PİRHA – Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İzmir Şubesi, Suriye’de Alevilere yönelik soykırım ve katliamlardan kaçarak Türkiye’ye sığınan ve Harran Geçici Barınma Merkezi’nde tutulan 24 Alevi sığınmacıyla görüştü. Avukatlar, sığınmacıların hukuki belirsizlik nedeniyle ciddi bir korku ve psikolojik yıpranmışlık yaşadığını belirterek, serbest bırakılmaları için gerekli hukuki başvuruların yapıldığını açıkladı.
Suriye’de özellikle Lazkiye ve çevresinde Alevilere dönük saldırıların artmasıyla birlikte çok sayıda Alevi, hayatta kalabilmek için ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bu kapsamda Türkiye’ye ulaşan Alevi sığınmacıların bir bölümü Harran Geçici Barınma Merkezi’nde tutuluyor.
Kamuoyuna daha önce yansıyan bilgilere göre, söz konusu sığınmacı grubun büyük çoğunluğu Suriye’nin Lazkiye kentinden deniz yoluyla Yunanistan’a geçmeye çalıştı. Ancak Yunanistan tarafından geri itilerek Türkiye’ye gönderilen sığınmacılar, Türkiye’ye girişlerinin ardından Harran Geçici Barınma Merkezi’ne alındı.
DAYANIŞMA ETKİLİ OLDU
Başta insan hakları örgütleri olmak üzere birçok kurum ve bireyin yürüttüğü dayanışma ve hukuki girişimler sonucunda, ilk etapta 22 kişiden oluşan Alevi sığınmacı grubunun Türkiye’den geri gönderilmesi engellendi. Süreç içerisinde gruptaki kişi sayısı 24 olarak netleşti.
ÇHD İzmir Şubesi’nden avukatlar Duygu İnegöllü ve Aytekin Aktaş, 17 Aralık’ta Harran Geçici Barınma Merkezi’nde tutulan 24 Alevi sığınmacıyla bir kez daha görüştü. Avukatlar, görüşmelerde temel ihtiyaçların önceki başvurular doğrultusunda büyük ölçüde karşılandığını aktardı.
“HUKUKİ BELİRSİZLİK PSİKOLOJİK YIKIMA YOL AÇIYOR”
Görüşmenin ardından konuşan Avukat Duygu İnegöllü, sığınmacıların yaşadığı en temel sorunun hukuki belirsizlik olduğunu vurguladı. Bu belirsizliğin ciddi bir psikolojik yıpranmaya yol açtığını ifade eden İnegöllü, daha önce uzun süredir Geri Gönderme Merkezi’nde tutulan bir müvekkillerinin iki kez intihar girişiminde bulunduğunu hatırlattı.
İnegöllü, “Harran Geçici Barınma Merkezi’nde tutulan müvekkillerimizi yeniden ziyaret ettik. Bir önceki görüşmede dile getirdikleri eksiklikler yetkililerin desteğiyle büyük ölçüde giderilmiş durumda. Ancak burada ne kadar süre tutulacaklarını ve haklarındaki sürecin nasıl işleyeceğini bilmemeleri, onları psikolojik olarak son derece yıpratmış durumda. Müvekkillerimizden biri, bir yıldan fazla süredir özgürlüğünden yoksun bırakıldığını ve bu süreçte iki kez intihara teşebbüs ettiğini anlattı. Bu hukuki belirsizliğin ve fiili tutma halinin sonlandırılmasını talep ediyoruz” dedi.
İnegöllü, sığınmacılar için Türkiye’de sponsorlar bulduklarını, taahhütnamelerin hazırlandığını ve serbest bırakılmaları için gerekli tüm hukuki girişimlerin sürdürüldüğünü de belirtti.
“KORKU VE BEKLENTİ İÇİNDELER”
Süreci başından bu yana takip eden Avukat Aytekin Aktaş da sığınmacıların yaşadığı ruh haline dikkat çekti. Aktaş,
“Suriye’deki Alevi soykırımından kaçarak gelen bu grubu ikinci kez ziyaret ettik. İki sığınmacıyla ise ilk kez görüşme imkânı bulduk. Temel ihtiyaçlarının büyük bölümü bugün itibariyle karşılanmış durumda. Bu konuda çaba gösteren görevlilere teşekkür ediyoruz” dedi.
Ancak belirsizliğin devam ettiğini vurgulayan Aktaş, “Barınma merkezinde kalan diğer tüm sığınmacılar gibi bu 24 kişi de ne kadar süre burada tutulacaklarını bilmedikleri için korku ve beklenti içindeler. Bir an önce serbest bırakılmak istiyorlar. Biz de bunun için gerekli yasal şartları oluşturmaya çalışıyoruz. Çalışabilecekleri ve barınabilecekleri yerleri ayarladık, ilgili başvuruları yaptık. Amacımız bu grubun derhal geçici barınma merkezinden çıkarılması, geçici kimliklerine kavuşmaları ve insanca koşullarda yaşamlarını sürdürebilmeleridir” diye konuştu.
