PİRHA- Sivas Hafik’te gençlere bağlama kursu veren Feyzullah Çaldıran, eğitim verebilcekleri mekan olmadığından çay bahçelerinde çalışmak zorunda kaldıklarını ifade etti. Çaldıran, bağlamaya olan aşkını ise, “Biz hep bu sazı muhabbetle çalıp söyledik. Yani bir sahne alayım ya da bir ticari amaçlı olarak hiç kullanmadım. Her zaman aşkla çaldım aşkla söyledim” diye anlattı.
Sivas Hafik ilçesinde doğup büyüyen ve 25 yıldır davul zurna ve kaval çalan Feyzullah Çaldıran saza olan ilgisini PİRHA’ya anlattı.
Sivas’ın Hafik ilçesinde doğup büyüdüğünü belirten saz eğitmeni Feyzullah Çaldıran, “Okul çağlarında 5. sınıf sonrasında se İstanbul’da büyüdüm. Yani 5-6 yıl orada Tekstil atölyelerinde makasçı olarak çalıştım sonrasında memleketin özlemiyle tekrar buraya geldim” dedi.
”KENDİ KENDİME BAĞLAMAYI ÖĞRENDİM”
Memleketine geldikten sonra kardeşi ile bağlamaya heves ettiklerini dile getirenÇaldıran, 99 yılında bir öğretmenden ders aldığını söyledi. Hafik ilçe merkezde 13 yıldır çay bahçesi işlettiğini aktaran Çaldıran, “O dönemlerde Erdal Erzincan ve Tuncay Balcı vardı. Biz bunları dinlediğimiz zaman saza aşık olmuştuk öyle diyeyim. Hani Sivas bilinir. Aşıkların en yoğun olduğu bölgedir. Muhlis Akarsu olsun, Aşık Veysel olsun tabii ki peşinden gelmişiz yani onları dinleyerek bu içimizde bu heves olmuş yoksa bilmeyiz. Sülalede üflemeli enstrümanları çalanlar ve müzik bağı olanlar var. İllaki ama o dönem belki saz yoktu ellerinde. Belki eğitmen ya da görüp de merak eden yoktu. Bizde de fırsat elimizde olunca öğrendik” dedi.
“SİVAS HAFİK’TE SAZ ÇALANLARI SAYISI OLDUKÇA ARTTI”
Kendilerinden sonra Hafik’te saz çalanların sayısının artığının bilgisini veren Çaldıran,” Bizden önce öyle bir şey yoktu. Yani bizim burada saz çalan bir iki arkadaş vardı sadece. Onlar da yani normal seviyedeydi. Yani bizi çalarken söylerken gördüğü için onda da heves başlıyor. Bize saz öğretin diyorlar bizde öğretiyoruz. Burada sadece ben ve kardeşim var iken artık şu an belki 100 kişi vardır yani sazı çalıp söyleyen. Kardeşim Sivas’ta şu an müzikle uğraşıyor. Halk oyunları kursu veriyor. Aynı zamanda bir kafesi var, kafe işletiyor. Ayrıyeten televizyon programlarına falan katılıyor. Yani o benden daha profesyonel bir sanatçı diyebilirim” diye konuştu.
“SAZA OLAN AŞKIM ERDAL ERZİNCAN VE TUNCAY BALCI İLE BAŞLADI”
Saza olan aşkının Erdal Erzincan ve Tuncay Balcı ile devam ettiğini söyeyen Çaldıran, “Bunu benim kulağıma yatan sesler diyeyim. Hala da onları dinleyip her hareketimizi onlar gibi yapmaya çalıştığımız için bu duruma geldik” dedi.
Çaldıran, Hafik’te saz kursu verebilecek bir mekanın olmadyışından şikayet ederek şöyle devam etti:
“Bulunduğumuz bu mekânda çay bahçesinde kurs ve özel eğitimler veriyoruz. Ben hiç nota öğrenmedim. Yani benim sadece kulaktan tabii ki sonradan öğrenmiş olduk notayı. Notasız da öğretiyorum. Yeter ki elleri alışsın. Kendileri sonradan öğrenebilirler notayı. 25 yıldır davul, zurna ve kaval çalıyorum. Müziğin asıl temeli ritim olduğu için yani bunu öğrenmemiz de avantaj oldu. Yani şimdi davulla buradaki gençlere önce ritmi soruyor herhangi bir tane parça çalıyorum buna bir ritim at diyorum.”
“SAZIN ÖĞRENİLMESİNDE KULAK VE RİTİM ÇOK ÖNEMLİ”
Eğer o kişinin müzik kulağı varsa onun ritmini atar. Ben gösterdiğim halde ritmini atamıyorsa tabii ki ona başka şeylere yöneltiyorum. Yani tamam müzik kulağı varsa sen otur diyor ve öğretiyorsun. Ritmi olmayan birine müzik öğretmek zor. Her insanda müzik kulağı olacak diye bir şey de yok.
Tavsiyem şu yani müzikte en önemli olan öncelikle ritimdir. Ben 25 yıl davul da çaldığım için söylüyorum. Bağlamayla güzel anılarım muhabbetlerimiz olduğu için daha çok dostluklar ve çevre edindim. Özellikle gelip oturup beni dinleyen benim çok iyi olduğumdan değil, muhabbetimin belki de iyi olduğundandır. Sazı çalıp söylerken güler yüz önemlidir. Yani ikisi bir arada iyidir.
“SAZI HER ZAMAN AŞKLA ÇALDIM AŞKLA SÖYLEDİM”
Yani sazla çok bir geçmişimiz yok ama ilişkimiz aşağı yukarı 20 sene olmuştur. Biz hep bu sazı muhabbetle çalıp söyledik. Yani bir sahne alayım ya da bir ticari amaçlı olarak hiç kullanmadım. Her zaman aşkla çaldım aşkla söyledim.”
PİRHA – Hıdır Özcan, küçük yaşta tanıştığı müzik sanatına şimdilerde zanaatkar olarak destek veriyor. Oğlu Doğukan ile aynı atölye içerisinde üretim yapan Özcan, 30 yılı aşkın süredir yürüttüğü müzik çalışmalarını ve günümüz müzik kültürünü değerlendirdi. Özcan, ekonomik kriz nedeniyle bağlamaya talebin azaldığını kaydetti.
Malatya Hekimhan’a bağlı bir köyde 1968 yılında doğan Hıdır Özcan, ilkokul çağlarında rençberlik ve çiftçilik yaparken müziğe de ilgisinin oluştuğunu fark eder. “Aslında müzik insanla birlikte doğar, içinde yaşar” diyen Özcan, “Arguvan ağzı” tekniğinin ise bir başka tutku olduğunu belirtiyor.
“CENAZEMİZDE, DÜĞÜNLERİMİZDE TÜRKÜLER HEP VAR OLDU”
Halk müziği için “Olmazsa olmaz” vurgusunu yapan Hıdır Özcan, Ankara’nın Keçiören semtindeki müzik atölyesinde üretmeye devam ediyor. Özcan, “Türküler bizimle yaşar. Cenazemizde, düğünlerimizde, muhabbetlerimizde türküler hep vardır. Sazlarımız da bizim simgemizdir. Kesinlikle evlerimizde bir saz köşede asılı olacaktır” vurgusunu yaparak müzik serüveninin başlangıcını ise şu sözlerle özetledi:
“Ortaokul çağlarında abimin amatörce yapmış olduğu bir bağlama sayesinde ilk tanışmam olmuştu. Daha sonra türkülere aşina olup piştikçe belli yerlere geldim. 22 yaşımda ise bağlama ustası hemşerim Mehmet Ali Alpay dedem ile tanıştım. El becerim çok iyiydi. Çocukken de keser ve testere kullanmayı iyi beceriyordum. Alpay dedeler bizi sevmişlerdi ve daha sonra Tuzluçayır’daki atölyede yanında işe başladım. 1993-1997 yılları arasında usta-çırak ilişkisi oluştu. Daha sonra ustamla güzel bir şekilde ayrıldık ve kendi atölyemi kurdum. O gün bugündür işimi yürütmekteyim. Çevreme müzik konusunda kültürel katkıda bulunduğuma inanıyorum.”
“BAĞLAMAYA TALEP AZALDI”
Hıdır Özcan, ürettiği enstrümanlara yönelik talepleri de anlattı. Ekonomik kriz nedeniyle bağlama satışlarında düşüş olduğunu ifade eden Özcan “Yaşam şartları ortada. Paranın değeri zaten kalmadı. Durumumuz içler acısı. Düşünebiliyor musunuz en büyük banknot 200 lira ile dahi bir şey yapamıyorsunuz. Tabii ki biz gönüllere hitap ettiğimiz için herkesin bütçesine, gönlüne göre yaklaşımda bulunuyoruz” dedi.
Hıdır Özcan, 2000’li yıllarda sektörün daha güzel olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti:
“O yıllarda müziğe olan ilgiden mi diyelim ya da maddi açıdan mı bilinmez; ikisi de tabii çok önemli, o yıllar daha güzeldi. Bugünlerde siparişler azaldı. Genellikle enstrüman tamiratı yapıyoruz. Eski bağlamalarımızı tekrar hayata döndürüyoruz. Yeni nesil gençlik ise daha çok fantezi tarzı müziğe; gitar keman tarzına daha çok ilgi gösteriyor.”
POPÜLER MÜZİK ÇAĞINDA HALK EZGİLERİNİN DEĞERİ!
Hıdır Özcan’ın oğlu 27 yaşındaki Doğukan Özcan da da tıpkı babası gibi kendisini müziğe adamış bir genç. Özel bir kurumda müzik öğretmenliği de yapan Doğukan, kalan zamanını babasının kurduğu atölyede geçiriyor.
Mesleğe küçük yaşta başladığını ifade eden Doğukan Özcan, “Aileden aldığımız güzel duygular sebebiyle erken çağda bu mesleğe atıldım. İlk eğitimime 9 yaşımda Gürbüz Sapmaz’dan ders almakla başladım. İyi bir seviyeye geldikten sonra da Ankara Güzel Sanatlar Lisesi’nde eğitime devam ettim. Ardından Bolu İzzet Baysal Üniversitesi’nde müzik öğretmenliği bölümünü bitirdim” diye belirtti.
Toplumun artık daha çok popüler müzikten yana tercih kıldığını belirten Doğukan, halk müziğine olan ilgiyi de yorumladı. Doğukan, günümüzde bağlama çalıp halk ezgileri seslendirmenin vermiş olduğu hissiyatı ise şu sözlerle anlattı:
“Kendini halka ifade etme açısından düşünürsen, kendini özel bir yere koyabilirsin, çünkü azınlıktasın. Sesini duyurman daha güç olsa da azınlık olduğun için kendini özel hissedebilirsin. Fakat popüler kültür, popüler müzik çağında olduğumuz için insanların bir şeye ısınıp soğuması daha kısa sürede oluyor. Yani hemen al, bitir ve çöpe at şeklinde oluyor. İçinde bulunduğumuz halk müziği ise bu yapıda olan bir müzik değil. Daha çok almak ve özümsemek boyutunda daha yüksek bir değere sahip. Bu sebeple günümüzdeki gençlere daha çok hitap edecek olursam, bu müziği algılaması, anlaması biraz daha güç oluyor. Yani daha yaşı büyük kitlelere söylemektense; geçmişten gelen tabii kulak dolgunlukları da var tabii onların Bu sebeple anlamaları daha kolay oluyor ama genç kesimden bahsedersek bunu algılayıp özümsemeleri biraz daha zor oluyor.
“KENDİ KÜLTÜRÜMÜZÜ DE ÖĞRENMEMİZ GEREKİYOR”
Bulunduğumuz ülkede yapılan emeğin karşılığının sadece benim değil çoğu alanda olmadığını düşünüyorum. Verdiğim eğitime talep olmuyor değil, oluyor ama dediğimiz gibi genelde azınlıkta kalıyor. Yani daha çok gitar keman ya da çevrede gördüğümüz kadarıyla müzik nasıl işlenip duyuluyorsa onun altyapısındaki enstrümanlara çoğunluk yöneliyor. Tabii ki her insan istediğini çalabilir. İnsanlar hangi enstrümanı kendisine yakın hissediyorsa çalabilir bunda bir problem yok ama geçmişten gelen kendi kültürümüzü de öğrenmemiz gerekiyor.”
“ZAKİRLİK KONUSUNDA HENÜZ HAMLIK AŞAMASINDAYIM”
Doğukan Özcan, tıpkı babası gibi aynı zamanda bağlama imalatında kendini geliştiriyor. Enstrüman yapımı alanında yavaş ilerleyebildiğini söyleyen Doğukan, zakirlik konusunda da aynı “hamlıkta” olduğunu ifade etti. “Şu an pişme aşamasındayım” diyen Doğukan Özcan “Zakirlik konusunda istek olabilir ama zakirlik dediğimiz öyle hemen ele alınabilecek bir kavram değil. Bir şeylerin insanın içisinde oluşması lazım. Daha kendimi o anlamda ham hissediyorum. Henüz o seviyeye gelecek kısımda değilim. Zamanla gidip dinlersin, o kitlenin içerisinde bulunup bir şeyler kendine katarsın, daha sonra neden olmasın” şeklinde konuştu.
