Etiket: baba mansur

  • ‘Yaşlılarımız Dizgûn, Çiya ye Dizgûn, Koye Dizgûn’ der. Çünkü o, sırlanmış hayatın kendisidir’-VİDEO

    ‘Yaşlılarımız Dizgûn, Çiya ye Dizgûn, Koye Dizgûn’ der. Çünkü o, sırlanmış hayatın kendisidir’-VİDEO

    PİRHA – Reya Heq inancında önemli bir yeri olan Koye Dizgûn (Dizgûn Dağı), Dersim coğrafyasında yaşayanlar tarafından kutsal bir mekan olarak kabul edilir. DAM Yöneticisi Orhan Budak ise söz konusu dağ ve mitolojik anlatının ‘Düzgün Baba’ olarak günümüzde adlandırılmasının yanlış olduğunu savunmakta. Kürtçe’de bu mekanın isminin ‘Çîya ye Dizgûn’ olduğunu söyleyen Budak, “Türkçe ve Osmanlıca’da ‘Düzgün’ diye bir kelime yok. Bu hikayenin Türkçe anlatımı da bulunmamakta” diye belirtti.

    Dersim Araştırmaları Merkezi’nin yöneticilerinden Veteriner Hekim Orhan Budak, bölge halkı için büyük önem arz eden ‘Dizgûn’ (Düzgün Baba) mitolojisinin günümüz anlatımlarındaki yanlışlara işaret etti. Budak, coğrafyanın maruz kaldığı asimilasyon sebebiyle Alevi mitolojilerinin yanı sıra kutsal görülen isimlerin de dönüşüme uğradığını söyledi.

    Rea Heq inancında önemli bir yeri olan ‘Çiyaye Dizgûn’ isimli mekanın ‘Düzgün Baba’ ismiyle anılmasının yanlış olduğunu savunan Budak, ‘Dizgun (Dizgûn/Duzgi) ve Dağ Keçileri’ mitolojisinin doğru anlaşılması gerektiğini vurguladı.

    DERSİM ALEVİLİĞİ TAMAMEN BAŞKA BİR ŞEYE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ”

    ‘Dizgun ve Dağ Keçilerinin’ hikayesinin ancak Dersim’deki Kurmanci ve Kırmancki anlatımları ile kavranabileceğini söyleyen Orhan Budak, şunları söyledi:

    “Dersim’de geçmişten beri bir kültürel talan var. Özellikle son 70 yılın çok kötü bir imajı var. Dersim hareketinden sonra insanlar bir korku yaşadı fakat kendi kültürlerini devam ettirdiler. Çünkü başka bir kültürü bilmiyorlardı. Dersim, coğrafya olarak kapalı bir alandı ve o nedenle kapalı bir yaşam vardı. 1938’den sonra okulların açılmasıyla birlikte Dersim’e yeni bir kültür girmiş oldu. Yeni kültürün de ‘çok güzel, yaşanması gereken bir kültür’ olduğu, eskisinin de unutulması amaçlanıyordu. Böylece kültürel bozukluğa başlanmış oldu. Yerelde önce isimler, sonradan kültürler, inançlar da değiştirildi. Yani Dersim Aleviliği tamamen başka bir şeye dönüştürüldü. Çocukluğumuzda gördüğümüz pirlerin davranışıyla şimdiki pirlerin davranışları farklı. O dönemin pirlerinde adalet sistemi tamamen onların denetiminde gibiydi. Kavgaları, haksızlıkları, her şeyi onlar çözerdi. Hak, hukuk onlar üzerinde yürüyordu. Artık Dersim Aleviliği de değişmiş oldu.

    Yani hem zihniyet hem doğa değişime uğradı. Dil tamamen Türkçeye döndü. Mesela Dımilkî ve Kurmancî dili tamamen şu anda halk arasında sadece yaşlılar arasında konuşulur oldu. Aynı şekilde coğrafya üzerinde de öyle; bütün köy isimlerimiz, coğrafyanın ziyaretlerinin isimleri değişti, önlerine, arkalarına başka isimler koyarak yozlaştırıldı.”

    KİMSE ‘MUNZUR BABA, DÜZGÜN BABA’ DEMEZDİ”

    Orhan Budak, ‘Dizgûn’ mitolojisinin bölgede Türkçenin hakimiyetiyle birlikte dönüştüğünü ifade ederek şunları söyledi:

    “Yönlendirmeler olurken de yanlışa doğru gidilmiş oluyor. Mesela ‘Düzgün Baba, Munzur Baba’ tanımlamaları yeni tanımlamalardır. Eskiden kimse ‘Munzur Baba, Düzgün Baba’ demezdi. ‘Munzur’ ya da ‘Dizgûn’ derdi. Çünkü bunların anlamları, manası var.

    Filozoflar, ‘Her oluşumun bir sebebi vardır’ diyor. Hiçbir şey sebepsiz ve nedensiz oluşmaz. Yani gerçekten de evrenin kendisine göre bir adaleti, prensibi vardır. Düzgün Baba’nın hikâyesi anlatılırken ilk olarak kendi dilimizde; Kurmancî yazmıştım. Çocukluğumuzda dinlediğim hikaye, sonradan neye dönüştü, insanlar bu hikayeyi nasıl anlatıyor, bir araştırmanın içerisine girdim. Çok güvendiğimiz Dersim yazarları bile hikayeyi ‘Düzgün Baba’ olarak devam ettirmiş!

    2020’lerde bu konuyla ilgilenen bayağı kişiyi aradım, sohbet ettim. Dizgûn ve Dağ keçileri’nin hikayesi neydi? Çok fazla bilgi yoktu. Ortalama bir anlatı vardı ama. Üniversite yıllarımda memlekete gittiğimde ‘Çîya ye Dizgûn’ün hikayesini soruşturuyordum. 80’li yıllarda hiç Türkçe bilmeyen yaşlılarımız, bize anlatıyordu hikâyeyi. Yani bu hikayenin Türkçe anlatımı yok.

    “OSMANLI’DA DAHİ ‘DÜZGÜN’ KELİMESİ KULLANILMIYORDU!”

    Orhan Budak, Türkiye sol hareketlerinin, Dersim’de etkili oldukları dönem ardından yaşanan dönüşüme de dikkat çekti. Bu dönem ardından inanç ritüelleri de dahil olmak üzere büyük bir deformasyon olduğunu vurgulayan Budak, şöyle devam etti:

    “Türk sol hareketinin etkili olduğu dönemde, dinden ve mitolojik olaylardan uzaklaşma oluyor. Çünkü sol-sosyalist hareketler, inançlara meyilli olmadıkları için uzak duruyorlardı. Dolayısıyla solla hiç alakası olmayan, hiç Türkçe bilmeyen 80-90 yaşındaki kadınların anlatımıyla sonradan yapılan anlatımlarda bir çelişki oldu. Gerçekten de bir deformasyona uğradığını gördüm. Dersim Aleviliği, ziyaretlere bakış açısı da böyle değişmiş.

    SEY HEYDER’İN HİKAYESİ!