PİRHA- Avukat Aytekin Aktaş, Madımak Katliamı Davası’nda uygulanan zaman aşımı kararının siyasi erkten bağımsız olmadığını söyledi. Aktaş, “Çok yönlü bir katliam var. Toplumsal muhalefetin, hukukun ve Alevilerin varlık hakkının katledilmesinden bahsediyoruz. Madımak davası özelinde bütün Alevi davalarında Alevi kamuoyuna ve hak mücadelesine destek olunması çok önemli bir yere sahip” diye konuştu.
33 aydın, sanatçı ve yazarın yakılarak katledildiği Madımak Katliamı’nın firari sanıkları Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş’ın yargılandığı davanın son duruşması 14 Eylül 2023 tarihinde Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Esas hakkındaki mütalaasını açıklayan savcı, kaçaklık durumunun zamanaşımı süresini etkilemeyeceğini ileri sürdü ve üç firari sanık hakkında zamanaşımı uygulanarak davanın düşmesini talep etti.
Savcının mütalaasının ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, firari sanıklar Murat Sonkur, Eren Ceylan ve Murat Karataş yönünden zamanaşımı gerekçesiyle davanın düşürülmesine hükmetmişti.
Avukat Aytekin Aktaş, ulusal ve uluslararası hukukun insanlığa karşı işlenen suç olarak tasnif ettiği Madımak Katliamı’nın sıradan bir cinayet olarak ele alındığı eleştirisini yöneltti. Madımak Katliamı Davası’nın firari 3 sanığının Alman istihbaratı ile ilişkilerinin ve firari sanıkların Alman hükümeti tarafından korunmasını ‘koz olarak kullanma’ şeklinde yorumlayan Aktaş, katillerin aynı akılla korunduğunu ifade etti.
“KONTRGERİLLA DESTEĞİYLE PLANLANAN BİR KATLİAM”
Madımak Katliamı’nın toplumsal muhalefeti sindirmek için kurgulanan ve kontrgerilla desteğiyle gerçekleşen bir katliam olduğunu vurgulayan Aktaş, “Bu katliam müstakil bir katliam değildir. Cumhuriyetten bu yana hem farklı toplumlar hem de Alevilere yönelik katliamlar silsilesi var. Madımak Katliamı bizler için ne ilkti ne de sondu. Aleviler için yakın tarihteki en büyük acıdır, katliamdır. Sivil faşistlerce, devlet kollukları tarafından yol verilen, en iyi ihtimalle ihmal yoluyla engellenmeyen 15 bin kişi tarafından göz göre 33 insanımız yakıldı. Bu kontrgerillanın desteğiyle gerçekleşen bir katliam. Büyük resimden bakınca; büyük bir toplumsal muhalefeti sindirmek için kurgulanan bir planın parçası olabilir” dedi.
“ALEVİLERİN VARLIK HAKKI KATLEDİLDİ”
Zaman aşımı kararı ile toplumsal muhalefet, hukuk ve Alevilerin varlık hakkının katledildiğini söyleyen Aktaş, şunları kaydetti:
“Bu katliamın makro siyasette de bir karşılığı var. Yine 90’lı yıllarda Kürtlere yönelik katliamlar çok sık yaşandı. Sivas Katliamı’na da dönemsel olarak kontrgerilla faaliyeti olarak bakmak lazım. Benzeri katliamlarda alışık olduğumuz üzere çevre illerden de getirilen 15 bin kişi var ve sadece 170’i tespit edilebiliyor. Sadece 67 kişi cezalandırılıyor. Dava 30. Yılını devirdi ve hukuk açısından garabet. Alay edilircesine sanıkların bulunmadığı, kırmızı bültenle aranan katliamın yakınındaki evinde eceliyle ölmesi, yurt dışında olduğu belirtilen sanığın cenazesinin Türkiye’de defnedilmesi gibi akılla izah edilemeyecek şekilde yürüyen bir yargılama söz konusu. Bu yargılama hukuken zaman aşımı ile sonlandırıldı ama toplum vicdanında, bilinçlerde elbette sonuçlanmadı. Çok yönlü bir katliam var. Toplumsal muhalefetin, hukukun ve Alevilerin varlık hakkının katledilmesinden bahsediyoruz.”
ALMANYA VE HOLLANDA’NIN ELEŞTİRİ!
Av. Aytekin Aktaş, katliamın faillerinin Almanya tarafından istihbarat elemanı olarak korunmasının uluslararası siyasette koz olarak kullanılma olduğuna işaret etti.
