Etiket: ayfer karakaya

  • Tarihten Günümüze Alevi Kadınının Yolculuğu: ‘Can’ eşitlik anlamında çok kıymetli- VİDEO

    Tarihten Günümüze Alevi Kadınının Yolculuğu: ‘Can’ eşitlik anlamında çok kıymetli- VİDEO

    PİRHA- Hacı Bektaş Veli Anma Etkinlikleri kapsamında bugün ‘Tarihten Günümüze Alevi Kadınının Yolculuğu’ paneli yapıldı. Panelde konuşan Doç. Dr. Ayfer Karakaya, Aleviliğin özünde kadın erkek eşitliğine kapı açan öğretilerin olduğuna değindi. Alevilikte can kavramının eşitlik anlamında kıymetli olduğunu dile getiren Prof. Dr. Bedriye Poyraz da “Sünni iktidarın Alevilerden nefret etmesinin bir sebebinin de kadın erkek eşitliğini pratikte uygulaması olduğuna işaret etti. 

    60. Ulusal 34. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri kapsamında ‘Tarihten Günümüze Alevi Kadınının Yolculuğu’ paneli yapıldı.

    3 oturum olarak gerçekleştirilen panelin ilk oturumunda Prof. Dr. Bedriye Poyraz ve Doç. Dr. Ayfer Karakaya Stump,Kadıncık Ana’dan Günümüze Alevi Kadınının Tarihsel Yolculuğu’ konusunu anlattı.

    “ALEVİ KADIN KURULTAYINA GİTMEYİ AMAÇLIYORUZ”

    Panelin açılış konuşmalarını Demokratik Alevi Dernekleri Kadın Meclisi’nden Nergiz Güzel ve Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Elif Keleso yaptı.

    Elif Keleso, büyük bir kadın örgütlülüğü ile Alevi kadın kurultayına gitmeyi amaçladıklarını söyleyerek, “Dönemin kadısına karşı duran Fatma Bacı gibi biz de dönemin siyasal İslamın etkilerine karşı durmaya ve aslımıza dönmeye niyetlendik. Bu yolda bir adım atalım, bir Alevi kadın örgütlülüğü ile bir arada duralım birbirimizle tanış olalım, işi kolay kılalım istedik. Bu panel ilk cemal cemale geldik ama son olmayacak ve biz bu konuda kararlıyız. Amacımız güçlü bir kadın örgütlülüğü ile büyük bir Alevi kadın kurultayına gitmek. Fatma Ana’dan Zeynep Ana’dan Şehriban Ana’dan Kadıncık Ana’dan Güzide Ana’dan alıyoruz. İşte bu yüzden iddialıyız” dedi.

    Ardından Kadın Zakirler Yaprak Dengiz, Dilek Odabaş Bakır, Berivan Canbolat deyiş seslendirdiler.

    “ALEVİLİK, KADIN ERKEK EŞİTLİĞİNE KAPI ARALIYOR”

    Doç. Dr. Ayfer Karakaya, Alevi Bektaşi tarihine kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmaları zaviyesinden bakmanın üzerinde durdu. Karakaya, kadın ve erkeğin birlikte ibadet etmesi üzerinden Aleviliğin iki cinsiyet arasındaki eşit olma haline vurgu yaptı. Bu sebepten dolayı Alevilik hakkında gerçek dışı sözlerle karalandığına işaret eden Karakaya şunları söyledi:

    Şeriat merkezli İslamın kadına ve kadın cinselliğine bakış açısından dolayı Alevilikteki kadın ve erkeklerin birlikte ibadet etmesini kaygı ile karşılıyor. Alevi Bektaşi geleneğinde kadın ve erkek, kamusal alanda bir arada bulunabiliyor, bunu da cinsellikten arındırarak hepsini can olarak görmek vasıtasıyla yapıyor. Yalnız bununla kadın erkek eşitlenmiyor. Aseksüelleştirerek ibadetlerde ve kamusal alanda bir arada olunmasını sağlıyor bu düşünce. Aleviliği diğer sufilik akımlardan ayıran şeriatın temellerinden addedilen harem selamlık anlayışının olmamasıdır.”

    Aleviliğin özünde eşitliğe kapı açan öğretilerinin olduğunu belirten Karakaya, günümüzde bu öğretilerin geliştirilmesi gerektiğinin altını çizdi.

    “ALEVİLİKTE CAN KAVRAMI EŞİTLİK ANLAMINDA OLDUKÇA KIYMETLİ” 

    Prof. Dr. Bedriye Poyraz da, toplumsal cinsiyeti tek tanrılı dinler üzerinden ele alarak Alevilikte bunun nasıl yorumlandığına ilişkin konuştu.

    Poyraz, Sünni iktidarın Alevilerden nefret etmesinin bir sebebinin de kadın erkek eşitliğini pratikte uygulaması şeklinde yorumlayarak, can kavramının önemine dikkat çekti.

    Poyraz, “Can meselesini çok kıymetli buluyorum ve feminizme dost bir kavram olarak görüyorum. Çünkü tek tanrılı dinlerde kadınlar lanetlenip, şeytanlaştırılırken Alevilikte kadına ve erkeğe eşit sorumluluk yükleniyor. Bu çok kıymetli bir konu. Ama bu, Alevilikte kadın ve erkeğin eşit olduğu anlamına gelmiyor elbette. Çünkü Aleviler bu toplumda yaşıyorlar nihayetinde. Eşitliği tespit eden, söyleyen kriterleri uyguladığınızda eşitlikten söz edebiliriz” diye konuştu.

    PİRHA/HACIBEKTAŞ

  • ABF’den ‘Tarihten günümüze Alevi kadınının yolculuğu’ başlıklı panel!

    ABF’den ‘Tarihten günümüze Alevi kadınının yolculuğu’ başlıklı panel!

    PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), “Tarihten günümüze Alevi Kadınının yolculuğu” başlıklı panel düzenleyecek.

    Hacı Bektaş Veli Anma Programları kapsamında “Tarihten Günümüze Alevi Kadınının Yolculuğu” başlığı altında panel düzenlenecek.
    ABF Kadın Sekreterliği öncülüğünde yapılan panel, 17 Ağustos Perşembe saat 14.00’te başlayacak.
    Hacıbektaş Kültür Merkezi’nde yapılacak panelin açılışında Zakir Berivan Canbolat, Dilek Odabaş Bakır ve Yaprak Dengiz, deyişler seslendirecek.
    Panelin 1. oturumunda “Kadıncık Ana’dan günümüze Alevi kadınının tarihsel yolculuğu” başlığı Prof. Dr. Bedriye Poyraz ve Doç. Dr. Ayfer Karakaya tarafından ele alınacak.
    2. Oturumda ise İmam Rıza Ocağı’ndan Naime Nayman Ana, Derviş Cemal Ocağı’ndan Sevim Sağol Ana ile Yalıncak Sultan Ocağı’ndan Sevim Yalıncakoğlu Ana, “Alevi Erkanlarında Kadının Yeri ve Asimilasyonun Etkileri” başlığını değerlendirecek.
    2. Oturumda Zakir Yaprak Dengiz de deyişler seslendirecek.

    3. Oturumda ise “Alevi Kurumlarında Yönetici Kadınların Genel Kararlara Etkileri ve Hak Mücadelesine Katkıları” başlığı tartışmaya açılacak. Bu oturumun konuşmacıları ise AKD Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, PSAKD Kadın Örgütlenme Sekreteri Rukiye Ercan Kara, Almanya Koblenz AKM Cemevi Başkanı Özgür Demir ve Bursa Kestel Hacıbektaş Veli Derneği Başkanı Türkan Çiftçi olacak.

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlama girişimi Aleviliği devletleştirme hamlesidir’

    ‘Cemevlerini Kültür Bakanlığı’na bağlama girişimi Aleviliği devletleştirme hamlesidir’

    PİRHA- 17 Kasım’da Meclis’ten geçen torba yasayla, cemevlerinin yönetimi ve tüm faaliyetlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na bağlanmasına dair yazı kaleme alan Doç. Dr. Ayfer Karakaya, “Tüm bu çabaların nasıl sonuçlanacağı en nihayetinde Alevi toplumunun ve örgütlerinin bu süreçteki tavrına ve kararlılığına bağlı olacak” dedi.

    Alevi toplumunun yoğun tepkisine neden olan cemevleriyle ilgili düzenlemelerin de yer aldığı torba kanun Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

    AKP-MHP ortaklığında yapılan kanunla birlikte cemevleri yapımı kaymakam ve vali izni şartına bağlandı. Ayrıca Belediyeler ve il özel idarelerine, gerektiğinde cemevi inşa etme, cemevlerinin bakım ve onarımı için malzeme sağlama ile onarımlarını yapma yetkileri de verildi. Yasayla birlikte cemevlerinin elektrik ve su giderlerinin de devlet tarafından karşılanacağı hükmü de getirildi.

    Doç. Dr. Ayfer Karakaya, 1+1 Ekspres sitesine yazdığı yazıda konuya ilişkin değerlendirmelerini kaleme aldı.

    “ALEVİLERİN TALEPLERİ DİKKATE ALINMADI”

    Karakaya yazısında şu ifadelere yer verdi:

    “Geniş Alevi kamuoyunca şaşkınlıkla ve itirazlarla karşılanan Aleviliğin “devletleştirilmesi” yönündeki bu adım hem usulen hem içerik olarak son yıllarda gittikçe kesifleşen otoriter devlet geleneğinin tipik bir yansıması aslında. Bu zihniyetin alâmeti farikası, toplum içinde devletin doğrudan veya ideolojik kontrolü dışında kalan hiçbir özerk alana izin vermemesi ve şeffaflıktan uzak, konunun paydaşları dahil edilmeden, ‘ben yaptım oldu’ mantığıyla yürütülen hızlı karar verme süreçleri. Gerçi gelen haberlere göre, İçişleri Bakanlığı son birkaç yılda 1600’e yakın cemevi yönetimiyle görüşmüş, masa, sandalye, perde gibi ihtiyaçlarının neler olduğunu tespit edip birtakım yardımlarda bulunmuş. Ancak, bu arka kapı siyasetinin aracılığını yapan, Ali Arif Özzeybek adında, Alevi toplumunda tanınmayan ve hiçbir ağırlığı olmayan, Süleyman Soylu’nun danışmanı ve AKP’nin MKYK üyesi bir diş hekimi.

    Nitekim, Erdoğan’ın cemevi ziyaretlerinde cumhurbaşkanının yanında toplum temsilcisi sıfatıyla resim verenlerin önemli bir kısmı da, cemevleri konusunun asıl muhatabı olan dedegan Alevilerle bağlantısı olmayan, çoğu Babagan Bektaşiliğine mensup kişilerden oluşuyor. Dahası, cemevi yönetimleriyle yapılan bu özel görüşmelerde cemevlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanmasına dair bir teklif sunulmamış, sadece cemevlerinin ufak tefek maddi eksikleri üzerinde durulmuş. Asıl sorunun cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi olduğuna vurgu yapan cemevi yöneticilerine rağmen, görüşmeler esnasında bu asli konulara girilmekten titizlikle kaçınıldığı da muhtelif Alevi kaynaklarca açıklandı ve teyit edildi.

    MESELENİN ÖZÜ

    Sürecin yürütülüş şekli gibi, bu yeni düzenlemeyle hedeflenen de maalesef aynı nobran devletçi zihniyetin izlerini taşıyor. Aleviler bu ülkenin vergi veren vatandaşları olarak elbette devletle ilişki kuracak, devletten hizmet ve hak talep edecektir, etmelidir de, ediyorlar da. Ama Alevilerin mücadelesi, devletin bir bakanlığının zapturaptı altına girme mücadelesi değildir. Alevilerin mücadelesi, demokratik bir ülkede eşit vatandaşlar olarak yaşama mücadelesidir. Bunun için gerekli olan, zorunlu din derslerinin kaldırılmasından kamuda yaşadıkları ayrımcılığın son bulmasına ve cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesine kadar bir dizi talebi Alevi kurumları farklı platformlarda defaten açıkladı. Ayrıca, bu taleplerle ilgili alınmış, fakat ısrarla uygulanmayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Yargıtay kararları var. Hal böyleyken, her biri son derece makûl ve haklı bu talepleri karşılamak yerine, tam aksi yönde ve Aleviliği devletleştirmek amaçlı yapılan hamleler meseleyi çözmek şöyle dursun, gittikçe içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Bu ters yöndeki gidişat ülkede demokrasinin geleceği açısından zaten karanlık olan tabloyu daha da karartıyor.