    ‘Mazgirt’ isimli kitapta da yazmıştım, Dersim’de çobanlık bir meslek değil. Herkes çoban olabilir. Hikayemizdeki Sey Heyder de çobanlık yapıyormuş. Yoğun karın olduğu bir dönemde keçileri dışarı çıkartıyor fakat hayvan eve tok geliyormuş. Babası bu durumu merak ediyor ve bir gün peşinden meraya gidiyor.

    Sey Heyder, elindeki sopayı hangi ağaca vuruyorsa dalını yeşertiyor ve hayvanlar onu yiyor. O sırada hayvanların içerisindeki ‘Bizina kol’ denileni hapşırarak Kureyş’in kendilerini izlediğini belirtiyor. O esnada Sey Heyder, ‘Ma te Kûreşe Kûr dit?’ (Ne oldu sana? Kureşe Kur’u mu gördün?) diyor. Keçinin baktığı bölgeye bakınca babasıyla yüz yüze geliyor.

    Babasından izin almamış bir kerameti var. Babası da keramet sahibi tabi. Bir de babasının lakabıyla hitap etmiş; onun utancıyla keçilerini bırakıyor, üç adımda dağa çıkıyor.

    Akşam olduğunda Sey Heyder’in keçileri kendiliğinden eve gelir. Keçilerin bir kısmı da eve gelmez. O akşam eve gelen keçilerin bugün bizim beslediğimiz keçiler olduğuna inanılır. O akşam eve gelmeyen keçilerin ise bugünkü dağ keçileri olduğuna inanılır. Dağ keçilerinin de Dizgûn’un keçileri olduğuna inanılır. Bunlara Dersim’de pezhovî (yabani keçi) ya da pezkovî (dağ keçisi) denir. Dağ keçilerinin Dizgun’un keçileri olduğuna inanılmasından dolayı avlanılması günah ve yasaktır. Dersimliler dağ keçilerinin etini yemez ve yenmesini günah kabul ederler.

    Sey Heyder bir daha eve dönmüyor. Sey Heyder, sır oluyor. Herkesin söylediği şey şu; Sey Heyder, halen orada yaşıyor. O yaşama şekline ‘Dizgûn’ deniliyor.

    DİZGÛN: SIRLANMIŞ HAYAT

    Peki ‘Dizgûn’ nedir? Yaşlılarımızın söylediklerine göre Sey Heyder’in sır olma haliymiş. Sonra bu kelimenin köküne baktım. Bölgede bazen ‘Dizgûn, Dizgan, Dİzgon, Dizgî’ de denir. Her ne kadar böyle fonetik ses değişikliği olsa da aslında kök hiç değişmemiş. Ama ‘Düzgün’ yok. Çünkü Kirmancî ve Kirmançkî’de ‘ü’ harfi yok!

    ‘Diz’ Kurmancî’de iki anlam taşıyor. Bir; ‘gizlilik’; yani fark edilmeyen gizlilik anlamı, bir de, hırsızlık anlamı var. Yani iki isimde de kullanılıyor. ‘Gûn, Gun, Gan, Giyan’ kelimesi de canlılık belirten şeyler. Mesela biri korktuğunda ‘Gun te çu’ ya da ‘Gun de zer bu’ denir. Yani ‘benzin gitti’.

    Böyle baktığımızda iki kelime bir araya geldiğinde farklı anlam ortaya çıkıyor. Dizgûn kelimesini Türkçeye çevirdiğimizde ‘sırlanmış hayat’ ya da ‘gizemli hayat’ ya da ‘kimsenin fark etmediği hayat’ oluyor.

    “DÜZGÜN KELİMESİ YOK VE ONUN YERİNDE ‘MUNTAZAM’ KELİMESİ VAR”

    Ama mesela ‘Düzgün’ kelimesinin nereden geldiğine baktığımda örneğin Türkiye’de 100 sene önce bu kelime hiç kullanılmamış. Osmanlı’da da kullanılmamış. ‘Düzgün’ kelimesi yok! Yani Osmanlı yazılarında da hiç ‘Düzgün’ kelimesi yok. Bunu bir edebiyatçı arkadaşımla da irdeledim. Zaten Latin alfabesine geçtikten sonra ‘gın, gin’ eki son 70 yıldır kullanılıyor. Ondan önce Türkçe’de kullanılmıyormuş. Osmanlı’da ‘Düzgün’ kelimesi yok ve onun yerinde ‘muntazam’ kelimesi var.

    Dolayısıyla ‘Dizgûn’ ile Türkçedeki ‘Düzgün’ kelimesi her ne kadar ses benzeşmeli olsa da aslında tamamen birbirinden farklı kelimelerdir.”

    “HERKES ‘DİZGÛN, ÇİYA YE DİZGÛN, KOYE DİZGÛN’ DER

    Orhan Budak, ‘Çîya ye Dizgûn’a ‘Baba’ isminin nasıl verildiğini de anlattı. Budak, Dersim’de yaşamakta olan ileri yaştaki insanların ‘Düzgün Baba’ ismini kullanmadıklarına işaret ederek şunları söyledi:

    “Herkes ‘Dizgûn, Çiya ye Dizgûn, Koye Dizgûn’ der. Çünkü o, sırlanmış hayatın tanımlanmış bir kelimesidir. Türkçede baba niye konuyor? Bir insanın mertebesini, durumunu, yiğitliğini yükseltmek ya da sahiplik yaptığı için ‘baba’ kullanılır. Ama burada insan olmaktan çıkan, sırlanmış, tanrıya daha yaklaşmış bir insana ‘baba’ koymanın hiçbir anlamı yok.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • PSAKD Kartal Şubesi, aşurelerini paylaştı: Birlik olmazsak zalimin zulmü, bizi ezip geçecektir-VİDEO

    PSAKD Kartal Şubesi, aşurelerini paylaştı: Birlik olmazsak zalimin zulmü, bizi ezip geçecektir-VİDEO

    PİRHA- Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Kartal Şubesi’nde aşureler pay edildi. Şube Başkanı Kenan Özdemir, yaptığı konuşmada “Günümüzün Yezitleri, Nemrutları, halkımızı cendere ve zapturapt altına almak, ülkemizi uçuruma sürüklemek istiyor. Buna karşı birlik olarak karşı durmalıyız. Aksi halde zalimin zulmü, hepimizi ezip geçecektir” ifadelerini kullandı.

    Alevi toplumu, Kerbela’da katledilenler için tutulan oruçlar ardından aşurelerini paylaşmaya devam ediyor.

    PSAKD Kartal Şubesi’nde sabah erken saatlerde kazanlar kaynatıldı, aşureler pişirildi.

    Yüzlerce yurttaşın katıldığı aşure etkinliği Baba Mansur Ocağı evlatlarından Dede Mustafa Düzgün’ün verdiği gülbeng ile başladı. Mustafa Düzgün, aşurenin önemine de değinerek “Hz. Hüseyin, Kerbela’da şehit olmadan evvel Yezid’in askerlerine ‘Ben Hz. Ali’nin oğluyum. Siz, benden yana değilsiniz ve bir zalimin yetkilerini kullanarak çocuklarımla birlikte beni şehit etmeye gelmişsiniz’ dedi. O anda ordu komutanı ‘Ben, Hüseyin’i korumam gerekirken Yezid’in yanında yer almışım’ deyip Hz. Hüseyin’in yanına geçiyor. Bazı valilerin verdiği emirlerle masumlar eziliyor. İşte bugün bizler, İmam Hüseyin ve 72 şühedası için bir araya geldik” diye belirtti.

