifade ederek, özgür basın emekçilerinin sırf haber yaptığı, gazete dağıttığı için katledildiğine dikkat çekti. Baskılara ilişkin konuşan Aykol, “Ama yılmadık ve ölen arkadaşlarımızın işlerini devraldık ve bayrağı asla yere düşürmedik. Her kapatıldığımızda yeni bir kurum açarak ilerledik. Onlar kapattılar biz açtık. Durmadık, ajanslarımız oldu, televizyonlarımız var şu anda. Türkiye’deki en önemli 2-3 medya grubundan biri biziz. 50’ye yakın şehidimiz var ve bunların yarısı dağıtım yapan gençler. Biz buraya böyle geldik. Küçücük bürolarda başladık biz. Biz kendimizi korumaya çalıştıkça bu devlet de bizi tekrar ve tekrar yeni yöntemler buluyor” dedi. Aykol, yıllardır yürütülen saldırılara karşı mücadelenin de yürütüldüğüne dikkat çekti.

    “MESLEĞİN ONURUNU KORUMAK ÖNEMLİ”

    Son olarak konuşan Diren Keser de şunları dile getirdi:

    “Bir avuç kalmak mesleğin onurunu korumak anlamında çok önemli. Belgeseli çektikten sonra arkadaşların bazıları tutuklandı. Hakikatin peşinden giden bir avuç gazeteci varsa susmamak için elimizden geleni yapacağız.”

    Söyleşi, İHD Mersin Şube Sekreteri Bekir Sıtkı Keçeci’nin Aykol’a İHD Mersin Şubesi adına plaket vermesi ile sonlandı.

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

     

     

  • Prof. Dr. Güney: Emek ve Özgürlük İttifakı, hızla bir projeksiyon içerisine girmeli-VİDEO

    Prof. Dr. Güney: Emek ve Özgürlük İttifakı, hızla bir projeksiyon içerisine girmeli-VİDEO

    PİRHA- Prof. Dr. Atilla Güney, seçimleri Millet ya da Cumhur İttifakı’nın kazanmasının mevcut siyasal ve ekonomik krizi çözmeyeceğinin altını çizerek, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın seçimde ve sonrasındaki sürece dair ittifakı güçlendirecek adımlar atması gerektiğini belirtti. Güney, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem hukuki hem de teknik olarak seçimde aday olmaması gerektiğini de kaydetti. 

    Türkiye, seçime hazırlanıyor. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Bursa’da yaptığı konuşmada seçimin 14 Mayıs’ta olacağına yönelik mesajını yinelerken, Erdoğan’ın aday olup olmayacağı tartışmaları da devam ediyor. Bu tartışmalarının yanı sıra değişen sistemle birlikte ikinci defa ittifaklarla girilecek seçimde, Millet İttifakı cephesinde de cumhurbaşkanı adayının kim olacağı konusunda henüz bir açıklama yapılmadı.

    Son günlerin en çok konuşulan konuların başında ise Emek ve Özgürlük İttifakı’nın kendi adayıyla seçime gitme kararı. Bir çok dengeyi değiştiren bu karar gündemdeki yerini korurken, “Türkiye’nin içinde bulunduğu yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk, çatışmalı ortamdan çıkışın yolu nasıl sağlanacak?” sorusu da tüm sıcaklığıyla ortada duruyor.

    Mersin Üniversitesi’inde ihraç edilen Prof. Dr. Atilla Güney ile seçimleri ve Emek ve Özgürlük İttifakı’nın cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi adayını çıkarma kararını ve çözüm bekleyen sorunların seçime yansımasını PİRHA’ya değerlendirdi.

    PİRHA- Seçim tarihi resmi olmasa da açıklandı. Seçimin erkene alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    PROF. DR. ATİLLA GÜNEY: Seçim tarihinin erkene alınması beklenen bir şeydi. Tabii bu bir baskın seçim değil. Anlaşılan o ki muhalefet de tarihin erkene alınmasından çok rahatsız değil. Kılıçdaroğlu’nun yaptığı açıklamalardan da bunu görüyoruz. Anlıyoruz ki onlar da hazırlar.

    14 Mayıs’a, tabii bir ay erkene alınmasının taktiksel bir takım nedenleri olduğunu düşünüyorum. İdeolojik ve politik bir taktik izleyecekler. Bu tarihi özellikle 14 Mayıs tarihinin seçim sürecinde bir propaganda aracı olarak kullanacaklar. AKP bunu yıllardır yapıyor. Geçmişin milliyetçi, muhafazakar tabanına böylesine rövanşist bir söylem üzerinden hitap edecekler. 14 Mayıs’ı sembolik bir tarih olarak kullanacaklar. Bu anlamıyla manidar bir tarih.

    İkincisi de ekonomik nedenler. Seçim sonrası, enflasyonun ilk altı aylık oranları açıklanacak. Buna göre memur maaşlarında ikinci altı aylık zam konuşulacak. Belki muhtemelen yine enflasyon oranına göre asgari ücretin revize edilmesi konuşulacak. Emekli maaşlarında yine revizyon söz konusu olabilecek.Bu kararı da seçim sonrasına bırakabilmek adına seçimi bir ay öne aldılar. Haziran öncesinde muhtemelen seçim sürecinde, kürsülerde, meydanlarda çok ciddi vaatler verilecek. Fakat bu vaatlerin hayata geçirilmesi Haziran sonrasına bırakılacak. Bu anlamda da seçimin bir ay erkene çekilmesini ben böyle bir iki önemli bir siyasal ideolojik, politik, biri de ekonomik olan iki taksitsel nedeni olduğunu düşünüyorum.

    “CUMHURBAŞKANININ SEÇİME YENİDEN ADAY OLARAK GİRMEMESİ GEREKİYOR”

    -Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimde aday olup olmayacağı tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tartışmalardan bir ‘mağduriyet’ oluşmaması gerektiğini düşünüp gündeme getirmek istemeyen bir kısım muhalefet var.

    Hukuki açıdan bakıldığı zaman birçok anayasa hukukçusunun söylediği gibi ve teknik olarak da Cumhurbaşkanı’nın halihazırdaki bu seçime yeniden aday olarak girmemesi gerekiyor. Bu bir vaka ve gerçeklik. Bunu birçok anayasa hukuku uzmanı, akademisyeni de söylüyor.
    Fakat biz daha önce diploma meselesinden de, Anayasa Mahkemesi’nin aldığı farklı kararlardan da biliyoruz ki bu tartışmalar çok da AKP’yi bağlamıyor. Yani istediğiniz kadar hukuki olarak bunun geçersiz olduğunu söyleyin, çok da umursamıyorlar işin açığı. Meclis Başkanı’nın bunun bir engel olmadığına dair üçüncü defa aday olacağına dair yaptığı açıklama var. Önümüzdeki günlerde muhtemelen Yüksek Seçim Kurulu’na böyle bir açıklama yaptırtacaklar zaten. Bu anlamıyla bir ‘sıkıntı’ görünmüyor.

