Etiket: ayşegül devecioğlu

  • Ayşegül Devecioğlu: Savaş bütçesiyle barış olmaz-VİDEO

    Ayşegül Devecioğlu: Savaş bütçesiyle barış olmaz-VİDEO

    PİRHA – Cumhurbaşkanlığı ve Diyanet’e ayrılan devasa paylara dikkat çeken Yazar Ayşegül Devecioğlu, “Bütçe, tek adam rejimiyle tamamen gasp edildi. Halkın değil, sermayenin ve savaş baronlarının bütçesiyle karşı karşıyayız” dedi. 

    Yazar Ayşegül Devecioğlu, Meclis’e sunulan 2026 Bütçesi’ni değerlendirdi.

    “DİYANETE AYRILAN PARA BİRÇOK BAKANLIĞIN ÖNÜNDE”

    – Kadınlar açısından 2026 bütçesinde ne görmekteyiz? Kadınların ihtiyaçlarına dönük bir yaklaşım var mı sizce?

    Ayşegül Devecioğlu: Bu bütçe meselesini düşündüğümde aklıma Ellen Poe’nun ‘Çalınan Mektup’u geliyor. Çalınan Mektup’ta mektup aranır aranır, sonra herkesin gözü önünde çıkar. Aslında bütçe de öyle. Sanki tarafsız bir belgeymiş gibi sunulsa da, ‘iktidar kim?’ diye sorarsanız sadece o bütçeye bakmak yeter. İktidarın tercihini sermayeden, cinsiyetçiliğin sürmesinden, Alevilerin asimilasyonundan yana yaptığını görürsünüz. Çünkü Diyanet’e ayrılan bütçe birçok bakanlığın önünde. Bu ne demek? Yukarıdan aşağı dincileştirme için ayrılmış para demek.

    Kadınlarla ilgili bütçede bir şey olması için zaten yıllardır mücadele veriyoruz. Bütçenin toplumsal cinsiyet bakış açısıyla yapılması gerekir. Kadınlar öldürülüyor, özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldıktan sonra cinayetler arttı. Kadınların ihtiyacı istihdam, kız çocuklarının eğitim görmesidir. Eğitime ayrılan kaynaklar azaldıkça okuldan alma eğilimi artıyor, erken evlilikler çoğalıyor. 15-16 yaşında çocuklar doğum yapıyor. Kadın yoksulluğu, cinsiyet eşitsizliği önlenmedikçe bu cinayetler durmaz.

    Bütçe, erkek egemen cinsiyetçi bakış açısının yansımasıdır. Engelliler açısından da durum aynıdır. İktidar, dezavantajlı grupların haklarını gasp ediyor. Oysa bütçe, bu grupların ihtiyaçlarına öncelik tanıyarak oluşturulabilir.

    Sonuçta bu para bizden toplanan vergilerle sağlanıyor. Az kazanandan çok, çok kazanandan az alıyorlar. KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler yoksulların sırtına yükleniyor. Bütçe hakkı, Magna Carta’dan beri halkın hakkıdır. Ama ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ adı altında saray rejimi, bütçeyi Meclis’e sormadan kendi ihtiyaçlarına göre ayarlıyor. Saraya ayrılan günlük bütçe, 3 bine yakın asgari ücrete denk geliyor. Yani bütçe tek adam rejimiyle tamamen gasp edildi. Meclisin bütçe yapma hakkı elinden alınmış durumda.

    “SİLAH BIRAKILDI AMA SAVUNMA BÜTÇESİ YÜZDE 34 ARTTI”

    – 2026 bütçe taslağını incelediğinizde önceki yıllardan farkı ne? Hangi tabloyla karşı karşıyayız?

    Ayşegül Devecioğlu: Aslında önceki yıllara göre çok farklı bir yerdeyiz. 27 Şubat çağrısıyla PKK kendini feshetti, silahsızlanma niyeti açıklandı. Meclis’te bir komisyon kuruldu. Kürt sorununun demokratik çözümü için bir fırsat doğdu. Böyle bir durumda ne beklenir? Barışın toplumsallaşması, silah bırakanların topluma entegrasyonu için bütçe ayrılması ama tam tersine, ‘savunma’ adı altında savaşa ayrılan pay geçen yıla göre yüzde 34 arttı.

    Kürt halkı, ‘artık savaşmak istemiyorum, demokratik çözüm istiyorum’ diyor. Peki böyle bir durumda niye savaş harcamalarını artırırsın? Bu yıl Suriye tezkeresi sadece AKP ve MHP oylarıyla geçti. Rojava’dan Türkiye’ye hiçbir saldırı olmamasına rağmen, yine savaş yetkisi isteniyor. Demek ki Türkiye’nin barıştan yana niyeti yok. Bütçeyi halk yapmıyor, sermaye ve savaş baronları yapıyor.

    “YOKSULLUĞU BİTİRMEK DEĞİL YÖNETMEK İSTİYORLAR”

    – Bütçede yoksullukla mücadeleye ayrılan kaynaklar size göre yeterli mi? Hükümet bu konuda bir hassasiyet gösteriyor mu?

    Ayşegül Devecioğlu: Hassasiyet söz konusu bile değil. Türkiye’nin vergi sistemi dünyanın en adaletsizlerinden biri. Dolaylı vergi ne demek? Bir bisküvi alıyorsun, onun da vergisini sen ödüyorsun. Bu, yoksul halkın sırtına yük bindirmek demektir. Faiz giderleri, savaş harcamaları, geçmediğimiz köprüler, uçmadığımız havaalanları için ödediğimiz paralar… Bütçe, savaşa ve faize ayrılıyor.

    Diyanet İşleri Başkanlığı dev bir kalem haline gelmiş durumda. Tarımı ve hayvancılığı yok ettiler, gıdayı tekellere teslim ettiler. Yani bu bütçeden refah değil daha çok yoksulluk çıkar. Halkı yoksullaştırmayı planlayan bir bütçe bu.

    “ÇOCUKLAR AÇ KADINLAR GÜVENCESİZ”

    – Bütçenin özellikle kadınlar, çocuklar ve mülteciler üzerindeki etkileri neler olur sizce?