    “BİRLİK OLAMAZSAK ZALİMİN ZULMÜ BİZİ EZİP GEÇECEKTİR”

    PSAKD Kartal Şube Başkanı Kenan Özdemir ise yaptığı konuşmada birlik olmanın önemine vurgu yaparak şunları söyledi:

    “12 imamların adaleti, ilmi, sabrı ve insanlık ışığımı gördük. Her birimiz, zulüm karşısında direnişi, Hakk’a bağlılığı, insanı insan eden değerleri onlardan öğrendik. Onların her biri bizim gönül tahtımızda yol pusulamızdır. Birer yıldız olarak kalacaktır.

    Aşure, Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da verdiği o büyük onur sınavının insanlık tarihine yazılmış en acı, en dirayetli destanlarından biridir. Çünkü aşure, Kerbela’nın acısını, Zeynel Abidin’in sabrını, Hüseyin’in adaletini ve insan olmanın erdemini aynı kazanda kaynatıp bize sunar. Her lokma, zalim karşısında susmayan, mazlumun yanında olan, acıyı paylaşarak tatlı eylemenin adıdır aşure. Bu anlamda Kerbela sadece bir matem değil, aynı zamanda zalime başkaldırıdır. Hakikatin, adaletin ve insan sevgisinin abideleştiği yerdir de aynı zamanda. İçinde bin bir çeşit var. Tıpkı insanlığın farklı renklerde, dillerde, kültürlerde olduğu gibi.

    Aşure bize ‘Birbirinizden ayrı olmayın. Her farkınız aynı kazanda kaynadığında aşure olun. İnsanlık olsun, kardeşlik olun’ der. Kurban, sadece bir kesim değildir. Bugün günümüzün Yezitleri, Nemrutları, halkımızı cendere altına almak istiyor ve ciddi anlamda ülkemizi bir uçuruma doğru sürüklemek, halkları zapturapt altına almak istiyor. Buna bir olarak, beraber olarak karşı durmalıyız. Pır Sultan Abdal diyor ki: ‘Bir olalım, iri olalım, biri olalım.’ Bu yaşananlar karşısında bir olamazsak, güçlü olamazsak zalimin zulmü bizi ezip geçecektir. O yüzden hep beraber burada olduğumuz gibi, her yerde birbirimizi kollayan, birbirimizi koruyan, evrensel değerlere sahip çıkan, hak ve hakikat yolunda onurlu bir şekilde yürümemiz gerekiyor. Bu yol bir olma yoludur. Bu yol mazlumdan, haklıdan, doğrudan yana olma yoludur. Hakk aşkına lokmalarımızı kabul, niyetlerimizi makbul, yolumuz Pir Sultan Abdal’ın, Hz. Ali’nin, 12 İmamların yolu olsun. Aşk ile, sevgi ile.”

    Yapılan konuşmalar ardından Zakir Ergün Ergül ile Umutcan Esenboğa deyiş ve mersiyeler seslendirdi.

    İmece usulüyle hazırlanan aşureler, yüzlerce kişiye pay edildi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Doğan Munzuroğlu: 4 Mayıs, Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış halidir-VİDEO

    Doğan Munzuroğlu: 4 Mayıs, Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış halidir-VİDEO

    PİRHA- Bugün, 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşen ‘Tunceli Tenkil Harekatı’nın, 87. yıldönümü. Araştırmacı-yazar Doğan Munzuroğlu, “4 Mayıs’ta yaşanan Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış halidir. Devlet, Dersim’e sefer yaptığında, esas hedefi herhangi bir Kürdi mücadelenin oluşma tehlikesini engellemekti. Fakat bunun yanında Dersim’in Kızılbaş olması da devleti perçinliyor, motivasyonunu güçlendiriyor” dedi.

    Bugün, 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşen ‘Tunceli Tenkil Harekatı’nın, Dersimlilerin deyimi ile de “Tertelenin” 87. yıldönümü. O gün alınan karar sonrasında Dersim’de çok büyük bir insanlık suçu işlendi.

    1937-38 yıllarında Dersim’de yaşananlar, uluslararası hukuka göre soykırım olarak adlandırılıyor. Ancak aradan 87 yıl geçmesine rağmen devlet arşivleri açılmadı, o dönemde neler yaşandığının tespiti yapılmadı. Daha da önemlisi, bu konuda tam bir yüzleşme yaşanmadı.

    Konuyla ilgili, kendisi de Dersimli olan araştırmacı, yazar Doğan Munzuroğlu PİRHA’ya konuştu.

    “DERSİM UZUN YILLAR OSMANLI DEVLETİNİN UĞRAŞTIĞI BİR COĞRAFYA”

    Dersim’in dağlık ve ormanlık yapısı nedeniyle uzun yıllar Osmanlı Devleti’nin uğraştığı bir coğrafya olduğunu belirten Doğan Munzuroğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Orada yaşayan halkların, daha çok isyankar, özgürlüğüne düşkün insanlar olması nedeniyle, devlet de bir türlü uzun süre bu toplumla barışık yaşayamamış. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Dersim bir çıbanbaşı olarak nitelendirilmeye devam edilmiş ve Dersim hakkında onlarca rapor hazırlanmış. Osmanlı döneminden başlayarak, Cumhuriyet dönemine kadar birçok rapor hazırlanmış. Birçoğunun fikri de ‘Dersim tedip edilmeli, tenkit edilmeli, ıslah edilmeli, sürgün edilmeli’ gibi sonuçlara varmış.

    4 Mayıs 1937’de Atatürk’ün huzurunda bir Bakanlar Kurulu kararı alınıyor. Bu defa bir sonuca varıyorlar. İsyan eden şahsiyetleri ya da ‘bizim tehlikeli olarak gördüğümüz şahsiyetleri öldürüp, gerisini yerinde bırakmak doğru değil’ diyorlar. Elden geldiğince suç işlemiş ya da devlete karşı suçlu olan kişileri yok edip geriye kalan halkı da başka bölgelere sürgün etmek gibi bir karara varıyorlar.

    “CELAL BAYAR YÖNETİMİNDE TOPTAN YOK ETME SÜRECİ BAŞLATILDI”

    Bu kararın sonunda da paraya acımaksızın içlerinde ne kadar kişi ajanlaştırılabilirse ajanlaştırılması, satın alınması kararı veriliyor. Bu karardan sonra Dersim’in fermanı imzalanmış oluyor ve daha sonra 1937’de İsmet Paşa’nın yönetiminde bir sefer düzenleniyor. Daha çok isyankar aşiretlere yönelik çeşitli müdahaleler oluyor ve savaşanlar öldürülüyor. Fakat bununla yetinilmiyor. 1938’de Celal Bayar’ın yönetiminde bu defa toptan yok etme gibi bir süreç başlatılıyor. Neredeyse canlı her varlığa ateş edilecek ya da toplu halde gaz serperek öldürme şeklinde ya da uçurumlardan atma yöntemiyle toplu katliam başlıyor. Daha sonra da sürgün süreci başlatılıyor. Geride kalan toplum, Türkiye’nin batı illerine sürgün ediliyor. Sürgünden 10 yıl sonra tekrar geriye dönüş için imkan veriliyor. Yasak kalkıyor ve geride kalan halk, tekrar coğrafyasına, dağlarına geri dönüyor.”