    Muhalefet perspektifinden özellikle de altılı masa perspektifinden baktığımızda onların da bu topa çok gireceklerini düşünmüyorum. Yani Cumhurbaşkanını üçüncü defa aday olamayacağı üzerinden bir söylem yürütmeyi bir ‘mağduriyet’ söylemine dönüştürmemek adına altılı masanın da böyle bir topa çok gireceğini düşünmüyorum. Bunun da taktiksel bir şey olduğu kanaatindeyim. Bu anlamda da bu tartışmanın çok uzamayacağını hatta bundan sonra çok da gündeme gelmeyeceği düşüncesindeyim.

    “İTTİFAKLAR BİR ZORUNLULUK”

    -İttifaklarla girilecek bir seçim ne anlama geliyor? Bir kutuplaşma mı, çözüm mü çıkar?

    Bir siyaset bilimci olarak uzun zamandır ittifaklara sıcak bakmayan biriyim. İttifaklar elbette kurulur. Bir şekilde var olan ittifaklar içerisinden bir tanesini şahsi kişisel olarak desteğinizi verirseniz o başka bir konudur ama Türkiye uzun zamandır hem ekonomik, hem siyasal, hem kültürel, hem de toplumsal bir krizin içerisinde. Aslında ittifaklar bu krizin bir yansıması, bir zorunluluk. Yani kimilerinin belirttiği gibi bir demokrasi mücadelesinin olmazsa olmazı değil. Siyasi partiler çok ciddi bir temsil krizi yaşıyorlar. Hemen hemen bütün Türkiye’deki siyasi partiler ciddi bir tavan bulabilmek anlamında ciddi bir siyasal kriz yaşıyorlar. Bu siyasal krizin siyasi partilerin içinde bulunduğu krizin toplumsal krizle de bütünleşmiş olan krizin bir sonucu. Aslında bir zorunluluk. İttifaklar içerisinde yer alan hiçbir partinin normal koşullarda elinden gelse hiçbir ittifaka girmeyeceğini düşünüyorum. Fakat bu bir zorunluluk.

    Cumhur İttifakı’na baktığımız zaman bir zorunluluk. Türkiye’deki milliyetçi, muhafazakar ve Kürt düşmanlığı üzerinden siyaset yapmanın bir yansıması olarak görünüyor. AKP’nin siyasi kadroları, son on yıldır MHP’yle ittifak yapmaktan ben kesinlikle memnun olmadıklarını düşünüyorum. Hiçbir parti elinde imkanlar olduğu zaman tek başına seçime girmekten yüksünmez.

    Millet İttifakı’na baktığımız zaman orada da bir ehvenişer bir durum var. Millet İttifakı’nda daha da vahim bir durum var. Bir heterojenlik var. İdeolojik olarak inanılmaz ayrışmalar var. Kadın meselesi, Kürt meselesi gibi konularda ayrışma söz konusu. Dolayısıyla bu bir krizin sonucu. Yani bir zorunluluk. Hiçbirinin aslında elinden gelse bu tür ittifakları içinde yer almak istemeyeceklerini çok net bir biçimde söyleyebilirim.

    “STRATEJİK BİR KARAR”

    -Emek Özgürlük ittifakı Kartal’da seçimin startını verdi ve cumhurbaşkanı adayı çıkaracaklarını açıkladı. Bu kararı nasıl okuyorsunuz?

    Emek ve Özgürlük İttifakı’na baktığınız zaman biraz önce saydığım iki diğer ittifaktan çok net ayrıldığı noktalar var. Özgürlük ve demokrasi konusundaki ölçütleri, kriterleri çok net birbirine benzeşiyor. Bu anlamıyla diğer iki ittifakla kıyaslandığında özgürlükler, temel hak ve özgürlükler, insan hakları ve demokrasinin temel ilkeleri konusunda bir ortak uzlaşının ve müzakere sürecinin olduğunu söylemek mümkün.

    Emek ve Özgürlük İttifakı’nın en azından ilk tura kendi adaylarıyla çıkacağını açıklaması zamanlama ve bu ilanın yapılış anlamında biçimsel olarak son derece yerinde. Siyaseten çok stratejik ve oldukça iyi bir karar.

    -Seçime yansıması nasıl olur?

    Hem Emek ve Özgürlük İttifakı kurulmadan önce hem de ittifak kurulduktan sonra özellikle altılı masaya çok ciddi sinyaller gönderdi. Yirmi yıldır ülkenin üzerine çöreklenmiş olan bu yağma rejiminin alaşağı edilmesi için birlikte hareket edilmesi gerektiğini, asgari müştereklerde ortaklaşılması gerektiğine dair olumlu mesajlarını sürekli gönderdi. Fakat bütün Türkiye’nin de bildiği gibi bu konuda hiçbir şekilde olumlu bir yanıt alamadı. Tam tersi özellikle altılı masanın ikinci büyük ayağı olan İYİ Parti’nin çok net açıklamaları var.

    -Seçimin yanında HDP’nin kapatılma davası süreci var. Bu süreç seçime nasıl yansır?

    HDP’yi kapatmayacaklarına dair bir öngörüm vardı. Kapatmak yerine siyaset yasağı, hazine yardımının kesilmesi gibi sürecin işleyeceğini düşünüyorum. Özellikle on yıla baktığımız zaman HDP’nin ve HDP’nin içerisindeki diğer birleşen siyasal yapıların etkin kadrolarının neredeyse yüzde 90’na yakını cezaevlerinde rehin tutuluyor. Ben zaten hesaplara bloke konulmasını bekliyordum. Hatta hazine yardımından seçimlere girerken, hazine yardımından men edilmesini de bekliyordum. Bu anlamıyla iktidar HDP’yi ve Emek ve Özgürlük İttifakı’nı sıkıntıya sokmanın planını yürütüyor.

    HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’ın talebine Anayasa Mahkemesi’nden olumlu bir yanıt gelir mi? Onu bilmiyorum. Fakat hesaplara bloke konulmasına dair kararın sekize/yedi alınması çok ilginç. Yani iktidardan gelen çok ciddi siyasi baskılara rağmen sekize yedilik oranın da çok kritik bir oran olduğunu düşünüyorum. Bu biçimiyle benim hala öngörüm kapatılmayacağı, siyasi yasakla talebinin onaylanacağı hesaplarına bloke konacağı ve hazine yardımında da men edileceği düşüncesindeyim.

