Etiket: barış akademisyeni

  • Barış Akademisyeni Zeliha Burcu Acar:Toplumsal barış olmadan Orta Doğu’nun sorunları çözülemez-VİDEO

    Barış Akademisyeni Zeliha Burcu Acar:Toplumsal barış olmadan Orta Doğu’nun sorunları çözülemez-VİDEO

    PİRHA- Barış Akademisyeni Zeliha Burcu Acar, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin yalnızca Türkiye’nin değil, küresel ölçekte demokrasi ve barış arayışlarının bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Acar, toplumsal barış olmadan Orta Doğu’nun sorunlarının çözülemeyeceğini vurgulayarak, “Bu topraklardan Orta Doğu’nun kendisinden, Anadolu’dan yükselen bir barış ve aydınlanma hareketi olabilir” dedi.

    Barış Akademisyeni Zeliha Burcu Acar, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Barış sürecinin tarihsel, toplumsal ve uluslararası boyutlarıyla ele alınması gerektiğini ifade eden Acar, kadınların barış mücadelesindeki rolüne dikkat çekti. Sürecin toplumsallaşmasının ve hukuki güvenceye kavuşmasının önemine vurgu yapan Acar, barışın dışarıdan gelecek bir müdahaleyle değil, toplumun kendi dinamikleriyle inşa edilebileceğini söyledi.

    “BARIŞ SÜRECİ KAVRAMININ İÇİ BOŞALTILMADAN KONUŞULMALI”

    ‘Barış Süreci’ kavramının içinin boşaltılmadan konuşulması gerektiğinin altını çizen Acar, “Çünkü barış inşası ve barış süreci kavramlarını çok eksik anladığımızı düşünüyorum. Bu süreç çok gecikiyor. Hiç buna benzer bir işaret yok. Biz buna nasıl inanalım? Sorunumuz buysa bu sorunu çözmekte kadınların öncü olabileceğini düşünüyorum” dedi.

    Barış sürecinin anlaşılması için sorunun ve buna karşı verilen mücadelenin tarihsel sürecine ve uluslararası siyaset planlamasına bakılması gerektiğini belirten Acar, yaşadıklarının da bu tablonun bir parçası olduğunu ifade etti.

    Acar, “Barış Akademisyen olarak kendi ülkemin güvenlik planı ya da genel politikasına dair bir eleştiri yapmışım. İşimden olma nedenim bu. Tutumuma iktidar tarafından verilen cevap demokrasi ile ilgili bir sorun olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu sorun aynı zamanda küresel bir sorun” diye konuştu.

    “BARIŞ GÖKTEN GELMEYECEK”

    Türkiye’de hukuki güvenliğin yeniden sağlanabilmesi için farklılıkları gözeten bir barışın toplumsallaşması ve yasalaşmasının gerekli olduğunu vurgulayan Acar, şöyle devam etti:

    “Bu nasıl olacaktır? Böyle bir hukuk bize gökten gelmeyecek ya da herhangi bir kurtarıcı da beklemiyoruz. Tabii ki cezaevinden çıkması gereken çok sayıda siyasi tutuklu var. Bunların ciddi bir sorun olduğunu ben hiç unutmuyorum. Ama sürecin geneline uluslararası ilişkilere de bakmamız gerekiyor. Sürekli erkeklere bıraktığınız, hamasetle dolu uluslararası politika alanına el atmamız gerekiyor. Kendi ülkemizin neyi temsil ettiğine bakmamız şart. Küresel dünyanın daha demokrat bir hale dönüşmesi şart. Çünkü şovenizm her alanda yükseliyor. Mezhepçilik, milliyetçilik, farklılıklar kullanılıyor. Bunları aşmak için kadınların kendi ülkesinin ve yaşadıkları Ortadoğu’nun dış politika açısından nasıl değişiklikler yaşadığını yakından takip etmesi gerekiyor.”

    “ANADOLU’DAN YÜKSELEN BİR BARIŞ VE AYDINLANMA HAREKETİ OLABİLİR”

    Toplumsal barışın yalnızca Türkiye için değil, Orta Doğu’nun geleceği açısından da belirleyici olduğunu söyleyen Acar, şunları kaydetti:

    “Aynı zamanda hepimizin risk alması gerekiyor. Çünkü toplumsal barış olmadan Orta Doğu’nun sorunları çözülemez. Orta Doğu’nun sorunlarını batıdan bir modernite aydınlanma gelip de çözemez. Bu süreç bize şunu bir daha kanıtladı. Bu topraklardan Orta Doğu’nun kendisinden, Anadolu’dan yükselen bir barış ve aydınlanma hareketi olabilir. Bence ülkemizdeki gelişmeye bu açıdan bakalım.”

    “VAZGEÇMEYELİM”

    “Kendi barış sürecimize kendimiz sahip çıkalım” çağrısında bulunan Acar, dışarıdan herhangi bir kurtarıcı beklenmemesi gerektiğini vurguladı.