Katliamda yaşamını yitiren Hollanda vatandaşı Carina Cuanna’nın yargılanmasına son dönemlerde dahil olan Hollanda devletinin tutumunun göstermelik olduğu eleştirisini yönelten Aktaş, “Kontrgerilla dediğimiz faaliyet legal hukuk sistemlerinin dışında devlet eliyle ya da dolaylı olarak yürütülen, toplumsal muhalefeti bastırmaya çalışan illegal bir faaliyet. Kontrgerilla faaliyeti bütün Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de oldu. Bu faaliyetler Almanya ve Hollanda devletinde de etkisini gösterdi. Madımak Katliamı’nda yaşamını yitiren Hollandalı Carina Caunna vardı ve Hollanda devleti de çok uzun yıllar yargılamaya müdahil bile olmadı. Sonrasında göstermelik olarak yargılamaya dahil oldu. Katillerin aynı akılla kollandığını söyleyebiliriz. Tarihsel okumalardan varsayımda bulunursak; Almanya Türkiye’ye karşı bu tip katilleri elinde koz olarak kullanıp, uluslararası siyasette ihtiyaç halinde maşa olarak kullanıp koz olarak tutuyor” diye konuştu.
“HÜKÜMET, ALEVİLİĞİ ORTADAN KALDIRILMASI GEREKEN TOPLUMSAL TABAKA OLARAK GÖRÜYOR”
Aktaş, AKP hükümetinin Madımak Katliamı’nda taraf olduğunu belirterek şöyle devam etti:
“Siyasi İslamcı politik hattan gelen hükümet, Aleviliği ortadan kaldırılması gereken toplumsal bir tabaka olarak görüyor. En son olarak Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulmasıyla birlikte bu pastanın kreması böylece çalınmış oldu. Tabiri caiz ise Aleviliği etkisizleştirip kendine tabi kılmaya devam ediyor. Alevi kurumlarının yıllardır ortaya koyduğu haklı mücadelesi ve itirazlarına rağmen AKP hükümeti bunu ısrarla yapıyor. Daha büyük perspektiften bakmak gerekir ise Erdoğan kendisini Büyük Orta Doğu Projesi’nin başkanı olarak görüyor. Orta Doğu’nun başka ülkelerindeki mezhepçi yaklaşımları kendi ülkemizde de görünüyor. Alevilerin ikinci sınıf insan muamelesi görmesi, süregelen katliamlar silsilesi, katillere sahip çıkılması, yargılamanın hukuka aykırı yürütülmesi-sonuçlandırılması, uluslararası hukukun tanınması açıktan yapılıyor.”
“HUKUK İKTİDARI KORUYAN SOPAYA DÖNÜŞTÜ”
Aktaş, gerek Roma statüsü gerek ise uluslararası hukukta soykırıma karşı imzalanan sözleşmelerde insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmayacağı kararına rağmen, verilen kararın meşru olmadığını belirterek, “Başkanlık rejimi yani tek adam rejimi demokratik değil. Adı konulmuş olmasa da sulandırılmış monarşi yaşıyoruz. Kanun hükmünde kararnamelerle, cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, hukuken demokratik ilkeler gereği kabul edilmesi mümkün olmayan, meclisten geçmeyen, tartışılmayan şeyler bugün hukuk diye kabul ediliyor. Teknik olarak bu afları hukuka uygun olarak kabul etmek mümkün olabilir ama adalet açısından, demokratik anlamda meşru değildir. Cumhurbaşkanı tek başına istediğini affetme yetkisini kendisine vermiştir. Gerek Roma statüsünde gerek soykırıma karşı sözleşmelerde, gerek ise kendi ceza kanunumuzda düzenlenen hükme göre insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmaz. Bağlayıcı hükümler var ve buna cumhurbaşkanı da bir vatandaşta bağlıdır. Kendi hukukunun tanınmadığı bir atmosferden bahsediyoruz. İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmayacağı gibi, buradan hareketle bu kişilerin de affedilemeyeceğini söylemek gerekir. Hukuku kendi iktidarını korumak için bir sopa olarak kullanır ise her şey mubahtır. Ama hukuku hakikatin ve adaletin aracı olarak görecek olursak bu afların kabul edilir bir tarafı yok” şeklinde konuştu.
“MADIMAK KATLİAMI SIRADAN BİR CİNAYET OLARAK ELE ALINDI”
Ulusal ve uluslararası hukukun insanlığa karşı işlenen suç olarak tasnif ettiği Madımak Katliamı’nın sıradan bir cinayet olarak ele alınmasına tepki gösteren Aktaş, “Daha en başından suç tasnifi doğru yapılmıyor. Suç tasnifi insanlığa karşı suç olarak yapılmalıydı. Yargılama sürecinde bu her aşamada dile getirildi, mahkeme ise hukuka aykırı karar vereceğim diyerek inatla bunu reddetti. Bunun insanlığa karşı işlenen suç olduğunu tespit etmemek için ya art niyetli ya da hukuk bilmemesi lazım. Sistematik şekilde yakılan insanlardan bahsediyoruz. Bu insanların temsil ettiği inanç örgütlenmesi üstünden katledilmesi uluslararası sözleşmelerdeki bütün unsurları sağlıyor ve bu insanlığa karşı işlenen suçtur. Mahkeme bunu yapmayarak sıradan bir cinayet olarak ele aldı. Terörle mücadele kanunu üstünden ele alındı, lakin hiçbir terör örgütü ile bağı bulunmadı. Bu yargılamanın bağımsız ve tarafsız olmadığını düşünüyoruz. Bu kararı vicdanlarımızda kabul etmiyoruz” ifadelerini kullandı.