PİRHA- Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) ile Köln Dans ve Müzik Yüksekokulu arasındaki işbirliği ve ortak çalışmaların sonucunda ‘Bağlama’, Lisans Bölümü (Bachelor) olarak resmen tanındı. Seçmeli ders olarak sunulacak bölüme başvurular başladı.
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) girişimiyle, Alevi inancında kutsal olan ‘Bağlama’ Köln’deki Wuppertal Müzik Yüksek Okulu’nun ders müfredatına girdi. Seçmeli ders olacak bağlama için eğitmenlerden biri de Sanatçı Kemal Dinç.
Üniversitede ‘Bağlama’ dersinin seçmeli olacağı ve çalışmaların başında Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Eğitim Sorumlusu Sanatçı Kemal Dinç ve Nihat İman da yer alıyor.
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu sanal medya hesabından yapılan açıklamada, “İnancımızın ve kültürümüzün önemli bir parçası olan, telli kelamımız ‘Bağlama’ artık Köln Müzik-Üniversitesi’nde Lisans Bölümü olarak yerini alıyor! AABF ve Köln Dans ve Müzik Yüksekokulu’nun (HFMT) değerli ortak çalışması sayesinde, bu önemli adımı sizlerle gururla paylaşıyoruz” denildi.
PİRHA- Ispartalı Zakir Uğur Aşık, saza adeta tutkulu. Yoksul oldukları için sazı ancak çalıştığında ilk maaşıyla alabildiğini belirten Aşık, cemlerde büyüdüğünü, herkesin çocuklara bağlama sevgisini aşılaması gerektiğini söyledi. Uğur Aşık ayrıca Isparta’da Cemevi Başkanlığı’na Alevilerin kuşkuyla baktığını da vurguladı.
Isparta doğumlu olan İsmail Baba Ocağı mensubu Zakir Uğur Aşık, küçük yaştan itibaren saza olan tutkusunu PİRHA’ya anlattı
“CEMEVLERİNE ÇOK KÜÇÜK YAŞLARDA GİTMEYE BAŞLADIM”
Kendisini bildi bileli cemevlerine ailesi tarafından götürüldüğünü belirten Isparta Çünür Cemevi Yönetim Kurulu Üyesi Zakir Uğur Aşık,” İlkokul birinci sınıftaydım, o zamanlar cemevi yoktu, cemler evlerde yapılıyordu. Biz küçükken büyüklerimiz, öğrenip alışalım diye bizi hep cemlere götürürlerdi, biz cemlerde büyüdük” diye belirtti.
“ARİF SAĞ TEŞVİK ETTİ, 24 YAŞIMDA İLK MAŞIMLA SAZ ALDIM”
Bağlama öğrenmeyi çok istediğini ancak yoksulluktan dolayı saz alamadığını aktaran UğurAşık, “24 yaşına kadar çok saz istedim ama bir türlü nasip olmadı. Bir saz alamadık. Eskiden kurs da yok saz da yok, yokluk vardı. İmkanlar çok kısıtlıydı. Bağlama ile tanışmam şöyle oldu. Bir benzinlikte çalışırken benzinliğin lokantasına Arif Sağ gelmiş. Arif hocam hoş geldin dedim o da çok sağ ol dedi. Buyur Eren dedi ve bana bir kahve ısmarladı. ‘Sen saz çalıyor musun?’ diye sordu. Ben de ‘yok çalmıyorum’ dedim. ‘Niye çalmıyorsun, sevmiyor musun, hevesin yok mu?’ dedi. Şimdiye kadar hiç imkânımız olmadı, okul iş güç vardı dedim. Seviyorsan saz yap çal’ dedi, öğren dedi. Sağ olsun bana çok güzel bir nasihat verdi, teşvik etti. Arif hoca gittikten sonra ‘hakikaten ben niye çalışıyorum’ dedim kendi kendime. Sevdiğim bir şey, şimdiye kadar da erteledim. Onun teşvikiyle ilk maaşımla saz aldım, bağlama kursuna katıldım” dedi.
Çalıştığı işyerinin saz çalmaya çok müsait olduğunu aktaran Uğur Aşık, “Benzin istasyonunda market görevlisiyim. Sabah 09.00’da işe geliyorum, ertesi gün sabah 09.00’da işten çıkıyorum. 24 saatlik bir iş. Gece 12.00’den sonra uyumamam lazım. Burada da gece 12’den sabah 9.00’a kadar bağlama çalmaya başlıyorum. Bir yılda kendimi geliştirdim. 1 yıl sonra bağlama çalmayı öğrendiğim yerde, yetenekli olduğum için iş teklifi aldım. Müzik mağazasında 5 yıl çalıştım. Şimdi kendi iş yerimi açtım. Kendim bağlama satıyorum, ayrıca saz kursu veriyorum. 24 yaşından sonra hem mesleğim oldu, hem de cemevinde zakirlik yapıyorum.
“GENÇLER CEMEVİNE GELMİYOR”
Ancak gençler cemevlerine gelmiyor, ben 41 yaşındayım ve şu an cemevinde en genç kişiyim. Gençlerimiz katılmıyor. Tabii ki haklı sebepler de var, haksız sebepler de var. Gençlerle konuştuğun zaman ‘biz internet çağındayız’ diyorlar. İnstagram’dan, Twitter’dan (X) ve Facebook’tan bahsediyorlar” diye belirtti.
“ÇİFÇİ OLDUĞUMUZ İÇİN YAZIN DEĞİL, KIŞ AYLARINDA CEM YAPIYORUZ”
Eskiden cemlerin saat 05.00’lere kadar sürdüğünü aktaran Uğur Aşık, “Burada yaz aylarında cem olmaz, çünkü herkes tarım ve hayvancılıkla uğraşıyor. Ama kış ayında her cumartesi günü cem erkanı yapıyoruz” dedi.
Sazı eline aldığında bütün duygularının telli kuran (saz) sayesinde cümlelere döküldüğünü belirten Aşık, “Telli kuran gerçekten de bizim yol göstericimiz, ışığımız. Ben bu sazı elime aldığım zaman içimden geçen bütün duyguları ifade edebiliyorum. Kızdıysam kızdığımı, sevdiysem sevdiğimi de bağlamayla çok güzel ifade edebiliyorum” ifadelerini kullandı.
“CEMLERDE DEYİŞ VE NEFESLERİ SÖYLERKEN BAMBAŞKA BİR DUYGU YAŞIYORUM”
Cemlerde deyişleri ve nefesleri söylerken bambaşka bir duyguya büründüğünü vurgulayan Uğur Aşık, şöyle devam etti:
“İki derviş semaha çıktığında oradaki duygu bambaşka, kırklar semahı çaldığımızda bütün canlar döner. Oradaki duygu çok başka, aşure mateminde mersiye okuduğumda daha bir başka. Herkese tavsiyemiz çocuklarını göndersinler bağlama ile tanıştırsınlar. Bağlama gerçekten bizim özümüz, kültürümüz, bizim bugünlere gelmemizi sağlamış, ışık tutmuş önemli bir değer.”
Çünür Cemevi açıldığında öğrencilere ücretsiz bağlama kursu düzenlediklerini söyleyen Uğur Aşık, “İlk kursu açtığımızda 30 öğrenci geldi. Çok zorladık. 30 kişiyle sazı akort etmek, 30 kişiye bir şey anlatmak zordu. 2 grup olarak yaptık. Bir öğleden önce, bir öğleden sonra. O zaman hem gençler hevesliydi hem de bugünkü pahalılık yoktu” dedi.
Son dönemlerde Alevi dünyasının en çok tartıştığı konuların başında gelen Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile ilgili cemlerde sohbetler ettiklerini de aktaran Zakir Uğur Aşık, “Şu söyleniyor: Ben vergimi ödüyorum neden karşılığını almıyorum. Alevi toplumu olarak niye biz bunun karşılığını almıyoruz? En önemli problem bu. Isparta’da Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na kuşku ile yaklaşılıyor. Samimi mi yoksa bizi baskılamak için kurulmuş bir kurum mu? Onu da kimse bilmiyor, şu anda iki görüş var” diye belirtti.
ALEVİ BEKTAŞ CEMEVİNİN VERDİĞİ YARDIMLARI ALIRIM DİYEN DA VAR, KARŞI ÇIKAN DA VAR”
Uğur Aşık, Alevi Bektaşi ve Cemevi Başkanlığı ile ilgili şunları dile getirdi:
“Ben verilen yardımı alırım diyen ve buna karşı hayır devlet bizi kendine göre yönlendirmek istiyor, diyen iki görüş var. Toplum olarak bir an önce bunu çözmemiz lazım. Bu birleşmeyle, konuşmayla, uzlaşıyla çözülecek bir konu. Burada uygulanmak istenen proje belli. Alevi Bektaşileri istedikleri gibi yönlendirmek istiyorlar. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevilere dönük uygulamalarına karşı uyanık olunması gerekiyor. Dedeler ve zakirler oturup konuşarak bir karar alması gerekiyor ama bir sürü ocak, dede ve zakir olduğu için bu iş kolay olmuyor. Ancak herkes doğru temelde aydınlatılarak, doğru bilgilendirilerek bu yapılabilir. Hepimiz bu Yolun yolcusuyuz. Birlik olmamız gerekir. Gerçekten çok önemli bir konu, çünkü yol ayrımındayız. Zaten istedikleri ikilik çıkarmak. O yüzden Hacı Bektaş Veli’nin ve ulu ozanlarımızın izinden giderek, onların fikirlerinin etrafında birleşerek birlik ve beraberlik içinde yürümemiz gerekiyor.”
PİRHA- Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) ile Köln Dans ve Müzik Yüksekokulu arasındaki işbirliği ve ortak çalışmaların sonucunda Alevi inancının telli kelamı olan bağlama, Lisans Bölümü (Bachelor) olarak resmen tanındı.
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu, Bağlama Lisans Bölümü’nün Köln Musikhochschule’de açıldığını duyurdu.
Bir mesaj yayınlayan federasyon şunları ifade etti:
“İnancımıza, kültürümüze ve mücadelemize hayırlı uğurlu olsun. Bağlama Lisans Bölümü Köln Musikhochschule’de açılıyor!
Köln Musikhochschule’de (HfMT), heyecan verici bir gelişme sizleri bekliyor! Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) ile Köln Dans ve Müzik Yüksekokulu arasındaki başarılı işbirliği ve ortak çalışmaların sonucunda inancımızın telli kelamı olan bağlama, Lisans Bölümü (Bachelor) olarak resmen tanındı.
Bu büyük adım, bağlamanın Anasanat Dalı’nda lisans eğitimi almak isteyen herkes için muhteşem bir fırsat sunuyor.
Federasyonumuzun 35. Kuruluş Yıldönümü olan, 2024 yılında kabul edilecek olan başvuru süreci ile ilgili detaylı bilgileri sizlerle paylaşacağız.
Köln Musikhochschule’deki bu heyecan verici gelişmeyi takip etmeye devam edin ve bağlama sanatına olan sevginizi profesyonel bir düzeye taşıma fırsatını kaçırmayın.
Bağlama ilgilileri için bu önemli haberi duyurmaktan onur duyuyoruz! Aşk ile.”
PİRHA- Zakir, Yol yürütücüsü Süleyman Demir, sazın Alevi inancının yaşatılmasında en önemli etkenlerden biri olduğunu belirterek, “Saz sadece para karşılığı satılan bir enstrüman değil. Bağlamaya, Alevi inancının kültürel yanıyla bakılıp üretilmesi ve sahip çıkılması gerekiyor” dedi. Demir, saza olan tutkusu nedeniyle hastalıklarını yendiğini de vurguladı.
43 yıldır Antalya’da yaşayan ve Muratpaşa ilçesinde bulunan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Konuksever Cemevi’nde saz atölyesi açan Yol Yürütücüsü Süleyman Demir, küçük yaşta başlayan saza olan tutkusunu PİRHA’ya anlattı.
“SAZA OLAN AŞKIM ÇOCUK YAŞLARDA BAŞLADI”
1980’li yıllarda Çorum’un Alaca ilçesine bağlı Karkın köyünde girdiği cemlerin saza olan ilgisine en büyük katkıyı sağladığını söyleyen Demir, “Saza olan merakımda köyümüzde yapılan cemlerin etkisi var. Orada yapılan cemlere katıldığımda saza olan hevesim, Alevilik yoluna olan aşkım ve merakım çocuk yaşta köyde başladı. Babam aynı dönemde Âşık Veysel gibi çiçek hastalığından gözlerini kaybetmişti. Babam o dönemlerde kemanı çalıp âşıklık yapar, köylerde yapılan cemlerde de zakirlik yaparmış. Babamı gördüm ama âşıklık yaptığını göremedim. Bizde de bu âşıklık çocukluktan vardı” dedi.
