Etiket: bakirhan

  • Bakırhan: CHP’ye yönelik müdahale yalnızca bir partiye değil, demokratik siyasetin tamamına yöneliktir-VİDEO

    Bakırhan: CHP’ye yönelik müdahale yalnızca bir partiye değil, demokratik siyasetin tamamına yöneliktir-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada ekonomik krizden CHP’ye yönelik yargı süreçlerine, barış tartışmalarından Ortadoğu’daki gelişmelere kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, CHP hakkında verilen “mutlak butlan” kararının demokratik siyaseti tehdit ettiğini savunurken, barış ve demokratikleşme adımlarının geciktirilmemesi çağrısı yaptı.

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, TBMM’de düzenlenen grup toplantısında yaptığı konuşmada Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik tablo, CHP’ye yönelik yargı müdahaleleri ve yürütülen barış tartışmalarına ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, Türkiye’nin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda derin bir demokrasi kriziyle karşı karşıya olduğunu söyledi.

    YOKSULLUK VE AÇLIK VURGUSU

    Konuşmasına Dünya Açlıkla Mücadele Haftası’na değinerek başlayan Bakırhan, milyonlarca yurttaşın temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını belirtti. Kurban Bayramı’nın ağır ekonomik koşullar altında geçtiğini ifade eden Bakırhan, birçok ailenin çocuklarına harçlık veremediğini, bayram sofralarını kurmakta zorlandığını söyledi.

    Toplumsal dayanışmanın önemine dikkat çeken Bakırhan, ekonomik krizin faturasının emekçilere ve dar gelirli kesimlere çıkarıldığını savunarak, “Toplum yalnızca kendi sofrasından değil, komşusunun sofrasından da sorumludur” mesajı verdi.

    “CHP’YE YÖNELİK KARAR SİYASETİ DİZAYN GİRİŞİMİDİR”

    Konuşmasının önemli bölümünü CHP’ye ilişkin yargı süreçlerine ayıran Bakırhan, istinaf mahkemesinin verdiği mutlak butlan kararını eleştirdi. Kararın yalnızca hukuki bir tartışma olarak görülemeyeceğini belirten Bakırhan, bunun demokratik siyaseti yargı yoluyla şekillendirme girişimi olduğunu savundu.

    Bir siyasi partinin iç işleyişine yargı eliyle müdahale edilmesinin tüm siyasal alan açısından tehlikeli sonuçlar doğuracağını söyleyen Bakırhan, bugün yaşananların yarın başka partilerin de karşısına çıkabileceğini ifade etti. CHP Genel Merkezi’ne yönelik polis müdahalesini de eleştiren Bakırhan, bu tür uygulamaların demokratik güveni aşındırdığını dile getirdi.

    “SİYASETİN KAPISI KIRILIRSA TOPLUM ZARAR GÖRÜR”

    Türkiye’de demokratik meşruiyetin giderek zayıflatıldığını öne süren Bakırhan, siyasi rekabetin yargı kararları ve suçlayıcı dil üzerinden yürütülmemesi gerektiğini söyledi. Siyasette kullanılan bazı ithamların geçmişte olduğu gibi bugün de operasyonlara zemin hazırlayabileceğini belirten Bakırhan, tüm siyasi aktörleri kullandıkları dile dikkat etmeye çağırdı.

    Bakırhan, “Bir partinin kapısı kırıldığında aslında siyasetin kapısı kırılmış olur. Bu durum yalnızca o partiyi değil, toplumun siyaset kurumuna olan güvenini de etkiler” değerlendirmesinde bulundu.

    CUMHURİYET VE DEMOKRASİ TARTIŞMASI

    Türkiye’nin tarihsel olarak birçok dönemeçte demokratikleşme yerine baskıcı yöntemleri tercih ettiğini savunan Bakırhan, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan darbeler, olağanüstü yönetimler ve siyasi müdahalelere dikkat çekti.

    DEM Parti lideri, Türkiye’nin temel sorununun Cumhuriyet fikri değil, Cumhuriyetin demokrasiyle tam anlamıyla buluşturulamaması olduğunu söyledi. Geçmişten bugüne yaşanan siyasi krizlerin ortak noktasının demokratik alanın daraltılması olduğunu belirten Bakırhan, hukuk askıya alındıkça toplumsal sorunların daha da derinleştiğini ifade etti.

    “BARIŞ SÜRECİ ERTELENMEMELİ”

    Konuşmasında barış ve demokratik toplum tartışmalarına da geniş yer veren Bakırhan, Türkiye’nin hem içeride hem bölgede kritik bir dönemeçten geçtiğini söyledi. CHP’ye yönelik yargı müdahalesinin toplumdaki güvensizlik duygusunu artırdığını belirten Bakırhan, bunun barış tartışmalarını da olumsuz etkilediğini savundu.

    Ortadoğu’da yeni dengelerin oluştuğunu ifade eden Bakırhan, Türk-Kürt ilişkilerinin eşitlik temelinde yeniden ele alınmasının hem Türkiye hem bölge açısından tarihi bir fırsat olduğunu söyledi. Barışın yalnızca güvenlik başlığıyla değil; demokrasi, hukuk ve eşit yurttaşlık temelinde ele alınması gerektiğini belirten Bakırhan, demokratik reformların geciktirilmemesi çağrısında bulundu.

    “TÜRKİYE BİR YOL AYRIMINDA”

    Türkiye’nin önünde iki farklı seçenek bulunduğunu söyleyen Bakırhan, bir yanda hukukun daraltıldığı ve muhalefetin baskı altında tutulduğu bir tablo, diğer yanda ise iç barışını güçlendiren ve demokratikleşme adımları atan bir ülke seçeneği olduğunu ifade etti.

    DEM Parti’nin bu süreçte bağımsız ve demokratik bir çizgi izlediğini vurgulayan Bakırhan, hem barış hem de demokrasi mücadelesini birlikte sürdürmeye devam edeceklerini belirterek konuşmasını tamamladı.

    PİRHA/ANKARA

     

  • Bakırhan: Kürtlerin rızasını alın; gelin Ortadoğu’yu demokratikleştirelim!-VİDEO

    Bakırhan: Kürtlerin rızasını alın; gelin Ortadoğu’yu demokratikleştirelim!-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis’teki grup toplantısında konuştu. Barışı, hakkı ve hukuku reddeden ülkelerin, eninde sonunda savaşın girdabına çekildiğini vurgulayan Bakırhan, “Kürtlerin rızasını alın; gelin Ortadoğu’yu demokratikleştirelim” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere ilişkin konuştu.

    ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarına değinen Bakırhan, “Dünyanın neresinde olursa olsun bir rejimi güçlü yapan şey ne füzeler ne de savaş uçaklarıdır. Bunu İran’da bir kez daha gördük. Bir devleti güçlü yapan, aslında halkından almış olduğu rızadır. Halk, devlete, rejime, yönetime ne kadar rıza gösteriyorsa o devletin gücü o kadardır. Neymiş? Demek ki; devletlerin gücü sadece top, tüfekle, savaş araç ve gereçleriyle ölçülmüyormuş. Bundan daha büyük güç, halkın rızasıymış. İran’da rejim bir türlü bu gerçeği anlamadı. Halklardan, inançlardan, kadınlardan rıza alma yerine İran’ın zengin kaynaklarını topa, tüfeğe, savunmaya ve uçaklara ayırdı. Kadınların her türlü özgürlüğünü yasakladı. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olmasına rağmen, ekonomisini yönetemedi. Kimliklere ve inançlara özgürlük tanımadı. Neredeyse kimliğine sahip çıkanların tamamını bastırdı. Her gün onlarca belki birkaç tane Kürdü ve muhalifi kentlerin ortasına kurulan idam sehpalarında idam etti” şeklinde ifade etti.

    İkinci bir gerçeğinde, dış müdahalelerle bir ülkeye huzur ve demokrasi gelmeyeceği gerçeği olduğunu vurgulayan Bakırhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Rejimi değiştirmekle o ülkeye huzur, demokrasi ve mutluluk gelmiyor. Bu savaşta çıkaracağımız çok önemli iki başlık budur. Bir ülkeye demokrasi ve refah gelmesinin bir yolu var; o da ülkenin kendi dinamikleriyle, kendi itiraz edenleriyle birlikte bir ülkedeki demokrasiyi, rejimin demokratikleşmesi ancak öyle sağlanabilir.

    Savaş büyüdükçe sınırlar değil, acılar genişliyor. Küresel ve bölgesel güçler tepişirken; oradaki halklar, emekçiler, ezilenler bedel ödüyor. Dış müdahaleler artık bir biçimiyle son bulmalı, inkarcı rejimler de değişmeli. Yani sadece dış müdahalelere karşı değiliz. Bu inkarcı, idamcı, halkları ve inançları yok sayan rejimlerin değişmesinden de yanayız. İşte sizlerin huzurunuzda bu İran meselesine nasıl yaklaştığımızı bir kez daha açık, berrak bir şekilde ortaya koyduk.

    SÖYLEDİKLERİNİN BİR KARŞILIĞI YOK

    Ama Kürtlerin ve Kürt örgütlerinin partimizin bu yaklaşımı bilinmesine rağmen ilk saatlerde bu açıklamaları defalarca yapmamıza rağmen ısrarla Kürtlere akıl vermeye çalışanlar da var. Çünkü Kürtleri söz kurabilen, strateji geliştirebilen siyaset yapabilen, en önemlisi kendi geleceği hakkında karar verebilen bir halk olarak görmüyorlar bu akıl verenler. Bakın dünyanın neresinde bir mermi patlasa, gözleri Kürtleri arayan viledalı analistler bir anda yine ekrana çıktı. Bir anda andıç gibi açıklamalar yapıyorlar. Nasıl bir yetenekli insanlar bir bilseniz… Keşke söylediklerinin yüzde birinin de bir karşılığı, bir gerçekliği olsaydı da haklarını verseydik.

    KÜRTLERE AKIL VERMEKTEN VAZGEÇSİNLER

    Kendini Kürtlerin hamisi sanan siyasetçiler, Kürtlere akıl vermeyi meslek edinmiş. O “viledalı” analistler artık Kürtler hakkında şu cümleleri kurmaktan vazgeçsin. Ne diyorlar?  ‘Kürtler artık dış güçlerin kendilerine bir faydası olmadığını anlamalıymış.’ Bilmiyormuşuz bugüne kadar. Onlar olmasaydı, sağ olsunlar, bunu bilmeyecektik. ‘Kürtler kart olarak kullanılmaya izin vermemeliymiş.’ Bu boş ama ile gerçeği perdelemeyi artık bu arkadaşlar bıraksınlar. Kürtlere akıl vermekten vazgeçsinler. Kürtler nerede nasıl davranacağını, nasıl tutum alacağını, nerede elini uzatacağını, nerede kendisini savunacağını çok iyi bilen bir halktır.

    KİMLİKSİZ KÜRT KONUŞULACAK

    Son bir haftadır tüm dünya Kürtleri konuşuyor. Bu sefer odak İran. Bir ay önce yine dünya Kürtleri konuşuyordu, odak Suriye’ydi. Yıllar önce yine Kürtler konuşuluyordu, odak Irak’tı. Dünya neden sürekli Kürtleri konuşuyor? Bölge devletleri buna ciddi bir cevap aramalı. Biraz düşünmeli, biraz tefekkür etmeli. Yani niye her kurşun atıldığında Kürtler dünyanın gündemi oluyor diye? Bölgede her alt üst oluşta gözler sürekli bir halkta ise ortada bir sorun yok mu? Kürtlerin bu kadar gündem olmasının, dünyanın her köşesinde konuşulmasının sebebi nedir acaba? Şapkanızı önünüze koyun. Eğer Kürtler yaşadıkları ülkelerde eşit ve özgür yurttaşlar değilse, kimliksiz baskı ve zulüm altında yaşıyorsa elbette Kürtler konuşulacak. İran’da neyi konuşacağız? Tabii ki kimliksiz Kürt konuşulacak. Suriye’de, Irak’ta olduğu gibi.

    ‘NEREDE HATA YAPTIK?’ DİYE KENDİLERİNE SORMALILAR

    İşin en acıklı yanı, Kürtleri kullanılmakla itham edenler; yüzyıllardır inkar edilen, asimile edilen Kürtleri bugüne kadar görmezden geldiler. Kürtler bugün konuşuluyorsa, bunun sorumlusu Sykes-Picot ve bölgedeki bölge devletleridir. Önce bu durumu sorgulasınlar. Dünya neden Kürtleri konuşuyor diye dert yananlar, önce ‘Nerede hata yaptık?’ diye kendilerine sormalılar. Buyurun, 100 yıllık acı dolu bir geçmişi sona erdiren bir fırsat ortaya çıktı. Bunu değerlendirelim. Dünya, Kürtleri başka biçimde konuşsun. Bir silah patladığında, ‘Aman, Kürtler ne yapacak?’ korkusu mu var; ki var olduğu ortaya çıkıyor. Bu korkuyu gidermenin yolu bellidir. Kürtlerin, bir halk olmaktan kaynaklı haklarını ve iradesini önce tanıyın. Kürtlerin dilini, kimliğini ve kültürünü tanıyın. Kürtler, yaşadıkları ülkelerin üvey değil, eşit yurttaşları olsun. İşte böyle bir zeminde, başka halklar ne kadar konuşuluyorsa Kürtlerle de o kadar konuşulur. Kürtler de risk altında olduğunda, güvenliğini sağlamak için sağa sola bakmaz; hakkını ve hukukunu tanıyan başkentlerin ne dediğine, ne yaptığına bakar o zaman. İşte hakiki bir kardeşliği tesis etmenin yolu da budur.

    KÜRT LİDERLER ÇÖZÜMÜ DIŞARIDA DEĞİL, YAŞAMIŞ OLDUKLARI ÜLKELERDE ARIYOR

    Peki, Kürtler ne düşünüyor? Kürtler ve Kürt liderlerinin tamamı çözümü dışarıda değil, yaşamış oldukları ülkelerde arıyor. Bakın, Sayın Öcalan yıllardır bölge topraklarında çözümü aramıyor mu? Arıyor. İran’ı yıllardır demokrasiye davet etti mi? Evet. Biz, kendisiyle bir heyet halinde görüştüğümüzde, İran’daki operasyonun geleceğini önceden tahmin etti ve İran’ın bu operasyonları önleyebilmesi için Kürtleri, oradaki farklı etnik ve inanç gruplarını tanıması, kadın haklarını tanıması gerektiğini söyledi. Bize de ‘Bölgesel bir savaşın parçası olmayın. Ancak haksızlık ve hukuksuzluk karşısında Kürtler birlik olsun, ortak mücadele etsin’ dedi. Yine, Sayın Mesut Barzani ve Neçirvan Barzani’nin son İran müdahalesindeki açıklamalarına da hep birlikte şahitlik ettik. Ne diyorlar Barzaniler? Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin hiçbir komşuya tehdit oluşturmayacağını söylüyorlar. Dün, Sayın Neçirvan Barzani ile görüştüm; yine aynı düşüncelerini teyit etti. Kürtler hiçbir ülkenin kalkanı değil. Kürtler, kendi demokratik hak ve özgürlükleri için ancak mücadele edebilir dedi. Sayın Bafil Talabani ise çok tarihi bir uyarı yaptı. Aynen şöyle söyledi: “Kürtlerin bu savaşta mızrak ucu olarak kullanılması büyük bir hata olur. Kürdistan bir savaş alanı değil, bir köprü olmalıdır.”