    HDP gibi siyasi tabanı son derece politik olan ve hiçbir partide olmadığı biçimiyle seçmen kitlesinin partiyle muazzam organik bağları olan bir partide bu tür partilerin hesaplarına bloke konulmasıyla, zapturapt altına alamazsınız. Nitekim tam tersi kamçılayıcı bir etki de yapar. Bu anlamıyla diğer iki ittifaktan niteliksel olarak çok ciddi bir farklılığı var. Bu farklılığın süreklileştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü velev ki 14 Mayıs’ta seçimler yapılsın, seçimden sonra ister altılı masa iktidara gelsin, ister halihazırdaki Cumhur İttifakı iktidara gelsin. Türkiye’yi çok ciddi bir siyasal ve ekonomik kaos bekliyor. Zaten bir kaosun içerisindeyiz ama bu daha da perçinlenecek ve artık böyle içinden çıkılamayacak bir hale gelecek. Şimdi altılı masanın geleceğe yönelik bir tek projeksiyonu var. Bize somut olarak sundu. O da güçlendirilmiş parlamenter demokrasiye dönmek. Fakat Emek ve Özgürlük İttifakı perspektifinden baktığımız zaman Kürt meselesi, siyasal ve toplumsal özgürlüklere ve haklara sahip olmaları, kadın hareketi, ekoloji meselesine bakışı var. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın artık seçimlerden sonra tamamen bir toplumsal ittifaka dönüşmesi gerekecek. Bu anlamıyla da seçimlerden sonra muhtemelen çok ciddi bir toplumsal mücadele sürecine gireceğiz. Bu yönde Emek ve Özgürlük İttifakı’nın hızla önümüzdeki yıllara dair bir projeksiyon içerisine girmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Diren KESER/MERSİN

  • ‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’-VİDEO

    ‘Çoklu demokratik yaşama uygun bir anayasal sistem inşa edilmeli’-VİDEO

    PİRHA-Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını değerlendiren Prof. Dr. Atilla Güney, bütün anayasaların ruhuna bakıldığında ayrımcılığın çok net bir biçimde yansımalarının olduğuna dikkat çekti. Güney, “Ayrımcı anayasal mantığın yerine demokratik, çok kültürlü ve çoklu demokratik yaşama, topluma uygun bir anayasal sistemin yapılması için mücadele edilmesi gerekiyor” dedi.

    Nefret suçu; bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi ön yargı doğurabilecek nedenlerden dolayı işlenen, genellikle şiddet içeren suçlardır.

    Nefret suçu, insanlığa karşı işlenmiş olarak görülüyor ve uluslararası hukukta karşılığı var. Ancak günlük yaşamda özellikle inancı, kültürü, yaşam biçimi, dili vb. farklı olan toplum ve topluluklar nefret diline, baskısına ve saldırısına maruz kalıyor.

    Türkiye’de geçmişten günümüze nefret saldırıları devam ederken, nefret dili siyasette karşılığını buluyor ve saldırıların beslendiği alan haline geliyor. Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Romanlar, mülteciler, LGBTİ+’lar, iktidardan muhalefete, sokaktan meclise, törenlerden toplantılara kadar günlük siyasetin hedefi haline gelebiliyor.

    Türkiye’de nefret dilinin siyasette yer bulmasını ve topluma yansımasını Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Prof. Dr. Atilla Güney‘e sorduk.

    “AYRIMCI POLİTİKALAR CUMHURİYET KURULDUĞUNDAN BERİ UYGULANIYOR”

    PİRHA: Türkiye’de ayrımcı politikaların beslendiği bir tarihsel arka plan var mı?

    ATİLLA GÜNEY: Böylesine heterojen, çok katmanlı, çok kültürlü bir toplumsal coğrafyada bu çok katmanlı toplumsal dokuya hiç de uymayan otoriter bir milliyetçilik anlayışından yola çıkan bir devlet kurgularsanız ayrımcılık da bu devletin ve bu devlet üzerinden siyaset yapmanın alametifarikalarından bir tanesi olur kuşkusuz. Dolayısıyla bu topraklarda ya da günümüzde ayrımcı siyasetin, ayrımcı siyasi dilin cumhuriyetin kuruluşuna kadar giden tarihsel kökleri olduğunu söylemek mümkündür.

    Ayrımcılığı önce siyaseten tanımlamak gerekiyor. Ayrımcılık siyasi literatürde bir toplumdaki bireyin temel hak ve özgürlüklerden yaşam hakkı, konut hakkı, seyahat hakkı, ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, toplumsal cinsiyet özgürlüğü gibi özgürlüklerinden ve haklarından toplumsal yapı içerisindeki konumu, kimliği, etnik, cinsel, dinsel aidiyeti hatta ve hatta siyasi görüşü, sınıfsal konumlanışı itibariyle bu haklarından bir birey mahrum kalıyorsa, mahrum bırakılıyorsa siyasi otorite tarafından, bu ayrımcılık olarak tanımlanıyor. Türkiye’de ayrımcılık meselesini, bu devletin içerisine oturttuğunuzda ayrımcılığın son derece köklü tarihsel dayanakları olduğunu görüyoruz. Cumhuriyetin ilk kuruluşundan itibaren ulus devletin tanımlanışı, dinin tanımlanışı ya da 1921’den itibaren bugüne kadar yapılan bütün anayasalara baktığımızda aslında bu ayrımcılığı görebiliyoruz.

    Biraz abartılı bir cümle olacak belki ama ben şunu iddia edebilirim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan bu yana yapılan bütün anayasalar ayrımcı anayasalardır. 1982 de dahil olmak üzere bugün devleti şekillendiren ve siyasetin üzerinden yürüdüğü anayasalar ayrımcı anayasalar. Neden ayrımcı anayasalardır? Çünkü belli bir ulus tanımı üzerinden, bir Türklük tanımı üzerinden bir vatandaş tanımı yapıyorsunuz. Dolayısıyla bu tanıma uymayan herkes doğal, dolaylı ya da doğrudan ayrımcılığa uğruyor.

    Diyanet İşleri Başkanlığını kurduğunuz andan itibaren, o tanımladığınız Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonunun içerisine girmeyen bütün inanç gruplarına bir tür ayrımcılık uyguluyorsunuzdur aslında. Dolayısıyla Diyanet’in kuruluşundan beri bir ayrımcılık var. 1937 yılında laiklik anayasaya giriyor. Anayasanın temel ilkelerinden bir tanesi haline geliyor. Fakat bu öylesine jakoben, tepeden ve antidemokratik bir laiklik anlayışı ki bu savunduğunuz ya da anayasaya koyduğunuz laiklik anlayışınız dahi bir inanç perspektifinden baktığınızda ayrımcılığa yol açıyor. Dolayısıyla böylesine tarihsel kökleri var. Hakeza toplumsal cinsiyet meselesi açısından baktığınızda da eril bir bütün anayasaların Türkiye Cumhuriyeti anayasalarının eril anayasalar olduğunu söylemek çok mümkün. Çok basit bir örnek vereyim. Türkiye’de kadınların hakim, kaymakam ve vali olmaları 1990’lı yıllara kadar yasayla engellenmişti. Ancak 1989 yılında yapılan bir yasa değişikliğiyle kadınlara kaymakam ve vali olma hakkı tanındı. Bu bile aslında bu anayasaların ne kadar eril olduğunu, toplumsal cinsiyet açısından dahi bir ayrımcılığı barındırdığını söylemek mümkün.

    Bütün anayasaların ruhuna baktığınızda bu ayrımcılığı çok net bir biçimde görebiliyorsunuz. Doğrudan ayrımcılık biçimleri var. Mesela iskan politikaları, ayrımcı zihniyet üzerinden yürütülen ve bu ulus devletin otoriter biçimde tanımlamış millet anlayışı üzerinden şekillenmiş ulus devletin bu tanımın dışında kalan halklara, etnik gruplara, inanç gruplarına nasıl davrandığının da göstergesi.