    Kendisini muhalif olarak konumlandıran bazı kişilerin, konuyu “neden cemevleri Diyanet’e değil de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanmak isteniyor” sorusu üzerinden tartışmaları ülkedeki demokrasi kültürü adına vahim olan bir başka husus. Oysa tartışılması gereken “cemevleri neden Diyanet’e değil de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlandı” meselesi değil. Mesele “cemevleri neden devlete bağlanmak isteniyor, neden bir bakanlığın sultası altına sokulmak isteniyor” meselesi.

    Elbette Aleviliğin bağlanacağı kurum olarak Diyanet yerine Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın tercih edilmesinin bir önemi ve anlamı var. Alevilik Diyanet’e bağlanmak istense, özerk bir inanç veya mezhep olarak değil, Sünni/Müslüman hassasiyetleri incitmemek adına, ancak sıradan bir tarikat olarak tanımlanmak suretiyle bu yapılabilirdi. Ancak, böyle bir adım diğer tarikatlarla ilgili devrim yasalarını da içeren daha geniş ve çetrefil bir tartışmayı ve değişimi mecbur kılardı. Oysa Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanarak Alevilik çok daha az iddialı, adeta folklorik bir renge indirgenmiş oluyor; bu da hem Sünni hassasiyetler açısından hükümetin elini rahatlatan hem de yasal süreci basitleştiren bir durum. Ancak her iki durumda da murad edilenin, deforme edilerek ehlileştirilmiş, devletin şekillendirdiği suni bir Alevilik meydana getirmek olduğu, bunun da ne laiklikle ne demokrasiyle uyuşmadığı açık. Esas eleştirilmesi gereken de bu.

    MEVLEVİLİK MODELİ

    Öyle görünüyor ki, Aleviliğin-Bektaşiliğin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanması tercihi yapılırken Mevlevilik modeli üzerinden gidilmiş. Zira Mevlevilik bir müzik topluluğuna (Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu) dönüştürülerek çok daha önceden aynı bakanlığa bağlandı. Bu toplulukla ilgili son yıllardaki gelişmeler tam bir skandal niteliğinde. KPSS sınavıyla Mehmet Fatih Çıtlak adında, Mevlevilikle bağlantısı olmayan biri 2020 yılında bu topluluğa “postnişin” olarak atandı. Sadece kendisinin başvurduğu sınavdan 100 tam puan alarak ataması yapılan Çıtlak, tesadüfe bakın ki, cumhurbaşkanının oğlu Bilal Erdoğan’ın eşinin dayısı.

    Yine ilginç bir tesadüf eseri olarak, İrfan ve İnsan Vakfı’nın da başkanı olan bu şahıs hakkında aynı yıl, şüpheli sıfatıyla adı karıştığı bir dolandırıcılık davasında takipsizlik kararı verildi.  Kısa vadede olmasa bile orta ve uzun vadede benzer bir durumun cemevlerinin başına gelmemesi için hiçbir güvence yok. Tersine, Bektaşiliğin ilgasını takiben Bektaşi dergâhlarının Nakşibendi şeylerine teslim edilmesi gibi başka vahim tarihsel emsaller de mevcut. Dolayısıyla, Alevi örgütlerinin hükümetin cemevlerine yönelik attığı bu müdahaleci adımla ilgili duydukları derin kaygı, nereden bakılırsa bakılsın oldukça anlaşılır.

    AKP NEYİ AMAÇLIYOR?

    Birçok insanın kafasındaki soru, AKP’nin bu adımı neden şimdi attığı ve bununla neyi amaçladığı. Bu sorunun tekil bir cevabı olduğunu düşünmüyorum. Bence bu, hem kısa hem uzun vadeli birden fazla hedef gözetilerek atılan, karar sürecine AKP’yi de aşan dinamiklerin dahil olduğu bir adım. Her şeyden önce, sıklıkla dile getirilen, hükümetin hamlesinin yaklaşan seçimle ilişkili bir çaba olduğu görüşüne katılmak zor. Zira AKP’nin veya Erdoğan’ın Alevilerden kayda değer miktarda oy alması, hele hele de mevcut şartlarda, imkânsıza yakın. Bununla birlikte, kısa vadeli olarak hedeflenen başka amaçların olması muhtemel. Bunlardan biri, cemevleri ile ilgili olarak meydanı CHP’li belediyelere bırakmamak, bilhassa da CHP’li belediyelerin desteğiyle kurulan cemevlerinin kontrolünü onlardan alıp bir bakanlığa aktarmak. İlintili bir diğer husus, Ekrem İmamoğlu yönetimindeki İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin cemevleri ve cenaze hizmetleriyle ilgili yürürlüğe koyduğu ve Aleviler tarafından önemli oranda memnuniyetle karşılanan eşitlikçi ve çoğulcu uygulama. Bu yeni uygulamayla belediye, imamın yanı sıra cenaze hizmetlerini yürütmek üzere dede de istihdam ediyor, hatta bu dedelerden bazıları özellikle cenazelerini deyişlerle kaldırmak isteyen Alevilere hizmet veriyor. Cemevlerinin merkezi hükümete bağlanmasıyla, bir yandan CHP belediyelerinin etki alanları sınırlanırken, bir yandan da pekâlâ bu çoğulculuğun önü kesilmek istenmiş olabilir.

    Cemevleri ile ilgili yapılan yasal düzenlemelerin bir başka kısa vadeli hedefi, Türkiye’nin 500’den fazla AİHM kararını henüz tam olarak uygulamadığı için yürütülen ve sonuçları Avrupa Konseyi’nden çıkarılmaya kadar gidebilecek ihlâl prosedürleriyle ilgili olabilir. Bunlar arasında AİHM’in cemevleri ve zorunlu din dersleri ile ilgili kararları da var. Bu düşünüldüğünde, yapılan bu son düzenlemelerin, Avrupa Konseyi’ne konuyla ilgli verilecek savunmalar için (ne kadar etkili olacakları sorusu bir yana) malzeme üretmek amacını güdüyor olması ihtimal dâhilinde. Ancak, cemevleri ile ilgili yapılan yasal düzenlemelerin bunları aşan, daha orta ve uzun vadeli hedefleri de olduğunu düşünmemiz için birçok neden var. Meseleye bu açıdan bakarsak, yapılan hamlenin esas olarak gittikçe daha çok uluslararasılaşan Alevi hareketine yönelik olması kuvvetle muhtemel.

    BÖL VE YÖNET

    Bu noktada hatırlanması gereken, özellikle Avrupa’daki Alevilerin bir inanç grubu olarak yaşadıkları ülkelerde kazandıkları hakların hem hükümet hem de milliyetçi/ulusalcı çevrelerde yarattığı rahatsızlık. Kısmen bu hakları kazanabilmek adına, kısmen kökleri daha derinlere giden tarihsel ve dinsel nedenlerle ortaya çıkan, Aleviliğin İslâm’dan bağımsız bir inanç olarak tanınmasını ve örgütlenmesini amaçlayan bir akımın Aleviler arasında, özellikle de diasporada yayılması bu rahatsızlığı iyiden iyiye derinleştirmişe benziyor. Nitekim, Erdoğan’ın “Alisiz Aleviler” diyerek özellikle Almanya’daki Alevi örgütlerini muhtelif kereler açıktan hedef tahtasına oturtması bu açıdan manidar.  Erdoğan’ın bu minvaldeki çıkışları, Alevilerin kendi aralarında süregiden, inançlarının İslâm’la olan ilişkisi veya ilişkisizliğine dair tartışmalara devletin açık bir şekilde müdahalesi aslında. Muhtemeldir ki, Aleviler arasındaki tartışmalara böyle doğrudan müdahaleyle murad edilen, söz konusu tartışmaların keskinleşmesi ve toplumdaki bölünmüşlüğün derinleştirilmesidir.

    Zira, böyle bir keskinleşme ve bölünme her şeyden önce Alevi toplumunun belli olaylar karşısında ortak tepki verme reflekslerini zayıflatacaktır. Son birkaç yıl içinde cemevlerine ve yöneticilerine yapılan saldırıların Alevi ve/veya sol kökenli kişiler tarafından gerçekleştirildiği yönündeki basına yansıyan, ama teyit edilemeyen haberler de bu çerçevede okunabilir. Daha açık söylemek gerekirse, bu tür gerçekliği şüpheli haberlerle topluluk üyelerinin birbirlerine ve kendilerini yakın hissettikleri sol kesimlere şüpheyle yaklaşmaları ve bu sayede kendilerine yönelik hakaret ve saldırılar karşısında birlikte hareket edebilme yetilerinin zayıflatılması amaçlanmış olabilir.

    “BİZİM DERDİMİZ SİZİNLE DEĞİL İÇİNİZDEKİ RADİKALLERLE”     

    İlaveten, bizzat cumhurbaşkanının belli Alevi örgütlerine karşı yaptığı bu periyodik çıkışlarla, bir yandan Alevilerin “radikal” görülen bir kanadı öcüleştirilirken, öte yandan İslâm’a ve devlete daha yakın durduğu düşünülen “ılımlı” Alevilere “bizim derdimiz sizinle değil, aranızdaki radikallerle” mesajı veriliyor. Bu son çıkarılan yasanın asıl muhatabı da aslında bu “ılımlı” addedilen Aleviler. Nitekim, cemevleriyle ilgili yapılan son düzenlemelere doğrudan veya dolaylı destek veren az sayıdaki bilinen Alevi şahsiyetin, eleştiriler karşısında kendilerini “gerçekçi ve reformist” olarak sunmaları da bu çıkarımla uyumlu. Devletten alacakları destekle güçlenmesi umulan Türkiye merkezli bu “ılımlılar” üzerinden, orta vadede Aleviliğin kabul edilebilir bir formda, deyim yerindeyse, yanmaz kokmaz bir folklorik renk olarak yeniden üretimi, daha uzun vadedeyse geniş Alevi toplumunun bu “mülayim” çizgiye çekilmesi hedefleniyor diye düşünmek aşırı şüphecilik olmasa gerekir. Aslında, AKP’nin izlediği bu “ehlileştirme ve disipline etme” siyaseti ne yeni ne de orijinal, tersine devletlerin sıklıkla başvurduğu, kadim bir yönetme metodu. Nitekim, Alevi ve Bektaşilere karşı Osmanlı döneminde de sıklıkla kullanıldı. Bu açıdan bakıldığında, cemevlerine yönelik yeni düzenlemelerin fikir babalığı itibarıyla AKP’yi ve Erdoğan’ı aşan bir “devlet aklı” boyutu olduğunu ve bu meyanda bilhassa Cumhur İttifakı’nın parçası olarak hareket eden milliyetçi ve ulusalcı çevrelerin bu hamlenin itici dinamikleri ve destekçileri arasında bulunduğunu görmek zor değil.

    BUNDAN SONRA NE OLUR?

    Her ne kadar geniş Türkiye kamuoyunun konuya ilişkin ilgisi hızla sönümlenmiş görünse de, cemevlerine yönelik yasalaşan bu yeni düzenlemelerin ne tür sonuçları olacağı önemli ve henüz cevabı bilinmeyen bir soru. Bu açıdan öncelikli mesele, bahsi geçen yasal düzenlemelerin pratikte nasıl uygulanacağı, ki bu konuda bir netlik yok. II. Mahmud’un 1826’da Bektaşi tekke ve dergâhlarına el koymasında olduğu gibi, yapılan hamlenin hukuki zemini en iyi ihtimalle muğlak. İbadethane olarak tanınmamalarından dolayı, cemevlerinin kâğıt üzerinde “kültür evi”, “sosyal tesis” gibi farklı başlıklar altında kuruldukları ve tüzel kişilik olarak kimisinin derneklere, kimisinin vakıflara, kimisinin muhtarlıklara, kimisinin de belediyeleri bağlı olduğu biliniyor.

    Merkezi hükümet bütün bu farklı yasal zeminlerde varlığını sürdüren cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanmaları yönünde nasıl ikna edecek? Bağlanmak istemeyen cemevlerine herhangi bir yaptırım uygulanacak mı, uygulanacaksa ne tür yaptırımlar uygulanacak? Mesela bu cemevlerine, yeni kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı tarafından dışardan bir başkan veya kayyum atanması söz konusu olacak mı, veya bunun olmasının önünde bir engel var mı? Bu sorular halen tatmin edici bir şekilde yanıtlanmış değil. Gerçi Süleyman Soylu’nun Alevilik danışmanı Ali Arif Özzeybek, bir TV kanalına yaptığı açıklamada, hiçbir cemevinin yeni kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na bağlanmak konusunda zorlanmayacağını, sadece fiziki ihtiyaçların giderilmesi konusunda ve ancak cemevinin kendisi talep ettiği durumlarda bu yeni başkanlığın devreye gireceğini, zira bütün bu yapılanların “düzenleme değil, destek amaçlı” olduğunu söyledi.