“KATLİAMLARIN AÇIĞA ÇIKARILMASI İÇİN MÜCADELE ÇOK KIYMETLİ”
Av. Aytekin Aktaş, zaman aşımı kararının siyasi erkten bağımsız olmadığı ve sembolik de olsa üst mahkemeden çıkacak olumlu kararların toplumsal mücadele için anlamlı olacağını belirterek, şunları vurguladı:
“Mahkemelerin tarafsız ve bağımsız olduğu ön kabulü dahilinde olması gereken şey bu kararın üst mahkemeden dönmesidir. Her ne kadar ulusal hukukta alamadığımız haklarımız uluslararası hukukta yani yabancı kapılarda hak aramak ağırımıza gidiyor da olsa; tarihe not düşmek için, yanan canlarımız gitti ama katliamlar devam ediyor. Katliamların açığa çıkarılması ve önlenebilmesi için bu mücadelenin çok kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Sembolik dahi olsa alınacak olumlu kararların verilecek toplumsal ve politik mücadeleler sonucunda anlamlı hale geleceğini düşünüyoruz. Madımak davasında insanlığa karşı suç işlendiğini kabul etmeyeceksek hangi dosyada kabul edeceğiz? Filistin bombalanırken insanlığa karşı suçtur, soykırıma karşı duralım diyoruz. Bu insanlar bizim vatandaşımızdı, memleketin tam ortasında Sivas’ta göz göre göre yakıldılar” şeklinde konuştu.
“ALEVİLERE YÖNELİK SUÇLARDA TOPLUMSAL REFLEKSLER ZAYIF”
Alevilere yönelik işlenen suçlarda toplumsal refleksler veya hukuk mücadelesinin görece daha zayıf olduğu öngörüsünü paylaşan Av. Aytekin Aktaş, “Maalesef toplumsal davalarda pek çok hukuksuz yargılama gördük. Gerçek suçlular en azından halkın vicdanında hüküm giyebildiyse bu emek veren değerli hukukçuların mücadelesi sonucudur. Bir davaya toplum sahip çıkıyorsa doğrudan ya da dolaylı olarak ulaşacağı yere varıyor. Ama Alevilere yönelik işlenen suçlarda toplumsal refleksimiz veya hukuk mücadelemizin görece daha zayıf olduğunu söylersek yanlış olmaz. Bu konuda hassasiyete sahibi olan, Alevilerin mücadelesini haklı gören kurumların, toplumsal mücadele hatlarının bu davalara sahip çıkmasını önemle ve ısrarla rica ediyoruz. Hep birlikte mücadele etmekten başka şansımız yok. Madımak davası özelinde bütün Alevi davalarında Alevi kamuoyunu ve hak mücadelesine destek olunması çok önemli bir yere sahip” dedi.
PİRHA- Cemevlerini, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlayan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin ‘Aleviliği Diyanetleştirme’ planı olduğunu vurgulayan Avukat Aytekin Aktaş, “Aleviler cem yaparken bu başkanlıktan izin mi alacak? Alevilik kararnameler ile yol yürümedi, yürüyemez. Diyanetleştirilmiş Alevilik amaçlanıyor” diye konuştu.
AKP yıllar önce sonuçsuz olarak rafa kaldırdığı sözde ‘Alevi açılımını’ yeniden masaya getirdi. İçişleri Bakanlığı yetkililerinin AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla Türkiye genelindeki birçok cemevini ziyaret ederek, fiziki ve maddi eksikliklerin tespiti ve karşılanması noktasında başlayan çalışmalar daha sonra genişleyerek sürdü. Beraberinde birçok tartışmayı da getiren bu faaliyetler, cemevlerinin “kültür merkezi” olarak tanımlanması, dedelere maaş bağlanması, cemevinin su ve elektrik giderlerinin karşılanması ve Diyanet benzeri “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” kurulması gibi başlıklar etrafında kamuoyuna yansıdı.
Aleviler; AKP ve Cumhur İttifakı’nın içinde bulunduğu krizden kurtulmak amacıyla bu adımları attığını ifade ederken; sorunların çözümü noktasında iktidarı samimi bulmadıklarını bir kez daha dile getirdiler.
Aleviler, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulduğu duyurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve torba yasaya karşı ülkenin birçok yerinde alanlara çıkarak, “Eşit yurttaşlık talebimizden vazgeçmiyoruz” mesajı verdi.
