Etiket: attila taş

  • ‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO

    ‘Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlamalı’-VİDEO

    PİRHA- “Asimilasyona, Alevi inancına saldırılara karşı Aleviler ne yapmalı?” başlıklı dosyamızın bugünkü konuğu Gazeteci Attila Taş. Taş, Alevi örgütlerinin 30 yıla yakındır kurumsallaşmasını tamamlayamadığını ifade ederek, “Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlar. Cemevlerinde kuran okutulması da bu asimilasyonun çabalarından biri ama sadece tek parça değil erkanın başından sonuna kadar asimilasyon işaretleri var, eylemleri var. Bunların önüne geçmediğiniz sürece bu tür şeylerden şikayet etmenin çok da bir anlamı yok” dedi. 

    Türkiye’de Alevi inancının hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun temel talepleri var. Bunlar; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve nefret suçlarının önüne geçilmesi için hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması.

    Bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, Alevilerin açtığı davalarda lehte verilmiş mahkeme kararları dahi tanınmıyor. AKP, Alevilere rağmen Alevi inancını tanımlıyor, Alevi örgütlerini muhatap almıyor.

    9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve yönetimi, Alevi inancından uzak bir bakış açısına sahip. Bu başkanlık da aynı hükümet gibi Alevi örgütlerini yok sayan bir yerde duruyor.

    Alevi Diyaneti olarak adlandırılan başkanlığı Alevi örgütleri kesin bir dille reddediyor. AKP hükümeti Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlamak için de Sünni akademisyenler ve ilahiyatçılardan oluşan kadro kurdu.

    Alevi toplumunu en çok rahatsız eden sorunlardan biri de eğitim-öğretim sisteminin dinselleştirilmesi, okullarda tarikatların, dinci vakıfların etkili olması.

    Alevilerin temel sorunlarının çözümü konusunda ve eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı, Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli? Bu soruları Gazeteci Attila Taş, PİRHA için yanıtladı.

    “BU BAŞKANLIK ALEVİLERİN HAYRINA DEĞİLDİR”

    PİRHA- AKP hükümeti, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Bu başkanlık temsilcileri pek çok ilde birçok cemevine gidip görüşmeler yaptı/yapıyor. Görüşmelerde hala cemevinin ihtiyaçları soruluyor ve başkanlığı tanımaları isteniyor. Alevilerin temel talepleri ve asıl sorunları konuşulmuyor, bir çözüm üretilmiyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?

    ATTİLA TAŞ: Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aslında Alevilerin en ihtiyacı olan maddi desteği vererek kendi yönüne çekmeye çalışıyor ama Alevilerin maddi değil manevi talepleri ağırlıkta. En önemlisi mesela dile getirdikleri cemevlerinin ibadethane olarak sayılması ve bunun anayasal güvence altına alınması. İkincisi hem manevi hem maddi bir talep olan zorunlu din derslerinden Alevi çocukların muaf tutulup gerçek anlamda seçmeli ders haline getirilmesi. Bunlara benzer aslında Alevilerin manevi taleplerini tanımlayacak bir başkanlık olması yerine insanların yoksulluğunu kullanarak bir rüşvet gibi görünüyor bu. Bu kurum aslında nasıl bir misyonu olduğunu bize bunlarla gösteriyor. Cemevlerine gidip ‘dedenizin parasını verelim, elektriğini ödeyelim’ diyorlar ama sorun bu değil. Bu iş cemevinin binasının devamlılığını sağlayabilir ama Aleviliğin devamlılığını sağlayamaz. Tam tersine Aleviliği sonlandırmak, noktalamak için atılan bir adımdır.

    “CEMEVİ BAŞKANLIĞI ALEVİLİĞİN İÇERİĞİNE MÜDAHALE EDİYOR”

    Aleviler cemevinin varlığından değil Aleviliğin varlığından yana bir tutum beklemektedirler. Gerçekten örgütlenmiş Alevi kurumlarının bu ilişkilerin dışında daha çok ötekileştirilerek ‘Ali’siz Aleviler bunlar, şuradan fonlanıyorlar’ gibi bir takım karalamalarla aslında Alevi toplumunun içinde olmadığını da gösteren bir kurum aslında Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı. Hem Alevi kurumları arasında bir ikilik yaratarak Aleviliği kendi düzleminden çıkarmak istiyorlar hem de Aleviliğin içeriğine müdahale etme durumları var. Tam anlamıyla Aleviliğin süreğini değiştirme, asimile etme ile yüzyıllarca devam eden devlet aklıyla Aleviliği devletin istediği bir çizgiye getirmek gibi bir izlenim veriyor. Attıkları adımlar da devlet aklının pratikte çok yanlış işlediğini de gösteriyor bize. Bu saatten sonra kör topal ilerler. Bir süre sonra da şu ortaya çıkar: Alevi kurumları aslında bu noktada bu başkanlığı tanımıyorlar ama Kültür Bakanlığı içerisindeki çalışmalara destek veriyorlar bu da ayrı bir sorun. Alevi kurumlarının kendi içerisindeki çelişkiyi öne çıkaran bir durum ama Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı çok sakat doğmuştur ve ilerlemesi bu noktada mümkün değildir. Aslında ilerlemesi de Alevilerin hayrına değildir.

    “ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR VE CEMEVİ BAŞKANLIĞI BAŞTAN SAKAT DOĞDU”

    -MHP destekli AKP hükümeti, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurarken Alevi örgütlülüğünü muhatap almadı. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı da bu ciddiyetsizliği, dışlamayı devam ettiriyor. Başkanlığın başındaki Alirıza Özdemir ülkücü-MHP geleneğinden geliyor. Hiçbir şekilde Alevi örgütleriyle iletişim kurmadı. Zaten kurumlar da bu başkanlığı asimilasyon merkezi olduğunu beyan ederek tanımadıklarını ilan etmişti başından beri. Dolayısıyla Alevilerin temel sorunları bu şekilde çözülebilir mi? Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

    Bu kurum bir çözüm kurumu olmaktan uzaklaştı. Çünkü siz bir çözüm niyetindeyseniz öncelikli olarak bu sorunu muhataplarıyla çözmelisiniz. Alevi Çalıştayı’nı sorunları çözmek için bir çalıştay olarak değerlendirdiler. Buraya imam çağırdılar, Diyanet’ten çağırdılar, eski Maraş Katliamı sanığı aynı zamanda eski milletvekili Ökkeş Şendiller’i dahi Alevileri katletmiş bir adamı dahi davet ettiler. Gerici sendika başkanları dahi katıldı. Konudan bağımsız tamamen ideolojik yaklaşan, toplumsal yapıyı temsil eden insanları dahil davet ettiler. Aleviler neredeyse hariç. Biz burada aslında devletin sorun çözme mantığını buradan anlıyoruz. Bütün Alevi kurumları o çalıştayda 6-7 maddelik talepleri dile getirdiler. Bunlar içerisinde zorunlu din derslerinin kaldırılması, Diyanet’in kaldırılması, laikliğin savunulması, beraberinde Madımak Oteli’nin utanç müzesi yapılması, cemevlerinin ibadethane sayılması gibi bütün Alevi kurumlarının ortaklaştığı bir şey var. Devlet ‘bir araya gelin ki biz sizin sorununuza çözüm bulalım’ dedi, bir araya geldiler hiçbir şey olmadı. Bu noktada iktidarın Aleviliğe yaklaşımı rengini belli etti. Kürtler olmadan Kürt sorununu, kadın olmadan kadın sorununu tartışırsanız orada zaten bir çözümsüzlük noktasında ısrar ettiğiniz anlaşılır. Burada da bu olmuştur. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aslında Alevileri muhatap almadan Alevilikle ilgili sorunları çözmeye çalışıyor. Yani Alevilerin içerisinde olmadığı Alevilikle alakalı bir sorunu çözmeye çalışıyor. Baştan sakat doğmuş bir başkanlık bu. Ben bunun açıkçası uzun süre devam edeceğini düşünmüyorum. Bu kurum belki bir süre sonra tasfiye edilir ama iktidarın, devletin bu mantığı yeni kurumlarla, projelerle devam eder diye düşünüyorum.

    “ALEVİ KURUMLARI KENDİ GÜNDEMLERİNE SADIK KALMALILAR”

    -Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, aralarında bir iki kendi belirledikleri Alevi olsa da ağırlıklı olarak İslamcı akademisyenlere ve ilahiyatçılara Alevi Bektaşi Ansiklopedisi hazırlatıyor. Buna Alevi örgütleri yazılı bir açıklamayla tepki verdi. Sizce Aleviler/Alevi örgütleri ne yapmalı? Nasıl bir yol izlenmeli bu çalışmaya karşı?