ANTALYA’YA GÖÇ
Demir, 13 yaşına kadar köyde kaldığını ve o dönem hep bir sazı olmasını istediğini, ancak yokluktan dolayı sazı olmadığını aktararak, “Daha sonra 1980’lerde Antalya’ya geldik. Antalya’da geldiğimizde saza olan hevesim daha da artmıştı. Antalya’da çalışma hayatına başladık. Bu süreç içerisinde benim Yol arkadaşım İlyas Şimşek (Antalya Divriği Deneği Başkanı) canımız var. Onunla birlikte çalışırken, o da bağlama çalıyordu. Derneklerimizde semah grubunda semah dönüyorduk. Semah dönmek için geldiğimiz derneğimizde saz aldıktan sonra sazımızı öğrendik. Semahlarda saz çalarak çocukluk hayalim gerçekleşti” diye konuştu.
“SAZI ÖĞRENDİKTEN SONRA ZAKİR, DAHA SONRADA YOL YÜRÜTÜCÜSÜ OLDUM”
Semah grubuna saz çalarken zakir olmaya da karar verdiğini belirten Demir, “Kurumlarımızda yapılan cemlerde 12 hizmetlere başladık. Dönem içerisinde zakirlik işleri de tamamlandı, daha sonra bana Hacı Bektaş Veli Dergâhı’ndan babalık görevi verilerek bugün cemlerimize hem zakirlik hem babalık Yol hizmetçisi olarak görev yapıyorum” diye belirtti.
Demir, “Cemevine bir saz atölyesi açmak hep kafamda olan bir projeydi” diyerek, “Cemlerimizi yaptık, zakirlik yapıp sazımızı çalıp, deyişlerimizi nefeslerimizi söyledik, semahlarımızı döndük. Emekli olduktan sonra korona döneminde ağır kalp rahatsızlığı geçirdim. O yüzden ağır iş yapma durumu olmayınca zaten saz yapma, (bağlama) hevesim de vardı” ifadelerini kullandı.
Saz yapmanın Alevilik yolunda, Yol’a ikrar verip Yol’a giren kişinin insani kamilliğe doğru gidişine benzediğine dair yorum yapan Demir, “Sazın içine girdiğinde Aşık Veysel’in “Bahçede bir tut iken bilmezdim sazı” dediği gibi sazı işleyerek, temizliğini yaparak, sapını, kapağını, telini takarak, onu parlatıp bir ses vererek bir odundan bir ses almak ölüye can verme manasında adeta benim için bir terapi oldu” şeklinde konuştu.
“SAZA VE YOL’A OLAN AŞKIM KANSERİ YENMEME NEDEN OLDU”
Kalp rahatsızlığından önce kolon kanserine de yakalandığını ve hastalığı Alevi Yol’una olan aşkı sayesinde yendiğini söyleyen, Demir, şunları kaydetti:
“Bir kolon kanseri geçirdim. Bu Yol’un aşkı sayesinde hastalığı yendim. Korona döneminde de kalp rahatsızlığı geçirdim. Kalp hastalığından dolayı kafayı dağıtmak istiyordum. Bağlama beni hem ayakta, hem de hayatta tuttu. Hevesimi de almış oldum.”
Cemevi içerisinde kendisine bir oda tahsis edilerek bağlama atölyesi aşmasına destek oldukları için vakıf başkanı ve yöneticilerine teşekkürlerini de ileten Süleyman Demir, “Çok güzel bir çalışma. Burada içerisinde atölyemizi kurduk. Nida Müzik’in sahibi Mahir canımızla birlikte,” ayrıca yanında da eğitim alarak onun desteğiyle de bu hizmeti yürütmeye devam ediyorum. Tek amacım da burada bunun taşıyıcısı olmak” dedi.
“CEMEVİNDE SAZ ATÖLYESİ AÇMAMIZ ÇOK GÜZEL TEPKİLERE NEDEN OLDU”
Atölyeye gelen ve istekli olan gençlere semahları, 12 hizmet görevlerini, bağlama çalmayı ve yapılışını öğreterek bir taşıyıcı olarak bu hizmeti yapmak için bu işe başladıklarının altını çizen Demir, “Saz atölyesinin, paradan ziyade Alevi inancına ve kültürüne ve kendi canlarımıza hizmet olsun diye cemevi içerisinde olsun istedim” şeklinde ifade etti.
Saz atölyesini cemevinde açtıktan sonra saz kursuna veya kırk yemeklere gelen insanlardan çok güzel tepkiler aldıklarını ifade eden Demir, şöyle devam etti:
“Canlarımız cemevi içerisindeki atölyeyi görünce çok hoşlarına gidiyor. Cemevi içerisinde saz kursunun, saz atölyesinin ne kadar değerli ve kıymetli olduğunu söylüyorlar. Canlar saz tamirlerinin burada olduğunu görünce daha hoşlarına gidiyor. 8-9 yaşındaki çocuklar, belli bir yaş üzeri 40-50 yaşlarında saz kursuna gelen canlar, sazın nasıl yapıldığını oturup izlemek istediklerini belirtiyorlar. Çok da yerinde oldu. Bu işin taşıyıcısı olursak ne mutlu bize.”
Atölyede yaptıkları sazları yurt içine ve yurt dışına gönderdiklerini de belirten Demir, talebe ve her ses tonuna göre üretmiş olduğumuz sazımızın arkasındayız. İnstagram’da canlar sazevi sayfamız üzerinden sipariş verebilirler. Gerek yurt içi gerekse de yurt dışından sipariş verilen bağlamaları yapıp kılıflarına koyup sandık içerisinde gönderiyoruz” diye konuştu.
PİRHA-Arguvan’a bağlı Yeni Mahallede yapılan parkta yürüyüş yoluna boydan boya bağlama resmi çizilmesinin incitici olduğu belirtilerek, resmin bir an önce kaldırılması için çağrıda bulunuldu. Malatya Büyükşehir Belediyesi’ne dilekçe veren Arguvan Abdal Musa Kültür ve Cemevi Başkanı Soner Üstün, bağlamanın Aleviler için kutsal olduğunu hatırlatarak, bağlamanın ancak heykelinin yapılarak halka sunulabileceğini kaydetti.
Malatya Arguvan’da 2 yıl önce Yeni Mahalle’de yapılan bir parkta yürüyüş yoluna boydan boya bağlama resmi çizilmişti. Duruma tepki gösteren Aleviler, ‘telli kuran’ olarak adlandırılan bağlamanın Aleviler için kutsal olduğunu belirterek, ayaklar altında olmasının kabul edilemeyeceğini, resmin bir an önce kaldırılması çağrısında bulunmuştu.
Duruma ilişkin Malatya Büyükşehir Belediyesi’ne dilekçe veren Arguvan Abdal Musa Kültür ve Cemevi Başkanı Soner Üstün, “Bizlerin inancına saygı gereği Alevi inancında Telli Kuran dediğimiz sazımızın resminin ayaklar altından kaldırılmasını, bunun belli bir noktada heykel tarzı yapılarak halka sunulmasını saygıyla arz ederiz” diyerek yaşanan durumun bir an önce çözüme kavuşturulması çağrısında bulundu.
“BAĞLAMA RESMİ AYAKLAR ALTINDAN KALDIRILMALI”
Üstün’ün, Malatya Büyükşehir Belediyesi’ne verdiği dilekçede şu ifadeler yer aldı:
“Sayın başkan park yapımı için teşekkür ediyoruz. Lakin park içerisindeki yerlere çizilen Bağlama resmi bizleri derinden sarstı ve de incitti. Şöyle ki: Alevi -Bektaşi inancında bağlamanın çok önemli bir yeri ve anlamı vardır. Asla ayaklar altına alınacak, yerlerde betimlenecek bir nesne veya enstrüman değildir. Bizler ibadetimizi ve inancımızı asırlardır bağlama eşliğinde, bağlamadan gelen tınılarla, coşku ve heyecanla, ulu ozanlarımızın deyişleri ile yapmaktayız. Bağlama bizler için sadece çalgı değildir. İbadetimiz için olmazsa olmaz kutsal bir araçtır. Bundan dolayıdır ki yol ulularımız bağlamaya “Kur’an-ı Natika”(konuşan Kur’an), ‘Telli Kur’an’ gibi söylemlerle adlandırmışlardır. Bu nedenlerden dolayı bağlamanın ayaklar altına çizilmesi ve çiğnenmesi kabul edilemez. Empati yapın ki Kur’an ayetleri yerlere çizilmiş, yazılmış ve insanlar da üzerinde geziniyorlar. Nasıl tepkiler alırdınız. Bizlerin inancına saygı gereği Alevi inancında Telli Kuran dediğimiz sazımızın resminin ayaklar altından kaldırılmasını bunun belli bir noktada heykel tarzı yapılarak halka sunulmasını saygıyla arz ederiz.”
PİRHA- Pir Sultanlar gibi darağacını göğüsleme direncinde olan, Hakk’ın davasını güden ve sınıfsız bir okulun kurulmasını isteyen, Aşık Mahzuni Şerif, 21 yıl önce bugün sokaklarda, caddelerde, evlerde, işyerlerinde, radyolarda, fabrikalarda, tarlalarda, köylerde, şehirlerde, konser alanlarında yükselen eserler bırakarak, Hakk’a yürüdü.
“Tevellüdüm merak ise miladî otuz dokuz
Kasımın on yedisinde Zeynel babadan geldim.
Döndü anaya rahmolmuş, ehlibeyt meftunuyuz
Ben faninin acısına, seyrü sefadan geldim” diyen Aşık Mahzuni Şerif, 21 yıl önce bugün Almanya’nın Köln kentinde aramızdan ayrıldı. Bedeni her ne kadar aramızda olmasa da, 62 yıllık yaşamında, bugünlerde daha fazla dillerde dolaşan Yetim sırtından doyan doyana/Gönül bu oyuna nasıl dayana?/ Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana/ Bilmem söylesem mi, söylemesem mi?” gibi geçmişten günümüze taşınan bir çok unutulmaz eser bıraktı.
Maraş’ın Afşin ilçesinin Berçenek köyünde dünyaya gelen Aşık Mahzuni Şerif, bağlamaya amcası Aşık Fezai (Behlül Baba) sayesinde merak saldı. Okul hayatına kendi köyünde başlayan Mahsuni Şerif, Astsubay Okulunu bitirdikten sonra, hayatını müziğe adadı.
Mahzuni Şerif Ankara’da, Fikret Otyam, Feyzullah Çınar, Nesimi Çimen, Aşık Daimi, Kul Ahmet gibi ozanla bir araya gelmeye başladıktan sonra ülke genelinde ve dünyada tanınmaya başlandı ve 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Federasyonu tarafından dünyanın en büyük 3 ozanı arasında gösterildi.
“YEDİ SÜLALEM KIZILBAŞ’TIR”
Seslendirdiği eserlerinden dolayı birçok soruşturma açılan Mahzuni Şerif kısa aralıklarla birkaç kez de hapsedildi.
68’in devrimci önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edildiği dönemde başbakan olan ve balyoz lakabıyla anılan “Gerekirse demokrasilerin üstüne şal örtmeli” sözü nedeniyle de Aziz Nesin tarafından kendisine Şalcı Nihat denen, Nihat Erim için yazıldığı iddia edilen “Erim erim eriyesin” türküsünü plağa okuması yüzünden hapse konuldu.
Evli, sekiz çocuk, dört torun sahibi olan Mahzuni Şerif konser için bulunduğu Fransa’dan akraba ziyareti için gittiği Almanya’nın Köln kentinde 17 Mayıs 2002 tarihinde Hakk’a yürüdü ve vasiyeti üzerine Nevşehir’in Hacı Bektaş ilçesinde toprağa sırlandı.
Vefat ettiğinde, 2001 yılında, “Elhamdülillah Kızılbaş’ım ve laikim. Ben değil, yedi sülalem Kızılbaş’tır. Bir suç varsa o da dedemdedir” dediği için, DGM tarafından aleyhinde açılan dava henüz sonuçlanmamıştı.