    “DERSİM’İN KIZILBAŞ OLMASI DEVLETİN YÖNELME MOTİVASYONUNU PERÇİNLİYOR”

    Doğan Munzuroğlu, 4 Mayıs 1937 tarihini “Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış hali” sözleriyle yorumladı. Munzuroğlu, “Devlet, Dersim’e sefer yapıp, ıslah etmek istediğinde esas hedefi, buradaki herhangi bir Kürdi mücadelenin oluşma tehlikesiydi. Fakat bunun yanında Dersim’in Kızılbaş olması da bunu daha da perçinliyor. Bu, bir saldırının ya da ıslah etme, yok etme girişiminin daha da güçlü bir motivasyona yönelmesini sağlıyor” diye belirtti.

    TÜRKTANER KÖYÜNÜN HİKAYESİ!

    Doğan Munzuroğlu, katliam sürecinde Türktaner köyünde yaşananları da hatırlatarak şöyle devam etti:

    “Hozat’ın Türktaner köyünde Zeyno Bıcik isimli biri var, o köyün muhtarı. Bu Zeyno Bıcik, köyün girişine bir levha koyuyor. 1938’de devlet oraya gelmiş. Köyleri yakıyor. İnsanların bir kısmını kurşuna diziyor, geri kalanını sürgün ediyor. Zeyno Bıcik düşünmüş, taşınmış. Köyün girişine bir levha koymuş. Üzerine de ‘Türktaner’ yazmış. Yine bir tanıktan dinledim. Askerler geldiklerinde ‘Türktaner’e gider’ levhasını görüyor. ‘Burası neresi?’ diye soruyorlar. ‘Burası Türktaner’ cevabı veriliyor. Askerler diğer tarafı göstererek ‘Bu taraf nere?’ diye soruyor, ‘Orası da Kürttaner’ cevabı veriliyor. Askerler ‘O zaman bu tarafa gidiyoruz’ diyorlar. Yani Türktaner öyle kurtuluyor. O gün bugündür Türktaner Türktaner’dir. Şimdi buradan şunu anlıyoruz; yani Türk köyleri, eğer ciddi anlamda Türk köyü olduğuna kanaat getirmişse dokunulmamış. Bu örnekten şunu anlamış oluyoruz. Ha demek ki burada bir etnik, ulusal ayrımcılık durumu var. Tabii Kızılbaş olmaları onların çifte katliamdan geçmesine yol açmış, bunu kabul etmemiz lazım.”

    “DEVLETİN RAPORLARI YALAN SÖYLÜYOR”

    Dersim Katliamı’na ilişkin devlet raporları ve gazetelerde yazılanların çoğunda dezenformasyon uygulandığını ifade eden Doğan Munzuroğlu, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “1938’le ilgili anlatımlarının çoğunda şöyle diyor; ‘Şeyhler, pirler’ yani onlara göre gerici liderler, halkı ayaklandırmış ve isyan başlamış. Yani Dersim’de bir isyan olmuş. Şimdi bunu şöyle açıklamak mümkün; madem şeyhler, dede ocakları, pirler bu halkı isyan ettirdi, peki neden katliamda dede ya da pir ocaklarına ya da ‘seyit’ dediğimiz ocaklara diğer isyan eden aşiretler kadar dokunulmadı?

    Birçok yerde mesela bakıyorsunuz, Baba Mansur Ocağından Hüseyin Doğan diye biri var. Mesela Hüseyin Doğan, ciddi ciddi devletle iş birliği yapıyor ve gelip yargılamalarda, Seyit Rıza ve arkadaşlarının yargılamalarında da şahitlik yapıyor. Oğlunun yaşının büyütülmesinde de şahitlik yapıyor. Orada resmen destekliyor. Hatta çeşitli dönemlerde de gelip Dersimlileri ikna etmeye çalışıyor.

    “O GÜNDEN BUGÜNE DERSİM’DE ÇOK ŞEY DEĞİŞTİ”

    Dersim’in 1937 sürecine, oradaki zihniyete, oradaki ruh haline geri dönme imkanı yok. Zaten o mümkün de değil. Çok şey değişti Dersim’de. Mesela dil değişti, kültürel yapı değişti, inanç yapısı büyük oranda dejenere oldu. Ana dilini konuşabilen insan sayısı giderek azalıyor. Yüzde 3-4’e düştü neredeyse. Ama buna rağmen Dersim şu yönünü yitirmedi; kabul etmek lazım, Dersim seküler bir alana kaydı. Türkiye’nin seküler yapısına destek olabilecek, ona kan taşıyabilecek bir kimliğe, topluma dönüştü. Aynı şekilde devlete karşı muhalif kimliğini de büyük oranda yitirmedi. Gerisi, Dersim’in geçmişle çok fazla bir bağının kaldığını düşünmüyorum.”

    Eyüp HANOĞLU/DERSİM

  • ‘Aleviler olarak ne kadar büyük bir tehlikenin içerisindeyiz, hatırlatıyorum!’-VİDEO

    ‘Aleviler olarak ne kadar büyük bir tehlikenin içerisindeyiz, hatırlatıyorum!’-VİDEO

    PİRHA- Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın siyasi bir çıkar ve asimile amaçlı kurulduğunun altını çizen Okmeydanı Cemevi’nden Baba Mansur Ocağı dedesi Eren Yıldırım, “Bugün gelinen noktada bu başkanlığa atanan yeni daire başkanının da eylem ve söylemlerini incelediğimde ne kadar büyük bir tehlikenin içerisinde olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak istedim” dedi.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen gece yarısı kararnamesiyle Hazine ve Maliye Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na bağlı müdürlüklere çok sayıda atama yaptı. Eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun eski danışmanı Ali Arif Özzeybek’in başkanı olduğu Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ise ülkücü olarak bilinen Ali Rıza Özdemir atandı. Böylece Ali Arif Özzeybek görevden alınmış oldu.

    MHP destekli AKP hükümeti tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na Alevi toplumu açısından tartışmalı bir isim olan ülkücü Ali Rıza Özdemir’in getirilmesi tepkileri iyice alevlendirdi.

    Aleviler ve örgütlü oldukları Alevi kurumları, maaşlı dedeler arayışına giren Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın bir asimilasyon merkezi haline geleceğini başından beri vurguluyor.

    “TEHLİKELİ BİR SÜRECE GİRDİK!”