    “CEMEVLERİ BAŞKANLIĞI DESTEKLEYİCİ ROL OYNAMAYACAK”

    Benzeri bir açıklama 18 Kasım’da, bizzat Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’dan geldi. Israrla hiçbir cemevinin bakanlığına bağlanmadığını vurgulayan Ersoy, “bu kuruma bir müracaat yoksa cemevleriyle ilişki kurulmuyor” diye de Özzeybek’in söylediklerini teyit etti. Ancak, bu açıklamaların birden fazla sorunlu tarafı var. Her şeyden önce, bu sonradan yapılan açıklamalar, Erdoğan’ın Şahkulu Sultan Dergâhı’ndaki konuşmasıyla örtüşmüyor. Orada Erdoğan, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın cemevlerinin tamamının yönetimini ve cemevlerinin tüm çalışmalarını yürüteceğini ilan etmişti.

    Dolayısıyla, belki de gelen sert tepkilerin etkisiyle bakanlığa doğrudan bağlanmak yönünde cemevlerine kısa vadede açık bir baskı uygulanması düşünülmüyor olsa bile, daha uzun vadede bu tavrın değişmemesi için hiçbir garanti yok. Nitekim ilginçtir, Ersoy yaptığı açıklamada altını çizerek “hiçbir cemevi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanmadı” dedi, ama bundan sonra böyle bir şey olmayacağına dair bir söz vermedi. Dikkat çekici bir diğer konu, hem Özzeybek’in hem de bakan Ersoy’un açıkladığı üzere, bir Alevi-Bektaşi danışma kurulunun kurulacak olması. Söylendiği gibi, ihdas edilen Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın “düzenleyici” değil, sadece cemevlerinin fiziksel eksikliklerini giderme konusunda “destekleyici” bir rolü olacaksa, bu danışma kurulu neden, ne tür bir işlev yerine getirmek için oluşturuluyor? Bunun görünür makûl bir açıklaması yok. Manidar bir şekilde 12 kişiden oluşacak bu kurulun aslında bir tür Alevi Diyaneti olarak düşünüldüğü yönündeki endişeler dolayısıyla hiç de yersiz değil.

    Ayrıca, Özzeybek katıldığı TV programında bu 12 kişilik kurulun akademisyenlerden, kanaat önderlerinden ve cemevi yöneticilerinden seçileceğini söylemişti. Bakan Ersoy ise görev alacak kişileri, “Alevilik-Bektaşilik konusunda mastır ve doktorasını yapmış uzman arkadaşlar” olarak tarif etti; böylece devlette ilk defa “Alevi-Bektaşi cemevi kariyer uzmanlığı” kadrosunun da açılmış olacağı “müjdesini” verdi. Her halükârda, yani kurulun üyeleri tam olarak kimlerden oluşursa oluşsun, bu kişilerin Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı kadrolar olarak görev yapacak, devlet tarafından atanmış veya onaylanmış kişiler olacağı açık. Durum böyleyken, cemevleriyle ilgili yapılan yeni düzenlemeyle murad edilenin Alevi vatandaşlara hizmet götürmekten ziyade, Aleviliğe yeni bir kalıp biçmek olduğu açık.

    HAVUÇ VE SOPA

    Geldiğimiz noktada, Alevi kamuoyundan gelen yaygın itirazları göz önüne alarak hükümetin bu yeni düzenlemelerin uygulanmasında en azından kısa vadede yavaş hareket edeceğini tahmin edebiliriz. Zira sekiz büyük Alevi çatı örgütünün yapılan yasal düzenlemelere gösterdiği ortak ve sert tepki, bu hamlenin beklenenin aksine İslâm’la ilişkiler ve devletle işbirliği konusunda daha “uzlaşmacı” bir tavır içinde olan Alevileri bile “daha az uzlaşmacı” bir noktaya taşıması riski olduğunu gösterdi. Bu meyanda, mesela Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlanan cemevlerini boykot etmek, hatta yeraltı cemevleri kurmak gibi birtakım direniş yöntemlerinin ortaya çıkması ve Alevilerce benimsenmesi olasılık dahilinde. Dolayısıyla, hükümetin attığı bu beklenmedik müdahaleci adım, Alevi hareketi üzerinde 1993 Sivas katliamına benzer, toparlayıcı ve canlandırıcı bir etki yaratabilir.

    Dahası, devletin makbul bir Alevilik tanımlama ve tesis etme çabalarında kendisine aracı ettiği kimi Alevi-Bektaşi kanaat ve inanç önderlerinin, zaten sınırlı olan Alevi toplumundaki etki ve ağırlıklarının iyice erozyona uğraması gibi bir tehlikenin de yükselen tepkiler ışığında fark edilmemiş olması mümkün değil. Bu kişilerin Aleviler nezdindeki güvenilirliklerini tamamen yitirmeleri arzu edilen hedefe ulaşılmasını güçleştirebileceği gibi, radikalleşme yönünde katalizatör işlevi de görebilir.

    Bütün bunlar devletin Aleviliğe yönelik uzun soluklu amaçlarından cayacağı anlamına gelmiyor elbette. Tepkilerin yumuşatılması ve belli oranda dindirilmesi adına, uygulama ağırdan alınıp zamana yayılsa bile, maddi kaynakları sınırlı olan cemevlerine ve cemevi yöneticilerine sunacakları parasal desteği havuç, yasanın Erdoğan’ın Şahkulu’nda yaptığı açıklamanın ruhuna uygun şekilde, yani çok daha katı uygulanabileceği olasılığı sopa olarak kullanılmak suretiyle arzu edilen hedefe orta ve uzun vadede ulaşmak için çaba gösterilmeye devam edileceğinden şüphe duymamak gerekir. Nitekim, bu tür uzatmalı süreçlerde zaman çoğu durumda devlet gücünü elinde bulunduranların lehine işler. Bununla birlikte, tüm bu çabaların nasıl sonuçlanacağı en nihayetinde Alevi toplumunun ve örgütlerinin bu süreçteki tavrına ve kararlılığına bağlı olacak.”

    HABER MERKEZİ

  • ‘İktidar, cemevlerine kayyım atamanın çalışmasını yapıyor’ -VİDEO

    ‘İktidar, cemevlerine kayyım atamanın çalışmasını yapıyor’ -VİDEO

    PİRHA-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, duyurusunu yaptığı ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ projesini değerlendiren Doç. Dr. Ayfer Karakaya, iktidarın cemevlerine kayyım atamanın çalışmasını yaptığını belirterek, “Tarihte olduğu gibi bir Nakşibendi Şeyhini cemevine atarsa biz o cemevine mi gideceğiz? Bunun hukuki zemini nedir? Alevi kurumlarından bu konuda açıklama bekliyorum” dedi. AKD Soma Şube Başkanı Aysun Gökçe de, “Bizim altımıza bir ‘bomba’ konuluyor ve bu bomba patlayacak” dedi.

    AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İstanbul’da Şahkulu Sultan Dergahında duyurusunu yaptığı ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ projesine tepkiler sürüyor.

    CAN TV’de her hafta pazar günü Zeynel Gül’ün hazırlayıp sunduğu ‘SÖZÜN ÖZÜ’ programına katılan Doç Dr. Ayfer Karakaya ve AKD Soma Şube Başkanı Aysun Gökçe, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, ‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’ projesine dair değerlendirmelerde bulundu.

    Doç Dr. Ayfer Karakaya, iktidarın Alevileri bölmek, kendi içinde kavga eder hale getirmek istediğine dikkat çekerek, “Alevilerin Avrupa’daki kazanımlarının önüne geçemediği için Türkiye’de kendine yandaş bir Alevi topluluğu oluşturmaya çalışıyor. Bu planın son açıklamayla devam ettiğini görüyoruz. Bu otoriter, nobran devlet zihniyetinin yansıması olduğu için şaşırtıcı değil” dedi.

    “CEMEVLERİ ‘YASAL’ OLMADIĞI İÇİN DEVLETİN HER AN EL KOYMA RİSKİ VAR”

    İktidar, Boğaziçi Üniversitesi’ne nasıl bakıyorsa ve kayyım atıyorsa, cemevlerine de öyle bakıyor ve kayyım atamanın çalışmasını yaptığını belirten Ayfer Karakaya, “Bu çok tehlikeli bir zihniyettir. Cemevleri yasal olmadığı için devletin her an el koyma riski vardı. Alevi kurumları Erdoğan tarafından yapılan açıklamanın hukuksal alt yapısını değerlendirmesi gerekiyor. Bunun eksik olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.

    “ZORUNLU DİN DERSİ KALDIRILMADAN ALEVİ KURUMLARI DEVLETLE GÖRÜŞMEMELİ”

    Erdoğan’ın “Tüm meselelerinin devlet nezdinde takibini yapacak kurumsal bir yapı kuruyoruz. Kuracağımız Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, muhtarlıklara, derneklere, belediyelere, federasyonlara bağlı cemevlerinin yönetimini yürütecektir. Cemevi hizmetlerinden eğitim faaliyetlerine kadar tüm çalışmalar, kamu desteği ve denetimiyle yürütülecektir” açıklamasına atıfta bulunan Ayfer Karakaya, şunları ifade etti:

    “Tarihte olduğu gibi bir Nakşibendi Şeyhini cemevine atarsa biz o cemevine mi gideceğiz? Bunun hukuki zemini nedir? Alevi kurumlarından bu konuda açıklama bekliyorum. Bu konuda muğlaklık var ve bu muğlaklığın aşılması gerekiyor. Zorunlu din dersleri kaldırılmadan hiçbir Alevi kurumu devletle görüşmemelidir. Görüşmenin, masaya oturmanın ilk şartı bu olmalıdır. Devlet bir samimiyet göstermeli. Bunun CHP ya da AKP, farkı yok”

    Atanmışların olduğu bir cemevine gitmeyeceğini ve cenazesinin de oradan kaldırılmasına rıza göstermeyeceğinin altını çizen Ayfer Karakaya, “Hiçbir şekilde bağış yapmam, maaşlı bir dede hiçbir suretle benim dedem olamaz. Aleviler olarak paramız, pulumuz yok ama toplumsal irademiz var. Alevi toplumu bu tür cemevine adım atmazlar. Bu iradeyi ortaya çıkarırsak bu oyunlar boşa düşürülecektir” diye belirtti.

    “ATADIKLARI DEDELER Mİ BİZE HİZMET VERECEK?”

    AKD Soma Şube Başkanı Aysun Gökçe, “Bizim altımıza bir ‘bomba’ konuluyor ve bu bomba patlayacak” diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “İktidar böl-parçala yöntemini kullanarak bizleri bölmeye çalışıyor. Bir kaç, sandalye, masa, halı vererek, dedelere maaş bağlayarak bunu yapıyor. Kültür Bakanlığı’na neden bağlanıyoruz? Biz Aleviyiz ve cemevlerimiz de ibadethanemiz diyoruz. Bunun üzerine söylenecek ne var? Ama bu açıklamayı duyup sevinen dedeler var. Bana göre düşkünler. Bazı yöneticilerin beklentileri var. Bunun önünü belediyeler açtı. Bir çok CHP’li belediyeler cemevi tabelasını astırmadılar. İzin verdiği ölçüde bir şeyler yapıyorsun, yoksa içine giremiyorsun. Çünkü üzerinde kültür merkezi yazıyor, cemevi yazmıyor. İzmir bunun örnekleriyle dolu.

    Kültür Bakanlığı’na bağlanmak ne demek? Cuma hutbesi gibi bize hutbe mi okuyacaklar? Benim istediğim dede buraya gelemeyecek mi? Atadıkları dedeler mi bize hizmet verecek? Bunu kabul etmiyorum. Gerekirse direniriz. Yok öyle yağma!”

    (HABER MERKEZİ)

    Programın tamamını izlemek için tıklayınız: Sözün Özü-Can TV

  • Karakaya ve Poyraz’dan AKP projelerine tepki: Siyasi otorite Alevileri asimile etmek istiyor-VİDEO

    Karakaya ve Poyraz’dan AKP projelerine tepki: Siyasi otorite Alevileri asimile etmek istiyor-VİDEO

    PİRHA-AKP hükümeti tarafından organize edilen “Hacıbektaş Gençlik Kampı” ile 300 dede için Kerbela gezisine tepki gösteren Doç. Dr. Ayfer Karakaya-Stump “Aleviliğin tarihine ve duruşuna aykırı bir durum. Devlet elini çekmelidir bu tip meselelerden” dedi. Prof. Dr. Bedriye Poyraz ise “Devletin varoluş nedenlerinden bir tanesi de Alevileri ve Aleviliği asimile etmek. Bu yüzden bu hiç şaşırtıcı bir şey değil” diye konuştu.

    İçişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın 400 genç için Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde yapmayı planladığı “Hacıbektaş Gençlik Kampı” ile 300 dedenin Kerbela’ya götürülme programına yönelik tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Virginia William & Mary Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayfer Karakaya-Stump ile Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedriye Poyraz da bakanlıkların programlarına ilişkin PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.  

    “PROGRAMIN DEVLET TARAFINDAN YAPILMASI ALEVİLİĞİN DURUŞUNA AYKIRI”

    Alevi kutsal mekanlarının gençler tarafından ziyaret edilmesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Ayfer Karakaya-Stump “Ama bu hiçbir şekilde devlet eliyle olmamalı tabii ki. Yani bu hem Aleviliğin tarihine, hem duruşuna aykırı bir durum. Alevilik özerk hareket etmeli diye düşünüyorum. Bu konuda da zaten tabii ki yani aynı şekilde Alevi örgütleri bu tür gezileri kendileri düzenlemeli. Kendi anlatılarıyla, kendi tavırlarını gençlere anlatarak yapmalı” diye konuştu.

    “DEVLET BU TİP MESELELERDEN ELİNİ ÇEKMELİDİR”

    Karakaya, planlanan programı doğru bulmadığını ifade ederken, “Zaten laik bir ülkede bakanlığın işi de değil bu. Olmaması da gerekiyor. Biz sadece “eşit yurttaşlık” derken, bize de  Sünni Müslümanlara yaptığı gibi belli bir Alevilik empoze etsin demiyoruz. Bizim istediğimiz bu değil. Devlet elini çekmelidir bu tip meselelerden. Çünkü devletin müdahale ettiği yerde her zaman tabii ki siyaset vardır. Belli siyasi gündemler vardır. Dolayısıyla yapılmasını çok sağlıklı ve doğru bulmuyorum” dedi.

    “DEVLETİN VAR OLUŞ NEDENLERİNDEN BİRİ ALEVİLERİ VE ALEVİLİĞİ ASİMİLE ETMEK”

    Devletin var oluş nedenlerinden birinin de Alevileri ve Aleviliği asimile etmek olduğunu söyleyen Prof. Dr. Bedriye Poyraz ise şöyle konuştu:

    “Devletin yaptığı etkinlikler bunlar. Zaten devletin varoluş nedenlerinden bir tanesi de Alevileri ve Aleviliği asimile etmek. Bu yüzden bu hiç şaşırtıcı bir şey değil. Tabii ki Alevi dedeler giderse onları Kerbela’ya da götürürler. Gençler giderse onları kampa da götürürler. Başka yere de götürürler. Birçok imkanlar da sunarlar. Dolayısıyla burada şunun altını çok çizmek istiyorum. Burada muhatabımız aslında Alevi toplumunun kendisi. Alevi toplumunun da temsilcileri olarak Alevi örgütleri.
    Eğer Alevi toplumu, Alevi örgütleri kendi gençlerine yeterince, etkili ve anlamlı bir şekilde sahip çıkarsa gençler Diyanetin ya da bakanlığın kampına gitmezler. Ya da Aleviler kendi içinde bu kadar sert bölünmeler yaşamazlarsa ya da birbirlerine karşı bu kadar kırıcı olmazlarsa o zaman Alevi toplumu içinde en azından dışarıya karşı daha bütünlüklü bir görüntü sergilenebilir. Ya da en azından ortak paydalarımızda buluşabiliriz.”

    “ALEVİ ÖRGÜTLERİ ETKİLİ, DOĞRU POLİTİKALAR ÜRETEMİYOR”

    Poyraz, Alevi örgütlerinin etkili ve doğru politikaları üretemediğini kaydederken, “Fakat burada ben daha önce de söylediğim gibi bütün bunların sorumlusunun Alevi toplumu ve Alevi örgütleri olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada yeterince etkili, doğru politikalar üretemiyorlar ve yürütemiyorlar. Dolayısıyla toplum çok parçalandı. Böyle bir parçalanmışlık içinde sadece devlet değil, herkes Alevi toplumunu etkilemek istiyor. Herkes Alevi gençlerini manipüle etmek ister. Erdoğan sanki kendisinin hiçbir suçu yokmuş gibi her şey için “dış mihrak” diyor ya. Her şey çok şahane ama dış mihraklar geliyor, ülkeyi bölüyor. Şimdi bu da ona benziyor. Oysa bu bizim bilmediğimiz bir şey değil ki. Bin yıldır devlet, siyasi otorite, sürekli Alevileri asimile ediyor. Ama bizim buna karşı ancak bütünlüklü, sağlam bir duruşumuz olursa “dış mihraklar” hiçbir şey yapmazlar, yapamazlar” ifadelerini kullandı.

    Barış KOP – Berfin YILDIZ /PİRHA

  • ‘Öncelikle çocuklarınıza Alevi olduğunuzu söyleyin’-VİDEO

    ‘Öncelikle çocuklarınıza Alevi olduğunuzu söyleyin’-VİDEO

    PİRHA-1. Altınoluk Alevi Kültür ve Sanat Festivali’nin üçüncü gününde konuşan Doç. Dr. Ayfer Karakaya, Alevi inancının muhafaza edilmesi için yapılması gerekenleri sıraladı. Karakaya, “Öncelikle çocuklarınıza Alevi olduğunuzu söyleyin. “Biz Aleviyiz ve Aleviler cemevine gider” deyin. Kendi anladığınız şekilde Aleviliği çocuklarınıza anlatın. Çocuklar teferruatlı, teolojik sorular sormuyor. Basit açıklamalar onları tatmin ediyor” dedi.

    1. Altınoluk Alevi Kültür ve Sanat Festivali üçüncü gününü geride bıraktı. Çocuk tiyatro gösterisi ile başlayan “Alevilikte kültür ve sanat” başlıklı üçüncü gün programında araştırmacı Rıza Oylum ile Prof. Dr. Bedriye Poyraz ilk olarak sunumunu gerçekleştirdi. Günün ikinci programında Doç. Dr. Ayfer Karakaya ise “Alevi Bektaşi kültürel mirasının korunması ve genç kuşaklara aktarılması: Engeller, imkânlar, öneriler” başlıklı konuşmasını yaptı.

    “UZUN SÜRE ALEVİLİĞİN MERKEZ OLDUĞU FİLM GÖRMÜYORUZ”

    Sinemada Aleviliğin ilk olarak karşımıza çıkışına değinen Rıza Oylum şunları söyledi:

    “Sinemada Aleviliğin ilk karşımıza çıkışı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Nur Baba” kitabının sinemaya uyarlanmasıyla olmuştur. Roman, Karaosmanoğlu’nun husumetli olduğu Bektaşi babasını anlatmaktadır. Türk sinemasının geliştiği süreçte Aleviliğin konu olarak kullanıldığını göremiyoruz. 1973 tarihli Pir Sultan Abdal filmi Alevi mitlerini içinde taşıyan orijinal bir çalışma.

    Aynı yıl çekilmiş Nesimi filmi de var. Azerbaycan’ın sosyalist yönetimi döneminde yapılmış film. Uzun süre Aleviliğin merkez olduğu film görmüyoruz. 1980’li yıllarda 12 Eylül filmlerini görüyorduk. 1990 yapımı Hasan Boğuldu filmi de Aleviliğe dair çok detay vermese de bu kategoride yer verebiliriz. “O Da Beni Seviyor” filmi de Alevi kültürünün yer aldığı bir film. Çok uzun süre sonra Alevi kültürünün karşımıza çıktığı film olarak karşımıza çıkıyor. “Başka Semtin Çocukları” da Alevilerin yaşadığı semti esas alan bir film. İstanbul Gazi Mahallesi’nde çekimleri yapılıyor. Diğer filmleri ise “Saklı Hayatlar”, “Bir Ses Böler Geceyi”, “Madımak: Carima’nın Günlüğü”, “Locman”, “Zer” şeklinde sıralayabiliriz.

    “MEDYADA TEMSİL ÇOK ÖNEMLİ, GEREKLİ MÜCADELEYİ GÖSTEREMEDİK”

    Prof. Dr. Bedriye Poyraz ise Alevilerin sorunlarını anlatmada çaresiz olduğunu söyledi. Poyraz şöyle konuştu:

    “Aleviler için kültür ve sanat meselesi son derece ham. Alevilerin kendi sorunlarını anlatmada çok çaresiz kaldıklarını söyleyebiliriz. Alevi örgütleri 30 yıllık hayatında çok önemli şeyler yaptılar ama geldiğimiz yerde mesela laiklik meselesini kimse ağzına almıyor. Aleviler de yetersiz kalıyor. Kültür ve sanat alanını daha etkin kullanmak gerekiyor. Örgütlerin bu yöne eğilmeleri çok kıymetli. Çocuklara tiyatroyla inancımızı çok iyi anlatabiliriz.

    Alevi etkinliklerinin de format değiştirmesi gerekiyor. Batınilik aslında soyut sanata çok yatkın. Modern sanat soyutlamayı gerektiriyor. Alevilik inancı ve kültürü bunun için çok kıymetli felsefeye, kültüre sahip. Bunu çocuklara aktarmayı başarmalıyız. Aleviler kendi sorunları hem devlete hem de Alevi toplumuna anlatamıyorlar. TRT bizden vergi aldığı halde bizi hiç anlatmadı. Özel televizyonlara da baktığımızda Alevilik yok. Medya kamusal bir alandır. Medyada temsil çok önemli. Bunun farkında olmadığımız için bununla ilgili gerekli mücadeleyi yapmadık. Çeşitli lobiler yapabilirdik.

    Elektronik medyayı kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor. Alevi örgütleri; gençleri, çocukları ve kadınları aktif olarak kendilerie monte ederlerse çok başarılı olabilirler. Örgütlere bu anlamda çok görev düşüyor. Kültür ve sanat alanı Alevilerin çok boş bıraktığı, ilgilenmediği bir alan. Bununla beraber Alevilikle uzaklaşmış kişilere ulaşmış olabiliriz. İnsanlar dramalardan etkileniyorlar. Her şeyi bırakın bol miktarda dizi, film ve sosyal medyayı etkin kullanalım.”

    “ALEVİ İNANCI ORTALAMANIN ÜSTÜNDE AHLAKLI İNSANLAR YETİŞTİRİYOR”

    Doç. Dr. Ayfer Karakaya da Alevi inancının muhafaza edilmesi için dikkat edilmesi gereken hususlara değindi. Karakaya, “Dünyada farklı inançlar, gelenekler var. Bir geleneğin, inancın ürettiği insanlar ne kadar dürüst ve ahlaklıksa o inanç hak inançtır. Alevi inancı ortalamanın üstünde dürüst, ahlaklık insanlar yetiştiriyor. Nasıl muhafaza edebiliriz?

    Kurumsal düzeyde ve birey olarak yapabileceği şeyler var. Yazılı ve sözlü kaynakların bir an önce kayıt altına alınması gerekiyor. Derlenmesi gereken hala çok kıymetli bilgiler var. Daha sistemli yapılması gerekiyor. İnsanlar Aleviliğin sadece yazılı kaynaklara dayalı olduğunu düşünüyor ama bir sürü yazılı belge var. Bunların yanlış ellere düşme ihtimali çok yüksek. Genellikle devletin kurduğu farklı üniversite veya şahıslar tarafından bu belgeler toplanıyor. Kültürel mirasımız hiç ediliyor. Alevi kutsalları ve köylerinin haritalandırılması gerekiyor. Anadolu’da ciddi bir Alevisizleştirme yaşanıyor.

    Aileler olarak ne yapabiliriz? Her ailenin kendi aile hafızasının belleğini oluşturması gerekiyor. Bizden büyükleri hızlıca konuşturmalı ve kayıt etmeliyiz. Uzun anlamda ciddi bir kaynak haline gelecektir. Geldiğimiz köyü, aşireti, ocağımızı mutlaka öğrenmeliyiz. Her Alevi birey bu üç bilgiyi öğrenmeli ve çocuklarına aktarmalıdır. Eski fotoğraflarımızı mümkünse dijitalize edip, fotoğraftakilerin isimlerini yazmalıyız” ifadelerini kullandı.