    Laiklik ve sekülerlik mücadelesinin daha güçlü yürütülmesi gerektiğini belirten Acar, bu alanda yürütülen mücadelelere dikkat çekilmesi gerektiğini söyledi. Kürt hareketinin bu açıdan umut veren bir yerde durduğunu ifade eden Acar, meseleyi yalnızca güç ilişkileri üzerinden değerlendirmenin eksik kalacağını dile getirdi.

    Kadın mücadelesine hem genel çerçevede hem de günlük yaşamın ayrıntılarında bakılması gerektiğini belirten Acar, bu alanda öncülük eden aktörlerin iyi analiz edilmesinin önemine işaret etti. Dünyada kadın mücadelesi açısından Ortadoğu’nun yakından takip edildiğini hatırlatan Acar, “Bu neden takip ediliyor? Ona bir dikkat edelim. Biz bunun dibindeyiz ve Ortadoğu’da kadın mücadelesine inanan tek hareketle barışmaya çalışıyoruz. Ve bence bu çok değerli bir şey. Bu yüzden bundan vazgeçmeyelim” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/MERSİN

  • Barış akademisyeni Acar: Barış Süreci, kadınları siyasete çağırıyor!- VİDEO

    Barış akademisyeni Acar: Barış Süreci, kadınları siyasete çağırıyor!- VİDEO

    PİRHA- Barış akademisyeni Zeliha Burcu Acar, barış sürecinin “Eril devlet bakışıyla sınırlı kalmaması” gerektiğini vurguladı. Savaşın en ağır yükünü kadınların taşıdığını belirten Acar, gerçek ve kalıcı demokratik dönüşüm için kadınların siyasette ve barış sürecinde aktif, belirleyici rol üstlenmesinin zorunlu olduğunu söyledi.

    Türkiye’de barış ve demokratik toplum sürecine yönelik tartışmalar, siyaset, akademi ve sivil toplum alanlarında gündemdeki yerini koruyor. Sürecin sürdürülebilirliği için ifade özgürlüğü, toplumsal katılım ve hukuki düzenlemelerin gerekliliği vurgulanıyor.

    Bu çerçevede barış bildirisine imza attığı gerekçesiyle görevinden ihraç edilen, açtığı davayı kazanarak üniversiteye dönen ancak kısa süre sonra tekrar ihraç edilen Barış Akademisyeni Zeliha Burcu Acar, sürece dair PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu.

    “SÜREÇ TÜM TOPLUMUN KATILIMIYLA ŞEKİLLENMELİ”

    Zeliha Burcu Acar, barış sürecini sadece iki taraf arasında yürüyen bir müzakere olarak görmenin yetersiz olacağını belirterek, sürecin geniş toplumsal kesimlerin katılımıyla yürütülmesi gerektiğini vurguladı. Acar’a göre demokratikleşme ve kalıcı barış, yalnızca siyasi aktörlerin değil, toplumun tamamının sorumluluk almasıyla mümkün olabilir.

    Acar, sürece dair değerlendirmesinde “Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin nasıl şekilleneceği üç temel faktöre bağlı. Yerel ve uluslararası etkenlerin yanı sıra, içeride sürece kimlerin katıldığı çok önemli. Şu anda sadece iki tarafın masadaymış gibi görünmesi, sürecin doğasını daraltıyor. Hepimize görev düşüyor. Bu süreçte herkesin daha fazla siyasi özne haline gelmesi ve tavır alması gerekiyor. Sürekli iki taraf arasında geçen, sıkışmış bir süreç algısı var. Oysa bu algıyı kırmak bizim elimizde. Barış sadece devletle bir yapı arasında geçen bir mesele değil; toplumsal düzeyde yayılması gereken bir süreç. Bu nedenle sürecin genişlemesi ve toplumsallaşması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    “BARIŞ İÇİN SADECE SİLAHLARIN SUSMASI YETMEZ”

    Acar, kalıcı barışın sağlanabilmesi için yalnızca çatışmaların durmasının yeterli olmadığını, yapısal ve hukuki adımların da atılması gerektiğini dile getirdi. ‘Negatif Barış’ olarak tanımlanan çatışmasızlık halinin ötesine geçilmesi gerektiğini söyleyen Zeliha Burcu Acar, “Silahlar sustu ama süreç tamamlanmadı. Açıklamalar yapıldı, bildiriler yayımlandı, bazı kararlar alındı. Ancak kalıcı barış için bu adımların yasal karşılıklarının olması gerekiyor. Silah bırakana hukuki güvence verilmeden, yurda dönüş yolları açılmadan bu süreç eksik kalır. Barış sadece reformlarla sağlanmaz ama hukuki düzenlemeler olmadan da toplumsal kabul inşa edilemez. Anadilde eğitim, kültürel hakların tanınması gibi somut değişiklikler gerekiyor. Bunların sadece yasalara yazılması da yetmez; insanlar bu düzenlemelerin neden yapıldığını bilmeli, inandırılmalı. Aksi takdirde gerçek bir dönüşüm yaşanmaz” dedi.