    Baba Mansur Ocağı evladı, Okmeydanı Cemevi dedesi Eren Yıldırım, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın misyonunun Alevileri asimile etmek olduğunun altını çizerek, “Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı “Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı” ilan edilmeden önce Cumhurbaşkanı’na bir Alevi dedesi olarak ilettiğim çağrı yerini bulmadı ve tam da dediğim gibi siyasi bir çıkar ve asimile amaçlı bir başkanlık kuruldu. Ve bugün bir sene sonra gelinen noktada bu başkanlığa atanan yeni daire başkanının (Ali Rıza Özdemir) eylem ve söylemlerini de incelediğimde ne kadar büyük bir tehlikenin içerisinde olduğumuzu bir kez daha hatırlatmak istedim” dedi.

    “CEMEVLERİMİZ RESMEN TANINSIN, DERGAHLARIMIZ GERİ VERİLSİN

    Yıldırım, Alevilerin ibadetinin cem, ibadet yerinin de cemevi olduğunun vurgulayarak, “Alevilerin, Bektaşilerin, Kızılbaşların davası, Hak’tan, emekten, paylaşımdan, dayanışmadan, barıştan, özgürlükten, insan haklarından yana, adaletli bir dünya kurmaktır. Buna da inancımızda rıza şehri diyoruz. Gönlümüzdeki rıza şehri için, yaşadığımız her yerde, her coğrafyada eşit yurttaşlık istiyoruz. İbadethanelerimiz olan cemevlerimiz resmen tanınsın. Dergahlarımız geri verilsin. Çocuklarımıza okullarda kendi inancı olmayan inançlar öğretilmesin. Ve çocuklarımızın asimile edilmeye çalışılmasına son verilsin istiyoruz. Üstelik kendimiz için istediğimiz her şeyi, ülkemizde ve dünyada yaşayan tüm halklar ve inançlar için de istiyoruz” diye belirtti.

    “TÜM SÖZLER SAMİMİYETSİZ

    “Aleviler yüzyıllardır çektikleri acılara rağmen hiçbir zaman biat etmediler, boyun eğmediler” diyen Yıldırım, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Alevi toplumu geçmişten günümüze alışık olduğu projenin farklı ve en tehlikeli olanlarından biri ile karşı karşıya. Ama şunu da biliyoruz ki zalimin zulmü arttıkça bizim de direncimiz artıyor, saflarımız sıklaşıyor, mücadelemiz büyüyor. Bu bağlamda bir kez daha bizim düşünce ve taleplerimizi yok sayarak bizi kendi inanç anlayışına empoze etmeye çalışan bu zihniyete karşı bir kez daha sesleniyorum; Cem ibadetiyle Hak sofrasında birlik lokması ile Hakk’a yürüyen canın sırlanması ile ilim ile gidilen muhabbet akşamları ile Yolunu kaybedene yol gösteren, telli kuran bağlamamız ile her bir adımı Hakk’a atılan coşanımız, semahımız ile Yezid’in zulmünü lanetleyen İmam Hüseyin aşkına dökülen gözyaşları ile sevgiyle bağlanan, gönül birlikteliklerine ikrar verilen bu meydanlar ile Mansur Darı ile ‘cemevleri Alevlerin ibadethanesidir’ sözü dışında söylenen tüm sözler, samimiyetten uzak. Seçim çalışması olarak gördüğümüzün ve kabul etmeyeceğimizin bilinmesini isterim.”

    PİRHA/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    >Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na Ali Rıza Özdemir getirildi

    >‘Özdemir, ülkücü faşist bir gelenekten geliyor; Alevilere vereceği bir şey yok’- VİDEO

  • ‘Alevilik, korkunç bir yok edilme ile karşı karşıyadır; bu oyuna gelmeyelim’

    ‘Alevilik, korkunç bir yok edilme ile karşı karşıyadır; bu oyuna gelmeyelim’

    PİRHA- AKP hükümetinin Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesi ile dedeleri maaşa bağlama çabaları sürerken, inanç önderlerinden tepkiler gelmeye devam ediyor. Hükümetlerin politikalarını eleştiren Pir Seyfettin Elaldı, “Maaşlı dede, Nakşibendî tarikatçılarının kılık değiştirmiş yeni versiyonudur” dedi. Elaldı, Aleviliğin korkunç bir yok edilmeyle karşı karşıya olduğunu vurguladı. 

    Türkiye’de Alevi inancının ve ibadethanesinin hala devlet tarafından tanınmadığı bir süreç yaşanıyor. Alevi toplumunun; zorunlu din dersinin kaldırılması, cemevine ibadethane statüsü verilmesi, eşit yurttaşlığı içeren yeni bir anayasanın yapılması, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının açığa çıkarılması ve bu gibi nefret suçlarının önüne geçilmesi için gerekli hukuki tedbirlerin alınması, Alevilere karşı yapılmış olan kıyım, katliam ve asimilasyon uygulamalarıyla yüzleşilmesi, gerek kamu kaynaklarının ve gerekse kamu kadrolarının liyakat, adalet ve eşitlik ilkelerine göre dağılımının sağlanması gibi temel talepleri var. Ancak bu talepler hükümet tarafından yerine getirilmiyor, mahkeme kararları bile tanınmıyor.

    Alevi toplumunun ve örgütlerinin taleplerini görmezden gelen AKP hükümeti, 9 Kasım 2022 tarih ve 32008 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 112 numaralı cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kurdu. Başkanlığın görev alanındaki çalışmalarını değerlendirmek ve önerilerini bildirmek üzere başkan ve 11 üyeden oluşuyor. Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı, aynı zamanda danışma kuruluna da başkanlık ediyor. Danışma kurulu üyeleri, hükümetin seçtiği kişilerden oluşuyor ve Cumhurbaşkanı tarafından 3 yıllığına seçiliyor.

    Neredeyse tüm Alevi örgütleri, Alevi Diyaneti olarak adlandırdıkları Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı‘na ve üstelik de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulmasına büyük tepki gösterdiler.

    İki yıldır yüzlerce cemevini dolaşarak liste tutan, Aleviliği bir inanç olarak görmeyen ve kültürel bir öğeye indirgeyen AKP hükümeti, şimdi ise bir ekip oluşturup Alevi köylerini, cemevlerini ve dernekleri dolaşarak maaşlı dedeler, elemanlar arıyor.

    Aleviler ise, AKP iktidarının Alevileri, Alevi inancını kontrol altına almayı ve Alevileri bölmeyi hızlandıran bu çalışmalarına tepkileri yükseltiyor.

    Baba Mansur Ocağı evlatlarından Pir Seyfettin Elaldı, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın maaşlı dedeler bulma arayışını ve Alevileri bölme girişimlerini PİRHA’ya değerlendirdi.

    “DİYANETİ FESHEDİP KÜLTÜR BAKANLIĞINA BAĞLASINLAR!”