    “İNANCINIZA NE KADAR DEĞER VERİRSENİZ ÇOCUKLARINIZ DA O KADAR DEĞER VERİR”

    Alevi örgütlerinin de yapması gerekenleri sıralayan Karakaya, şöyle konuştu:

    “Alevi örgütleri enerjisini Alevi inancını gençlere aktarma konusuna harcamalıdır. Öncelikle çocuklarınıza Alevi olduğunuzu söyleyin. “Biz Aleviyiz ve Aleviler cemevine gider” deyin. Kendi anladığınız şekilde Aleviliği çocuklarınıza anlatın. Çocuklar teferruatlı, teolojik sorular sormuyor. Basit açıklamalar onları tatmin ediyor. Alevilik aynı zamanda sizin soy ağacınız.

    Çocuklarınıza mutlaka bağlama ve semah öğretin. Çocuk bağlama çalmasını ve deyişleri öğrenirse farkında olmadan Aleviliği benimseyecektir. Çocukları cemevine götürün. Dergahları çocuklarınız ile ziyaret edin. O yapıları görmek çocuklarınıza güven ve köklülük duygusu verecektir. Başka bir şeyleri dikta etmeye gerek kalmadan küçük ritüeller ile kültürü aktarabiliyoruz.

    Çocukları azımsamayın. Muhabbetlerden çocukları dışlamayın. Muhabbet ortamında çocuklar bulunsun. Bazı konuları çocuklar ile paylaşın. Aleviliğin ezilmişliğine dair onları çok korkutmadan bilgilendirin. Aleviliği sadece katliamlara da indirgemeyin. Farklı dillerde kitapçıklar hazırlanmalı. Yarışmalar, geziler düzenlenebilir. Cemevlerinde küçük çocuklar için oyun odaları yapılmalıdır. Her şeyin ötesinde bir gerçek var. Siz kendi inancınıza ne kadar değer verirseniz çocuklarınız da o kadar değer verir. İş sizde bitiyor”

    PİRHA / BALIKESİR

    İLGİLİ HABERLER: 

    >1. Altınoluk Alevi Kültür ve Sanat Festivali başladı
    >AKD Genel Başkanı Kurt: Nerede üç Alevi varsa biz de dördüncü can olmalıyız
    >‘Aleviler yaşadıkları katliamlara örgütlenerek karşılık vermişlerdir’

  • Karakaya: Aleviliğin Alici, batıni yönü, onun bağımsız bir inanç olmasına engel değildir

    Karakaya: Aleviliğin Alici, batıni yönü, onun bağımsız bir inanç olmasına engel değildir

    PİRHA – Doç. Dr. Ayfer KarakayaAvusturya’da Aleviliğin özgün bir inanç olarak tanınmasının ardından yaşanan tartışmalara ilişkin “Enerjimizi Aleviliğin eşit ve özgün bir inanç olarak kabulü, zorunlu din derslerinin kaldırılması, cemevlerinin ibadethanemiz olarak tanınması için yaptığımız ortak mücadeleye yoğunlaştırabiliriz” dedi. 

    Doç. Dr. Ayfer Karakaya, son olarak Avusturya’da olmak üzere Avrupa ülkelerinde Aleviliğin ayrı, özgün bir inanç olarak tanınmasının ardından yaşanan tartışmalara dair bir mesaj paylaştı. Facebook hesabından yazan Karakaya “Evet, Alevilik en genel anlamda Sufilik havuzu içerisinde şekillenmiş, Alici, batıni yönü olan bir inançtır. Ama bu onun özgün, bağımsız bir inanç olarak kabul edilmesinin önünde bir engel değildir” dedi.

    “ALEVİLİĞİ BÖLMEYE ÇALIŞANLAR, YOLUN DOSTU DEĞİLDİR”

    Doç. Dr. Ayfer Karakaya, tıpkı diller gibi inançların da ortak referans ve kaynaklardan beslenmiş olabileceğini vurgulayarak, şöyle devam etti:

    “Ancak belli bir noktadan sonra öğreti ve ritüel anlamında o kadar farklılaşırlar ki, ortak duygudaşlık anlamında o kadar koparlar ki artık bağımsız, özgün bir inanç haline gelirler. Meseleye böyle yaklaşmak gerekir. Böyle yaklaşılırsa anlamsız kısır döngülerden ve tartışmalardan da kurtuluruz.

    Daha de önemlisi, enerjimizi Aleviliğin eşit ve özgün bir inanç olarak kabulü, zorunlu din derslerinin kaldırılması, cemevlerinin ibadethanemiz olarak tanınması, Alevilere karşı ayrımcı uygulamaların sonlanması ve Alevi kültürel ve inançsal mirasının korunması için yaptığımız ortak mücadeleye yoğunlaştırabiliriz. Alevilik varlığını sürdürecekse olması gereken de budur.

    Aleviliği şu veya bu gerekçeyle bölmeye çalışanlar, bunu doğal gösterenler bu yolun dostu değildir. Ülkede %4’lere kadar düşmüş bir inancın bölünmek gibi bir lüksü olabilir mi?

    Olsa olsa diğer birçok dinde, inançta da olan ‘reformist’ ve ‘gelenekçi’ şeklinde bir ayrıma gidilebilir.

    Bu iki grup belli konularda anlaşamasa bile birbirini tekfir etme hakkına sahip değildir. Alevi soylu olan, ‘Aleviyim’ diyen Alevidir (tabii tamamen art niyetli, çakma FETÖCÜ falan değilse).”

    (HABER MERKEZİ)

  • Alevilik Akademisi’nin ikinci aşaması 23 Nisan’da başlayacak!

    Alevilik Akademisi’nin ikinci aşaması 23 Nisan’da başlayacak!

    PİRHA – Garip Dede Dergahı Vakfı (GADEV) Alevilik Akademisi’nin ikinci aşaması olan ‘Alevilikte Yol-Erkan, İnanç ve Ocaklar’ eğitimi 23 Nisan’da başlayacak.

     

    GADEV tarafından başlatılan Alevilik Akademisi’nin ikinci eğitim süreci 23 Nisan saat 14:00’te başlıyor.

    GADEV tarafından yapılan bilgilendirmede, 23 Nisan’da Prof. Dr. Ayfer Karakaya Stump, “Alevi Kime Denir? Alevi Kimliği Açısından Dede/Pir Ocakları Neden Önemlidir?” başlıklı sunum yapacak.

    GADEV yönetimi ayrıca akademiye başvuru için ‘https://akademi.gadev.org.tr/Basvuru-formu’ linkini de paylaşıma sundu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • GADEV Alevi Akademisi’nin birinci eğitim programı tamamlandı; 85 kişiye sertifika verilecek

    GADEV Alevi Akademisi’nin birinci eğitim programı tamamlandı; 85 kişiye sertifika verilecek

    PİRHA-GADEV Alevi Akademisi’nin birinci eğitim programı 16 Nisan günü yapıalcak sertifika töreni ile sona erecek. İkinci eğitim programına ilişkin bilgi veren Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin, “İkinci eğitim programında ağırlıklı olarak Alevilikte yol, erkân, inanç meseleleri, Alevi ocakları işlenecek. Farklı Alevi sürekleri, toplulukları kendilerini anlatacak” dedi.

    ‘Garip Dede Vakfı Alevi Akademisi’nin 8 Ocak 2022 günü başlayan ve farklı üniversitelerden 24 akademisyenin katıldığı “Sosyal Bilimler Perspektifinden Türkiye’de Alevilik” başlıklı ilk programı sona eriyor.

    Türkiye’de bir ilk olan GADEV Alevi Akademisi’nin 120 saat ve 40 dersten oluşan ilk programının sertifika töreni ise 16 Nisan Cumartesi günü saat 15.30’da İstanbul Küçükçekmece’de bulunan Garip Dede Cemevi’nde gerçekleştirilecek.

    Sunuculuğunu Gamze Acaray’ın yapacağı sertifika töreninde Prof. Dr. Çiğdem Boz, Prof. Dr. Şükrü Aslan ile Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat konuşmacı olarak yer alacak. Sanatçılar Cengiz Özkan ile Tolga Sağ da türküleriyle katılımcıların karşısına çıkacak.

    “16 NİSAN GÜNÜ 85 KİŞİ SERTİFİKA ALACAK”

    Akademinin birinci eğitim programına ilişkin PİRHA‘ya konuşan Üryan Hızır Ocağı’ndan Veli Büyükşahin, gerekli ders devamlılığını sağlayan 85 kişinin, 16 Nisan günü düzenlenecek törende sertifikalarına kavuşacaklarını söyledi.

    İKİNCİ PROGRAM BŞLAYACAK: ALEVİLİKTE YOL-ERKAN, İNANÇ VE OCAKLAR

    Akademinin önümüzdeki yıllarda da devam edeceğini belirten Büyükşahin, eğitimin ikinci programına dair ise şu bilgileri verdi:

    “İkinci program bir sonraki hafta başlayacak. O program da “Alevilikte Yol-Erkan, İnanç ve Ocaklar” başlığıyla gerçekleştirilecek. 12 konu, 40 saatlik ders olacak. Nisan’ın son haftası başlayıp, Haziran’ın ilk haftasının sonu gibi bitirmeyi hedefliyoruz. İkinci programın kayıtları başladı. Burada da birinciden farklı ve ağırlıklı olarak Alevilikte yol, erkân, inanç meseleleri, Alevi ocakları işlenecek. Alevilikteki genel kavramlar konuşulacak.

    “ALEVİ SÜREKLERİ KENDİLERİNİ ANLATACAK”

    Farklı Alevi sürekleri, toplulukları kendilerini anlatacak. Mesela Abdallar ile ilgili olarak bir ders olacak. Abdallar topluluk olarak “kimler, neler, ne yapıyorlar?” anlatacaklar. Yine Tahtacılar aynı şekilde kendilerini anlatacaklar. Alevi ocaklarının içerisinde dört-beş tane ocak kendisini anlatacak. Rızalık şehri, rızalık kültürü anlatılacak. Ayrıca cemler, ritüeller, yol, erkân hizmetleri de anlatılacak. İkinci programın ilk dersini ise Ayfer Karakaya verecek.”

    Barış KOP / İSTANBUL

  • Doç. Dr. Karakaya: Zorunlu din dersi kaba bir asimilasyon aracıdır, hak ihlalidir-VİDEO

    Doç. Dr. Karakaya: Zorunlu din dersi kaba bir asimilasyon aracıdır, hak ihlalidir-VİDEO

    PİRHA-Demokrasi Konferansı Bileşeni olan Aleviler öncülüğünde demokrasi güçlerinin, ana sınıfına kadar zorunlu din dersinin indirilmesine karşı başlattığı kampanya kapsamında konuşan Tarihçi, Doç. Dr. Ayfer Karakaya; “Türkiye’de geldiğimiz noktada anaokulu seviyesine kadar indirilmesi önerilen din dersi dayatması kaba bir asimilasyon aracıdır. İnsan hakları ihlalidir ve kesinlikle kabul edilemez” dedi.

    Demokrasi Konferansı Bileşeni olan Aleviler öncülüğünde demokrasi güçleri, ana sınıfına kadar indirilmek istenen zorunlu din dersine karşı “Eşit yurttaşlık temelinde özgür bir toplum için laik ve bilimsel bir eğitim istiyoruz” başlığıyla 28 Aralık 2021’de bir imza kampanyası başlattı.

    Başta Türkiye’de olmak üzere Avrupa’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Alevi çatı örgütleri ve şubeleri, Alevi yurttaşlar, aydınlar, sanatçılar, şairler, gazeteciler, demokratik kitle örgütlerinin, bazı siyasi partilerin büyük destek verdiği kampanya devam ediyor. Kampanya 3 Mart 2022’ye kadar devam edecek.

    Kampanyayı yürütenler ve destek verenler paylaştıkları kısa videolarla zorunlu din dersinin kaldırılmasını ve laik bir eğitim sisteminin getirilmesini istiyor.

    “İNSAN HAKLARI İHLALİDİR VE KESİNLİKLE KABUL EDİLEMEZ”

    Kampanyaya kapsamında konuşan Tarihçi, Doç. Dr. Ayfer Karakaya şu şekilde konuştu:

    “Özgürlükler açısından sıklıkla örnek gösterilen Amerika Birleşik Devletleri’nin devlet okullarında bırakın anaokulunu hiç bir seviyede zorunlu veya seçmeli din dersi okutulmaz. İnsanlar dinini aile içinde ve ibadethanelerinde öğrenirler. Demokrasiye ve laikliğe yakışan ve uygun olan da budur.

    Türkiye’de geldiğimiz noktada anaokulu seviyesine kadar indirilmesi önerilen din dersi dayatması kaba bir asimilasyon aracıdır. İnsan hakları ihlalidir ve kesinlikle kabul edilemez. Din dersi dayatmasına karşı sadece Aleviler değil, demokrasiye ve laikliğe inanan tüm vatandaşlarımızın sesini yükseltmesini bekliyoruz.”