    “SESSİZLİK SÜRECİ ZAYIFLATIYOR”

    Barış bildirisine imza attıkları dönemdeki siyasi atmosferle bugünkü koşullar arasında hem benzerlikler hem de farklılıklar olduğunu ifade eden Acar, akademisyenlerin süreci sahiplenmesinin önemli olduğunu belirterek, “Bir ilerleme var diyemem belki ama süreç yeniden şekilleniyor. Fakat hala üniversitelerden, akademiden yeterli ses çıkmıyor. O dönemde ifade ettiğimiz fikirlerin bugün hala geçerli olduğunu düşünüyorum. Bugün daha fazla katılım gerekiyor. Hala işe dönememiş akademisyenler var. Üniversitelerde olanlar da süreci biraz uzaktan izliyor. Oysa bu toplumsal bir mesele. Akademisyenlerin fikir beyan etmesi, süreci sahiplenmesi önemli. Sessizlik, sürecin dışına itilmeyi kolaylaştırıyor” diye konuştu.

    BARIŞIN NASIL OLACAĞINI BİZ KADINLAR DA SİYASİ OLARAK BELİRLEMELİYİZ

    Acar, barış sürecinde kadınların yer almasının yalnızca temsili değil, dönüştürücü bir güç olduğunun altını çizdi. Kadınların savaşın etkilerini en fazla yaşayan kesim olduğunu, bu nedenle barışın kurulmasında da aktif rol üstlenmeleri gerektiğini kaydeden Acar, şu ifadeleri kullandı:

    Bu süreç, kadınları siyasete çağırıyor. Kadınların kamusal ve siyasal alanda daha aktif, özneleşmiş şekilde yer almaları şart. Bu süreç hepimizi doğrudan ilgilendiriyor ve kadınların daha etkin hale gelmesi gerekiyor. Bu süreç, eril devlet veya eril bakış açısı dediğimiz sınırlı bir perspektifle kalmamalı. Otoritelerin değişmesi için gerçek bir demokratik taban hareketi istiyorsak, kadınların aktif olması zorunlu. Süreçte farklı siyasi partilerin yaklaşımları var; fakat çoğu zaman “Ben bu ilkelere aykırım” diyerek iletişim kopuyor. Bu, aslında eril bir bakış açısıdır. Çünkü ilkeleri deneyimden koparıp gerçeklikten uzak bir yerde tartışıyoruz. Oysa ilkeler değişebilir, kavramlar deneyimle anlam kazanır. Karşılıklı dinleme şart. Kürt anneleri, Türk anneleri birbirini dinlemeli. Hukuki süreç tamamlandığında bile, pek çok insan hala travma yaşıyor, kayıplar var. Bu travmaları anlatacak, dinleyecek biri olmalı. Bazen sadece gidip dinlemek bile önemli bir değişim yaratabilir.

    Savaşın acısını en çok kadınlar çekti; çünkü onlar birçok katmanlı travma yaşadı. Erkekler de kayıp yaşar ama ifade etme şansı daha fazla. Kadınlar ise yaşadıkları acıları anlatmakta daha çok zorluk çekti. Barışın nasıl olacağını biz kadınlar da siyasi olarak belirlemeliyiz. Kendimizi ortaya koymalı, aktif rol almalıyız. Ancak bu şekilde gerçek bir dönüşüm mümkün olabilir.”

    Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

  • Barış Akademisyeni Cenk Yiğiter’e silahlı saldırı

    Barış Akademisyeni Cenk Yiğiter’e silahlı saldırı

    PİRHA-KHK ile Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen Barış Akademisyeni Dr. Cenk Yiğiter, evinin önünde silahlı saldırıya uğradı.

    Barış Akademisyeni Dr. Cenk Yiğiter, evinin önünde silahlı saldırıya uğradı. Saldırıyı kendi sosyal medya hesabından duyuran Yiğiter’in hayati tehlikesi bulunmuyor, hastanede tedavi altında.

    Ankara Üniversitesi Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesi Dr. Cenk Yiğiter, 686 sayılı KHK’yla ihraç edilmişti.

    Yiğiter, saldıraya uğradığını sosyal medya hesabından “Hayati tehlikem yok, ambulans bekliyorum” diyerek duyurdu.

    Saldırının ardından Barış Akademisyenleri sosyal medya hesabından açıklama yayınladı. Barış Akademisyenleri, “Barış imzacısı hocamız Cenk Yiğiter’e yönelik silahlı saldırıyı en ağır şekilde lanetliyoruz. Saldırganların derhal yakalanmasını talep ediyoruz. Tedavisi süren hocamıza geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz” ifadelerini kullandı.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Barış Akademisyeni ve yazar Semra Somersan hayatını kaybetti

    Barış Akademisyeni ve yazar Semra Somersan hayatını kaybetti

    PİRHA-“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyen, gazeteci ve yazar Semra Somersan yaşamını yitirdi.

