Etiket: barış akademisyenleri

  • Münir Korkmaz: KHK zulmü bitmeli!-VİDEO

    Münir Korkmaz: KHK zulmü bitmeli!-VİDEO

    PİRHA- KHK Platformu’ndan Münir Korkmaz, barış sürecinde ‘Barış Akademisyenleri’nin göreve iade edilmemesini kabul edilemez doluğunu vurgulayarak, “KHK meselesi çözülmeden kimse bu ülkeye demokrasi geldi falan diyemez. O nedenle KHK meselesinin çözülmesi lazım. Bunun çözümü çok basit; iltisak irtibat kavramını ortadan kaldırılmasıdır” dedi. 

    2016 darbe girişimi sonrasında Türkiye’de kamu alanında yaşanan tarihi kıyımın üzerinden 10 yıl geçti. KHK Platformu’ndan Münir Korkmaz, Danıştay’ın ‘Barış Akademisyenleri’ hakkında vermiş olduğu kararı değerlendirdi. Münir Korkmaz, bir milyonadan fazla insanı bire bir ilgilendiren bir sorun olduğunu vugulayarak, ihraç edilen akademisyenlerin, öğretmenlerin ve işçilerin görevlerine bir an önce iade edilmesi gerektiğini belirtti.

    Benzer süreçlerin 12 Eylül Darbesi sonrası da yaşandığını hatırlatan Korkmaz, “12 Eylül sonrası benzer mesele 5-6 yılda çözülmüştü. 10 yıl geçti. Hala bir ilerleme yok. Barış süreci devam ediyor. Ama barış istedikleri için ihraç edilenler görevlerine iade edilmiyor” dedi.

    “KHK SORUNU MUTLAKA ÇÖZÜLMELİDİR”

    AYM’nin verdiği hak ihlali kararına dikkat çeken Korkmaz, “AYM diyor ki: “Bu hak ihlalidir”. Ama Danıştay’ın 5. dairesi tanımıyor. Bu çok antidemokratik bir şey. Buna itiraz ediyoruz. Eğitim Sen bununla ilgili dava açacak. ‘Terörle Mücadele Yasası’ değiştirilmeden, terörün tanımı değiştirilmeden, propagandaymış, iltisakmış, iltibat değiştirilmeden demokrasi olmaz. Yani sadece mesela PKK’nin silah bırakıp kendini feshetmesiyle sınırlı bir süreç olursa bu hiç kimseye yaramaz. Bu ülkeye hiç yaramaz. KHK meselesi çözülmeden kimse bu ülkeye demokrasi geldi falan diyemez. O nedenle KHK meselesinin çözülmesi lazım” şeklinde ifade etti.

    “İLTİSAK İRTİBAT KAVRAMI ORTADAN KALDIRILMALI”

    “Korkunç bir toplumsal travmayla karşı karşıyayız” diyen Münir Korkmaz, şunları dile getirdi:

    “Binin üzerinde insan hastalanarak yaşamını kaybetti. 130’un üzerinde insan intihara sürüklendi. Yani yoğun bir hak ihlali ile karşı karşıyayız. Bizim talebimiz bu meselenin Meclis çatısı altında bir an önce çözüme kavuşturulmasıdır.

    Çünkü bu çok ciddi bir sorun. Ve bunun çözümü çok basit; iltisak irtibat kavramını ortadan kaldırılmasıdır. Zaten hem Danıştay hem de AYM kararları var. Bunları uyguladığınız zaman KHK’lilerin çok önemli bir bölümü görevlerine iade edilmiş olur. Bu çok önemli bir talep. Bu konuda duyarlılık bekliyoruz. İnsanlar artık dayanacak gücü kalmadı. 10 yıl geçti ve yüzbinlerce insan bu zulümün altında eziliyor.”

    Diren KESER/MERSİN

  • “Bu Suça Ortak Olmayacağız” 10 yaşında: Emeğimiz gasp edildi- VİDEO

    “Bu Suça Ortak Olmayacağız” 10 yaşında: Emeğimiz gasp edildi- VİDEO

    PİRHA- 2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi üzerinden 10 yıl geçti. Barış Akademisyeni Prof. Dr. Atilla Güney, KHK’lerle ihraç edilen akademisyenlerin yaşadığı baskıyı anlatırken, “10 yıllık emeğimiz gasp edildi, bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğim” dedi.

    2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi, Türkiye’de akademik özgürlükler ve barış mücadelesi açısından dönüm noktası olmuştu. O dönemde binlerce akademisyen, devletin Kürt politikalarına karşı sessiz kalmayarak imza verdi. Bildirinin ardından bazı akademisyenler KHK’lerle ihraç edildi, sözleşmeleri feshedildi ve yoğun siyasi ve toplumsal baskılarla karşılaştı. Barış imzacısı Prof. Dr. Atilla Güney, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi sonrası başlayan KHK’lerle ihraç sürecine, akademik ve kişisel yaşantısındaki etkilerine ve Türkiye’de yeniden gündeme gelen barış sürecine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “BARIŞ AKADEMİSYENLİĞİNİN TARİHİ DAHA ESKİYE DAYANIYOR”

    PİRHA- Bildirinin üzerinden 10 yıl geçti. Hatırlatma yapmak gerekirse, Türkiye’de barış bildirisi sürecinde neler yaşandı?

    ATİLLA GÜNEY- 2013’te başlayan çözüm süreci, hatırlanacağı üzere bugünküne benzer bir atmosferde yürütülüyordu; ancak bugünkü girişimlerden farklı olarak daha somut adımlar içeriyordu. Akil İnsanlar Komisyonu kurulmuş, toplumun farklı kesimlerinden STK’lerle, sendikalarla ve sivil toplum örgütleriyle görüşmeler yapılmıştı. Bu süreç 2015 Haziran seçimlerine kadar devam etti. O seçimlerde Adalet ve Kalkınma Partisi, kurulduğu tarihten itibaren ilk kez parlamentoda tek başına çoğunluğu sağlayamadı. Ardından Suruç Katliamı yaşandı; sonrasında Ceylanpınar’da emniyet güçlerine yönelik suikastlar gerçekleşti. Diyarbakır’da, HDP’nin seçim mitinginde bombalı saldırı oldu ve beş kişi hayatını kaybetti. Bunu Ankara Garı Katliamı izledi. Barış söyleminin, çözüm sürecinin ve silahsızlanmaya dair umudun yeşerdiği bir ortamda, Türkiye toplumu bu olaylarla birlikte bir anda altüst oldu. Haziran seçimlerinde iktidar partisinin yaşadığı yenilgi, iktidar açısından ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Kürt seçmenlerden olumlu bir oy dönüşü beklendiği varsayılıyordu; ancak bu gerçekleşmedi. Ardından süreç, iktidar tarafından “buzdolabına kaldırıldı”. Sonrasında, çatışmalı süreç yeniden başladı. Diyarbakır, Cizre, Sur, Nusaybin ve Mardin’in birçok ilçesinde yaşanan çatışmalarda, sayılar net olmamakla birlikte binlerce sivil hayatını kaybetti ya da yaralandı. 2016 yılının 11 Ocak tarihinde bir basın bildirisi hazırladık.

    Ancak Barış Akademisyenleri ya da sonradan bilinen adıyla Barış Akademisyenliği, bu bildiriyle ortaya çıkmış bir oluşum değildi. Bunun kökeni 2012’ye, çözüm sürecinden önceye dayanıyordu. Türkiye’nin farklı üniversitelerinden akademisyenler, henüz çözüm süreci başlamadan önce, çözüme davet amacıyla bir araya gelmiş ve kısa bir metin yayımlamıştı. Süreç ilerlerken, Barış Akademisyenleri farklı zamanlarda ve farklı inisiyatiflerle sürece katkı sunmaya çalıştı. 2013 ve 2014 yıllarında Diyarbakır’da, Ankara’dan, İstanbul’dan, Diyarbakır ve Mardin üniversitelerinden gelen akademisyenlerle sık sık basın açıklamaları yaptık; süreci gözlemlemeye ve raporlamaya çalıştık. Dolayısıyla barış akademisyenliği, 11 Ocak 2016’da yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisiyle ortaya çıkan bir durum değildi. 2012’den başlayan ve dört yıllık bir geçmişi olan bir süreçti. Başlangıçta sayı azdı ve katılım yer ve zamana göre değişiyordu. Batı’da yapılan toplantılara o bölgeye yakın üniversitelerden akademisyenler katılırken, Doğu’da Kürdistan bölgesindeki üniversitelerden akademisyenler sürece dahil oluyordu. 11 Ocak 2016’da ilk etapta bin 1128 imzacıyla “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı basın bildirisi yayımlandı ve belirlenen temsilciler tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu. Ardından iktidar cenahından sert tepkiler, hakaretler ve suçlamalar geldi. Bu tepkiler, imzacı olmayan bazı akademisyenlerin de metne destek vermesine yol açtı ve imza sayısı 2 binin üzerine çıktı. Kamuoyunda “ikinci imzacılar” ya da “destek imzacıları” olarak anılan bu süreçle sayı 2 bin 200’leri aştı.

    “VATAN HAİNİ İLAN EDİLDİK”

    PİRHA- Bildiriye imza attıktan sonra neler yaşadınız?

    ATİLLA GÜNEY- Sert tepkilerin ardından, özellikle Mersin ve Kocaeli üniversitelerinde, henüz KHK’ler yokken ve 15 Temmuz yaşanmamışken, bazı rektörler imzacı akademisyenlerin sözleşmelerini yenilemeyerek fiili ihraç sürecini başlattı. Mersin Üniversitesi bu konuda en erken ve en sert örneklerden biriydi. Akademik koşulları sağlamalarına rağmen, imzacı asistanların, okutmanların ve yardımcı doçentlerin sözleşmeleri yenilenmedi.

    Mersin’de yerel televizyonlarda isimlerimiz ve fotoğraflarımız tek tek yayımlandı. Bir sabah programında sunucu, “Mersinliler, Erdemliler, Silifkeliler; bu vatan hainleri sizin vergilerinizle maaş alıyor. Çocuklarınızı bu vatan hainlerine mi emanet edeceksiniz?” şeklinde açık hedef göstermelerde bulundu. Bu süreçte ilk başta bazı arkadaşlar oldukça iyimserdi. Ancak ben iyimser değildim. Bildirinin yayımlanmasının ertesi günü iktidar cenahından gelen tepkileri gördüğüm anda şunu söyledim: Biz bu devlete “suç işliyorsun” dedik ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu affetmez. Bir siyaset bilimci olarak, Türkiye siyasi tarihini okumuş ve bu alanda dersler vermiş biri olarak, bunun affedilmeyecek bir tavır olduğunu biliyordum. Nitekim söylediğim gibi, sürecin ardından önce rektörlerin aldığı kararlarla; senato, bölüm kurulu, fakülte yönetim kurulu ve üniversite yönetim kurulu kararlarıyla sözleşmeli olan arkadaşlarımız üniversitelerden atılmaya başlandı.

    Barış bildirisi sonrasında üniversitelerde, rektörlük ve yönetim kurulu kararlarıyla özellikle sözleşmeli akademisyenler görevlerinden uzaklaştırılmaya başlandı. Yapılan görüşmelerde rektörler, imzacıları açıkça “vatan haini” olarak niteledi; sözleşmelerin yenilenmeyeceğini, kadrolu akademisyenlerin ise YÖK üzerinden tasfiye edileceğini ifade etti. Bu tutum, sürecin ne kadar ağır olacağını erkenden gösterdi. 15 Temmuz’un ardından çıkarılan KHK’lerle kamudaki Barış Akademisyenlerinin büyük bölümü ihraç edildi; özel üniversitelerde çalışanların sözleşmeleri de hızla feshedildi. Bildiriyle devlet ve topluma barışa dair açık bir söz söylenmiş, iktidara güçlü bir siyasi müdahalede bulunulmuştu ve bu hem Türkiye’de hem uluslararası akademik çevrelerde etkili oldu.

    “BU SÜREÇ BURJUVA HAREKETİ OLARAK KALDI”

    PİRHA- Geçen 10 yıla baktığınız zaman başlatılan bu hareketin toplumda ne gibi etkiler yarattığını düşünüyorsunuz?

    ATİLLA GÜNEY- 10 yıl sonra sosyolojik açıdan bakıldığında, bu hareket tipik bir küçük burjuva aydın hareketi olarak kaldı. İmzacıların önemli bir kısmı yaptıklarının anlamını ancak sonradan kavradı; süreç kolektif ve toplumsal bir mücadeleye dönüştürülemedi. Halktan gelen güçlü dayanışmaya rağmen akademisyenler bu desteğin içine yeterince girmedi.
    Zamanla ortak hareket zayıfladı, bireysel çıkış yolları öne çıktı, dayanışma akademileri sınırlı ve geçici kaldı. Dışarıdan örgütlü ve yekpare görünen yapı, içeride dağınık ve parçalıydı. Bu süreçte, aydın refleksi olarak tipik bir davranış sergiledik: Bireysel inisiyatifler geliştirdik, kendi başımıza çözüm yolları aradık. Başlangıçta muazzam bir toplumsal destek vardı; demokratik kentlerde, dayanışma konserleri, basın açıklamaları ve yardımlarla halk bize sahip çıktı. Ama imzacı akademisyenlerin çoğu, bu kitlesel destekten uzak durup kendi başlarının çaresine baktı. Bazıları yurt dışına gitti, burs ve araştırma imkanları buldu.