    Alevi kurumları ne yazık ki gündem belirleyemiyor. Devletin attığı adımlara karşı kendileri bir çözüm bulmaya çalışıyorlar. Bu yanlış bir şey yani gündemi belirleyip o gündem etrafında bir kamuoyu oluşturmaktan ziyade AKP’nin attığı adımlara bir itiraz siyaseti güdüyorlar. Bu yanlış bir durum. Ve buna maalesef bir çözüm de bulamıyor Alevi kurumları. İtiraz ediyorlar fakat sonrasında ne olacağının cevabı yok. Şu an Alevi kurumları, gündem oluşturabilecek bir siyaset, bir vizyon, bir sağlıklı proje üretemiyor. Alevi Ansiklopedisini 30 yıllık Alevi kurumları hiç düşünemedi mi? Almanya’da Rıza Akademisi bir Alevi Ansiklopedisi çalışması başlattı. Alevi toplumunun kendi yapması gereken çalışmaları Alevi kurumları yapmadığı için devletin attığı maksadı belli adımları da bu sefer devletin bir noktada elini güçlendiriyor. Alevi kurumlarının da bu noktada vizyon anlamında bir güç olmadığını da maalesef görüyoruz. Alevi kurumlarının eylemlilikte bir devamlılık eksiği var. Eylemlilikleri 365 güne yayamıyorlar ve o eylemliliklerin sonuna kadar gitmeleri lazım. Eylem 3-5 ay sürüyor. Sonra iktidar, başka bir gündem belirliyor. Hemen o gündeme kayıyoruz. O yüzden kendi gündemlerine sadık kalmalılar. Burada da aslında Alevi kurumlarının devletin attığı adımlara göre siyaset ürettiğini, kendi siyasetlerini ortaya çıkaramadıklarını da söylemek mümkün.

    “DEVAMSIZLIK HALİ ALEVİ TOLUMUNUN KURUMLARLA OLAN İLİŞKİSİNİ ZEDELİYOR”

    -Okullarda “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında imamlar, müftüler ders vermeye başladı. Çocuklar camilere götürülüyor. Ayrıca okullarda mescitler açılıyor. Dini faaliyetler anaokullarına kadar indi. Dinci vakıflarla ve cemaatlerle yasa dışı şekilde protokoller imzalanıyor ve öğrenciler kontrolsüz bir şekilde dini faaliyetlere götürülüyor. Laik eğitim öğretim tamamen yok edilmiş durumda. Alevi çocukların ve ailelerinin pek çok zorluğu yaşadığını biliyoruz. Ancak Alevi kurumları bu konuda bir tepkiyi örgütleyemedi. Eğitim sistemindeki bu gericileşmeye karşı neler yapılabilir, önerileriniz nelerdir?

    Bundan birkaç yıl önce Alevi çocuklarını okula göndermeyeceğiz, dedik bir de propaganda yaptık. Şimdi kimse onunla ilgili bir veri açıklamak istemiyor, çünkü buna dair bir veri yok. Kurum temsilcilerinden birkaç kişi göndermediğini açıkladı ama bunu tabana yayamadık. Yaptığımız eylemlerin devamı gelmiyor. Yaptık o sene, 1 yıl sonra çocuklar hiçbir şey olmadan tıpış tıpış okula gitti. Burada özellikle topluma liderlik edenlerin bu işi kendi davaları olarak benimsedikleri bu işi, öncelikle kendileri hayata sokmalılar. Böyle bir şeye tanık olmadık maalesef. Bu devamsızlık Alevi toplumunun kurumlarla olan arasındaki ilişkiyi de biraz zedeliyor. Alevi kurumlarının bu noktada atamadığı o güvence adımlarını karşısında görmeyen toplum da bu noktada bu eylemlere müdahil olamıyor. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Anadolu’da bu kadar büyümesinin tek nedeni gerçek anlamda tabandan bir örgütlenme olmadığıdır.

    “DEVLETİN ISRARLA YAPMADIĞI ŞEYLERİ SİZİN YAPMANIZ GEREKİR”

    Bir federasyon nerede bir cemevi varsa orada örgütlenecek, nerede bir Alevi köyü varsa orada örgütlenmesi gerekiyor ama böyle bir durum yok. Haberlerde hep ‘Alevi köyüne yol, su gitmiyor’ diye duyuyoruz. Şimdi orada bir örgütlenme olsa, Alevi kurumları oraya el atmış olsa böyle bir sorunla karşılaşabilir miyiz? Ses yükseltilir, kamuoyuna yayılır böyle bir şey yok. Sen orada örgütlüysen Türkiye’deki insanları harekete geçirerek sen o köye kendi yolunu, suyunu götürebilirsin. Devlet ısrarla görmek istemiyorsa bile. Örgütlenme böyle olur. Sizin gidip festivale katılmanız bir örgütlenme değil, sorun yaşandığı zaman oradaki sorunlara müdahale edip gelmek bir örgütlenme değil. İnsanların yaşamdaki sıkıntılarına müdahale etmektir örgütlenme. Suyu yoksa su getirmektir, okulu yoksa okulu yapmaktır. Devletin ısrarla yapmadığı şeyleri sizin yapmanız gerekir.

    “ASİMİLASYONLA MÜCADELE İLK OLARAK DEVLETLE DEĞİL CEMEVLERİNDE BAŞLAR”

    -Aleviler yıllardır çocuklarının zorunlu din dersine girmemesi için mücadele ediyor. Mahkemelere taşındı. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidildi ve davalar kazanıldı. Hükümet Alevilerin lehinde verilen kararları uygulamadı. Öte yandan, zorunlu din dersi mücadelesini boşa düşürecek bir sorun var. Bazı cemevlerinde yıllardır Kur’an kursu veriliyor. Bunlardan biri Kartal Cemevi. Ne yazık ki hem mahkeme kararlarının uygulanması için hem de Kur’an kursu veren cemevi/derneklere yeterli baskı, tepki, örgütlenme yapılamadı. Cemevlerinde Kuran kursu verilmesinin önüne nasıl geçilebilir?

    Bu sorun aslında çok da önemli bir sorun değil. Bir zincirin halkası aslında bu. Alevi kurumlarına, cemevlerine bakarsak tek sorun bu değil, bundan daha kötü sorunlar var. Bazı cemevleri, cumada cuma namazı kıldırmaya başlamış, cemevlerinde kadınlar erkekler ayrı oturtulup kadınlara zorla başörtüsü dağıtıyorlar, Arapça’dan geçilmiyor, Ramazan’da neredeyse cemevlerini kapatıp yemek vermiyorlar, ‘Ramazan cemi’ diye bir şey uydurulmuş, bunda tabi hepsinin suçu var. Hakk’a uğurlama erkanlarının da camiden, imamdan farkı yok. Bunlara bakınca gerçekten Alevileri devlet mi asimile ediyor sorusu aklımıza geliyor. Tam tersi Alevileri Alevi kurumları, cemevleri asimile ediyor. Ondan sonra dedeleri sıraya koyabilirsiniz, sonra belki devlet gelir. Yönetim nasıl istiyorsa ben öyle cem yürüteyim diyen dedelerle karşılaştım. Böyle cem yapan dedelerin olduğu bir yerde asimilasyonun önüne geçemezsiniz. Bu noktada buna müsaade eden Alevi kurumlarının yöneticileri olduğu sürece siz bu asimilasyonun önüne geçemezsiniz. Asimilasyonla mücadele ilk olarak devletle değil cemevlerinde başlar. Cemevlerinde kuran okutulması da bu asimilasyonun çabalarından biri ama dediğim gibi sadece tek parça değil erkanın başından sonuna kadar asimilasyon işaretleri var, eylemleri var. Bunların önüne geçmediğiniz sürece bu tür şeylerden şikayet etmenin çok da bir anlamı yok.

    “ALEVİ ÖRGÜTLÜLÜĞÜ HER KONUDA KENDİNİ GÜNCELLEMELİ”

    -Alevi nefretinin, Alevi asimilasyonunun yükseldiği bir dönem yaşıyoruz. Kurumların geleceğe dair projeler üretmesi, kalıcı hukuk komisyonları kurulması, kararların çabuk alınması, hızlı refleks gösterilmesi, cemevlerinin ibadetin yanında birer okula çevrilmesi, asimilasyonun önüne geçilmesi gibi pek çok konuda toplum Alevi örgütlülüğünden çok şey bekliyor. Kurumlara neler önerirsiniz? Önermekle kalmayıp birlikte neler yapılabilir?