    Ayşegül Devecioğlu: Türkiye’de korkunç bir kadın ve çocuk yoksulluğu var. Kadınlar eşit iş eşit ücret mücadelesi verirken çocuklar açlıktan bayılıyor. Bu sistem en kırılgan kesimleri hedef alıyor. Eğitimden koparılan çocuklar çetelere, tarikatlara, mafyaya teslim ediliyor. Devletin de bu sistemin ortağı olduğu çok açık. Toplumun şu anda ayakta olması lazım. Bütçe sadece komisyonlarda tartışılarak geçmemeli, zaten sivil toplum sistemli olarak yok edilmiş durumda.

    “DEVLETİN SANATA BAKIŞI YOK”

    – Devletin sanata yaklaşımını bu bütçede nasıl okumalıyız?

    Ayşegül Devecioğlu: Devletin sanata bir bakışı yok. Bakıyorsa da kötü bir nazarla bakıyor. TÜİK verilerinde kültürel harcamalar arttı diyorlar ama bu ‘harcamalar’ aslında ÇEDES’e, yani dincileştirme projelerine gidiyor.

    Yayıncılık sektörü çöküyor. Kitap pahalı, yayınevleri ayakta zor duruyor. Yazarlar desteklenmiyor, tam tersine cezalandırılıyor. Yavuz Ekinci’nin ‘Rüyası Bölünenler’ kitabına dava açtılar. Ahmet Ümit’in kitabına da aynı şeyi yaptılar. Devlet, kültür-sanat alanını zapturapt altına almak istiyor. Halbuki sanatın en büyük ihtiyacı özgürlüktür. ‘Kültür harcaması yapıyorum’ deyip dincileşmeye kaynak ayırıyorsan, bu kültür değil sansürdür.

    “BARIŞ SADECE SİLAH BIRAKMAK DEĞİLDİR”

    – Barışın konuşulduğu bir dönemdeyiz. Bütçeyle barış süreci arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Ayşegül Devecioğlu: Evet, bu bir barış süreci olmalı. Ama barış sadece silah bırakmak değildir. Siyasi hakların, adaletin, eşitliğin tanındığı bir ortam gerekir. Ama hiçbir somut adım atılmadı. AİHM kararlarına bile uyulmuyor. Kobane, Gezi tutsakları, belediye başkanları hâlâ içeride.

    Yeni yargı paketinde LGBTİ+’lara yönelik şiddeti artıracak maddeler var. Demokratik haklar çiğnenmişken barıştan söz edilemez. Bütçeyi saray getiriyor, önümüze koyuyoruz. Açıyoruz, bir bakıyoruz: silahlanma harcamaları artmış. Sanki barış sürecine girmemişiz de büyük bir savaşa hazırlanıyoruz. Bu bütçe, savaşın, sermayenin, cinsiyetçiliğin ve doğa düşmanlığının bütçesidir. Halkı yoksulluğa ve sadakaya mahkûm eden bir bütçedir. Asıl mesele, buna karşı nasıl ortak bir toplumsal mücadele kuracağımızdır.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Savaş, Yoksulluk ve Demokratik Çözüm panelinde ‘yeniden müzakere’ vurgusu- VİDEO

    Savaş, Yoksulluk ve Demokratik Çözüm panelinde ‘yeniden müzakere’ vurgusu- VİDEO

    PİRHA – Savaş, Yoksulluk ve Demokratik Çözüm panelinde yeniden müzakere formülleri üzerinde duruldu. Panelistlerden PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, “Dili, inancı, kültürü farklı milyonlarca insan, birleşmeliyiz. Dostları müttefik görürsek bu sorunun üstesinden geliriz. Herkes, bizi cumhuriyetin temeli görüyor ancak kimse bizi Alevi görmüyor” diye konuştu.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul İl Örgütü, Savaş, Yoksulluk ve Demokratik Çözüm paneli düzenledi. Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde yapılan panele ilgi bir hayli yüksek oldu. Panelin yapıldığı salona “Savaş, yoksulluk ve tecritde karşı demokratik çözümde buluşalım”, “Savaşlara karşı onurlu bir barışı savunuyoruz” pankartları asıldı.

    Panelin moderatörlüğünü İnsan Hakları Derneği İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri yaptı. Küresel anlamda süregiden savaşlara vurgu yapan Yoleri, çatışmalar sebebiyle göç, yoksulluk ve ekolojik yıkımın yaşandığını söyledi. Gazze’deki savaşa da değinen Yoleri, “Savaşın kadın ve çocuklar üzerindeki yıkımı, acıyı hepimiz biliyoruz. Yaşadığımız coğrafya da savaş politikalarından hiç uzak kalmadı. Kürt meselesinin inkar ve imha politikalarıyla karşılaşması nedeniyle de bir çatışma, şiddet ortamına sürükleniyor. Bu nedenle bizler, burada silahların susması ve çözüm sürecinin mümkün olduğunu tartışmak istiyoruz. Tüm bunlarla birlikte İmralı tecridinin de ayrı tutulamayacağını biliyoruz. Barış düşünü haydi hep birlikte gerçekleştirelim” dedi.

    “BARIŞI KONUŞMAK EN BÜYÜK SUÇ”

    Panelin ilk konuşmacısı Yazar Ayşegül Devecioğlu oldu. Barış sözcüğünün komünizmden de öte kriminalize edildiğini belirten Devecioğlu şunları ifade etti:

    “Kuzey Suriye’de yürütülen savaşta sadece Türkiye’nin rolü olmadığını biliyoruz. Bu ülke, barış için onbinlerce can verdi. Bu durum bize büyük sorumluluk yüklüyor. Bütün dünya ateş topu iken barış konuşmak en büyük suç oldu. Bu sözcük kriminalleştirildi. Savaş çok önemli bir sermaye haline geldi. Bunu iktidardan da görebiliyoruz. Eğitim, sağlık bütçesi ayrılmazken vergilerimiz savaşa harcanıyor. Çocuklar okulda açlıktan bayılırken ‘bir mermi kaç para biliyor musunuz?’ diyorlar. Somali’ye dahi asker gönderiyoruz! Dünyadaki paylaşım savaşlarında halkın yararı yok. Halk, aç kalıyor, kadınlar öldürülüyor. Ama bizim ülkemizde 40 yılı aşmış bir savaş var. Ne zaman halk ve özgürlükler mevzu olsa ‘terörist’ oluyorsunuz. Türkiye’de neden barış olamıyor? İspanya’da örneğin birçok ana dil konuşulabiliyor ama evrensel haklar nedeniyle bizler öldürülüyoruz. Kürt olmak son 10 yılda iyi bir şey değil! Kürtçe konuştuğunuzda öldürülüyorsunuz. Örneğin geçtiğimiz günlerde inşaat işçilerinin başına gelenleri gördük.
    ‘Özerklik’ dediğinizde suç haline getirildi. Demek ki bizim bir yol bulmamız gerek. Savaşı durdurmaya gücümüz yeter. Tecrit meselesine ise politik olarak bakıyorum. İmralı’nın, barış sürecinin zorunlu bir parçası olmasının yolunu bulmalıyız. Bu kadar can vermişiz, barış fikrini toplumsallaştırmanın yolunu bulmalıyız. İktidar ayakta kalmak adına bu savaşı sürdürüyor. Belki de Türkiye ilk defa Kürtlerin bu kadar düşmanlaştırıldığı bir dönemden geçiyor. İmralı’ya uygulanan tecrit de bir garabet. İnsanlar 30 yıl cezaevi yatıyor ama aylarca uzatılan keyfi durumlar oluyor.”

    “UCUZ İŞ İÇİN MÜLTECİLERE İHTİYAÇ VAR!”

    Gazeteci Ercüment Akdeniz ise mülteci kavramı üzerinde durarak, “Ulus devletiniz yoksa siz de yoksunuz” vurgusunu yaptı. Günümüzde mülteci kamplarının dahi bombalandığını söyleyen Akdeniz, şu sunumu yaptı:

    “Dünyada savaştan kaçan insanlar dahi mülteci olarak görülmüyor. 600 bin civarında Suriyeli, başka bir ülkede sığınma hakkına ulaşamadan Kuzey Suriye’ye gönderildi. Çocuk ve kadın ticaretinin önü açıldı ve 21. yüzyılda barbarca bir durum yaratıldı.
    Modern çağ, bir vatanın varsa seni vatandaş görebiliyor. Ulus devlet algısında o nedenle yok görünüyorsun. Mültecilere politik hak tanınmıyor. Ulus devletin varsa ancak, belli haklara sahip olabiliyorsun.
    Kürtler de çok büyük göç nüfusuna sahip. Bu ülkede Kürtlere, Rumlara, Alevilere karşı ırkçılık yapıldı. Şimdi yeni türde bir ırkçılık yapılıyor. Herkes birleşiyor şimdi mültecilere yönelik ırkçılık yapılıyor. Kayseri’de Suriyelilerin evi yakıldıktan kısa süre sonra o mülteciler Kuzey Suriye’ye gönderildi ve yine saldırılar Kürtlere döndü.
    Mültecilerin sürekli üretimi bu kapitalist sistem için gerekli. Çünkü ucuz işe ihtiyaç var. Bugün Kürtler ve Suriyeliler merdiven altlarında sömürülüyor. Dolayısıyla ulusal, şöven sendika anlayışının da bozulması gerekiyor. Bu sorun, düzen değişmeden değişmez. Barışı, demokrasiyi sağlamadan göçü durdurmak mümkün değil. Mültecileri, omuz hizanızdan aşağı görmeyin. O nedenle ‘dünyanın bütün ezilenleri, mültecileri birleşin’ diyorum.”

    “ALEVİLER, GÖÇ MESELESİNİN FARKINDA DEĞİLLER”

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Cuma Erçe ise konuşmasında eşit yurttaşlık talebi üzerinde durdu. Erçe, şu konuşmayı yaptı:

    “Her gün televizyonlarda savaş cihazlarıyla övünenler, kızımız Narin’i 2 hafta bulamadılar. Dağa komando indirmekle övünenler deprem bölgesine günler sonrasında gidebildiler! Bu ülkedeki en büyük problemin farkındalık problemi olduğunu söyleyebilirim. Örneğin 2000’li yılların başında Eğitim Sen şube başkanıydım, kapı dışarı edilen işçilerle direniyorduk. Durup dururken bir bayrak krizi çıkartıldı. Hemen ardından Tarsus’un MHP’li başkanı ‘her eve bayrak’ kampanyası başlatıp yürüyüş düzenlemişti.

    Bu ülkede anaların gözyaşının rengi aynı dedik ama anaları birleştiremedik. Anneleri yan yana getirebilirsek meselelerin ana nedenlerini anlayabileceğiz. Savaş deyince hepimizin aklında Kürtler merkeze oturtuluyor. Ama Cumhuriyet öncesinde bu savaş Koçgiri’de başladı. Ardından Dersim’de yıllar süren bir savaş sürdü. Oralarla önümüze bir perde çekiliyor ve ‘ezan susmamalı, bayrak inmemeli’ deniyor. Bir avuç sermayenin dışında hiç kimsenin eşit olmadığını bilmek gerekiyor. Çocukların okula aç gittiği bir ortamda artık eşit yurttaşlıktan bahsetmek mümkün değil. Günümüzde eşit yurttaşlığın insanları böleceğini düşünen sendikalar dahi mevcut. İşte bu nedenle farkındalığa vurgu yapmak istiyorum. Yani ‘bayrak inmesin, ezan dinmesin’…

    Aleviler bile göç meselesinin farkında değiller. Alevi köylerinin neredeyse boşaltılmış durumda. Büyük çoğunluk, atalarının mezarını dahi ziyaret edemiyor. Büyük bir kısım ise Avrupa’da yasaklı. Kürtler bu zulmün birinci sırasındalar. Kürtleri, barışın da savaşın da tek tarafı olmaktan kurtarmalıyız. Bugün gerici maarif modeline karşı olan Alevilere, Artvin’de doğasına sahip çıkana, Soma’da madende yakınlarını kaybedenlere ‘böyle yaşamanızın sebebi savaş politikalarıdır’ diye anlatmak gerekir. Biz dili, inancı, kültürü farklı, milyonlarca insan birleşmeliyiz. Bu ülkenin bütün ezilenlerini bir araya getirmek zorundayız. Dostları müttefik görürsek bu sorunun üstesinden geliriz. Herkes, bizi cumhuriyetin temeli görüyor ancak kimse bizi Alevi görmüyor.”

    Konuşmalar ardından panele kısa bir ara verildi.