    Konya’da eğitmenlik yapan Baba Mansur Ocağı evlatlarından Pir Seyfettin Elaldı, inanç önderlerinin maaş ile hizmet yapamayacağını belirterek, söz konusu dayatmayı eleştirdi. Pir Seyfettin Elaldı, yaşananları ‘Alevi inancına yapılan son darbe’ olarak yorumlayıp şunları söyledi:

    “Hükümetin, bu cesareti Alevi dedesi, Alevi yazarı geçinen Hızır paşalardan aldığı bir gerçektir. ‘Alevilik bir inanç değil, kültürdür. Bir yaşam şeklidir’ derseniz, baştakiler de sizi Kültür Bakanlığına bağlar. Oysa her inanç bir yaşam şeklidir. Haydi Diyaneti feshedip Kültür Bakanlığına bağlasınlar bakalım. Sünni inançtaki vatandaşlar bunu kabul ederler mi? Daha düne kadar Diyanetin feshedilmesini savunan sözde Alevi derneklerinin yöneticileri ve bazı yazarları, bugün bu kurumların başına maaşlı dede getirmenin çabasına girmektedirler. ‘Ne olmuş getirirseler getirsinler’ dediğimizde neler olacağını söyleyelim. Anadolu bir zamanlar yüzde 70 civarında Alevi inancını taşırken bugün tam tersi bir konuma gelmiştir. Neden? Biraz gerilere gidelim; Alevi inancına olan baskı ve yok etme hareketlerini bir tarafa bırakalım, Alevi önderlerini kullanarak asimilasyon, sözde piri sani (ikinci pir) olarak bilinen Balım Sultan’la başladı. II. Beyazıt (Beyazıt ismi Yezit teriminden gelir) tarafından Hacı Bektaş Veli Dergahı’nın başına atanır. Ardından İstanbul’a davet edilen Balım Sultan, görkemli bir törenle karşılanır. 1517’de öldüğünde her taşın altında, her kavukta Alevi arayıp çetele tutan ve katleden Yavuz tarafından türbesi yaptırılır. Bu olaydan sonra Alevi oranı hızla düşer. 1826 yılında Yeniçeri Ocakları’nın kapatılması ile birlikte Nakşibendi Şeyhleri Alevi tekkelerinin başına getirilir. Bütün mal varlıkları da Nakşibendilere devredilir. Birçok Bektaşi tekkelerinin avlusunda cem odasının yanı başına cami ve minare dikilir.”

    CUMHURİYET İLE GELEN SİSTEMLİ ASİMİLASYON!

    Pir Seyfettin Elaldı, asimilasyon sürecinin 2. Abdulhamid döneminde kurulan Aşiret Mekteplerine götürülen Alevi çocuklarıyla hız kazandığını belirtti.

    Elaldı şöyle devam etti:

    “Buralarda eğitim gören çocuklara kendi köylerinde cami ve kuran kursu açma dayatmaları getirildi. Etkili olmasa da kısmi etkisi oldu. Cumhuriyetin getirdiği sözde Laiklik Yasası seyitliği, dedeliği üfürükçülükle aynı kefeye konup yasakladı. Sistemli asimilasyon da bu tarihte başladı. Cumhuriyet yöneticileri, ilahiyat fakültelerini ve Diyaneti birçok çağdaş üniversiteden önce kurarken Alevi inancı ile ilgili hiçbir şey yapmadıkları gibi yasağa uymayanlara caydırıcı cezalar uygulandı. En hafif ceza karakolda bir araba sopa oldu. Cemler gizli yapılsa da etkisi eskisi kadar olmadı. Bazı sözde Alevi dedeleri de bunların ‘çağdaşlığına’ destek verip Alevi hakları konusunda kulaklarını tıkadı. Canlı hafızanın birçoğu bu dönemde yok oldu. Bugün çok başlı Alevi inancının sebeplerinden biri de budur.

    37-38 Dersim Katliamı sonrası batıya sürgün edilen insanların anlatımlarından biri ‘Bizi köyde camiye yakın bir yerde ikamet ettirdiler. Yıllar sonra o köyün vatandaşları bize itirafla ‘Ezani Muhammed kulaklarınıza gitsin de belki imana gelirler diye sizi oraya yerleştirdiler’ dedi.’ cümlesi asimilasyonun boyutunu ortaya koymaktadır.

    Yasaklardan sonra 60-70 kuşağı döneminde gençlerin sol ideoloji içinde yer alması ile Alevi inancından uzaklaşıldı. ‘Şiilerin Ayetullah Medari aracılığıyla dönemin Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş’e söylediği ‘Alevileri siz Sünnileştiremiyorsanız bırakın biz Şiileştirelim’ yolundaki sözleri 1980’li yıllarda eyleme dönüştü. Bu dönemde başta Çorum olmak üzere Sivas ve Maraş’ta İran’ın Kum kentine öğrenci götürmeler başladı. 12 Eylül darbesinden sonra Tunceli Valiliği’ne atanan Kenan Güven adlı vali, Alevi çocukları imam hatibe kah zorla, kah ikna ile götürdü. Hem Dersim’de hem diğer yerleşim alanlarında Alevi köylerine cami yaptırma bugüne gelinen noktanın ön hazırlıkları idi. Alevilerin sistemli asimilasyonu Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek ile kurumsal asimilasyona dönüştürüldü. Maalesef bu şahıs hala sözde Alevi TV kanallarında ve panellerde Aleviler adına konuşturulmaktadır. Doksanlı yıllardan sonra hızla çoğalan Alevi dernekleri yeniden hükümetlerin ilgi alanına girdi. Yeniden kaleyi içten fethetme girişimleri başladı. Sözde evrensel olan, asla milliyetçi bakışı olmayan İslam inancı için yeni bir tabela bulundu. Başını Namık Kemal Zeybek’in çektiği 1970’li yıllarda ülkücülerin ortaya attığı ‘Türk İslam Sentezi’ yeniden ortaya sunuldu. Sözde sevgi, yumuşama politikası ile Alparslan Türkeş ‘Nerede bir Alevi dedesi görürseniz ellerinden öpün’ söylemlerinden başka bu işin propagandacıları ise Alevilerin ne kadar Türk, ne kadar Arap,  ne kadar Ehlibeyt olduğunu üretmeye başladılar.”

    “ADIM ADIM SÜNNİLİĞE DOĞRU ÇEKMEKTELER”

    Devlet himayesinde bir Aleviliğin olamayacağını vurgulayan Pir Seyfettin Elaldı, maaş alan dedelere yönelik şu eleştiride bulundu:

    “Bugün yapılmak istenen Alevileri, Türk İslam sentezi köprüsünden geçirip Sünnileştirmek politikasından başka şey değildir. Maaşlı dede Nakşibendî tarikatçılarının kılık değiştirmiş yeni versiyonudur. ‘Helallik Darı’ veya ‘Sırlanma Darı’ yerine cenaze namazı, tarihte hiç olmadığı halde bayram namazı gibi terimler bu işin masum görünen asimile sözleri ve uygulamalarıdır. Cemevlerinde Kur’an kursu yine asimile fiillerinden biridir. ‘Ne olmuş devlet bizim de vergilerimizle yürüyor, bizim de hakkımızdır, alırız. Aleviliğimizi de sürdürürüz’…
    Kusura bakmayın hiç de öyle olmaz. Önünüze konulan programa göre Alevilik yaparsınız. Bugün iktidar kendi düşüncelerinde olduğu halde cami imamı, kendi istediği vaazı mı yoksa Diyanetin talimatı ve programı doğrultusunda mı veriyor? Sayın sözde ‘dedeler’ Kültür Bakanlığının size verilen doğrultuda ‘dedelik’ yaparsınız. Devlet Aleviliği yaparsınız. Sünni dedeliği yaparsınız. Yani Türk İslam sentezi köprüsünden geçirilip Sünnileştirilirsiniz.