“BEN AĞUÇEN OCAĞI’NDAN BİR ALEVİYİM”
Mahzuni Şerif’in “Ben Alevi olamam ki olsam da bilemem ki” sözlerinden kaynaklı tartışmalara şu sözlerle karşılık verir:
“Çok iyi bir Alevi olmama rağmen hayatımda hiç Alevicilik yapmadım. İnsanı insandan üstün görmek gibi bir yanlışa düşmedim. Uzun senelerdir Türkiye’de benim Sünni’den dönme bir insan olduğum hakkında çok yaygaralar koptu. Bu kesin olarak yanlıştır. Ama benim Elbistan-Hasanköy’de kalan akrabalarım Hatay’da, Nurhak’ta, Sivas ve Malatya’ya yerleşip kalmış olan akrabalarımın çoğu asimile edilerek Alevilikten Sünniliğe döndürülmüştür. Bu doğru. Hatta Hasanköy’de kalan babamın öz amca çocukları aşırı sağcı ve Turancı geleneklere bağlı birer Sünni olarak hayata devam etmektedir. Şurası muhakkak ki insan insandır. Ama ben Ağuçen Ocağı’ndan bir Aleviyim.”
Aşık Mahzuni’nin Berçenek köyünde ithafen yazdığı ‘Oy Bizim Eller’ ve ‘Acı Doktor’ bestelerinin yanı sıra; Dom Dom Kurşunu, Yedin Beni, Yuh Yuh, Mevlam Gül Diyerek, Merdo, Dostum Dostum, Han Sarhoş Hancı Sarhoş, Çeşmi Siyahım, Yalan Dünya, Ağlasam mı?, Katil Amerika, Bu Mezarda Bir Garip Var gibi dilden dile yayılmaya devam eserlerinin yer aldığı 453 plağı, 58 kasedi ve yayımlanmış 8 kitabı bulunuyor. Ayrıca TRT tarafından hakkında çekilmiş 2 belgeseli olan Aşık Mahzuni’nin türküleri “Mahsuni’ye saygı” albümünde dahil pek çok sanatçı tarafından seslendirilmiştir.
PİRHA-Saz ustası Bayram Çelik, sazın Alevi inancında önemli bir yeri olduğunu belirterek, sazın sadece para karşılığı değil, kültürel yanıyla bakılıp üretilmesi gerektiğini ifade etti.
59 yıldır Antalya’nın Muratpaşa ilçesinde saz yapan Bayram Çelik, küçük yaşta saza olan tutkusunu, hobi olarak başlayan saz yapma merakından saz ustası olmasına yolculuğunu PİRHA‘ya anlattı.
1956 yılında Muğla’nın Fethiye ilçesine bağlı Doğanlar köyünden Antalya’ya geldiğini aktaran Çelik, “30 yıl TEDAŞ’ta çalıştım. Bu sanata çocukken başladım. Köylü çocuğuyuz annemiz lastikli don yapardı, don giyerdik. Donun lastiğinin içindeki lastik tellerini çıkarır bir tahtaya gerer onu çalardım. O zamanlar 3-4 yaşındaydım ve bu merak esas oradan geliyor” dedi.
Saz yapımına 1963 yılında başladığını söyleyen Çelik, “Bugüne geldik ve hala devam ediyoruz. Usta çırak ilişkim vardır ustamı çok seyrettim ama çıraklık hiç yapmadım. Ailede saz çalan yok. Yalnız babam çok güzel kaval çalardı. Çoban düdüğü çalardı. Biraz da babamın kaval çalmasının benim saz çalmamda etkisi oldu. Saza evimde hobi olarak başladım bunun ekonomik yönünü düşünmedim. Sazı yaptım astım, bir gün bir baktım ki 30 tane saz olmuş. Zamanla arkadaşlarım almaya başladı ve böyle devam etti” diye konuştu.
“SAZI SAZ GİBİ YAPMAK LAZIM”
Eski ustalar ile şimdiki ustalar arasında çok büyük fark olduğunu ve eski ustaların ağacın dilini bildiğinin altını çizen Çelik, “Benim ustam dışarıdaki yaş dikili dut ağacından nasıl ses çıkacağını bilir. Şimdiki usta ne olursa olsun yapıyor. Ben iki nesil arasında yetiştim. Bunları gördüğüm için söylüyorum; işin ticareti ön planda. Ekonomi başta gelir ama yalnız bu kültüre ben bundan fazla kazanırım demek olmaz. Sazı saz gibi yapmak lazım bizim kültürümüz olan bu sanatı çok iyi yapmak lazım” şeklinde konuştu.
“KÜLTÜRÜMÜZE SAHİP ÇIKALIM”
Saza olan ilginin fazla olduğunu belirten Çelik, “Benim sazım satılsın veya saz yapıyorum diye değil, bu kültür bizim kültürümüz, bu Anadolu’da yaşayan sevdiğimiz bir telli sazdır bunun önemi çoktur. Bunda duygu, ağıt, uzun hava, yas, oyun havası hepsi içindedir. Saz kültürünün yeni yetişen bir nesile çok faydası vardır. Derslerinde, eğitiminde kültürünün, beynin gelişmesinde çok büyük etkisi vardır” ifadelerine yer verdi.
Saz yapanların daha dikkatli hareket etmesi gerektiğini dile getiren Çelik, “Bu kültür bizim kültürümüz bu kültüre düzgün sahip çıkılması çok önemli. Buna gönül verenleri de tebrik ederim, sazı yapan ustalara da arkadaşlara da başarılar dilerim” dedi.
PİRHA- HBVAKV Köyceğiz Şube Başkanı Nezahat Doğan, sanat yaşamı ve zakirlik sürecine dair PİRHA’ya konuştu. Çocukluktan itibaren bağlama çaldığını ve müzikle ilgilendiğini aktaran Doğan, aşıklardan her zaman feyz aldığını belirterek, “Deyişler, nefesler, duazlar inanılmaz ağırdır. Bunun içeriğini ve derinliğini zakirlik yapan ustalarımızın bizlere daha çok öğretmesi lazım. Elimden geldiğince araştırırım” dedi.
Halk müziği sanatçısı aynı zamanda cem erkanlarında zakirlik yapan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Köyceğiz Şube Başkanı Nezahat Doğan, sanat yaşamı ve zakirlik sürecine dair PİRHA‘nın sorularını yanıtladı.
PİRHA- Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
NEZAHAT DOĞAN: Tokatlıyım. Almus’un Cihet köyünden. Ocağımız Eraslan Ocağı’dır. Tokat halk ozanlarının, dervişlerin, pirlerin ve ocakların da çok olduğu bir yer, bir bölge. Derviş Ali’nin türbesi bizim orada, Dumanlı Dağı’ndadır. Bundan sanırım 480 yıl önce Dumanlı Dağı’nda Derviş Ali ve kardeşi Derviş Veli hayatlarını idame ettirmişler ve orada da sırlanmışlar. 7 ulu ozandan biri olan Kul Himmet de bize 15-20 dakikalık bir mesafede. Ben köyde çok bulunmadım, çok yaşamadım. Çok küçük yaşta İstanbul Sultan Ahmet’e gelmişiz ama bizim bu içimizde, içte olan bir aşk sanırım. Nereye giderseniz gidin illa bir yer ararsınız. Çünkü siz orada mutlusunuzdur, başka hiçbir şey sizi mutlu etmiyordur, sizin için aslında nefes almaktır.
“EVDE TÜRKÜLER, DEYİŞLER, SAZ HEP VARDI”
-Bağlama çalmaya ne zaman başladınız? Bağlamaya başlamanıza kim vesile oldu?
6-7 yaşlarındaydım, dedem Hüseyin Doğan Ankara Radyosu’nda çıkardı. Çocuktuk çok bilmezdik ama Hüseyin Doğan’dan türküler dinlediniz denilen bir süreçti. Benim dayım cemlerde zakirlik yapardı ve hala da sağlığı el verdiği sürece yapmaya çalışıyor. Ben de o yaşlarda başladım. Evde türküler, deyişler, saz hep vardı. Çocuklukla birlikte içinde büyüdüğüm bir kültürdü. Birçok ustayı, aşığı, halk ozanını dinlerim, hiçbirini ayırt edemem. Çünkü hepsi benim için doğadaki çiçeklerin rengi, kokusu gibidir. Hepsinden bir şey aldım, hepsi benim için çok kıymetli. Tabii ki İsmail Daimî, Davut Sulari, Aşık Veysel, Muhlis Akarsular o kadar çok var ki, hangisini seçip ayırabilirim? Hiçbirini terazinin başka bir gözüne koymam. Gerçekten benim için hepsi kutsallar ve hepsinden feyiz aldım.
-Zakirliğe ne zaman başladınız?
Zakirlik benim sürekli bir şekilde yaşamımı sürdürdüğün bir şey değil, ara ara yaptığım bir hizmet. İstanbul’da yetiştim, orada büyüdüm. 15-16 yaşlarındayken Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Eyüp Şubesi’nde bağlama çalardım. Dede alırdı beni o halkaya oturttururdu. Bir deyiş, bir nefes de sen oku derdi. Böyle gelişen ve başlayan bir süreç aslında. Son zamanlar Muğla bölgesinde yapılan cemlere katıldım, elimden geldiğince de hizmet yürütmeye devam ediyorum. Onun dışında albümlerim, kliplerim var. Halk müziği ile haşır neşirim. Munzur Çevre Festivali gibi bir çok etkinlikte yer alıyorum.
-Peki, aşıklarının, sadıkların nefeslerini ve deyişlerini okurken anlam ve içeriğini, derinliğini bilerek mi söylüyorsunuz?
Ben okuduğum sıradan bir türkü de söylerken ne demek istemiş diye araştırırım bakarım. Deyişler, nefesler, duazlar inanılmaz ağırdır. Bunun içeriğini ve derinliğini zakirlik yapan ustalarımızın bizlere daha çok öğretmesi lazım. Elimden geldiğince araştırırım.
-Peki hem sahneye çıkıyorsunuz, hem de Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nda (HBVAKV) yöneticisiniz. Her ikisini bir arada götürmek sizin için zor olmuyor mu?
Evet buraya daha ağırlık vereceğim. Tabii ki hayat devam ediyor ama burası olmazsa biz de yokuz aslında.
-Genelde müzikle ve sanatla uğraşanların aile üzerindeki etkisinin olumlu olduğu gözlemleniyor. Sizin çocuğunuz ve aileniz üzerindeki etkisi nedir?
Evet Ozan adında bir çocuğum var. Ozan sanatla ilgileniyor. Bir yeteneği var. Bu kültürün içinde yoğruluyorsun, bu da çok güzel bir şey. Çünkü enstrüman çalan, müzikle, sanatın herhangi bir dalıyla uğraşan ailelerin çocukları mutlaka başarılı olur. Tabii ki oğluma karşı olan sorumluluğumu sonuna kadar elimden geldiğince yerine getiriyorum. İlişkilerimiz müzikle ve türkülerle birlikte aslında daha çok güçleniyor.
PİRHA-Bursa’nın Kestel ilçesindeki Geyikli Baba Türbesi’ni ziyaret ettikten sonra türbenin alt kısmında bağlama çalıp, deyiş söyleyenlere, kendilerini “cami görevlisi” olarak tanıtan kişiler “Burada saz çalamazsınız. Gidin memleketinizde çalın. Yoksa bütün köyü buraya yığarız. Sizin için kötü olur” tehdidinde bulundu. Yaşananları PİRHA’ya aktaran Ahmet Yesevi Cemevi Başkanı Şahin Çolak, “Etrafımızı çevirdiler. O an aklıma Sivas Madımak geldi” dedi.
İstanbul’un Gaziosmanpaşa ilçesinde bulunan Ahmet Yesevi Cemevi, iki otobüs dolusu yaklaşık 110 kişi ile 30 Ekim 2022 günü Bursa’nın Kestel ilçesi Baba Sultan Köyü’nde yer alan Geyikli Baba Türbesi’ne ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaret sırasında türbenin alt kısmında bağlama çalıp, deyiş söyleyenlere, kendilerini cami görevlisi olarak tanıtan kişiler müdahalede bulunurken, “Burada saz çalamazsınız. Gidin memleketinizde çalın. Yoksa bütün köyü buraya yığarız. Sizin için kötü olur” tehdidinde bulundu.
Ahmet Yesevi Cemevi Başkanı Şahin Çolak, 30 Ekim günü yaşananları PİRHA‘ya anlattı. Çolak, ziyarete katılanların çoğunun köyü gezdiği, alışveriş yaptığı sırada yaklaşık 20 kişi ile Geyikli Baba Türbesi’ndeki ezan okunması ve namaz kılınmasını bekledikten sonra türbenin alt kısmında yer alan ziyaretçi banklarında bağlama çalıp, deyiş söylemeye başladıklarını söyledi.