    Biz ne dedik? Biz de ilk gün, ‘İran’da hegemon güçlerin müdahalesine karşıyız. Ancak oradaki inkarcı, idamcı, çürümüş molla rejiminin de karşısındayız’ dedik. Bir şey daha söyledik. Ne dedik? ‘İran’da direnen kadınların yanındayız’ dedik. Direnen Kürtlerin, Belucların, Azerilerin ve rejimden rahatsız olan Farsların yanındayız. Onların mücadelelerini destekliyoruz dedik. Kürtlerin ve liderlerinin mesajı net ve çok onurlu bir duruş içerisindedir. Fırsattan istifade etmeye çalışmıyorlar. ‘Kürtleri tehdit olarak görmeyin’ diyoruz. Kürtleri, bölgesel barışa katkı sunacak bir halk olarak tanıyın ve artık kabul edin. “Kürt gruplarını takip ediyoruz” diyenleri, önce Kürt liderlerinin bu onurlu yaklaşımlarını takip etmeye davet ediyoruz.

    İRAN KÜRTLERİN HAKLARINI TANIMALIDIR

    Şunu net olarak söylüyorum: Ne İran’ın, ne İsrail’in, ne Amerika’nın Federe Kürdistan topraklarını ve İran Kürtlerinin kentlerini kendi savaş sahasına çevirmeye hakkı yoktur. Günlerdir İran rejimi tarafından Federe Kürdistan Bölgesi’ne dönük saldırılar ve can kayıpları yaşanmaktadır. Bu saldırıları kınıyoruz ve kabul etmiyoruz. Yine Süleymaniye’de de benzer saldırılar var. Bunları da kınıyoruz ve kabul etmiyoruz. İran, Kürtleri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni tehdit etmeyi bırakmalıdır. Hâlâ parmağını Kürtlere sallıyorlar; tehdit etmeden önce idam sehpalarında katlettiği binlerce insanın hesabını vermelidir. Kürtlerin haklarını tanımalıdır. Bütün bölge devletleri şunu çok iyi bilmelidir: Kürdistan, barışın ve diplomasinin köprüsüdür. Kürtler, benzersiz coğrafi ve siyasi konumları itibariyle Ortadoğu’daki her alt üst oluşun parçasıdır. Kürtler artık bu kaderi değiştirmek istiyor. Kürtlerin rızasını alın; gelin Ortadoğu’yu demokratikleştirelim.

    Kürtlerin ve yok sayılan bütün halkların ve inançların hakkının garanti altına alındığı bir Ortadoğu, kendi rönesansını gerçekleştirebilir. Avrupa kendi birliğini kurdu ve kardeşçe bir arada yaşayabiliyor. Peki, Ortadoğu neden kendi birliğini kurmasın? Demokrasiye duyarlı, kültürel etkileşime açık ve ekonomik işbirliklerinin olduğu demokratik Ortadoğu Birliği’ni gelin birlikte kuralım. Bu, dışarıdan müdahalenin gerekçesi olan antidemokratik rejimler sorununu da ortadan kaldıracak tek formüldür. En temel sorumluluk burada bölge devletlerine düşüyor. İnanın, tek bir devlette yaşanacak demokratik dönüşüm bile adım adım tüm bölgeyi doğru temelde etkileyecektir. Bunun öncülüğünü Türkler ve Kürtler neden yapmasın? Bu oyunu neden Türkiye bozmasın? Neden Demokratik Ortadoğu Birliği’nin öncülüğünü Türkiye yapmasın? Bu süreç bir fırsattır. Gelin, Kürt halkına isyan, bölge devletlerine de bastırma ikilemini dayatan bu tuzağa son verelim. Kardeşçe ve eşitçe bir arada yaşayalım diyoruz.

    Her türlü dış müdahaleye karşıyız. Ama bölge ülkeleri de dış müdahalelerin önüne geçmek için önce kendi ülkelerindeki huzuru, demokrasiyi ve barışı sağlaması gerekiyor. İranlılar yarım asır Şah zulmünü gördü. Ardından yarım asırdır da Molla rejimi zulmü altında yaşıyor. Kadının adı yok. Kürt’ün adı yok. Hukuk yok. En normal bir muhalefet bile idamla yargılanıyor ve idamla sonuçlanıyor. İran rejimi, 47 yıldır Kürtleri, Beluçları, Azerileri ve kendi boyun eğmeyen Farslar’ı ezerken küresel güçler petrol ve hegemonya hesapları yapıp üç maymunu oynuyordu. Bugün İran’ın antidemokratik olduğunu, Kürtleri idam ettiğinin farkına vardılar. Dün İran kentlerinde idam sehpalarında Kürtler sallanırken neredeydi o hegemon güçler? Tabii onlar petrol ile ilgileniyorlardı. Kendi çıkarlarıyla ilgileniyorlardı. Bir de Kürtler sanki uzaydan gelmiş gibi bir muamele yapılıyor. Kürtler İsrail ve Amerika’ya dayanarak mı mücadele yürütüyor? Bu, Kürtlere haksızlıktır. İran’da 10 milyondan fazla Kürt yaşıyor. Bu mücadele dün başlamadı. Simkoye Şikaki’den Süleyman Muinilere, Abdürrahman Kasımlo’dan, Ferzat Kemenger’e, Şirin Elamhuri’ye kadar uzanan İran Kürtlerinin büyük bir direniş tarihi var.

    KÜRTLER KİMLİKLERİNİ KORUYARAK, ÖZGÜRCE VE ONURLU BİR BİÇİMDE YAŞAMAK İSTİYOR

    Sanki İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri oraya müdahale edince Kürtler mücadeleye başlamış. Kürtler 100 yıldır mücadele ediyor ve kimseye güvenmiyor. Kendi öz gücüne, oradaki halkların demokratik birliğine inanarak mücadele ediyor. Bakın Batlamayus 2000 yıl önce çizdiği atlasta o dağlara Kürt dağları, Kürdistan dağları adını verdiyse; Kürtlerin varlığını kim sorgulayabilir? Ne Molla rejimi ne Şahlar ortada yokken o dağlarda, o coğrafyada Kürtler yaşıyordu ve yaşamaya devam edecek. Molla rejimleri gelir geçer, antidemokratik rejimler gelir geçer ama Kürtler o coğrafyada baki kalacak. Kürtlerin tek isteği şu: hep soruyorlar ya Kürtlerin ne istiyor, hep söylüyoruz. Bir türlü bir yerlere yazmıyorlar. Onun için bu sefer kısaltarak öz, net üç beş cümle ile Kürtlerin ne istediğini tekrar söylemek durumunda kaldık.

    Binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda Kürtler kimliklerini koruyarak, özgürce ve onurlu bir biçimde yaşamak istiyor. Bu kadar açık, net ve sade. Kürtlerin aynen diğer halklar gibi topraklarında özgürce yaşama hakkı vardır. 2000 yıl önce adı konulmuş Kürdistan’da Kürt’ün özgürce yaşama hakkı vardır. İran onlarca halkın ve inancın bir arada soluk aldığı geniş ve kadim bir coğrafyadır. Biliyoruz. Böyle bir coğrafyada tekçi, inkarcı, baskıcı bir rejimi sürdürmek mümkün değildir. İran’ı barışa ve refaha kavuşturacak model tüm halkların ve inançların ve cinslerin gönüllü olarak bir arada yaşayacağı demokratik bir zemindir. İran’ın başka bir çıkışı yok.

    ÜLKEMİZİ YAKLAŞAN BU FIRTINADAN KORUMAK İSTİYORUZ

    Suriye, İran ve Irak’ın hikayesi hepimize çok şey söylüyor. Barışı, hakkı ve hukuku reddeden bir ülke, eninde sonunda savaşın girdabına çekiliyor. Irak nasıl çekildi? Kimyasal silah varmış. İran nasıl çekildi? İşte nükleer başlık üretiyormuş. Yani bir biçimiyle kendi ülkesinde yaşayan hakkını hukukunu tanımayan hegomanik ve emperyal güçler tarafından bir savaş girdabına çekiliyor. Kimse lütfen bunu bir tehdit olarak görmesin. Ülkemizi yaklaşan bu fırtınadan korumak istiyoruz. Evet, ülkemiz diyorum henüz eşit olmasak da bizim ülkemizdir. Çünkü bu ülke hepimizindir. Bu ülke üzerinde binlerce yıl birlikte yaşayacağız.

    KÜRT MESELESİ YENİDEN BÖLGESEL SAVAŞIN GEREKÇESİNE DÖNÜŞMEMELİDİR

    İran’daki savaş Türkiye’deki güvenlik reflekslerini değil, tam tersine çözümü hızlandırmalı ve büyütmelidir. Türkiye’de Sayın Öcalan’ın başlattığı barış sürecinin kıymetini herkes çok iyi bilmelidir. Dört bir yanımız ateş çemberi. Bu ateş her geçen gün snırlarımıza daha çok yaklaşıyor. Bir yılı aşkındır özellikle buralardan kendi düşüncelerimizi, uyarılarımızı yaptık. Aman gecikmeyelim, aman elimizi çabuk tutalım. Bir kasırga almış başını ve tüm bölgeyi kasıp kavuruyor dedik. Bugün adeta sırat köprüsündeyiz. Bu tarihi kavşağı ve tarihi fırsatı oyalayarak, erteleyerek heba etme lüksümüz yok.

    TEHLİKE BÜYÜK

    Şimdiye kadar çok zaman kaybedildi. Ama dünya dengelerinin alt üst olduğu bu dönemde artık kaybedecek zamanımız kalmadı. Türkiye bölgesel türbülansa karşı strtaejik bir istikrar merkezi olabilir. Tehlike büyük. Ama iktidar hala küçük hesaplar peşinde. dünya neyi konuşuyor onlar kayyımların süresini uzatmakla meşguller. Oysa tam da bu tür süreçlerde en büyük güvence hukuktur, adalettir. Yani bizde olmayandır.

    KAYYIM SÜRESİ HANGİ AKILLA, HANGİ HUKUKLA UZATILIYOR?

    Bakın iki örnek vereceğim. Mardin Büyükşehir Belediyemize atanan kayyımın görev süresi 2 ay daha uzatıldı. ‘Ahmetler göreve’ sözü öylesine söylenmiş bir söz müdür bilemiyorum. Söylendi ama karşılığı yerine gelmedi. Ne Ahmetler ne Devrimler görevine iade edildi. Kayyım süresi hangi akılla, hangi hukukla uzatılıyor? Bunu anlamakta insan güçlük çekiyor. Artık buna bir son verin. Kayyım atanan belediyelerdeki kayyumları çekin, seçilmişler görevlerinin başına dönsün diyoruz.

    İkincisi; birkaç gün önce Danıştay’ın barış akademisyenleri kararı çok ilginç. Danıştay barış için imza atanlar suçlu demeye devam ediyor. Biz de diyoruz ki sizin bu yanlışta ısrarınız asıl suçtur. Barış Akademisyenleri suçlu değil. Danıştay’ın, AYM’nin ihlal kararlarını fiilen yok sayan ve Barış Akademisyenlerini yeniden hedef haline getiren bu kararını kınıyoruz. Bu kararından vazgeçmelidir. Barış talebi suç değildir. Önümüzdeki günlerde hazırlanacak yasal düzenlemeler, Barış Akademisyenlerinin uğradığı haksızlığı da gidermeyi kapsamalıdır. Bu da sizin için bir fırsattır.

    Bir gazeteci geçtiğimiz günlerde Adalet Bakanlığı’na AİHM kararlarını sordu. Adalet Bakanı da ‘Takdir yüce Meclisindir’ diyor. Sanırım AİHM kararlarının Meclis’le bir alakası olmadığının farkında değil. Takdirlik bir durum yok. Sayın Bakan, görev sizindir, Meclis’in değildir. AİHM’in aldığı bir karar var. Meclisi bekleyecek bir şey yok. Bunu uygulayacak olan Adalet Bakanı’dır. Buyurun, uygulayın. Uygulayın ki bu Newroz’da Demirtaş Amed’de, Yüksekdağ İstanbul’da olsun, Kobani ve Gezi tutsakları Newroz halayında birlikte halaya dursunlar.

    GÜN SANDIK VE OY HESABI YAPMA GÜNÜ DEĞİL

    Yine garip bir davayla karşı karşıyayız. İşte Sayın İmamoğlu’nun yargılandığı davadaki duruşma dün başladı. Ona ilişkin düşüncelerimizi söylemiştik. 15 milyonluk bir kentin belediye başkanının tutuklu yargılanması doğru değil. İmamoğlu’nu tutuklu yargılayarak, kayacağız, nasıl demokrasiyi getireceğiz? Gün sandık ve oy hesabı yapma günü değil. İktidara da muhalefete de söylüyorum. Artık bu tehlikeyi görün. Bu topraklar bizim. Bu toprakların bereketi barıştadır ve birliktedir.

    İran Savaşı sadece bir dış politika meselesi değil. Hürmüz Boğazı’nın kapanması Türkiye gibi kırılgan ekonomileri de çok yakından ilgilendiriyor ve derin krizlere yol açıyor. Bakın petrolün varil fiyatı sadece 11 günde, 70 dolardan 90 dolarları aşan bir noktaya çıktı. Savaşın uzaması halinde de 150 dolara ulaşması bekleniyor. Merkez Bankası’nın hesabına göre her 10 dolarlık artış cari açığı 3 milyar dolar. Enflasyonu da bir puan arttırıyor. Bu haftaki artış üstümüze 6 milyar dolar yük bindirdi. Bu benzinin, ekmeğin, zeytinin, unun, şekerin her şeyin zamlanması demektir.