    90’larda Kürt illerinde, kırsalda uygulanan köy boşaltmalar, zorunlu köy boşaltmalarla yine Kürt nüfusunun oldukça hatırı sayılır bir kısmı, asimilasyon politikasının gereği olarak yine batıya göçertilmesi ayrımcılığın doğrudan biçimine verilecek örnekler arasında sıralanabilir. Tabii dolaylı örnekleri de var ayrımcılığın. Örneğin cumhuriyet kurulduğundan beri bu topraklarda bulunan anayasada tanımlanan ulus anlayışının dışında kalan ya da anayasada tanımlanan laiklik anlayışının çerçevelediği Sünni İslam’ın dışında kalan halkların kamu görevlerinden mahrumiyeti dolaylı bir biçimde yaratıldı. Bir politika olarak izlendi. Gayrimüslimlerin devlet memuru olmaları devletin kritik noktalarında görev almaları dolaylı bir biçimde engellendi. Hakeza Aleviler için de aynı şey söylenebilir. Kürtler için de aynı şey söylenebilir. Dolayısıyla bu kamu politikaları üzerinden yani devlet memurları alımı üzerinden de dolaylı bir biçimde bir ayrımcılık politikasının tarihsel olarak cumhuriyet kurulduğundan beri uygulandığını görüyoruz.

    “SİYASETEN AYRIMCI DİL ŞİDDETİN DİLİDİR”

    -Günümüz siyasal ikliminde ayrımcılık içeren dilin topluma yansıması nasıl oluyor?

    Tekleştirilen bir süreç de var. Kuşkusuz biraz önce çizdiğim bu tarihsel panaromanın toplum nezdinde de bir karşılığı olmuştur. Bu yapısal ve tarihsel nedenler halihazırda bugün içinde bulunduğumuz toplumu da ayrımcılık noktasında etkiliyor, etkilemeye de devam ediyor. Siyaseten ayrımcı dil şiddetin dilidir. Bu şiddetin dili de toplumdaki şiddete yansıyor. Çok katmanlı, çok kültürlü ve demokratik yaşama son derece uygun toplum öyle bir hale getirildi ki bu bahsettiğim tarihsel ve anayasal süreçler sonrasında şu anda halihazırda polarize olmuş bir toplumla karşı karşıyayız. Toplum da ayrışmış. Siyasetin bu ayrımcı diline denk düşen bir ayrışmış toplum var. Etnik gruplar, inançsal olarak kendisini tanımlayan gruplar neredeyse birbiriyle artık iletişimi koparmış, teması kesmiş durumdalar. Dolayısıyla siyasetin bu şiddet dilinin toplumsal karşılığını gündelik yaşamın içerisinde görmek de mümkün. Bugünlerde Kürtçe tiyatro ve konser yasaklarından, bir iş yerinin tabelasındaki sarı, kırmızı, yeşil renklere, düğünde takılan şaldan söylenen şarkıya kadar bir çok şey yaşanıyor.

    Bugünleri yaşarken ya da analiz ederken akil adamlar, entelektüeller, muhalifler 90’lı yıllara referans verirler, ’90’lara geri mi dönüyoruz’ diye. 1990’lardan daha vahim bir durumdayız. Ayrımcılık bağlamında daha vahim durumdayız. Çünkü 1990’larda devlet özellikle Kürt hareketine ve Kürtlere karşı uyguladığı ayrımcılık daha çok bir siyasal mekanizma içerisinde cereyan ediyordu ve bu ayrımcılık toplumsal yapıya bu kadar sirayet etmemişti. O zaman da Kürtçe kasetler yasaklıydı. Fakat bu yasaklara rağmen toplumun geri kalanında bu tür bir tepki, bu tür bir ayrımcı tepki çok da rastlanan bir şey değildi. Fakat bugün geldiğimiz nokta çok vahim. Biz bugün Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, kadınlara yönelik ayrımcı dili konuşuyoruz. Bu sadece AKP’ye kendisini angaje etmiş bir kitlenin ayrımcı dili değil aslına bakarsanız. Yani toplumun genelinde de böyle bir sirayet var.

    Bugün Aynur Doğan’ın konserinin yasaklanmasından bahsediyoruz. Hatırlayalım, çok değil üç beş sene önce Aynur Doğan Kadıköy’de uluslararası bir caz konserinde Kürtçe bir şarkı söylediği için şişe yağmuruna tutulmuştu. 90’lardan farkımızı belirtmek için bu örnekleri vermek gerekiyor. Yine çok çarpıcı bir örnektir. Ankara Gar katliamında katledilen yurttaşlar için Konya’da maça çıkan futbolcuların saygı duruşunu 42 bin kişilik stadyumun tamamına yakını yuhalamıştı. Bugün bu ayrımcı dilin toplumsal yaşamın içerisine de nüksettiğini ve artık toplumun polarize edildiğini ve siyasetin de ne yazık ki ve ne yazık ki bu polarizasyondan, bu kutuplaşmadan beslenir bir hale geldiğini görüyoruz. Bu çok tehlikeli bir durum. Bunun vurgulanması gerekiyor.

    “SİYASETÇİLER TOPLUMDA KARŞILIĞI OLMAYAN HİÇBİR JARGONU KULLANMAZLAR”

    -Alevi Kürt, Ermeni, Roman gibi kimliğe sahip siyasetçiler sosyal medyadan miting alanlarına (Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi) hedef haline getiriliyor. Muhalefetin ayrımcı dile karşı yeterli bir refleks ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

    Kemal Kılıçdaroğlu örneği çok vahim bir örnek. Yani bir ülkenin cumhurbaşkanının çıkıp böyle bir üslupla ana muhalefet liderine seslenmesi ayrı bir vahamettir. Fakat bunun karşısında Kemal Kılıçdaroğlu’nun iki kimliği karşısında da bu kadar suskun olması başka bir muhalefet liderinin Meral Akşener’in Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunuyor hale gelmesi ayrı bir vahamettir. Tabii bunu bu toplumsal ve tarihsel dokuyla da çok net biçimde örtüştürmek mümkün.

    Siyasetçiler toplumda karşılığı olmayan hiçbir jargonu kullanmazlar. Dikkat edelim AKP’nin son 21 yıllık iktidarı dönemindeki dönem dönem benimsediği jargonlara ve kamuoyunun tartışmasının önüne koyduğu konulara baktığımızda aslında bugün Suriyeliler üzerinden yürütülen ayrımcı siyasi dilin, bir ana muhalefet liderinin Alevi olmasının üzerinden yürütülen ayrımcı siyasi dilin toplumda bir karşılığı olduğunu varsayıyorlar ki böyle bir dil kullanıyorlar ve böyle bir dil üzerinden siyaset yapmaya başlıyorlar kuşkusuz. Fakat bunun yanında Ahmet Şık’ın böyle bir açıklama yapması da ayrı bir vahamettir. Yani bunu sanki böyle bu bu mecraya su taşıyan bir dil kullandı. AKP’yi eleştiren bir noktadan hareket etse bile aslında bu mecraya su taşıyan, bunu tartışmanın bile abes olması gerektiğini düşünülmesi gerekirken ya da böyle bir tartışmaya girmemesi gerekirken bu tartışmaya bir şekilde angaje olmak bile durumun vahametini gösteren korkunç bir nokta aslına bakarsanız.