    Aynı zamanda süreç, beklenmedik çatışmaları ve rekabetleri de beraberinde getirdi. Farklı kentlerde benzer akademi ve dayanışma yapıları kuruldu, aralarında sürtüşmeler yaşandı. Bu da tipik olarak küçük burjuva aydın refleksiyle açıklanabilir. Yapılan eylemin toplumsal anlamını, kitlesel boyutunu ve kolektif etkisini yeterince sahiplenememek. Bugün 10 yıl sonra geriye baktığımda, bu hareketin sosyolojik olarak tam da küçük burjuva aydın refleksinin bir yansıması olduğunu söyleyebilirim. Öte yandan, görevimize dönseydik bile, geçmişteki gibi bir dönemi tekrar yaşayamazdık, zaten öyle bir ihtimal yoktu.

    “ÖĞRENCİLERİMDEN UZAK KALMAK İŞİN EN ZOR KISMI OLDU”

    PİRHA- Peki bu süreç sizi psikolojik olarak nasıl etkiledi?

    ATİLLA GÜNEY- En büyük travmam öğrencilerden ve ders anlatmaktan koparılmak oldu. Şu an 58 yaşındayım, 48 yaşımda üniversiteden atıldım. Gençlerle bir arada olmanın verdiği enerji çok başka bir şey. Ders anlatmanın keyfi, makale ya da kitap yazmakla kıyaslanamayacak kadar güçlü. On yıldır beni en çok üzen şey öğrencilerimden uzak kalmak.
    Maddi olarak elbette bir kayıp yaşadım. Yaşam standardım düştü ama buna uyum sağlamayı öğrendim. Bu süreç bana parayı yönetmeyi, daha sade yaşamayı öğretti. “Ağaç kabuğu yesinler” diyenlere rağmen, onurlu ve mütevazı bir hayat sürdürdük. Kimse bu şekilde terbiye olmadı. Özel üniversitelere başvurduğumda CV’me bakıp olumlu yaklaştılar, ancak SGK sisteminde KHK kaydını gördükleri anda kapılar kapandı. Bu tür engelleri defalarca yaşadık. Akademik olarak ilk bir–iki yıl sarsıntıyla geçti. Sonrasında üretkenliğim arttı. İhraçtan sonraki akademik CV’m, önceki on yılımın CV’sinden daha güçlü. İki çeviri kitap yayımladım, bir telif kitap yazdım. Belgesel film yapmayı öğrendim, insan hakları alanında gazeteciler ve avukatlara yönelik ihlaller üzerine raporlar ve belgeseller hazırladık. Covid döneminde Almanya’daki iki üniversitede çevrimiçi ders verdim. Uluslararası konferanslara çevrimiçi bildiriler sundum. Şu anda yeni bir kitap üzerinde çalışıyorum. Akademik üretimi bırakmadım; başka türlü ayakta kalamazdım.

    “HUKUKİ DEĞİL SİYASİ BİR SÜREÇ”

    PİRHA- Hukuki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

    ATİLLA GÜNEY- Hukuki süreç ise başlı başına bir çıkmaz. OHAL Komisyonu başvuruların yaklaşık yüzde 90’ını reddetti. Sendikalı, demokratik ihraçların neredeyse tamamı onandı. Davalar Ankara’daki Bölge İdare Mahkemelerine taşındı ve yıllardır sürünüyor. Benim dosyamda Bölge İdare Mahkemesi göreve iade kararı verdi ancak üniversite itiraz etti. İstinaf on gün içinde kararı bozdu. Dosyam iki buçuk yıldır Danıştay’da bekliyor. Danıştay ve istinaf sürecinde hukuki değil, tamamen siyasal ve keyfi bir yargılama pratiği işliyor. Dosyaları inceleyen hakimlerin önemli bir kısmı hukuk fakültesi mezunu değil. Geçmişte AKP’den aday olmuş, bakanlık ve müsteşarlık yapmış kişiler var. Bu nedenle yargının tarafsızlığına dair ciddi bir sorun görülüyor. Hakimlerin verdikleri kararları bir tür kariyer basamağı olarak gördükleri hissi oluşuyor.

    Danıştay, Barış Akademisyenliği imzasını gerekçe olmaktan fiilen çıkarmış durumda. Ret kararları, barış bildirisine değil; sosyal medya paylaşımlarına, basın açıklamalarına, yürüyüşlere ve hatta ihraçtan sonra yazılan yazı ve yapılan konuşmalara dayandırılıyor. Oysa hukuken ihraçtan sonraki faaliyetlerin dosyaya girmemesi gerekir. Buna rağmen son 10 yıla yayılan tüm siyasal ve toplumsal faaliyetler “irtibat–iltisak” gerekçesiyle kullanılıyor. Bu son derece tehlikeli bir durum. Mahkemeler arasında hiçbir tutarlılık yok. Bir mahkeme göreve iade kararı verirken, istinaf çok kısa sürede bunu bozabiliyor; Danıştay ise önceki kararları yok sayarak bambaşka gerekçelerle ret verebiliyor. Kimi dosyalar 15 günde karara bağlanırken, kimileri 3-4 yıldır bekletiliyor. Bunun nedenini açıklayan hiçbir hukuki ya da ahlaki ölçüt yok. Kısacası süreç bir hukuk yolu değil, bir labirent gibi işliyor. Rasyonel, ilkeli, öngörülebilir bir mekanizma yok. Bu yüzden “süreç nasıl gidiyor?” sorusuna net bir cevap vermek mümkün değil; sadece hangi mahkemede kaç dosyanın beklediğini saymaktan başka söylenecek bir şey kalmıyor.

    “BU MÜCADELEYİ SONUNA KADAR SÜRDÜRECEĞİM”

    PİRHA- Aradan geçen 10 yıl var. Yeniden akademiye dönme umudunuz var mı?

    ATİLLA GÜNEY- Açıkçası hukuki sürece bakınca benim kendi adıma üniversiteye döneceğimize dair çok bir beklentim yok. Çünkü yaşadığımız şey hukuktan çok, bilinçli bir yıpratma süreci. Bu tamamen psikolojik bir savaş. İnsanı belirsizlikle, umutla oynayarak tüketmeye yönelik bir strateji bu. Hakkımda iade kararı çıktığında rektörlüğün hemen itiraz etmesini istemiştim. Öyle de oldu; daha üniversitenin kapısından bile giremeden istinafla tekrar atıldım. Ama bazı arkadaşlar aylarca çalıştıktan sonra atıldı. Açıkçası o duruma düşmek çok daha ağır bir travma. On yıldır yaşattıkları yetmiyormuş gibi hala aynı kinle, aynı intikam duygusuyla devam ediyorlar. Zaten bu saatten sonra dönmek meselesine de çok anlam yüklemiyorum. Dönsen ne olacak? Üniversitelerin hali ortada. Kimlerle çalışacaksın? Destek veren birkaç arkadaş dışında, büyük çoğunluk bu süreci ya sessizce ya da fiilen destekledi. Ben onların yüzüne bakamam; mesele sadece meslek değil, insani bir mesele bu.

    Bir de şunu açıkça söylemek lazım: Bizim sorunumuz sadece bugünkü iktidarla değildi. Biz, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devletin temel işleyişiyle sorunlu olan, ilkesel bir yerde duran insanlardık. Barış bildirisi bunun sadece bahanesiydi. Zaten bizi atacaktılar; biz imzayı atarak onlara gerekçe verdik. Akademideki duruşumuz da bunun parçasıydı. Paralı eğitime, ikinci öğretime, uzaktan eğitimin ticari hale gelmesine itiraz ediyorduk. Mesela bizim bölümde biz ihraç edilmeden önce açılmayan program kalmamıştı, biz gittikten sonra her şey serbest bırakıldı.

    Bir de akademinin dışına çıktıktan sonra insan ne kadar baskı altında yaşadığını fark ediyor. Şu an çok daha rahat yazıyorum, hiç otosansür yapmıyorum. Son yazdığım metinleri okuyanlar da bunu söylüyor. Geriye dönüp bakınca diyorum ki, biz akademide ne kadar saçma bürokratik kavgalarla enerjimizi tüketmişiz. Şimdi dışarıda hem daha özgürüm hem de daha üretkenim. O yüzden benim için mesele artık dönmek ya da dönmemek değil. Akademi zaten bizi istemiyordu, biz de bu haliyle onu istemiyoruz.

    Öte yandan benim 10 yıllık emeğim var hem parasal hem de beşeri sermaye anlamında emeğim gasp edildi. Bu mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğim. İnatla da olsa, kazanırsak tekrar odamıza dönme niyetim var. Sürecin nereye varacağını bilmiyorum, ama geri dönmemek gibi bir niyetim yok. Muktedirlerin niyeti ne, onu bilemem elbette.

    Fatoş SARIKAYA-Diren KESER/ MERSİN

  • Meclis önünde açıklama: Adalet gelene kadar mücadelemiz sürecek-VİDEO

    Meclis önünde açıklama: Adalet gelene kadar mücadelemiz sürecek-VİDEO

    PİRHA- Meclis önünde bir araya gelen Ekmek ve Adalet Çalışma Grubu, cezaevinde tutuklu bulunanların ve 10 Ekim katliamında yaşamını yitirenlerin aileleri, insan hakları savunucuları, KHK’liler ve Barış Akademisyenleri, adalet talep ederek, “Mücadelemiz adalet yerini bulana kadar sürecek” dedi.

    Ekmek ve Adalet Çalışma Grubu, cezaevinde tutuklu bulunanların ve 10 Ekim katliamında yaşamını yitirenlerin aileleri, insan hakları savunucuları, KHK’liler ve Barış Akademisyenlerinin de aralarında bulunduğu bir grup, Meclis Çankaya Kapısı önünde basın açıklaması yaptı.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekillerinin de destek verdiği açıklamada çok sayıda siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi yer aldı.

    “MÜCADELEMİZ SÜRECEK”

    Eylemde ilk olarak konuşan Barış Akademisyeni Yasemin Özgün, 2016 yılından itibaren çok sayıda akademisyenin işsizliğe ve açlığa mahkûm bırakıldığını vurgulayarak, şunları ifade etti:

    “Kendimizi uzun yıllar süren bir mücadelenin içinde bulduk. Hala pek çok arkadaşımız mahkeme kararıyla dönmeyi bekliyor. Pek çok arkadaşımız bu hukuksuzluklara mücadelesini sürdürüyor. Adalet arayışımız hala devam ediyor. 2016’dan bu yana yaklaşık 89 ay geçti ve bu haksızlık, hukuksuzluk tüm boyutlarıyla devam etmekte pek çok arkadaşımız tam zamanlı işlerde çalışamıyorlar. Var olan sistem içerisinde kendilerine yer bulamıyorlar ve öğrencilerinden, akademiden ve barış mücadelesinden uzaklaştırılmaya çalışıldılar ama bütün arkadaşlarımız dönene kadar mücadelemiz sürecek.”

    “BU KADAR DÜŞMAN HUKUKU OLAMAZ”

    Sonrasında KHK’liler Platformu adına söz alan Emin Korkmaz da, kendilerine karşı ‘düşman hukuku’ uygulandığını belirterek, “Sadece barış istedikleri için sadece sendikal eylemlere katıldıkları için sadece çocuğunu dershaneye gönderdiği veya sendika üyesi olduğu için ceza alanlar da adil bir şekilde yeniden yargılanacaklar. Bu kadar düşman hukuku olamaz. Ben 12 Eylül’ü de yaşadım. 12 Eylül’de sadece 4 yıl süren bir süreç vardı. O dönem ki mahkemeler dahi buradan daha adaletliydi” şeklinde ifade etti.

    Kurisyer Teğmen olan çocuklarının adil yargılanmadığını dile getiren Semiha Çakır, “Anayasa Mahkemesi’nde devam eden sürece siyasi partiler müdahil olsun. Adalet talep ediyorum” diye konuştu.

    “HASTA TUTUKLULARI SERBEST BIRAKIN”

    Korkmaz’ın ardından konuşan Akdeniz Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Yardımlaşma Derneği’nden (AATUHAY-DER) Refika Akın ise, hasta tutuklu kız kardeşi Gulazer Akın’ın 28 yıldır cezaevinde olduğunu söyleyerek, hasta tutukluların serbest bırakılmasını istedi.