    İktidar enflasyonla mücadele programımız başarıyla sürüyor diyor. Peki 2026’nın ilk 2 ayında enflasyon ne kadar oldu? Tam yüzde 7,95. Yani yıllık hedefin yarısı henüz 2 ayda gerçekleşti. 6 ayda ulaşılması gereken enflasyon rakamını 2 ayda aştık. O 4 ayda da nasıl geçineceğiz ona da Allah kerim. 4 kişinin aylık gıda masrafı 32 bin lira sadece gıda masrafı. Yoksulluk sınırı 105 bin lira. 5 milyon emekli sadece 20 bin lirayla geçinmek zorunda. Asgari ücretlinin maaşı 2 ayda 2 bin lira eridi. Emeklerin bayram ikramiyesine ne diyorlar; Kaynak yok diyorlar. Oysa sadece ocak ayında faizlere 465 milyar lira para ödenmiş. Yani bu parayla her emekliye 27 bin lira verebilirdik ama faize gitti. Sorun demek kaynak değilmiş, tercih meselesiymiş. Onların tercihi patronlardır. Emeklilerin bayram ikramiyeleri en az asgari ücret kadar olmalıdır. Milyonlar sadaka değil insan onuruna yaraşır bir ücret istiyor.

    Mewroz deklerasyonumuzu açıkladı. 102 merkezde kutlayacağız. Bu yıl yakılacak Newroz ortak yaşamın ilanı olacak. Gelin Newroz halayına birlikte duralım. Türkiye’yi Newroz alanlarına davet ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Bakırhan’dan “liderler zirvesi” çağrısı!-VİDEO

    Bakırhan’dan “liderler zirvesi” çağrısı!-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, TBMM grup toplantısında Kürt meselesinin çözümü için Cumhurbaşkanı ev sahipliğinde liderler zirvesi toplanmasını önerdi. Bakırhan, ekonomik kriz ve yoksulluğa dikkat çekerek yerel yönetimlere dayanışma çağrısında bulundu.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, grup toplantısında konuştu.

    “KALICI ÇÖZÜMLER İÇİN LİDERLER ZİRVESİ” ÇAĞRISI

    Bakırhan, konuşmasında Türkiye’nin uzun süreli yapısal sorunlarına vurgu yaparak şunları söyledi:

    “Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye’nin temel ve köklü sorunlarını çözmek için Sayın Cumhurbaşkanının ev sahipliğinde bir liderler zirvesi toplanmalı.”

    İktidarın ekonomi politikalarını da eleştiren Bakırhan, buna göre iktidarın mevcut ekonomik politikalarının toplumda yoksulluk ve eşitsizlik yarattığını ifade etti ve yerel yönetimlerden toplumsal dayanışma vurgusu yaptı:

    “Toplumun en büyük sorunlarından biri ekonomidir. Türkiye’de emekli, emekçi, genç, kadın, hemen herkes büyük bir ekonomik enkazın altında yaşam mücadelesi veriyor” diyen Bakırhan, “Partimizin yerel yönetimleri ramazanın bereketini, yoksul ve ihtiyaç sahipleriyle paylaşsınlar” diye de ekledi.

    “BARIŞ SÜRECİ VE BÖLGESEL DİKKAT

    Bakırhan, hem ulusal hem de bölgesel barış gündemine de vurgu yaptı. Orta Doğu’da konuşulan “yeni düzen” senaryolarının Türkiye’yi etnik ve inançsal fay hatları üzerinden tahrik etmemesi gerektiğini belirtti.

    Toplantıda ayrıca Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a, Irak ve Suriye politikalarına ilişkin sert eleştiriler de yer aldı; Bakırhan bu yaklaşımın barış sürecine zarar verebileceğini söyledi.

    PİRHA/ANKARA

     

  • DEM Parti Eş Başkanlarından Halep açıklaması: İŞİD’i arayanlar Halep’e dönüp baksın-VİDEO

    DEM Parti Eş Başkanlarından Halep açıklaması: İŞİD’i arayanlar Halep’e dönüp baksın-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Halep’te Kürt mahallelerine yönelik saldırılara ilişkin parti genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. Hatimoğulları, uluslararası toplumun, Halep’in Gazze’ye dönüştürülmesine seyirci kalmaması çağrısında bulunurken, Bakırhan’da, “IŞİD’i sözde her yerde arayan uluslararası koalisyon dönüp bir Halep’e baksın” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı paramiliter grupların Halep kentindeki Kürt mahallelerine dönük saldırılarına ilişkin partinin genel merkezinde basın toplantısı düzenledi.

    “KİMLİKLER ÖZGÜR OLMADAN SURİYE ÖZGÜR OLMAZ”                    

    Milletvekillerinin de katıldığı toplantıda ilk olarak konuşan Tülay Hatimoğulları, yaşanan saldırıları “insanlık suçu” olarak nitelendirdi. 10 Mart Mutabakatı’na dikkati çeken Tülay Hatimoğulları, Suriye rejiminin bunu dilinden düşürmediğini belirterek, “Halep’te atılan her bombayla, sıkılan her kurşunla bu mutabakat ayaklar altına alındı. Şam Yönetimi 10 Mart Mutabakatı’na uymadığını açıkça göstermiştir Halep pratiğinde. IŞİD armalarıyla sivil yerleşimlere ağır saldırılar düzenleniyor. ‘Kürdün kanı helaldir’ şeklindeki karanlık fetvalarla açıkça saldırılar teşvik ediliyor. Bu, yalnızca Kürtlere değil, insanlığın ortak vicdanına yönelmiş saldırılardır. Bir kez daha ifade ediyoruz ki Kürtler sadece siyasetin değil, ahlakın, haysiyetin ve onurun sınırını gösteren turnusol kağıdı olmuştur” diye belirtti.

    Katledilen bir Kürt kadının cenazesinin paramiliter gruplar tarafından bir binadan atılmasını hatırlatan Tülay Hatimoğulları, “Bu, bir vahşettir. Bunu gerçekleştirenler vahşet sürüsüdür. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Ne bir din ne bir vicdan ne bir inanç ne bir siyaset ne de savaş hukuku böyle bir uygulamayı asla kabul etmez, edemez. Başta kadınlar olmak üzere herkesi en yüksek perdeden buna karşı çıkmaya ve sesini yükseltmeye davet ediyoruz. Hatay’dan Edirne’ye kadar vicdan sahibi herkesin gözü ve kulağı bugün Halep’tedir. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de onurla direnen halka bir kez daha en derin dayanışma duygularımızı iletiyoruz. Hayatını kaybedenleri saygıyla anıyorum, yaralılara acil şifalar diliyorum” ifadelerini kullandı.

    Tülay Hatimoğulları, devamında da şunları belirtti:

    “Bu direniş, yalnızca iki mahallenin değil, Suriye’nin çoğulcu ve demokratik geleceğinin direnişidir. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê, Suriye’nin renkli mozaiğini ve birlikte yaşama iradesini korumak için ayakta ve direnmektedir. Bu iki onurlu mahalle yalnız bırakılmamalıdır. Uluslararası toplum, Halep’in Gazze’ye dönüştürülmesine seyirci kalmamalıdır. Sessizlik, bu suça ortak olmak anlamını taşıyor. Uluslararası güçlere ve garantör ülkelere açık çağrımızdır; sorumluluklarınızı yerine getirin. El sıkıştığınız güçler yanı başınızda katliam yürütürken suskun kalmaktan vazgeçin. Bu saldırıları derhal durdurun. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de yaşanan saldırılar, geçici yönetim adı altında HTŞ ve ona bağlı çetelerin gerçekleştirdiği meşru olmayan, insanlık dışı saldırılardır. Kürt halkını Suriye’de sıkıştırmayı, Halep’i Kürtsüzleştirmeyi hedefleyen bir saldırıdır. Suriye gerçekliğine aykırı olan bu saldırı sadece Kürt halkının itiraz edeceği bir nokta değil, bütün Türkiye ve bölge halklarının buna karşı itirazını yükseltmesi gerekiyor. Kürt düşmanlığını bir siyaset mesleği hâline getirenlere de sesleniyoruz; kimse Kürtlüğü düşmanlığı üzerinden bir yatırım aracına dönüştürmeye kalkmasın. Barış, nefret toprağında yeşermez. Bu halkın yaşadığı şiddete çanak tutan siyasetçiler, tarihin çöp sepetinde yerini bulacaktır. Bölgenin jeopolitiğini etkileyen çok önemli gelişmeler olurken ‘klasik Kürt düşmanlığını’ sürdürmek; bölgedeki yeni gelişmeleri kavramamaktır. Buna dair strateji geliştirememe demektir. Bu, Türkiye halklarının yararına değildir.

    Halep bugün bir insanlık sınavındadır. Bu sınavda herkes tarafını seçmek zorundadır. DEM Parti olarak biz, Suriye halklarının ortak, eşit ve kardeşçe onurlu bir barış içinde yaşayabileceği bir gelecek tahayyülünün yanındayız ve bunu savunuyoruz. Suriye’nin asli bileşenlerinden biri olan kadim Kürtlerin hak ve hukukunun güvence altına alınmasını savunduğumuzun altını bir kez daha çiziyoruz. Kürtlerin söz sahibi olmadığı, güvende olmadığı bir Suriye sizce huzur bulabilir mi? Alevinin, Dürzinin, Hristiyanın, seküler Sünni Arabın eşit yurttaş ve güvende olmadığı ve kendini güvende hissetmediği bir Suriye güvende ve huzur içinde olabilir mi? Bütün kimlikler ve inançlar özgür olmadıkça, Suriye özgür ve mutlu olamaz. Demokratik bir Suriye’nin yolu da bunları inşa etmekten geçer.

    Buradan özellikle Millî Savunma Bakanlığı’na sesleniyorum; gerilimi tırmandıran söylemlerden derhal vazgeçin. Yapılan açıklamalar bu saldırıları teşvik etmektedir. Suriye hakkında kurulan her sorumsuz cümle, Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye bomba ve mermi olarak geri dönüyor. Milyonlarca Kürdün yüreğini yaralıyor. Söz, bazen silahtan daha yaralayıcı olabiliyor. Herkesi sorumluluğa davet ediyoruz. Türkiye’de iktidar ve devlet; Suriye’de çatışmanın değil, diyaloğun tarafında olmalıdır. Diyalogun kapılarının açılabilmesi için görev ve sorumluluk üstlenmelidir. Bu kapsamda Halep’te şu an itibariyle devam eden ateşkesi olumlu buluyoruz. Bu ateşkesin kalıcı hale gelmesinin önemli olduğunun altını çiziyoruz. Bu ateşkesin kalıcı haline getirilmesinin, yerinden edilen insanların evlerine dönmesinin, mahallelerin iradesinin tanınmasının önemini vurguluyoruz. Ve bu konuda sorumluluk sahibi olan herkese ve her tarafa sorumluluğunuzu yerine getirin, izleyici ve kışkırtan taraf olmayın diye çağrımızı yineliyoruz. Halep’teki saldırılar bir daha tekrar etmemek üzere durmalıdır. Kalıcı bir çözüme odaklanılmalı. Kalıcı bir barışın tesis edilmesi için demokratik zeminde mücadelemize devam edeceğiz. Bir kez daha Halep’te varlığı, onuru ve geleceği için direnenleri selamlıyoruz ve şu bilinmeli ki Türkiye’de ve Suriye’de bütün provokasyonlara, oyun içinde oyun tezgahlayanlara rağmen bizler bu topraklarda kalıcı bir barışı, demokrasiyi, onurlu bir barışı, kardeşliği eşit yurttaşlığı tesis edene dek mücadelemiz devam edecektir.”

    Ardından konuşan Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan, saldırıların açık bir katliam ve kuşatmak olduğunu dile getirerek, ekledi: “Ağır silahlarla mahallelerin bombalanması, hastanelerin hedef alınması, çocukların hedef alınması hiçbir siyasi gerekçeyle meşrulaştırılamaz. İzahı yapılamaz. Kışın ortasında suyu, elektriği, ilacı kesilen on binlerce sivil, planlı ve bilinçli bir yok sayma siyasetine maruz bırakıldı. Rejimin 1 Nisan anlaşmasını hiçe sayarak başlattığı bu saldırılar, Halep’e olduğu kadar Suriye’nin geleceğine karşı işlenmiş bir suçtur. Mahallelerini korumaya çalışan, kadın güvenlik güçlerine saldıranların, onların saçını çekenlerin ellerini Kürt kadınlar geçmişte defalarca kırdı, yarın da kırarlar. O zalim, katliamcı ellerinizi Kürt kadınların saçlarından çekin diyoruz.

    “IŞİD’İ SÖZDE HER YERDE ARAYAN ULUSLARARASI KOALİSYON DÖNÜP BİR HALEP’E BAKSIN”

    IŞİD’i sözde her yerde arayan uluslararası koalisyon dönüp bir Halep’e baksın. IŞİD ve benzeri örgütlerin nerede olduklarını görecekler. Gazze için gözyaşı dökenlerin, Halep’i Gazze’ye dönüştürme çabası büyük bir ikiyüzlülüktür. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê direnişi, IŞİD zihniyetine karşı verilen onurlu mücadelenin devamıdır. Diyarbakır’dan İstanbul’a, Van’dan İzmir’e bütün Kürtlerin kalbi bugün Halep için atmaktadır. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de direnen halkımızı, gençleri selamlıyoruz. Onların direnişi yalnızca bir savunma değil; insanlık onurunun ve özgür yaşam iradesinin ifadesidir. Kürt halkı yalnız değildir. Dayanışmamız açıktır, nettir ve sürecektir. Çünkü Halep’te akan kan, yalnızca iki mahallenin değil, Suriye’nin ortak geleceğinin de yükünü ağırlaştırmaktadır.

    Bugün Halep, Ortadoğu’nun ortasında çalan bir yangın alarmı gibidir. Bu sesi duymamak, yangının büyümesine göz yummak demektir. Buradan savaşa taraf olanlara açık ve net bir çağrı yapıyoru; bu saldırıların tarafı olmayın. Gerilimi büyüten değil, çözümü güçlendiren bir rol üstlenin. Diyalog kapılarını açın. Ancak ne yazık ki pratikte bunun tam tersi yapılmıştır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘Ya güç görecekler ya güç tehdidi’ şeklindeki ifadeleri, diplomasinin değil, çatışma siyasetinin dilidir. Soruyoruz: Siz bir diplomat mısınız, yoksa asker misiniz? Siz diplomasi koridorlarından mı yoksa Şara’nın yönettiği operasyon odasından mı konuşuyorsunuz? Karar verin diplomatsanız diplomatlığınızı yapın. Değilseniz gidin Suriye operasyon odasında oturun ne olduğunuzu bilelim. Bu dil, İmralı’dan yükselen barış iradesini Suriye sahasında bastırma girişimidir. Bunun ötesi yok. Bu tutum, sürece karşı darbe mekaniğini Suriye’de aktif kılma çabasıdır. Bunun ötesi yok. Bu tutum, sürece karşı darbe mekaniğinin Suriye’de aktif bir şekilde hayata geçmesidir. Halep’te çözümü baltalarsak Ankara’daki çözümü de baltalarız niyeti var burada. Bu tehlikeli oyunu herkes görmeli. En başta da Türkiye’de yaşayan halklarımız görmelidir.