    İktidardaki iki partide bu dili çok sıklıkla meydanlarda kullanıyorlar. İşte belirttiğim gibi Berkin Elvan’ı kendisini dinleyen on binlere yuhalattı bu ülkenin siyasi liderlerinden bir tanesi. Sadece bu değil, meclis kürsüsündeki konuşmalara baktığınız zaman bu dilden ne kadar beslendiklerini ve bu dilin de toplumsal yaşamın içerisinde seçmen nezdinde bir karşılığın olduğunu düşünüyorlar ki böyle bir dil kullanmakta ısrarcı ve inatçılar.

    “TOPLUMUN HÜCRELERİNE KADAR İNECEK BİR MÜCADELE BİÇİMİ ŞART”

    -Peki buna karşı nasıl bir yol izlenmeli?

    Çok zor bir soru. Yani çözümü de oldukça zor. Bu dilin değişmesi için bahsettiğim tarihsel ve toplumsal koşulların üzerine gitmek gerekiyor. Siyaseti üstten  ve yeniden dizayn etmenin ötesinde toplumsal yapıda kökleşmiş derin tarihsel kökleri olan bu anlayış biçimini değiştirmek çok kolay bir şey değil. Fakat siyaseten belki bir noktadan başlanabilir. Ayrımcı anayasal mantığın yerine demokratik, çok kültürlü ve çoklu demokratik yaşama uygun, topluma uygun bir anayasal sistemin yapılması için mücadele edilmesi gerekiyor. Siyasi mücadele bugün ne yazık ki özellikle muhalefet tarafından sadece parlamenter mücadele ve seçim yarışının cenderesine hapsedilmiş durumda. Bu bahsettiğimiz ayrımcı dili bu var olan ayrımcı siyasal söylemlerle ve ayrımcılık esası üzerinden kurmuş siyasi partilerle çözemezsiniz zaten. Seçim kazansanız da çözemezsiniz. Dolayısıyla daha topluma hitap edecek, toplumun hücrelerine kadar inecek bir mücadele biçimi ancak bu sorunu ortadan kaldırır.

    Diren KESER/PİRHA

     

    İLGİLİ DOSYALAR:

    1-‘Erdoğan da, Bahçeli de nefret dilini değiştirmez, muhalefet bu dili reddetmeli’
    2-‘Milliyetçi, ırkçı yaklaşımları reddetmeli, teşhir etmeliyiz’
    3-‘AKP, Türkiye’nin genetiğiyle oynuyor, büyük bir toplumsal barışa ihtiyaç var’
    4-‘Ayrımcı dile karşı birleştirici, toplumu kucaklayıcı politikalar izlenmeli’
    5-‘Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden Alevilere yönelik ayrımcı dil meşrulaştırılıyor’
    6-‘Nefret diline sahip olanların siyaset sahnesinden silinmesiyle toplum rahatlayacak’

  • Prof. Dr. Güney: Seçim retoriğinden kurtulup bir toplumsal mücadele örgütlenmeli-VİDEO

    Prof. Dr. Güney: Seçim retoriğinden kurtulup bir toplumsal mücadele örgütlenmeli-VİDEO

    PİRHA- Barış Akademisyeni Prof. Dr. Atilla Güney, OHAL İnceleme Komisyonu’nun verdiği ‘red’ kararını, ekonomide yaşanan çalkantıyı ve erken seçim tartışmalarına dair PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu. OHAL İnceleme Komisyonu’nun hukuksal bir mekanizma olmadığının altını çizen Güney, “Verilen karar sürpriz olmadı. Haklarımızı almak için mücadelemizi sürdüreceğiz, hukuki mücadelemiz yanı sıra toplumsal mücadelemizi de sürdüreceğiz” dedi. Güney, ekonomik krizin yapısal bir kriz olduğunu ifade ederek, “Bir parlamenter demokrasi ya da seçim retoriğinden kurtulup bir toplumsal mücadele tabanda örgütlenmeli” diye konuştu.

    Türkiye’de bir taraftan ekonomik kriz derinleşirken, diğer yandan sokaklar ve meydanlar ısınıyor. Hayat pahalılığına, art arda gelen zamlara ve TL’nin dolar, euro ve sterlin başta olmak üzere bir çok ülkenin parası karşısında tarihi düşüşü toplumda büyük bir rahatsızlık yaratmış durumda.

    Aynı zamanda ekonomik krize paralel bir şekilde demokrasi, özgürlük ve hukuk alanında da ‘güven’ endeksi en alt seviyelerde.

    Mersin Üniversitesi’nde ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine imza attıktan sonra ihraç edilen akademisyenlerden Prof. Dr. Atilla Güney‘le OHAL İnceleme Komisyonu’ndan gelen ‘red’ kararını, ekonomik krizi ve erken seçim tartışmaları gibi Türkiye’nin içinden geçtiği süreci konuştuk.

    “OHAL KOMİSYONU, AİHM ÖNÜNE GİDEN YIĞINCA DOSYAYI ENGELLEMEK İÇİN OLUŞTURULDU”

    PİRHA: Yakın zaman içinde sizin de içinde bulunduğunuz ‘Barış Akademisyenleri’ ne dönük OHAL İnceleme Komisyonu’ndan ‘red kararı geldi. Komisyonun böyle bir karar vereceğini bekliyor muydunuz? Bundan sonraki süreç nasıl işleyecek?

    PROF. DR. ATİLLA GÜNEY: OHAL İnceleme Komisyonu’nun kurulması yaklaşık 4,5 yıl oldu. Bu 4,5 yıl içerisinde geldiğimiz nokta itibariyle önlerinde 130 bine yakın dosya vardı. %95’e yakınını tamamladılar, çok az bir dosya kaldı. Muhtemelen bu yılın sonuna kadar tamamlayacaklar. İhraç edilen kamu emekçileri adına olumlu kararlar %7, %8 civarında, %92’ye yakında ise ret kararı var. Bu bir hukuk komisyonu değil, bir kere bunu netleştirmek gerekiyor. Bu bir idari organ. Bu sadece iktidar tarafından kurulmamış aslına bakarsanız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’yle de (AİHM) eşgüdümlü olarak karar verilmiş ve kurulmuş bir kurum. AİHM, bu kadar dosyanın bir anda kendilerinin önüne gelmesi olasılığına karşılık, T.C. hükümetine böyle bir öneride bulundular. Aslında bu komisyon kelimenin tam anlamıyla ihraçları sürece yaymak, AİHM önüne giden yığınca dosyayı engellemek için oluşturuldu.