    DEM Parti Hukuk Komisyonu Üyesi Şırnak Milletvekili Newroz Uysal Aslan, cezaevlerinde insan hakları ihlallerinin arttığına işaret ederek, “Adalet adına tek bir adım yok. Mücadele yürütülerek, adalet, barış, özgürlük gelecektir” diye konuştu.

    PİRHA/ANKARA

  • Eğitim Sen: Barış Akademisyenlerine yargı eliyle eziyet ediliyor

    Eğitim Sen: Barış Akademisyenlerine yargı eliyle eziyet ediliyor

    PİRHA-Eğitim Sen, “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” başlıklı bildiriyi imzalamış olmaları sebebiyle Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ihraç edilen akademisyenlerin görevlerine iadelerinin, mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımaması nedeniyle etkilenmesine ilişkin açıklama yayınladı. Açıklamada, “‘Bu Suça Ortak Olmayacağız!’ bildirisine imza attıkları için yıllardır türlü hukuksuzluklara ve eziyete maruz kalan barış akademisyenlerinin görevlerine iade süreci, mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımaması nedeniyle yılan hikâyesine dönmüş durumda” denildi. 

    Barış Bildirisi’nin 11 Ocak 2016’da açıklanmasının ardından, imzacılar hakkında üniversitelerde soruşturmalar açıldı, akademisyenler KHK’larla ihraç edildi. AYM’nin kararlarına rağmen mahkemeler konuya ilişkin bir adım atmıyor. Eğitim Sen, konuya ilişkin açıklama yayınladı.

    “YÜRÜTÜLEN SÜREÇ HUKUKİ DAYANAKLARDAN YOKSUN”

    Eğitim Sen’in açıklamasında, “Anayasa Mahkemesi kararlarının hukuka aykırı biçimde mahkemeler tarafından tanınmaması ve siyasi iktidarın bu hukuksuzluğu destekleyen tavrı, barış akademisyenlerinin görevlerine iade sürecini doğrudan etkilemiştir” diyerek şu ifadelere yer verildi:

    “Hatırlanacak olursa Anayasa Mahkemesi’nin ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisini ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendiren kararına ve imzacı akademisyenler hakkında açılan ceza davalarında verilen “beraat kararlarına” rağmen, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu, ‘kurum kanaati’ gibi hukuki hiçbir geçerliliği olmayan yapay gerekçelerle imzacı akademisyenlerin maruz kaldığı hukuksuzluğu ve eziyeti ‘meşru’ gören red kararları vermiştir.
    Bunun üzerine OHAL Komisyonu kararlarına karşı Ankara’da yetkili kılınan idare mahkemelerine açılan davalarda da mahkemelerin kurumlardan istediği bilgi ve belgelerden de yürütülen sürecin hukuki dayanaklardan yoksun olduğu her defasında gözler önüne serilmiş, buna rağmen mahkemeler farklı kararlar verebilmişti.

    “AKADEMİSYENLERİN ÇOĞU HALA İHRAÇ DURUMUNDADIR” 

    Buna rağmen belirtmek isteriz ki akademisyenlerin çoğu, haklarında mahkemeden olumsuz karar çıktığı için ya da henüz mahkeme kararı verilmediği için hala ihraç durumundadır.

    Ayrıca görevlerine iade edilen akademisyenler hakkında da göreve başladıkları üniversitelerin mahkemeye yaptıkları itirazlar nedeniyle istinaf mahkemesinden yürütmenin durdurulması kararları çıkmış ve akademisyenlerin ikinci kez görevlerinden ihraç edilmelerine neden olunmuştur.
    Söz konusu kararlara karşı yapılan itirazlara dair verilen yürütmeyi durdurma kararlarının gerekçelerinde, sosyal medya paylaşımları gibi hukuki hiçbir karşılığı olmayan dayanaklar ileri sürülmüş olsa da artık doğrudan Anayasa Mahkemesi kararını tanımayan gerekçeler ileri sürülmeye başlanmıştır.
    Ankara 13. Bölge İdare Mahkemesi olağan işleyişin tersine, görevlerine iade edilen akademisyenlerin dosyalarını hızla görüşmektedir. Verdiği yürütmeyi durdurma kararlarında ise ‘kopyala yapıştır’ gerekçelerle, Anayasa Mahkemesi’nin bildiriyi imzalama eylemini ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendiren kararının altını boşaltmak istemektedir.

    “HUKUKSUZ BİÇİMDE İHRAÇ EDİLEN TÜM ÜYELERİMİZ GÖREVE İADE EDİLENE KADAR MÜCADELE EDECEĞİZ”

    Şöyle ki Ankara 13. Bölge İdare Mahkemesi, kamu görevlilerinin siyasi iktidara sadakatle itaat etmelerini zorunlu görmektedir. Verdiği yürütmeyi durdurma kararlarının gerekçelerinde akademik özgürlüğü yok saymakta, kamu görevlilerinin düşünce ve ifade özgürlüğünü ortadan kaldıran ve seyahat özgürlüğünden çalışma özgürlüğüne en temel hak ve özgürlükleri yok sayan ihraç uygulamasıyla disiplin cezası alarak kamu görevinden çıkarılmayı eşitleyen bir tavır içerisine girmektedir. Kısacası doğrudan bildiriyi imzalama eylemini yeniden suç olarak tarif etmektedir.

    Böylelikle süreç en başa dönmüş ve akademisyenler bir kez daha mahkemelere yıllardır anlatmak zorunda kaldıkları en temel hukuk ilkelerini bir kez daha açıklamak zorunda bırakılmıştır. Ancak daha vahimi, haksız ve hukuksuz biçimde ihraç edilen herkes gibi barış akademisyenlerine de yıllar içerisinde yaşatılan eziyetin yükü, ikinci kez ihraç uygulamasıyla ağırlaştırılmıştır.

    Eğitim Sen olarak belirtmek isteriz ki hiçbir üyemizi bu eziyetin karşısında yalnız bırakmayacağız. Bizlere yaşatılan bu hukuk garabetini, uluslararası platformlarda ısrarla anlatmaya devam edeceğiz. Haksız ve hukuksuz ihraç edilen tüm üyelerimiz görevlerine iade edilene kadar tüm gücümüzle mücadele edeceğiz.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’-VİDEO

    ‘Bir gün sabaha karşı evimizi bastılar, o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum’-VİDEO

    PİRHA- KHK ile işinden ihraç edilen Doçent Doktor Asuman Doğan, yaşadığı zorlukları anlatarak “İyi ki de artık devlet memuru değilim” dedi. Benzer yönde mağduriyet yaşayan kadınlara seslenen Doğan, “Kadınların daha güçlü olmaları gerekiyor. Eğer ben o dönemde güçlü olmasaydım ailem daha farklı olabilirdi. Evet işten atıldım ama bu her işin sonu değil. Ekmeğimizi kazanabilir, mücadelemize devam ederiz” dedi.

    15 Temmuz 2016’da düzenlenen darbe girişiminin ardından soruşturmalar, binlerce tutuklama, kapatılan dernek, vakıf, medya kuruluşları, kurumlar ve kamudaki görevlerinden Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmiş en az 134 bin kişi kaldı. KHK zulmü, kamuda çalışanların haricinde özel sektör çalışanı binlerce kişinin de ekmeğini elinden aldı.

    Özel okular başta olmak üzere kapatılan kurumlarda görev yapan çok sayıda çalışan, işinden oldu. Aynı zaman diliminde ihraç olan binlerce kişinin mağduriyeti, bundan sonraki süreçte benzer acılar ve zorlukları da beraberinde getirdi. Toplumun adeta “ötekisi” haline gelen bu geniş halk topluluğu, ne güvenceli bir iş edinebildi ne de ihraç edildiği kurumalardan haklarını alamadı.

    KHK ile kamudan ihraç olan isimlerden biri de Doçent Doktor Asuman Doğan oldu. Yaklaşık 25 yıllık emeğinin yok sayıldığını ifade eden Doğan, 29 Nisan 2017’de 689 Nolu KHK ile işinden uzaklaştırıldı. “Mesleğimi çok seviyordum, zaten hep çocukluk hayalimdi” diyen Asuman Doğan, ihraç olmadan önce Ankara Fizik Tedavi Rehabilitasyon Merkezi’nde görev yaptığını anlattı. “Doktor olup halkıma hizmet etmek çocukluk hayalimdi” diyen Doğan, yaşadığı sürece dair şunları anlattı:

    “Orta direk bir aileden geliyoruz. Babam memur, Annem de okuma yazması olmayan bir kadındır. Hep bu ortamdan çıkıp insanlara yardımcı olup kendimi bir kadın olarak geliştireceğim, ayaklarım üzerinde duracağım yönünde ideallerim vardı. Ve hayalime kavuştum.
    15 Temmuz darbe girişiminden sonra ihraçlar başlamıştı ve biz kendimizden o kadar eminiz ki, çünkü bu cemaatlerle hiçbir zaman aynı yöne bakamayız. Ne olduklarını biliyoruz, kime hizmet ettiklerini; emperyalist, dinci, gerici güçlerle aynı tarafta olmamız mümkün değil. Tam tersine onlara karşı mücadele eden bir taraftaydık. Bize bir şey olmayacağını ve bunlardan kurtulacağımızı düşünüyorduk ama bir gün poliklinikteydim ve başhekimlikten arandım. Acil çağrıldığımı söylediler ve gittim. Elime açığa alınma kağıdı verildi. ‘Ne oluyoruz?’ dedim. Çünkü neden açığa alındığımı bilmiyorum. 15 Temmuz ve FETÖ ile bağlantım olmadığından o kadar eminim ki ‘Bu nereden çıktı?’ diye sordum. Devamında ne söyleyeceğimi bilemedim gözlerim doldu ve hızla odadan çıktım. Ama dik durmam gerekiyordu, onların yanında boyun eğmediğimi göstermek için. Kağıdı aldım, dışarı çıktım, bir nefes aldım ve ne yapmak istediklerini zaten biliyordum. Bizimle birlikte çalışmak istemediklerini, yıllardır Sağlık Bakanlığı’nda her türlü mobbinge maruz kalmıştık.

    Kendime geldikten sonra avukatımı aradım ve o da ‘Bir bekleyelim’ dedi. O gün görevimi yaptım. Tarih 20 Şubat’tı ve arkasından beklemeye başladık. Avukatım, şimdiye kadar hakkımda herhangi bir soruşturma olmadığını, hiçbir ihtar dahi almadığımı belirterek ‘Neden böyle oldu?’ diye araştırmaya girdi. Yani iyi bir devlet memuruydum. İşine zamanında gelen, hastaları memnun eden… Ama ne olduğunu anlamadım, çünkü FETÖ’yle hiçbir şekilde bağ göremiyoruz. Devamında referandum oldu ve ben kesinlikle artık ihraç olacağım’ dedim.”

    “İMZAMI GERİ ÇEKMEMLE BİRLİKTE DAVA KAPANDI DİYE BİLİYORDUM”

    Doç. Dr. Asuman Doğan da ihraç edilen binlerce muhalif gibi “Benim başıma böylesi bir şey geleceğini hiç düşünmezdim” sözleriyle başından geçenleri anlattı. İhraç olmadan önce birçok saygın kurumda görev alan Doğan, Kürt illerinde yaşanan çatışmalar nedeniyle takındığı duruş sebebiyle de iktidarın hedefinde olduğunu ifade etti. Doğan, savaşa karşı barışı savunan akademisyenler arasında da yer aldığını belirterek şunları söyledi:

    “Ben belli bir duruşu olan insanım. Ankara Tabip Odası’nda yöneticilik yaptım, yine ayrıca SES üyesiydim. Zaman zaman birim temsilcisi de oldum. Aynı zamanda Tabip Odası’nın da hastane birim temsilcisiydim. Yani siyasi bir duruşu, politik bir yanı olan bir insanım. Barış İmzacıları meselesinden kaynaklı mı diye de düşünmüştüm.