    Oysa çözüm mümkündür ve ortadadır. Ne yapmak lazım? SDG yöneticilerini Ankara’ya davet edin. Bir masada oturun. Görüşün, konuşun. Çözümü birlikte arayın. Ama görüyoruz ki bazıları çözüm yerine gerilimi sürdürmek istiyor. Kürtlerin dövülmesini istiyor. Bu vesileyle sabah saatlerinde varılan ateşkesin Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerinde  kuşatma altında yaşayan insanlar başta olmak üzere tüm Suriye için hayırlı bir gelişme olduğunu belirtiyoruz.  Bu ateşkes kapsamında Halep’te askeri saldırılar derhal durdurulmalıdır, insani yardım koridorları açılmalı, zorla göç ettirilme uygulamalarına son verilmeli, yerel halkın iradesi tanınmalıdır.

    Gençler ve kadınlar başta olmak üzere Halep’te rehin alınan ve akıbeti bilinmeyen insanların hızlı şekilde ailelerine kavuşmaları sağlanmalıdır. Halep’te bütün kimliklerin ve inançların temsil edildiği ve tüm topluluklara eşit davranacak bir yerel konsey kurulabilir. Kimse Kürtleri Halep’ten süremez. Kürtler yüzyıllardır Halep’te yaşıyor, yaşayacaktır da.  Halep’te çözüm; halkların eşitliğini esas alan, ortak yaşamı güvence altına alan, demokratik ve kapsayıcı bir yönetim modelidir. Yaralılara acil şifalar diliyorum. Bu ve benzeri saldırıların olmaması için parti olarak dün olduğu gibi bugün de barışın, demokrasinin nerede olursa olsun hak arayanın yanında olacağımızı belirtiyorum.”

    PİRHA/ANKARA

  • Bakırhan, ‘Yerel Demokrasi Konferansı’nda konuştu: Barış bir inşa sürecidir-VİDEO

    Bakırhan, ‘Yerel Demokrasi Konferansı’nda konuştu: Barış bir inşa sürecidir-VİDEO

    PİRHA-DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Yerel Yönetimler Kurulunun düzenlediği “Yerel Demokrasi Konferansı”nın açılışında konuştu. Bakırhan, yerel demokrasinin inşasının barışın telemi olduğunun altını çizerek, “Barış bir inşa sürecidir. En büyük görevde yerel yöneticilere düşüyor. yerel demokrasi bu ülkenin geleceğidir, bu gelecek için yan yana omuz omuza mücadele etmeye devam edeceğiz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Demokratik Yerel Yönetimler Kurulu, İstanbul’da “Yerel Demokrasi Konferansı” düzenliyor. Cem Karaca Kültür Merkezi’nde başlayan konferansa, çok sayıda siyasi parti, kurum, kuruluş temsilcilerinin yanı sıra belediye başkanları, aydınlar, akademisyenler ve yurttaşlar da katıldı.

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan “Yerel Demokrasi Konferansı”nda konuştu.

    “BARIŞ BİR İNŞA SÜRECİDİR”

    Bakırhan, yerel demokrasinin önemine dikkat çekerek, şunları ifade etti:

    “Türkiye’de hiçbir dönem olmadığı kadar ciddi tehdit altında. Özellikle 2016 yılından sonra yeni bir dönem başladı. Merkezileşme baskısı yerel yönetimi bir çıkmaza soktu. Merkeziyetçilik dalgası giderek artıyor. Demokrasimiz hasta, yerel demokrasimiz daha hasta. Bu hastalığın ilacı da belli. O da yerel demokrasidir. Biz yerel demokrasiyi tartışmak yerine yereli merkeze nasıl bağlarızın düşünüldüğü bir politika var. Merkezileşme artık Türkiye’nin tamamındadır. Bizler daha fazla kenetlenerek merkezileşmeye karşı bir yol bulacağız.

    Kentin 7’den 70’e herkesin iradesini yok sayıyor. Bir gecede bu iradeyi gaspedebiliyor. Bunun karşısında durmak lazım. Siirt’e sessiz kaldığımız için İmamoğlu içeridedir. Kayyım irade gaspı neredeyse birlikte mücadele edersek bu gaspı önleyebiliriz. Mücadele, güçlü bir karşı çıkış yoksa bu tabloyu yaşayacağız.

    Yerel yönetimlere bu baskıcı yaklaşımlardan kaynaklı çok umutsuz. Artık bu akıl tutulmasına ‘Hayır’ demeliyiz. Umutları yeşertecek ortak bir mücadeleyi ortaya koymalıyız. Ahmet Türk ile İmamoğlu’nu hiç ayırt etmedik. Yerel yöneticilerinin serbest bırakılmasını istemeye devam edeceğiz.

    İrade gaspının ne itibarı olur ne de gasp edenler dikkate alınır. Demokrasi eksikliği var; bunun ilacı da yerel demokrasidir. Bu ülkeyi yönetenler bunu net bir şekilde görmeli ve anlamalı. Anlamıyorlarsa da biz bunu mücadelemizle göstereceğiz.

    Barış meselesi tartışılıyorsa demokrasi yoktur. Barış olacaksa kayyıma neden olan yasalar kaldırılmalıdır. Görevden almalara son bulmalıdır. Temel demokratikleşme yerelden geçer. Yerelden demokrasimizi inşa etmemiz gerekiyor.

    ‘Kent Barışı’ yargısal veya siyasal yanıyla değil, sınıfsal boyutlarıyla da üzerinde durmamız gereken bir noktada olmalıyız. Türkiye ciddi bir ekonomik bir buhran yaşıyor. Kentlerimiz neredeyse iki ayrı dünyayı yaşıyorlar. Bir tarafta yoksulluk içerisinde yaşayanlar, diğer taraftan küçük bir azınlığın refah içinde yaşayanların tablosu var. Yoksullaşmanın önüne geçmek eşit haklara ve fırsatlara sahip olması için çalışmalıyız.

    Bir yıldır tek taraflı adımlar atıldı. Onun için bir an önce geçiş yasaları çıkarılmalıdır. Sonrasında hak ve özgürlüklerin gelişmesi gerekiyor. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerekiyor. Her kentin kendine özgü sorunları var. Merkezden dayatılan yaklaşımların son bulmalıdır. AKParti’li yurttaşlarımız da buna itiraz etmelidir.

    Demokratik birlik temelinde ortaklıklarımızı büyüterek, yerel demokrasiye dayanan bir düzeni bu topraklara getirmeliyiz. Barış bir inşa sürecidir. En büyük görevde yerel yöneticilere düşüyor. yerel demokrasi bu ülkenin geleceğidir, bu gelecek için yan yana omuz omuza mücadele etmeye devam edeceğiz.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Bakırhan: Türkiye’de barış mümkündür, yeter ki irade, cesaret ve samimiyet olsun-VİDEO

    Bakırhan: Türkiye’de barış mümkündür, yeter ki irade, cesaret ve samimiyet olsun-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Türkiye’de demokratik çözümün mümkün olduğunu vurgulayarak, “Suriye’de eşit haklar mümkün. Gazze’de kalıcı barış mümkün. Ekonomide adil paylaşım mümkündür. Barış mümkündür. Yeter ki irade, cesaret ve samimiyet olsun. Bu mümkün olanları sokakta mücadele ederek, emekçi ile ezilenle beraber dayanışarak değiştireceğiz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis’te düzenlediği haftalık grup toplantısında konuştu.

    Katledilen gazeteci Kadir Bağdu’yu anarak konuşmasına başlayan Bakırhan, darp edilip yol kenarına atılan ve beyin ölümü gerçekleşen Hakan Tosun’a durumuna çekerek, faillerin bulunması istedi.

    Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında Meclis’te kurulan komisyonun çalışmalarının önemini vurgulayan Bakırhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Son bir yılda çözüm ve barış adına önemli anlara hep birlikte tanıklık ettik. Bütün bunlar, çatışmanın değil siyasetin konuştuğu yeni bir dönemin kapısını araladı. Kıymetlidir. Meclis çatısı altında kurulan komisyon kıymetlidir. Komisyon, bu sürecin en önemli zeminlerinden birisidir. Bu komisyon, bir asırdır ülke gündeminden düşmeyen ve son 50 yılda büyük acılar yaşatan bir meseleyi konuşuyor: Kürt meselesini konuşuyor. Komisyonda dinlediğimiz tüm davetlilerin farklı perspektiflerden de olsa  ortak bir vurgusu vardı; çözüm olmalı, ölümler sona ermeli. Eski Meclis başkanları ‘umut hakkı’ ve eşit yurttaşlığın şart olduğunu vurgularken; akademisyenler, bu meselede kök nedenlere inilmesi gerektiğini ve zihniyetin değişmesi gerektiğinin altını çizdiler.

    SAYIN ÖCALAN KONUŞTUKÇA ÇÖZÜMÜN ZEMİNİNİ GÜÇLENDİRİYOR

    Komisyonun son bir dinleme daha yapması gerekiyor. Sayın Öcalan’ı da dinlemesi gerekiyor. Sayın Öcalan konuştukça çözümün zeminini güçlendiriyor. Hepimiz şahidiz son 40 yılda. Ne zaman Öcalan konuştuysa Türkiye’de çözüm ve barış gündeme geldi, diyalog, müzakere gündeme geldi. Sayın Öcalan’ın sunduğu barış perspektifi ile süreci aydınlattığına hepimiz şahit olduk. 100 yıllık bir meselenin çözümünü konuşurken ürkek olunmaz. Biraz cesur olun.

    Yüzyıllık bir meselenin çözümünü konuşurken ürkek olunmaz. Biraz cesur olmalıyız. Önyargılarımızı bir tarafa bırakmalıyız. Şununla görüşülmesin, bununla görüşülmesin. Şuna gidilsin, buna gidilmesin. Yüzyıllık meselenin tartışıldığı bir süreçte öne konulması gereken bir yaklaşım değil. Komisyonun Sayın Öcalan’la görüşmesini bir tabuya çevirmemeliyiz. Demokrasiler tabularla değil, demokratik müzakerelerle gelişir. Halk meclisin dertlere deva, yaralara merhem olmasını bekliyor.

    Halk, Meclis’ten AİHM kararlarına uyan ve milletin iradesini yansıtan düzenlemeler bekliyor. Gözler, Demirtaş, Yüksekdağ ve Kobani Kumpas Davası’nda yargılanan arkadaşlarımızın serbest bırakılması için atılması gereken adımlara çevrilmiş durumda. Bu, beklenen adımların atılması gereken bir dönemdir. Kimse unutmasın ki bu Meclis’in omuzlarında sadece bir yılın değil, 100 yıllık geleceğin tarihsel sorumluluğu duruyor. Bu yılki Meclis, ilk Meclis kadar önemlidir. Meclisimiz, demokratik müzakereyle demokratik cumhuriyeti inşa etme göreviyle karşı karşıyadır. Türkiye’nin yüzde 95’inden fazlasını temsil eden Meclis’e sesleniyoruz; bu yıl, herhangi bir yıl değildir. Bu bağlamda çağrımız açık ve nettir. Gelin, bu yasama yılını Türkiye tarihinin çözüm yılı yapalım.

    Bize hep soruyorlar; DEM Parti ne istiyor? DEM Parti’nin çözümü nedir diye. Çok açık ve sade bir dille tekrar anlatmaya çalışacağım. DEM Parti’nin sözü sadece bir bölgeye, bir kesime değil, tüm Türkiye’ye yöneliktir. Tüm Türkiye’nin sözü ve sesidir. DEM Parti, bu ülkede yaşayan her yurttaş için adaletin, özgürlüğün ve eşitliğin temel taşlarını inşa etmek için uğraşıyor. DEM Parti’nin somut talepleri de şunlardır; Herkese aynı nazardan bakan ve herkesi kapsayan anayasal bir yurttaşlık istiyoruz. Keyfilik rejimi değil, hukukun üstünlüğünü talep ediyoruz. Kayyımların değil, iradenin esas alınması gerektiğini istiyoruz. Sözün, basının ve örgütlenmenin özgürce nefes alabildiği kamusal bir alan olsun istiyoruz. Anadilde eğitim hakkını istiyoruz. Yerelin sözünün duyulduğu, kararının yerelden filizlendiği bir demokrasi istiyoruz. Terörle Mücadele Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve İnfaz Yasası başta olmak üzere temel yasalarda acilen düzenlemeler yapılsın istiyoruz. Hakikat, adalet ve onarım eksenli bir geçiş dönemi yasasıyla yola revan olalım istiyoruz. Hasta ve siyasi tutukluların bırakılmasını, cezaevlerinin rahatlatılmasını istiyoruz. Siyasi sebeplerle sürgünde bulunan yol arkadaşlarımızın bir an önce kendi topraklarına dönmesini istiyoruz. Şimdi sizlere soruyorum; Şu ana kadar saymış olduğumuz taleplerin hangisi abartılı, hangisi uçuk, hangisi maksimalisttir? Emin olun, hiçbiri değildir. Çünkü biraz önce saydığım taleplerin tamamı, çoğu asgari demokrasinin olduğu bütün ülkelerde aslında sorun olacak meseleler değildir.

    Bir de ‘DEM Parti kimin tarafında’ sorusuna sürekli muhatap kalıyoruz. Demek ki henüz öğrencilik dönemimiz bitmedi. Bizim dışımızda bu kadar soruya muhatap olan başka bir siyasi parti var mı, onu bilemiyorum. Umarım artık bu sorulara cevapları bundan sonra tekrar etmeyiz. Evet, ‘DEM Parti kimin tarafında’ sorusuna da yanıt vermeye çalışacağım. Çözüm konuşulunca birileri bize iktidardan taraf göstermeye çalışıyor; işte şimdi olduğu gibi. Seçim dönemlerinde ise tam tersine, birileri bizi başka bir partinin payandası olarak göstermeye çalışıyor. Sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim, değerli arkadaşlar; Biz halktan, emekçiden ve ezilenlerden yanayız. İki siyasal kutba sıkıştırılmak istenen toplumun nefesiyiz, sesiyiz, üçüncü yoluyuz. Siyaset aklımız hem çözüm masasında imkân arar hem de meydanlarda adalet talep eder. İkisi de gereklidir, ikisi de meşrudur, ikisi de haklıdır. Biz hem konuşmayı hem de haksızlıklara karşı durmayı bilen bir gelenekten geliyoruz. Hem Diyarbakır’da hem İstanbul’da kayyum atanan belediyelerin önünde halk iradesini savunan bizlerdik. DEM Parti hangi ittifakın içinde olacak? Cevabımız nettir ve yine samimiyetle söylüyoruz; demokrasiden, eşitlikten, özgürlükten, adaletten yana olan herkesle konuşuruz. Yönümüzü koltuklar değil, ilkeler belirler. İttifakımız demokrasiye ve adalete adanmış herkesledir. ‘Ya onun yolu, ya bunun yolu’ diyenlere karşı biz, iki tarafın da düşünmediği Üçüncü Yol’uz.