    Tabi %8’e yakın bir kabul var geriye kalan %92’nin içerisinde yer alan kamu emekçileri ikinci aşamada idari mahkemelere gidecekler. Ankara’da bu işle görevlendirilmiş sanıyorsam 4 tane  İdari Mahkemesi var. İhraçların bir kısmı muhtemelen bu mahkemelerde, bir kısmı Danıştay’da, bir kısmı da son aşama olarak Anayasa Mahkemesi’nde geri dönecek. AİHM’in önüne çok daha az bir sayıda dosya gidecek. Bu işin bir boyutu. Bir diğer boyutu da ideolojik ve siyasal yanıdır.

    OHAL Komisyonu sadece bu hukuksuzluklara imza atmakla kalmadı aynı zamanda bu 130 bin emekçinin 4,5 yıl boyunca üzerinde bir Demokles’in kılıcı gibi durdu. Komisyon süreci uzatarak aynı zamanda ekonomik olarak zor durumda bırakmak istedi. Çünkü bizler sadece işlerimizden olmadık, aynı zamanda başka yerlerde çalışmamız, kendi işlerimizi kurmamız ya da başka özel üniversitede çalışmamız, akademik etkinliklerimizi yapmamızı da engellediler.

    Yani bazılarımızın deyimiyle ‘sivil ölüme’ mahkûm edildik. Dolayısıyla burada komisyonun ideolojik boyutuna bakacak olursak, zapturapt altına almak, yıldırmak, politik olarak pasifize etmenin de bir mekanizması olarak işlev gördü. Dolayısıyla bugün barış akademisyenlerinin ardı ardına gelen ret kararları devam ediyor ve edecek. Gelen ret kararlarındaki gerekçeye baktığınız zaman tek cümle yazıyor; barış metnine imza atmış olmak. Şimdi böyle bir karar vermek için 4,5 yıl   bekliyorlar. Bu korkunç bir şey. Bu yine komisyonun aslında bir hukuk komisyonu olmadığını tamamen politik ve ideolojik nedenlerle kurulan bir komisyon olduğunu teyit eden bir durum. Daha öncede söylediğim nedenlerle 4,5 yıl boyunca bizi biraz daha süründürmek, biraz daha yıldırmak, biraz daha zapturapt altına almak için yapıldığını çok net biçimde gösteren bir gerekçe.

    “HAKLARIMIZI ALMAK İÇİN MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”

    -Ret kararı sürpriz olmadı o zaman.

    Türkiye’de hukuk özellikle son on yıldır siyasi iktidarlara angaje bir biçimde gidiyor. Yani iddianameyi hazırlayan savcılar o kadar yok yere hukuksuza iddianameler hazırlıyorlar ki, hakimler o kadar inanılmaz kararlar veriyorlar ki bütün Türkiye ve dünya kamuoyu bunlara şahittir. Hukukun bu derece politize olduğu koşullarda ben bir çoğumuzun aslında OHAL Komisyonu sonrası yürüyecek olan idari ve hukuki, süreçlerde de çok bir sonuç elde edeceğini zannetmiyorum. Belki bir iktidar değişikliği olursa ancak o zaman belki. Ama süreç uzayacak.

    Bu anlamıyla kısa vadede bir dönüş ihtimali beklemiyorum. Dönüldüğünde ne olur! Türkiye’nin bir yandan hukuku konuştuk. Bir yandan da akademilere bakalım. Milli Eğitim Şurası’nda Cumhurbaşkanı profesörlere çağrı yapıyor ve ortaokullara müdür olmalarını istiyor. Bu söylem aslında akademinin geldiği noktayı da gösteriyor.

    Kendi adıma bunca yaşanandan sonra dönersem orada nasıl bir yer bulurum bilemiyorum açıkçası. Tabii bunun psikolojik boyutu da var. İhraç sürecinde meslektaşlarımızla kurduğumuz ilişkiler var, bize karşı takındıkları tavırlar var, bizim fakültelerimizden, odalarımızdan atılma sürecimizde gösterdikleri tepkiler asla benim benliğinden gitmeyecek. Yaşadığım sürece gitmeyecek. Dolayısıyla işin bir bilimsel boyutu var, bir mesleki boyutu var, bir iş ahlaki boyutu var, bir psikolojik boyutu var. Kendi adıma gidip uzunca bir süre ‘mesleğimi, pozisyonumu geri aldım, hadi geldim derslere’ gibi bir heyecanım yok.

    Çünkü geçen dört yıla baktığım zaman zaten bu işi yürütüyorum. Bu süreçte bir kitabım çıktı, çeviri  kitaplarım çıktı, uluslararası konferanslara katılıyorum, yurt dışı çıkış yasağım olmasına rağmen online panellere katılıyorum, bildiriler sunuyorum. Benim için bu imza sürecinde şunu gördüm ki aslında bir akademisyen için toplumsal yaşamın içerisinde olmak, kitlelerle birlikte olmak, ezilenlerle sömürülen ve emekçilerle birlikte olmak, çok daha eğitici ve öğretici. Ben belki de son 4 yılda üniversitede geçirdiğim akademik hayatımda olamadığım kadar verimli olduğumu ve daha anlamlı işler yaptığımı düşünüyorum.

    Bu anlamda da dönüp dönmemek artık çok da önemli değil. Tabi kazanılmış haklarımız var, verilmiş bir emek var, 20 küsur yıllık bir çalışma emeği var, bunun bir karşılığı var. Elbette haklarımızı almak için mücadelemizi sürdüreceğiz, hukuki mücadelemizin yanı sıra toplumsal mücadelemizi de sürdüreceğiz ve dönmek için elimizden geleni yapacağız. Ben OHAL Komisyonu’ndan ret kararını aldığım zaman ‘bizim mücadelemiz OHAL komisyonu ile başlamadı, OHAL komisyonu ile bitmeyecek’ diyerek bir mesaj yayınlamıştım.

    Ben ihraç edilmeden önce de toplumsal hayatın içerisindeydim. Kitle örgütlerinde, sendikamda, partimde, toplumsal ve siyasal mücadelem devam ediyordu. Dolayısıyla benim mücadele azmimin ya da mücadelede kendimi konumlandırdığım yer ya da süreç OHAL Komisyonu ile başlamadı ve onunla bitmeyecek.

    “İKTİSADİ KRİZ İLE OTORİTERLEŞME AT BAŞI GİDİYOR”

    -Türkiye’de yaşanan ekonomik ve siyasal krizin sebepleri ve topluma yansımalarını nasıl okuyorsunuz?

    Ben ekonomi tahsil görmedim o yüzden de cumhurbaşkanımız gibi bir ‘idea’ sahibi değilim. Sadece sıradan bir vatandaş olarak dışardan hayatın içerisinden bir vatandaş olarak belki yorumda bulunabilirim. Aslında şu anda yaşadığımız tipik bir iktisadi kriz. Bu faiz ve kur retoriği içerisine sıkıştırılmış tipik bir kriz. Yani 24 Ocak krizi gibi bir kriz. 5 Nisan 95 krizi gibi bir kriz. Şubat 2001 krizi gibi bir kriz aslında. Bugün yaşadığımızın bu krizlerden farkı ne? O zaman iktisadi krizler politik olaylar taçlandırılırdı. Cumhurbaşkanın anayasa kitabını fırlatması gibi ya da koalisyon hükümetinin iki ortağın 1995’ olduğu gibi belli noktalarda anlaşamaması gibi nedenlerle taçlandırılırdı ve arkasından bunun bir kriz olduğu teyit edilirdi. Bu krizin arkasından da birtakım kararlar çıkardı. 24 Ocak, 5 Nisan kararları gibi ya da 2001 Şubat krizinden sonra Kemal Derviş’in gelip ‘güçlü ekonomiye’ geçiş uygulaması gibi.