    Alevi toplumu aslında çok şey bekliyor biraz beklentilerini düşük tutsunlar. Beklenti ne kadar yüksek olursa hayal kırıklığı da o kadar derin oluyor. Alevi kurumlarının ciddi anlamda bir kurumsallaşma sorunu var. Aleviler bir örgüt ama bir kurum değiller. Kurumsal değiller, yani bir yönetim gittiği zaman gelen bir yönetim kaldığı yerden devam edemiyor. 30 yıldır var olan ama bir kurumsallaşmayı tamamlayamamış bir yapı var. Komisyonları olmayan, alt komisyonları, basın komisyonları, hukuk komisyonları, çevre komisyonu, kadın haklarıyla ilgili komisyonu olmayan bir yapı var. Bizler her şeyi biliyoruz bu ülkeyi yönetenlerin 300-500 tane danışmanı var. Ama Alevi kurumlarının bir danışmanı yok. Bu komisyonların gerçek anlamda özgür çalışması lazım. Bu komisyonlar yok Alevi kurumlarında. En önemli şey ‘kalkınma planları’ yok. 1 yıl sonra 5 yıl sonra ne yapmayı planladıklarına dair bir açıklama görmedim. Bizim bir kere örgütleme uygulamamız güncel değil. Bunu güncellememiz lazım. 30-40 yıl önceki pratiklerle siz örgütlenmeye gidemezsiniz. Şu an Alevi kurumları apolitik durumda çünkü kendini güncelleyemiyorlar. Açıklamalarında ‘soracağız, edeceğiz’den öteye geçmeyen içinde bir empati duygusu oluşturmayan, okuyanların ‘ya ne güzel bir açıklama yapmışlar’ diyemediğimiz açıklamalardan yola çıkıyoruz. Toplumun diğer katmanlarında farkındalık oluşturabileceği bir dil oluşturmamız lazım öncelikle. En önemlisi de Alevi kurumlarının yöneticilerinin birer hizmet eri olduklarını unutmamaları lazım. Alevi örgütlülüğü kendini diliyle, tavrıyla her konuda güncellemesi lazım.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘İktidar manevralar yapıyor; bir duruşumuz olmalı, belirleyici olmamız gerekiyor-VİDEO
    2-‘Alevi örgütleri mücadeleyi toplumsallaştırmalı, Alevi ailelerle ortaklaşılmalı’- VİDEO
    3- ‘Alevi kurumları ortaklaşa bir enstitü kurabilirler; bir hukuk birimi kurulabilir’ – VİDEO
    4-‘Mutlaka hukuk komisyonu kurulmalı, sorunlara çözüm üreten bir örgütlülük olmalı’-VİDEO
    5-‘Alevilerin sorunu siyasetle, hukuk mücadelesiyle çözülür; ciddi çalışmalara başlanmalı’
    6- ‘Cemevlerini ibadetin yanında sosyal, kültürel merkeze dönüştürmeliyiz, insana dokunmalıyız-VİDEO
    7-‘Sünni ulema zihniyetinin inancımızı bize anlatması mücadele etmemiz gereken bir durum’- VİDEO

    8- ‘Alevi kurumlarının bünyelerinde siyasi birimler oluşturulmalı, ortak akılla hareket edilmeli’
    9-‘Aleviler sokakta, hukuksal alanda mücadele etmeli ve sivil itaatsizlik örgütlenmelidir’
    10-‘Alevi enstitüleri kurularak inançtaki resmi ideolojinin yarattığı deformasyonlar ayıklanmalıdır’- VİDEO
    11-‘Alevi örgütlenmesinin yeni bir inşaya ihtiyacı var; dernekler yasasından çıkılmalı’-VİDEO

  • Taş: ÇEDES, Cemevi Başkanlığı, dedelere maaş bağlanması asimilasyon aparatıdır– VİDEO

    Taş: ÇEDES, Cemevi Başkanlığı, dedelere maaş bağlanması asimilasyon aparatıdır– VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Attila Taş, ÇEDES, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulması, dedelere maaş bağlanması gibi AKP’nin Alevilere uyguladığı politikaları değerlendirdi. Taş, “Bunların hepsi çok basit tabirle asimilasyon aparatıdır” dedi. Taş, ayrıca Alevi kurumlarının doğrudan demokrasi yerine temsili demokrasiyle yönetildiğini belirterek, bunun Alevi öğretisiyle çeliştiğine işaret etti. 

    Gazeteci Attila Taş, ÇEDES, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulması, dedelere maaş bağlanmak istenmesi gibi AKP’nin Alevilere uyguladığı politikaları değerlendirerek, Alevi kurumlarının, Alevi toplumunun bu politikalar karşısında yapması gerekenleri PİRHA’ya anlattı.

    “ZORUNLU DİN DERSLERİ YILLARDIR ALEVİ TOPLUMUNUN EN BÜYÜK İSYAN NOKTASI”

    Attila Taş; ÇEDES, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulması, dedelere maaş bağlanması gibi AKP’nin Alevilere uyguladığı politikaları asimilasyon aparatı olarak nitelendirdi.

    Taş, “Alevi toplumunu asimile etmek için örgülenmiş devletin stratejik kurumları bunlar. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aslında asimilasyonun resmiyet kazandığının bize bir göstergesidir” dedi.

    Zorunlu din derslerinin de yıllardır Alevi toplumunun en büyük isyan noktası olduğunu dile getiren Taş, şunları ifade etti:

    “Çünkü gerçek anlamda o da aynı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı gibi bir asimilasyon aparatı oldu. Son dönemlerde ÇEDES ile beraber gündeme gelen eğitimin dinselleştirilmesi, buna paralel olarak bundan önce yapılan çocukları camiye götürmeler, ilkokul çocuklarına özellikle kız çocuklarına başörtü örtülmesi, erkek çocuklarına takke, tesbih gibi armağanlar verilmesi ki bunların okul sürecinde olduğu, çocukların okuldan alınarak götürüldüğünün altını çizmek lazım.”

    “ALEVİ ÖĞRETİSİ DOĞRUDAN DEMOKRASİYİ SAVUNURKEN, ALEVİ KURUMLARI TEMSİLİ DEMOKRASİYLE YÖNETİLİYOR”

    Alevi öğretisinin tam anlamıyla doğrudan demokrasiyi savunurken, Alevi kurumlarının temsili demokrasiyle yönetildiğine dikkat çeken Taş, “Bugün meclis gibi. Gönderiyorsunuz vekilleri sizin adınıza karar veriyor, adım atıyor, oylamalara katılıyor ama sizin bu noktadaki görüşünüz, görüşünüzü soran yok. Alevi örgütlerinin öncelikle kendi modellerini gözden geçirmeleri gerekir. Alevi kurumlarının bu yönetim tarzını değiştirmeleri gerekir. Yani oturup, buradan Varto’daki cemeviyle ilgili yorum yapmamaları gerekir. O yorumu gidip Varto Cemevi’nin önünde yapmaları gerekir. ‘Biz Dersim’deki şu cemevinin yanındayız, onu ezdirmeyiz’ deyip 2 gün sonra o cemevini unutmamanız lazım. Belki bütün sorunların başı, istisnaları tenzih ederek söylemeliyim ki, Alevi kurum yöneticilerinin, Alevi mücadelesini dava olarak içselleştirememeleri, görev süreci bitince mücadelen ellerini eteklerini çekmeleridir’ diye konuştu.

    “ETE KEMİĞE BÜRÜNMÜŞ BİR STRATEJİK EYLEM PLANI GÖRMEDİM”

    Attila Taş, AKP’nin Alevilere uyguladığı politikalar karşısında Alevi kurumlarının, Alevi toplumunun yapması gerekenleri ise şöyle anlattı:

    “İlk olarak Alevi kurumları oturup ‘Bizde ne çağ dışı kaldı, acaba neyi eksik yapıyoruz? Modernize etmemiz gereken şeyler nedir? Yeni dünyada yeni örgütlenme modelleri nelerdir?’ diye tartışmalı. Sosyal medyada Alevi kurumlarının sayfalarına bir bakalım, profesyonel değil, takipçileri neredeyse yok gibi. İnternet sayfalarına bakalım. Bomboş, yani belki bir yıl önce güncellenmiştir. Alevi örgütleri sosyal medyada bile örgütlenmenin derdinde değil. İkincisi genç, genç, genç, kadın, kadın, kadın. Bunlar yoksa yoksunuz zaten. Görünenden de yok. Neden yok bunlar?