    PİRHA/İSTANBUL

     

    > AVF Genel Başkanı Doğan: Ana sınıfında din dersi çocukta korku ve kaygı yaratır-VİDEO
    > Kampanya 4. gününde: Milli Eğitim Bakanlığı kararını geri çekmelidir-VİDEO
    > Zorunlu din dersine karşı başlatılan kampanya 3. gününde-VİDEO
    > Demokrasi güçlerinden büyük kampanya: Ana sınıfında din eğitimi faciadır; asimilasyona hayır!
    > Kampanya 8. gününde: Zorunlu din dersleri ile asimilasyona hayır

  • Karakaya: Alevilikte ‘Allah’ın kanunu’ yoktur; aksini söyleyenler Alevilik cahili ya da Şii misyonerdir

    Karakaya: Alevilikte ‘Allah’ın kanunu’ yoktur; aksini söyleyenler Alevilik cahili ya da Şii misyonerdir

    PİRHA- Tarihçi, Doç. Dr. Ayfer Karakaya-Stump, “Aleviler neden Allah’ın kanununa uymuyor” diyen şahıslara tepki gösterdi. “Alevilik adına müteşerri Şii ağzıyla konuşanlar türemiş” diyen Karakaya-Stump, “Alevilikte Allah’ın kanunu, Allah’ın hakkı diye bir şey yoktur; dedeler de ne geçmişte ne de bugün böyle ifadeler kullanmamıştır. Bu tür ifadeler kullananlar ya Alevilik cahili ya da Şii misyoneri, üçüncü bir seçenek düşünemiyorum” ifadelerini kullandı. 

    Tarihçi, Doç. Dr. Ayfer Karakaya-Stump, sosyal medya Alevilik adına şeriatçı Şii ağzıyla hareket edenlerin olduğunu belirterek tepki gösterdi.

    “Zaten Alevilikte genel geçer anlamda şeriat olsa, Şiilik olurdu, Aleviliğe gerek olmazdı” diyen Karakaya-Stump, Alevilikte Allah’ın kanunu, Allah’ın hakkı diye bir şey olmadığını, dedelerin de ne geçmişte ne de bugün böyle ifadeler kullanmadığını kaydetti.

    Karakaya-Stump’ın, Facebook sayfasından yazdığı kısa yazısı şöyle:

    “Yine Alevilik adına müteşerri Şii ağzıyla konuşanlar türemiş sosyal medyada (veya hep varlar da ben ara ara görüyorum). ‘Aleviler neden Allah’ın kanununa uymuyor’ diye sorguluyor beyefendiler!
    Alevilikte Allah’ın kanunu, Allah’ın hakkı diye bir şey yoktur; dedeler de ne geçmişte ne de bugün böyle ifadeler kullanmamıştır. Bu tür ifadeler kullananlar ya Alevilik cahili ya da Şii misyoneri, üçüncü bir seçenek düşünemiyorum.

    “ALEVİLİKTE KURALLAR İNSANI KAMİLLERİN ORTAK BİLGELİĞİNE DAYANIR” 

    Bilmeyenler veya unutanlar için söyleyelim: Alevilikte kurallar kul hakkı ve rızalık prensibi ve eline, diline, beline sahip olmak düsturu üzerinden insanı kamillerin ortak bilgeliğine dayanır, amaç adil ve uyumlu bir toplum oluşturmaktır.

    “ALEVİLİKTE ŞERİAT OLSA ŞİİLİK OLURDU, ALEVİLİĞE GEREK KALMAZDI”

    Zaten Alevilikte genel geçer anlamda şeriat olsa, Şiilik olurdu, Aleviliğe gerek olmazdı.
    Ha “Allah’ın kanunu” nedir, gerçekten o kanunlar kimin kanunudur falan, onlara hiç girmiyorum bile. İsteyen buyursun istediğine inansın, ama Aleviliği rahat bıraksınlar, yetti valla!

    PİRHA/ İSTANBUL

  • ‘Alevilik ve asimilasyon politikaları’ toplantısında önemli mesajlar-VİDEO

    ‘Alevilik ve asimilasyon politikaları’ toplantısında önemli mesajlar-VİDEO

    PİRHA-Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), hem örgütlülüğün kapasitesini arttırmak hem de Türkiye’nin sorunlarını tartışabilmek amacıyla Zoom üzerinden Alevilik ve Asimilasyon Konulu Atölye kurdu. Atölyede bu hafta Türkiye’de İnanç Özgürlüğü, Alevilik ve Asimilasyon Politikaları konuşuldu.

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV), hem örgütlülüğün kapasitesini arttırmak hem de Türkiye’nin sorunlarını tartışabilmek amacıyla Alevilik ve Asimilasyon konulu atölye kurdu.

    Türkiye’de İnanç Özgürlüğü, Alevilik ve Asimilasyon Politikaları konulu toplantıda Akademisyen Ayfer Karakaya, Yazar Erdoğan Aydın ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez konuşmacı olarak yer aldı.

    “ÇOCUKLARIMIZIN EĞİTİM KONUSUNDA GÖRDÜĞÜ ASİMİLASYON PSİKOLOJİK İŞKENCEDİR”

    Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Ercan Geçmez, Türkiye’de Alevilerin uğradığı haksızlıkların ve asimilasyonun çok çeşitli olduğunu belirterek şunları kaydetti:

    “Örneğin, Alevilerin uğradığı en büyük asimilasyonlardan bir tanesi eğitim alanındadır. Özellikle çocuklarımızın eğitim konusundaki görmüş olduğu asimilasyonu bu yüzyılın psikolojik işkencesi olarak görüyorum. Zorunlu din dersleriyle alakalı yaptığımız başvurular, eylemler, kazandığımız AHİM davaların tamamı Alevilere kat ve kat asimilasyon olarak geri dönmüştür.

    Alevi köylerine zorla yapılan camiler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı, yatılı bölge okulları, üniversitelerde Aleviler adına açılan kürsülerde Aleviliğin asimile edilmesi, Alevilerin burada yok sayılması ve Alevi köylerinin isimlerinin değiştirilmesi gibi çeşitli asimilasyonlar da uygulanmaktadır.

    “TÜRKİYE’NİN SORUNU KENDİLERİYLE YÜZLEŞMEME SORUNUDUR”

    Her dönem, her yerde şunu dile getirdik: Türkiye’nin sorunu Alevilik değildir, Türkiye’nin sorunu Kürt sorunu değildir, Türkiye’nin sorunu; çoğunluğu oluşturanların başkalarına yaşam hakkı vermeme sorunudur, onların kendileriyle yüzleşmeme sorunudur. En temel sorunlardan bir tanesi toplumsal yüzleşmeyi gerçekleştirememe sorunudur.”

    “ALEVİ TARİHİ, SÜRGÜN, ASİMİLASYON VE EZİLME TARİHİDİR”

    “Alevi tarihi hepimizin çok iyi bildiği gibi hep bir mağduriyet, bir asimilasyon, bir sürgün, bir ezilme  tarihidir” diye konuşan Yazar Erdoğan Aydın ise bugünün gündeminde olan konular üzerine şunları söyledi:

    “Son haftaki siyasal muktedirlerin konuşmalarını anımsadığımızda, zannediyorum önümüzdeki kısa ve orta vadede daha büyük bir tedirginlik yaşamak için çok büyük nedenler karşısındayız. Dolayısıyla sorunun sadece bizimle olmadığını, sadece bugünle ilgili olmadığını ve bugünün bütün zamanlardan daha ciddi, daha sıkıntılı, daha boğucu olduğunu anladığımızda mutlaka inanç özgürlüğünün kazanılmasına, bugüne kadar yürüdüğümüz kesimlerden daha geniş bir kesimle beraber yürüyebilme imkanlarını yaratan bir duruş, bir söz, bir program üretmek gibi bir sorunla karşı karşıyayız.”

    “TÜRKİYE’DE EN ÖNEMLİ SOSYAL VE DEMOGRAFİK GELİŞME ANADOLU’NUN ALEVİSİZLEŞTİRİLMESİDİR”

    Bir diğer konuşmacı Ayfer Karakaya da, Anadolu’nun Alevisizleşmesi ve Alevisizleştirilmesi konusunda değerlendirmeler yaparak şu şekilde konuştu:

    “Geldiğimiz noktada bugün Türkiye’deki en önemli sosyal ve demografik gelişme bence Anadolu’nun Alevisizleşmesi, Alevisizleştirilmesi sürecidir. Akademisyenler tarafından şaşırtıcı derecede az ilgi gösteriliyor bu meseleye. Aslında bizler Aleviler olarak da sürekli asimilasyon politikalarından elbette yakınıyoruz ve bunun farkındayız.

    Ama bu esnada büyük resmi biz de kaçırıyor olabiliriz. Çünkü gündelik hayatımızda belki değişimleri bire bir hissedemiyoruz. Ama kendimizi biraz geriye çekip yıllar içinde yaşadığımız değişime baktığımızda geldiğimiz noktada Anadolu’nun Alevisizleştirilmesi ve Alevisizleşmesi konusunda bütün örgütlerimizin her şeyi bir yana bırakıp bu mesele üzerine yoğunlaşması gerekiyor.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Akademisyen Karakaya, Osmanlı Anadolusunda Kızılbaş Aleviler üzerine konuşacak

    Akademisyen Karakaya, Osmanlı Anadolusunda Kızılbaş Aleviler üzerine konuşacak

    PİRHA- Tarihçi, Doç Dr. Ayfer Karakaya-Stump, bugün, Boğaziçi Üniversitesi Nafi Baba Tasavvuf, Tarih ve Kültürel Miras Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin düzenlediği “Osmanlı Anadolusunda Kızılbaş Aleviler: Sufizm, Siyaset, Toplumsal Kimlik” etkinliğinde konuşacak. 

    Tarihçi, Doç Dr. Ayfer Karakaya-Stump, Boğaziçi Üniversitesi Nafi Baba Tasavvuf, Tarih ve Kültürel Miras Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen konuşmaya katılacak. Kızılbaş/Alevi geçmişi ve Alevi-Bektaşi ilişkilerine dair yapılacak konuşmanın konusu ise, “Osmanlı Anadolusunda Kızılbaş Aleviler: Sufizm, Siyaset, Toplumsal Kimlik.”

    Söyleşi, bugün (25 Kasım Çarşamba) saat 18:00’de Zoom uygulamasıyla çevrimiçi gerçekleşecek.

    Boğaziçi Üniversitesi’nin Twitter’dan yaptığı duyuruda, “Nafi Baba Araştırma Merkezi, Ahmet Yaşar Ocak’tan sonra Ayfer Karakaya-Stump’ı ağırlıyor. Karakaya-Stump, 25 Kasım Çarşamba günü saat 18:00’de “Osmanlı Anadolusunda Kızılbaş Aleviler: Sufizm, Siyaset, Toplumsal Kimlik, başlığıyla konuşmasını yapacak” dedi.

    Zoom üzerinden gerçekleştirilecek konuşmaya katılmak isteyenler bit.ly/nafibabamerkez adresinden kaydolabilir.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • ABD 2020- Alevi Gençlik Ödülleri’ni kazananlar belli oldu

    ABD 2020- Alevi Gençlik Ödülleri’ni kazananlar belli oldu

    PİRHA-  Kuzey Amerika’daki Alevi derneklerinin, ABD’de yaşayan 6-35 yaş arası Alevi çocuk ve gençlere yönelik düzenlediği yarışma sonuçlandı. Çizim, Fotoğraf, Şiir, Gençlik Hizmet ve Kültür Elçisi dallarında yapılan yarışmada kazananların isimleri ve ödüller, 25 Ekim Pazar günü, Zoom üzerinden yapılan bir toplantı ile açıklandı.

    Kuzey Amerika’daki Alevi dernekleri, ABD’de yaşayan 6-35 yaş arası Alevi çocuk ve gençlere yönelik bir dizi yarışma düzenledi.

    2020’den itibaren Kuzey Amerika’nın Alevi kuruluşları (Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Orta Batı Alevi Kültür Merkezi ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Washington D.C.) tarafından düzenlenen yarışmada birçok kategoride Alevi çocuk ve gençler yarıştı.

    Çizim, Fotoğraf, Şiir, Gençlik Hizmet ve Kültür Elçisi dallarında yapılan yarışmada kazananların isimleri ve ödüller, 25 Ekim Pazar günü, Zoom üzerinden yapılan bir toplantı ile açıklandı.

    Buna göre;

    Çocuk-Resim kategorisinde Elif Bahar Yılmaz ve Talya Yeşilyurt, Şiir kategorisinde Sarah Bennett ödüle layık görüldü.