    Hendek olayları meselesinde herkesin gözü önünde inanılmaz şeyler yaşandı. O dönem Tabip Odası’nda olmamız nedeniyle çok sayıda başvuru aldık. İnsanlar sokak ortasında ölüyor, tedaviye ulaşamıyorlardı. O dönem doçentlik kadrom verilmemişti. Özlük haklarına sahip değildim ama ünvan olarak kullanıyordum. O dönem zaten çok canımız yanmıştı ve açıkçası imza metnini de tam okumamıştım. Can havli ile imzalanmış bir metindi fakat daha sonra Sağlık Bakanlığı’nda metini imzalayan tek kişi olduğumu öğrendim. Ve bununla ilgili hastanede tahkikat başladı. Müfettiş gelmiş bir odaya konuşlanmış ve 20 gün boyunca benim hakkımda tahkikat yapmış.
    En sonunda beni çağırdı ve  ‘Neden imzaladın?’ dedi. Ben de tamamen insani saiklerle imzaladığımı, bir hekim ve anne olduğumu söyledim. Olayın siyasi kısmı beni zaten ilgilendirmez ama burada bir insan hakları ihlali var ve bizim muhatabımız da devlettir. Çağrımız da devletedir, çünkü insanların bir an önce temel sağlık hizmetlerine, gıdaya, suya kavuşması için yapmış olduğum imza…
    Müfettişle birkaç kez görüşmemiz oldu ve anladım ki orada olay başka bir alana çekiliyor. Yani devlet bunu başka bir şekilde yönlendiriyor. Sonrasında imzamı geri çektim. Müfettişle de konuştuk ve ‘Doktor hanım, tamam bundan sonra sizi hiç kimse bu konuda rahatsız etmeyecek’ dedi. Hatta o müfettiş bana dedi ki bunu FETÖ grubu yapmış gibi ‘Kimden haber aldınız? Dilekçeyi geri çekme metninize bunu da yazın’. Ben de hiç alakası yok dedim. ‘Bu benim tamamen bireysel olarak yapmış olduğum bir davranıştı’ dedim. İmzamı geri çekmemle birlikte bu dava kapandı diye biliyorum. Sonra ihraç oldum ve eşyalarımı alıp geldim. İnanılmaz duygular yaşıyorsunuz o anda. O kadar zor koşullarda okumuşsunuz ve devamında çalışmışsınız, mecburi hizmet derken tam akademik ünvanı almışsınız, rahat edeceğiniz bir dönemde diyorlar ki ‘Siz bu işi yapamazsınız’. Ne hissedeceğimi bilemedim yani uykularım kaçtı. Ama bir taraftan da ailem, çocuklarım var. Onlara yansıtmamam gerekiyor. Kendi kendime kalınca ‘Bu insanlar seninle mücadele edecek. Seni bu alanda istemeyip kamusal alandan uzaklaştırmak istiyorlar’ dedim. FETÖ ile hiçbir alakamın olmadığını herkes biliyor ama ispat edemiyorsunuz. Normalde suçlanırsınız, yargı süreci işler, suçunuz sabit olur ve işinizden ihraç olursunuz ama ben ihraç oldum ve ne ile suçlandığımı bilmiyordum. Avukatım da dosyamda hiçbir gizli ibarenin olmadığını söyleyip neden ihraç olduğuma şaşırmıştı.”

    “ÜYESİ OLDUĞUM DERNEKLERDEN DE ÇIKARILDIM”

    Asuman Doğan, ihraç sürecinin ardından ailece yaşadıkları psikolojik duruma dikkat çekti. O dönemde oğlunun üniversite sınavına hazırlandığını belirten Doğan “Hepimiz birden bocalama süreci yaşadık. Çünkü inandığımız değerler üzerinden olsa daha dirençli olurduk ama burada bir yalan ve iftira var. Buna karşı kendimizi nasıl savunacağımızı bilmiyoruz” ifadelerini kullandı. Asuman Doğan, ihracından sonra yaklaşık üç ay kadar işsiz kaldığını belirterek sonraki sürece dair şunları aktardı:

    “Hızlı bir şekilde iş görüşmeleri yaptım ama görüşmeye gittiğimde ihraç olduğumu söylediğimde tabii ki bakış açıları değişiyordu. İşveren geri duruyordu ve “Neden ihraç oldun?” diye soruyorlardı. Çok düşük ücretlere çalıştırmak istiyorlardı. Çünkü sizin pazarlık yapacak gücünüz yok. Ben de ilk başta ‘Tamam’ dedim. Çünkü evden uzaklaşmam, kafamı dağıtmam gerekiyordu. 2 yıl kadar çalıştıktan sonra halen uykularım bozuk, psikolojim de iyi değildi. Hatta üyesi olduğum derneklerden de çıkartılmıştım. Kimse açıktan ‘’Asuman hadi sen bu dernek yönetiminden çık’ demedi ama sürekli derneklere tamim geliyor ve ‘Üyelerinizin güvenlik soruşturmasını tamamlayın’ deniyordu.

    Düşünün, o dönem makale yazacaksınız, dergilere gönderiyorsunuz ama yazdıklarınız kabul olmuyor. Bu dönem Türk Pediatri Derneği yönetim kurulundaydım. En çok da ona üzüldüm. Arkadaşlar sağlam durdular, kalmamı istediler ama ben derneğe zarar gelsin istemedim. Böylelikle pek çok dernekten otomatikman çıkarılmış olduk. Dernekten istifamı istediğimde gözyaşlarıma hakim olamamıştım. Sürekli dik durmak zorundasınız. Çünkü bu düzenin neye hizmet ettiğini biliyorsunuz. Herkese ‘Biz iyiyiz, bir sorunumuz yok’ dedik. Ayakta durmaya çalıştık, birbirimizle çok dayanıştık. Çünkü bizler örgütlü insanız. Daha fazla üzülmeyi kendime de yakıştıramadım. İnsanlar bu dönemde canını, ekmeğini kaybetti. Onların yanında benim mağdur edebiyatı yapmam olmazdı.”

    “KİMLİĞİMİZ SAKLAMA GEREĞİ DUYULACAK BİR ŞEY DEĞİLDİ”

    İhracına sebep olarak Alevi kimliğinin de etkili olabileceğini ifade eden Dr. Asuman Doğan, “Farklı bir kimliğimizin olmasının ihraçlara etkili olduğunu düşünüyorum” dedi. Doğan, mecburi hizmete başladığında eşinin ise Ankara-Çankaya Belediyesi’nde 657’ye tabi olduğunu ve eş durumu tayini hakkına sahip olduklarını anlattı. “Bize o dönem bu hakkımız olan işlemi yapmadılar” diyen Doğan şöyle devam etti:

    “Sonrasında tayin yaptılar ama Ankara’nın dışına verdiler. Mesela süt izninde vardiyaya yazıldım. Yine süt izninde geçici görevlere çıkarıldım. Yani her türlü mobinge maruz kaldık. Hastanede de inanılmaz angaryalara tabi tutuluyordum. Çalıştığım hastanede 50’ye yakın doktor vardı ama sürekli bana iş dayatılıyordu. Evet herkesin bir siyasi kimliği olduğu gibi etnik kimliği de var. Örneğin Ramazan ayında yemeğimi kimseyi rahatsız etmeden yiyor, inancım doğrultusunda yaşıyordum. Kimsenin inancına karşı değildik tabi. Hastanede benim kimliğimin bilinmesine rağmen herkes hastasını bana getirirdi. Dinciler, MHP’liler de hastalarını getirirlerdi. Çünkü biz iyi hekimdik ve işimizi iyi yapıyorduk. O nedenle kimliğimiz saklama gereği duyulacak bir şey değildi. Neysek oydum. Hiçbir zaman eğilmedik, bükülmedik ama bunun cezasını çok çektiğimi düşünüyorum. Açıktan ‘Sizi etnik kimliğinizden dolayı ihraç ettik’ demeyeceklerdir, mutlaka bir şey bulacaklardır ki bunu da buldular. Ben 2012 yılında doçentliğimi aldım ancak 4 yıl boyunca kadro vermediler. Doçent işi yaptırıp uzman maaşı verdiler.”

    “EVET İŞTEN ATILDIM AMA BU HER İŞİN SONU DEĞİL”

    Artık memur olarak çalışmamaktan ötürü memnuniyet duyduğunu ifade eden Doğan “İyi ki artık devlette değilim. Haklarımı aldıktan sonra da devlete dönmeyi düşünmüyorum” dedi. Doğan, yaşanan mağduriyetlere karşı mücadele etmek gerektiğini de vurgulayarak sözlerini şu cümlelerle sonlandırdı:

    “Zaten son dönemlerde o kadar çok kaos vardı ki hastanede, 50 doktor varken işi yapan 20 kişidir. Siz hep birilerinin işini yaparsınız. Ben inanılmaz yoğun çalışıyordum ama bakıyorsunuz ki diğer insanlar oturuyor, kahve içiyor, hastası yok. Sonra bir de performans diye bir şey çıkarttılar. Onda da ciddi bir adaletsizlik vardı Biz uzman olarak çalışırdık hocalar bizim üzerimizden performans alırdı. Bunun çalışma barışına aykırı olduğunu hep söylerdik.
    İhraçtan sonraki süreç hiç kolay olmadı. Ben halen antidepresan kullanıyorum. O dönemde sürekli evlere baskınlar yapılıyordu. Bizim evimize de baskın yapıldı. 4 gün gözaltına alındım. Hep bir şekilde geleceklerini hissediyordum. Bir gece sabaha karşı evimize geldiler ve ben o zamana kadar geceleri uyuyamıyordum. Galiba onun bir baskısıydı. Gözaltı sürecinden sonra o gece anksiyetesi kayboldu.

    Bence kadınların daha güçlü olmaları gerekiyor. Eğer ben o dönemde güçlü olmasaydım ailem daha farklı olabilirdi. Evet işten atıldım ama bu her işin sonu değil. Ekmeğimizi kazanabilir, mücadelemize devam ederiz.”

    Eren GÜVEN-Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    1-‘Çok acı çektim, olmayan suçun suçluluğunu hissettim’
    2-‘Suçluysak neden yargılanmadık, suçsuzsak neden ihraç edildik?
    4-‘KHK’ler hayatımı alt üst etti ama hayatın altını da üstünü de görmek gerekiyormuş’

  • ÜNİVDER: OHAL Komisyonu’nun ret kararları hukuksuz

    ÜNİVDER: OHAL Komisyonu’nun ret kararları hukuksuz

    PİRHA- Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği (ÜNİVDER), Barış Akademisyenleri hakkında OHAL Komisyonu tarafından verilen ret kararlarının hukuksuz olduğunu ve akademisyenlerle dayanışmaya devam edileceğinin altını çizdi.

    Barış Akademisyenlerine yönelik yürütülen soruşturmaların çoğu takipsizlikle sonuçlanırken, açılan davalarda da beraat kararları çıkmasına karşın OHAL Komisyonu, ardı ardına Barış Akademisyenlerinin başvurularını reddetti.

    Konuya dair açıklama yapan Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği (ÜNİVDER), işe iade başvurularının reddedilme kararlarının hukuksuz olduğuna dikkat çekerek, “Anayasa Mahkemesi (AYM) Temmuz 2019’da ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu karara bağlamış ve ardından bütün Barış Akademisyenleri, haklarında Terörle Mücadele Yasası kapsamında açılan davalarda beraat etmişlerdi” diye belirtti.

    Açıklamanın devamında OHAL Komisyonu’nun, AYM ve Ceza Mahkemelerinin beraat kararları dikkate alınmadığına dikkat çekilerek, akademisyenlerin görevlerine iade edilmesi istenirken, akademisyenlerle dayanışmaya devam edecekleri dile getirildi.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • KESK ve TTB: İçinde bulunduğumuz dönem 12 Eylül faşizmini aratmıyor -VİDEO

    KESK ve TTB: İçinde bulunduğumuz dönem 12 Eylül faşizmini aratmıyor -VİDEO

    PİRHA- OHAL Komisyonu’nun Barış Akademisyenleri için verdiği ‘ret’ kararlarına ilişkin düzenlenen basın toplantısında konuşan KESK Eş Genel Başkanı Şükran Yeşil Kablan, “İçinde bulunduğumuz dönem 12 Eylül faşizmini aratmıyor. AİHM’e savunma verecek olan Türkiye’nin uluslararası insan hakları karnesinde notu en aşağılara düştü” dedi. 

    Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) OHAL Komisyonu’nun Barış Akademisyenlerine yönelik verdiği ret kararlarına ilişkin basın açıklaması yaptı.

    Ankara Mülkiyeliler Birliği’nde gerçekleşen açıklamanın yapıldığı salona “Retleri reddediyoruz, barışa sahip çıkıyoruz” pankartı asıldı.

    Toplantıya Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Genel Başkanı Nejla Kurul, İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, KESK Eş Genel Başkanları Şükran Kablan Yeşil ve Mehmet Bozgeyik, TTB Genel Sekreteri Vedat Bulut katıldı. Açıklamada basın metnini KESK Eş Genel Başkanı Şükran Kablan Yeşil okudu.

    “AYM, İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN İHLAL EDİLDİĞİNE KARAR VERDİ ANCAK UYGULANMIYOR”

    Anayasa Mahkemesi kararlarının hiçe sayıldığı bir ortamda hukukun üstünlüğünden bahsedilemeyeceğini vurgulayan Kablan, “Başvurucular hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırıldılar. Somut olayın koşullarında başvurucular hakkında zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık gelmediği kabul edilen müdahalenin hedeflenen terör örgütü ve terörizmle mücadele kapsamında kamu düzeninin korunması amacıyla orantılı olduğunun gösterilemediği sonucuna ulaşılmıştır. Kamu gücünü kullanan organlar, devlet politikalarına yönelik eleştirilere cevap verilmesi hususunda ülkedeki herkesten daha fazla imkâna sahiptir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir” deniler ek ilgili bildirgenin hem ifade özgürlüğü kapsamında görülmesi gerektiği hem de bilim özgürlüğünün doğal bir sonucu olduğu belirlenmiştir” şeklinde konuştu.