    Alevi kurumlarının ilk yapması gereken bir an önce kendilerini sahaya atmalarıdır. Cemevi Başkanlığı kurulmasının konuşulmaya başlanması çok uzun zaman oldu? Ben ete kemiğe bürünmüş bir stratejik eylem planı görmedim. Ete kemiğe bürünmüş bir eylem de görmedim. Yani ‘biz Cemevi Başkanlığı’na karşı şu eylem planıylarıyla itirazımızı yapacağız, süreklilik arz eden, kesintisiz şu eylemleri hayata geçireceğiz’ diye bir adımlarını görmedim.”

    Devrim FINDIK – Melisa ŞAHİN/İSTANBUL

  • Alevi yazarlar, Esat Korkmaz’ı anlattı: İlkeliydi, üretkendi, mücadeleciydi- VİDEO

    Alevi yazarlar, Esat Korkmaz’ı anlattı: İlkeliydi, üretkendi, mücadeleciydi- VİDEO

    PİRHA – Araştırmacı-Yazar Esat Korkmaz’ın Hakk’a yürümesinin ardından, Alevi yazarlar, gazeteciler, kurum temsilcileri PİRHA’ya konuştu. Alevi aydınlar, Esat Korkmaz’ın Alevi toplumunda emeğinin büyük olduğuna dikkat çekerek, yokluğunun toplum için büyük bir kayıp olduğunu ifade ettiler. 

    Araştırmacı-Yazar Esat Korkmaz’ın Hakk’a yürümesi büyük üzüntü yarattı. 29 Temmuz Cumartesi günü saat 12.00’de Şahkulu Sultan Dergahı’ndan Hakk’a uğurlanacak olan Korkmaz için Alevi Yazar Ayhan Aydın, Alevi Bektaşi Federasyonu Eski Genel Başkanı ve Yazar Ali Balkız, Gazeteci ve Alev Yayınları Yöneticisi Ahmet Koçak, Yazar Erdoğan Aydın, Gazeteci Attila Taş ve Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, Esat Korkmaz’ın Hakk’a yürümesine ve tanık oldukları yaşamına dair PİRHA’ya konuştular.

    “ESAT KORKMAZ GİBİLER BU ÜLKENİN ŞANSIDIR”

    Yazar Ayhan Aydın, “Esat Korkmaz bize çok şeyler vermiştir” diyerek şunları kaydetti:

    “Sosyalist devrimci bir geçmişi olduğunu biz biliyoruz, zorlu yıllardan geçtiğini, hapishanelerde kaldığını, işkencelerden geçtiğini de biliriz. Bunları dile getirmezdi ama yazılarıyla geçmişin tanıklıklarıyla, kafa tutan günleriyle sayısız eserlerinde biz bunların izini sürebiliyoruz. Aleviliğin- Bektaşiliğin temel değerlerini değer bildi, öğretilerini öğreti bildi. Yorumu, görüşleri farklıydı ama hiçbir zaman ahlaki değerler bakımından köklerinden koparmadan ruhunu zedelemeden Aleviliğin, Bektaşiliğin öz değerlerini bize taşımıştı bir düşünür edasıyla. Esat Korkmaz bize çok şeyler vermiştir. Vadilerimizde, ovalarımızda, dağlarımızda onun o güzel çalışmaları, Alevi Bektaşi varlığı yaşadıkça yaşayacaktır. Ormanlarımızı kesiyorlar, su kaynaklarımızı kurutuyorlar. Bizi Şii-Sünni otoriteler içerisinde eritmek istiyorlar. İşte Esat Korkmaz gibiler bu ülkenin şansıdır, ses bayrağıdır. Dolayısıyla onun yazdığı eserler geleceğe emanettir, selam olsun diyorum O’na. Doksanlı yıllardan bu yana bitmez tükenmez bir dostluğumuz vardı. Anısı anımız, yolu yolumuzdur. Her zaman içinde üretenden yanaydı, yaratandan yanaydı güzel bir insandı.”

    “DAHA ÇOK ÜRETECEĞİ ŞEYLER VARDI”

    Alev Yayınları Yöneticisi Ahmet Koçak da, Korkmaz’ın daha çok üreteceği şeyler vardı diyerek şunları söyledi:

    “Esat abi ile yaklaşık 30 küsür yıldır tanışıyorum. Doksanlı yılların başlarında tanışmıştım. O günden bugüne dostluğum ilişkim sürekli devam etti, son anına kadar devam etti. Benim nezdimde Esat Korkmaz ilkeli, savunduğu değerlerin arkasında duran, sonuna kadar eleştirilere açık ama doğrularından da elinden geldiğince taviz vermeyen bir kişilik bir kimlikte bir insandı. Yıllardır hep şunları söyledik, sanatçılarımız, ozanlarımız, aydınlarımız, gazeteciler üreten insanlara yaşarken değer verelim. Biz yaşarken değer vermesini bir türlü bilmiyoruz. Son bir ay içerisindeki durumu biraz daha ağırlaşmıştı. Özellikle son bir haftadaki aşamasında da ağrısız sancısız geçirdi ve aramızdan ayrıldı. Tabi çok üzgünüm. Yani daha çok üreteceği şeyler vardı.”

    “HEPİMİZ İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR KAYIP; HALK ADAMIYDI”

    Yazar Ali Balkız ise Korkmaz’ın alçak gönüllü olduğunu dile getirerek şunları kaydetti:

    “Öyle burnu havalarda olan aydın tiplerinden değildi. Halk adamı idi aynı zamanda. Hiç yorulmadı. Olanak bulduğu her yerde ve zamanda gençleri başına topladı. Onlarla felsefe konuştu, Alevi tarihini konuştu, zahirliği konuştu. Kimiz, nereden geliyoruz, nasıl geldik bugüne? Bugün neyiz, nereye gidiyoruz? Sorularını yanıtladı gençlerle birlikte. Böyle bir öğretmenlik yanı da vardı yazarlığının dışında. Hepimiz için çok büyük bir kayıp. Sadece Aleviler için değil. Gerçeği arayan her kesim için önemli bir kayıp. Ama bize bıraktığı eserler de tesellimiz olsun. Güle güle gitsin yolu açık olsun. Devri daim olsun, devri daim olmanın gereği olarak da geri dönsün. Fazla bekletmesin bizi. Saygıyla, sevgiyle anıyorum, Esat Korkmaz’ı.”

    “ALEVİ DÜNYASI İÇİN BÜYÜK BİR KAYIP”

    Yazar Erdoğan Aydın, “Biz arkadaşlarının hizmet ettiği kurumların, hayatlarına bir şekilde dokunduğu, işte ajansların, televizyon kurumlarının da bu sorumluluk üzerinden daha çok şey yapması gerekir” diyerek Korkmaz’ı şu sözlerle andı:

    “Esat benim çok sevdiğim, değer verdiğim, kendisinden çok şey öğrendiğim, hem insani anlamda, hem siyasi anlamda hem de Alevilik bilinci ve mücadelesi anlamında kendisinden gerçekten çok şey öğrendiğim, benim için çok özel yerde, çok kıymetli bir insandı. Hayatı ilk gençlik döneminden, üniversite yıllarından beri sosyalizm için mücadelede geçmiş, kararlı, inatçı, değer verdiği değerler adına hiçbir dönem çabayı, mücadeleyi kendi kendini onarmayı, aşmayı ihmal etmemiş bir insan. Böyle birden bire onu kaybetmiş olmamız hayatımda da, eminim ki son on yılları boyunca çok büyük katkı verdiği Alevi dünyası açısından da hissedilecek büyük bir kayıp olacaktır. Yani ben de yeni duydum ve her zaman çok sağlıklı, çok dinamik, yaşını göstermeyen, yaşına göre her zaman çok genç duran o hali aklıma geldikçe inanmakta da zorlanıyorum. Ama ne yazık ki kaybettik sevgili Esat Korkmaz’ı. Son otuz yıl boyunca ağırlıklı enerjisini Alevi kimliğinin hak mücadelesine, Aleviliğin ne olup ne olmadığına, Alevi tarihinin nasıl şekillendiğine yoğunlaştırmış bir insandı. Bu konuda gerçekten çok önemli katkılar çabalar sergiledi. İnanın ne diyeceğimi bilemiyorum. Kişisel olarak da çok çok üzgünüm, özellikle ölüm haberini duyunca son altı aydır niçin haberleşmedik? Niçin birbirimizi görmedik diye ayrıca vicdan azabı çekiyorum. Eminim ki varlığı, ruhu o anıları devri daim olacak ve aramızda yeniden güzel şeyler olarak, üretken şeyler olarak yaşamaya, kendini hissettirmeye devam edecek. Biz arkadaşlarının, hizmet ettiği kurumların, hayatlarına bir şekilde dokunduğu, işte ajansların, televizyon kurumlarının da bu sorumluluk üzerinden daha çok şey yapması gerekir diye düşünüyorum. Bu soruşturmayı yapıyor olmanız nedeniyle de Pir Haber’e de ayrıca kişisel olarak teşekkür ediyorum. Başımız sağ olsun. Devri daim olsun. Anısı eserleri, çabası, dostu aramızda daha çok yaşasın diliyorum.”