“AKLIMA O SIRA SİVAS MADIMAK GELDİ”
Sonrasında yaşananları ise Çolak şöyle dile getirdi:
“Fakat daha sonra kendilerini “Kestel Müftülüğü Baba Sultan Hazretleri Türbesi ve Camii görevlisi” olarak tanıtan birkaç kişi, bağlama çalıp, deyiş söylememize müdahalede bulunarak, “Burada saz çalamazsınız. Gidin memleketinizde çalın. Sizler kötü niyetlisiniz. Siz ibadet etmiyorsunuz. Buradan gidin yoksa bütün köyü ararız, herkesi buraya yığarız. Sizin için kötü olur” ifadelerini kullandı. Daha sonra birden çoğaldılar. Köydeki gençler de geldi oraya. Etrafımızı çevirdiler. Aklıma direkt Sivas Madımak geldi.”
“DAHA ÖNCE BİR DEDE KURBAN KESMEK İSTEMİŞ AMA İZİN VERMEMİŞLER”
Geyikli Baba Türbesi’nde daha önceden de benzer olayların yaşandığını öğrendiğini ama hiçbirinin duyurulmadığını söyleyen Çolak, “Daha önce de Bursa’daki bir cemevi dedesi kurban götürmüş, kesmesine izin vermemişler. Bu zamana kadar kimse tepki koymamış. Geyikli Baba ulu erenlerden biri. Bizim hakkımız ne olacak?” dedi.
“BAĞLAMAMIZDAN KORKUYORLAR, ŞİMDİYE KADAR KİMSEYE KÖTÜLÜĞÜ OLMADI”
Çolak, tehdit edildikten sonra Bursa Valiliği’ne şikayette bulunduklarını da belirtirken, şöyle konuştu:
“Valiliğe şikayette bulunduk. Valinin bizi aramasını, bir de bizden dinlemesini beklerdik. O durumu kaymakamlığa bildirmiş. Kaymakamlıktan konuyla ilgili olarak bize yazı geldi. Yazıda suçlu bizi göstermişler. Şikayetimizi işlemden kaldırmışlar. Bağlamamızdan korkuyorlar. Kimsenin bağlamamızdan korkmasına gerek yok. Şimdiye kadar kimseye bir kötülüğü olmadı. Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Başsavcılığı’na da konuyla ilgili olarak şikayette bulunduk.”
CAMİ GÖREVLİLERİNİN TEHDİDİ, KAYMAKAMLIĞA GÖRE “UYGUN ÜSLUP”
Kestel Kaymakamlığı tarafından Ahmet Yesevi Cemevi’ne gönderilen yazıda ise saz çalmak için cami görevlileri ile müftülükten izin alınmadığı belirtilerek, tehdit edilen taraf suçlu gösterildi. Kaymakamlık yazısında şu ifadelere yer verildi:
“İnceleme sonucunda cami avlusunda ve türbe önünde faaliyette bulunmak, saz eşliğinde Alevi-Bektaşi geleneğine ait deyişleri söylemek için cami görevlilerinden veya Kestel İlçe Müftülüğünden izin almadıkları 15.12.2020 tarihli 847444 sayılı Başkanlık onayı ile yürürlüğe giren Din Hizmetleri Uygulama Genelgesinin 7/4 maddesinde “Camilerin ibadet alanlarında muhtelif vesilelerle icra edilen programlarda enstrüman kullanılmasına izin verilmeyecektir” denildiği; alınan ifadelerde cami görevlilerinin ziyaretçilerin cami önünde saz çaldıkları sırada meri mevzuat çerçevesinde uygun bir üslupla uyardıkları, aşağılayıcı, tahrik edici söz ve eylemlerde bulunmadıkları anlaşıldığından, söz konusu iddialarla ilgili şikayetin işlemden kaldırılması hususunu takdirlerinize arz ederim.”
PİRHA- PSAKD Ortaca Cemevi Kadın Komisyon Üyesi Hatice Akbal, kadın, çocuk ve gençlere yönelik çalışmalarını paylaşarak, “Burayı çocuk, yaşlı, genç, kadın herkesin enerjisini harcayabildiği, bir an olsun sıkıntılarını unutabildiği ve olabildiğince mutlu olabildiği bir yer haline getirmek istiyoruz” dedi
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Ortaca Cemevi Kadın Komisyon Üyesi Hatice Akbal, Ortaca Cemevinde kadın ve gençliğe ilişkin yaptıkları çalışmalara dair PİRHA’ya konuştu.
Ortaca Cemevi olarak çocuklara yönelik jimnastik oyunlu eğitim etkinliklerinin devam ettiğini belirten Hatice Akbal, “Bunun yanı sıra ders çalışamayan çocuklar, evde çalışma ortamı bulamayan çocuklarımız cemevine gelip derslerini çalışabiliyor, kütüphanemizden faydalanabiliyorlar. Eksik oldukları konularda da gönüllü arkadaşlarımız gerekli desteği sağlıyor” diyerek, temel amaçlarının çocukların mutluluğu olduğunu vurguladı.
“KADINLARLA İLGİLİ YAPTIĞIMIZ ÇALIŞMALARA YOĞUN KATILIM VAR”
Hatice Akbal, kadınlarla ilgili de spor, sanat ve kültür alanında birçok çalışmaların olduğunu ifade ederek, “Spor alanında pilates, jimnastik ve yoga kurslarımız var. Yine kadınlara yönelik İstanbul Sözleşmesi’nden tutun da kadına yönelik şiddete ve diğer sorunlarla ilgili her türlü bilgiyi edinebilecekleri konulara dair çeşitli konferanslar düzenliyoruz. Bununla ilgili de bilirkişileri çağırıyoruz. Bu konuda da kadınlarımızdan yoğun talep gelmişti ve çok mutlu oldular. Bu tür çalışmalarımıza devam edeceğiz” diye belirtti.
Kadınların el emeklerini sergileyeceği alanlar da açtıklarını dile getiren Hatice Akbal, el emeklerini cemevinin bahçesinde sergileyip kendi kazançlarını da sağlayabildiğini aktardı.
“CEMEVLERİNİ İNSANLARIN MUTLU OLABİLECEKLERİ YER HALİNE GETİRİYORUZ”
Gençlere yönelik bağlama ve gitar kursları açtıklarını söyleyen Hatice Akbal, şunları vurguladı:
“Gençlerin talep ve ihtiyaçları neyse o yöndeki çalışmalara devam edilecek. Gençlerin şu an yaşadığımız ortamda gerçekten de mutsuz olduklarını görüyoruz. Burayı çocuk, yaşlı, genç, kadın herkesin enerjisini harcayabildiği, bir an olsun sıkıntılarını unutabildiği ve olabildiğince mutlu olabildiği bir yer haline getirmek istiyoruz. Yaptığımız çalışmalarda da bunu çok net bir şekilde görüyoruz. Buraya geldiklerinde sevgi, hoşgörü ve saygıyla herkes birbiriyle gayet güzel bir şekilde iletişim halinde ve bunu davranışlarıyla gösterebiliyorlar. Bizim amacımızdan biri de bu. Yolu sevgi, saygıdan geçen herkesi cemevimize bekliyoruz.”
PİRHA – Avukat Coşkun Özgür Piroğlu, cezaevlerinde bağlama ve semah kursu verilmesi için Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’ne dilekçe sundu. Av. Piroğlu, “Kamu binalarında, cezaevlerinde Kur’an kursları mevcut. Alevi yurttaşların da inancını yerine getirebilmeleri için imkanlar sağlanmalı” dedi.
Avukat Coşkun Özgür Piroğlu, cezaevlerinde bağlama ve semah kursu açılması için Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nden talepte bulundu.
Konuya ilişkin PİRHA’ya konuşan Piroğlu, hapishanelerde bağlama ve semah eğitimi verilmesi konusunda görüşmek üzere Adalet Bakanlığı’ndan da randevu talebinde bulunacağını belirtti.
Av. Piroğlu, söz konusu talebe dair Alevi kurumları ile siyasetçilere de çağrıda bulunarak, “Bu temel talep için bütün sorumluluğu olan kişileri duyarlı olmaya, mevcut talebe destek vermeye davet ediyorum. Biz de kendi inancımızı öğrenmek ve yaşamak istiyoruz. Bundan daha güzel bir talep olamaz. Milletvekillerinin de bu konuda ilgi göstermesini umuyorum. Birçok kamu kurumunda, cezaevinde Kur’an kursları mevcut. En son Ankara’daki Adliye Sarayı’nda dahi Kur’an kursu açıldı. Cezaevlerinde de ibadet yapılabiliyor ancak Alevi yurttaşların ibadet yapabileceği, inançları konusunda eğitim alabilecekleri uygun ortamlar yok. Cezaevlerinde Kur’an kursları var. Neden bizim de taleplerimiz karşılanmasın ki?” dedi.
“BAĞLAMA VE SEMAH KURSLARININ AÇILMASINI TALEP EDİYORUM”
Av. Özgür Piroğlu, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’ne sunulan dilekçede şu ifadelere yer verdi:
“Şu anda Türkiye’de Ceza İnfaz Kurumlarında tutuklu veya hükümlü olarak bulunan vatandaşlarımızın binlercesi Alevi inancına ve kültürüne sahiptir. Bağlama ve semah Alevi inancının ve kültürünün özüdür. Bağlama ve semah bütün insanlara sevgiyi götürmeye çalışır. Ceza İnfaz Kurumlarında tutuklu veya hükümlü olarak bulunan Alevi yurttaşlarımızın inançlarını ve kültürlerini en iyi şekilde öğrenme ve yaşama hakları vardır. Aleviler yıllardır eşit yurttaşlık mücadelesi vermektedirler ve Sünni vatandaşlarımızın sahip oldukları haklardan faydalanmak istemektedirler. Bütün Ceza infaz Kurumlarında, isteğe bağlı olarak, tutuklulara ve hükümlülere yönelik olarak bağlama ve semah kurslarının açılmasını talep ediyorum.”
PİRHA-Annesinin bağlamasını 15 yıldır çalan Öğretmen Kader Bahadır, bağlama ve cemevleri ile olan ilişkisini PİRHA’ya anlattı. Bağlama çalmaya ailesinin vesilesiyle 11 yaşında başladığını belirten Bahadır, “Saz çalarken yaşadığım duyguyu tarif edemem. Tabi ki ben sadece okyanusta birkaç damlayım. Yaşayabildiğim en güzel duygu. Bu yolu en temiz duygularımla ifade etmek istiyorum” dedi.
Matematik öğretmeni Kader Bahadır, 11 yaşındayken annesinden aldığı bağlamayı 15 yıldır yanından ayırmıyor. 1996 yılında Eskişehir’de doğan Bahadır, bağlama ile olan ilişkisini PİRHA‘ya anlattı.
“ANNEMİN BAĞLAMASINI ÇALMAYA DEVAM EDİYORUM”
Kendisini “Aslen babam Ardahanlı; annem ise Erzincanlı. Bilecik’in Bozüyük ilçesinde büyüdüm. Lise eğitimimi orada tamamladım. Daha sonra üniversiteyi Antalya’da okudum” şeklinde anlatan Bahadır, bağlama çalmaya 11 yaşında başladığını söyledi. Bahadır, “Bağlamaya başlamama vesile olan tabii ki ailem. Ailede annem çalıyordu. Hatta bu saz da annemin. Annemin yanında 1-2 defa kursa gidip geldim. Daha sonra hocalarım baktılar ki ben de de bir yetenek var. Onların yönlendirmesiyle saza başladım. Yalnız kendimi yeterli bulmuyordum. Çünkü yeteri kadar vakit ayırıp egzersiz yapmadım. Ama hocalarımın sayesinde 11 yaşımdan beri çalıp söylüyorum” ifadelerini kullandı.
“BAĞLAMA ÇALARKEN YAŞADIĞIM DUYGUYU TARİF EDEMEM”
Bahadır, bağlama çalarken hissettiklerini ise şöyle aktardı:
“Duygusal insanlarız. Müzik yaptığımız, saz çaldığımız zaman o duyguyu hissetmemiz gerekiyor. Tabi bu her zaman olmuyor. Çünkü aklımda “Doğru çalıyor muyum? Doğru yapıyor muyum?” gibi düşünceler oluyor. Bazen öyle bir duygu geliyor ki, türkünün sözleri arasında adeta boğuluyorum. Çünkü hissederek söylemek için gerçekten zaman ve yaşanmışlık kat etmen gerekiyormuş. Geçen zaman içerisinde bunu anladım. Çünkü o türküler boş yazılmamış. İnsanlar gerçekten hissederek, yaşayarak yazmış.
Anladım ki deyiş ve türküleri söylerken böyle alelade seslendirmem bir anlam ifade etmiyormuş. Büyüdükçe ve yaşadıkça insanları gördükçe ve tanıdıkça fark ettim. Şimdi ise daha temiz bir duyguyla ve hisle ifade edebiliyorum. Saz çalarken yaşadığım duyguyu tarif edemem, betimleyemem fakat söylerken belki hissettirebilirim.”