    “OHAL KOMİSYONU AYM’NİN KARARINI TANIMIYOR”

    Bugüne kadar toplamda 87 ret kararı veren OHAL Komisyonu’nun 325 akademisyenin başvurusunu sonuçlandırmayarak oyalamaya ve hukuki sürecin önünü tıkamaya devam ettiğini belirten Kablan sözlerine şu şekilde devam etti:

    “Anayasa Mahkemesi kararları tüm devlet organları gibi OHAL Komisyonunu da bağlar. Buna rağmen, OHAL Komisyonunun kararlarında Anayasa Mahkemesinin Füsun Üstel kararının adını bile anmaması anayasal düzenin hiçe sayılması anlamına geldiği gibi Türk Ceza Kanunu anlamında da suç oluşturabilecek nitelikte kasıtlı bir eyleme vücut vermektedir. Anayasa Mahkemesinin kararı ihraçların ILO’nun temel 87, 98 ve 111 nolu sözleşmelerine aykırılığı da bir kez daha ortaya koymaktadır. OHAL Komisyonu’nun nasıl çalıştığını, hangi keyfiyetle kararlar verdiğini sorguluyoruz. Bu Komisyon adaleti geciktirmeden ve akademilerde hükümete aykırı düşünen bilim insanlarının mağduriyetini artırmaktan başka bir şeye yaramamıştır. 10 Ocak 2022 tarihinde AİHM’e savunma verecek olan Türkiye uluslararası insan hakları karnesinde notunu en aşağılara düşürmüş durumdadır. Barış akademisyenlerinin haklarını gasp edenler hukuku çiğnemekte olduklarının elbette farkındalar.”

    “KOMİSYONUN KRİTERLERİNE BAKILDIĞINDA CUMHURBAŞKANI DA GÖREVDEN ALINMALI”

    Kablan’nın ardından söz alan İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, uzatılmış bir OHAL süreci içerisinde olduklarını ve OHAL Komisyonu’nun iktidardan nasıl tepki almam düşüncesi ile karar verdiğini belirterek, “Anayasa mahkemesi OHAL kararlarından sonra birçok karar üretti. Masumiyet karinesi gibi pek çok karar verdi. OHAL komisyonu bu kararları uygulamıyor. Müvekkillerimiz öğrenci iken kamu görevlisi olmadan attıkları sloganlar, sosyal medya paylaşımlarından haklarında soruşturma açıldıysa memuriyete engel olmayan cezalar alınmışsa bunlar akademisyenlerin önüne çıkarılıyor. Bu şekilde uygulama olursa cumhurbaşkanı görevinden alınması gerekiyor, arşiv kaydına bakıldığında terörle mücadele kapsamında bir suçtan hüküm giydiği görülecektir” ifadelerini kullandı.

    Konuşmaların ardından toplantı basına kapalı şekilde devam etti.

    PİRHA/ANKARA

  • Eğitim Sen’den, Barış Akademisyenlerini ret eden OHAL Komisyonu’na tepki

    Eğitim Sen’den, Barış Akademisyenlerini ret eden OHAL Komisyonu’na tepki

    Barış Akademisyenleri’nin başvurusunun OHAL Komisyonu tarafından reddedilmesene tepki gösteren Eğitim Sen, ihraç kararlarının altındaki gerekçenin hukuki değil siyasi olduğunu belirtti. Yazılı bir açıklama yapan Eğitim-Sen, “Haksız ve hukuksuz biçimde ihraç edilen tüm üyelerin görevlerine dönene kadar mücadele sürecek” dedi. 
    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen), Olağanüstü Hal (OHAL) İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun, Kamu Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen akademisyenlerin başvurularını reddetmesine ilişkin yazılı açıklama yaptı.
    OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun, 28 Ekim’de tarihi verdiği kararla, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan beş akademisyenin başvurusunun kabul edilmediği hatırlatılan açıklamada, “Başvuruları reddedilen Ankara Üniversitesi’nden Nail Dertli, İstanbul Üniversitesi’nden Erhan Keleşoğlu, Ertan Ersoy, Ahsen Deniz Morva Kablamacı ve Hakan Ongan hakkında açıkça siyasi saiklerle hukuksuz karar verildi” denildi.
    Açıklamada, “Anayasa Mahkemesi, Barış Akademisyenlerinin söz konusu bildiriye imza atmalarının düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğu hükmüne varmış ve bu nedenle de akademisyenler hakkında açılan davaların tamamında beraat kararları verilmiştir” ifadeleri kullanıldı.
    KARARLAR SİYASİ 
    Açıklamada, dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın, söz konusu ihraç kararlarına dair “idari tasarruf” açıklamasında bulunduğu hatırlatılarak, ihraç kararlarının ardındaki gerekçenin hukuki değil siyasi olduğunun gözler önüne serildiği belirtildi.
    Açıklamaya şöyle devam edildi:
    “Eğitim-Sen olarak belirtmek isteriz ki ifade ettiğimiz nedenlerle OHAL Komisyonu’nun Barış Akademisyenleri için verdiği ret kararlarını kabul etmemiz mümkün değildir. Hukuksuz kararlara karşı sadece yargıya başvurmakla yetinmeyeceğimizin, aksine bu hukuksuzluğu üyesi olduğumuz Eğitim Enternasyonali ile Avrupa Yükseköğretim ve Araştırma Komitesi nezdinde de paylaşarak tüm uluslararası sendikal platformlara taşıyacağımızın bilinmesini isteriz. Haksız ve hukuksuz biçimde ihraç edilen tüm üyelerin görevlerine dönene kadar mücadele sürecek.”


    (HABER MERKEZİ) 

     

  • AİHM, barış akademisyenleri için Türkiye’den savunma istedi

    AİHM, barış akademisyenleri için Türkiye’den savunma istedi

    PİRHA- AİHM, ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine imza attıkları için KHK ile ihraç edilen 43 akademisyeninin başvurusuna ilişkin Türkiye’den savunma istedi. AİHM iktidara özellikle yaşanan hak ihlallerini sordu.

    AİHM, ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine imza attığı için ihraç edilen 43 akademisyenin başvurusu nedeniyle Türkiye’den savunma istedi.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine imza attıkları için Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen 43 Barış akademisyeninin başvurusuna ilişkin Türkiye’den savunma istedi.

    “AİHM, TÜRKİYE’YE HAK İHLALİ İDDİALARINA DAİR SORULAR SORDU”

    Avukat Ayşe Bingöl sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada; “AİHM, ‘Barış Bildirisi’ni imzaladıkları için OHAL KHK’leri ile işlerinden çıkartılan, temel hak ve özgürlükleri yok sayılan ve kendilerine hak ihlallerine karşı etkili başvuru yolu tanınmayan 43 Barış için Akademisyenin başvurusunu hükümete bildirdi” dedi.

    Bingöl, AİHM’in iktidara, başvurucuların işlerinden çıkartılma gerekçesini sorarak ifade ve örgütlenme özgürlüğüne (AİHS 10. & 11. madde), mahkemeye erişim hakkına (6. madde) ve özel hayata ve aileye saygı hakkına (8. madde) dair ihlal iddialarını işaret eden sorular sorduğunu belirtti.

    Bingöl ayrıca AİHM’in, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun etkili bir başvuru yolu olup olmadığına dair sorular yönelttiğini ve özellikle inceleme sürecinin uzunluğu ve başvuruların kabulü halinde dahi eski hale getirmenin mümkün olup olmadığına dair sorunlar sorulduğunu da aktardı.

    “ÇIKACAK KARAR BİNLERCE KHK’LİYİ İLGİLENDİRİYOR”

    Bingöl paylaştığı bilgilerde AİHM’in, haklara yapılan müdahalede Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 18’inci madde gereğince sözleşme dışı bir amaç güdüldüğüne dair iddialara da açıklama getirilmesini istediğini belirtti. Bingöl çıkacak karar için; “AİHM’in bu başvurulardaki kararı OHAL KHK’leri ile işlerinden çıkartılan ve iç hukuk çıkmazına mecbur bırakılan binleri ilgilendiriyor” dedi.

    ÖZELLİKLE AİHS’NİN 18. MADDESİ SORULDU

    AİHM, tarafından hükümete şu sorular yönlendirildi:

    “Sözleşme’nin 8, 10 ve 11. maddeleri kapsamındaki şikayetlerini giderebilecek etkili bir hukuk yolu olup, olmadığı, adil yargılanma hakkı kapsamında mahkeme erişim hakkının olup, olmadığı, aileye saygı hakkı ihlali, bu davada izlenen karar verme sürecinin keyfiliğe karşı yeterli güvence sağlayıp, sağlamadığı, ihraç sebepleri, başvuranlar, Hükümet’in Güneydoğu Türkiye’deki faaliyetlerine ilişkin eleştirel görüşleri nedeniyle ve söz konusu dilekçeyi imzaladıkları ve bir sendikaya üye oldukları için görevlerinden alındıklarını iddia etmekte haklı mıdırlar?

    İfade özgürlüğü ve dernek kurma hakkı, Türkiye’nin Sözleşme’nin 15/1 maddesi ile kendisine tanınan Sözleşme’den sapma hakkını kullandığı için Sözleşme’nin yukarıda belirtilen hükümlerine geçerli bir şekilde güvenebilir mi?

    Sözleşme’nin 18. maddesini, bu maddede öngörülenden farklı bir amaç için mi ihlal etmiştir?”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Barış Akademisyenleri’ davasında ilk beraat kararı geldi

    ‘Barış Akademisyenleri’ davasında ilk beraat kararı geldi

    “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladıkları için “silahlı terör örgütü propagandası yapmak” suçundan cezalandırılan barış akademisyenlerinin davasında ilk beraat kararı geldi.  

    “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzaladıkları için “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla yargılanan akademisyenlerin davasında ilk beraat kararı geldi.

    Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi, 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde (ACM) karar duruşması görülen Iğdır Üniversitesi’nden Arş. Gör. Özlem Şendeniz’in beraatine karar verildi.

    Şendeniz ve avukatı İlayda Önal’ın hazır bulunduğu duruşmada savcı, sanığın Terörle Mücadele Kanunu (TMK) 7/2 maddesinden cezalandırılmasını istediği mütalaasını değiştirdiğini belirterek yeni mütalaayı açıkladı.

    Mütalaada Barış İçin Akademisyenlerin Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yapmış oldukları bireysel başvurular sonucunda AYM’nin bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında kaldığı doğrultusunda karar verdiğini söyledi ve sanığın beraatini istedi.

    Mahkeme, AYM kararı uyarınca Şendeniz’in beraatine karar verdi.

  • Onayı olmadan ‘1071’e imzası atılan Dr. Anıl Özgüç istifa etti

    Onayı olmadan ‘1071’e imzası atılan Dr. Anıl Özgüç istifa etti

    Anayasa Mahkemesinin Barış Akademisyenleri kararına karşı yayınlanan ‘1071’ imzalı metinde onayı olmadan ismi olan Anıl Özgüç üniversitedeki görevinden istifa etti.

    Barış Akademisyenleri hakkındaki yargılamalar için hak ihlali kararı veren Anayasa Mahkemesi kararına karşı yayınlanan ‘1071’ imzalı metinde onayı olmadan isminin yer aldığını açıklayan İstanbul Aydın Üniversitesinde görevli Dr. Anıl Özgüç 1 Ağustos’ta üniversitedeki görevinden istifa ettiğini duyurdu.

    Anayasa Mahkemesi’nin Barış Bildirisi imzacısı akademisyenlerle ilgili hak ihlali kararının ardından Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden 1071 akademisyen, karara tepki gösteren bir bildiriye imza attı. Metnin kamuoyuyla paylaşılmasının ardından bazı akademisyenler iradeleri ve beyanları dışında listede yer aldıklarını açıkladı. Onayı olmadan AYM kararına tepki bildirisinde ismi yer alan İstanbul Aydın Üniversitesi’nde görevli Dr. Anıl Özgüç sosyal medya hesabından 1 Ağustos tarihinde üniversiteden istifa ettiğini duyurdu. Özgüç yayınladığı mesajında, “Destekleriniz için, bana bir sayıdan, bir ‘kelle’den ibaret olmadığımı hatırlattığınız için teşekkür ederim” ifadelerine de yer verdi.

    NE OLMUŞTU?