    “MÜCADELE AZMİ BENİ ÇOK ETKİLEMİŞTİ”

    Gazeteci Attila Taş ise, Nefes Dergisi’nde Alevilikle alakalı ilk yazısını Esat Korkmaz’ın yayınladığını söyleyerek şunları dile getirdi:

    “Esat Hocamın benim için paha biçilmez önemi şuydu: O gerçek bir aydın ve gerçek bir entelektüel idi. Alevi dünyasına bol gelen bir gömleği vardı. Aleviliği doğru anlamak, doğru tanımlama noktasındaki ısrarı, bu ısrardaki tavizsizliği, mücadele azmi beni çok etkilemişti. Derin bir felsefi birikimi vardı Esat Hoca’nın, sadece Alevi Bektaşi araştırmaları üzerinde değil elbette. Araştırmalarındaki felsefi derinlik çok değerli. Şu anda piyasada Alevi Bektaşi kitapları yazarları, araştırmacıları dediklerimize baktığımızda bir çoğunun beş tane kitabı okuyup o kitaptan çıkardıkları özetle bir kitap yazdığını görüyoruz. Çok büyük bir kayıp oldu Esat Hoca. Yani gerçekten söyleyecek bir şey bulamıyorum, çok değerli bir insandı. Kısaca şunu söyleyeyim, Aleviler erenler kervanından bahsediyorsa, Yol’a hizmet edenler kervanından bahsediyorsa o yolun başına konulacak ilk isimlerden biridir Esat Korkmaz. Çok çok büyük bir kayıp. Bu kayıp aynı zamanda Alevi asimilasyonunun hızla ilerlemesine de maalesef bir katkı sunacak. Çünkü Esat Hoca gibi gerçekten mücadeleci, asimilasyona karşı mücadele eden, Yol’u rayından çıkaranlara karşı böyle mücadele eden bir başka aydın, bir başka entelektüel bulunabilir mi? Hiç sanmıyorum.”

    Pir Hasan Kılavuz ise, “Aramızdan ayrıldı, uğurlar olsun ama unutmayacağız. Çalışmalarını işledikçe unutmayacağız. Devri daim olsun. Yıldızlar, ışıklar içinde uyusun” dedi.

    Devrim FINDIK / İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    > Yazar Esat Korkmaz Hakk’a yürüdü

  • Gazeteci Attila Taş yazdı: Ahmet Kaya: Yitik ülkenin bam teli

    Gazeteci Attila Taş yazdı: Ahmet Kaya: Yitik ülkenin bam teli

    PİRHA- Gazeteci Attila Taş, “Ahmet Kaya: Yitik Ülkenin Bam teli” başlıklı yazısında, sanatçının köyden kente gelişini, ilk bestesini, devrimcilerle tanışmasını, magazinciler derneği ödül gecesinde yaşadıklarını ve sonrasını kaleme aldı. 

    Gazeteci Attila Taş, Sanatçı Ahmet Kaya’nın ölüm yıldönümü nedeniyle “Ahmet Kaya: Yitik Ülkenin Bam teli” başlıklı bir yazı yazdı.

    Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi yeni e dergisinin kasım sayısında yayınlanan  Taş’ın yazısı şöyle;

    “Kanatsız bir kuştur sürgün, yüzyıllardır yurduna bakıp duran bir adım gibi uzaktan. Kanatsız bir kuştur Ahmet Kaya da, 1957 yılının 28 Ekim günü Malatya’da başlayıp, 16 Kasım 2000 yılı Paris’te soluklanan. Kibirli bir akşam vaktinin hor gördüğü sabah; geceye boğulan ülkenin “şafak türküsü”…

    Henüz kanatlanmadan daha acıların yurduna, daha babanın Sümerbank mensucat fabrikasında işçi olduğu bir ailenin beşinci çocuğu iken müzikle ilk tanışması babasının 6 yaşında aldığı bağlamayla olacak, bu tanışma okuldan geri kalan zamanlarında plak ve kaset satan bir dükkânda çalışmaya başlamasıyla sıkı bir dostluğa dönüşecekti; “6 yaşında bağlama çalmaya başladım: Hasbelkader rahmetli babam küçükken bana böyle bir saz almıştı, üzerine de vesikalık bir resmimi yapıştırmıştı. O zaman başladım ve ondan sonra da bir daha iflah olmadım.”

    İLK BESTESİ ÇOK SEVDİĞİ BAŞAR AĞABEYİ İÇİN

    9 yaşında babasının çalıştığı fabrikanın işçilerinin düzenlediği işçi bayramı gecesinde sahneye çıkan Ahmet Kaya hatırladığı ilk bestesini 68 kuşağı gençlerinden biri olan, ‘vosvogen’ marka bir minibüsle dolmuşçuluk yapan çok sevdiği Başar Ağabey’i için plakçıda çıraklık yaparken yapacaktı. Bir gün sokak ortasında aniden polis tarafından tutuklanıp götürülen Başar’ın durumuna çok üzülen Ahmet’in, “vosvogen alıcam, adını Başar koyucam” diye başlayan bestesi yüzlerce şarkılık bir repertuarın ilk kalp atışı olacaktı.

    KENDİNİ ŞEHRE KABULLENDİRMEK…

    Bir yazgı değildir elbet, kanatsız kuş olmak. 1972 yılında İstanbul’a göç edip Kocamustafapaşa’ya taşınır aile; Ahmet de çeşitli işlerde işportacılık ve çıraklık yaparken büyük şehre taşınmanın tüm sıkıntılarını daha ilk dakikadan itibaren ciğerlerine kadar hissedecek; konuşması, giyimi ile kendini şehre kabullendirmek için çabalarken ‘kaybedecek bir şeyi olmayanların’ öfkesi o yıllardan başlayarak sanatsal tavrında kendini gösterecekti.

    “Dilleri başkaydı, tavırları başkaydı. Onlar gibi konuşmaya çalışıyordum. Mesela terziye gidip onlar gibi pantolon falan diktirmeye başlamıştım; terzinin yaptığı pantolonlarımın üzerime uymadığını görüyordum, onlara yakışıyordu bana yakışmıyordu. Bir kız vardı bizim okulda, bir gün gittim dedim ki ya senle konuşsak bi 5 dakika, yani kaçıyorsun, iki tane laf edek. Bana rica ederim dedi, öyle bir ağırıma gitti ki. Yav dedim, yav ben de sana rica ederim. Ben o zaman rica ederimin anlamını bilmiyordum, yani bunu bir küfür gibi zannettim biliyor musunuz”

    DEVRİMCİLİKLE, DEVRİMCİLERLE TANIŞMASI

    İstanbul’la beraber devrimcilikle de bu yıllarda tanışacak; bu tanışma O’nu ‘bir başka dünya arayıcıları’nın bir neferi yapacaktı: “Okul aralarında bir dükkanda plakçılık yapıyordum. Oraya uzun saçlı İspanyol paçalı insanlar geliyordu. İlk önce çok komiğime gidiyordu bunların giyimleri kuşamları, sonradan bunların devrimciler olduklarını anladım. O kadar sevimli, o kadar sıcaktıkiler. Yani bana hayatımda ilk defa “oğlum git şunu getir, lan bunu getir” falan muhabbetin dışında “merhaba arkadaş Ruhi Su’nun plağı geldi mi” diyen ilk insanlar olarak onları tanımıştım.”