    “KÜRTLER, KENDİ KADERLERİNİ TAYİN ETME YOLUNDA BİR MÜCADELEYE GİRDİ”

    Panelin ikinci bölümünde konuşan Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Raziye Öztürk ise PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecride işaret ederek şunları söyledi:

    “Soykırım kıskacında olan Kürtler, kendi kaderlerini tayin etme yolunda bir mücadeleye girdi. Kürt sorununun demokratik çözümünde baş müzakereci sayın Abdullah Öcalan’dır. Dünyanın dört bir yerinde Sayın Öcalan’ın fikri tartışılıyor. 10 milyonu aşkın insan, imza kampanyası altında Öcalan’ın özgürlüğünü talep etti. Avukatları olarak Mısır’a gittiğimizde bir avukat kadın ‘Kürtlere kızıyorum. Öcalan’ın fikirleri sadece Kürtlerin değil, hepimizin’ diyerek sahiplenmişti.
    7 Ağustos 2019 tarihinde Sayın Öcalan ile yapılan son görüşmede ‘olanak verilirse bu savaşa 1 haftada çözüm getirebilirim’ demişti. Öcalan’ın çabası demokrasi ve özgürlük yönündedir. Demokratik çözüm ifadesini daima dile getirmiştir. Ancak her defasında Sayın Öcalan’ın ateşkes kararı komplolara uğratıldı. 1998’de Suriye’den çıkmadan önce önünde iki yol vardı. Biri dağ yoluydu diğeri de Avrupa’ydı. İltica talebi ülkeler tarafından kabul edilmedi. Uluslararası hukuk o dönem askıya alınmıştı. İlk 10 yıl İmralı’da yalnız tutuldu. Ailesiyle Kürtçe konuştuğu için 240 gün hücre cezası aldı.
    Şu anda Sayın Öcalan ile birlikte 3 kişi daha İmralı’da tutuluyor. 25 Mart 2021’den bu yana, yani son telefon görüşmesinden sonra hiçbir şekilde haber alınamadı. O telefon görüşmesinde Öcalan ‘Avukatlarla görüşmeliyim’ sözünden sonra telefon kesilmişti. Şimdi İmralı’daki politikaların sessizle karşı görmesi bu durumu yaygınlaştırdı. AİHM tarafından adil yargılama yapılmadığı da belirtilmişti.
    Kürt sorununun muhatabı cezaevinde tutuluyor ve muhatap alınmıyor. Bu mesele aynı zamanda vicdani ve ahlaki bir karardır. Bugün bir panel yapılacağı zaman tecrit kavramı kullanılmak istenmiyor. Bir yerde hukuksuzluk varsa bunu ifade etmek gerekir. Bu mesele bütün olarak tüm toplumu etkiliyor. Sayın Öcalan’ın muhatap olduğu, sorunu çözmek adına irade olduğunu görmeli”

    “YENİ BİR YOL BELİRLENMELİ”

    Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz ise muhalefetin barış adına yeni bir yöntem belirlemesi gerektiğini söyledi. Tahmaz, Kürtler haricindeki muhalefetin de barış temelinde gündem yaratması gerektiğini vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Biz barış dediğimizde siyasetin tarafları ile sınırlayıp ‘Ankara, İmralı ne yapıyor?’ diyoruz. Bütün ufkumuzu geçtiğimiz müzakere sürecinde buralara sınırladık. Eşit yurttaş arzusunu taşıyan insanlar olarak önce ne yapmak istediğimizde netleşmeliyiz. Örneğin Filipinler’de silahlı çatışmanın özünü etnik unsurlar oluşturuyor. Ama Suriye’de hem Kürt sorunundan kaynaklanan sorun, hem de dinsel, IŞİD gibi sorunlar var.
    Başka ülkelerdeki deneyimleri izlediğimizde çözüm araçları da başka olabiliyor. Savaşın Türkiye’yi nasıl yoksullaştırdığını görüyoruz. Bugün iktidar elindeki silah nedeniyle İmralı ile iletişimi kesebiliyor. Toplumsallaşmış savaşın çözümünde tarafların dışında sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri vardır.
    1 Eylül Dünya Barış Günü’ne bakın, herhangi bir muhalefetten açıklama var mı? Ama bu konu Kürtlerin ana gündemi. Kürtler, ‘silah sussun, barış olsun’ diyor. Ana gündem bu olmazsa ilerlememiz de mümkün değil.
    Öcalan’ın girişimiyle ilk defa 2013-2015 yılında devlet, bir şeyi denemeye karar verdi. Dolmabahçe Mutabakatı, AK Partiden kurtulmak için büyük fırsattı ve bu kaçtı. Öcalan notlarında, ‘eğer çözüm süreci biterse beni öldü bilin’ diye 3 kez belirtmişti. Eğer, Kürtlerle barış talebinde kendi dilimizi yaratamazsak ülke farklı yere gider. Abdullah Öcalan, çözüm sürecinde belirleyici aktördür.
    Sivil toplum da artık yeni bir yol belirlemeli. Bugün DEM Parti’nin meşru görülmemesi hali, halayın da yasaklanmasını getirdi.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Mersin’de ‘Birlikte Değiştireceğiz’ paneli ve forumu düzenlendi-VİDEO

    Mersin’de ‘Birlikte Değiştireceğiz’ paneli ve forumu düzenlendi-VİDEO

    PİRHA- 8 siyasi partinin çağrısıyla ‘Birlikte Değiştireceğiz’ panel-forumu düzenledi. Panelde konuşan HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, iktidarın yoksulu yok sayan bir ekonomik tercih yaparak yandaş sermayeyi beslediğine işaret ederken, DİB Koordinasyon üyesi Ayşegül Devecioğlu da, “3’üncü yolun halkın ihtiyaçlarına yapıcı çözümler üretmeliyiz” dedi.

    Mersin’de, Demokrasi İttifakı içerisinde yer alan Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP),  Devrimci Parti (DP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ve Halkevleri Mersin il örgütleri  “Birlikte Değiştireceğiz” konulu panel düzenledi. Panele yazar ve Demokrasi için Birlik (DİB )Koordinasyon üyesi Ayşegül Devecioğlu ve HDP Grup Başkan Vekili Saruhan Oruç konuşmacı olarak katıldı.  Yenişehir Belediyesi Nikah Salonu’nda düzenlenen salona “Halkların, emekçilerin ve ötekilerin seçeneğini inşa edeceğiz” pankartı asıldı.