Avukat Aytekin Aktaş, AKP iktidarının İçişleri Bakanlığı aracılığıyla gerçekleştirdiği ‘ihtiyaç’ ziyaretlerini, 2009 yılından beri devam eden açılım süreçlerinin seyrini, Alevi kurumlarının ‘kayyım’ olarak değerlendirdiği Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı hamlesini, torba yasadaki maddelerin eşitlik ilkesi/laiklik ilkesi/ din ve vicdan hürriyeti bağlamındaki hukuksal çerçeveyi, Alevi dedelerine kadro ile birlikte ‘kararnameli’ Alevilik oluşturulması planını, devletleştirilmek istenen Aleviliği bekleyen tehlikeleri, iktidarın Alevi asimilasyonunda yerel yönetimler eliyle kurduğu tahakküm ilişkilerini ve Alevi kurumlarının iktidarın bu hamlesine karşı nasıl bir karşı koyuşu örgütlemesi konularına dair PİRHA‘ya konuştu.
AKP’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde ‘Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ kurulmasının Alevi inancının Diyanetleştirilmesi olarak yorumlayan Avukat Aytekin Aktaş, cem erkanından Hakk’a yürüme erkanlarına kadar Aleviliğin tek tip kararnameler ile yürütülmek istendiğini kaydetti.
AKP-MHP blokunun Alevilere yönelik asimilasyon sürecine hız kazandırdığını ve buna yeni hamleler kazandırdığını belirten Aktaş, “Tarihsel arka planını ortaya koyduğumuz gibi bu bütün halinde gerçekten de Aleviliği asimile etme uğraşının günümüzdeki karşılığı bu hamlelerdir. Bunu kah katliamlarla yapıyorlar kah yok sayarak yapıyorlar. Teker teker Alevilerle uğraşarak yapıyorlar. Bu sürecin devamı muhatabı da özne iktidar olan AKP-MHP blokudur. Şimdi de karşımıza yeni yöntemlerle, yeni asimilasyon politikalarıyla çıkıyorlar. Yani bu cenah açık açık cihadist örgütlerle oturup kalkabilen, Afganistan’daki Taliban’ı bizzat muhatap alıp tanıyan ya da Suriye’deki şeriatçı terör örgütlerini muhatap kabul eden bir yerde duruyor. Yani doğrudan doğruya Alevilerin katlini vacip kabul eden fikri odakların uygulaması ancak böyle olabilir zaten. Alevi katillerinin ismini devlet kurumlarına, köprülere, yollara verecek kadar, hatta Sivas davalısının zaman aşımına uğramasını kutlayarak katillerinin avukatlarını milletvekili, bakan yapacak kadar ileriye gittiler. Bu hamlesi ile de Alevileri doğrudan doğruya karşısına almış değil” diye konuştu
“ALEVİLİK RESMİ OLARAK YOK SAYILDI”
Aktaş, Alevi inancının ve cemevlerinin Kültür Bakanlığı’na bağlanmasının resmi olarak Aleviliğin yok sayılması olduğuna vurgu yaparak, “Bir defa zaten mevcut rejimin kendisi zaten kabul edilebilir bir rejim değildir. Başkanlık sistemi dediğimiz totaliter bir tek adam rejimidir. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve iki dudağının arasından çıkan bir kararla gece yarısı Alevilik inanç olmaktan çıkıp devlet nezdinde bir anda ‘kültür’ oldu. Kültür Bakanlığı’na bağlandı. Yani bu çok ciddi bir hadsizliktir. Bu çok ciddi bir saldırıdır. Bu belki de Aleviliğin devlet tarafından ilk kez açık açık yok sayıldığının resmidir. Bunun karşısında çok ciddi bir tepki göstermek gerekir. Hiçbir devlet hiçbir inancı tanımlama haddine sahip değildir. Çünkü inanç kişisel yönüyle sadece kişiyi ve toplumsal olarak da o inanç grubunu ilgilendirir. Devlet bir inanca ‘sen buna inanacaksın, sen buna inanmayacaksın’ diyemez. Hiçbir devlet senin inancın böyle diye tanımlayamaz. Zaten Türkiye bu sebeplerle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden bir sürü ihlal kararının alınmasına sebep oldu. Devletin yine yaptığı şey budur. Yani Aleviliği bir kültüre indirgemektir. Bu asla ve asla kabul edilecek bir hali değildir” dedi.