    Somersan, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olduktan sonra ABD’de The Ohio State Üniversitesi’nde 1976 yılında Antropoloji bölümünden yüksek lisans, 1981’de ise doktora derecesi aldı. ABD’de iki yıl misafir öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra 1983 yılında Türkiye’ye dönen Somersan, Nokta Dergisi ve Cumhuriyet Gazetesi’nde gazeteci olarak çalıştı.

    Özgür Gündem gazetesinde haber müdürü olarak çalışan ve Demokrat Dergisi’nde yazıları yayımlanan Somersan, 2000 yılında üniversiteye girdi. Somersan son olarak İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesiydi.

    “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyen, gazeteci ve yazar Semra Somersan yaşamını yitirdi.

    Barış Akademisyenlerinin sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, “Türkiye’nin çok çeşitli barış hareketleri de fark yaratacak- barış getirecek, yarın değil belki, ama yakında’ diye yazan sevgili hocamız, barış imzacısı, gazeteci, yazar #SemraSomersan’ı kaybettiğimizi derin üzüntüyle öğrendik” denildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • KHK ile ihraç edilen Gözde Özdikmenli görevine iade edildi; 6 yıl hiç kolay geçmedi

    KHK ile ihraç edilen Gözde Özdikmenli görevine iade edildi; 6 yıl hiç kolay geçmedi

    PİRHA-2017 yılında KHK ile ihraç edilen akademisyen Gözde Özdikmenli görevine iade edildi. Barış Bildirisi imzacılarının talebinin Türkiye’de barışı sağlamak olduğunu belirten Özdikmenli, “Barış akademisyenleri Türkiye’de barış istediler. Barış Bildirisi’ni imzalayan arkadaşlarımla gurur duyuyorum” dedi.

    15 Temmuz ‘darbe girişimi’ sonrası ilan edilen OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) sonuçları ağır oldu. 15 Temmuz 2016’da yaşanan ‘darbe girişimi’ sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi.

    Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    2017 yılında Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden ihraç edilen Barış Akademisyeni Gözde Özdikmenli, görevine iade edildi.

    “6 YIL HİÇ KOLAY GEÇMEDİ, HAYATIM DEĞİŞTİ”

    ‘Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nde Barış Bildirisi’ne imza atmış 11 arkadaştık’ diyerek sözlerine başlayan Barış Akademisyeni Gözde Özdikmenli “Neye göre seçtiklerini bilmediğimiz altı akademisyeni ihraç etme kararı aldılar. Altı yıl hiç kolay geçmedi, hayatım değişti. Daha güvensiz diyebileceğim bir yola girdim. Hiç kolay değildi ve binlerce insan Türkiye’de bunu yaşadı. Haksız yere ihraç edildiler ve dönüş bekliyorlar” diye belirtti.

    “TEK BİR KİŞİ KALMAYANA DEK ADALETSİZLİK SON BULMAZ”

    Yaşadıklarının Türkiye demokrasisi açısından çok olumsuz bir durum olduğunu belirten Özdikmenli, “KHK ile olan bir şeydi, hiçbir suçumuz yokken oldu. Birçok insanı haklarında belge yokken ihraç ettiler. Kimi insanlar maalesef intihar etti. Suçlananlar küçük düşürülenler oldu. Elimizden geldiğince dik durmaya çalıştık. Diğer arkadaşlarımız da dönsün istiyoruz. Herkesin görevlerine iade edilmesini istiyoruz. Tek bir kişi kalmayana kadar adaletsizlik son bulamaz” dedi.

    “ÜLKEMİZE BARIŞ GELECEK” 

    Barış Bildirisi imzacılarının talebinin Türkiye’de barışı sağlamak olduğunu ifade eden Özdikmenli “Barış akademisyenleri Türkiye’de barış istediler. Türkiye’de iç savaş olmasın diye yola çıktılar. Hepimiz belli bir duyarlılık içinde olaya yaklaşma çalıştık. Umarım hedefine ulaşmıştır. Barış Bildirisi’ni imzalayan arkadaşlarımla gurur duyuyorum. Umarım ülkemize barış gelecek. Barış elbette ayrımcılık ve ırkçılık olmazsa gelir. Ülkemizde görüyoruz belli etnik gruplara olan ayrımcılık başka ayrımcılıkları doğurabiliyor. İsteğimiz ülkemizin barış içerinde olması ve herhangi bir alanda ayrımcılığın olmaması” diye konuştu.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • ‘Bizler akademinin biat etmeyen yanıyız’-VİDEO

    ‘Bizler akademinin biat etmeyen yanıyız’-VİDEO

    PİRHA- OHAL KHK’leriyle sivil ölüme mahkum edilenler yaşadıkları sorunları anlatmaya devam ediyor. Barış Akademisyeni Prof. Dr. Nursel Şahin, “Bizler akademinin biat etmeyen yanıyız. Akademik özgürlüklerin ve gerçeğin peşinde olmanın verdiği güçle hareket ediyorduk. Düşünceyi açıklama konusundaki anayasal özgürlüklerimizi kullandık” dedi.