“CEMEVLERİNE DAHA ÇOK SANATSAL ANLAMDA GİTTİM”
Cemevi ile olan ilişkisine dair de konuşan Bahadır, cemevlerine daha çok sanatsal anlamda gittiğini belirtti. Bahadır şöyle konuştu:
“Çok küçükken Bozüyük’teki evimizde bir cem toplantısı yapmıştık. Onun dışında böyle bir deneyimim olmadı. Cemevlerine gittim ama cemevine gidişim daha çok sanatsal anlamda, inançsal anlamda değildi. Çok küçükken bir aile ortamında otururken, ‘zakirlik’ terimi geçti. Anneme “Kızını isterseniz yetiştirelim” dediler. Annemin tepkisini hiç unutmuyorum: “Daha çok küçük” demişti.
Sonra ben çok küçükken biraz araştırdım. Nefsimi önce köreltmeliydim. Benim için o zaman gerçekten çok büyük bir yük gibi gelmişti. Tabii ki büyüdüm daha bilinçli olmaya çalışıyor olmakla birlikte çocuklukta olan hayalimi belki yeniden canlandırabilir, yeniden bu yola girebilirim. Çünkü merakım var ve öğrenmek ve bu yolu en temiz duygularımla ifade etmek istiyorum.”
“OKYANUSTA BİRKAÇ DAMLAYIM”
Bahadır, örnek aldığı sanatçılar olduğunu ifade ederek, “İlk hayranlık duyduğum sanatçı Aysun Gültekin. Daha sonraları ise deyişler üzerinde çalıp söylerken Arif Sağ ve Erdal Erzincan gibi hocalarımızın yolundan gitmeye çalıştım. Tabi ki ben sadece okyanusta birkaç damlayım. İstediğim düzeyde olmasa da yapmaya çalışıyorum. Yaşayabildiğim en güzel duygu. Benim yaşam tarzım adeta bir kolum, bir organım gibi. Çok küçüklüğümden beri var olan bir şey bağlama ve müzik. Çok iyi olmadığımı düşünsem de hiç olmadık bir ortamda aklımdan bir sürü türkü geçiyor. Bu engelleyemediğim bir alışkanlığım. Bu artık benim duygusal bir bağım olmuş” dedi.
“BAĞLAMAYI BIRAKMASINLAR”
Bağlama çalmaya yeni başlamak isteyen gençlere de bir çağrı yapan Bahadır, “Günümüzde türkünün bu kadar kaybolmaya yüz tuttuğu bir dönemde eğer saz çalıyor ya da çalmaya meyilleri varsa bırakmamaları için ellerinden geleni yapmalarını öneriyorum” diye belirtti.
“ANNEM İLE BABAMIN GÖZLERİNDEKİ GURURU GÖRÜYORUM”
Kader Bahadır, 11 yaşından beri annesinin bağlamasını çaldığını belirtirken, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İnsanlara “Annemin sazı” dediğim zaman bana büyük bir gururla bakıyorlar. Çok hoşlarına gidiyor. Ayrıca annemle babamın gözlerinde de o gururu görüyorum. Bu benim en büyük tesellim. Çok küçükken yaşadığım bir anımı anlatabilirim. İlk sahneye çıktığımda o zaman Bozüyük’te yaşıyorduk ve ben bir ortaokul öğrencisiydim. O zaman Bozüyük’te bütün il ve orta dereceli ortaokulların hepsinde her yıl yapılan kermes düzenlenmişti. Bu kermeste bütün öğrenciler yeteneklerini sergiliyorlardı.
Sevgili müzik öğretmenim Nurcan hocam beni 1 ay boyunca hazırlamıştı. Yalnız olarak ilk sahne deneyimimdi. Normalde çocukluğumdan beri korolardaydım. O zaman titreyerek sahneye çıkmıştım. O zaman sahneye çıkmadan önce babama ‘Görebileceğim yerde ol. Seni göreyim, öyle çalayım” dedim. Sonra sahneye çıktım. Gerçekten heyecandan çok titriyordum. Hala heyecanlı bir insanım yaşadığım o an benim için çok güzel bir deneyimdi. İlerleyen yıllarda çok güzel bir şeye şahit oldum. Ortaokulda sahnede beni sunan bir kişi vardı. Dedi ki ‘Bakın bu kız büyüyecek. Çok güzel bir sesi olacak ve yıllar sonra ben yine onu burada seslendireceğim, sizlere sunacağım.’ Üzerinden yıllar geçti. Lise son sınıftada yine aynı fuarda sahneye çıktım ve gerçekten de o öğretmen beni sundu. Çok güzel bir andı benim için. Bu şu anlama geliyor: Aradan yıllar geçti. Ben büyüdüm, fikirlerim değişti ama ben bu yola sahip çıktım, çıkmaya da devam ediyorum.”
PİRHA-Alevi oldukları halde Aleviliğin ne olduğunu (özünü ) bilmeyen ve uzun yıllar arayış içerisinde olan Zehra ve Murat Çoğal çifti arayış yolculuklarını PİRHA’ya anlattı. Çoğal çifti, “Oğlumuzda bağlama aşkı vardı, ona bir kurs yeri araştırırken Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’ni bulduk. Çocuğumuzun bağlama aşkı ve burayla olan iletişimimiz sonucunda gördük ki Alevilik ve Alevi kültürü inanılmaz güzelliklere sahip. Yani bu anlatılmaz, sadece yaşanır” dedi.
Alevi inancına yönelik süren asimilasyon politikaları ve yasaklamalar Alevi toplumunun inancını öğrenmesini, yaşanmasını engelliyor. Bunun sonucu olarak da özellikle şehirlerde yaşayan Aleviler, inancından uzaklaşıyor.
Alevi oldukları halde Aleviliğin ne olduğunu bilmeyen ve uzun yıllar arayış içerisinde olan Çoğal ailesi de bu ailelerden sadece biri.
Çoğal ailesi çocuklarının bağlamaya olan ilgisi sonucunda saz kursuna yazdırmak için yer ararken, tesadüfen Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneğine yolu düşer.
Zehra ve Murat Çoğal çifti, yaşadıkları süreci PİRHA mikrofonuna anlattı.
“BİZ SÖZ VERDİK YOLA GİRDİK”
Zehra Çoğal, arayış içerisinde olduğunu, Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği ile iletişim kurduktan sonra özüne kavuştuğunu belirterek, “35 yaşındayken bir yol arayış içerisindeydim bir şeyler arıyor ama bulmaya çalışıyordum. En sonunda Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Başkanı, rehberim Gülçin Akça sayesinde yola girdim ve her perşembe gerçekleştirilen cemlerine katıldım. 1 yıl boyunca neler yaptıklarını takip ettim. Yaklaşık yedi yıldır da Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneğinde ikrarlı canlar olarak eşitimle birlikte yolumuzu sürdürmeye devam ediyoruz. Bugün de çok heyecanlıyız, çünkü pandemi dolayısıyla görgüden geçemiyorduk. Biz söz verdik yola girdik ve bir yıl boyunca zaten görgüden geçiyoruz” dedi.
“BİR ŞEY BİLMİYORDUM Kİ ÇOCUĞUMA NE ÖĞRETEBİLİRİM”
Büyükşehirlerde cem hiç görmediğini ve Aleviliği bilmediğini aktaran Zehra Çoğal, “Sekiz yaşında bir oğlum vardı ve ben ona Alevilik konusunda ne anlatacağımı da bilmiyordum. Ben bir şey bilmiyordum ki çocuğuma ne öğretebilirim. Biz aslında çocuğum sayesinde yolun ne olduğunu öğrendik. Çünkü oğlumda bir bağlama aşkı vardı. Ona bir kurs yeri araştırırken Abdal Musa Kültür Tanıtma Derneğini bulduk ve çocuğumuzu bağlama kurslarına getirip götürürken gördük ki gerçekten kültürümüz inanılmaz güzelliklere sahip. Yani bu anlatılmaz yaşanır” diye konuştu.
“CEMEVİNDE BİR PAYLAŞIM VARDI VE BİZİ ETKİLEDİ”
Cemevine gelip gittikçe, cemevindeki dayanışmayı ve birlikteliği gördüğünü ifade eden Zehra Çoğal, “Niçin gelip gidiyorlardı? Orada ne paylaşıyorlardı? Ne konuşuyorlardı? Bizdeki bu merak sonrasında onların içine girerek, güzelliğini gördük, onların birlikteliği, beraberlikleri ve her şeyi hep beraber yapmaları bizim çok hoşumuza gidiyordu. Orada bir paylaşım vardı. Bizim en çok dikkatimizi çeken ise birlikte paylaşımlarıydı” diye belirtti.
“BÜYÜKŞEHİRLERDE DOĞUP BÜYÜDÜĞÜM İÇİN ALEVİ KÜLTÜRÜ İLE İLGİLİ BİLGİM YOKTU”
Murat Çoğal da, Çorumlu Alevi bir ailenin çocuğu olduğunu, ancak büyükşehirlerde doğup büyüdüğü için Alevi kültürü ile ilgili bilgisinin olmadığını söyleyerek, “Ama Alevi olduğumuzu klasik anlamda kulaktan dolma bildiğimiz sadece Aleviyiz, Ali, Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa gibi belli isimler adı altında bir yaşam tarzımız vardı. Nihayetiyle aileden gelen Alevilik kültürünün özü olan doğruluk, dürüstlük, insanlık, hak hakikat vardı ama anlam ve derinliğini bilmeden yaşıyorduk. Ben 38 yaşlarındaydım ve çocuğumuz sayesinde kendime ait hissettiğim bir şeyi aramak ve anlamak ihtiyacı hissettim. Çünkü hiçbir şey bilmiyormuşum” ifadelerini kullandı.
“Tabi biz bunu yapabilmek, bilinçlenmek için de önce kitaplar okumaya, cemevinde bulunan arkadaşlarla sohbet etmeye başladık. Bir zaman sonra ise bizi her perşembe yapılan cemlere almaya başladılar. Cem içerisindeki muhabbetlerde bilginin derinliğine sahip olmamız gereken eksiklikler olduğunu görerek ve bilerek kendimizi geliştirmeye çalıştık.
Aslında buradaki temel öge yapılan cemlerimizde bir muhabbet ortamının olması ve özellikle gençlere ve bizim gibi arayış içerisinde olan insanlara şu şöyleydi, bu böyleydi şeklinde anlatmak yerine pratik anlamda tartışarak, bilgileri paylaşım içerisine girerdik. Bizim bu aşka, bu yola başlamamızdaki en önemli olgu; yürütülen cem erkanlarında, muhabbet meydanı açıldıktan sonra hem felsefeyle ilgili, hem sosyal, siyasal yaşamla ilgili hem de insanların hayat içerisindeki problemleri üzerine yapılan tartışmalar, paylaşımlar bizi etkiledi.”
“HER CANIN BU YOLA İKRAR VERMESİ LAZIM”
Semahta aşk ile döndüklerini dile getiren Murat Çoğal, “Evrenle bütün olmak, Hakk’la Hakk olma düşüncesiyle baktığın zaman adeta bir aşk bir şevk oluyoruz” dedi.
Murat Çoğal son olarak, “Geçmişte Alevi olduğumuzu yaşadığımız dönemin şartlarına göre bazen ifade edebildik, bazen saklamak zorunda kaldık ama bir insanın söylemleri ile yaşamı kesinlikle birbirleriyle örtüşmesi lazım. Eğer biz kendimize Alevi diyorsak Aleviliğin ne olduğunu öğrenmemiz ve Alevice yaşamamız lazım. Nihayetinde her Alevi kamillikten, Rıza Şehri’nden bahseder ama bunları anlayabilmek, yaşayabilmek ve yaşatabilmek için insani değerlere, evrene, doğaya, saygı duyan, değer veren her canın bu yola ikrar vermesi lazım” ifadelerine yer verdi.
PİRHA- Annenin müzisyen, oğlun ise sinemacı olduğu Çokbilir ailesinin sanat çalışmaları hızla devam ediyor. Birçok engele rağmen üretiminden vazgeçmeyen anne Naciye Çokbilir, şimdi zakirlik yolunda gayretle ilerliyor. Oğul Cevahir Çokbilir de hem okuyor, hem de yeni projelere imza atıyor.
Besteci, oyuncu ve aynı zamanda zakir olan Naciye Çokbilir ve sinemacı-yönetmen ve müzisyen oğlu olan Cevahir Çokbilir ile çalışmalarına dair konuştuk.
İlk olarak Naciye Çokbilir’in yaşam hikayesini dinlemek için mikrofonumuzu uzattık. Antep’in Kuzuyatağı köyünde doğan Naciye Çokbilir, sonrasında Yavuzeline bağlı olan ‘Halilbaş’ isimli küçük bir köye taşındıklarını belirterek sohbete başladı. Çocukluğunun bu köyde geçtiğini anlatan Çokbilir, köyünde okul olmadığı için çevre köylerde ilkokul dörde kadar okuyabildiğini, 5. sınıfı yarı yıl tatiline kadar okuyup daha sonra bırakmak zorunda kaldığını anlattı. Naciye Çokbilir, ilkokul diplomasını alabilmek için ise açık öğretime başvurduğunu da sözlerine ekledi.