“DİĞER İNANÇLAR VE MEZHEPLERİ İÇİN NEDEN DAİRELER KURULMUYOR”
“Müslümanlık veya Hristiyanlığın farklı mezhepleri için bu daireler neden kurulmuyor? ” diyerek tepki gösteren Aktaş şöyle konuştu
“Tek bir kişinin atayacağı 12 kişiden oluşacak komik bir kurulla Aleviliği yönetmeye çalışacaklar. Yani yönetemezsiniz. O kurulda yer alacak Alevilerin de vay haliyle gerçekten. Böylesi bir asimilasyon politikasına alet olmak doğrudan doğruya düşkünlüktür. Yani böyle kişilerin Alevi toplumunda yeri yoktur, bu kişilerin hiçbir sözü dikkate alınacak gibi iş değildir. Bir inancı Kültür Bakanlığı’na bağlayarak onu kültüre indirgeyemezsiniz. Velev ki bu yapılıyor. O zaman buyurun Kültür Bakanlığı’na bağlı Sünni İşleri Daire Başkanlığı kuralım. Yani bu mantık bunu gerektirir. Hani devletimiz eşitlik prensibi yürütüyor ya. O zaman hadi bakalım eşitlik nerede? O zaman Müslümanlığın diğer mezhepleri ya da Hristiyanlar için de bunu yap. Her inanç daire başkanlığı ile yürüsün, böyle yönetilsin. Diğer inançlar için olmuyorsa Aleviler için de olmayacak. Alevilere ‘siz kendi aranızda anlaşamıyorsunuz’ deniliyor. Şimdi Sünni İslam’ın içinde bütün tarikatlar birbirleriyle anlaşıyorlar mı? Sünni İslam tek bir görüş mü, ya da farklı yorumlar yok mu? Elbet var. Diğer inançların içinde alternatif yorumların olması, o inançların inanç olarak kabul edilmesini engellemezken, Aleviliğin içinde farklı görüşlerin olması onun inanç olarak kabul edilmesini neden engellesin? Nerede kaldı eşitlik ilkesi diye sorarlar. Bunun gereği yapılana kadar da haklı mücadelemizden dönmeyeceğiz. Kendisini Alevi olarak tanımlayan, yahut ayrımcılığa karşı durduğunu iddia eden ne kadar halkın bileşeni, demokratik kitle örgütü varsa bu problemi öncelemesi çok hayatidir.”
“DİYANETLEŞMİŞ ALEVİLİK GETİRİLMEK İSTENİYOR”
“Aleviler cem yaparken bu başkanlıktan izin mi alacak? 12 kişilik kurula dilekçe mi verecek?” diye soran Avukat Aytekin Aktaş, Aleviliğin Diyanetleştirilerek fetvalarla tek tipleştirileceğine işaret ederek şunları vurguladı:
“Aleviliğin kendi içinde bir yüzyıllardır süregelen ve çalışan bir inanç sistemi vardır. Cumhurbaşkanı’nın Ankara’da bir cemevinde gidip dede postuna oturduğunu görüyoruz. Yani bunun Alevilik inancında yeri olmadığını biliyor olmak zorunda. Alevi inancı ayaklar altına alınmıştır. Bu kararnamede devletin Alevilerden neyin götüreceğini iyi görmek gerekiyor. Nasıl olacak şimdi ? Aleviler cem yaparken bu başkanlıktan izin mi alacak? 12 kişilik kurula dilekçe mi verecek? Alevilik bu kurulun kararnamesi ile yol yürümez, yürüyemez. Sen halihazırda yüzlerce yıldır devam edip gelen Alevi ocaklarını elinin tersiyle itip de Aleviliği nasıl tahakküm altına alacaksın? Diyanetleşmiş Alevilik geliştirilmek isteniyor. Aleviler tek bir elden fetvalarla tek tipleştirilmeye çalışılıyor.”
PİRHA- Avukat Aytekin Aktaş, Aleviliğin hükümet tarafından bir güvenlik sorunu, tehlike olarak görüldüğünü belirterek, “İçişleri Bakanlığı’nın ibadethane gezmesinin sebebi Aleviliği tehlike olarak görüyor olmasıdır. Aleviler tehlike değildir” dedi. Aktaş, Aleviliğin bir kültür, folklorik öğeye indirgenmesi değil de bir inanç olarak tanınmasıyla bütün problemler kendiliğinden çözülmüş olacak. Çünkü devlet kendi var olan hukuku gereği Aleviliği inanç olarak tanıdığı an ona anayasal haklarını tanımak zorunda kalacak” ifadelerini kullandı.
AKP yıllar önce sonuçsuz olarak rafa kaldırdığı sözde ‘Alevi açılımını’ yeniden masaya getirdi. İçişleri Bakanlığı yetkililerinin AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla Türkiye genelindeki birçok cemevini ziyaret ederek, fiziki ve maddi eksikliklerin tespiti ve karşılanması noktasında başlayan çalışmalar daha sonra genişleyerek sürdü. Beraberinde birçok tartışmayı da getiren bu faaliyetler, cemevlerinin “kültür merkezi” olarak tanımlanması, dedelere maaş bağlanması, cemevinin su ve elektrik giderlerinin karşılanması ve Diyanet benzeri “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” kurulması gibi başlıklar etrafında kamuoyuna yansıdı.
Aleviler; AKP ve Cumhur İttifakı’nın içinde bulunduğu krizden kurtulmak amacıyla bu adımları attığını ifade ederken; sorunların çözümü noktasında iktidarı samimi bulmadıklarını bir kez daha dile getirdiler.
Aleviler, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulduğu duyurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve torba yasaya karşı ülkenin birçok yerinde alanlara çıkarak, “Eşit yurttaşlık talebimizden vazgeçmiyoruz” mesajı verdi.