    Türkiye, 15 Temmuz ‘darbe girişimi’ sonrası ilan edilen OHAL ve Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) sonuçlarını yaşamaya devam ediyor.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan ‘darbe girişimi’ sonrası birçok kamu kurum ve kuruluşunda yürütülen çalışmalar kapsamında 139 bin 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapılarak 104 bin 771 kamu çalışanı kesin olarak ihraç edildi. Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısının belirtilen rakamdan daha fazla olduğu kaydediliyor. KHK’lilerin mağduriyet listesi bilinenden çok daha uzun.

    Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Anestezi ve Reanimasyon bölümünde uzun yıllar öğretim üyesi olarak çalışan Prof. Dr. Nursel Şahin, 2016 yılında 677 Sayılı KHK ile üniversiteden uzaklaştırıldı.  Aynı zamanda Barış Akademisyeni olan Şahin, ihraç edildikten sonra yaşadığı süreci anlattı.

    “CUMHURBAŞKANI TARAFINDAN HEDEF GÖSTERİLDİK”

    KHK’ler ile müthiş bir insan hakları ihlali ve kıyımı yaşandığını söyleyen Şahin, “O dönem yaşanan çatışmalı ortam ve hak ihlallerine karşı sadece çeşitli WhatsApp gruplarından ya da kendi mail gruplarımızdan ya da sosyal medya hesaplarımızdan ses çıkardık. Dolayısıyla barış ortamına, ölümlerin durdurulmasına, bu insanlık dramına bir ses bir aracı olabilir miyiz diye ‘Bu suça ortak olmayacağız’ adlı bildiriyi imzaladık. İmzaladıktan bir süre sonra hala Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hedef gösterildik. Arkasından ciddi bir cadı avı başladı. Bütün üniversitelerde toplam 1071 imzacıydık. İkinci imzacılarla çok daha sayımız artmıştı ama ikinci imzacılarla çok ilişkisi olmadı iktidarın.

    Bu 1071 imzacıdan yaklaşık 500 kadarı üniversitelerden apar topar çeşitli KHK’ler ile uzaklaştırıldı. En dramatik olanını ise Kocaeli ve Düzce’de gördük. Meslektaşlarımız evlerinden ve okullardaki odalarından gözaltına alındı. Bununla topluma mesaj verilmeye çalışıldı” şeklinde konuştu.

    “BİZLER AKADEMİNİN BİAT ETMEYEN YANIYDIK”

    Dönemin rektörünün kendisi hakkında prosedür gereği Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) üzerinden soruşturma açtığını kaydeden Şahin, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bu soruşturmalarda neyle suçlandığımızı bile öğrenemeden YÖK, üniversiteden atılmamız konusunda görüş bildirildi. Ardından da KHK listelerine ismimiz eklendi. Üstelikte terör örgütleriyle irtibatlı diye bir kavramla FETÖ torbasına atıldığımızı gördük. Hiç hak etmediğinizi düşündük. Üzücü olan, yanı başımızdaki toplumun demokrasi ve barış taleplerine aracılık ettiğimiz için bunu yapmıştık ve ciddi şekilde ceza soruşturmaları açıldı bizlere. İstanbul’da ceza mahkemeleri kuruldu. Üniversiteden arkadaşlarımızdan çokta ses duymadık, destek almadık. Halbuki bizler akademinin biat etmeyen yanıyız. Akademik özgürlüklerin ve gerçeğin peşinde olmanın verdiği güçle hareket ediyorduk. Düşünceyi açıklama konusundaki anayasal özgürlüklerimizi kullandık.

    Sadece üniversitelerden ayırmakla kalmadı bu durum bizi, öğrencilerimizden ve derslerimizden ayrıldık, aynı zamanda içinde bulunduğumuz çeşitli dergiler, çeşitli oluşumlardan ya da kongrelerdeki konuşmacılıklardan ve görevlerden bütünü ile uzaklaştırıldık. Üstelik pasaportlarımıza da el konulmuştu, yurtdışına çıkmamıza da engel olundu. Bu toplumda bir çeşit sivil ölüm olarak tanımlandı. Bizler belki şanslıydık ama pek çok genç akademisyen arkadaşımız vardı. Henüz doktorasını ya da mastırını tamamlamamış, hayatının başında olan. Tabii en trajik olanı Fatih Tıraş adlı arkadaşımızın intiharı oldu.”