    Bugün farklı bir taktik izleniyor. Aslında en az 2001 krizi kadar büyük bir krizle karşı karşıyayız. Bu krizin tek farkı onun ifşa ediliş ve yönetiliş biçimi.

    Bir kere İslamcı bir retorikle ‘faize karşıyım faiz nedendir, enflasyon sonuçtur’ gibi tamamen politik bir jargon içerisine hapsedilmiş bir manipülasyon üzerinden yürüyor.

    Son üç ay içerisinde doların izlediğini seyre baktığımız zaman yaklaşık %40’ a yakın bir devalüasyon var bu ülkede. Dolayısıyla bu tipik bir 1980’den beri uygulanan iktisat politikalarının geldiği noktayı bize gösteren bir kriz. Bunu sadece İslami söylemle taçlandırılarak farklı bir mecraya çekilmeye çalışılıyor. Yoksa 19 yıldır iktidarda olan bir hükümetin durup dururken 19 yıldan sonra faize karşıyım demesi çok akıl alır bir şey değil, ya da inandırıcı gelmiyor.

    Yönetim krizi lanse edilir biçimi böyle. Tabii bir de eskide hükümetler devrilirdi ya da işte ekonomi yönetimi değiştirilirdi şimdi artık bir gece  hükümetin değimi ile vampir gibi gece kararları alıyorlar. Gece bakanlar görevden alınıyor, faiz kararları gece yarıları veriliyor, kur’da oynamalar yapılıyor. Dolayısıyla bu yönetim mekanizması ve bu krizin lanse ediliş biçimi tamamen manipüle edilmiş biçimde devam ediyor.

    Topluma yansıması da, yaşam standartlarının düşmesi, hayat pahalılığı, yükselen grevler, işten çıkarmalar oluyor. Aylar sonra göreceğiz ki faiz yerinde kalmış, dolar, euro Türk parası karşısında %40-%50 değer kazanmış, tersinden söylersek TL döviz kuruları karşısında uluslararası piyasalarda %50 değer kaybetmiş.

    Bu bir süre sonra sabitlenecek. Fakat asıl sorun bence şu; 30 yıldır uygulanan politikaların her neredeyse 10-15 yılda bir karşımıza çıkan bu krizin temel nedenlerinden bir tanesi bir açmazdan kaynaklanıyor.

    Bir sarmalın içerisine girmiş durumdayız. Sanayii kalmadı. Türkiye’de sanayi kapasitesine baktığımız zaman 1980’ düzeyinin bile çok çok altında şu an. Bu şu anlama geliyor; yaklaşık 40 yıldır Türkiye’de sanayi anlamında bir çivi bile çakmamış. Kapasite kullanımına baktığımız zaman tamda 1980 düzeyindeyiz.

    Peki bu büyüme retoriği bu büyüme nereden geliyor tamamen sıcak paralardan geliyor, ranttan geliyor. İşte bu meşhur otoyollar, köprüler, meşhur tüneller, müteahhitlere akıtılan paralar ki 25 yıla yakın bir süredir sadece inşaat sektöründen geliyor. Buda aslında tam bir rant mekanizmasını getiriyor.

    Uluslararası borçlanmalar artık bir sarmala dönüşmeye başlıyor. Bu bir açmaz hükümet açısından. Devlet borçları gittikçe büyüyor. Borç hem neden hem de sonuç haline geliyor. Yani Cumhurbaşkanının sözünün tam tersi bir durum yaşanıyor. Bu açmazdan kurtulmanın beraber yürütülmesi gereken iki tane yolu var. Bir tanesi bugüne kadar bu borç sarmalından beslenen sermaye kesimlerinden bu akışı kesmek. İkincisi devletin yönetsel harcamalarını kısmak.

    Birincisi niye mümkün değil? Çünkü bu hükümet 19 yıldır zaten bu toplumsal sınıfa dayanarak iktidarda kalıyor, dolayısıyla kendi ipini kesmiş olur.
    İkincisini yapamaz. Devleti yönetsel olarakta küçültemez. Çünkü bu devletin yönetsel olarak bu kriz ve iktisadi kriz  kötüye gitmeye devam ettiği sürece hem üzerinde yükseldiği toplumsal sınıflarla ilişkilerini sürdürmek zorunda, hem de bu gidişe karşı sesini yükselten emekçi sınıflarla, ezilenlerle, yok sayılanlarla, hor görülenlerle de bunun üzerinde bir baskı uygulamak zorunda.

    Dolayısıyla polis gücünü artırması gerekiyor, asker gücünü artırması gerekiyor, gece bekçisi alması gerekiyor. Yani devletin bu kriz surecinde bozulan toplumsal yaşamın hücrelerinde yer alması ve iktisadi anlamda üzerine dayandığı, beraber hareket ettiği bu toplumsal sınıfların beklendiği kanallarına sermaye sınıflarına rantı akıtması gerekiyor.

    Sonuçta bir açmazla karşı karşıyayız. Kısaca şunu söylemeye çalışıyorum. İktisadi kriz ve bu iktidarın üzerinde yükseldiği toplumsal sınıflar ile otoriterleşme at başı gidiyor. Bunun da aslına bakarsanız tipik adı faşizmdir zaten.

    Yani kriz devam ettikçe bu krizi çözmek artık olanaksız hale geliyor. Çünkü bu krizi çözebilmek için oraya giden sermaye akışının kesilmesi gerekiyor. Bunu yapamaz, kendi doğası gereği yapamaz.

    Öbür taraftan da bu gidişata muhalefet eden toplumsal kesimleri zapturapt altına alması gerekiyor. Buda hem ekonomik olarak hem de siyasi olarak devasa bir devlet yapılanmasını gerektiriyor.

    “ERKEN SEÇİMLE ÇÖZÜM OLANAĞI OLSAYDI MUHALEFETTEN ÖNCE İKTİDAR PARTİSİ TALEP EDERDİ”

    -Krizden çıkışın yolu olarak Cumhurbaşkanı ‘bana güvenin’ derken, muhalefet partiler ve anketlere bakacak olursak yurttaş erken veya hemen seçim istiyor. Erken seçim bir çözüm mü? Değilse nasıl bir yol izlenmeli?

    Erken seçime zaten eğer çözüm olanağı olsaydı bence muhalefetten önce iktidar partisi erken seçime talep ederdi. Artık biraz önce yaptığımız teşhise bir şey daha ekleyeyim; parlamenter demokrasinin de krizi ile karşı karşıyayız. Bu kriz çok yönlü bir kriz.