Avukat Aytekin Aktaş, AKP iktidarının İçişleri Bakanlığı aracılığıyla gerçekleştirdiği ‘ihtiyaç’ ziyaretlerini, 2009 yılından beri devam eden açılım süreçlerinin seyrini, Alevi kurumlarının ‘kayyım’ olarak değerlendirdiği Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı hamlesini, torba yasadaki maddelerin eşitlik ilkesi/laiklik ilkesi/ din ve vicdan hürriyeti bağlamındaki hukuksal çerçeveyi, Alevi dedelerine kadro ile birlikte ‘kararnameli’ Alevilik oluşturulması planını, devletleştirilmek istenen Aleviliği bekleyen tehlikeleri, iktidarın Alevi asimilasyonunda yerel yönetimler eliyle kurduğu tahakküm ilişkilerini ve Alevi kurumlarının iktidarın bu hamlesine karşı nasıl bir karşı koyuşu örgütlemesi konularına dair PİRHA‘ya konuştu.
Aktaş, iktidarın İçişleri Bakanlığı eliyle gerçekleştirdiği maddi ihtiyaç ziyareti ile Alevilere ve Aleviliği asayiş/güvenlik konseptinde yaklaşıldığını belirterek, Alevilerin hak taleplerine yönelik düzenlemelerin İçişleri Bakanlığı bünyesinde yapılamayacağını kaydetti.
“ALEVİLİK HEDEFTE”
Alevi inancının Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar hedef alınan bir inanç olduğunu söyleyen Aktaş, “AKP’nin 20 yıllık iktidarındaki siyasi ideolojisiyle Alevilere yönelik tutumunu gayet iyi biliyoruz. Evvela bunun her seçim sürecinden önce açılım adı altında gelmesi zaten Alevilerin bildiği aşina olduğu bir durum. Bu sıkıntı AKP’yle mi başladı? Yirmi yılla mı başladı? Hayır. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin başından itibaren Alevi problemi var. Osmanlı zamanından beridir var. Alevi katliamlarının tarihini yine hepimiz biliyoruz, dolayısıyla bu ülkenin kanayan yarası. Hem Osmanlı’dan hem de Cumhuriyet döneminin son iktidarına kadar herkes Alevileri hedef alıyor. Yani bütün totaliter halk düşmanı siyasi odakların Alevileri hedef almasının makul bir sebebi var. Çünkü Aleviler eşitçe, kardeşçe, özgürce hakça yönetenlerin şeffafça denetlendiği bir düzen yani rıza şehrini öngörüyor. Dolayısıyla da bütün muktedirler tarafından hedef alınıyor. Aleviler inançları, dünya görüşleri gereği her türlü gericiliğe, ayrımcılığa, hırsızlığa, yolsuzluğa karşı olduğu için ve tarih boyunca bütün kaba kuvvet sahiplerinin, bütün art niyetli hükümdarların hedefi olmuş ve binlerce katliama uğramış, can vermiş” diye konuştu.
“ALEVİLER GÜVENLİK SORUNU OLARAK TEHLİKELİ GÖRÜLÜYOR”
Avukat Aktaş, Alevilerin anayasal düzlemde kabul görmesinin devlet açısından bir güvenlik sorunu olduğunu söyledi. İktidarın İçişleri Bakanlığı eliyle gerçekleştirdiği ihtiyaç ziyareti ile Alevilere ve Aleviliğe asayiş/güvenlik konseptinde yaklaşıldığının altını çizen Aktaş şöyle konuştu:
“İlk defa AKP’nin yirmi yıllık iktidarında hiç aklına gelmeden nasıl olduysa, hangi sebeple olduysa cemevlerimiz hatırlandı. Ülkemizde Aleviler yaşıyormuş. Alevilerin, yarım yüz yıllık hızlı şehirleşmeyle ve Alevi hareketini de son otuz yıllık yoğun örgütlenmesiyle de beraber görünürlüğü hız kazandı. Artık inkar edilemez bir problem haline geldi. Hükümet de kendince özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ihlal kararlarından sonra Avrupa Konseyi’nin gözden geçirme raporundan sonra bir şey yapmak zorunda hissetti. İçişleri Bakanlığı aracılığıyla cemevlerini ziyaret etti. Alevilik bütün teorik tartışmaların dışında en kaba tabiriyle bir inanç. Alevinin kendi içinde farklı düşünce yolları var. Farklı sürekleri var ve hepsi toplamında müşteki bir inanca tekabül ediyor. Son dönemde ise Avrupa’da birkaç devlet Aleviliği inanç olarak tanıdı. Türkiye Cumhuriyeti devleti de bu somut gerçekliğe karşı bir pozisyon alma ihtiyacı duydu. Pozisyonunu nasıl aldı? Cemevlerine İçişleri Bakanlığı’yla geldi. Aleviler, iktidarca tehlike olarak görülüyor. Yani İçişleri Bakanlığı’nın ibadethane gezmesinin sebebi Aleviliği tehlike olarak görüyor olmasıdır. Aleviler tehlike değildir. Bu toprakların öz evlatlarıdır, asıl bileşenleridir. Dolayısıyla tehlike olarak addedildiğimizi biliyoruz ve bu kabul edilemez. Yani yöntem bir defa buradan yanlış. Devlet olarak bir inanç topluluğunu İçişleri Bakanlığı aracılığıyla ziyaret ederek not edip kaydediyorsun. Madem bir iş yapıyorsunuz, bari bunu doğru yapın. Bunun muhatabının İçişleri Bakanlığı’nın olması devletin Alevileri tehlike olarak görmesinin zaten birinci adımıdır.”