    “BAZI DOSTLARIMIZ BİZİ TELEFONLA ARAMAYA BİLE ÇEKİNDİ”

    Akademisyenler olarak mesleklerini yapamaz hatta sigortalı bir işte çalışamaz hale geldiklerini ifade eden Şahin, “Dayanışmamız emek ve demokrasi güçleriyle oldu. Türk Tabipleri Birliği (TTB), Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) gibi alanda örgütlü demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve meslek odalarından çok ciddi dayanışmalar aldık. Bunlar hem bize örgütsel olarak verilen desteklerdi hem de ekonomik desteklerdi. Yurtdışından da aslında barış akademisyenlerinden bu bildiriye imza atanlarca, ciddi desteklerle karşılaşıldı. Yurt dışına çıkabilen arkadaşlarımız Avrupa’da çeşitli üniversitelerde bazı fonlardan yararlandılar ve kısa süreli de olsa kendilerine yer buldular. Bazı dostlarımız bizi telefonla aramaktan bile çekindiler ya da ziyaretten çekindiler. Bir arada görünmekten çekindiler. Çeşitli dayanışma örnekleri oluşturulmaya çalışıldı. Yurt dışından çok fazla sayıda bildiriyi imzalayan arkadaşımız vardı. Zaman zaman internet üzerinden çeşitli işler yapan arkadaşlarımıza destek olduk. Derslik ve kütüphane gibi çeşitli örnekler kuruldu ya da tarıma yönelen arkadaşlarımız oldu ama yine de barış akademisyenleri toplumdan beklediği desteği alamadı. Maddi ve manevi çok önemli kayıplarla karşılaştık” dedi.

    “5 YILI GEÇTİ HALA HUKUKİ BİR SONUÇ ELDE EDEMEDİK”

    KHK ile görevlerinden uzaklaştırılmalarına rağmen birçok alanda baskı ve mobbinge uğramaya devam ettiklerinin altını çizen Şahin şunları aktardı:

    “Barış akademisyenleri içerisinde çok küçük azınlık dışında kimse sözlerinden geri dönmedi. Dik bir duruşu her zaman göstermeye çalıştık, halen de bunu gösteriyoruz. 5 buçuk yılı aşan bir zaman oldu. Bu dönemde İstanbul’da ağır ceza mahkemelerinde birçok arkadaşımız ve ben yargılandım. Hepimiz beraat ettik. Bu dönemde çeşitli hukuki yolları takip etmeye çalıştık. Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurular gibi çoğu yola başvurduk. Fakat bilindiği gibi KHK’ler sadece barış akademisyenleri için değildi. Aslında bu bir sürek avıydı.  AİHM, Türkiye’de iç hukuk yolların tüketilmesi kararı verdi. Bu bizi derinden yaraladı. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nde iktidar bir komisyon oluşturdu. OHAL Komisyonu. Hiçbir hukuki dayanağı yok, çerçevesi yok, sizi kimin neyle değerlendirdiği hakkında hiçbir şey yok. Bizim bekletildiğimiz ve dolayısıyla bu sonucun hem bize hem de topluma bir bedel gibi gösterildiği bir süreç oluştu. Henüz yeni 5 yılın ardından bu komisyonun süresi bir yıl daha uzatıldı. Bu komisyon bizi reddetti. Şimdi idari mahkemelere başvuru yolu açıldı. Oraya başvurduk, bekliyoruz.”

    “İNATLA HAKLARIMIZI ALMAK İÇİN MÜCADELE EDECEĞİZ”

    Şahin son olarak şunları dile getirdi:

    “Bu süreçte çok ciddi kayıplar yaşadık. Yıllar içeresinde biriktirdiğim hiçbir değeri şu anda sağlık hizmeti olarak sunamadığım bir konumdayım. Öğrencilerimden ve eğitim hayatından uzak kalışımızın, akademiden uzak kalışımızın, bunca zaman ürettiğimiz, üstüne koyduğumuz bu konumlardan uzak kalışımız bizde tabii ki derin yaralar bıraktı. Öğrenciliğimde 1402 ile atılan hocalarım için haykırmıştım. Üniversitelerden zaman zaman bu tür tasfiyeler ve muhaliflerin uzaklaştırılmaları oluyor. Bu mücadele bitmeyecek, sürecek. Biz de inatla haklarımızı almak için elimizden gelen her şeyi yapacağız.”

    Cebrail ARSLAN/ANTALYA

    İLGİLİ HABERLER

    > ‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    > ‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    > ‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’

     

  • İBB, Barış Akademisyeni Veyis Altıntaş’ın işine son verdi

    İBB, Barış Akademisyeni Veyis Altıntaş’ın işine son verdi

    İBB, 2020’den bu yana BİMTAŞ’ın sözleşmeli personeli olarak çalışan Barış Akademisyeni Veysi Altıntaş’ın işine son verdi.  

    “Barış Akademisyenleri” bildirisine imza atmasının ardından İstanbul Teknik Üniversitesi’nde doktora öğrencisiyken 679 sayılı Kanun Hükmünde Kararname  (KHK) ile 2017’de ihraç edilen Veysi Altıntaş’ın 2020 yılında işe başladığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) bünyesindeki işinden çıkarıldı.