    30 Temmuz’da, Anayasa Mahkemesinin (AYM) “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan Barış Akademisyenlerinin hak ihlaline uğradığı yönündeki kararına karşı 1071 akademisyenin ismiyle karşı bildiri yayımlandı. 1071 imzacı arasında isimleri yer alan Dr. Şerif Eskin, Prof. Dr. Ercan Eyüboğlu, Dr. Anıl Özgüç, Dr. Mehmet Gürlek, Prof. Dr. Ahmet Yıldız ve Doç. Dr. Alev Erarslan onayları olmadan imzalarının kullanıldığını açıkladı. Sayı 1071’den 1065’e düştü.

    1071 ismin geçtiği bildiride “Terörle mücadeleyi sekteye uğratmayı ve ülkemizi karalamayı amaçlayan her türlü kurum, organizasyon ve inisiyatifin karşısında olduğumuzu ve olmaya devam edeceğimizi beyan ediyoruz. Türk milleti adına karar vermekle yetkili kılınan Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının adalete ve kamu vicdanına aykırı olmaması gerektiğine inanıyor, bu yanlış kararda imzası bulunanları kınıyoruz” denilmişti.

  • Akademisyenlerden ‘AYM kararına uyulsun’ çağrısı-VİDEO

    Akademisyenlerden ‘AYM kararına uyulsun’ çağrısı-VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Barış Akademisyenleri hakkında açıkladığı gerekçeli karara dair açıklama yaparak “OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nu AYM kararına uyarak ihraç edilen akademisyenleri görevlerine iade etmeli” dedi.

    Haberin Videosu

    İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan Barış Akademisyenleri hakkında açıkladığı gerekçeli karara dair açıklama yaptı.

    Adakale Sokak’ta yapılan açıklamaya dernek üyelerinin yanı sıra barış akademisyenleri de katıldı.

    “Barış hakkı ve ifade özgürlüğü yargılanamaz” denilen açıklamayı Akademisyen Sibel Pelçinel okudu.

    Pelçinel, Barış Akademisyenlerinin imzaladığı bildirinin bütün olarak yetkililere çatışmaların sona erdirilmesi ve yaşam hakkına ilişkin ilke ve kuralların korunması çağrısı içerdiğini söyleyerek şöyle devam etti:

    “EN TEMEL SAPTAMA; ASKERİ OPERASYONLARIN HUKUK DIŞI OLMASI”

    “Ancak Temmuz 2015’ten itibaren Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçleri ile PKK arasındaki silahlı çatışmalar yeniden başlamıştır. Bu dönemde ‘örgüt üyelerinin yakalanması’ ve ‘halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması’ gerekçeleriyle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin çok sayıda il ve ilçesinde süreli ve süresiz sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş; silahlı çatışmalar ve askeri operasyonlar sivil yurttaşların yaşadığı mahallelerde gerçekleşmiştir. Silahlı çatışma ortamında çok sayıda sivilin maruz kaldığı hak ihlalleri insan hakları örgütleri tarafından tespit edilerek kamuoyuna duyurulmuştur.

    En ciddi insan hakları ihlallerinin ise sokağa çıkma yasaklarının uygulandığı dönemlerde meydana geldiği rapor edilmiştir. Bu dönemlerde bazı yerleşim yerlerinin dünya ile bağlantısının tümüyle kesilmiş ve hareketliliğin günlerce, gece gündüz aralıksız kısıtlanmış olduğu belirtilmiştir. Barış için Akademisyenlerin ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız!’ başlıklı bildirisi tam da bu güncel bağlamın içinden ses veren bir metin olarak ortaya çıkmıştır. Bildirinin anayasal ve yasal mevzuat bakımından en temel saptaması sokağa çıkma yasakları ve yürütülen askeri operasyonların hukuk dışı olması ve sorumlularla ilgili inceleme yapılması gerektiği üzerine kurulmuştur.”

    “AYM KARARINA UYULUP GÖREVLER İADE EDİLSİN”

    Okunan metinde akademisyenlerin kanaatlerini kamuoyuyla paylaşmasının ifade özgürlüğünün bir parçası olarak yorumlanırken şunlara da dikkat çekildi:

    “Akademisyenlerin açıkladıkları görüşler kendi araştırma, mesleki uzmanlık ve yeterlilik alanlarına ilişkin olmasa, tartışmalı olsa veya rağbet görmese dahi ifade özgürlüğünün sıkı koruması altında kalmaktadır.

    Uzmanlık alanı dışında olsa dahi akademisyenlerin herhangi bir vatandaş gibi en kritik ve hassas politik meselelerde en güçlü görüşlere bile karşı çıkabilmesi diğer kişilerin görüşlerine göre daha etkili olabilir ve bu sebeple de bir toplum ve ülke için hayati derecede önemlidir.

    Bütün birinci derece mahkemelerini AYM’nin kararına uyarak önünde bulunan Barış Akademisyenleri dosyalarında beraat kararı vermeye, mahkumiyet kararı verdikleri hakkında yeniden yargılama yaparak beraat kararı vermeye,

    OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonunu AYM kararına uyarak ihraç edilen akademisyenleri görevlerine iade etmeye,

    Üniversiteleri görevlerine iade edilecek akademisyenleri aynı görev yerlerine, aynı unvanla iade etmeye,

    Yetkilileri ihraç edilen, yargılanan, haklarında soruşturma açılan ve ceza alan akademisyenlerin uğradıkları mağduriyetin giderilmesi için adım atmaya,

    İçişleri Bakanlığı’nı pasaport tehditlerini kaldırarak seyahat özgürlüğünün ihlal edilmesine son vermeye,

    Başta akademisyenler olmak üzere demokratik kamuoyunu ifade özgürlüğü ve akademik özgürlükleri savunmaya,

    Karşı bildiri yayınlatarak üniversiteler ve akademisyenler üzerinde baskı kurmaya çalışan YÖK’ü derhal bu tutumdan vazgeçmeye ve özür dilemeye,

    Temel hak ve özgürlükleri hiçe sayarak AYM kararına karşı kampanya yürütmeye çalışan üniversite yönetimlerini ve akademisyenleri insan haklarına saygı yükümlülüklerini yerine getirmeye davet ediyoruz.

    Umberto Eco’nun belirttiği gibi, önemli olan “onlar savaştığı için bizim barış içinde yaşayabildiğimiz” barış değildir. Barış hakkını savunan akademisyenlerin her zaman yanındayız.”

    PİRHA / ANKARA

  • Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi rektöründen ‘1071 akademisyen’ teşekkürü

    Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi rektöründen ‘1071 akademisyen’ teşekkürü

    Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdulhalik Karabulut, Anayasa Mahkemesi’ni eleştiren bildiride yer alan akademisyenlere ‘teşekkür’ etti. Karabulut teşekkür mesajını üniversitenin resmi sitesinde paylaştı.

    Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdulhalik Karabulut, Anayasa Mahkemesi’nin Barış Akademisyenleri kararını eleştiren ve sayıları ilk önce 1071 olarak açıklanan ancak daha sonra 1066’ya düşen akademisyenlere, bildiriye imza attıkları için teşekkür etti. Rektör teşekkürünü üniversitenin resmi internet sitesinden yayınladı.

    Karabulut teşekkür yazısında şu ifadeleri kullandı:

    “Anayasa Mahkemesinin almış olduğu karara karşı; sevgi, saygı, birlik-beraberlik ve dayanışma gibi yüce değerlere dayanan ve zaferlerimizin sembolü olan 1071 ruhu doğrultusunda ‘Anayasa Mahkemesi Terörü Meşrulaştıramaz’ bildirisine öncelik eden ve bu duyarlılığı gösteren 1071 akademisyen içinde akademisyenlerimizin büyük çoğunluğunun bulunması memnuniyet vericidir. Duyarlılık gösteren akademisyenlerimize en kalbi teşekkürlerimi sunarım.”

  • Anti-AYM bildirisi: Tanrı Türk’ü korusun!

    Anti-AYM bildirisi: Tanrı Türk’ü korusun!

    PİRHA – Akademisyen Baskın Oran, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi hakkında 786 akademisyene dava açılmasının ardından son AYM kararının ‘kınama bildirisi ifade özgürlüğüne girer’ yorumunu köşesine taşıdı.

    Anayasa Mahkemesi’nin barış akademisyenleri için verdiği kararın ardından “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine karşı bildiriler yayınlanmaya başlandı. Akademisyen Baskın Oran, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 786 akademisyene yönelik paylaşılan ‘karşı bildiri’yi köşesine taşıdı.

    Artıgerçek sitesindeki yazısında Oran, “Bazı ‘üniversite’ler bu AYM kararını hiç beğenmediler. Bildirinin ifade özgürlüğüne girmediğini, terör karşısında devleti zayıflattığını ileri sürdüler” dedi.

    Son AYM kararının Barış Akademisyenleri hakkındaki ‘kınama bildirisi ifade özgürlüğüne girer’ kararına da işaret eden Oran “Bazı ‘üniversite’ler bu AYM kararını hiç beğenmediler. Bildirinin ifade özgürlüğüne girmediğini, terör karşısında devleti zayıflattığını ileri sürdüler. Recep Tayyip Erdoğan Üni. gibi bazılarının rektörlüğü karşı-bildiriler yayınladı. Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi ve İstanbul Aydın Üniversitesi gibileri de kendi personellerine yazı yollayarak karşı-bildiri yayınlamalarını bildirdi” dedi.

    Akademisyen Oran’ın yazısının devamı şöyle:

    “Son olarak Bezm-i Şabalak Üniversitesi’nin hazırladığı karşı-bildiri metni daha yayınlanmadan elime geçti. Bildiri aynen aşağıdaki gibidir.

    Aziz Türk Milletine:

    Kendilerine ‘akademisyen’ adını veren kimi şahıslar, sanki devlet suç işleyebilirmiş gibi, ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlığı altında Ocak 2016’da sözde bir ‘barış bildirisi’ yayınlamışlardı.

    Bu ihaneti de, PKK terörünü yok etmek için devletimizin her türlü çabayı sergilediği bir dönemde yapmışlardı.

    Örneğin JÖH ve PÖH kuvvetleri, Ekim 2015’te etkisiz hale getirdikleri Hacı Lokman adlı teröristi boynundan iple bağlayıp zırhlı aracın ardından sürüklerken araç içinden çektikleri videoyu, teröristleri caydırmak maksadıyla internete yüklemişlerdi. İşte kendine akademisyen diyen bazı kişilerin bu sözde bildirisi, bu caydırıcı etkiyi azaltmak maksadıyla bu olayın ardından yayınlanmıştır.

    Maalesef, Anayasa Mahkememiz geçtiğimiz hafta skandal bir karara imza atmış,  devletimizi suçlamaya yeltenen bu varakpareyi dünyanın hiçbir yerinde olmayacak biçimde ifade özgürlüğü gibi değerlendirerek şehit ve gazilerimizin hatırasını zedelemiş, maşeri vicdanda büyük yara açmıştır.

    O Anayasa Mahkemesi ki, hain darbe teşebbüsünün ardından, devletimizin terörle mücadelesini desteklemek için cansiperane çabalar sergilemişti. Kanunlarda değişiklik yapan ve birçoğu TBMM’ye sunulmadan uygulanan OHAL kararnamelerinin iptali talebini, yerleşik içtihadından cayarak ve Anayasa’yı böyle durumlarda yapılması gerektiği gibi vatanseverce yorumlayarak reddetmiş, bunların OHAL sonrasında bile uygulanmasını mümkün kılmıştı.

    Üniversitelerimiz ve elemanları, terörü meşrulaştırma sonucu doğuran son AYM kararını kınamak ve kutsal devletimizi desteklemek için büyük bir protesto hareketine girişmiş, Anadolu’nun Malazgirt’le Türkleştirilmesini simgeleyen 1071 imzalı bir bildiri yayınlamışlardır.

    Çok esef vericidir ki, bu yerli ve milli girişimi yapan üniversitelerimizi sabote etme hezeyanları derhal başgöstermiştir.

    Örneğin, ilk protestoyu yayınlayan Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, daha önce Ağrı ve Konya’da topladığı uluslararası sosyal bilimler kongresinin üçüncüsünü Bangkok Tayland’da düzenlemiştir. Bu bilimsel girişim, toplantıya yabancı ülkelerden 4, Türkiye’den ise 33 kişinin katılmasını söz konusu eden kötü niyetli şahıslarca karalanmak istenmiştir. Zaytung adlı haber sitesi “YÖK incelemesi nedeniyle bir süredir Tayland’a gidip rahatlayamayan üniversite yönetiminde gerginlik büyüyor” diye manşet bile atmıştır.

    Yine örneğin, kimi dönek imzacılar, 1071 gibi kutsal bir tarihi bozmak amacıyla, imzalarının habersiz konmuş olduğunu iddia etmeye başlamışlardır.