    Üçüncü Yol, otoriterliğe evet demeden, statükoculuğa teslim olmadan, halkların hakkını aramak ve özgürleşmesini sağlamaktır. Üçüncü Yol; Kürtleri oy deposu olarak görenlere de, Kürtleri kol gücü olarak görenlere de aynı mesafede karşı durmaktır. Neden peki? Neden  Üçüncü Yoluz? Nerede Üçüncü  Yoluz? Barış konusunda biz Üçüncü Yol’uz. Bakın, siz de izliyorsunuz; bir süreç tartışması yürüyor. Kürt meselesini güvenliğe, terör parantezine sıkıştırmadan anlatmaya çalışan bu Meclis’teki tek partiyiz. Ekonomide Üçüncü Yol’uz. İktidar diyor ki ‘Her şey iyi gidiyor’ anamuhalefet diyor ki ‘Biz iktidara gelince her şey düzelir.’ Biz de diyoruz ki koltuktaki kişi değişince ekonomi düzelmez.

    Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi 10 Mart mutabakatına uymuyormuş. Biz öyle bilmiyoruz ama onlar öyle diyor. Ama şimdi gerçek tabloyu birlikte konuşalım. 10 Mart mutabakatı, Suriye’deki tarafların demokratik çözüm için attıkları önemli bir adımdır. Maddeleri de açık ve net bir şekilde ortadadır. Bir ortak güvenlik mekanizmasının kurulması gerektiği söylenmişti. Ademi merkeziyetçi sistemin oluşturulmasına işaret etmişti. Eşit temsil ve katılımı içeriyordu. Aynı zamanda başta Kürtler, Aleviler ve Dürzîler için de anayasal güvenceler istiyordu. Peki, sizlere soruyorum; Kim 10 Mart mutabakatına uydu? Kim uymadı? Kim gereğini yerine getirdi? Kim getirmedi? Biraz akıl, biraz vicdan. Suriye Geçiş Hükümeti böyle bir mutabakat varken tek başına bir anayasa taslağı açıkladı. İçinde Kürt yok, Alevi yok, Dürzî yok, Hristiyan yok, diğer halklar ve inançlar yok. Bir kabine belirledi. Maşallah hep kendisiyle birlikte geçmişte savaş içerisinde olan bir kabine. Yine farklılıklar yok. Geçici bir anayasa taslağı açıkladı. Hiç kimsenin düşüncesini almadı. En sonunda da kendisinin seçtiği 6 bin delege ile bir seçim yaptı. Şimdi bu mudur mutabakat? Bu mudur mutabakata uymak? Bu mudur mutabakata saygı göstermek?

    Ortadoğu’da açık söylüyorum, siyaseti çözüm olarak gören tek yapı Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’dir. Bu görülmeli ve böyle bilinmelidir. Bakın, Mazlum Abdi’nin cuma günü yaptığı açıklama son derece önemlidir. SDG askeri heyeti yakında Şam’a gidecek dedi ve Suriye Bakanlığı ile entegrasyon sürecini görüşecek dedi. Gitti mi? Gitti. Görüştü mü? Görüşüyor. Görüşecek mi? Görüşecekler. Henüz oradaki görüşmelerin içeriğini tam olarak bilmiyoruz ama SDG kaynaklarının açıklamasına göre görüşmeler henüz devam ediyor, sürüyor. Görüşmelerin devam etmesi ve sürmesi önemlidir. Umarım bu görüşmeler başta Kürtlerin, Alevilerin, Dürzîlerin Suriye’de temel haklarına kavuştukları bir zemine de yardımcı olur. Şimdi bu açıklama Kuzeydoğu Suriye’nin çözüm iradesini, yapıcı duruşunu bir kez daha ortaya koymuştur. İşte bu sorumluluk dilidir. İşte bu çözüm dilidir. İşte bu siyaset dilidir. SDG’nin ve General Mazlum Kobani’nin yaptığı budur. Bizim beklentimiz de şudur: Suriye geçiş hükümeti, Kürtlerin bu yapıcı ve pozitif tutumuna denk düşen bir pozisyonda olmalıdır. Şimdi sıra Şam’dadır. Bu yapıcı adımlara, bu yapıcı girişimlere artık Şam da yapıcı yanıtlar vermelidir.

    Türkiye, Kuzeydoğu Suriye Yönetimi ile doğrudan siyasi temaslarda bulunmalıdır. Geçici Şam hükümeti ile görüşüyorlar. Bugün buradan bu talebimizi bir kez daha yeniliyoruz. Türkiye yönetimi siyasi olarak Kuzeydoğu Suriye Özerk yapısıyla da görüşmelidir. Sadece bununla kalmamalıdır. Nusaybin sınır kapısını da açarak tarihsel bir adım atabilir. Bu Türkiye’ye olan güveni de pekiştirir. Sadece Türkiye değil, komşu ülkeler ve bölgesel aktörlerde Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi ile Şam arasında müzakerelerde yapıcı bir rol oynamalıdır. Yapıcı bir rol oynamalarını bekliyoruz.

    Türkiye’de demokratik çözüm mümkün. Suriye’de eşit haklar mümkün. Gazze’de kalıcı barış mümkün. Ekonomide adil paylaşım mümkündür. Fakat bugüne kadar bize hep imkansızlık masalları anlattılar. Biz bu imkansızlık masallarına inanmayacağız. Bu mümkün olanları sokakta mücadele ederek, emekçi ile ezilenle beraber dayanışarak değiştireceğiz. Yeni dönem için her zamankinden daha fazla umutluyuz. Umudu olmayan mücadele etmesin. Bizi bugüne getiren umuttur. Hazırız. Bütün yapımız ile hazırlanıyoruz. Halklar hazır. Sokak hazır. Bu tarihi kapıdan hep birlikte demokratik cumhuriyete adım atacağımız günler uzak değil. Barış mümkündür. Yeter ki irade, cesaret ve samimiyet olsun.  Yolumuza kararlılıkla ve hep birlikte devam edeceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Bakırhan: Barışta ısrarcı olacağız-VİDEO

    Bakırhan: Barışta ısrarcı olacağız-VİDEO

    PİRHA-Ankara’da sivil toplum örgütleriyle bir araya gelen Tuncer Bakırhan, barış sürecinde herkesin sorumluluk alması gerektiğini belirterek, “Gençlerimize yapacağımız en büyük yatırımdır barış. Barışta ısrarcı olacağız” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları kapsamında Ankara’da sivil toplum örgütleriyle bir araya geldi.

    “HEPİMİZİN SORUMLULUKLAR ALMASI GEREKİYOR”

    DEM Parti Ankara İl Eş Başkanı Fatin Kanat, “Önemli adımlar atılmasına ve toplumunda yer bulmasına rağmen süreç yavaş ilerliyor. Savaş halinin bedeli çok ağır oldu. Hepimizin sorumluluklar alması gerekiyor” dedi.

    “DÜNYA SİYASETİ YENİ BİR EŞİKTE”

    Buluşmada konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni şu cümlelerle değerlendirdi:

    “Omuz omuza, birlikte, Kürt meselesinin demokratik çözümüne nasıl ulaşabileceğimizi konuşacağız. Gitmediğimiz yer çok az. Bu mesele için köylere gittik, köylülerle bir araya geldik. Büyük dersler aldık. Süreç öyle bir süreçtir ki sadece siyasi partilerle, Meclis’te oluşturulacak komisyon ile yürütülecek bir süreç değildir. Bu sadece Kürt sorunun konuşulacağı bir süreç değildir. Henüz dilleri değişmedi. Barış ve Demokratik Toplum çağrısına uygun bir dil kullanılmıyor. Kaygılar, eleştirileri birlikte tartışalım.

    Dünya siyaseti yeni bir eşikte. Yeni ve ciddi bir düzen tartışması var. Süreçte bizde bir yol aramaya çalışıyoruz hep birlikte. Bizim durduğuz yer demokrasi, adalet mücadelesidir. Dönem bize bunu emrediyor. Dönemi okuyamayanlar tasviye oluyor. Dönemi hassas okumamız gerekiyor. Orta Doğu’da yeni bir düzen kuruluyor bunu okuyamayan kaybeder. Sayın Öcalan’ın dönemi iyi okuyan biri olduğunu hepimiz biliyoruz. Dünya’daki bütün gelişmelere ilişkin bir konum alması aynı zamanda bir dönem okumalıdır. Dünyada sol, sosyalist zeminlerin hepsi bir yol arıyor. Savaş her yerde, adaletsizlik her yerde. En büyük sorumluluk bizlere devrimcilere, emekçilere, ezilenlere düşüyor. Dışımızdaki gelişmeler soframızı, sokagimizi etkiliyorsa gelişmelere karşı bir yol bulmamız gerekiyor. Yeni yolu Birlikte bulacağız. Bölgede büyük sorunlar var, bölgede henüz ne olacağı belli değil. Örgütlü olmak, izlemek gerekiyor. Türkiye bir kesişme noktasıdır. Türkiye yaşanacaklar, Suriye’yi de etkileyecektir. Sayın Öcalan Türk- Kürt tarihsel ilişkilerine bir gönderme yapıyordu. Yüz yıl öncesi tamda burada Ankara’da aslında çok şey söylenmişti. Çok şeye çözüm bulan bir çerçeve ortaya çıkmıştı. Kürtler ve Türkler orada kurucu unsur olarak belirtilmişti. Cumhuriyet kurulurken hep birlikte mücadele edilmişti. Kurucu hafızayı tekrar hatırlatmak gerekiyor. Kürtlerin barış aramasında. Daha hakkı bir şey olamaz. Gençlerimize yapacağımız en büyük yatırımdır barış. Barışta ısrarcı olacağız.”

    “EN BÜYÜK UTANÇ BARIŞA KARŞI OLMAKTADIR”

    Barış karşıtı olan muhaliflerin varlığına da vurgu yapan Bakırhan, “Dünyada en utanç verici bir şey ne derseniz, barışa karşı olmak derim. Barış sadece Kürtlerin işidir diye bir algı var. Önce bu yaklaşımın değişmesi lazım. Bu sürece zeval getirmeyecek bir dil kullanmak için çaba harcıyoruz. Biz hep ‘barış’ diyoruz onlar ‘terörsüz Türkiye’ diyorlar. Sizlerde bunu eleştiriceksiniz. Barışın dili bir güvenlik bildirimi değildir. Dilimizde buna uygun olmalıdır” dedi.

    “KOMİSYON TARİHİ BİR FIRSATTIR”

    Tuncer Bakırhan, Meclis’te oluşturulacak komisyona ilişkin, “Komisyon tarihi bir fırsattır. Komisyon geçmişin yaralarını sarmak zorundadır. Barış sadece vicdani bir talep değil ekmek ve su kadar ekonomik bir taleptir. Savaş ve çatısmadan dolayı insanlar geçinemiyor. Ciddi bir yoksulluk var. Yoksulluğun, demokrasizliğin nedeni çalışmalardır. Tek yapmamız gereken şey barışı sahiplenmektir. Barışı sağlarsak ekonomi düzelir, barışı sağlarsak demokrasi gelir, kadınlar öldürülmez, katliamlar ile yüzleşilir. Birçok meselenin anahtarı barıştır. Sivil toplum yoksa barış yarım kalır. Bir komisyona sıkıştırılacak bir mesele değildir. Sivil toplum izleyici değil, temel yürütücülerinden olmalıdır. Size büyük görevler düşüyor. Sivil toplum sessiz kalırsa barış olmaz.”

    Buluşma basına kapalı olarak devam etti.

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Yeni bir sözleşme ve kardeşlik hukuku geleceğimizin anahtarlarıdır, toplumsal bir taahhüttür’-VİDEO

    ‘Yeni bir sözleşme ve kardeşlik hukuku geleceğimizin anahtarlarıdır, toplumsal bir taahhüttür’-VİDEO

    PİRHA- Barış süreci karşıtlarına, “İkballeriniz için barışı umudunu baltalamayın. Bu topraklara artık korku ve paronaya ekmeyi bırakın lütfen” diye seslenen DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Yeni bir sözleşme ve kardeşlik hukuku aynı zamanda bizim geleceğimizin anahtarlarıdır. Bu sözleşme, basit bir belge değil, toplumsal bir taahhüttür” dedi. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Parti Meclisi (PM) üyeleri, güncel gelişmeleri değerlendirmek üzere toplandı.

    Partinin genel merkezinde yapılan toplantıya, Eş Genel Başkanlar Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları başkanlık ediyor. Bakırhan, toplantı öncesi açıklamalarda bulundu.

    “ORTADOĞU SAVAŞLA DİZAYN EDİLİYOR”

    Ortadoğu’daki gelişmelere dikkati çeken Bakırhan, bölgede “yakıcı” gelişmelerin yaşandığını söyledi. Bakırhan, “Yeni bir dünya, yeni bir Ortadoğu kuruluyor. 2025’in ortasına yaklaşırken; hem küresel siyaset hem Ortadoğu kendine yeni rota arıyor. Ukrayna savaştan yanıyor; Gazze, İsrail saldırılarıyla kanıyor. Irak belirsiz, Suriye paramparça. Yine İsrail saldırıları ve güvenlik politikalarıyla birlikte çoklu gerilimler ortasında İran’ın olduğu bir Ortadoğu’da yaşıyoruz. Hepimizi ilgilendiren çok büyük olaylar ve gelişmeler yaşanıyor. Ortadoğu, Körfez ülkelerinin öncülüğünde savaşla dizayn ediliyor” dedi.

    “YA KRİZ VE KAOS DEVAM EDECEK, YADA TÜRKİYE BARIŞINI SAĞLAYACAĞIZ”

    Bakırhan, konuşmasının devamında şunları kaydetti:

    “Eski ittifaklar birer birer çöküyor, yeni ittifaklar kuruluyor. Yeni diplomasi ve yeni güvenlik arayışları devam ediyor. Bu yeni dönemin tabi ki merkezinde enerji koridorları ve güç dengeleri var. Ortadoğu’da dönüşmeyen artık ayakta kalmayacak gibi bir tablo var. Katı olan her şey de buharlaşacak gibi duruyor. Bu gerçekliği iyi görmek gerekiyor. PKK’nin tarihi dönüşüm kararı, aslında bu küresel rüzgarı okumanın bir ürünüdür. Hem Türkiye, hem Ortadoğu, hem de dünyada yaşanan jeopolitik fırtınalarda kendisine yeni bir yol yeni bir rota çizmeye çalışıyor. Tam bu noktada önümüzde iki yol var; ya kriz- kaos devam edecek ya da selamet yolu içerisinde Türkiye barışını sağlayarak doğru bir rotada yol alacağız. İşte tam da böylesi bir kritik eşikte bulunuyoruz.