    Aslında ana muhalefetten başlamak lazım. Dövizin ilk fırlamaya başladığı günlerde özellikle büyük kentlerde İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli gibi sanayi kentlerinde kıpırdanmalar başladı. Yurttaşlar sokağa dökülmeye başladılar, tencere çalmaları, ıslık söndürme eylemleri, kitlesel yürüyüşler yapıldı. Ana muhalefetin buna karşı tepkisi ‘evlerinize dönün’ oldu.

    Dolayısıyla siyaset mücadelesi ve demokrasi mücadelesi tamamen siyasi partilerarası ilişkiler ve parlamentomun içine sıkıştırılmış retorik eğlencesine ötesine geçmiyor. Ana muhalefetin içerisinde yer aldığı Millet İttifakı’nın durumu böyle. Toplumsal mücadeleye ya da tabandan gelen bir mücadeleye sıcak bakmıyorlar. Tamamen retoriksel olarak parlamenter demokrasi söylencesi içerine yerleşmiş bir muhalefet onlar için yeterli.

    “PARLAMENTER RETORİĞİN İÇERİSİNE SIKIŞIP HER ŞEYİ SEÇİME BAĞLAMAK ÇÖZÜM ÜRETMEZ”

    -Toplumsal mücadeleyi örgütlemesi beklenen solun durumu nedir? Bu sürece yeterli cevabı veriyor mu?

    Türkiye’de son 30 yıla baktığımız zaman Türkiye Sosyalist hareketinin kendilerini Kürt özgürlük hareketi üzerinden konumlandırma ve tanımlama gibi bir süreç işliyor.

    Burada iki nokta dikkat çekiyor. Bunlardan bir tanesi ulusalcılık ve bir tanesi de sınıf meselesi. Temel eleştirilerden bir tanesi Kürt özgürlük hareketinin bir sınıf hareketi olmadığı, sınıf mücadelesini ya da sosyalizm mücadelesini kimlik siyasetinin arkasına ötelediği ya da kimlik siyasetinin sınıf siyasetinin önüne geçirdiğine dair tipik bir eleştiri var.

    Bu tipik bir eleştiri aslında hem iktidarın hem de sosyalist hareketin dışındaki ana muhalefetin de Kürt özgürlük hareketine karşı yönelttiği ‘eleştirilerden’ bir tanesi. Bu noktada hem iktidarın hem de aslına bakarsanız ana muhalefet koalisyonuyla ittifakıyla da örtüşüyorlar.

    Sosyalizmi Marksist ya da tarihsel maddeci bir perspektiften okuyorsak; insanların yok sayıldığı, sömürüldüğü, ezildiği, ötelendiği, hor görüldüğü, aşağılandığı bütün toplumsal ilişkileri alaşağı etmeyi kendimize hedef aldığımız zaman diyor Marks, o zaman tarihsel maddeci eleştiriden yola çıkarak bir kapitalizm eleştirisi ve kapitalist siyasal mücadele örebiliriz diyor.

    Sınıf, kapıyı çalınca kapısından içeri girdiğimiz bir yer, bir mekân değil. Çok çetrefilli toplumsal ilişki bütünlüğü var. Kendi içerisinde işçi sınıfı da, burjuvazide, köylü sınıfı da, homojen değil, son derece heterojen alt katmanları, üst katmanları kendi içerisinde bile mücadele eden ilişki biçimleri bunlar. Dolayısıyla burada oturup bir sınıf analizi üzerinden sosyalizmin ya da Türk solunun nasıl bir sınıf tanımı yaptığını tartışmanın ne yeri ne zamanı.

    Fakat Marks’ın izinden gidecek olursak Marks’ın tam da söylediği gibi insanı hor gören, insanı sömüren, insanı aşağılayan, insanı yok sayan, insanı köleleştiren bütün toplumsal ilişkileri alaşağı etmeyi kendimize hedef aldığımız zaman aslında Türk solunun eleştirdiği o kimlik siyasetini de, sınıf dışında kalan ekolojik mücadeleyi de LGBTİ+Q  bireylerin mücadelesini de kapsayacak bir sosyalist anlayışı yerleştirebiliriz, diye düşünüyorum.

    Bence bu konuda ısrarla bu kapsamlı ve geniş tanımlamayı kabul etmeme noktasındalar. TKP Genel Sekreteri’nin yaptığı açıklamada belki biraz bu minvalde benim açımdan değerlendirilebilecek bir açıklama. Fakat bir yandan bu kendilerini Kürt özgürlük hareketi üzerinden konumlandırmanın ötesinde kimlik siyasetine bu kadar eleştirel yaklaşmalarının ya da kimlik siyasetine sınıf siyasetinin önüne geçildiği üzerine bir ‘eleştirinin’ arkasında şöyle bir şeyde yatıyor: Aslında yine Marks’ın özellikle Fransa’da Paris Komünü dönemindeki Sosyalist hareketlere getirdiği bir eleştiri var. Doktrinci Sosyalizm suçlaması yöneltiyor. Marks, kendi ideallerini toplumsal gerçekliği yok sayacak kadar hayata geçirme çabası içinde olanları doktrinci Sosyalist olmakla suçluyor. Ortada bir ideal var, kafada bir Sosyalizm ideali var, fakat birde toplumsal gerçeklik var. Bu ideali toplumsal gerçekliği yok sayacak ya da görmeyecek bir biçimde hayata geçmeye çalışmayı doktrinci Sosyalizm olarak adlandırıyor. Bence Türkiye solunun şu anda tam da Marks’ın bu tanımladığı kapsamda olduğunu düşünüyorum. Doktrinci bir Sosyalizm hakim.

    Şimdi Türkiye’de birçok sosyalist hareketin bu toplumsal gerçekliğe karşı kayıtsız kaldığını, sessiz kaldığını, hatta saldırdığını görüyorum. Yani doktrinci bir retoriksel bir sınıf mücadelesi söylencesinin arkasına sığınarak bu gerçeklik görmezlikten geldiklerini gözlemliyorum. Bu hareketleri bu yapıları bu oluşumlara LGBTİ+Q bireylere destek veren HDP olmak üzere sol-sosyalist partileri ahlaksızlıkla suçladıklarını da gördüm.

    “TOPLUMSAL MÜCADELE ŞART”

    Burada bir açmaz var. Bu anlamıyla buradan böyle kendi ifadeleriyle ‘tarihsel ittifakın’ çıkacağını, toplumsal temeli olan toplumda heyecan yaratabilecek bir ittifakın çıkacağını düşünmüyorum.

    Parlamenter retoriğin içerisine sıkışıp her şeyi seçime bağlamak çözüm üretmez. Altı ay sonra velev ki bir seçim oldu iktidar gitti, gelecek olan Millet İttifakı’nın kucağına bir bomba bırakacaklar. Amiyane bir tabirle bir bomba bırakacaklar. Dolayısıyla bu bombanın elimizde patlamasını istemiyorsak, sadece bir parlamenter demokrasi ya da seçim retoriğinden kurtulup bir toplumsal mücadele tabanda örgütlenmeli ve tabandan hareket kazanacak bir toplumsal mücadelenin şart olduğunu düşünüyorum.

    Diren KESER-Cebrail ARSLAN/PİRHA