“Köyümüzde okul olmadığı için teyzemin yaşadığı köy olan Aşağı Kayabaşı’ya amca çocuklarıyla birlikte gittik. O köyde okumaya çalıştık, başkalarının evlerinde kaldık” diyen Naciye Çokbilir, o döneme ait yaşadıkları zorlukları şu sözlerle anlattı:
“İnsanlarda zaten yokluk var. Evlerde su, elektrik yok. Eşeklerle derelerden su getiriliyor. Banyosu, yemeği, çamaşırı zor oluyordu gerçekten. Baktık olmayacak okulu bırakmak zorunda kaldım ama müziğe de okulda ilkokul öğretmenim Birsen Mert sayesinde başladım. Aşağı Kayabaşı köyünde okurken teyzemin köyünde takvim yapraklarında şiirler görürdüm. O zamanlar beste yapardım. Bir gün öğretmen “İçinizden birisi çıksın türkü söylesin” dedi. Arkadaşım “Hocam Naciye beste yaptı” deyince öğretmen beni ayağa kaldırdı türküyü söyletti. O gün bugün aslında sürekli içimde bir duygu. Kendimi bildiğimden beri gelenekte de var zaten bizim köyde, her evde bir bağlama vardır. Evde köşede asılı bağlamayı gizli gizli alıp çalmaya çalışırdım. Dört abim var, dördü de çalıyordu.
Tabi kız çocuğu olduğumuz için zaten rahat söylemiyorduk. Bir gün tarlada ineklere ot getirmeye çalışırken türkü söylemiştik, bizi komşu köylerden şikâyet etmişlerdi, dayılarım duymuş bayağı üzerimize yürümüşlerdi. Trajik bir hikâye…”
“ANTEP’TE KIZLAR TÜRKÜ SÖYLEYEMEZ, SAZ ÇALAMAZDI”
Naciye Çokbilir, 1993 yılında Antep’ten Antalya’ya göç ettiklerini belirtti. Bu arada Cevahir isminde bir oğlunun dünyaya geldiğini anlatan Çokbilir, yaşam hikayesine dair şöyle devam etti:
“1993’te Antalya’ya geldikten sonra ben de rahatladım. Antalya coğrafya olarak rahat bir şehir. Tabi Antep’te kızlar türkü söyleyemez, saz çalamaz, gülemez, eğlenemezdi. Kız çocukları sürekli kendi büyüklerine ve çevresindeki büyüklerine el pençe duracak.
Antalya’ya taşındıktan sonra kendimi derneklere, STK’lara attım. Korolara katıldım, sürekli müzik yapabilmek için bir ortam yaratmaya çalışıyordum. Bir yandan da yaşam savaşı veriyoruz tabi; gelmişiz yeni bir ortam, otellerde kat temizliklerine girdim. Yaşamımızı devam ettirebilmek, Cevahir’i okutabilmek için…
Kendi işlerimizi kurduk ancak ters giden birçok şey oldu. Ama hiç pes etmeden sürekli bağlama çalmaya çabaladım. Halk eğitimde kursa da gittim. Zaten Antep’teyken birkaç türkü çalıp söylüyordum. Buraya geldikten sonra onu ilerletmeye çalıştım. Sonrasında aileden ‘bu saatten sonra sanatçı mı olacaksın? Sazı ne yapacaksın çocuğuna bak, evinin işine bak’ diyenler oldu. Ama bunları hiçbir zaman dinlemeyip dikkate almadım.
Okumak ve müzik yapmak her zaman hayalimdi. İlk olarak Antalya halk müziği korosunda 15 yıl korist ve solist olarak çalıştım. Birçok konserde sahne aldım. Sonra otellerde üç kadın, grup olarak fasıl yapmaya başladık. Daha öncesinde zaten bazı bar ve restoranlarda çalıp söylüyorduk. Profesyonel anlamda adım atmıştım. Çünkü geçim derdimiz vardı, sürekli aileye ekonomik anlamda katkıda bulunmak gerekti.
Cevahir üniversiteyi bitirdikten sonra 2016 yılında albüm yapmaya karar verdim. ‘Barak ve Çepni türküleri’ adında bir albüm yaptım. Artık belli bir olgunluğa eriştiğimi düşünerek önce kendi yöremden türküler derleyerek albüm yaptım. İkincisi yine kendi bestem “Gelme Bel Bağlama Dünya Malına” değerli sanatçımız Oğuz Aksaç’la düet yaptık. Şiir de Maraşlı Derviş Rıza Agcadağ abimizin şiiriydi. Ondan sonra Ezo Gelin’le birlikte 8 tane klibimiz oldu. Bütün kliplerimi oğlum Cevahir çekti. Deyiş olarak yaptığımız klipler ‘Nesini Söyleyim Canım Efendim, Ali Ali Deyip Neylilersin’ bunlar profesyonel anlamda yaptıklarımız. En son yaptığımız ‘Gurbet Türküsü’ o da çok yakın zamanda yayınlandı.”
“HİÇBİR ZAMAN HEDEFLERİMDEN VAZGEÇMEDİM”
Naciye Çokbilir, Barak ve Çepni türkülerine neden önem verdiğine dair de konuştu. “Öncelikle insan kendi kültürüne sahip çıkmalı” diyen Çokbilir, Barak ezgilerinin kadınlar tarafından çok az seslendirildiğine işaret etti. Barak eserler duyarak büyüdüğünü söyleyen Çokbilir, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Çepni ve Baraklar Türkiye’nin birçok yerine yerleşmişler. Kendi kültür ve yaşamlarını devam ettirebilmek için türkülerinde dile getiriyorlar. Ben de oradan yola çıkarak şu anda zaten Alevi derneklerinde de görev alıyorum. Kendi geleneğimizi, türküleri, deyişler söylemeyi de seviyorum. Etkinliklerde, cemlerde çalıp söylemeye çalışıyorum. Sazımı ilerletmeye çalışıyorum. Eksiklerim yok mu var ama sevdiğim için hem türkü anlamında hem bilgi anlamında hem saz anlamında kendimi yetiştirmeye çalışıyorum.
Cemler olduğunda bir ihtiyaç doğduğunda çok fazla kadın zakirleri görmüyoruz ama ‘ben neden zakirlik yapmayayım?’ diye bu yola girdim. Hani bazen cemler olduğunda çalıp söylüyoruz, ben nefesler okuyorum çok yeterli olmadığımı düşünüyorum. Bu yolda kendimi yetiştirmeye çalışıyorum. Zaten bu kültürün insanlarıyız, neden yapmayalım? Yani insan geliştikçe kendini yükseğe taşıdıkça birçok sorunu o şekilde yenebileceğini düşündüğüm için hayat felsefem bu. Buna inanıyorum, bu yolda devam etmeye çalışıyorum.
Müziği çok seviyorum, sevdiğim için de bunca baskıya, yasaklamaya, engellere rağmen yapmaya çalıştım hiçbir zaman hedeflerimden vazgeçmedim. Bundan sonra da mümkün olduğunca bu işleri sürdüreceğim. Türkiye şartlarında zaten sanatla ilgilenenler pandemi döneminde çok zor durumdalar. Çok sanatçı arkadaşımız intihar etti. Bu sanatı yürütmek çok zor ama yine de kendim evde de olsam çalıp söyleme geleneğini bırakmadan sürdürmeye çalışıyorum. Gerçekten Türkiye’de artık yaşamak bir sanat. Günümüzü kurtarmak için kılı kırk yarıyoruz. Zaten sanata da değer kalmadı. Örneğin bir türküyü 15 bin TL’ye mal ediyoruz. Klipleri oğlum Cevahir çektiği halde… Para kazanamazsan nasıl devam ettireceksin? Ancak amatör ruhla devam ettireceğiz. Bu şekilde yol yürümeye çalışacağım.”
BU TOPRAKLARIN KÜLTÜR VE TARİHİNİ SİNEMAYA TAŞIDI!
Cevahir Çokbilir de “Bağlama bizim yaşam tarzımız” diyerek sohbete dahil oluyor. Annesiyle birlikte yaptığı çalışmaları ‘geleneksel olan ile modern tekniğin buluşması olarak’ tarifleyen Cevahir, “Bu tür eserleri aslında daha çok seviyorum” diye de ekliyor.
Ankara Üniversitesi Radyo TV Sinema Bölümü’nde lisans eğitim tamamlayan Cevahir Çokbilir, ardından Marmara Üniversitesi’nde sinema TV bölümünü yüksek lisansını da tamamladı. Profesyonel anlamda yaptığı ilk çalışmanın festivallere giden “Maşuk” isimli film olduğunu belirten Cevahir Çokbilir, Anadolu’da zakirlik yapmış bir dedenin hikayesine odaklandığını anlattı. Cevahir Çokbilir, yaptığı o çalışmanın detayına dair şunları aktardı:
“Filmdeki kişi Ankara’da bir arkadaşımın dedesiydi. “Dedem yaşlandı ve köyde çok fazla çalıp söyleyen de kalmadı. Muhabbet ortamları artık azaldı, bir belgeselini yapsak nasıl olur” dedi. İlk filmim olacaktı ve biraz da heyecanlandım. Zaten kültürel anlamda da Anadolu’nun en köklü geleneklerinden birinin taşıyıcısıydı Hasan Dede. Işıklar içinde uyusun onu kaybettik. İlk filmim ‘Maşuk’ öyle oldu. Filmin konusu; Anadolu’nun birçok yerinde zakirlik yapmış, zamanında Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş’la birlikte muhabbetlere, düğünlere gidip beraber çalmış bir dedenin hikayesiydi. Uluslararası birçok önemli festivallerde gösterildi Maşuk.
O dönem 2012 yılıydı. Ardından ben üniversiteye başlarken 12 Eylül’le ilgili bir belgesel filmi çekmek istiyordum. O zaman öğrenciyim, yaparak öğrenme aşamasındayız. Tabi setlere gidiyoruz, daha önce film setlerinde de bulundum, çalıştım ama kendi filmini yaparken birazcık başlayacağı yeri insan merak ediyordu. Nar zamanının ortaya çıkışı ise şöyle gelişti. ‘Nar Zamanı’ ara tatilde Ankara’da okuduğum yıllarda tatile geldim ve 12 Eylül ile ilgili bir film yapmak istediğimi söyledim. Tabi bunu daha öncede telefonda da görüşmüştük. O arada annem bazı notlar almış taslak halinde 12 Eylül’le, o dönem yaşadıkları ile ilgili. Anneannem o dönem dayıma nar saklarmış, narları yedirmezmiş. Dayım cezaevinden çıkacak ve gelip narları yiyecek diye… ‘Nar Zamanı’ açıkçası böyle ortaya çıktı ve ardından işte bu hikâyenin devamında yine Kar Zamanı, Nar Zamanı’nın biraz devamı oldu.
“Kar Zamanı” 2018 yılında aynı zamanda Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstütüsü Sinema TV yüksek lisansı bitirme tezi filmimdi. Bu iki film 12 Eylül hikayesiydi. Şu anda festivallere giden ve şu ana kadar 13 ödül alıp yurtdışında birçok Uluslararası film festivalinde gösterilen ‘Karınca ve İnsan’ amcam Şahin Çokbilir’in hikayesi. Amcam da müzisyen. Almanya’da yaşıyor. Onunla birlikte yaptığımız, Kültür Bakanlığı’nın desteklediği Almanya’dan da Vort Belediyesi’nin desteklediği film şu an festivallere gidiyor.”
CEVAHİR ÇOKBİLİR’İN YENİ FİLM PROJELERİ
Cevahir Çokbilir, bir yandan müziğin de içinde olduğunu anlattı. “Doğduğum yer, ortam, yaşamın kendisi biraz bağlama. O yüzden müzik ayrı bir yerde, bağlama çok başka bir yerde duruyor” diyen Çokbilir, şöyle devam etti:
“Ankara’da bulunduğum yıllardan bu yana müzisyen arkadaşlarıma klipler çekiyorum. Lisede iken güzel sanatlar lisesine hazırlanmıştım. Çok kısa bir hazırlık süreciydi ve kısa sürede beni çalıştıran hocam umutluydu ama ben sınava girdim ve heyecanlandım. Piyanoda bir oktav yukarıdan başladım ve sınavda yedeklerde gösterildim. Sonrasında tabi müzikle olan bağım kopmadı.