    TOPLUMSAL BARIŞ

    Çok sayıda kişinin katıldığı panelde ilk olarak söz alan DİB Koordinasyon üyesi Ayşegül Devecioğlu, kapitalizmin her türlü baskı ve zorbalığı yaptığını ve buna karşı işçilerin yeni mücadele dinamiklerini ortaya çıkardığına işaret ederek, “Kapitalizm dünyanın sonunu getiriyor. Bu sistem kadın, Kürt, işçi düşmanlığıyla ayakta kalıyor. Ekonomide vergi gelir adaletsizliğinin son bulması, sağlam radikal bir ekonomide dönüşüm programı olması gerekiyor” diye konuştu.

    Kontrgerillaya dayanan bu devletten kurtulmak gerektiğini anlatan Devecioğlu, “Toplumsal barış sağlanmazsa devleti yönetmeye çalışan bu karanlık yapılar kalır. Eşit yurttaşlık ve anadilinde demokratik bir çözüm yapmak, tekrar müzakereye dönmek gerek. Ülkenin en önemli ihtiyacı barış. Demokrasi güçleri savaşa karşı barışta ortaklaşmalı, onurlu bir dış politika yaratmalı” dedi.

    DEMOKRASİ İTTİFAKI

    Ardından söz alan HDP İstanbul Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Saruhan Oluç, çok kritik bir seçime gidildiğini, hakların aşınmadan kullanılabilme imkanına sahip, demokratik bir cumhuriyet hedefine adım atmaları gerektiğini söyledi. Tek adam rejiminin bütün ağırlığıyla muhalefetin üzerine çöktüğünü ifade eden Oluç, “Çoklu bir kriz yaşıyoruz. Türkiye uzun zaman sonra ekonomik ve sosyal açıdan baktığımızda ekonomik bir çöküşle karşı karşıya.  Makro ekonomik veriler felaket, ekonomik çöküş ve yoksulluk var ortada ama bunun yanında inanılmaz bir zenginleşme var iktidar yandaşlarında. Asgari ücret açlık sınırının üzerinde Bunların bulundukları tercihler işçide,  emekçiden yana değil,  yandaş holdinglerden yana. Ülkeyi batırdı ama birileri acayip zenginleşti.  Bütçeden hazineden servet aktarımı yapıyor. Bu durumu ve ortamı değiştirmemiz gerekiyor. Ekonomide demokrasiye ve adalete, hakça paylaşıma ihtiyaç var” şeklinde konuştu.

    Oluç, Kürt sorununda demokratik çözüm olmazsa demokrasi olmayacağını söyleyerek, “Anayasal düzenlemeler yapılmalı. Dış politikanın yolu Erdoğan’ın iki dudağı arasında geçiyor. Kürt sorunu çözemeyen iktidar bunu Suriye’de, Irak’ta yapıyor. Barışçıl bir dış politika demokratik çözümlerle başlanması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    Kadınların eşit temsiliyetini HDP olarak bunu uygulamaya çalıştıklarını kaydeden Oluç, şunları söyledi:

    “Ekolojik dengeyi alt üst eden iktidar karşı karşıyayız, bütün bunları toplamanın yolu iktidarı demokratik yollarla değiştirmek. Seçim öncesi bir adım inşa etmeliyiz. En güçlü değişim işareti mücadele azmini göstermemiz gerekiyor. Atılması gereken adımları hep birlikte atacağız ,daha eşitlikçi bir döneme adım atabiliriz. Güncel sorunları krizi aşmak açısından önemli adımlar atabiliriz. Çok umutluyum demokrasi ittifakından. Yerellerde de güçlü bir şekilde çalışır, desteklersek olmaması için hiçbir neden yok.”

    Panel sonrası, katılımcı siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerinin değerlendirme ve önerileriyle forum yapıldı.

    PİRHA/MERSİN

  • Devecioğlu: Kayyım, birlikte yaşama talebimize yapılmış büyük bir saldırıdır-VİDEO

    Devecioğlu: Kayyım, birlikte yaşama talebimize yapılmış büyük bir saldırıdır-VİDEO

    PİRHA – Kayyım politikalarına ve gündeme ilişkin açıklamalarda bulunan Yazar Ayşegül Devecioğlu, “Kayyım sadece halk iradesinin çiğnenmesi anlamına da gelmiyor; birlikte yaşama talebimize yapılmış büyük bir saldırıdır. Çünkü Kürtlerin iradesini tamamen yok sayıyor” dedi. 

    Haberin Videosu

    Kayyım politikalarına ve güncel siyasete ilişkin açıklamalarda bulunan Yazar Ayşegül Devecioğlu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin AKP’nin politikalarına karşı koyuş göstermeyişine tepki gösterdi.

    Devecioğlu, kayyım politikalarının sadece halk iradesinin çiğnenmesi anlamına gelmediğini aynı zamanda birlikte yaşama talebine yapılmış büyük bir saldırı olduğunu söyledi.

    “KAYYIM, YEREL DEMOKRASİNİN OLMADIĞINI GÖSTERİYOR”

    Devecioğlu, “AKP kendi tabanını tutmaya çalışıyor bir şekilde. AKP tabanı toplumun yoksullarından oluşuyor. Onları nefessiz bırakmaya çalışıyor. Düşman olarak gördüğünü öldürüyor. Cizre’ye, Nusaybin’e gittim gördüm bizzat. Milliyetçilik, Kürt düşmanlığı üzerinden yapıyor siyasetini. Kayyım, yerel demokrasinin olmadığını gösteriyor. CHP’nin de sert bir şekilde karşı çıkması gerekiyor. sadece Diyarbakır’a atanmıyor kayyım. Her yerde seçme ve seçilme hakkı çiğneniyor, Anayasa çiğneniyor. Gözaltına alınan, tutuklanan belediye eş başkanlarının yerine kayyımlar atanıyor. Hep sınır bölgelerine kayyım atanıyor. Seçimin hemen ardından atılmış adımlardır kayyım atamaları. Kayyım sadece halk iradesinin çiğnenmesi anlamına da gelmiyor, aynı zamanda birlikte yaşama talebimize yapılmış büyük bir saldırıdır. Çünkü Kürtlerin iradesini tamamen yok sayıyor.”

    “CHP, KAYYIMLARA KARŞI PASİF KALDI, TESKEREYE EVET DEDİ”

    Halkların Demokratik Partisi’nin meclisten çekilme kararı ve savaş politikalarının ülke ekonomisine etkisine vurgu Devecioğlu, şunları kaydetti:

    “HDP, meclisten çekilmeme kararı aldı. Bilindiği üzere tabanda çok güçlü bir çekilme talebi var. Chp’nin hem kayyım hem teskere konusunda aldığı tavır 24 Haziran’da ve 31 Mart’ta kurulan koalisyon var, Kürtler politik bir halk olduğu için CHP’ye oy verdiler. Burada bir ittifak kuruldu ama bu ittifaktan bir demokrasi ittifakı olarak söz edemiyoruz. Tek adam rejimine karşı koyuş oldu. Bu cephe, siyasette önemli bir güç olarak ortaya çıkmıştı, CHP kayyımlara karşı çok pasif kaldı. Sokak eylemlerine katılmayacağız denilerek karşı koyuş olmadı. Korkunç bir şekilde teskereye, savaşa evet dedi CHP. Kayyımların ve savaş politikasının siyasete etkisi çok önemli oldu diye düşünüyorum. Bu savaşın Türkiye’ye çok büyük etkisi oluyor. Bizim verdiğimiz vergiler insanların başına bomba olarak gidiyor.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Demokrasi İçin Birlik: Demokrasi mücadelesi etik bir zorunluluktur

    Demokrasi İçin Birlik: Demokrasi mücadelesi etik bir zorunluluktur

    Demokrasi İçin Birlik, bir basın toplantısı yaparak, “Tek adam rejiminin kalıcı bir şekilde tasfiyesi, ancak hak ve özgürlükleri esas alan gerçek bir demokrasiyle mümkün olabilir” mesajı verdi. 

    Demokrasi İçin Birlik (DİB) yeni anayasa için yaptığı çağrıda, tek adam rejimine karşı bir araya gelme iradesini gösteren toplum kesimlerinin, mevcut kazanımlarını demokrasiyi kurma mücadelesinin yerelden geliştirerek yapması gerektiğine vurgu yaptı.

    DİB, “Demokrasiyi kazanmak için, yeni bir toplumsal sözleşme için güç birliğine çağrı” başlıklı açıklamasını Taksim’de bulunan TMMOB Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesinde düzenledi.

    Basın toplantısında, AİHM Eski Yargıcı ve DİB sözcülerinden Rıza Türmen, Emek Partisi Genel Başkanı Selma Gürkan ve Genel Başkan Yardımcısı Levent Tüzel, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, HDK eş sözcüleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Sedat Şenoğlu ve Şişli Belediye Başkanı Muammer Keskin de yer aldı.

    Rıza Türmen, 31 Mart yerel seçimlerinde iktidarın kutuplaştırıcı, dışlayıcı, ötekileştirici ve çatışmacı anlayışı ile Ekrem İmamoğlu’nun birleştirici anlayışının yarıştığını belirterek, “İmamoğlu’nun birleştirici anlayışı kazanmıştır” dedi.

    “DEMOKRASİ MÜCADELESİ ETİK ZORUNLULUK”

    “Bugün demokrasi mücadelesi verilmesi etik bir zorunluluktur” diye vurgulayan Türmen, bu mücadeleyi herkesin eşit olduğu yatay bir örgütlenme ile kurmak zorunluluğunun bulunduğuna işaret etti. Türkiye’nin iktidar tarafından ayrıştırıldığına dikkat çeken Türmen, “Bize benzemeyenlere de ulaşacak, yeni bir biz yaratmak lazım. Bize benzemeyenleri de içine alan bir biz yaratmak lazım. Bunun için bir toplumsal sözleşme gerekli olduğunu düşünüyoruz” dedi. Demokrasi mücadelesinin bu zorunluluğu doğurduğunu belirten Türmen, “Demokrasi mücadelesi vermekle yeni bir biz yaratmak birbiriyle çelişeni değil tamamlayanıdır. Biz bütün ezilmişlerin, dışlanmışları, ötekileştirilenleri, garibanları kapsayabilirsek bunu başarmış olacağız” diye belirtti. “AKP döneminde Türkiye yaşanmaz bir hale geldi” diyen Türmen, yeni bir alternatif yaratmanın önemine dikkat çekti ve başkanlık sistemini değiştirmekle, Anayasayı değiştirmekle yetinmenin yetmeyeceğini belirterek katılımcı demokrasiye yerel yönetimin güçlendirilmesi ile geçilebileceğini vurguladı.

    “Demokrasi için yurttaşın dört yılda bir tüketici olmaktan öte aktif yurttaş olması gerekiyor” diyen Rıza Türmen yerel meclislerin, kadın konseylerinin, işçi konseylerinin örgütlenmesine verdiği öneme dikkat çekti. Türkiye’nin sorunlarını kaba kuvvetle çözmek isteyen bir anlayışın olduğunu belirten Türmen, “Türkiye’yi bu sarmaldan hem içeride hem dışarıda çıkarmak gerekiyor” dedi. “Barış içinde yaşamak temel insan hakkıdır. Bu hakkı talep etmek lazım” diye vurgulayan Türmen, bildirinin yeni bir demokrasi birliğinin başlangıcı olmasını temenni ettiklerini belirtti.

    “TEK ADAM REJİMİ YENİLEBİLİR”

    DİB adına çağrı metnini okuyan Yazar Ayşegül Devecioğlu, iktidara karşı ortaklaşan toplumsal kesimlerin yerel seçim başarısının önemine değinerek “Toplumsal muhalefetin güçlerini birleştirmesi durumunda tek adam rejimi yenilebilir” dedi. “İktidar, seçimlerde dile gelen demokrasi ve uzlaşı talebine Diyarbakır, Mardin ve Van’da HDP belediyelerine kayyum atayarak ve CHP İstanbul İl Başkanını 9 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırarak karşılık verdi” diyen Devecioğlu, seçimi kazandıran ortaklaşmayı demokratik güç birliğine dönüştürme zamanının geldiğini vurguladı. “İktidarın seçim sonuçlarının gerektirdiği meşruiyet çizgisine çekilmemekteki inadı ve tümüyle ele geçirdiği devlet aygıtlarını kendi çıkarları için kullanmaktaki kararlılığı, demokrasi için güç birliğinin önemini daha da artırıyor” diye süreci anlatan Develioğlu, tek adam rejimine karşı bir araya gelme iradesini gösteren toplum kesimlerinin, mevcut kazanımlarını, demokrasiyi kurma yönünde geliştirmesi gerektiğini belirtti.