“ALEVİ SORUNU BOYA, ÇİMENTO İLE ÇÖZÜLEMEZ!”
Alevilerin hak ve taleplerini boya, çimento vs. gibi maddi taleplere indirgeyerek ‘yumuşak asimilasyon’ ile sonuç almaya çalışılmasının kabul edilmeyeceğini kaydeden Aktaş, şunları ifade etti:
“İçişleri Bakanlığı kimi belli kurumlara emrivaki giderek, bir şekilde cemevlerini ziyaret edip kendince sözde bir veri çalışması yaptığını söylüyor. Cemevlerinin ihtiyaçlarını not ediyor. Yani Alevilerin ihtiyaçları bugüne kadar bilinmiyor mu? Alevi kamuoyu şimdiye kadar eşit yurttaşlık talebini her alanda ve defalarca dile getirdi. Yani Aleviler lütuf da istemiyorlar. Öz bir eşit bir vatandaş olarak, eşit bir yurttaş olarak diğer yurttaşların sahip olduğu haklara Alevi inancı altında sahip olmak istiyorlar. İçişleri Bakanlığı’nın yaptığı görüşmelerden çıkarttığı sonuç cemevlerinin alt yapısı, imar çalışması, betonu, kumu, boyası vs. gibi ihtiyaçları olduğudur. Evet Aleviler ekonomik olarak geri planda bir toplumdur ve bunun da asıl sorumlusu bellidir. Bu politikanın gereği Aleviler ekonomik anlamda kısıtlanmıştır. Yapılmaya çalışılan ise Alevilerin satın alınmak istenmesidir. Alevilerin problemleri sadece maddi ihtiyaçlarından ibaret değil. Alevilerin cemevlerine maddi yardım yaparak, bütçeden cemevlerine lütufta bulunarak Alevi sorununu çözemezsiniz. Aleviler eşit yurttaşlık hakkında ısrarcılar. Bu da Alevilere cemevileri yaparak lütuf gibi birtakım maddi kaynak ayırmak değil, eşit yurttaşlık taleplerini görmekten geçer. Devlet, elbette Alevi kurumları ile hak ve taleplerine dair görüşür, öneri alır. Ama bunu olması gerektiği gibi icra etmiyor.”
“FOLKLORİK ÖĞEYE İNDİRMEKLE DEĞİL İNANÇ OLARAK TANIMAKLA BAŞLAR”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden Türkiye’nin aleyhine sonuçlanan kararları hatırlatan Av. Aktaş, 2009 yılında başlayan sözde Alevi açılımları ile birlikte iktidarın bu son hamlesinden de Alevilerin lehine sonuçlar çıkmayacağını dile getirerek, “Görece önceki iktidarlardan farklı olarak AKP iktidarı adını koyup Kürt açılımıdır, Alevi açılımıdır gibi kendince politikalar geliştirdi. Halihazırdaki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden Türkiye’nin aleyhine ihlalle sonuçlanan kararlar var. Alevilerin haklı hak mücadelesi ve dik duruş mücadelesi sonunda somutlaşmış, nesnelleşmiş mutabık kalınmış ve reddetmenin mümkün olmayacağı talepler tekrar masaya yatırıldı. Noksanlarıyla, yanlışlarıyla öyle ya da böyle bir şekilde Alevilerin taleplerinin kayıt altına geçtiği bir çalışma oldu. Sonuç itibariyle elde var yine sıfır. Alevilerin taleplerinin hiçbirisi ciddiye alınmadı. Aleviliğin bir kültür, folklorik öğeye indirgenmesi değil de bir inanç olarak tanınmasıyla bütün problemler kendiliğinden çözülmüş olacak. Çünkü devlet kendi var olan hukuku gereği Aleviliği inanç olarak tanıdığı an ona anayasal haklarını tanımak zorunda kalacak. Diğer açılımlarla birlikte bu hamlelerinden de Alevilerin lehine bir sonuç çıkacağını düşünmüyoruz. Zaten açılımın kendisi yanlış saiklerle, yanlış enstrümanlarla ve yanlış kurumlarla yürüyüp yanlış sonuçlara varılıyor. Dolayısıyla eğriden doğru çıkmaz” ifadelerini kullandı.
Ersin ÖZGÜL /İZMİR
YARIN: Avukat Aytekin Aktaş, röportajın ikinci bölümünde Alevi kurumlarının ‘kayyım’ olarak değerlendirdiği Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı hamlesi ile birlikte torba yasadaki maddelerin eşitlik ilkesi/laiklik ilkesi/ din ve vicdan hürriyeti bağlamındaki hukuksal çerçeveyi ve Alevi dedelerine kadro ile birlikte ‘kararnameli’ Alevilik oluşturulması planını değerlendirecek.