    “ASİMİLASYONCULAR, KENDİ İNANCINDAN UTANAN MENFAATÇİLER FİGÜRANDIR”

    Türkeş’in söylemi bugün de etkisini sürdürmektedir. Hacıbektaş ilçesinde Bahçeli’nin cemevi için arsa bağışlaması, Bahçeli’nin son olarak Alparslan Türkeş’in memleketi Pınarbaşı ilçesinde cemevi yapılması talimatını vermesi… Elazığ’a giden Bahçeli’ye Tunceli’den sözde dede grubunun sanki Maraş, Çorum, Malatya katliamlarını yapanlar kimdi, unutulmuş gibi nezaket ve bağlılık ziyaretinde bulunması, ardında bazı ‘dedeler’ ve onların kalem silahşörleri kendilerinin ‘İslam’ın özü biziz’ demeleri ile toplumu adım adım Sünniliğe doğru çekmektedirler. Bu, asimilasyon oyununun devamıdır. İslam’ın özü Ehlibeyt başı Hz. Ali namazında, Ramazan orucunda, din için elinde kılıç düşürmeyen yapısı ile ön plana çıkarılırken, Ali’nin batıniliğinin üstüne perde çekildi. Yağcılık olsun diye resim kaldırıp Arapça yazılar asarak Cumhurbaşkanını davet eden zihniyet, kendi inancından utanan ve menfaat için çalışan kişiler bu senaryonun figüranıdırlar.”

    “BU OYUNA GELMEYECEĞİZ”

    Pir Elaldı, son olarak Alevi inancına tarih boyunca hiç olmadığı kadar kapsamlı bir saldırının olduğunu belirterek, “Gün gelecek Nakşibendi hareketinde olduğu gibi Alevi dernek ve cemevlerine el konulma hareketi başlatılacaktır. Baba Mansur Ocağı’nın ‘devlet kültür mirasıdır’ deyip Müze Müdürlüğü’ne bağlama çabaları bunun açık örneğidir. İnsanlık tarihi kadar kadim olan Alevilik, korkunç bir yok edilme ile karşı karşıyadır. Bu oyuna gelmeyeceğiz. Buna karşı mücadele edeceğiz” dedi.

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:
    1-‘İnce bir Sünnilik yaparak Alevileri asimile etmek amaçlanıyor’- VİDEO

    2-‘Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, toplumumuza ‘Alevisiz Aleviliği’ vaat etmektedir’
    3-‘AKP üzerimizde at oynatıyor; bizi yok etmeye çalışan zihniyetle beraber olmayın’-VİDEO
    4-‘Maddi teklifleri reddettik; biz Alevi köyleriyle iletişim sağlamalıyız’-VİDEO
    5-‘AKP, Cemevi Başkanlığı’yla sinsice bir çalışma yapıyor, Alevileri avlamaya çalışıyor’-VİDEO
    6-‘Cemevi Başkanlığı’nda görev kabul edenler inancına ihanet içindedir’-VİDEO
    7-Baba Demir: Alevi kurumları birlikte hareket etmeli-VİDEO
    8-Pir Mustafa Mısır: Ulularımız hiç biat etmedi, lokmanın peşine düşmedi!
    9-‘AKP hükümetinin dedelere maaş projesi soykırım politikasıdır’-VİDEO
    10-‘Maaşı kabul etmiyoruz; nefsine yenik düşen olursa düşkündür’-VİDEO
    11-‘Devletten maaş aldığın zaman amir-memur ilişkisine dönüşür, maaş reddedilmeli’
    12- ‘Cemevi Başkanlığı bir tuzaktır; maaşı kabul edenler onurlu değildir’-VİDEO

    13- ‘Cemevlerini Diyanet bünyesine katmak ve içten fethetmek çabasındalar’-VİDEO
    14-‘Alevi Pirleri ve Bektaşi Babaları sadece talipleriyle yol alır’-VİDEO
    15-Çiçek: Dedelere, zakirlere maaşı devlet verirse ne inanç ne de yol kalır-VİDEO
    16-‘Maaş bağlamanın altında yatan Alevi inancını yok etmektir’- VİDEO
    17-‘Pirlerimiz yollarına sahip çıksınlar, kendilerini maaşa bağlamasınlar’-VİDEO
    18-‘Gülsev Kaya: Biz ulufeyle, parayla, maaşla tarif edilecek bir geçmişe sahip değiliz’ – VİDEO
    19-‘Büyükşahin: Alevileri kendi kirli işlerine ortak etmek istiyorlar ‘– VİDEO
    20-‘Karaoğullarından: Maaşı kabul eden ‘Hınzır Paşa’lara geçit vermeyeceğiz’- VİDEO
    21-Güleç: Hedefleri Alevi kurumsallaşmasının ulaşamadığı yerleri ele geçirmek – VİDEO
    22-‘Alevilerin bu kötü gidişata bir an önce dur demesi lazım’
    23-Sazcı: Dedelere maaş, makbul ve makul bir Alevilik yaratma girişimidir-VİDEO
    24-‘Dedelere maaş teklif edilmesi Aleviler üzerinde dayatmayı yaratır’- VİDEO
    25-‘Cemevi Başkanlığı’nın asimilasyonunu anlatmak için cemevlerine, köylere ulaşmalıyız’- VİDEO
    26-‘Nakibüleşraf rolü üstlenip secere dağıtmaya yeltenecekler!’
    27-‘Aleviliği yok etme politikası; o memura cemevi ziyareti için izin vermedim’

    28- ‘Alevileri satın alma girişimi insanlık dışı; Alevi kurumları acilen çalıştay yapmalı’-VİDEO

  • ‘Alevilik, iktidarın vereceği parayla yapılacak bir yol değil’-VİDEO

    ‘Alevilik, iktidarın vereceği parayla yapılacak bir yol değil’-VİDEO

    PİRHA-Baba Mansur Ocağı’ndan Hakan Erol Dede ile yazar Leyla Akgül, AKP tarafından yapılacağı duyurulan Hacıbektaş Gençlik Kampı ve Kerbela gezisine tepki gösterdi. Hakan Erol Dede, “Sizi tanımayan yapılarla birlikte hareket etmek doğru değil” derken; yazar Leyla Akgül “Alevilik, iktidarın vereceği haram parayla yapılacak bir yol değil” diye konuştu.

    Baba Mansur Ocağı’ndan Hakan Erol Dede ile yazar Leyla Akgül, AKP tarafından organize edilen Hacıbektaş Gençlik Kampı ve Kerbela gezisine ilişkin PİRHA‘ya konuştu.