    YENİ ANAYASA NASIL OLMALI?

    Demokrasiyi güvenceye alan bir programın tek adam rejiminin gerçek seçeneği olarak ortaya konulması gerektiğini belirten Devecioğlu şunları söyledi: “Yeni anayasa, hukukun üstünlüğüne dayalı, katılımcı ve çoğulcu parlamenter demokrasiyi, kuvvetler ayrılığını, denge ve denetleme mekanizmalarını güvenceye almalı. Kürt sorununun barışçıl bir şekilde çözümünü sağlamalı. Herkesin farklı kimliği ile eşit yurttaşlık haklarına, insanca yaşama ve çalışma koşullarına sahip olduğu, devletin herkesin inancına, inançsızlığına, yaşam tarzına, siyasi düşüncesine karşı tarafsız ve saygılı olduğu, kadına ve cinsel kimliklere yönelik ayrımcılık ve şiddetin son bulduğu, tarihi ve doğal varlıkların, diğer canlıların yaşam alanlarının ve kentlerin korunduğu bir yaşamı güvenceye almalı.”

    “BİRLİKTELİĞİN TUTACAĞINI DÜŞÜNÜYORUM”

    EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, DİB’in çağrısıyla ilgili, “Bugün ekonomik krizin yıkıcı etkilerine karşı bir birleştirme çağrısı olarak da adlandırılabilir, yeni bir demokrasi çağrısı olarak da. Yerelden beslenen, yerelden sağlanacak demokrasiyi merkeze doğru yaymak için de önemi ortada” dedi.

    Yurttaş Girişiminden Gençay Gürsoy ise Türkiye’nin yakın geçmişine tanıklık ettiğini hatırlattı ve “Bu girişim beni bile umutlandırdı. Bu kez bu birlikteliğin tutacağını düşünüyorum. Çünkü hayat buna zorluyor” ifadelerini kullandı.

    CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu da, “Bu dönemi ben şöyle tarif ediyorum: Kendini kurtarmak isteyenlerle geleceği kurmak isteyenler arasında bir mücadele. Geleceğin araçlarını kurduğumuzda mücadelemizin başarısız olmayacağına inanıyorum” dedi. (HABER MERKEZİ)

  • Kadınlar Leyla Güven’e ses verdi: Hayatın gücü, yaşatabiliyorsak bir güç-VİDEO

    Kadınlar Leyla Güven’e ses verdi: Hayatın gücü, yaşatabiliyorsak bir güç-VİDEO

    PİRHA- Birçok kadın kuruluşu bugün Leyla Güven’e ses vermek amacıyla bir araya geldi. Toplantıya mesaj gönderen Güven, kadınların ziyaretlerinin kendisini mutlu ettiğini belirterek “Yeni 8 Mart’lar daha özgür günlerin müjdeleyicisi olacak.” dedi.

    HDP Hakkari Milletvekili ve Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı Leyla Güven’in, tecridin kaldırılması için başlattığı açlık grevi bugün 114’üncü gününde. Güven’in açlık grevine dikkat çekmek için çeşitli eylemler ve açıklamalar yapılmaya devam ediyor. Kadın kuruluşları da Güven’in sesine ses katmak için bugün Taksim Hill Otel’de bir basın toplantısı düzenledi. Toplanın düzenlendiği salona “Leyla’ya ses veriyoruz hayatı savunuyoruz” yazılı pankart ile Güven’in resimleri asıldı.

    “SES YAŞATIR, SESSİZLİK ÖLDÜRÜR”

    Basın toplantısına HDP milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Oya Ersoy, HDP MYK üyesi Çilem Küçükkeleş ve kadın yurttaşlar katıldı.
    Açılış konuşmasını Ayşe Berkay yaptı. Leyla Güven’in açlık grevi konusunda büyük bir sessizlik olduğunu kaydeden Berkay, “Ses yaşatır sessizlik öldürür. Bir ses vermek durumu görünür kılar.” dedi. Leyla Güven’e ses veren kadınların tek tek ‘ne yapabiliriz’ diye konuştuklarını ardından ortaya kolektif bir metin çıktığını ifade eden Berkay, 5 gün içinde 525 imza toplandıklarını belirtti.

    “8 MART’LAR ÖZGÜR GÜNLERİN MÜJDELEYİCİSİ OLACAK”

    Konuşmanın ardından Leyla Güven’in kadınlara gönderdiği mesaj dinletildi.

    Güven’in mesajı şöyle:

    “Bütün dünya kadınlarının ve sizlerin 8 Mart direniş gününü kutluyorum ve inanıyorum ki her gelen yeni gün, yeni 8 Mart’ların daha özgür günlerin müjdeleyicisi olacak. 8 Mart’larda bizler kadınların yani toplumun taleplerini alanlarda haykıracağız. Her gün direnişi yükselterek kadının toplum içerisindeki haklarını ve hukukunu en üst seviyeye ulaştıracağız. Bundan hiç şüphemiz yok. Bu direniş cezaevlerinde devam ediyor. Yüzlerce arkadaşımız açlık grevinde. Tarih boyunca demokrasinin özgürlüklerin artması kadının hak ettiği yere gelebilmesi için kadınlar birçok eyleme öncülük yapmışlardır. Ben de böyle bir eylemin öncülüğünü yapmaktan onur duyuyorum. Ben birçok kimlik taşıyorum ve çoğunu ben seçmedim. Ben kendim karar veremedim birçok konuda. Hayatıma dair bütün kararları kendim almadım örneğin feminist olmak kararını kendim aldım. Eylem kararını da kendim verdim. Kendi kafamda tasarlayarak her şeyi tek başıma adeta ilmek ilmek ördüm ve bu greve öyle başladım. Hala da ruhen kendimi iyi hissediyorum. Fiziğim zorlasa da beynim bana moral veriyor. Kendi kararımı kendim verdim. Sizlerin bir araya gelmesi çok değerli. Kadın mücadelesi çok anlamlıdır. Kadın ziyaretçiler bana ayrı bir coşku veriyor. O açıdan biz diyoruz ki ‘bir kadın şiddet görüyorsa bütün kadınlar şiddet görüyordur.’ Bir araya gelen bütün yüreklere ve canlara sevgilerimi iletiyorum. Başarmaya çok yakınız. Kendimi şanslı hissediyorum değerli arkadaşlarım ve yoldaşlarımdan dolayı. Gelecek 8 Mart’larda olacağımızın umudunu taşıyorum. İyi ki ben de sizin arkadaşınız ve yoldaşınızım. Hoşçakalın.”