    İştirak şirketi BİMTAŞ’ın sözleşmeli personeli olarak çalıştığı birimde işine son verilen Altıntaş, işten çıkarıldığını Twetter hesabından duyurdu. Altıntaş, şu paylaşımda bulundu: “İBB haksız ve hukuksuz bir şekilde iş akdimi feshetti. İşten çıkarılma gerekçesinde barış bildirisini imzalamaktan dolayı KHK ile ihraç edilmiş olmam ve hakkımda devam eden bir ağır ceza davası kanıt olarak gösterilmiş. Ama mevzu bunların çok ötesinde.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Mahkeme, Barış Akademisyeni’nin yeniden yargılanma talebini reddetti

    Mahkeme, Barış Akademisyeni’nin yeniden yargılanma talebini reddetti

    İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin Barış Akademisyenleri hakkındaki hak ihlali kararını tanımadı. 1 yıl 3 ay hapis cezası verilen akademisyen S.U.’nun yeniden yargılanma talebini reddetti.

    İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Barış Akademisyenleri hakkındaki hak ihlali kararını tanımadı. Mahkeme, “Terör örgütü propagandası yapmak” suçunu işlediği gerekçesiyle 1 yıl 3 ay hapis cezası verilen akademisyen S.U.’nun yeniden yargılanma talebini reddetti.

    Independent Türkçe’den Can Bursalı’nın haberine göre, 6 Mart 2019’da hükmün açıklanması geri bırakılarak 1 yıl 3 ay hapis cezası verilen akademisyenin avukatının yeniden yargılama ve beraat talebini reddeden mahkeme, ret gerekçesinde yargılanmanın yenilenmesi için usulüne uygun bir hüküm gerekli olduğunu belirtti.

    KARAR, HÜKÜM NİTELİĞİNDE DEĞİL

    Mahkeme, sanık akademisyen hakkında verilen 1 yıl 3 aylık hapis cezasının hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıyla birlikte verildiğine değinerek, kararının hukuki niteliği bakımından hüküm niteliğinde olmadığına vurgu yaptı.

    37. Ağır Ceza Mahkemesi, yargılamanın yenilenmesi için kabul edilebilirlik şartları bulunmadığı için talebi reddetti.

    484 AKADEMİSYEN BERAAT ETTİ

    Anayasa Mahkemesi’nin 26 Temmuz’daki hak ihlali kararından sonra, çeşitli mahkemelerde hakkında dava açılan 822 Barış Akademisyeni’nden 484’ü beraat etti.

    “ADİL YARGILANMA HAKKI İHLAL EDİLDİ”

    Sanık avukatı Melike Polat, 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla ilgili, “Mahkeme, teknik hukukla ilgili bir tartışma yürüterek söz konusu kararı vermiş. Ancak hukukun genel ilkelerinden olan “yargı kararlarının yeknesaklığı” ilkesini göz ardı etmiştir. Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının ardından, AYM kararını emsal göstererek ceza almış diğer akademisyenler için yargılanmanın yenilenmesi başvurusu yapıyoruz. Diğer mahkemeler beraat kararları verirken İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi talebimizi reddetmiş bulunmaktadır. Bu şu sonucu doğuracaktır: Aynı bildiriye imza atan bir kısım akademisyen beraat ederken bir kısmı mahkum olacaktır. İşte yargı kararlarının yeknesaklığı ilkesi bu açıdan çok önemli. Aynı olaya ilişkin farklı kararların verilmesi adil yargılanma hakkının ihlali niteliğindedir. Eğer İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesinin kararına yaptığımız itiraz da reddedilirse yine Anayasa Mahkemesi’ne gideceğiz” değerlendirmesinde bulundu.

  • ’70 bini aşmış tutsak öğrencisinin onuru için HDP’den adayım’- VİDEO

    ’70 bini aşmış tutsak öğrencisinin onuru için HDP’den adayım’- VİDEO

    PİRHA- HDP’nin Ankara Milletvekili adayı Nuray Türkmen, bilimsel akademilerin oluşmasını sağlamak gerektiğini ifade ederek, HDP’den aday olmanın onur verici olduğunu belirtti.

    HDP Ankara 2. Bölge 1. sıra Milletvekili adayı olan ve KHK ile üniversiteden atılan Barış Akademisyeni Nuray Türkmen, seçimlere ilişkin PİRHA‘ya konuştu.

    Türkmen, “Bizler sadece akademiden ihraç edilen akademisyenler değildik. Hakikatin ihraç edildiğini iddia ettik. Bizlerle birlikte büyük oranda içeride kalan kıymetli arkadaşlarıma haksızlık yapmak istemiyorum ama bilimsel düşünen, eleştirel yaklaşımı olanların ihraç edildiğini düşünüyorum” dedi.

    Bu süreç sadece kendileri için değil, aslında eleştirel bir bilginin terk edilmesi anlamına geldiğini ifade eden Türkmen, “Akademiden uzaklaştırıldıktan sonra bizler boş durmadık. Dayanışma akademileri kurduk. Dayanışma akademileri de alternatif değil ama enformel üniversite diyebileceğimiz bir akademi inşa etmeye çalışıyoruz. Bilgi üretmeyi, bilginin toplumsallaşmasını sağlamaktan kaçınmaktan devam ediyoruz. İhraç edilen akademisyenler olarak kötü bir zaman geçirdik” ifadelerini kullandı.