Yüksek lisansım bitti. Şimdi doktora için hazırlanıyorum. Doktora için bazı sınavlardan geçmemiz gerekiyor. Bir yandan anneannemin belgesel filmini çekmek istiyordum. Şu anda Alzheimer hastası ileri seviyede. Anadolu’da yaşayan bir kadının yaşam öyküsü ve Alzheimer olması ile birlikte kardeşini ve çocuklarını unutması ve bizim filmlerimizde Nar zamanı ve Kar Zamanında da zaten kendisi de oynuyor. Hikâye de kendisinden çıktı. Onun üzerine bir belgesel ve sinema filmi çalışması arasında gidip gelen bir karar sürecindeyim.”
PİRHA- Mersin Cemevi’nde semah ve bağlama kursları başlıyor. Başvuruların yoğun olduğunu belirten Mersin Cemevi Sekreteri Doğan Döldöş, her yaştan başvurunun olduğunu ifade ederek, “Birlik ve dayanışma ile inancımıza sahip çıkalım” dedi.
Mersin Cemevi’nde pandemiyle birlikte ertelenen kurslar yeniden açılmaya başlıyor. Semah ve bağlama kurslarına kayıtlarına yoğun ilginin olduğunu aktaran Mersin Cemevi Sekreteri Doğan Döldöş, 2 hafta içinde onlarca başvuru aldıklarını belirtti.
Doğan Döldöş, semah ve bağlama kurslarına 4 yaşından 76 yaşına kadar başvurular aldıklarını vurgulayarak, “Bu bizi hem şaşırttı hem de mutlu etti. Başvurular almaya devam edeceğiz. Mersin’de yaşayan Alevi toplumuna çağrıda bulunuyorum; gelin inancımızı ve kültürümüzü yaşatalım. Yaşatalım ki yeni kuşağa aktaracağımız bir hazinemiz olsun. Bunu da başaracağımızı düşünüyorum” ifadelerine yer verdi.
PİRHA-Dersim’de yaşayan 8 yaşındaki Almina Masal Çınar, bağlama çalıyor, deyiş söylüyor. Almina Masal, “Ablamın bağlama çalmasıyla sevmeye başladım ve şu anda bağlamayı geliştirdikten sonra ileride diğer müzik aletlerini de çalmak istiyorum” diyor.
Alevi- Bektaşi inancının, kültürünün varlığını sürdürebilmesinde bağlama öncü rol üstlenmiştir. Asırlar boyunca Alevi toplumunun kendini ifade etmesinde, kültürünü canlı tutmasında, bağlamanın önemi çok yüksek. Bağlama, Alevilik inancını nesilden nesile taşımakta en önemli araç.
‘Telli Kur’an’ olarak da bilinen bağlama Aleviliğin önemli bir sembolüdür. Anadolu ve Mezopotamya’nın önemli kültürel taşıyıcısı olan bağlama kültürel asimilasyon çalışmaları ile diğer müzik aletlerinin gölgesinde kaldı. Dersim Alevilerin yoğun olduğu bir kent olması nedeniyle her zaman evlerde duvarda asılı bir bağlama vardır.
Dersim’de yaşayan ve deyişler söyleyen 8 yaşındaki Almina Masal Çınar, bağlamanın değerli bir müzik aleti olduğunu söyleyerek, “Ablamın bağlama çalmasıyla sevmeye başladım ve şu anda bağlamayı geliştirdikten sonra ileride diğer müzik aletlerini de çalmak istiyorum” diyor.
PİRHA-Zakir Murat Yılmaz, günümüz halk müziğinin daha çok geçmişten beslenme durumuna işaret ederek “Yaşadığımız kent ortamlarının ruh hali ozanların da üretememesine sebep oluyor. Geçmişte ozanlarımız, elinde bağlaması ile diyar diyar gezerlerdi. Amaçlanan; toplumu kültürel anlamda zenginleştirmekti. Ama günümüzde sadece iş telaşı söz konusu” dedi. “Bizi özümüzden ayırmasınlar” diyen Yılmaz, “Alevi örgütleri, Hakk’a uğurlama erkanlarında deyiş okunmasını kural haline getirebilir” dedi.
Zakir Murat Yılmaz, Alevi kültürünün önde gelen değerleri; deyişler, nefesler ve bağlamanın önemi hakkında PİRHA‘ya konuştu. Yılmaz, Aleviliği temsilen deyiş üretememe konusundaki etmenleri anlatarak, kent yaşamının inanç üzerindeki dezavantajlarını sıraladı.
Zakir Murat Yılmaz, günümüz halk ezgilerinin geçmişten beslenme durumu hakkında şunları söyledi:
“Yaşadığımız ortamın yarattığı bir ruh hali. Artık insanlar şehirlerde yaşam sürüyor. Önceden müstakil bir yaşam vardı. Gecekondu ortamında insanlar, birbirini sevip sayıyor, yardımına koşuyordu. O tarz yaşam, insana farklı bir ruh hali katıyordu ama şimdi tamamen değişti. Evini geçindirmek için günde 10 ya da 15 saat çalışmak zorundasın. Günümüzde bazı müzisyen dostlarımız, ayakta dahi duramıyor. Biraz da bunun sonucu olarak üretimin olamamasını dile getirebiliriz. Önceden böyle değildi, ozanlarımız elinde bağlaması ile diyar diyar gezerlerdi. Mesela Davut Sulari, atı ile geziyormuş. Çok uzak yerlerdeki cemlere dahi gidip katılıyorlarmış. Yani geçmişteki ozanların, hissettikleri bir kaygı yoktu. Ayrıca toplumlararası bir birliktelik hakimdi. Belki de şimdiki gibi bir zenginleşme amacı yoktu; tamamen toplumu kültürel anlamda zenginleştirmek amacı vardı. Bu önemden kaynaklı geçmişteki deyişlerimiz daha anlamlıydı diyebiliriz.”
“REZİDANSTA YAŞAYAN BİR MÜZİSYEN NE ÜRETEBİLİR Kİ?”
Murat Yılmaz, zakirler gibi dedelerin de şehirde geçim kaygısı yaşadıklarını dile getirerek “Geçmişte bir dede, tarlasında çalışıyor kışın da cemlerini yürütüyormuş. Yani hizmeti gönülden yapıyormuş. Halk ozanları da aynı şekilde; kimseye minnet etmeden ayakları üzerinde durarak sazı ve sözüyle topluma bir şeyler veriyormuş. Ama şimdi öyle değil. Reytingi biraz yükselen isimler, bir bakıyorsun ki rezidanslarda yaşamaya başlıyor. Şimdi rezidansta yaşayan bir müzisyen, sanatçı ne üretebilir ki?” ifadelerini kullandı.
Murat Yılmaz, zakirlerin taşıması gereken temel özellikler hakkında da konuşarak şöyle devam etti:
“Öncelikle hizmet ettiğin toplumdan karşılık beklemeyeceksiniz. Tamamen bu Yolun parçasıymış gibi davranacaksınız. O zaman siz de mutlu olursunuz toplum da sizi dinlerken haz alır.
Önceden deyişlerin içeriği konusunda dedelerin de yardımı oluyormuş. Mesela zakir, cemlerde çalıp söyledikten sonra dede, o deyişin açıklamasını topluma yapıyormuş. Artık bu pek olmasa da insanların araştırabilme olanakları var. Deyişlerin bütünlüğü konusunda, bilinmeyen kelimeler hakkında bizler de araştırma yapmalıyız.”
Murat Yılmaz, Hakk’a uğurlama erkanlarında zakirlerin üstlendiği hizmete de dikkat çekti. “Bizi özümüzden ayırmasınlar” diyen Yılmaz şunları dile getirdi:
“Hakk’a uğurlama erkanlarında sazımla sözümle hizmette bulundum. Çok da isteyerek çaldım. O an benim için çok duygusal ve anlamlıydı. Hayatın devam ettiğini, insanların o üzüntüsünü hafifletmek adına o duygusal yoğunluğu gerçekten çok anlamlı görüyorum. Bu ritüelin süreklileşmesi lazım.
Geçmişte insanlar sevdikleri eşyaları mezarlarına koyarlardı. Şimdi insan, ‘ben Hakk’a yürüdüğüm zaman deyiş söyleyin’ diye vasiyet bırakırsa bunu çok mu görmek lazım? Bizler o insanların dileğini yerine getiriyoruz.
Alevi örgütleri, Hakk’a uğurlama erkanlarında deyiş okunmasını kural haline getirebilir. Sanata ve müziğe düşman insanlar, buna ‘hayır’ deyip kabul etmeyebilir. Örneğin Karadeniz’de cenazenin başında horon tepiyorlar. Kimi bölgelerde ise cenaze olduğu zaman halayı ters çekiyorlar. Demek ki benzer ritüeller de var. geçmişimizden bizi koparmasınlar.”
PİRHA-Garip Dede Dergahında semah ve bağlama kursları 26 Eylül günü başlıyor. Kurslara ilişkin olarak PİRHA’ya konuşan eğitmenler, “Semah eşitliğin, adaletin, insan sevgisinin, dayanışmanın, kadın erkek eşitliğinin 72 millete aynı nazarda bakmanın bütünlüğü içerisinde aşk ile şekil almış halinin dışa vurumudur. Geçmişten günümüze Alevi Bektaşi geleneğini ve kültürel mirasını günümüze taşıyan türkülerimiz ve deyişlerimizdir” ifadelerini kullandılar.
İstanbul Küçükçekmece’de bulunan Garip Dede Dergahında, semah ve bağlama kursları 26 Eylül günü başlayacak. Kurslara kayıtlar devam ederken; semah ve bağlama eğitmenleri PİRHA‘ya açıklamalarda bulundu.
Semah kursu Mehmet Aydoğmuş, Özge Acaray ve Elif Katırcı eğitmenliğinde yürütülecek. Bağlama derslerini ise Berfin Coşkun verecek.
“SEMAHLARIMIZDA ALEVİLERİN ÇEKTİĞİ ZULÜMLERİ DE GÖRÜRÜZ”
“Semah sözcüğü samah, zamah, semah, samak gibi çeşitli isimlerde söylenmektedir” diyen Acaray ile Katırcı, semahın ortak görüş ile tanımlanması gerektiğini ifade ettiler. Semahın, Aleviliğin yaşamı ve duruşu olduğunu belirten Acaray ve Katırcı şöyle konuştu:
“Semah Alevi inancının ibadet yeri olan cemevinde cem esnasında zakirin söylediği miraçlamanın bir dörtlüğünde; “Ol şerbetten biri içti, cümlesi de oldu hayran, mümin müslüm üryan büryan, hep girdiler semaha” dizeleri söylenmeye başlanınca cemde oturan canların meydana gelerek, zakirin bağlamasının melodisi ve bağlamanın ritmine, sözlere uyarak el, kol, beden hareketleri yürümeye çarh etmeye başlaması halidir. Burada her yöre kendi kültürüne göre Kırklar Semahını dönmüş olur.
Alevi semahları, Alevilerin dünya görüşüne, yaşamsal değerlerine uygun figürler ile bütünleşir. Müzik de halkın müziğidir. Semah dönen semahcılar da oluşan aşk haline ‘Hak ila Hak’ olmak denir. Bu hal semahcının kendi halinden, benliğinden coşkun biçimde semahla bütünleşme halidir.
Manevi anlamda birlikteliğini geleceğe taşıyan Alevi kültürünün en önemli yapı taşlarından birisidir semah. Semahlarımızda Alevilerin çektiği zulümleri de görürüz. Dik duruşunu da görürüz. Sevgi muhabbetle sarılıp kucaklaşmayı da görürüz. Birine sırt çıkıp destek olmayı da görürüz. Yani Aleviliğin yaşamı, duruşudur semah.
Kısacası; semah eşitliğin, adaletin, insan sevgisinin, dayanışmanın, kadın erkek eşitliğinin 72 millete aynı nazarda bakmanın bütünlüğü içerisinde aşk ile şekil almış halinin dışa vurumudur. Fakat bizler Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin de söylediği gibi semahı bir oyun olarak görmeyiz. ‘Aslını bilmektir hüner’ deriz ve dünyayı sevgiyle yorumlarız.”
“ALEVİ GELENEĞİNİ GÜNÜMÜZE TAŞIYAN TÜRKÜLERİMİZ, DEYİŞLERİMİZDİR”
Bağlama eğitmeni Berfin Coşkun ise kurslarla ilgili olarak “Geçmişten günümüze Alevi Bektaşi geleneğini ve kültürel mirasını günümüze taşıyan türkülerimiz ve deyişlerimizdir. Halkın yaşadığı toplumsal olayları her yönü ile dile getiren ozanlarımızın izinden gidiyor, usta çırak ilişkisiyle onların yaktığı bu ışığı gelecek nesillere aktarmaya çalışıyoruz. Sizler de eğer bu güzel fikrin bir parçası olmak istiyorsanız, her pazar saat 9.00-17.00 arasında yapılacak olan bağlama kurslarımıza bekliyoruz” ifadelerini kullandı.