    22 Ekim’de Sayın Bahçeli’nin çıkışı, 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın yapmış olduğu tarihi çağrı, Sayın Erdoğan’ın ortaya koyduğu irade, yine PKK’nin 12 Mayıs’ta ilan ettiği kongre kararları çok önemlidir. Bu adımlar yarım asırlık düğümü çözdü. Pusulayı savaştan barışa çevirdi. Artık felaket değil selamet yolunu seçtik. Çok fazla zaman kaybetmeden barışı menzile ulaştırmak gibi her birimizin büyük sorumluluğu var.

    Bu menzile her geç varış aynı zamanda bir o kadar can ve mal kaybı riskini devam ettiriyor. Tarihsel bir seçimle karşı karşıyayız. Ya Kürt ve Türk ilişkilerini demokratik temelde yeniden kuracağız ya da Ortadoğu’nun felaket senaryosu içinde biz de tükenip gideceğiz.”

    BİR PAZARLIK SÜRECİ DEĞİL, VAROLUŞ MESELESİDİR

    22 Ekim’de başlayan, 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın çağrısı ile zirveye ulaşan süreçle selamet yolunun kapısı açıldı. Bu kapıdan geçebilirsek Ortadoğu ve bölgede rahat bir nefes alacaktır. Diyarbakır’dan Edirne’ye, Batman’dan İzmir’e kadar uzanan bu topraklarda ortak bir geleceği inşa etme fırsatı ortaya çıktı. Eğer bu ortak geleceği inşa etme fırsatını değerlendirebilirsek sadece Türkiye değil, Ortadoğu ve dünyaya büyük bir demokratik model yaratmış olacağız. Bugün bazıları Barış ve Demokratik Toplum sürecini bir pazarlık sanıyor. Oysa bu bir pazarlık değil, bir varoluş meselesidir.

    “İKBALLERİNİZ İÇİN BARIŞI BALTALAMAYIN, KORKUYU EKMEYİ BIRAKIN”

    Bu ciddiyetle anlamak, algılamak ve buna uygun davranılması gerektiğinin özellikle altını çiziyorum. Küresel ve bölgesel dinamiklerin tamamen değiştiği bir dönemde, sadece Kürt meselesini çözmüyoruz. Türkiye ve bölgeyi gelecek yüzyıla hazırlıyoruz. Biz böyle büyük düşünürken, bazıları yine küçük hesaplar peşinde koşmaya devam ediyor. Süreç karşıtlarına bir kez daha sesleniyorum; ikballeriniz için barışı umudunu baltalamayın. Bu topraklara artık korku ve paronaya ekmeyi bırakın lütfen. Ayrıştırma politikalarının hasadı Kars’tan Edirne’ye kadar yalnızca ve yalnızca acı ve gözyaşı getirir. Birlikte yaşamayı öğrenemezsek, birlikte bir felaketin içerisine sürüklenebiliriz. Bakın Sayın Öcalan son yaptığı görüşmelerde buna benzer çok önemli bir belirlemede bulunmuştu. Sayın Öcalan aynı zamanda çok kritik bir çağrı da yapıyor. Sayın Öcalan şöyle söylüyor; ‘Kürtlerin en insani hakları tartışıldığında, olumlu bir hava estiğinde kıyamet koparanlar var. Bunlar ortak yaşamın önündeki en büyük engellerdir’ diyor. Biz de katılıyoruz. 86 milyon insanımızın dikkatini de bu noktaya çekmek istiyorum.

    “SÜRECİN YASLANDIĞI TEK TEMEL VAR, ODA DEMOKRASİDİR”

    Değerli arkadaşlar 12 Mayıs’ta PKK’nin açıkladığı karar var. Sadece bir örgütün değil, bir coğrafyanın kaderini değiştirecek tarihi önemdedir. Bu karar ‘silahlar sussun, siyaset konuşsun’ çağrısıdır. Ne güzel. Yıllarca ‘silahlar sussun, siyaset konuşsun’ diyorduk. Bugün bu umuda daha yakın bir noktada duruyoruz. Bu karar karşısında büyük bir heyecan duymamız gerekiyor. Barışa sonsuz destek vermemiz gerekiyor. Bu karar Kürt-Türk ilişkilerini ortak vatan perspektifiyle yeniden düzenlenmesi ve barışçıl bir çözüm arayışıdır aynı zamanda. Şayet bu kararlara gerçekçi yaklaşılır, fırsat doğru değerlendirilirse artık hepimiz için için yeni bir Türkiye, yeni bir siyaset ve yeni bir yaşamın da kapıları açılmış olacak.

    Yeni sürecin yaslandığı tek temel var o da demokrasidir. Demokratik bir toplumda silahlara yer yoktur. Silahlar konuşuyorsa demokrasi susar. Demokrasi konuşursa da silahlar susar. Bu gerçekliği en çok yaşayan ülkelerden birisi biziz. Barış demokrasiyi büyütür, demokrasi de Türk-Kürt kardeşliğinin en önemli birlikte yaşama teminatı olur.

    “YENİ BİR SÖZLEŞME TOPLUMSAL TAAHHÜTTÜR”

    Sayın Öcalan’ın yine son mesajında yeni bir sözleşme ve kardeşlik hukuku belirlemeleri vardı. Bunlar aynı zamanda bizim geleceğimizin anahtarlarıdır. Bu sözleşme, basit bir belge değil, toplumsal bir taahhüttür. Türkiye’nin demokratik geleceği ancak böyle bir toplumsal sözleşme ile mümkündür. Sayın Öcalan, geleneksel kardeşlik kavramını hep yetersiz buldu. Sık sık kullandığımız ama gereğini yapmadığımız bir kavramdı. Daha güvenceli ve eşitlikçi bir sözleşme biçimini savundu. ‘Biri değersiz olmaz’ derken aslında ortak kaderimize işaret ediyordu. Öcalan’ın bahsettiği kardeşlik, eşitlik hukukudur. Demokratik ve ortak yaşamın teminatıdır.

    Bu yeni sözleşmenin mutfağı tabii ki Meclis’tir. Biz de bunu defalarca söyledik. Aslında bugüne kadar görüştüğümüz siyasi parti ve toplumsal kesimler de aynı şeyi söylediler. Kardeşlik hukukunun adresi Meclis’tir. Barış ve demokratik dönüşüm ancak Meclis çatısı altında gerçek anlamını bulur.

    MECLİS SÜRECİN GÜVENCESİDİR

    Meclis aynı zamanda sürecin denetleyicisi ve şeffaflığın da güvencesidir. 2013-15 yıllarındaki süreci hatırlarsınız; en büyük eksiklerden biri ve belki özeleştiri vereceğimiz noktalardan biri 2013 ve 2015 yıllarında Meclis yeterince sürece dahil edilmedi. Şimdi bu eksikliği tekrarlamayalım. Sayın Bahçeli’nin Meclis’te komisyon kurulması önerisi önemlidir. Biz de bu çerçevede siyasi partilerle bir görüşme trafiği içerisindeyiz. Sizlerin de olduğu bu salonda kurullarımızı da toplayacağız.

    SİYASİ PARTİLERDEN DESTEK

    Herkes Meclis’in tarihi rolüne inanıyor. Ziyaret ettiğimiz siyasi partilerin tamamı Meclis zeminini işaret ediyor. Öyleyse; herkes çözüm önerilerini de artık sunmalıdır. Mevcut gidişatı sadece eleştirmek yetmiyor, yerine herkes kendi önerilerini de koymalı ve kamuoyu ile paylaşmalıdır. Kamuoyu bu tarihsel önemli süreçte kimin ne düşündüğünü bilmelidir. Artık vakit kaybetmeye lüksümüz yok. Ayrıntılarda boğulma, ayrıntıları tartışma, gerçekleri ters yüz etme noktasında değiliz. Bu süreçte dilde, davranışta ve bakışta bir samimiyet şarttır. Hepimiz sürece katkı sunacak bir dil kullanmalıyız, Biz öyle yapmaya çalışıyoruz. Dünya denklemi ve Ortadoğu dinamikleri bu süreçle değişecek. Herkes bu süreci dikkatle izliyor. Pusuda bekleyen karanlık odaklar yok değil, provokasyonlara da dikkat etmemiz gerekiyor. Karanlık odaklara, sürece düşmanlarına, ikballeri uğruna bu süreç karşısında duranlara artık Türkiye toplumu geçit vermemelidir.

    KÖPRÜLERİ KURMAK GÖREVİMİZ

    27 Şubat çağrısı ve  PKK’nin 12 dönem kararları yeni bir dönemin kapısını açtı. Bu yeni dönemde siyasetin en fazla da bizim PM üyelerimizin omuzlarına büyük bir yük düştü. Büyük sorumluluk düştü ve yükümüz ağırlaştı. Her PM üyemizi büyük bir sorunluluk bilinciyle çalışmalı. İllerimizde sadece genel merkezden gelen planlamaları beklemeden örgütlenme çalışmalarımızı yoğunlaştırmalıyız. Bu süreci anlatmalı ve  kavratmalıyız. Bu sürecin her yere ulaşması için de büyük bir çaba içerisinde olmalıyız. Bu süreçte demokratik toplum ve barış çalışması sadece bize yakın ya da örgütlü olduğumuz kentlerde ve tabanımıza götürmek değil, toplumun her kesimine, Türkiye’nin her iline ve  ilçesine elimizden geldiğince her rengine ve mozaiğine götürme gibi bir sorumluluğumuz var. Kaygıları gidermek PM’mizin, kurullarımızın işidir. Toplumu ikna etmek, bizim en temel vazifemizdir. Köprüleri kurmak da bizim temel sorumluluğumuzdur. Bunun için doğru bir dile kapsayıcı bir örgütlenme tarzına ihtiyacımız var.

    SÜRECİN BAŞARI ÖRGÜTLEME BECERİMİZE BAĞLIDIR

    Yeni bir dönem ve siyaset derken aslında biraz burayı işaret ediyoruz. Polemik değil, paylaşım dili kullanmalıyız. Dışlama değil, içerme dili ile hareket etmeliyiz. Kutuplaştırma değil, kucaklama dilini kullanacağımız yeni bir döneme girdik. Barışın kazanımlarını, demokratik bir toplumu Kars’tan Edirne’ye kadar 86 milyon tarafından nasıl anlaşılması gerektiğini çok iyi izah etmemiz gerekiyor. Ortak geleceğimizin nasıl şekilleneceğini de sade ve samimi bir şekilde toplumla paylaşmak gibi bir görevimiz olduğunu belirtmek istiyorum.

    Unutmayalım, sürecin başarısı bizim örgütleme becerimize, toplumu ikna etme gücümüze bağlıdır. Eğer iyi örgütleyebilirsek, toplumu ikna edebilirsek sürecin en önemli engellerinden birisini kendimiz aşmış olacağız. Her kapıyı çalan elimiz ve her kalbi kazanan sözümüz; barışın, kardeşliğin örgütleyicisi olacaktır.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan: Siyasetin iradesi, gençlerin inancı, kadınların gücüyle barışı sağlayacağız-VİDEO

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan: Siyasetin iradesi, gençlerin inancı, kadınların gücüyle barışı sağlayacağız-VİDEO

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin Meclis’teki Grup Toplantısında yaptığı konuşmada, “12 Mayısta PKK’nin yeni bir dönemin kapısını aralayan kongre kararları ise eşit ve demokratik geleceği müjdeliyor. Emin olun zor ve zahmetli bir yolda olduğumuzun farkındayız. Siyasetin iradesi,  gençlerin inancı, kadınların gücü ve hepimizin duasıyla birlikte bir gün bu topraklarda barışı sağlayacağız” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Meclis’te partisinin grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 15 Mayıs Kürt Dil Bayramını kutlayarak konuşmasına Kürtçe başlayan Bakırhan, “Kürt Dil Bayramı kutlu olsun. Dilimiz her şeyimizdir. Her halk kendi dilini öğrenmeli. Anadilde eğitim haktır” dedi.  Bakırhan ayrıca Soma Katliamı’nın yıl dönümü dolayısı ile katliamda yaşamını yitirenleri anarak, katliamın takipçisi olmaya devam edeceklerini kaydetti.

    Çok önemli bir sürecin içerisinde olduklarını, yıllardır umutla bekledikleri bir sürecin kapısının aralandığını kaydeden Bakırhan, şunları ifade etti:

    “Toplum yıllardır bugünlerin hayallerini kuruyordu. Barışın, çözümün tartışıldığı günlere büyük bir özlemi vardı. O günlerin kapısı aralandı. Şimdiden hepimize, Türkiye halklarına hayırlı olsun. Umarım barışla, eşit yurttaşlıkla bunu taçlandırır, 86 milyon Türkiye’de yaşayan yurttaşımıza armağan ederiz. 86 milyon insanın yüreği gerçekten barış için atıyor. Yapılan açıklamalardan sonra yapmış olduğumuz seyahat, gezi, toplantı, mitingi ve buluşmalarda Türkiye toplumunun barışa susadığını hep birlikte şahit olduk. Bunu en iyi Konyalı arkadaşlarımız biliyor. Acılarla yoğrulmuş bir tarih yaşadık hep birlikte.

    On yıllardır insanlar umudunu tüketmedi, bütün baskı politikalarına rağmen umudunu büyüttü. Milyonların bugünleri beklediği bir süreç içinde yaşıyoruz.

    Kürt şair Pîremêrd aynen şöyle diyor: ‘Diyorlar ki bir yıl 12 aydır ama bir de bana sorun; ben öyle aylar gördüm ki 14 yıla bedel’ Biz Kürtler de bu geçmiş acılı 40 yıl içinde öyle günler yaşadık ki emin olun, o zulüm, acı, baskı altındaki her gün neredeyse bir yıl gibiydi. Umarım, inşallah biz de günleri gün olarak yaşar, o günleri acısız, kavgasız, savaşsız, çatışmasız bir şekilde yaşayacağımız günlere hep birlikte kavuşuruz. Barış ve çözüm beklediğimiz her gün neredeyse bir yıl kadardı. Burada oturan birçok arkadaşımız eminim her günün bir yıl olduğu süreçleri birlikte yaşadılar. Allah bir daha kimseye göstermesin.

    Değerli arkadaşlar, 5-7 Mayıs 2025 tarihinde PKK’nin yaptığı kongre ve ardından 12 Mayıs’ta açıklanan kararlar, demokratik çözüm için bir şans, barış için çok önemli bir fırsat ortaya çıkarmıştır. 12 Mayıs, Türkiye’de artık bir takvim yaprağı değil, geçmişin büyük yüklerini hafifletmenin başlangıç günü olarak tarihe geçecektir. Geldiğimiz noktada mücadele eden arkadaşlarımızın, bedel ödeyen sizlerin, bugün aramızda olmayan, yaşamını kaybeden canlarımızın, yol arkadaşlarımızın, en önemlisi de anne babalarımızın duası vardı. Onların sayesinde bugünlere geldik. Barış ve demokrasi mücadelesinde yitirdiğimiz her bir canımızı bir kez daha minnet ve saygıyla anıyor, onların anıları önünde saygıyla eğiliyor, bu güzel alkış tutan tertemiz yüreklerle birlikte onların barış, demokrasi ve özgürlük bayrağını kesinlikle yerine taşıyacağımızın sözünü bir kez daha

    Dün, Türkiye’de Ortadoğu’nun tarihi günlerinden biri yaşandı. 27 Şubat’tan 12 Mayıs’a uzanan bu kısa ama tarihi süreç, bir dönemin kapanışını ve yeni bir dönemin açılışını ilan etti. Sayın Öcalan’ın öncülüğünde yaşanan dönüşüm, hem Kürt siyasal tarihi hem de Türkiye tarihi açısından belki de en sarsıcı olaylardan biridir.