    “ZAMAN DARALIYOR”

    Güven’in mesajının ardından basın metnini Ayşegül Devecioğlu okudu.

    Basın metninde şu ifadelere yer verildi:

    “Duymak ses vermek yaşatır. Depremlerden hatırlarız ‘Orada kimse var mı?’ diyen sesi. Can kurtarmanın çabasıdır o ses. Bir ses gelsin diye umut ederiz. Yaşamın sesidir o. Leyla Güven orada Diyarbakır’da. Hayata sahip çıkmak için açlık grevinde.

    Uzun yıllar Türkiye’de kadın mücadelesi yürütmüş, belediye başkanlığı yapmış seçmenin yüzde 71 oyunu alarak Hakkari milletvekili olmuş, barış ve demokrasi mücadelesinin uzun yol koşucusu Leyla Güven orada. Barış istiyor sadece. Bedeniyle. ‘Duymadık, görmedik bilmiyoruz’ diyemeyiz.

    Leyla Güven orada Diyarbakır’da. Ölümlerden yorulmadık mı? ‘Başkalarının hayatından daha değerli değil hayatım’ diyen bir seçilmişim diğerkamlığından etkilenmedik mi? Hayatın gücü, yaşatabiliyorsak bir güç. Zaman daralıyor.

    Yakın tarihimiz elimizden kayan yüzlerce yaşamla dolu. Yeni kayıpları taşımaya gücümüz yok. Biz kadınlar hayatı savunuyor Leyla ile dayanışıyoruz. Daha geç olmadan hukukun ve insan haklarının hepimizin en temel ihtiyacı olduğu gerçeği ile kadınları bu dayanışmaya çağırıyoruz.”

    “LEYLA YAŞARSA BARIŞIN YOLU AÇILIR”

    Basın açıklamasının ardından ise Leyla Güven’i ziyarete giden kadınlar izlenimlerini aktardı.

    Leyla Güven’de bir direnci, umudu gördüğünü söyleyen insan hakları savunucusu Nimet Tanrıkulu, Güven’in açlık grevini ‘barış yolculuğu’ olarak adlandırdı. Tanrıkulu, “Leyla Güven bize ‘Bu eylemi başlatırken kimsenin etkisinde kalmadım. Kararı kendim verdim. Bana böyle yaklaşıldığında üzülüyorum. Bu tecridi biz cezaevlerinde yaşadık. . Toplum bit bütün olarak tecrit altında ve kadınlar tecrit altında’ dedi” diye konuştu. Tecridi kırmanın çeşitli yolları olduğunu ancak Leyla Güven’in bu yolu tercih ettiğini ifade eden Tanrıkulu, “Leyla’yı yaşatabilmek için sesi oluyoruz. O yaşadığında barışın da yolu açılır diye umuyorum.” dedi.

    “HAKKIMIZ OLANI ALALIM DİYE LEYLA BİZE ÖNCÜ OLDU”

    Yine Leyla Güven’in ziyaretçileri arasında yer alan Nesteren Davutoğlu da “Ben Leyla’yı yeni tanıdım. Solmuş bedeni, ışık saçan yüzü ve ruhuyla tanıdım. Özenle bize ne yapmak istediğini anlattı. Bir Türk kulağıyla dinledim onu. İstediği sadece yasaların uygulanmasıdır. Onun eylemini derin siyasete çekmek de bir seçenek ama iletişim kursunlar ne istendiğini iyi anlasınlar. Yasalara uyalım hakkımız olanı alalım diye Leyla bize öncü oldu” dedi.

    “LEYLA’NIN ÇAĞRISI SADECE KADINLARA DEĞİL”

    Leyla Güven’i yüz yüze görmekten çok güç aldığını söyleyen Ayşe Erzan ise “Leyla’nın çağrısı sadece biz kadınlara değil tüm topluma. Çünkü bu savaş bitmeli. Hiç kimsenin yasal hakları çiğnenemez. Güven ‘hadi’ diyor bize arkadaşlar. Herkesin bunu dile getirmesini burada verilen barış mücadelesini, hakların ihlal edilmemesi talebini dile getirmesini istiyor. Bir kadın kendi elindeki en yüce şeyi kendi ürettiği beslediği yaşamı ortaya koyuyor. Onu anlamasını sesi olmasını umuyorum” diye ifade etti.

    “BU TALEBİ SAHİPLENMEK ÇOK ÖNEMLİ”

    HDP milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit de “Güven ile çeşitli platformlarda çok mesaimiz oldu. Bu süreç ‘toplamda hukuksuz bir süreç’ diyordu. Mahkemeden hiçbir talebi olmadı. Tahliyesini bile talep etmedi. Çünkü barış istediği ve Kürt sorununun demokratik yolla çözülmesini istediği için siyaseten cezaevinde olduğunu biliyordu. Talep çok yalın. Hukuksuzluğun kalkmasını istiyor. Bu kadar açık ve yasadan kaynağını alan bir talep ve ne yazık ki 114 gündür açlık grevi devam ediyor. Bugün itibariyle tüm siyasi tutuklular bedenlerini açlık grevlerine yatırdılar. Bu sadece Kürtlere dair bir talep değil. Bu talebi sahiplenmek çok önemli. Biz kadınlar barış olsun, hukuksuzluklar son bulsun, kendimizi özgür hissedebileceğimiz bir ülke olsun istiyoruz. Bizim de bu mücadeleye ses olmamız gerekiyor. Leyla’yı yaşatmak onun taleplerini yaşatmaktır. Leyla’nın taleplerini görünür kılmalıyız.”

    Toplantı kadınların Leyla Güven’i ziyaretleriyle ilgili paylaştıklarıyla son buldu.

    PİRHA/İSTANBUL