    “SİZİ TANIMAYANLARLA BİRLİKTE HAREKET ETMEK DOĞRU DEĞİL”

    Programlara katılacak kişilerin kendilerini düşünmesi gerektiğini belirten Hakan Erol Dede, “Bir kere bu yapının içerisinde bulunup da oralara gidenler demek ki, pirinden mürşidinden bir haberler. Çünkü pirimiz, hünkarımız ne diyor? “Her ne arar isen kendinde ara. Mekke’de Kudüs’te hacda değil”. İnsanın Kabe’si insanın gönlüdür aslında. Ve bu tür etkileşimler içerisinde bulunup da normalde sizi tanımayan yapılarla birlikte hareket etmek de doğru değil tabii ki. Olmaması gereken bir şey. Eğer kişi kendi imkanlarıyla gidiyorsa, eyvallah. Ama farklı bir şekilde gidiyorsa da bunu düşünmek lazım. Gidenlerin kendinin düşünmesi” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLİK, İKTİDARIN VERECEĞİ HARAM PARAYLA YAPILACAK BİR YOL DEĞİL”

    Yazar Leyla Akgül ise Alevilikteki dayanışma kültürüne değinerek, şunları söyledi:

    “Aslında bu çok komik bir şey. Neden komik? Aleviler yüzyıllardır her şeylerini kendileri yaptılar. Kerbela’ya, dergahlara gidenler oldu. Kendi imkanlarıyla gittiler. Aleviler cemlerini, yollarını kendi imkanlarıyla yürüttüler. Onun için bizim kültürümüzde “Alevinin fakiri olmaz” derler. Çünkü büyük bir dayanışma vardır. Şimdi gözümüze soktukları inanç bizi başka bir şeye çevirmek istiyor ki işte 300 dedeyi oraya götürecek. 400 genci başka bir yere götürecek. Bu çok komik bir şey. Buna itibar eden varsa onlar daha komik. Bizim yolumuz çok güzel bir yol. Bizim yolumuz kadını, çocuğu, doğayı, insanı, ağacı, hayvanı yücelten bir yol. Onun için de iktidarın vereceği haram parayla yapılacak bir yol değil.”

    Barış KOP – Berfin YILDIZ / BALIKESİR

  • ‘Alevi toplumunun kutsallarına saygı duyun’-VİDEO

    ‘Alevi toplumunun kutsallarına saygı duyun’-VİDEO

    PİRHA- Halkların Demokratik Partisi (HDP) Dersim İl Örgütü, “Herkes İçin Adalet” kampanyası kapsamında Mazgirt ilçesine bağlı Yukarı Oymuca köyünde 20 dağ keçisinin ölü olarak bulunduğu yerde basın açıklaması yaptı. Açıklamada “Her şeyde olduğu gibi kutsal sayılan dağ keçilerimiz de katliamla karşı karşıya” denilerek, Alevi toplumun kutsallarına saygı duyulması çağrısında bulunuldu.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Dersim İl Örgütü, “Herkes İçin Adalet” kampanyası kapsamında Mazgirt ilçesine bağlı Yukarı Oymuca köyünde 20 dağ keçisinin ölü olarak bulunduğu yerde basın açıklaması yaptı. Açıklama öncesi HDP’liler, Mazgirt İlçe Merkezi,  Elmalı (Seyidan) Köyü,  Akpazar (Peri) Beldesi esnafı ve Darıkent (Muxundi) Köyünde bulunan Baba Mansur Ocağına ziyarette bulundu. Yapılan ziyaret ve açıklamaya kayyım atanan Akpazar Belediye Eşbaşkanı Orhan Çelebi, Songül Doğan, HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü, HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, parti il ve ilçe yöneticileri katıldı.

    “İNSANLIĞA SIĞMAYACAK ŞEKİLDE DOĞAYA MÜDAHALE EDİLİYOR”

    Dağ keçilerinin avlanmasına ilişkin yapılan açıklamada ilk olarak konuşan HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü, “Herkes için adalet dediğimizde, bu coğrafyanın dili, kültürü, inancı, dağı, taşı, canlıların hepsi adaletsizlikle karşı karşıya. Herkes için adalet diyoruz ama peki bu Herda Derweş’in, dağının, taşının, ovasının, ziyaretinin bütün olarak bir yaşamın adalete ihtiyacı var. Dağ keçilerinin neden öldüğü daha anlaşılmadı. Her şeyimiz ölüyor. Dağ keçileri bırakın doğal ölümü katliamla karşı karşıya. Her şeyde olduğu gibi kutsal sayılan dağ keçilerimiz de katliamla karşı karşıya. Bu coğrafya yıllardır kimyasal silahlarla yakılıyor, bombalanıyor. Böylesi bir ortamda tabi ki ölümler yaşanıyor. İnsanlığa sığmayacak şekilde yılanlar, tırtıl bırakılıyor buraya. Doğa yok edilmesi için dışarıdan müdahale edildi. Biz bunun için halkımızla bir araya geliyoruz” dedi.

    “KUTSAL DEĞERLERE SAYGI DUYULMALI”

    HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül,  coğrafyanın her adının kutsallarla adlandırıldığını belirtti. Bülbül, kentin inancının toprakla, dağ, hava ve suyla yoğurulduğunu bu yüzden doğal hale gelmiş bir inanç olduğunu söyledi. Bu inancın gereği olarak dağ keçilerinin kutsal kabul edildiğini dile getiren Bülbül, “Dolayısıyla av katliam avcıda katildir. Avcılık bir spor olamaz. Amerika’ya pazarlanıyor, birkaç tane dağ keçisi için ihale yapılıyor. Buradan Tarım İl Müdürlüğüne gelir elde ediliyor. Böyle bir gelir olabilir mi? Doğanın kendi ekolojik dengesi içinde canlılar yaşar, ölür, çoğalır, azalırlar. Doğanın ekolojik dengesine müdahale var. Ölen dağ keçilerinin ölüm sebeplerine ilişkin bilgi verilmemiş. Bunun sebebi nedir, zehirlenme mi, kasıt mı var, doğaya aykırı bir şey mi, hastalık mı bulaşmıştır. Bununla ilgili bir an önce açıklama yapılması lazım. İnsanların kutsal değerlerine saygı duyulması lazım” şeklinde konuştu.

    “HDP’LİLERİN GİRİŞİ KARANTİNA GEREKÇESİYLE ENGELLENDİ”

    Baba Mansur Ocağı ziyaretinde bulunan HDP’lileri Ocak evladı Veli Doğan karşıladı. Doğan HDP’liler’e Baba Mansur’un hikâyesini anlattı. HDP’liler mum yakıp ve dualar etti. Esnaf ziyaretinde ise HDP’liler ilgi ile karşılanırken ekonomik krizin esnafı derinden etkilediği ifade edildi.

    Akpazar Beldesinde esnafı ziyaret etmek isteyen HDP’liler jandarma tarafından araçları durdurularak karantina olduğu gerekçesiyle engellendi.  HDP’liler ve askerler arasında tartışma yaşanırken Peri Beldesi girişinden araçların geçmesi dikkat çekti. Duruma tepki gösteren HDP’liler, pandeminin bahane edildiğini, halkla buluşmaların engellendiğini belirtti. Tepkilerin ardından HDP’liler Akpazar Beldesine girerek esnafı ziyaret etti. Akpazar Belediyesinin demir bariyerlerle ablukaya alındığı göze çarptı. Esnaf ziyaretlerinde Belediyenin sadece bugünlük ablukaya alındığı belirtildi.

    PİRHA/DERSİM