    Şimdi, büyük bedellerle yürütülen mücadele yerini artık meselenin çözümüne ve demokratik bir toplumun inşasına bırakıyor. Bu karar; Kürt-Türk ilişkilerinde demokratik bir zemini kurma, ortak bir vatan fikrini büyütme ve barışçıl bir çözümü geliştirme çağrısıdır aynı zamanda. Bu çağrı yalnızca Kürtlere değil, Türkiye toplumuna ve uluslararası kamuoyuna da verilmiş çok önemli bir mesajdır.

    Evet, bu çağrıların ve kongrelerin ardından, özellikle bu süreçte 86 milyondan beklenen yani bizden beklenen şey; haklarımıza ve geleceğimize en güçlü şekilde sahip çıkmamız, sözümüzü büyütmemiz ve demokratik siyaseti dönüştüren bir irade ortaya koymamızdır.

    Siyasetin görevi ise apaçık ortadadır. Barış sürecini kalıcı kılmak, hukuki ve siyasi düzenlemeleri yapmak, siyasete düşen büyük bir sorumluluktur. Uluslararası kamuoyuna düşen de bu süreçte gerçek anlamda destek olmak ve omuz vermektir. Başta Meclis olmak üzere siyasi partiler, sivil toplum, demokratik kitle örgütleri, aydınlar, yazarlar ve sanatçılar bu sürecin gerçek sahipleridir. Bu sürecin başarıya ulaşmasında ellerinden geleni yapacaklarına kuşkumuz yoktur.

    Dün Sayın Devlet Bahçeli, yaptığı açıklamada barış havasının kalıcı ve gerçekçi olması gerektiğini, siyasi ve hukuki adımlarla siyasetin güçlendirilmesi gerektiğini belirtmiş, bu belirlemeyi çok değerli buluyoruz ve bu yapıcı yaklaşımı yürekten destekliyoruz. Yine aynı şekilde, Sayın Özgür Özel’in ‘Kalıcı toplumsal barışın olması, atılacak adımların samimiyeti ve hukukiliğine bağlıdır’ tespiti de son derece kıymetli ve değerlidir. Tam da bu açıklamalardan sonra, bu vesileyle insani, somut ve güven artırıcı bazı düzenlemelerin bayram sonrasına bırakılmadan yapılması Türkiye’nin önünü açacaktır. Kurban Bayramı çifte bayram haline getirilecektir. Bu konuda da yürütme erkinin üzerine düşen görev ve sorumluluğu yerine getirmesini beklediğimizi belirtmek istiyorum.

    Türkiye’nin kaderini değiştirecek olan bu karar, neden önemlidir, kısaca anlatmaya çalışacağım. Düşünün, hep beraber bir köydeyiz. Hepimizin yaşam bulacağı, beklenen suyla dolu bir kuyu var. Bu kuyu için yıllardır didişip kavga ediyoruz. Kavga ettiğimiz için o kuyunun suyundan hiçbirimiz yararlanamıyoruz, kavga ettiğimiz için kuyunun suyu kuruyor. Şimdi bir noktaya geldik. Bir karar vermemiz lazım; ya kuyunun suyu kuruyacak, ya da el ele tutuşarak, omuz omuza o kuyunun suyunu yeniden ortaya çıkaracak, çevremizi yeniden güçlendirecek ve yeşertecek bir pratik içinde olacağız. Su da, kuyu da hepimizin kaderidir. İşte bugün biz de o kuyunun başındaki Türkiye’yiz.

    Hepimiz susuzluktan kavrulan topraklarımızla yanan yüreklerimizle o kuyunun başında birbirimize bakıyoruz. Bu kuruyan suyu canlandırmak, yeniden yaşam kuyuları açmak için tarihi günlerden geçiyoruz. 22 Ekim’de Sayın Bahçeli’nin cesur çıkışı, 27 Sayın Öcalan’ın tarihi çağrısı, 10 Nisan’da Sayın Erdoğan’ın süreci sahiplenmesi ve gösterdiği kararlılık, barış limanına ulaştırmanın rehberi olmuştur. 12 Mayısta PKK’nin yeni bir dönemin kapısını aralayan kongre kararları ise eşit ve demokratik geleceği müjdeliyor. Emin olun zor ve zahmetli bir yolda olduğumuzun farkındayız. Siyasetin iradesi,  gençlerin inancı, kadınların gücü ve hepimizin duasıyla birlikte bir gün bu topraklarda barışı sağlayacağız.

    Kederi yüzyıllardır birlikte yaşadık. Şimdi ortak kaderi ve kardeşliği büyütme ve çoğaltma vaktidir. Mezopotamya’nın bereketli ovalarından, Karadeniz’in yemyeşil yaylalarına, Ege’nin zeytin kokan kıyılarından Zagros’un karlı zirvelerine kadar aynı gökyüzünün mavisini birlikte paylaştık. Aynı toprağın kokusunu ciğerlerimize çekiyoruz. Sahiplenmemiz gerekiyor. Artık ölümden değil, yaşamdan çatışmadan ve şiddetten değil barıştan yana olma zamanıdır. Olmayanları da artık sizin vicdanlarınıza emanet ediyorum. Niye olmadıklarını da anlamak zor. Bir silah ve çatışma son buluyor. Güvenli limanlarında rahatsız olan bir küçük azınlığı da görüyoruz. Kanla beslenen. Silahla beslenen. Gençlerimizin yitirdikleri yaşamdan beslenen bu insanlara da Allah akıl fikir versin. İnşallah bu süreç ilerledikçe onlar da yanlış yaptıklarını göreceklerdir.

    Değerli arkadaşlar, artık Afyon’un Çobanözü köyüne, Trabzon’un Barışlı köyüne, Cizre’nin Hebler köyüne, Muş’un Betuli köyüne gençlerin cenazesi gitmesin. Artık geçmişte taşıdığımız yükler, geleceğimizin üzerimize karabasan gibi çökmesin. Çabamız sözde kalmasın. Bakın, bunu bir Kürt atasözü çok iyi özetliyor: Gotin rehet e, lê çêkirin zehmet e. Werin em bi hev re çêkin aştiyê pêk bînin (Söylemek kolaydır ancak yapmak zordur. Gelin birlikte barışı sağlayalım) Ben de diyorum ki, evet şimdiye kadar güzel sözler söylendi ve söylenmeye devam ediyor. Ama biraz önce söylediğim Kürt atasözündeki gibi, evet yapmak biraz zahmetli ve zordur. Gelin, birlikte bu zahmetli ve zor süreci dayanışarak barış sürecine ulaştıralım.

    Bakın, Mandela da büyük acılar çekti. 27 yıl, halkını ve kimliğini savunduğu için cezaevinde kaldı. Ve cezaevinde büyük işkenceler gördü. 27 yıl sonra özgürleşen Mandela, bir gün bir lokantada otururken karşısında oturan bir vatandaşa bakıyor ve cezaevinde kendisine işkence yapan gardiyan olduğunu anlıyor. Mandela’nın ona baktığını ve onu tanıdığını anlayan gardiyan panikler. Mandela, masasından kalkar, gardiyanın masasına gider. Gardiyanın paniklediğini görünce de ‘Korkma, ben bu masaya geçmişin yüküyle gelmedim. Onları bir tarafta bırakarak geldim’ der. Yani Mandela, acılı tarihin tekerrür etmemesini istiyor. Yeni bir dönemden bahsediyor. Bugün de yol arkadaşımız, bilge insanımız Ahmet Türk aramızda oturuyor. O da geçmişte Diyarbakır Zindanı’nda yaşamış olduğu işkenceleri bize anlatıyordu. Emin olun, tahmin edemeyeceğiniz büyük işkenceler yaşayan bir arkadaşımızdır. Ama kendisiyle birlikte 30 yıldır siyaset yapıyoruz. Bir gün kin ve nefret duymadı. O geçmişte yaşadığı acıları bir tarafta bırakarak sürekli barış dedi, demokrasi dedi, çözüm dedi. İşte bu kıymetli, bu değerli duruşu desteklemek ve savunmak gerekiyor.

    Bizler elbette geçmişi unutmayacağız, geçmişle yüzleşeceğiz. Ama geçmişe takılmadan da demokratik, eşitlikçi, barışçıl bir Türkiye’yi inşa etmeye çalışacağız. Yeter ki cesur ve kararlı olalım. Yeter ki siyasi ikballerimizi, o kandan ve ranttan beslenen anlayışları barışın önüne koymayalım. Alevilerin semahında, Sünnilerin duasında, Türklerin türküsünde, Kürtlerin dengbêji kilamında, Ermenilerin ağıdında, Çerkeslerin dansında, Lazların horonunda gelin hep birlikte barışı bulalım. Bu bahsettiğim şeylerde barış o kadar güzel kendini gösteriyor ki, yeter ki gönlümüz görsün. Bakın, önemli bir Kürt deyişidir: “Diyor kapına bir fırsat gelmişse, onu ertelemek haramdır.” Bugün de barışı ertelemek haramdır. Barış helaldir, çünkü bu topraklara barış yakışıyor.

    Bütün bu temennileri gerçeğe dönüştürecek barışın ve çözümün adresi Meclis’tir. Sayın Öcalan da Meclis’i işaret etti. PKK’de yaptığı kongrenin sonuç bildirgesinde Meclisi işaret etti. Biz de diyoruz ki egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözü artık gerçeğe dönüşsün. Meclis milletin barış çağrısına kulak versin, bunun kurucu gücü olsun. Başta Meclis olmak üzere herkesin sorumluluk üstlenme zamanıdır. Görevlerini yerine getirme zamanıdır. Bu tarihi süreçten artık kimsenin kaçarı yoktur.

    Silahlar susuyorsa demokratik siyaset konuşmalıdır.  Silahlar susuyorsa demokratik siyasetin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Demokratik siyaset ve çözüm hepimize güçlendirecek ve zenginleştirecektir.  Devleti, artık denetleyen, kontrol eden, cezalandıran karakterinden çıkararak; devletin, düzenleyen, adaleti dağıtan, özgürlükleri koruyan bir karaktere kavuşturalım. Devleti ve cumhuriyeti demokrasiyle buluşturmak için yasal ve kurumsal zemini gelin birlikte inşa edelim.

    Orhun Abidelerinden bir bölümü uyarlayarak söylemek istiyorum. Orhun Abideleri’nde şöyle söylenir: ‘Barış, aç olanı tok etmek, az olanı çok etmek için büyük bir fırsattır.’ Bu tarihi sürecin gelişmesinde büyük sorumluluk üstlenen, en başta Sayın Öcalan’a, çözüm yolunda cesur bir duruş sergileyen Sayın Bahçeli’ye, bu iradeyi sahiplenen Sayın Erdoğan’a ve sürece ilk günden destek sunan Sayın Özel’e, Sayın Davutoğlu’na, Sayın Babacan’a, Sayın Arıkan’a ve tüm muhalefet partilerine de en içten şükranlarımızı ve teşekkürlerimizi sunuyoruz. Yine 13 yıldır bizimle birlikte gece demeden, gündüz demeden direnen, mücadele eden, bizimle birlikte cezaevine giren, işkence gören ama Kürt’ü terk etmeyen bileşen partilerimize, onların yöneticilerine, il ve ilçe örgütlerine, onlara gönül verenlere de büyük bir teşekkür etmek istiyorum.

    Sağ olsunlar. İttifak güçlerimize, meslek örgütlerine ve demokratik kitle örgütlerine de bu sürece sahip çıktıkları için teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Bu sürecin başarıya ulaşması 6 milyon yurttaşımızın barışı sahiplenmesiyle mümkün olacaktır. Barış kendiliğinden gelmeyecektir. Geleceğimizi bu günden şekillendirme sorumluluğu hepimizindir. İç barışını sağlamış güçlü bir Türkiye, Ortadoğu’da barışın, huzurun ve istikrarın rüzgarını estirir. Kimsenin şüphesi olmasın.  Ki Türkiye’nin iç barışı Ortadoğu’da istikrarın sigortasıdır, Türkiye’nin iç barışı Ortadoğu’nun barış havzası haline gelmesinin garantisidir.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • Bakırhan: Yeni bir başlangıcın eşiğindeyiz-VİDEO

    Bakırhan: Yeni bir başlangıcın eşiğindeyiz-VİDEO

    PİRHA – DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Meclis Grup Toplantısında yaptığı konuşmada “Türkiye ve Ortadoğu halklarının kaderini değiştirecek yeni bir başlangıcın eşiğindeyiz” dedi.

     

    Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Meclis grup toplantısında konuştu.

    Tuncer Bakırhan’ın öncelikli gündemi, belediyelere atanan kayyımlar oldu. Bakırhan, “Barışı nasıl sağlarız, barışa nasıl ulaşırız derken kayyım atamaya devam ediyorlar. Bu gaspçı ve inkarcı anlayış nereye kadar devam edecek? Kars en renkli kentlerden biridir. 10-12 inanç grubu bir arada yaşıyor. Kars’ta güzel bir söz var; ‘Ekmek yediğin sofraya bıçağını saplamayacaksın. Yoksa sana namert derler.’ Bu söz halkların birlikte yaşaması ve bahsettiğim o tarihsel ilişkilerden süzülerek gelen bir sözdür. Anadolu’ya ilk Kars’tan girdiler. O kapıları çalarak da girebilirlerdi ama kırarak girdiler. Bu kapıları kıran ve Kağızman’ın yerlisinin, Terekemesinin, Azerinin iradesini gasp eden anlayışı kınıyorum. Bu yol, yol değildir. İnsan biraz çekinir, sakınır. Bu yol değil, bu yoldan vazgeçin, kayyımları geri çekin.” diye konuştu.