    16 yaşında afiş asmaktan hapse atılmasıyla ‘taçlanan’ devrimci çalışmalara artık bağlamasıyla da katılarak, çeşitli dernek, sendika ya da öğrenci kuruluşlarının düzenlediği ‘Devrimci Geceler’de, dönemin âşıkları ve sanatçılarıyla birlikte sahneye çıkmaya başlayan Ahmet, bağlamasını öfkeyle çalıp devrimci marşlar ve türküler söylerken, diğer yandan halkın somut ve yaşamsal taleplerine yanıt olabilmek amacıyla onlarla dayanışmaktan geri kalmayacaktır. Besteleriyse o güne kadar yapılmış hiç türe benzemiyor, kimileri tarafından garipseniyordu. Bağlamayı döver gibi çaldığı için Ruhi Su’dan da azar işitecek, ama o “bağlama böyle de çalınır” diyerek gür ve öfkeli sesini hiç kimseden esirgemeyecekti.

    ALBÜMÜN TOPLATILMASI VE KONSER YASAĞI

    Uzun uğraşlar sonucu 1985 yılında Ağlama Bebeğim isimli albümü yayımlanır yayımlanmaz gözaltına alınacak, mahkemede hâkim,“Ağlama Bebeğim” şarkısındaki “Çok uzakta öyle bir yer var, o yerlerde mutluluklar” sözlerine takılmıştır. O güzel yerlerin nereler olduğunu soracaktır Ahmet’e!
    Aynı yıl ‘Acılara Tutunmak’ adlı albümü yayımlanan Ahmet Kaya’yı geniş kitlelerle buluşturan albüm ise bir idam mahkumu olan Nevzat Çelik’in annesine yazdığı şiirden yola çıkan Şafak Türküsü’dür. 1986 yılıdır ve yüz binler haklarında karar verilmeden yıllardır hapishanelerde mahkemelerinin bitmesini beklemektedir. Hapishane önleri ağlayan anneler ve babalarla doludur. Adına özgün müzik denilen yeni bir tür ya da devrimci arabesk diye sınıflanan yeni bir akım listeleri sallamaya başlamıştır artık.

    Ama işitsel ve görsel hiçbir medya organında duyulmuyor, görülmüyor; şarkıları çalınmıyor, adı bile anılmıyordu. Albümleri birçok ilde toplatılıyor, konserleri yasaklanıyor, hakkında onlarca yıl istenen davalar açılıyordu. Yasaklar katarına 1994 yılında çıkardığı ve 2.800.000 bandrolle satış rekoru kıran ‘Şarkılarım Dağlara’ albümü de eklenecek, albümde yer alan ‘Özgür Çağrı’ isimli şarkıda geçen “Abin bir gün dağdan döner, sarılırsın yavrucağım” gibi sözler nedeniyle albümü toplatılacak, konser vermesi yasaklanacaktı.

    ÖDÜL TÖRENİNDE LİNÇ

    10 Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde yılın en iyi sanatçısı ödülünü alırken yaptığı konuşmada: “Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum” diyecek ve salondakilerin bir kısmınca linç edilmeye çalışılacak, 11 şubat günü çıkan gazeteler ve televizyon kanalları da Ahmet Kaya’yı hain ilan edecekti.

    DAVALARIN AÇILMASI VE HAPİS CEZASI

    Bu olayın hemen sonrasında Ahmet Kaya’nın 1993 yılında Berlin’de Kürt İşadamları Derneği’nin düzenlediği bir gecede verdiği iddia edilen konsere ilişkin mahkemeye asla sunulmayan ve sahne arkasında Türkiye topraklarının bir kısmını Kürdistan olarak gösteren Ahmet Kaya konseri fotoğrafının Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanması üzerine “yardım ve yataklık ve halkı ırk farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği” savıyla hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde toplam 10.5 yıl ağır hapis istemiyle iki ayrı dava açılacak ve gıyabında toplam 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırılacaktır. Oysa Ahmet Kaya o tarihlerde yurtdışında bile değildir, görüntülerin düzmece olduğu ortaya çıksa da üzerinde baskı artarak devam edecektir.

    O, bir ülkenin bölünmesini değil, daha da birleşmesini ve tam demokratik bir cumhuriyette her ırktan insanla, kardeşçe, bir arada yaşamak istediğini anlatmaya çalışsa da, söyledikleri hiçbir mecrada yer bulmaz.

    Yurt dışına çıkma yasağının kaldırılması başvurusunun kabulü üzerine turne için yurt dışına giden Ahmet Kaya’nın aslı astarı olmayan haberlerle açılan her davayla yurduna dönme isteği fiilen ve hukuken imkansızlaşacak, 16 Haziran 1999 günü yurt dışına giden Ahmet Kaya, bir daha sevgili ülkesine dönemeyecekti.
    “Bak gözüm, ülkemin insanlarına selam götür ve söyle onlara: Bir kere de benim için baksınlar pencereden gökyüzüne; ama ne olur, unutma da söyle, bir kerecik de olsa benim gözlerimle baksınlar, tıpkı Mecnun’un Leyla’ya bakışı gibi.”

    BİR DAHA DÖNEMEDİ

    Ahmet Kaya çok sevdiği ülkesine bir daha dönemedi, ağzından çıkan Kürt sözcüğü yüzünden taammüden cinayete kurban gitti Ahmet. Yurdundan çok uzakta, henüz kırk üç yaşında bunca haksızlığı kaldıramadı kalbi ve “Hoşçakalın Gözüm” dedi bir gece yarısı. Gece yarısı…

    O ödül töreninde katlinin fitilini ateşleyen pespayeliği hoyratlığı bir gece yarısı gibi çöküverdi üzerine güzel ülkemin. Yakınında soluklandığı Yılmaz Güney gibi sürgünde ölüme mahkum edilen onca yiğit ve güzel insanın yıllar yılı kursağımızda takılı kalan acısıyla derdest edildi ömrümüz. “Acılardan arta kalan” bir şey yok nicedir, nicedir içten içe dumanı üstünde bir hatıra ormanı ömrümüz. Bitsin bu geceden efkarlı karanlık. Acılarla bezenmiş takvim yapraklarından devşirilmesin hatırası artık yitik ülkenin.
    Artık “acı çivilenmesin içimize”*
    *Gülten Kaya”

    yeni e dergisi kasım sayısından alınmıştır

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Gazeteci Attila Taş: Alevileri kim asimile ediyor?

    Gazeteci Attila Taş: Alevileri kim asimile ediyor?

    PİRHA- Gazeteci Attila Taş, Alevinet.com’da yazdığı “Alevileri kim asimile ediyor?” başlıklı yazısında, Alevileri sadece devletin değil, Alevi kurumlarının, bazı dedelerin de asimile ettiğini vurguladı. Özellikle Hakk’a uğurlama erkanlarında yaşanan asimilasyona dikkat çeken Taş, “Uzayıp giden daha birçok içler acısı örnek var ortada; bir de bunları umursamayan ya da siyaseten sesini çıkarmayan ama dışarıya da “bizi asimile ediyorlar” diye sızlanıp duran dedeler ve Alevi kurumları!” ifadelerini kullandı. 

    Gazeteci Attila Taş, “Alevileri kim asimile ediyor?” başlığıyla bir yazı yazdı.

    Taş, “Sistemin Aleviliği yok etmek konusunda kararlı ve tutarlı ısrarı yüzyıllardır hiç aksamadı. Yok etmeyi çağın zorunluluğundan fiili durum olan inancın kendisini, Aleviliği yok etmeye evirip, kendine benzeştirmeye çalışarak yani asimile ederek yapmaya sıvandı. Zorunlu din dersleri bunun en önemli enstrümanlarından biri idi. Bu nedenle asimilasyona itirazının da en önemli figürü oldu” dedi.

    “Asimilasyon. Bu sözcük alelade bir sözcük değil elbette; son derece zararlı, ölümcül bir virüsten bahsediyoruz toplumsal yapılar için!” diyen Taş, “Asimilasyon deyip duruyoruz, devlet mi sadece, Alevileri kim asimile ediyor?” diye sordu ve örneklendirerek anlattı.

    İşte Gazeteci Attila Taş’ın Alevinet.com’da yayınlanan yazısının tamamı:

    “Yeni eğitim öğretim yılının başlamasına günler kala kimi Alevi kurumlarının zorunlu din derslerine itirazlarını konu edinen haberler yer aldı Alevi medyasında.

    Devletin, ulusal medyanın ve görünen o ki birkaç kurum haricinde Alevi kurumlarının büyük çoğunluğunun da artık umursamadığı zorunlu din dersi itirazlarının nedeni asimilasyon kaygısı! (Bugünkü umursayamama ya da teslim olma durumu sadece devletin tutumu değil, Alevi kurumlarının geçmiş yıllardaki eylem tarzlarının da bir sonucudur; ancak bu başka bir yazının konusu.)