    Bu durumda imzacı sayısı 1066’ya inince, vatan ve millet aşkıyla dolu üniversitelerimiz kampanyayı daha da geliştirmeye ve 1071 imza yerine, yine Anadolu’nun Türkleştirilmesini simgelemek üzere sayıyı 1915 imzaya çıkarmaya karar vermişlerdir.

    Türk üniversiteleri, devletimizin terörü ne pahasına olursa olsun bitirme çabalarının yanında olmuştur, daima olacaktır ve ‘ifade özgürlüğü’ sözde aldatmacasına daima karşı duracaktır.

    Tanrı Türk’ü Korusun. Selam ve Dua ile…

    Bezm-i Şabalak Üniversitesi Rektörü Dilber Turanlı”

  • Barış akademisyeni Tuna Altınel 81 gün sonra tahliye edildi

    Barış akademisyeni Tuna Altınel 81 gün sonra tahliye edildi

    81 gündür cezaevinde bulunan Barış Akademisyeni Doç. Dr. Tuna Altınel, Balıkesir’de görülen ilk duruşmasında tahliye edildi. Bir sonraki duruşma 19 Kasım 2019’a ertelendi.

    81 gündür tutuklu bulunan barış bildirisi imzacısı akademisyenlerden Doç. Dr. Tuna Altınel’in tahliyesine karar verildi.

    Balıkesir Adliyesinde görülen ilk duruşmada, Altınel’in duruşmalardan vareste tutulmasına ve dosyanın incelenmeye alınmasına karar veren mahkeme heyeti bir sonraki duruşmanın 19 Kasım 2019’da saat 14.00’te görülmesine hükmetti.

    Dava öncesi Balıkesir Adliyesi önünde çok sayıda akademisyen, milletvekili, gazeteci ve hak savunucusu Altınel için özgürlük istedi.

    Bölge illerindeki çatışmalı sokağa çıkma yasakları döneminde “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenlerden Lyon-1 Üniversitesi’nden Doç. Dr. Tuna Altınel, Fransa’da gerçekleşmiş bir konferansa katılımı gerekçe gösterilerek ‘örgüt propagandası yapmak’ iddiasıyla 11 Mayıs’ta tutuklanmıştı. 81 gündür Kepsut L Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Altınel’in “örgüt üyeliği”nden yargılandığı davanın ilk duruşması öncesi Balıkesir Adliyesi önünde açıklama yapıldı. Barış Akademisyenleri tarafından yapılan açıklamada barış istemenin suç olmadığı bir kez daha vurgulandı.

    “HİÇBİR DELİL OLMADAN 81 GÜNDÜR TUTUKLU”

    Barış akademisyenleri adına konuşan Lütfiye Bozdağ, “Tuna Altınel, 81 gündür hapis tutuluyor. Tuna Altınel ile dayanışmak için öğrencileri, arkadaşları ve meslektaşları olarak toplandık. Pek çok akademisyen ve hak savunucusu duruşma için Balıkesir Adliyesi önündeyiz.  Tuna Altınel hiçbir delil olmadan 81 gündür tutuklu bulunuyor. Tuna’nın arkadaşları olarak derhal serbest bırakılmasını istiyoruz.” dedi.

    CHP Milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu ve Ali Şeker, HDP Milletvekilleri Züleyha Gülüm ve Gülistan Kılıç Koçyiğit ile çok sayıda akademisyen, hak savunucusu ve gazetecinin izlemek için hazır bulunduğu duruşmayı salonun küçük olduğu gerekçesi ile önce 40 kişinin izlemesine izin verildi, ardından bu sayının 65’e çıkarıldığı ifade edildi.

    “KAÇMAK GİBİ BİR AMACIM OLSAYDI TÜRKİYE’YE GELMEZDİM”

    İzleyicilerin salona alınması sonrası başkayan duruşma kimlik tespitinin ardından Tuna Altınel’in beyanı ile devam etti. Altınel, iddianameye atıf yaparak suçlamalara konu olan dernek hakkında bilgi verdi. Altınel, “Lyon Rhône-Alpes Kürt Dostluk Derneği’nin etkinliğine katıldığım için örgüt üyeliği suçlamasıyla karşınızdayım. Üyesi olduğum derneğin PKK/KCK ile bağı olduğuna dair iddianamede somut tek bir delil yoktur. Yasal ya da yasa dışı herhangi bir örgütün propagandasını yapmak söz konusu değildir. Dernekteki yasal bir etkinlikten ötürü infaza uğradım. İddia edildiği gibi Türkiye’yi aşağılama gibi bir niyetim olsaydı Türkiye’ye gelmezdim. Yine iddia edildiği gibi kaçmak gibi bir amacım olsaydı yine Türkiye’ye gelmezdim. Bu nedenle özgürlüğümü istiyorum” dedi.

    “DOSYADA, TUTUKLAMANIN GEREKLİLİKLERİ OLUŞMAMIŞTIR”

    Daha sonra Altınel’in avukatı Meriç Eyüboğlu söz aldı. Eyüboğlu “Tutuklamanın iki amacı vardır. Delillerin karartılması ve kaçma şüphesi. Ancak bu dosyada bu gerekliliklerin oluşmadığını söyleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

    Eyüboğlu, “Şubat ayında Lyon’da 40 kişinin katıldığı bir toplantı olmuş. Bu 40 kişilik toplantıda müvekkilim çeviri yapmıştır. Tutuklama konusu olan şey bir dernek faaliyetidir. Bir toplantıyı organize etmek, katılmak, çeviri yapmak nasıl tutuklanma gerekçesi olabilir. Tuna Altınel’in 81 gündür neden tutuklu olduğunu anlamak mümkün değil. Ulusal ve uluslararası üniversitelerdeki akademisyenler neden tutuklu olduğunun yanıtını arıyor” dedi.

    Tuna Altınel’in avukatlarında İnan Yılmaz, eleştiride konu hükümetse sınırsız eleştiri yapılabileceğine dikkat çekti. Yılmaz, “Bir insana örgüt üyesi dediğinizde en azından örgütle bir ilişkisini bulmalısınız. İddianamedeki suçlama varsayımdan ibarettir. Bu iddia çökmüş bir iddiadır. İddianamede ‘örgüt üyeliğine’ bir kanıt olmadığı çok açıktır” dedi.

    Avukat beyanlarının ardından mütaalasını sunan duruşma savcısı, dosyanın Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmesini, Altınel’in da adli kontrol uygulamasıyla tahliye edilmesini istedi.

    Savcı mütaalasının ardından mahkeme heyeti ara karar için duruşmaya 15 dakika ara verdi. Aranın ardından açıklanan kararda, Tuna Altınel tahliye edildi.

    NE OLMUŞTU?

    Doç. Dr. Altınel’in Türkiye’de tutuklanmasına giden süreç, Şubat 2019’da Fransa’nın Villeurbanne kentinde “Cizre bodrumlarına ilişkin” katıldığı bir konferansla başladı. Altınel, konferansta eski HDP Milletvekili Faysal Sarıyıldız’a simültane çevirmenlik yapıyordu.

    Konferansın ardından Lyon Başkonsolosluğu, Altınel hakkında hakkında bir tutanak tuttu.

    Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen tutanakta Altınel hakkında “gerekli işlemlerin yapılması ve pasaportuna tahdit konulması” talep edildi.

    Aynı zamanda barış bildirisi imzacısı olan Doç. Dr. Altınel, yargılandığı davanın duruşması için Nisan 2019’da Türkiye’ye döndü. Havalimanında pasaportuna tahdit konulduğunu öğrendi.

    Karara karşı İstanbul’da çeşitli girişimlerde bulunsa da bir yanıt alamayınca 10 Mayıs’ta, nüfusa kayıtlı olduğu yer olan Balıkesir’e gitti.

    Durumu anlamak için Nüfus Müdürlüğüne giden Altınel, müdürlükten çıktıktan sonra gelen bir telefonla geri döndü ve gözaltına alındı.

    Altınel savcılıktaki ifadesinden sonra “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildi.

    Nöbetçi hakimliğin kararıyla 11 Mayıs günü tutuklanarak, Kepsut L Tipi Cezaevi’ne gönderildi.

    Altınel hakkındaki suçlama tutukluluk sürecinde “örgüt propagandası”ndan “örgüt üyeliği”ne döndü.

    Altınel’in, Barış Akademisyenleri’nin yargılamaları kapsamında “örgüt propagandası yapmak” suçlamasıyla yargılandığı davası İstanbul 29. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor.

    AYM İHLAL KARARI VERMİŞTİ

    Anayasa Mahkemesi “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladıkları için “örgüt propagandası yapmak” gerekçesiyle hapis cezasına çarptırılan dokuz akademisyenin bireysel başvurusunu 26 Temmuz’da görüşmüştü.

    Mahkeme, akademisyenlerin cezalandırılması nedeniyle ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vermişti. (Kaynak/Evrensel)

  • Barış imzacısı akademisyenler: Haklarımızı geri verin

    Barış imzacısı akademisyenler: Haklarımızı geri verin

    AYM’nin, barış imzacısı akademisyenler hakkında ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermesinin ardından ihraç edilen akademisyenler “Haklarımızı geri verin” dedi.

    “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladıkları için “silahlı terör örgütü propagandası yapmak” suçundan cezalandırılan, aralarında Prof. Dr. Füsun Üstel’in de bulunduğu 10 akademisye hakkında Anayasa Mahkemesi’nin (AYM), ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermesinin ardından gözler imzacı akademisyenlere çevrildi.

    AYM’nin haklarında ihlal kararı verdiği akademisyenler, imzacı oldukları için çok ağır bedeller ödediklerini, AYM kararının sevindirici olduğunu ancak akademisyenlerin yaşadığı hak ihlallerine karşın atılması gereken daha çok adım olduğunu vurguladılar.

    “AYM KARARINI ÖĞRENDİĞİMDE GÖZYAŞLARINA BOĞULDUM”

    Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edilen ve AYM’nin hak ihlali kararı verdiği isimler arasında yer alan imzacı akademisyen Canan Özbey, AYM kararını öğrendiğinde gözyaşlarına boğulduğunu belirterek, “Hiçbir suçumuz yokken, yasaya göre hiçbir kabahatimiz olmamasına rağmen, güzel bir şey istediğimiz için çok büyük bedeller ödedik. Maddi, manevi çok ağır bir süreçti. Çok yıprandık. Yaşanan bu ağır süreçte yaşamlarıyla bedel ödeyenler oldu. İntihar edenler oldu. Türkiye’nin geleceği için çok ağır bir tablo” dedi.

    “BİR YOL AÇILDI”

    Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden ihraç edilen ve AYM’nin hak ihlali kararı verdiği isimler arasında yer alan imzacı akademisyen Dr. Ece Öztan ise AYM’nin verdiği karara çok sevindiğini belirterek, adaletin bir zerresinin bile insanlara çok iyi geldiğini ifade etti. Öztan, şunları söyledi:

    “AYM’nin önünde bekleyen bir dosyam daha var. Doçentlik hakkımın elimden alınmasına dair. Şu an o dosyanın da yolunun açılacağını düşünüyorum. AYM 3.5 yıl süren hukuki ve fiili karamsar havayı açacak bir kilit gösterdi. Bunun arkasına hukuka uygun bir rejim kurulacaksa arkası gelecektir. Bu süreç zaman alacaktır. 3 yıllık süreçte ağır şeyler yaşandı. En azından şu an da ifade özgürlüğünün bir kez bile olsa mahkemelerde telaffuz edilmesi bana iyi geldi. Herkes kördü… Bir yol açıldığı için mutluyum. Umarım yerel mahkeme hukuka uygun davranır ve AYM kararını uygular. Yolumuz uzun. Daha büyük hukuk mücadelelerimiz olacak. Tüm gaspedilen haklarımızın hesabını soracağız.”

    “MESLEĞE İADE EDİLECEK MİYİZ?”

    Barış Bildirisi’ne imza attığı için Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden ihraç edilen Yrd. Doç. Dr. Ceren Akçabay ise AYM’nin kararına şaşırdığını belirtti. Akçabay, şunları söyledi:

    “Halihazırda AYM’nin karar verdiği dosya sayısı 10, ama yüzlerce kişiden bahsediyoruz. AYM’nin emsal kararı uygulanacak mı? Yerel mahkeme AYM kararı doğrultusunda beraat verecek mi? AYM önündeki dosyaları hızla karara bağlayacak mı? OHAL Komisyonu çok uzun zaman geçmesine rağmen başvurumuza cevap vermedi. Mesleğe iade edilecek miyiz? Bu hak ihlalleri ne kadar sürecek? Maddi manevi yaşadığımız zararlar tazmin edilecek mi?”