    “YENİ BİR BAŞLANGICIN EŞİĞİNDEYİZ”

    Bakırhan, konuşmasının devamında şu konulara değindi:

    “Bir dönüm noktasındayız. Türkiye ve Ortadoğu halklarının kaderini değiştirecek yeni bir başlangıcın eşiğindeyiz. Hepimizin on yıllarını etkileyecek bir dönüm noktasındayız. Yüz yıl önce kurulan modern ulus devlet, kurtuluş ruhuna ters düştü. Devlet ile halk arasına derin bir uçurum oluştu. Halk kendi devletine yabancılaştı. Aidiyet duygusunu yitirdi. Halktan kaynaklı bir şey yok. Sistemin ötekileştiren, reddeden, inkarcı politikası yüzünden halk yabancılaştı. Devlet her fırsatta demokrasiden, haktan, hukuktan, özgürlüklerden kaçtı. Yüz yıldır tek tipleştirmeye çalıştı. Nasıl Kağızman’daki halkları tek tipleştiremediyse, bir türlü bunu başaramayacak. Türkiye halkları Kürtler başta olmak üzere yüz yıldır mücadelesiyle bu tektipleştirmeye, tek kimliğe sığmadı. Kendi rengi ve kimliğiyle var oldu.

    Bugün artık demokratik müreffeh bir Türkiye’de yeni bir asra yelken açabiliriz. Bunun koşulları var. Biraz samimi olsalar emin olun önümüzdeki günlerde bu dediğimiz konular Türkiye’nin temel gündemi olacak. Bu gülünç, kötücül aklın ortaya koyduğu pratikleri belki bugün buralarda tartışmayacağız. İnanın isimlerimiz, dillerimiz, bulunduğumuz odalar farklı olabilir, ama çektiğimiz acının yükü hepimiz için aynıdır. Döktüğümüz gözyaşlarının rengi aynıdır. Hakkari’deki Kürt genci toprağa düştüğünde annesinin döktüğü gözyaşı ile Edirneli genç toprağa düştüğünde annesinin döktüğü gözyaşlarını kim ayırabilir? İşte bütün renklerin içerisinde olduğu bir Türkiye’yi ilmek ilmek hep birlikte dokumak bizim elimizde. Biz buna varız, yıllardır bunun için mücadele ediyoruz. Sadece kendi renklerimizi nakşedelim demiyoruz. Birlikte nakşedelim. Ehmedê Xanî’yi de nakşedelim, Aşık Veysel’i de nakşedelim. Çobanoğlu’nu da Mahsuni’yi de nakşedelim. Ama onlar tek bir şeyi nakşetmeye çalışıyorlar onun da Türkiye’yi getirdiği noktayı hep birlikte yaşıyoruz. Birlikte yaşamak, birlikte kazanmak demektir. Birlikte yaşamaktan bu ülke gerçekten ne kaybetti, onu bilmiyorum. Ama bir şey kazanmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz.

    “HERKESİN GÖZÜ ABDULLAH ÖCALAN’DA”

    Herkesin gözü Sayın Öcalan’ın yapacağı çağrıya çevrilmiş durumda. Dünyanın dört bir yanından bize mesajlar, sorular geliyor, büyük bir merak ve heyecan var. Milyonlarca insan bu sefer çözüm olsun diye dua ediyor. Emin olun Türk, Kürt, Azeri, Terekeme fark etmiyor çünkü bu halk artık barış, adalet, özgürlük istiyor; kavga etmeden birlikte yaşamak istiyor. Basından da takip ettiniz İmralı heyetimiz yakın zamanda Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bir ziyaret gerçekleştirdi. Çok önemli temaslarda bulundu. Öte yandan Eş Genel Başkanımız Sayın Tülay Hatimoğulları, bir heyetle birlikte Avrupa’da diplomasi faaliyetleri yaptı. Sadece Çanakkale’den Ankara’ya kadar değil, Ortadoğu’dan Avrupa’ya, Avustralya kıtasına kadar barışın diplomasisini yürütüyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun bir Kürt, Türk, Alevi nerede yaşıyorsa onlara ulaşmaya çalışıyoruz. Barışı anlatmaya çalışıyoruz. Bu sürece desteklerini istiyoruz.

    Federe Kürdistan Bölgesi’nde Sayın Mesut Barzani, Sayın Bafıl Talabani, Sayın Kubat Talabani, Sayın Neçirvan Barzani, Sayın Mesrur Barzani ve YNK Başkanlık Divanlık Divanı üyesi Şehnaz İbrahim Ahmed ile çok önemli görüşmeler yaptı heyetimiz. Ulusal birlik adına tarihi adımlar atıldı. En önemlisi Kürt halkının önemli liderlerinden Sayın Mesut Barzani, yaptığımız görüşmede Sayın Öcalan’ın çözüm perspektifine güçlü bir destek sunduğunu açıkça ifade etti. Bu tarihi bir duruştur. Kürtler bir arada, birlikte. Bütün Kürt siyasetini ayrıştırma politikalarınıza rağmen Sayın Mesut Barzani ve Federe Kürdistan Bölgesi’ndeki bütün siyasetçiler, barıştan yana olduğunu ve Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu çözüm perspektifini desteklediklerini söylediler. Bu tarihi duruşa değer, kıymet verin.

    “HERKES BARIŞA ULAŞMAYA SABIRSIZLIKLA BEKLİYOR”

    Hewlêr’den Amed’e, Mardin’den Kobanî’ye ve Kirmanşah’a kadar bütün Kürtler ‘barışa hazırız’ diyor. Ne güzel bir tablo. Türkiye’nin dört bir yanında bütün halklar ‘barış olsun’ diyor. Herkes barışa ulaşmaya sabırsızlıkla bekliyor, sokak hazır, toplum hazır. Dünyanın dört bir yanında insanlar bu çözüme destek veriyor. Peki iktidar da barışa hazır mı? İktidar da barışa hazırsa halkların demokratik geleceğini birlikte inşa edebiliriz. Demokratik cumhuriyeti birlikte inşa edebiliriz. Kimse unutmasın, hukuk ve özgürlükten yoksun bir toprakta ne devlet ne de insanı mutlu olur. Yıllardır hukukun ve adaletin olmadığı bu ülkeden ne toprak ne taş ne ova ne ağaç ne de insan mutlu olmadı. Toprağın ve insanın mutluluğu demokrasiden geçiyor.

    Bugün Türkiye tarihine damgasını vuran iki önemli günün haftasındayız. 28 Şubat darbe girişimi ve 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı’nın yıl dönümünün olduğu haftanın içerisindeyiz. 28 Şubat hem demokrasinin kesintiye uğradığı darbe tarihini hem de Kürt sorununda barış umudunun yeşerdiği Dolmabahçe ruhunu hatırlatıyor. Sayın Erdoğan kongresinde ‘köküne küs ağaç yeşermez’ diyordu. Buyurun bu ülkeyi yeniden hep birlikte yeşertmek için önce tarihimizle yüzleşelim, barışalım. Ortak paydalarda buluşalım. Unutmayalım, tarih sadece geçmişin aynası değil, bugünün de aynasıdır. Kürt sorununun çözümü aynaya bakmaktan geçer, aynayı kırmaktan geçmez. Gelin bir de tarihin projeksiyonunu bu kez 104 yıl öncesine çevirelim. 1921 Anayasası’na bakalım. 1921 Anayasası’nın birçok eksiği var. Ama Türkiye tarihinde yerinden yönetimi esas alan tek anayasadır. Özellikle Kürtlerin ve diğer halkların, kimliklerin, dillerine ve yerel yönetimlerine saygı gösteren bir anlayış var. Rotamız demokrasi, rehberimiz barış olsun diyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • GÜNCELLENDİ- Bakırhan, Adıyaman’da konuştu: Olanaklar HTŞ liderine var Aleviye, Kürde yok -VİDEO

    GÜNCELLENDİ- Bakırhan, Adıyaman’da konuştu: Olanaklar HTŞ liderine var Aleviye, Kürde yok -VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, depremin ikinci yılında Adıyaman’da halk buluşmasında konuştu. Bakırhan, devletin olanaklarının savaşa hizmet ettiğini belirterek, “Olanaklar HTŞ liderini kırmızı halılarla karşılamaya var ama Adıyaman’ın emekçisine, yoksuluna, Alevi’sine ve Kürt’üne yok” dedi.

     

    Maraş merkezli 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen depremlerin 2’nci yıl dönümü dolayısıyla sabah saatlerinde başlayan anma programları devam ediyor.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın katılımıyla, Adıyaman kent merkezinde bulunan İnci Düğün Salonu’nda halk toplantısı yapıldı.

    İktidarın fakirin, fukaranın, yoksulun ölümüne kader dediğini hatırlatan Bakırhan, “Asıl canları götüren, bu büyük yıkımı yaratan ihmal, sorumsuzluktur, önlem almamaktır. Kader olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Hükümet olmak felaketlerin önlemini almaktan geçer” dedi.

    “YETKİLİ BİRİNİN İSTİFA ETTİĞİNİ DUYAN GÖREN OLDU MU?”

    “Alt yapı yok, imar planına uygun bir çalışma yok, rantçı talancı bir anlayışla yerel yönetimler, çevre ve şehircilik bakanlığı var” diyen Bakırhan, şunları ifade etti:

    “Öyle bir alışmışlar ki bizden önce ruhsatları kolay alıyorlarmış biz vermeyince gidin Ankara’dan çevre ve şehircilik bakanlığından alıp geliyor. Sözde inanıyorlar ama deprem vergilerini de başka şeylere harcayacak kadar da yüzsüzler. On binlerce insan yaşamını yitirmiş, tek bir bürokratın, hükümet temsilcisinin istifa ettiğini duyan gören oldu mu? Bir tane normal bakanlığın, müdürlüğün sebep olduğu pratiğinden dolayı can kaybından dolayı bakanlar milletvekilleri başbakanlar istifa ediyor. Peki bu kadar insan yaşamını yitirdi bir tane yargılanan hükümet yetkilisi gördünüz mü? O da yok. Bir de utanmadan deprem bölgelerinde yaptıkları 3-5 binanın önüne geçiyorlar, yaralarımızı sarıyorlarmış.

    Adıyaman’ın hangi yarasını sardılar. 64 bin 186 bin konut teslim edeceklerdi. 20 bine yakın konut teslim edilmiş ve 2 yıl geçmiş ama halen 3’te 2’si yok. Buna sebebiyet verenler yargılanmıyor. Kendilerini aklamaya çalışıyorlar. Milleti kandıramadıkları için Adıyaman’ı kaybettiler. Ama hesabını verecekler. Buna kader ve deprem felaketi deyip işin içinden çıkamayacaklar. Bir gün mutlaka yargılanacaklar. Hiçbir iktidarın hükmü sonsuz değildir.

    ELLERİNDEN GELSE BİZİ BUHARLAŞTIRACAKLAR

    Kürtlerin, Alevilerin olduğu özellikle kırsaldaki bölgelerde zaten bir şey yok. İnsanlar kendi olanaklarıyla ayakta tutunmaya çalışıyorlar. Ayrımcılık deprem de bile var. Antakya’da Alevi yurttaşların yaşadığı bölgelerde toz toprak ve moloz yığını ve her şey orta yerde duruyor. Ellerinden gelse bizi buharlaştıracaklar.

    ÖNLEMLER BU KADAR MI OLUR, BÖYLE Mİ ALINIR?

    HTŞ liderini kırmızı halılarla karşılamaya var ama Adıyaman’ın emekçisine, yoksuluna Alevi’sine Kürt’üne gelince yok. Olanak yoksa istifa edin. Bu tür katliamların ve cinayetlerin siyaseti olmaz. Yiten bizim canımız olduğu için yitenin acısını yüreğimizde hissettiğimiz için bunları konuşuyoruz. 2002 yılından bugüne kadar toplanan deprem vergileri ile tam bir milyon konut yapılırdı. Türkiye bir deprem bölgesidir. Peki deprem bölgesinde önlemler bu kadar mı olur, böyle mi alınır? Önlem almayanlar bu işin suçlusu ve sorumlusu değil midir? Sorumluluğu başkasına atan, sorumlu olarak kendini görmeyen, çaycıyı sorumlu gören, memuru sorumlu gören, karar verme mekanizmalarında olmamalarına rağmen onları yargılayan bir anlayışla karşı karşıyayız. Devlet üç gün sonra geldi ve on gün sonra yardımları dağıtmaya başladı. Asker kışlasından çıkmadı. Şimdi 30 tane Adıyaman’lı Kürtçe anadilinde ‘eğitim istiyoruz’ dese binlerce kişi dışarıya dökülür. İnsanların enkaz altından sesleri kışlalara gidiyordu ama askerin kışladan çıkmasına izin vermediler. Biz unutmadık, unutmayacağız. Bunları unutmak o yitip giden canlara karşı büyük bir vicdansızlık ve saygısızlık olur. Unutmayacağız, affetmeyeceğiz ama hesabını soracağız.”

    PİRHA/ADIYAMAN

     

  • DEM Parti Eş Genel Başkanları: Halkımızı yalnız bırakmayacağız

    DEM Parti Eş Genel Başkanları: Halkımızı yalnız bırakmayacağız

    Diyarbakır ve Mardin arasında çıkan yangına ilişkin açıklama yapan DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, kriz masası oluşturduklarını belirterek, “Halkımızı asla yalnız bırakmayacağız. Yaralarımızı birlikte saracağız” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Diyarbakır’ın Çınar ve Mardin’in Mazıdağı ilçesinin kırsal mahallerinde meydana gelen yangına ilişkin yazılı açıklama yaptı.

    Yangına çevrede bulunan il ve ilçe belediyelerinin imkanlarıyla müdahale ettikleri belirtilen açıklamada, yangın sonrası ihtiyaçların karşılanması için kriz masasının oluşturulduğu kaydedildi.

    Bu kapsamda mobil aşevleri, yaşam çadırları ve temel araç gereçlerin bölgeye ulaştırıldığı ifade edilen açıklamada, “Ayrıca yangından ciddi biçimde etkilenen canlılar için belediyelerimiz bünyesindeki veterinerler görevlendirilmiştir. DBP Eş Genel Başkanları, milletvekillerimiz, belediye eş başkanlarımız, il ve ilçe örgütlerimiz ile kent dinamikleri anında bölgeye hareket etmiş, halkımızla birlikte yangına müdahale etmiş ve halkımızın acılarına ortak olmuştur. Bundan sonraki süreçte de yurttaşların ihtiyaçlarının tespiti ve karşılanması konusunda belediyelerimiz üzerine düşen sorumlulukları yerine getirecektir”ifadeleri kullanıldı.

    Açıklamada şunlar kaydedildi:

    “Bu felaketi bizatihi yaşayanlar ve köylüler itiraz ederek yıllardır onarımı yapılmayan elektrik tellerinin yangına neden olduğunu ifade etmiştir. Yaşanan bu büyük felaketin sebebinin açığa çıkarılması için derhal gerekli incelemeler başlatılmalı, yangından etkilenen köylülerin zarar ve ziyan tespiti yapılarak karşılanmalıdır. Bunun dışında tüm halkımızı bu yangında zarar gören yurttaşlarımızla dayanışma içinde olmaya çağırıyoruz. Yangından etkilenen halkımızı asla yalnız bırakmayacağız; acımızı beraber yaşayacak, yaralarımızı birlikte saracağız.”

    (HABER MERKEZİ)