    “SİSTEMİN ALEVİĞİLİĞİ YOK ETMEK KONUSUNDA KARARLI ISRARI YÜZYILLARDIR HİÇ AKSAMADI”
    Devletin adı ve yönetim tarzı değişse de kimi etnik ve inançsal tavrı neredeyse yüzyıllardır hiç değişmedi. Alevilik de birçok inançsal ve etnik grup gibi bu sistemin kanserli hücrelerinden biri olarak görüldü! Sistemin Aleviliği yok etmek konusunda kararlı ve tutarlı ısrarı yüzyıllardır hiç aksamadı. Yok etmeyi çağın zorunluluğundan fiili durum olan inancın kendisini, Aleviliği yok etmeye evirip, kendine benzeştirmeye çalışarak yani asimile ederek yapmaya sıvandı. Zorunlu din dersleri bunun en önemli enstrümanlarından biri idi. Bu nedenle asimilasyona itirazının da en önemli figürü oldu.

    “ASİMİLASYON: ZARARLI, ÖLÜMCÜL BİR VİRÜS”

    Asimilasyon. Bu sözcük alelade bir sözcük değil elbette; son derece zararlı, ölümcül bir virüsten bahsediyoruz toplumsal yapılar için! Yerli yerinde ve bilinçli kullanıcının elinde nükleer güce eşit bir tahribatı var kültür üzerinde. Bu gücü nedeniyle karşıtlarının da kararlı ve tahammülsüz olması; nereden gelirse gelsin dik durabilmesi gerekir, yoksa yıkım kaçınılmazdır. Ciddiyet ister.

    Henüz birkaç gün önce bir cemevi başkanı zorunlu din dersleri çerçevesinde bu asimilasyon kaygısını dile getiren bir basın açıklaması yaparak, “din derslerinde çocuklarımız asimile ediliyor” endişesini dile getirdi.

    Haklı mı, şüphesiz; yapılan hukuka aykırı mı, kesinlikle; bu bir insanlık suçu mu, tartışmasız!

    Burada duralım ve kaseti başa saralım: Asimile ediliyoruz!

    Basın açıklamasıyla asimile ediliyoruz diyerek tepkisini dile getiren başkanın başında olduğu asimilasyon karşıtı kurumun işleyişine bu ciddiyet ve kararlılığın elzemine atıf yaparak çevirelim kameramızı:

    Örnek olarak cenaze erkanına* bakalım. (ki Yol’da bu isimde bir erkan yok; ancak birçok cemevi bu tabiri kullanıyor!) Sırtını canlara dönen, takke ve cüppe giyimiyle imamdan bozma bir zatın öncülüğünde insanların cemal cemale değil safa dizildiği, yarı Arapça yarı Türkçe tekbirlerle mümin, ahiret, cehennem, kıyamet, melek, sırat köprüsü gibi Alevi erkanında yeri olmayan sözcüklerden dem vurulup, ellerin göğe açıldığı, ölmenin olmadığı Alevilik’te “her canlı mutlaka ölümü tadacaktır” denilerek Yol’un ve Pirlerin öldürüldüğü, kadının alanın içine alınmadığı, sürekli tövbe dilenilen, araya da Alevi olduğu belli olsun diye 12 İmam ve Hz. Ali sözcüklerinin serpiştirildiği ne Aleviliğe ne de başka bir inanca ait olan tuhaf bir tören bu. (Bu ve benzeri yersiz, yurtsuz uygulama birçok cemevinde yapılıyor.)

    “DEVLET Mİ SADECE, ALEVİLERİ ASİMİLE EDİYOR?”

    Asimilasyon deyip duruyoruz, devlet mi sadece, Alevileri kim asimile ediyor?

    Bu cenaze töreninin yanı sıra genel olarak Alevi kurumlarına ve kurumların geneldeki uygulamalarına çevirelim bir de kameramızı:

    Felsefesinin temeli olan aklı ve bilimi hurafelere kurban ederek Aleviliği şekilden ibaret, kuru gerici, ortodoks bir inanç haline getiren; gülbenk yerine dua, can yerine mümin-mümine, canlar yerine cemaat örneğinde olduğu gibi kendi inanç dilini öldüren; cemde kadın erkeği ayıran; Arapçayı inancın anadili yapan; imsakiye ile oruç açan; cemde kadına başörtüsü dayatan; ramazanda bayramında cem yapan;  iftar yemeği veren; canlara el açtıran; daha 10 yaşına gelmemiş kız çocuklarına semahta ‘etek giy’ baskısı yapan; Aleviliği Şii misyonerlerin bastırdığı kitaplarla çocuklara öğreten bi dolu cemevi var.

    Soralım tekrar, Alevileri kim asimile ediyor?

    Uzayıp giden daha birçok içler acısı örnek var ortada; bir de bunları umursamayan ya da siyaseten sesini çıkarmayan ama dışarıya da “bizi asimile ediyorlar” diye sızlanıp duran dedeler ve Alevi kurumları!

    Haydi elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin bu soruya; sadece devlet mi!

    Gerçekten, Alevileri kim asimile ediyor?

    *Cenaze: Ölü, ölmüş kimse demektir. Oysa Alevilikte ölmek yoktur, bu nedenle cenaze sözcüğü kullanılamaz. Cenaze erkanı sözcüğü de bu anlamda Yol’da bir karşılığı olmayan devşirme bir tabirdir. Israrla kullanılması niyet göstergesidir. Yol’daki karşılığı Hakk’a uğurlama erkanıdır.”

    PİRHA/ İSTANBUL

  • Yılmaz: ‘Çirkin’lerin En Güzeli

    Yılmaz: ‘Çirkin’lerin En Güzeli

    PİRHA – Gazeteci Attila Taş, “Halkın sanatçısı, halkın savaşçısı demektir. Savaşçılar ölür, fakat onların yarattığı birikimler, onların bıraktığı sağlıklı miras, çok sonralara ulaşacaktır” diyen Yılmaz Güney’in doğum gününde bir yazı kaleme aldı.

    Gazeteci Attila Taş, Çirkin Kral Yılmaz Güney’in doğum gününde ‘Yılmaz: ‘Çirkin’lerin En Güzeli’ başlıklı bir yazı kaleme aldı. Taş, Alevinet’e yazdığı yazıda “İnsan olma derdinin gardaşı, Krallar Kralı, Baba’sı, Arkadaş’ısın; dünya döndükçe. Dünya döndükçe Yol’u, Umut’usun!”  sözleriyle andı Çirkin Kral’ı.

    “Belkim bir kertenkeleydim
    Piç edilmiş bir yağmurun serini
    Bir güzelin çirkiniydim
    çirkinlerin en güzeli”

    Can Yücel Belkim Bir Kertenkeleyim adlı şiirini ruhuma her üflediğinde kendine yakıştırdığı tabirle Çirkin Kral gelir aklıma, çirkinlerin en güzeli Yılmaz Güney.

    Çirkin Kral!

    Tarık Dursun’un Milliyet için Yılmaz Güney’le yaptığı bir röportajda doğar Çirkin Kral lakabı. Sinemada iddialı olan Yılmaz, “Bir gün bu Yeşilçam’ın kralı olacağım!” deyince Tarık Dursun “İyi ama, Yeşilçam’da zaten bir kral var,” der ve ekler,  “Üstelik senden çok daha yakışıklı. Verir mi sana krallığı?”

    Yılmaz tüm inanmışlığıyla cevap verecektir:
    “Olsun! Ben de çirkin kral olurum ağabey!”

    Başrolünde oynadığı, aynı zamanda senaryosunu yazıp, yönetmenliğini de yaptığı Yarın Son Gündür filmindeki;

    -“Mızıka çalmasını öğreneceğim. Belki de artiz olurum, beni Yılmaz Güney’e benzetiyorlar.
    -Yok canım sen o kadar çirkin değilsin”
    repliğinin  yanı sıra, yine bir başka röportajında;

    “Ayhan (Işık) Ağabey kesme şeker gibi düzgün bir kralsa, ben de çirkin kralım. O güzelse, ben de çirkinim Aga’cım. O güzel kralsa, ben de çirkin kralım!” sözleriyle lakabına iyice sahip çıkacak ve bu sahipliği senaryosunu ve başrolünü üstlendiği 1966 yılında çekilen Çirkin Kral filmi ile iyiden iyiye pekiştirecektir.