    Hizmet Ödülü, Deniz Özgülbaş ve Eren Alay, Kültür Elçisi Ödülü ise Ezgi Benli ve Ezgi Stump arasında paylaştırıldı.

    KARAKAYA: BU İLK DENEMEMİZDİ

    Kuzey Amerika’daki Alevi derneklerinin Alevi çocuk ve gençlere yönelik yarışma düzenlemesi konusunda öncülük eden isimlerden Yrd. Doç. Dr. Ayfer Karakaya, PİRHA’ya yaptığı açıklamada, “Bu ilk denememizden edindiğimiz tecrübelerle revize edip genişleteceğimiz Alevi Gençlik Ödülleri-ABD önümüzdeki yıllarda da, umuyoruz daha çok katılımla verilmeye devam edecek” dedi.

    PİRHA/ ABD

  • ‘Aleviliği tanımlamak: Orijin değil, kıvam’

    ‘Aleviliği tanımlamak: Orijin değil, kıvam’

    PİRHA – Tarihçi Doç. Dr. Ayfer Karakaya, ‘Aleviliği tanımlamak: Orijin değil, kıvam’ başlıklı bir yazı kaleme aldı. Karakaya, “Çok merkezli bir örgütlenme modelinin, sadece bugün sahada mevcut olan resimle değil, ocaklara dayalı geleneksel Alevi sosyo-inançsal örgütlenmesi ile de uyumlu olduğunu söylemekte fayda olduğunu ifade etti. 

    ‘Aleviliği tanımlamak: Orijin değil, kıvam’ başlıklı yazı kaleme alan Tarihçi Doç. Dr. Ayfer Karakaya, dış etkilere ziyadesiyle açık ve son derece politize bir zeminde devam eden bu sürecin Aleviler açısından sancılı geçmekte, hararetli iç tartışmalara yol açmakta olduğunu belirtti. Alevilikte gelenekçilerin özgüncülere bir tepki olarak ortaya çıktıklarını belirten Karakaya, her iki tavrın da sosyal ve duygusal karşılık bulduğunu kaydetti.

    Karakaya’nın yazısının tamamı şöyle:

    “Aleviliğin yasaklı-ayıplı olmaktan çıkıp kamusal alanda ifadesinin nispeten normalleşmeşinden bu yana en fazla 25-30 yıl geçti. Bu süre içerisinde Alevi toplumu bir taraftan dernek ve vakıfları aracılığı ile Türkiye’de ve göç ettikleri ülkelerde yasal olarak tanınma mücadelesini sürdürürken, diğer taraftan da hem siyasi ve kültürel dış baskılar hem de çeşitli sosyolojik iç dinamikler nedeniyle kendini “modern lisanla” yeniden tanımlamak durumunda kaldı. Dış etkilere ziyadesiyle açık ve son derece politize bir zeminde devam eden bu süreç Aleviler açısından sancılı geçmekte, hararetli iç tartışmalara yol açmaktadır. Öyle ki geldiğimiz noktada özellikle Avrupa’daki Alevi örgütleri arasında gittikçe derinleşen bir Özgüncü – Gelenekçi ayrımından bahsedebiliriz. Yazımızda bu ayrışmayı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışacağız ve bu meyanda Alevi örgütlenmesinin geleceğine dair bazı değerlendirme ve önerilerde bulunacağız.

    “GELENEKÇİLER, ÖZGÜNCÜLERE BİR TEPKİ OLARAK ORTAYA ÇIKMIŞTIR”

    Daha çok İslam-içicilerin İslam-dışıcılarla kavgası olarak ifade edilen Aleviler arasındaki bu iç tartışmada, benim “Özgüncüler” dediğim grup Aleviliği müstakil, özgün bir inanç olarak kabul eden ve o şeklide tanınmasını savunan kişileri içermektedir. Her ne kadar eleştirenleri tarafından “Ali’siz Aleviler” olarak isimlendirilseler de bu gruptakiler duruşları itibariyle geniş bir spekturuma yayılmaktadır. Bir kısmı gerçekten de Aleviliğin merkez sembolü Hz. Ali’yi tümden reddetme gibi fazlasıyla zorlama bir noktaya savrulmuş olsa da, çoğunluğu “bizim Ali’miz farklı” ifadesiyle özetlenebilecek, Hz. Ali’nin (ve ilintili diğer inanç ögelerinin) Alevilikteki konumunu daha “temsili” bir düzlemde anlamaya meyilli görünmektedir. Gelenekçiler ise esas itibariyle Özgüncülere bir tepki olarak ortaya çıkmıştır denebilir. Onları, özellikle Avrupa’daki Alevi örgütlenmesinin üst yönetimini etkisi altına alan Özgüncü akımın Alevi geleneğinin içini boşalttığı kaygısıyla, atadan-deden gördükleri şekliyle Aleviliği yaşama gayreti ve iddiasındaki gruplar olarak tanımlamak mümkündür. Geleneği “kitabileştirme” çabaları zaman zaman bizzat geleneği aşan vurgulara yol açsa da, karşı grup tarafından Şiileşme ve Sünnileşme etkisine açık olmakla suçlanmaları bazı istisnalar dışında abartılı görünmektedir.

    “HER İKİ TAVIR DA SOSYAL VE DUYGUSAL KARŞILIK BULUYOR”

    İki grup arasındaki tartışma ve gerilimlerin sosyo-ekonomik ve politik bağlamını bir kenara koyup meseleye içeriden bir gözle baktığımızda, her iki tavrın da Aleviler arasında sosyal ve duygusal karşılığı olduğunu görmek zor değil. Özgüncü tavır, ta başından beri şeriat-merkezli İslam’a karşı duyulan derin soğukluk ve korku ile gittikçe artan asimilasyonist baskılara karşı duyulan endişe ve tepkiye tekabül etmektedir. Buna mukabil gelenekçi tavır, Aleviliğin yüzyıllarca taşıyıcılığını yapmış, ona duygusal içeriğini vermiş temel inanç ögelerinin ve sembollerinin muhafazasına ve yeni kuşaklara aktarımına yönelik bir hassasiyeti temsil etmektedir.

    “SAHİCİLİĞİ OLMAYAN TARİHSEL ANLATILARIN PEŞİNE DÜŞME, ÖZGÜNCÜLERİN EN ZAYIF KARNINI OLUŞTURUYOR”

    Hem Özgüncülerin hem Gelenekçilerin Aleviler arasında belli bir tabanı ve karşılığı olmakla birlikte, her ikisinin de aşmakta zorlandığı temel bazı çelişkileri ve çıkmazları da yok değil.  Gelenekçilerin temel çıkmazı, Aleviliğin, Şiilik ve ana akım tasavvuf ve tarikatlar başta olmak üzere diğer “İslamlardan” nasıl ayrıştığını, nasıl farklı olduğunu net bir şekilde açıklayamamalarıdır. Bu nedenle de, bilhassa geleneğin içinden yetişmemiş, dolayısıyla Aleviliğin mistik-batıni boyutlarına tam anlamıyla vakıf olmayan, bu eksiklerini de Sünni ve Şii perspektiften yazılmış kitaplar okuyarak gidermeye çalışan bazı inanç önderlerinin toplumu asimilasyonist etkilere açık hale getirme riski vardır.  Özgüncülere gelirsek, onların en temel çelişkisi, Aleviliğin özgünlüğünü koruyalım derken, geleneğin tarihsel olarak taşıyıcı kolonları diyebileceğimiz kimi unsurlarını yıpratma ve hatta tümden reddetme noktasına kaymışlıklarıdır. Bu meyanda, pozisyonlarını tahkim etmek adına, hiçbir ciddiyeti ve sahiciliği olmayan bazı alternatif tarihsel anlatıların peşine düşme eğilimleri Özgüncülerin en zayıf karnını oluşturmaktadır.

    “İKİ GRUBUN DA YAKLAŞIMI BÜYÜK ORANDA ÖRTÜŞÜYOR”

    Ancak bütün bu biribirleriye uzlaşmaz görünen farklılıklara rağmen, benimsedikleri sosyo-kültürel değerler ve dünya görüşleri (kadın hakları, sekülerizm gibi), uyguladıkları ritüeller (cem ayini ve söylenen deyişler gibi), kullandıkları dil ve öne çıkardıkları inanç ögeleri (Hakk ademdedir gibi) itibariyle Özgüncüler ve Gelenekçiler arasında herhangi bir kategorik ve dikkate değer fark yoktur. Diğer bir deyişle, bu iki grubun da (tümüyle reddiyeci ve tümüyle asimilasyonist pozisyonlara savrulmuş olan sınırlı sayıdakiler hariç) olgusal olarak Aleviliğe yaklaşımı büyük oranda örtüşmektedir. Zaten iki grup arasındaki kutuplaşmanın bu kadar artmış olması, Aleviliğin olgusal düzlemde değil, son derece problemli, orijin odaklı bir anlayışla tartışılıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Bize 19. yüzyıl Protestan misyonerlerinin bir mirası olan, sonrasında Aleviliğe dair Türk milliyetçi söyleminin ve 90’lardan beri ortaya atılan diğer tüm alternatif Alevilik anlatılarının da bel kemiğini oluşturan, esasında modası epeyce geçmiş bu özcü yaklaşım, kimlikleri ve kültürleri sözde saf bir (genellikle etnik veya ırksal) kaynağa bağlama çabasını bünyesinde barındırır. Oysa ne Alevilik ne herhangi bir başka gelenek veya toplumsal kimlik hiçbir mitosa yaslanmadan, hiçbir gri alana yer açmadan ve hiçbir iç çelişkiye izin vermeksizin tanımlanamaz ve anlaşılamaz. Zira bütün gelenekler ve bütün toplumsal (ve hatta bireysel) kimlikler karmaşık, çok katmanlı, akışkan ve dinamiktir (veya yaygın bir ifadeyle, senkretiktir). Dolayısıyla Aleviliği anlamlandırırken, esas itibariyle politik bir eylem olan saf orijin arayışlarından uzaklaşıp, Aleviliğin bir inanç ve kimlik olarak bağlıları indinde neyi temsil ettiğini, nasıl yaşandığını ve anlaşıldığını önceleyen olgusal (fenomenolojik) bir yaklaşımı benimsemek hem akademik hem de toplumsal açıdan çok daha sağlıklı bir tavırdır.

    “ALEVİLİĞİN OLUŞUM SÜREÇLERİNİ ANLAMLANDIRMAYA ÇALIŞMALIYIZ”

    Bu söylediklerimiz, Alevi tarihinin yazımı önemsizdir anlamında anlaşılmamalıdır. Tersine Alevi tarihi, hem kendi asli değeri açısından hem de Anadolu ve komşu coğrafyaların sosyo-kültürel geçmişini anlamak açısından son derece önemli ve ilginç bir konudur ve mutlaka bugüne kadar olduğundan çok daha büyük bir ciddiyetle ele alınmalıdır. Ancak bunu yaparken ayakları yere basmayan, izlenimsel devamlılıklar üzerine kurgulanmış spekülatif yaklaşımlardan uzak durmak ve kendi tahayyülümüzdeki Aleviliği eldeki verilere empoze etme kolaylığından kaçınmak gerekmektedir. Onun yerine Aleviğin oluşum ve değişim süreçlerini, genel olarak tarihin, daha özelde İslam tarihinin bütün doğal karmaşıklığı içerisinde anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmalıyız. Bu meyanda, ne tarihin ne de kimliklerin siyah-beyaz kategorilerle ve basit bir Aristo mantığı ile anlaşılamayacağı, tersine sözkonusu olan tarih ve kimlikler olunca bir şeyin aynı anda hem A hem B olabileceğini kabullenmemiz gerekmektedir. Böyle bir yaklaşımla ve Alevi yazılı ve sözlü kaynaklarını önceleyerek yapılan çalışmalar, bugün bildiğimiz anlamda Aleviliğin — birçok mistik-batıni inanç ögeleri Vefailik/Babailik ve Rum Abdalları gibi muhalif Sufi-derviş hareketleri üzerinden çok daha gerilere götürülebilse bile— bir sosyo-dinsel kimlik olarak 15. ve 16. yüzyıllarda, Kızılbaş hareketi içerisinde şekillendiği sonucuna bize götürmektedir. Ayrıca, Alevi tarihine dair tüm bildiklerimiz, ana gövdeden duygusal ve itikadi olarak kopmuş olmalarına ve şeriat-merkezli, legalist din anlayışına karşı duydukları tüm antipatiye rağmen Alevilerin geleneksel olarak kendilerini (bir tür) Müslüman olarak algıladıklarını, bununla birlikte aynı zamanda farklı (semavi) dini geleneklerin tek bir ilahi gerçeğin farklı ifadelerinden başka bir şey olmadığı anlayışına dayanan, daha evrenselci bir kimliği de güçlü bir şekilde bünyelerinde barındırdıklarını ortaya koymaktadır.