    “YEREL MAHKEMENİN AYM KARARINA NE KADAR RİAYET EDECEĞİ ÖNEMLİ”

    Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre, Marmara Üniversitesİ İletişim Fakültesi’nden ihraç edilen Dr. Utku Uraz Aydın da AYM’nin verdiği kararın önemli bir gelişme olduğunu, ancak yaşanan hak kayıplarını ortadan kaldırmadığını söyledi. Verilen kararın iktidar blokunda yaşanan çözülmelerin emarelerinden biri olduğunu aktaran Aydın, yerel mahkemenin AYM’nin kararına ne kadar riayet edeceği konusunun önemli olduğunu söyledi.

  • Dünyaca ünlü akademisyenlerden ‘Barış Akademisyenleri’ için çağrı

    Dünyaca ünlü akademisyenlerden ‘Barış Akademisyenleri’ için çağrı

    Aralarında Nobel ödüllü isimlerin de bulunduğu 1800 akademisyen “Barış akademisyenleri”ne dönük baskılara ilişkin uluslararası çağrı yaptı.

    Aralarında beş Nobel ödüllü akademisyen ve Noam Chomsky, Şeyla Benhabib, Steven Pinker, Judith Butler, Bruce Alberts gibi dünya çapında tanınmış isimlerin yer aldığı 1800 akademisyen, Türkiye’de barış akademisyenlerine yönelik kitlesel yargılamaları kınadı ve akademisyen kıyımında iş birlikçi konumundaki kurum ve üniversitelerle ilişkilerin dondurulması için uluslararası çağrıda bulundu.

    İfade özgürlüğü alanında çalışmalar yapan ARTICLE 19’un Avrupa ve Merkez Asya Başkanı Sarah Clarke konuyla ilgili “İstinaf mahkemesinin Profesör Füsun Üstel’e, sadece bir bildirinin altına ismini koyduğu için verilen cezayı onaylama kararı benzer absürt suçlamalarla karşı karşıya olan iki bin meslektaşı için dehşet verici bir emsal oluşturuyor. Antiterör yasalarının tamamen kötüye kullanılmasına dayanan bu karar, ülkede geriye kalan oldukça sınırlı ifade ve akademik özgürlüklere vurulmuş yeni bir darbedir. Türkiye yetkililerini muhalif seslere karşı baskıya son vermeye, bu kararı askıya almaya ve akademisyenlere karşı açılan davaları düşürmeye çağırıyoruz” dedi.

    Yayımlanan mektup PEN International, PEN America, Columbia University’s Global Freedom of Expression, Article 19, National Writers Union – UAW Local 1981/AFL-CIO, Research Institute on Turkey, Academic Solidarity Network, Forum Transregionale Studien, Academics for Peace – North America, Academics for Peace – United Kingdom, California Scholars for Academic Freedom, English PEN ve Dansk PEN tarafından da destekleniyor.

  • İki savcı ‘FETÖ’ ile para pazarlığı yaptıkları gerekçesiyle açığa alındı

    İki savcı ‘FETÖ’ ile para pazarlığı yaptıkları gerekçesiyle açığa alındı

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’nda görevli Cumhuriyet Savcısı Lütfi Karabacak ve Faili Meçhul Suçlar Bürosu’ndan Cumhuriyet Savcısı İsmet Bozkurt açığa alındı.

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’ndan Cumhuriyet Savcısı Lütfi Karabacak ve Faili Meçhul Suçlar Bürosu’ndan Cumhuriyet Savcısı İsmet Bozkurt açığa alındı.

    Savcıların, polisin takibe aldığı ‘FETÖ’cülerle konuşmalarının dinlemeye takıldığı, haklarında bir avukatın şikayette bulunduğu ve takipsizlik kararı için “para pazarlığı yapıldığı” ileri sürüldü. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın konuyla ilgili soruşturma başlattığı, savcıların HSK 2. Dairesi tarafından açığa alındığı öğrenildi.

    BARIŞ AKADEMİSYENLERİ DAVASININ SAVCISI

    Açığa alınan Cumhuriyet Savcısı İsmet Bozkurt çok kritik soruşturmaları yürüten bir isimdi. Barış Akademisyenleri, Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda öldürülen gazeteci Cemal Kaşıkçı soruşturmalarından tanınan Bozkurt, Rixos otellerinin sahibi olan ve bir dönem Fethullahçılar içerisinde yer aldığını itiraf eden iş adamı Fettah Tamince hakkında da “kovuşturmaya yer yoktur” kararı verdi. Bozkurt son olarak GENPA İcra Kurulu Başkanı Fatih Erdem hakkında, “FETÖ silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan iddianame hazırladı. İddianamenin basında yer almasından kısa bir süre sonra Bozkurt’un, görev yeri değiştirildi. Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’ndaki görevinden alınan Bozkurt Faili Meçhul Suçlar Bürosu’nda görevlendirildi.

    Cumhuriyet’ten Seyhan Avşar’ın haberine göre açığa alınan bir diğer isim olan Lütfi Karabacak hakkında ise 2005 yılında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından bir soruşturma yürütüldü. Soruşturma sonucunda HSYK tarafından Karabacak’a yer değiştirme cezası verildi. Uzun yıllar sonra İstanbul’da göreve başlayan Karabacak MİT TIR’ları davasında duruşmaya iki gün kala değişen İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ikinci heyetinin duruşma savcısı olarak görev yaptı. Cumhuriyet Savcısı Lütfi Karabacak, ‘FETÖ’nün yargı yapılanması kapsamında yargılanan eski savcı Turhan Turunç’un, pişmanlık göstererek samimi beyanlarda bulunduğu ve örgütün yapısının çözülmesine katkı sağladığı gerekçesiyle etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmasını istedi.

  • Barış imzacılarına emek ve meslek örgütlerinden destek-VİDEO

    Barış imzacılarına emek ve meslek örgütlerinden destek-VİDEO

    PİRHA- 1128 akademisyenin “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atmaları sebebiyle süren yargılamalarda hapis cezaları istinaf mahkemelerinde onaylanmaya başlandı. Karara tepki gösteren meslek örgütleri “Bu hukuk dışı süreç ülkemiz demokrasisi ve adalet sistemi adına utanç vericidir” dedi.

     1128 akademisyenin 2016 yılında “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atmasının ardından yargılama sürecinde gelişme yaşandı. Haklarında hapis cezası istemiyle davalar açılan akademisyenler için cezalar istinaf mahkemelerinde onaylanmaya başlandı.

    Konuya dair basın açıklaması yapan DİSK-KESK TMMOB-TTB, Barış Akademisyenlerinin yargılama süreci ülkemiz adına bir utanç tablosudur” dedi.

    Ortak basın metnini okuyan TTB Merkez Konsey Başkanı Sinan Adıyaman, akademisyenlerin, eleştiri ve tutumlarını içeren bildiriye imza attıktan sonra, gözaltı, tehdit ve linç girişimleri ile karşılaştıklarını belirterek şunları aktardı:

    “406 Barış Akademisyeni KHK’ler ile ihraç edildi. Pasaportları iptal edildi, ‘kara listeye’ alındı. İşleri ellerinden alındıktan sonra iş bulmaları engellendi. Her türlü akademik haklarının yanı sıra yurttaş ve insan olarak pek çok hakları ortadan kaldırıldı. Dr. Mehmet Fatih Traş, ‘medeni ölüm’ ve ‘kara liste’ uygulamaları sonucu intihara sürüklendi. Tüm bu baskılara, tehditlere ve sonu gelmez tacizlere rağmen akademisyenler, metne attıkları imzanın arkasında durdular; direnmeye ve dayanışmaya devam ettiler, ediyorlar. Ceza yargılamaları ile ortaya çıkan hukuk dışılık inanılmaz boyutlara ulaştı; akademisyenlerin yargılanma süreci ‘bir yargılama yapılıyormuş’ görüntüsü verilmesinden ibaret kaldı.”

    “HAPİS CEZALARI ONAYLANMAYA BAŞLANDI”

    İmza atılmış tek bir metin olmasına rağmen her akademisyene ayrı davanın açıldığına işaret eden Adıyaman, hapis cezalarının onaylanmaya başlandığına dikkat çekerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:

    “Savunma yaptırılmaması, yapılan savunmaların dinlenmemesi, savunma hakkının sınırlanması ile pek çok mahkeme açık açık tarafsızlık ilkesini yok saydı. Aynı metin için farklı mahkemelerde farklı maddelerden kararlar verildi, hatta aynı mahkemede farklı cezalara hükmedildiği görüldü. Ceza veren mahkemeler, aynı metin nedeniyle açılan yeni davaları da görmeye devam etti. Mahkeme kararları kopyalanmış gerekçelerle verildi ve birbirinden farklı mahkemelerin sanki ortak karar almış ya da bu yönde bir direktif gelmiş gibi bir anda yargılamaları hızlandırdı ve istisnasız herkese ceza verdi. Ve nihayetinde verilen hapis cezaları, tüm bu açık hukuksuzluklara rağmen istinaf mahkemelerinde onaylanmaya başlandı. Bu hukuk dışı süreç ülkemiz demokrasisi ve adalet sistemi adına utanç vericidir. Akademisyenlere, aydınlara karşı uygulanan bu hukuksuzluk ve hapis cezaları; aynı zamanda hakları için mücadele eden işçilere, kamu emekçilerine, mimar ve mühendislere, hekimlere, bütün halk kesimlerine verilen bir sindirme ve korkutma mesajıdır. Akademisyenlere, aydınlara karşı uygulanan bu hukuksuzluk ve hapis cezaları; grev erteleme ve yasaklamakla övünen, sermayenin ihtiyaçlarını tereddütsüz yerine getiren ama emekçilerin her türlü demokratik talebini terörle ilişkilendiren bir iktidar anlayışının yansımasıdır. Kendisi dışındaki bütün siyasi partilerin, demokratik kurumların vatan hainliği ile suçlanabilmesinin ilk adımıdır.”

    “AKADEMİSYENLERE DÜŞMANCA TAVIR SERGİLENDİ”

    Açıklama sonrası söz alan KESK Eş Başkanı Aysun Gezen, akademik alanların bir tür çölleşme içerisinde olduğunu ifade ederek “Muhalif kadroları tasfiye etme amaçları vardı. Düşünmeyi ilke edinenlerin önüne geçmek isteyip siyasal amaçlarını yerine getirdiler. Hakimlerin, akademisyenlere düşmanca tutum sergilediklerini gördük. Savunma hakları dahi verilmedi” dedi.

    TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz ise toplumun tüm kesiminin susturulmak istendiğini söyleyerek, “İktidar, yargıyı kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanıyor. Barış gibi önemli konuda düşünce ve görüş paylaşılmasını kabullenmiyorlar. Akademisyenlerin sivil ölümlere terk edilmelerini kabul etmiyoruz. Böyle bir ortamda iktidarın meşrutiyeti hep sorgulanır. Eğer başımızı kuma gömersek toplumun tüm kesimleri bu faşist uygulamalara maruz kalacaktır” dedi.

    DİSK Genel Sekreteri Cafer Konca ise “Akademisyenler bizim yol arkadaşlarımızdır. Onlar demokrasinin simgeleridir. İnadına, barışı bu ülkede tesis edeceğiz” dedi.

    PİRHA / ANKARA  

     

     

     

     

  • Barış Akademisyenleri’nin duruşması 4 Ekim’e ertelendi

    Barış Akademisyenleri’nin duruşması 4 Ekim’e ertelendi

    Çatışmalı ortamın ve hak ihlallerinin durması talebiyle ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine imza atan İstanbul Üniversitesi’nden 3 akademisyenin davası bugün Çağlayan Adliyesi, 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.  Beraat taleplerinin bildirildiği duruşmalar ertelendi.

    Barış İçin Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladıkları için “Terör örgütü propagandası” ile suçlanan üç akademisyen Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşmalarına çıktı.

    İstanbul Üniversitesi’nden araştırma görevlileri F.K.Ö. ile Egemen Kepekçi ve Yrd. Doç. Dr. Hediye Esra Arcan duruşma salonunda hazır bulundu.

    Duruşmalarda avukatların derhal beraat ve davaların birleştirilmesi talepleri reddedildi. Savunma için ek süre veren mahkeme heyeti üç duruşmanın da 4 Ekim’de devam etmesine karar verdi.

    Avukatlar ayrıca, 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden dört akademisyenin yargılandığı dava dosyasının celbi talebinde bulundu. Mahkeme, dosyanın iddianamesinin, tutanaklarının ve TCK 301 konusunda Adalet Bakanlığı’na yazılan yazı ve gelen cevabın istenmesine karar verdi.

    Akademisyenlere “son kez süre verildiği” belirtilerek ikinci duruşmaya katılmazlarsa “yasal gereğinin yapılacağı” mahkemece ihtar edildi.

    İmzacı akademisyenlere yönelik davalar 5 Aralık 2017’de başladı. 1 Mart itibariyle 136 kişinin ilk duruşmaları, bu kişilerden 30’unun ikinci duruşmaları görülmüş oldu. Üç akademisyen hakkında 1 yıl 3 ay hapis cezası verildi, cezalar ertelendi.