    Yapımcı Nevzat Pesen’in “Yılmaz Güney’in suratı film yıldızlığı için hiç uygun değil, ondan olsa olsa kömürcü çırağı olur” dediği o Yılmaz, bir inanç ve mücadele adamı olarak yıldızdan da öte o krallığı kendi elleri ile söke söke alacak, yıllar sonra o krallığı da aşarak Türk sinemasının en büyük ismi olacaktır.

    Bütün bunları yıllar önce hesaplayarak, tüm zorluklara karşı karşın müthiş bir stratejiyle biçimlendirir Yılmaz Güney. Kafasındaki filmleri çekmek için tavizkar davranacak; kimilerinin ‘çöp’ olarak değerlendirdiği yazıp, oynadığı kimi zaman da yönettiği (avantür) filmlerin maddi ve manevi geri dönüşümleriyle çekeceği o filmlerin zeminini sağlamlaştırmaya çalışacaktır. Çirkin Kral lakabını dillendirmesi ve sıkı sıkıya sahip çıkması da bu stratejinin bir parçası olacaktır elbette.

    Bunun altı özellikle çizilmelidir; rastgele ya da şartların oluşturduğu bir figür değildir bahsedilen. Yıllar öncesine uzanırsak meramımız daha iyi anlaşılacaktır.

    Yıl 1954 ya da 1955. Yılmaz Güney henüz 17-18 yaşındadır. Adana’da bir meyhanede arkadaşları Nihat Ziyalan ve Özdemir İnce’yle sohbet ederken  “On yıl sonra bütün Türkiye, yirmi yıl sonrada bütün dünya tanıyacak bizi” diyen ve neredeyse on yıl, yirmi yıl sonrasını santim santim planlayan, büyük bir aksama da olmadan o yirmi yıl sonrasını hayatına kaydeden bir ‘inanç’ adamının ibret verici ve büyük bir hayranlıkla okunan hikayesidir Yılmaz Güney’in hayatı.Hiç şüphesiz sadece Türkiye’nin en iyi sinemacısı gelmemeli Yılmaz Güney deyince akla. Bir aktör, bir yönetmen olduğu kadar gibi iyi bir yazar, iyi bir edebiyatçıdan da bahis açılmalı aynı zamanda.

    Özdemir İnce, Öküz’ün 64.sayısında (Eylül, ’99) yer alan “Öykücü Yılmaz Güney” adlı yazısında bu ısrarımızı şöyle temellendiriyor; “Daha önce okumadıysanız, Ölüm Beni Çağırıyor isimli kitapta Yılmaz’ın on sekiz-on dokuz yaşlarında yazdığı öyküleri okuyunuz. Bu öykülerde o yaşlara özgü hamlıklar ve acemilikler kuşkusuz eksik değil. Ancak bu öykülerin 1990’larda değil, kırk yıl önce, henüz Marquez’ler, Borges’ler bu ülkede bilinmezken yazılmış olduklarını lütfen unutmayın! O zaman, benim bu yazılarda gördüğüm yazınsal dehayı siz de kolayca görebilirsiniz.“

    İlk romanı Boynu Bükük Öldüler’le 1972 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazanan Yılmaz Güney’den bahsediyoruz yani. Ve henüz yirmisine varmadan yazdığı Ölüm Beni Çağırıyor adlı ilk kitabında yer alan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsüne açılan davada sonucunda, kendi deyimiyle ne olduğunu dahi bilmediği komünizmin propagandasını yaptığı gerekçesiyle on sekiz ay ağır hapis, altı ay Konya’ya sürgün ve ömür boyu kamu haklarından men ile cezalandırılan Yılmaz Güney’den.

    İyi bir yazar olma hayaliyle çıkar yola Yılmaz Güney; “Bir süre sonra yolumu seçtim. Yazar olacaktım. Köyümü gösterecekler. ‘Yılmaz bu köydendir’ diyecekler” umuduyla. Çok da ayrı düşmez, durup dinlenmeden yazar. Hayatının büyük bir bölümünü hapishanelerde geçiren Yılmaz Güney’i ayakta ve diri tutan şey olur yazmak. “Gerek yazmak, gerekse sinema yapmak benim varlık nedenimdir. Bu gün verdiğim demokrasi mücadelesinin en temel araçlarıdır.” Makaleleri, denemeleri, öyküleriyle…

    Yılmaz Güney’in sanat hayatına dair en doğru tespitlerden biri olması nedeniyle  Tunca Arslan’ın, Papirüs’teki (Mart 2000, sayı 37) yazısından bir bölümü paylaşmakta büyük yarar var: “ Yılmaz Güney, çağdaş sanat tarihinde; yönetmen, oyuncu, senarist, yapımcı, öykü-roman yazarı olarak, üstelikte tüm bu uğraşların sosyalist devrimci kimliğiyle birleştirmeyi, ezilenlerin yanında kalmayı başararak yer alan biricik örnektir. İddia ediyorum, ikinci bir örnek daha yoktur.”

    Evet, Yılmaz Güney biriciktir ! Sahicidir.

    Hiç ‘rol kesmemiştir’.

    Yazdığı öykü ve romanlarında da bu sahicilik çıkar karşımıza, çevirdiği onca film, yazdığı bir o kadar senaryoda da. Umut’ta define arayan babası Hamit Çavuş’tur, çocukluk hevesi mandolin Baba’da yer bulur kendine, Urfa’da da bir otelde ateş edilen ayna Umutsuzlar’da Fırat’ın silahından çıkan kurşunla bir kez daha kırılır.

    Yani sanıldığı ya da ısrarla altı çizilmeye çalışıldığı gibi sadece bir ‘siyasi figür’ değildir Yılmaz Güney. Usta yazar Kemal Tahir’in  “Yılmaz Güney, gerçekten halktan yetişmiş, halkın bir şeyi nasıl görmek istediğini belki derin ilmiyle değil, yaşantısıyla bilen bir halk sanatçısıdır. Benim böyle sanatçılardan bir aydın olarak öğrenecek çok şeylerim olduğuna inanıyorum” dediği senarist, yönetmen, oyuncu, yazar Yılmaz Güney’dir.

    Evet, bir bilinç süreğidir Yılmaz Güney’in yolu. Agah Özgüç bu bilinçli yolculuğu şöyle anlatır; “Yılmaz Güney başlangıçta en çöp filmleri çekti. Bu çöp filmleri yaparak yeni bir dönem açtı. Bu filmlerde ilginç diyaloglar vardı. En kötü filmlerinden itibaren seyirci desteğine sahip oldu. Bir halk filmcisidir. Halkın içinden gelmiştir. Halkını en iyi tanıyan filmcidir. Bir noktadan sonra (Hudutların Kanunu, Seyyit Han: Toprağın Gelini, Umut ) aydınları da destekçileri arasına kattı. Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Semiramis Pekkan ve Filiz Akın’ın filmlerini kaçırmayanlara bu kadın oyuncularla film çevirerek kendisini tanıtması da akıllıcaydı. Yılmaz Güney kendi aklıyla, kendi bilinciyle kendi kendini yaratmıştır.”

    Kendisinden yardım isteyen dansözü pavyonu basarak kaçıracak kadar gözü kara; gardaş, babam gibi sözcüklerle bezeli sohbeti ile samimi; hiç tanımadığı biri için günlerce kederlenecek kadar yufka yürekli bir kraldır O.

    Varoluşunu ve eylemliğinin nedenini özgürlük mücadelesine dayandıran; kendisinden başka herkesin üzüntüsünü üzüntüsü, acısını acısı yapan, dünyanın öbür ucunda, hiç tanımadığı bir insanın gözyaşı bile içini parçalayan, kedilere ağlayan, kuşların yasını tutan Yılmaz, merhametli kalbin, direngen aklın ve ölmeyen ruhun bu dünyanın bir parçasıdır artık, kim ne derse desin.

    İnsan olma derdinin gardaşı, Krallar Kralı, Baba’sı, Arkadaş’ısın; dünya döndükçe. Dünya döndükçe Yol’u, Umut’usun!

    “… Halkın sanatçısı, halkın savaşçısı demektir. Savaşçılar ölür, fakat onların yarattığı birikimler, onların bıraktığı sağlıklı miras, çok sonralara ulaşacaktır…”

    Çok Yaşa Yılmaz!

    https://alevinet.com/2020/04/01/yilmaz-cirkinlerin-en-guzeli/