    “OLGUSAL OLARAK ALEVİLİĞİN ANLAM VE İÇERİĞİ DEĞİŞMEYECEKTİR”

    “Peki bu tespit, birçok insanın kafasını meşgul eden İslam içi, İslam dışı tartışmasına nasıl bir açılım getirir?” diye sorulabilir. Öncelikle, meseleye tarihsel bir yaklaşım bu sorunun esas itibariyle sakat formüle edilmiş bir soru olduğunu bize gösterecektir. Zira bu soru İslam’ın adeta bir boşluk içerisinde, deyim yerindeyse sıfır kilometre bir gelenek olarak ortaya çıktığı ve tarih boyunca tutarlı ve tek bir tanımının varolduğu zannıyla hareket eder ki, bunun böyle olmadığı pozitif anlamda İslam tarihiyle aşina herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Bu gerçeğe rağmen bahsi geçen soruda ısrar edilecekse bile, bu sorunun muhatabının Alevilerden ziyade kendini İslami normatifliğin hamisi ve temsilcisi olarak gören kişi ve kurumlar olduğu söylenebilir. Şöyle ki: İslamın tanımı zahiri ve şeriat-merkezli bir anlayış üzerinden yapıldığında –ki yaygın tanım bu şekildedir—Aleviliğin İslam dairesinde anlaşılması ve anlamlandırılması elbette mümkün değildir. Ancak İslam tanımı, tarihsel olarak İslami bir diskur içerisinde ortaya çıkmış, ama tanrı, Kuran ve peygamberlik dahil temel birçok teolojik konuda ana gövdeden ciddi şekilde ayrışan ve bu yüzden de hemen her zaman dışlanmış esoterik-batıni akımları da içerecek bir şekilde genişletilirse, Alevilik (mistik) İslam’ın bir yorumudur denilebilir. Fakat her hal ve karda, yani İslamla ilişkisi nasıl ifade edilirse edilsin, olgusal olarak Aleviliğin anlam ve içeriği değişmeyecektir.

    “ASLOLAN KIVAMIN DOĞRU TUTTURULMASIDIR”

    Alevi örgütleri ve ortalama bir Alevi açısından Aleviliğe dair bu tür olgusal bir yaklaşımın pratikteki anlamı, orijin veya köken odaklı düşünce tarzını terk edip, kıvam odaklı bir düşünce tarzını benimsemektir. Meramımı daha anlaşılır kılmak için, Alevilikle ilgili faydalı bulduğum helva metaforunu burada kullanmak istiyorum. Alevilik bir veri olarak güzel bir helvaya benzetilebilir. Bir helvanın lezzetti kıvamından gelir. Yani aslolan helvanın ununun, şekerinin, yağının nereden geldiğinden çok, kıvamının doğru tutturulmasıdır. Mevzuyu biraz basitleştirmek pahasına, mesela merkezi bir sembol olarak Hz. Ali’yi Alevilik helvasının şerbeti olarak düşünelim: Hiç şüphesiz şerbetsiz helva olmaz, olsa da tatsız-tuzsuz bir şey olur, ama şerbetini fazla katarsanız bu sefer de helvanız yenemeyecek kadar tatlı olur. Aynı tür benzetmeleri Alevi inanç ve kimliğini oluşturan diğer tüm ögeler için de şüphesiz yapabiliriz.

    Bu benzetmeden hareketle, Alevi örgütlerinin temel görevleri ve daha genel olarak Alevi örgütlenmesinin şekline dair bazı değerlendirmelerde bulunabiliriz. İlk olarak, Alevi örgütlerinin esas görevi gelenek icadı değil, varolan geleneğin “kıvamının” muhafazasına, bu şekliyle yaşanmasına ve genç kuşaklara aktarılmasına destek olmak olmalıdır. Bunu söylerken, geleneğin durağanlaşmasını veya Aleviler için içinden çıkılmaz bir kapana dönüşmesini öngörmüyorum. Yine helva benzetmesine dönersek, elbette helvanın karılmasında, damak tadına göre farklı tarifler uygulanabilir, bir takım iyileştirici yöntemler benimsenebilir, hatta lezzetini geliştirmek için yeni şeyler de eklenebilir. Mesela beyaz un yerine, sağlıklı beslenmeye dair güncel tavsiyelere uyarak kepekli un kullanılabilir, şeker oranı azaltılabilir veya tadını arttırmak için ceviz eklenebilir. Ama bütün bunlar yapılırken helvanın helva olarak kalmasına, yani kıvamının korunmasına azami dikkat edilmesi gerekir.

    SAĞLIKLI DEĞİŞİKLİKLERİ SAHİPLENMEK VE KURUMSALLAŞTIRMAK

    Bu tür bir yandan gelenek gözetilirken, diğer yandan geleneğin dinamizminin önünü kapamamak için örgütlerin yapması gereken, toplumsal mühendislik olarak algılanabilecek çabalardan uzak durup, toplumun içinden, organik olarak gelişen “sağlıklı” değişiklikleri sahiplenmek ve kurumsallaştırmaktan geçer diye düşünüyorum. Sayıları hızla artan modern cemevleri ve yakın geçmişte Tahtacı Alevileri ile sınırlı olmakla birlikte günümüzde gittikçe yaygınlaşan cenaze merasimlerinde deyiş okunması, Alevi toplumunun kendi iç dinamikleriyle ortaya çıkmış ve gelenekle ahenkli bu tür değişikliklere en güzel örnekleri teşkil etmektedir.

    “GELENEKLE DEĞİŞİM ARASINDAKİ DENGE NASIL KURULABİLİR?”

    Peki gelenekle değişim arasında sağlıklı bir denge nasıl kurulabilir? Kanaatimce bu dengenin kurulmasının yolu, tek tip ve tek merkezli bir örgütlenmeden değil, çok merkezli ve belli sınırlar içerisinde farklılıkları tolera edebilecek, esnek bir örgütlenme modelinden geçer. Yani aynı bölgede, mesela biri daha Gelenekçi, bir daha Özgüncü, farklı hassasiyetlere hitap eden Alevi derneklerinin kurulması doğal kabul edilmelidir. Bu tür çok merkezli bir örgütlenme modeli, Aleviliğin temelini oluşturan muhabbet geleneğine bağlı kalınıp, aradaki iletişim ağları tümüyle koparılmadığı sürece bir denge ve kontrol mekanizmasını da beraberinde getirecektir. Özellikle Aleviliğin yeniden inşa sürecinden geçtiğimiz bu dönemde böyle bir denge ve kontrol mekanizması, hem demokrasinin gereğidir hem de değişip gelişirken helvanın helva olarak kalabilmesi için hayati önemdedir. Burada önerdiğimiz bu çok merkezli örgütlenme modeli, Aleviler arasında ortak standartların oluşmasını engellemeyecektir, zira bir yerde geliştirilecek yeni ve faydalı bir fikir, uygulama veya eser, eğer gelenekle arasında gereken ahengi de tutturmuşsa, muhtemelen toplumda zamanla yayılacak ve genel kabul görecektir. Ayrıca bu model, farklı örgütlerin belli asgari müşterekler ve ortak amaçlar için, federasyon veya konfederasyon gibi yapılar içerisinde bir araya gelmesinin önünde de bir bariyer teşkil etmeyecektir.

    Son olarak belli marjlar içerisinde farkılıkları tolere edebilecek bu tür çok merkezli bir örgütlenme modelinin, sadece bugün sahada mevcut olan resimle değil, ocaklara dayalı geleneksel Alevi sosyo-inançsal örgütlenmesi ile de uyumlu olduğunu söylemekte fayda var. Nitekim, bu “yol bir sürek binbir” anlayışı iledir ki, ocaklar arasındaki bazı farklı uygulamalar veya geçmişte Aleviler arasında yaşanmış tarıkçı-pençeci gibi ciddi bölünmeler, asgari müşterekler zemininde (on iki hizmete dayalı, kadınlı-erkekli cem ritüelleri, Yedi Ulu Ozan gibi) kopuşlara yol açmadan, yan yana durabilmişlerdir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Çekmeköy Cemevinde Alevilik tarihi etkinliği

    Çekmeköy Cemevinde Alevilik tarihi etkinliği

    Akademisyen Ayfer Karakaya, Çekmeköy Cemevinde Alevilik tarihi konusunda konuşma yapacak. 

    Alevi tarihi çalışmalarıyla bilinen Ayfer Karakaya, Alevi tarihi konulu etkinlik gerçekleştirilecek.

    “Dede Ocaklarının Özel Arşivlerindeki Belgeler Işığında Alevi Tarihi ve Öğretisi” başlıklı etkinlik 22 Ağustos’ta (Perşembe) Çekmeköy Cemevinde yapılacak.

    Çekmeköy Dayanışma Derneği ve Çekmeköy Cemevinin düzenlediği etkinliğe müzisyenler Çağlasu Aslan ve Ezgi Stump da katılacak.

  • Baba Mansur anma etkinlikleri gerçekleştirildi-VİDEO

    Baba Mansur anma etkinlikleri gerçekleştirildi-VİDEO

     

    PİRHA – 3.Uluslararası Seyyid Baba Mansur Anma Etkinlikleri gerçekleşti. Etkinlik kapsamında panel ve müzik dinletisi gerçekleştirildi. 

    3.Uluslararası Seyyid Baba Mansur Anma Etkinlikleri kapsamında ‘Alevi ocaklar ve Baba Mansur’ paneli yapıldı. Dersim Muxundi’de bulunan Baba Mansur Cemevi’nde gerçekleşen panele Baba Mansur Piri Süleyman Metin, Prof Ayfer Karakaya, Prof Bedriye Poyrad, Dede Abdullah Bilgili konuşmacı olarak katılırken moderatörlüğü ise Dilek Kızıldağ yaptı.

    Dede Abdullah Bilgili, Baba Mansur ile ilgili çalışmalar yürüttüğüni belirterek Baba Mansur’un bir soy seceresi olduğunu ifade etti. Somut olarak birçok belge olmasına rağmen elimjze ulaşmadı. Yürüttüğü duvarları, gözeleri ve birçok bıraktıklarını görüyoruz.

    Baba Mansur evlatlarından ve dergahlardan bilgi aktaran Bilgili, tarihsel süreçler hakkında aktarımlarda bulundu.

    Prof Ayfer Karakaya ise Alevi Bektaşi tarihi konusunda slayt şeklinde bilgiler verdi. Alevi tarihinde alan temizliği yapmak istediğini belirten Karakaya, “Çok fazla teoriler atıldı ortaya. İnsanlar neye inanıp inanmayacağını bilemiyorlar. Aleviliği bugüne getirenler, ocaklar ve dergahlardır. O yönlü çalışmalar yürüttüm” ifadelerini kullandı. Karakaya, “Alevi tarihine dair mitler var, çok fazla sorgulanmamış ama kabul edilip tekrarlanan şeyler var. Bunlara mit diyorum” diyerek Alevilik hakkında ortaya atılan durumlara ilişkin bilgiler verdi.

    Prof Bedriye Poyraz ise ‘Dersim raporlarında kadının rolü’ konusuna ilişkin aktarımlarda bulundu. Dersim Katliamı ve Tertelesi üzerine çalışmalar yürüttüğünü belirten Poyraz, Dersim’de yaşananların Kızılbaş Katliamı olduğuna belirterek 38 öncesi ve sonrası yazılan belgelerde kadınlara ilişkin yazılanları aktardı. Alevi Kızılbaş kadınlarının aşağılandığını söyleyen Poyraz, Alevileri yok etmek isteyenlerin çok güçlü olduğunu, devletin baskısının hala sürdüğünü belirtti.

    Poyraz, “Katliamda kadınlar tecavüz edilerek öldürüldü. Kız çocukları gönderildi, ailelere verildi. Kız çocuklarının bazıları da cariye olarak verilmiş. Gazete ve kitaplardaki tasvirlere baktığımızda Dersim coğrafyasının kadın bedeni gibi tasvir edildiğini anlıyoruz. Sömürgeleştirilen toplumların hepsinde bunu görmek mümkün. Kadına tecavüz meşrulaştırılarak coğrafyaya da tecavüz ediliyor” diyerek sözlerini tamamladı.

    Son konuşmacı Baba Mansur Piri Süleyman Metin ise Baba Mansur Ocağı hakkında bilgiler verdi. Panel, soru cevap şeklinde sona erdirildi.

    Panelden sonra lokmalar pay edilirken Muharrem Temiz ve yerel sanatçılar müzik dinletisi gerçekleştirdi.

    PİRHA/DERSİM