    Tüm bunların ardından baskın bir seçimle karşılaştıklarını söyleyen Türkmen, bunun 7 Haziran’dan itibaren bastırılmış bir seçim olduğunu vurguladı.

    “HDP’DEN ADAYLIĞIM BUNLAR GİTMEZ DEĞİL, BUNLAR GİDECEK ÜZERİNE”

    Türkmen sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Dolayısıyla baskın seçimin bir tarafı biziz. İktidarın tek başına karar verdiği, masaya oturduğu ve bunu ifade ettiği bir baskın seçim olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla bu baskın seçimin kendimizi de, biraz özneleri olarak bu işin tarafı olarak görüp 7 Haziran’dan beri iktidara bastırdığımızı görmemiz gerektiği kanaatindeyim.

    Baskın seçim kararından sonra bir biçimiyle bizim de içinde olduğumuz OHAL ve KHK’lerin olduğu bir süreç. OHAL rejiminin altında sürdürülmeye çalışılan bir iktidar her istediğini yapma muktedirliğinde olduğunu düşünen aslında bir tür kendini vazgeçilmez, kendini zorunlu olarak dayatan, aslında baktığında pek çok insanın da bunlar gitmez dediği maalesef bir zaman içerisindeyiz.”

    HDP adaylığının da tam da ‘bunlar gitmez değil, bunlar gidecek üzerine bir adaylık’ olduğunu sözlerine ekleyen Türkmen, “Bu iktidar zorunlu değil, vazgeçilmez değil. Aynı kapitalizm gibi kapitalizm zorunlu bir sistem değilse AKP iktidarı kurumsallaşan faşizmi de bizim için zorunlu ve vazgeçilmez değil” dedi.

    “HAYSİYETSİZ ELEŞTİRİYE KARŞI HAYSİYETLİ SAVUNMA”

    Türkmen neden HDP’den aday olduğunu da şu sözlerle anlattı:

    “HDP’yi inkar etmek aslında bir halkı inkar etmekti. Halkla birlikte Türkiye’deki bütün halkların, emekçilerin, kadınların ekolojistlerin ezilen tüm kesimlerin inkarıydı. Bir bakıma haysiyetsiz kılınmasıydı. Bu açıdan benim için HDP’in sağında olmak onur verici çünkü ben bu haysiyetsiz eleştirmeye karşı, bir haysiyetliyi savunuyorum. Tüm ezilen kesimlerin haysiyetinin yanındayım. Bunun için HDP’in safında mücadelemi sürdürmeye karar verdim. Bir sosyalist, bir kadın, bir emekçi olarak tüm kimliğimle HDP’nin safındayım.”

    Milletvekili seçildiğinde barış akademisyen kimliği ile mecliste olacağını dile getiren Türkmen, “12 Eylül bir karabasan gibi üniversitelerin üzerine çöktü. AKP iktidarının da bu ikinci karabasan olduğunu düşünüyorum. Bilimsel, özgürleştirici, eleştirel üniversitenin tamamen geriye düşürüldüğü, geleneklerin çözüldüğü bir süreç yaşadık. Yeni bir akademi fikri altında mücadele sürdürmek istiyorum. Bu akademi fikri salt teknik anlamda bir akademik mücadele değil, alternatif başka bir akademi fikrinin bu süreçte barış, emek, kadın ve ezilen halkların mücadelesi ile sarmalandığı bir mücadele olarak düşünüyorum. Kaçınılmaz olarak bu dönemde diğer demokrasi, özgürlük mücadelesiyle sarmalanmamış bir akademik mücadelenin bizleri aslında özgürleştirmeyeceğini düşünen bir inanca sahibim” ifadelerini kullandı.

    “BU ONUR 70 BİNİ AŞMIŞ TUTSAK ÖĞRENCİNİN ONURU”

    Türkmen sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bir akademisyen olarak HDP’den milletvekili adayı olduğum ve safında olduğum için onur duyuyorum. Bu aynı zamanda şöyle bir onur: Yani kolektif bir onur. Bu onur aynı zamanda cezaevlerinde sayıları 70 bini aşmış olan tutsak öğrencinin onuru, aynı zamanda 100 günü aşkındır cezaevinde tutulan Onur Hamzaoğlu hocamızın, arkadaşımızın onuru. Dolayısıyla ben kolektif bir onuru savunuyorum. Bu onuru savunarak aslında mecliste olacağım. Burada mücadeleme devam edeceğim. Elbette bu meclisin içerisinde mücadele ederek yapılabilecek bir şey değil. Hem mecliste hem de dışarıda sürdürülecek bir mücadele. Dolayısıyla bir akademinin daha da politikleştirildiği akademinin bütün mücadele zeminleriyle sarmalandığı, bir sürecin önünü açmaya, buna omuz vermeye hem meclis içinde hem de meclis dışında adayım diyorum.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA