Etiket: baskılar

  • Anne Akman kızı Didem Akman için endişeli: Kızımı kaybetmek istemiyorum!

    Anne Akman kızı Didem Akman için endişeli: Kızımı kaybetmek istemiyorum!

    PİRHA-Şakran Kadın Kapalı Hapishanesi’nde yaşadığı hak ihlallerine karşı 207 gün ölüm orucu yapan Didem Akman’ın annesi Zülfiye Akman PİRHA’ya konuştu. Akman, “Hapishane İdaresi baskıların son bulacağı ve hakların verileceğine dair söz verdiği için kızım da ölüm orucuna ara vermişti ancak sözler yerine getirilmezse tekrar başlayacağını söyledi. Kızımı kaybetmek istemiyorum. Sözünüzü tutun!” dedi.

    Didem Akman Şakran Kadın Kapalı Hapishanesi’nde yaşadığı hak ihlallerine karşı 207 gün ölüm orucu yaptıktan sonra 11 Eylül 2020’de hapishane idaresinin taleplerinin karşılanacağı sözü vermesi üzerine başladığı ölüm orucuna ara vermişti. Eylemine ara veren Didem Akman’ın annesi Zülfiye Akman, kızının yaşadığı hak ihlallerinin son bulacağını beklerken aksine artarak devam ettiğini belirtti.

    Anne Zülfiye Akman, PİRHA’ya yaptığı açıklamada, koğuşa baskınların yapıldığını ve baskında birçok temel ihtiyaç malzemelerine de el konulduğunu aktardı.

    “MÜHÜRLÜ KİTAPLARA YASAK KOYUYORLAR”

    Şakran Kadın Kapalı Hapishanesi’nin sorunlarının hiç bitmediğini ve sürekli yeni yasaklar geldiğini belirten anne Akman şunları dile getirdi:

    “Her şeye yasak koyuyorlar. En son kitaplara, dergilere ve el işlerine el koydular. Şubat’tan bu yana bu baskılar artarak devam ediyor. Tutsakların okuduğu kitaplara sınır getirmişler. 10 kitaptan fazla alamıyorlar. Ancak bu siyasi tutsaklara yetmiyor. Çünkü onlar sürekli okuyorlar, yazıyorlar, el işleri ile uğraşıyorlar, üretiyorlar. Hapishane İdaresi kitapların içeriye gizliden sokulduğunu söylemiş gerekçe olarak. Ancak böyle bir şey mümkün değil. Orası yüksek güvenlikli bir hapishane. Gardiyanların, idarenin bilgisi dışında en ufak bir çöp bile içeriye giremez. Ayrıca kitapların hepsinde görüldü mührü var, kaç sefer kontrolden geçerek içeri giriyor o kitaplar.”

    “HAK İHLALLERİNE KARŞI DİRENİYORLAR”

    Bu yasaklar karşısında mahpusların direndiğini ve var olan haklarından vazgeçmek istemediklerini söyleyen anne Akman şöyle devam etti:

    “Oradaki tutuklularda kitaplarını vermek istemiyorlar, haklarından vazgeçmiyorlar. Bu yüzden eylem yapıyorlar. Sloganlar atıyorlar. Eylem yaptıkları için de sürekli saldırıya uğruyorlar. Ben 1 Mart’ta kızımın görüşüne gittim. Kızım bana Şubat’tan beri hak ihlallerinin fazlasıyla arttığını söyledi. Bunun için eylem yaptıklarını söyledi. Kızım böyle bir şey yapmasın diye, zor durumda kalmasın diye Müdüre hanımla görüşmek istedim. Ancak kendisi benimle görüşmedi. Ardından cezaevi savcısına gidip görüştüm. Savcı beni dinledi ve sorunları çözeceklerini söyledi.

    Savcı ile görüşmenin ardından 2 hafta sonra kızım her zamanki aradığı saatten 2 saat geç aradı. Neden geç aradığını sordum. Kızım kaldığı hücreyi gardiyanların bastığını, tüm temel ihtiyaçlar da dahil hücredeki her şeye el koyduklarını söyledi. Ayrıca gardiyanların kendisine işkence yaptığını da söyledi. Kızımın bacağında elinde ve birçok yerinde yara izleri oluştu. Kızımın arkadaşı telefona çıkarken görmüş. Yerlerde kanlar da varmış. Bunun üzerine Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundum. Bir anne olarak Hapishane Müdüresi ve tüm Hapishane İdaresi hakkında. Bunun ardından avukatı kızımın görüşüne gittiğinde hala yaraları iyileşmemişti, saldırının etkisi geçmemişti.”

    “TAKMAK ZORUNDA OLDUĞU SİPERLİĞE BİLE EL KOYDULAR”

    Kızı Didem’in rahatsızlıkları olduğu için hastaneye gidip geldiğini ve o yüzden de siperlik kullandığını söyleyen anne Akman sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ancak siperliğine el koymuşlar. Bu siperliği ölüm orucundayken doktoru kendisi vermişti. O zamandan beri kullanıyor. O zaman yasak değildi de Mart’tan sonra mı yasak oldu? Müdüre Hanım saldırmak için bahane yaratıyor. En son geçtiğimiz cuma yine görüş vardı, yine geç aradı kızım. Yine hücresine gardiyanlar girmiş ve kızıma saldırmışlar. Bu sefer de daha önce serbest olan el işlerini bahane etmişler. Yün iplere el koymuşlar. El koydukları yün ipleri kızım hapishanenin kantininden aldı. Böyle bir şey olabilir mi? Yasaksa neden sattılar? Ayrıca hücrede bulunan poşetlere de el koymuşlar. Bu tutsaklar okumazsa, yazmazsa, el işi yapmazsa ne yapacaklar? Zaten televizyon kanalları ile ilgili de sınırlama var. İdarenin belirlediği birkaç kanal dışında hiçbir yeri izleyemiyorlar. Artık bu şartların değişmesini istiyor kızım. Bunun için mücadele veriyor, direniyor. Canını ortaya koydu bu baskıların, yasaklamaların son bulması için. Ben bir anne olarak kahroluyorum. Kızım gözümün önünde can çekişiyor. Bu hapishane idaresinin bu kadar saldırmasının kinle hareket etmesinin nedeni ne? Bunun üzerine tekrar Hapishane İdaresi hakkında suç duyurusunda bulundum. Kızımın başına bir şey gelirse sorumlusu Hapishane Müdüresi Meltem Babaoğlu ve Hapishane İdaresidir. Ayrıca Adalet Bakanlığı’nı da aradım. Onlar da konu ile ilgileneceklerini söylediler ama hiçbir şey yapılmadı.”

    “TEMEL TALEBİMİZ KIZIMIN BAŞKA HAPİSHANEYE SEVK OLMASI”

    Kızının temel talebinin başka hapishaneye sevk olmak olduğunu vurgulayan anne Akman, “Bunu defalarca konuştuk ancak hiçbir adım atılmadı. Kızımı o hapishanede tutarak ve işkence yaparak zulmediyorlar. Geçenlerde hapishanede içeriye bir kedi girmiş. Hemen gardiyanlar kediyi dışarı çıkarmak için müdahale etmişler. Oysaki bir kedi, bir hayvan ne var yani sevseler ne olacak? Zaten dört duvar arasında her şeyden uzaklar. Bu kadar düşmanlık olur mu? Hapishane İdaresi hiçbir sorunu çözmüyor, aksine sorun yaratıyor. Bunları bilerek yapıyorlar. Yine Geçenlerde kızım dergi almak için başvuru yapmış ve parasını ödemiş ancak parasını ödediği halde Hapishane İdaresi dergilerini vermemiş. Kızım da mahkemeye başvurdu. Parasını ödediği dergilerin verilmesini istedi. Mahkemede parası verilen dergilerin tutukluya verilmesine karar verdi. Buna rağmen hala verilmedi dergileri. Hem parasını aldılar hem de dergilerini vermiyorlar” diye konuştu.

    “KIZIMI KAYBETMEK İSTEMİYORUM”

    Anne Akman hak ihlallerinin çok fazla arttığını belirterek son olarak şunları kaydetti:

    “Kızım ölüm orucuna ara verirken taleplerinin kabul edilmesine karşılık ara verdi. Kabul edilmezse tekrar ölüm orucuna devam edeceğini söyledi. Umarım böyle bir şey olmaz, yaşanmaz. Ben kızımı bir daha öyle bir durumda görmek istemiyorum. Kızımı kaybetmek istemiyorum. Başta Adalet Bakanlığı’na sesleniyorum. Hapishanelerdeki keyfilikler, baskılar kalksın. Buradan savcılara da sesleniyorum, kızımın başına bir şey gelirse sorumlusu Şakran Hapishanesi yönetimi ve Meltem Babaoğlu’dur. Onun için göndermişler oraya. Oradaki tutukluların psikolojisini bozmak için elinden geleni yapıyor. Kızım 5 yıldır orada, 5 yıldır çekmediğimiz eziyet kalmadı. Kızımın başka bir hapishaneye sevk edilmesini istiyorum.”

    Melis CİDDİOĞLU/ANKARA

     

  • İHD: Hapishanelerde durum çok vahim!-VİDEO

    İHD: Hapishanelerde durum çok vahim!-VİDEO

    PİRHA- İHD Ankara Şubesi Hapishaneler Komisyonu yaptıkları açıklamada ocak, şubat ve mart aylarında iç Anadolu bölgesinde ki hapishanelerde yaşanan hak ihlallerine dair rapor hazırladıklarını belirterek, “İhlallerin son bulması için Adalet Bakanlığı’nı, ilgili tüm kurum ve kuruluşları göreve davet ediyoruz” dedi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi Hapishaneler Komisyonu ocak, şubat ve mart aylarında iç Anadolu bölgesinde ki hapishanelerde yaşanan hak ihlallerine dair rapor hazırladı. Rapor, iç Anadolu bölgesinde yer alan hapishanelerden İHD Ankara Şubesi Hapishaneler Komisyonu’na gelen başvurular, avukatların hapishanelere yaptıkları ziyaretler, mahpuslar tarafından yollanan mektuplar ve mahpusların aileleri ile görüşmelerinden taraflarına aktarılması ile derlenen bilgiler sonucunda hazırlandı.

    “HAK İHLALLERİNİN ORTADAN KALDIRILMASI İÇİN GEREKLİ YAZILAR YAZILMIŞTIR”

    İHD Ankara Şubesi Hapishaneler Komisyonu üyesi Avukat Ömer Faruk Yazmacı rapora ilişkin yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

    “Ocak-Şubat-Mart aylarında derneğimize İç Anadolu Bölge hapishaneleri için 62 kişi, diğer cezaevleri için 1 kişi olmak üzere toplam 63 kişi başvuru yapmıştır. Komisyonumuza yapılan başvurular ile ilgili olarak hak ihlallerinin ortadan kaldırılması için ilgili kamu kurumlarına gerekli yazılar yazılmıştır. İç Anadolu Bölgesindeki hapishanelerde İmralı Tecridine son verilmesi ve hapishanelerde yaşanan hak ihlallerinin sonlandırılması talepli süresiz-dönüşümlü açlık grevleri devam etmektedir.”

    “SALGIN NEDENİYLE DURUM ÇOK VAHİM”

    İHD’nin belirlemelerine göre, 2021 yılı Ocak-Şubat-Mart aylarında çeşitli cezaevlerinde en az 13 mahpus yaşamını yitirdiğini aynı zamanda mahpusların hapishanelerde sağlıksız koşullar altında yaşamak zorunda bırakıldığını vurgulayan Yazmacı, “Mahpusların bir arada ve kalabalık koğuşlarda yaşadıkları göz önünde bulundurulduğunda hapishanelerde hijyenik ortamın sağlanmasının, kişisel koruyucu tedbir uygulamalarının neredeyse imkânsız olduğu söylenebilir. Bu durum bütün dünyayı etkileyen Covid-19 salgınının hapishanelerde çok hızlı yayılabileceğini ortaya koymaktadır. Özellikle hapishanelerdeki yoğunluk ve hareketlilik göz önüne alındığında durumun daha da vahim olduğu görülmektedir.” dedi.

    “CEZALAR BAHANE EDİLEREK İNFAZLAR YAKILMAKTADIR”

    Hazırlanan raporda ki verilere göre hapishanelerde en az 604’ü ağır olmak üzere en az 1.605 hasta mahpus bulunduğu ifade edildi. İç Anadolu Bölge Hapishanelerinde ise 46’sının kadın olmak üzere en az 284 hasta mahpusun bulunduğu ve bunların 98’inin ağır hasta mahpus olduğu aktarıldı.

    Hapishanelerde ki her türlü hak talebine ya da ihlallere karşı verilen tepkilere hapishane idarelerinin tutanak tutarak ve disiplin soruşturması başlatarak karşılık verdiğini söyleyen Yazmacı şunları kaydetti:

    “Üstelik bu uygulamalar mahpusların birbirleriyle selamlaşmaları ya da hal-hatır sormaları gibi son derece keyfi gerekçelere de dayanabiliyor. Hapishane yaşanan hak ihlallerini ve baskıları dışarıya bildirmek de disiplin soruşturmasına gerekçe olabiliyor. Disiplin soruşturmaları neticesinde mahpuslara haberleşme hakkı cezaları, hücre cezaları verilebilmektedir. Ancak daha önemlisi bu soruşturma ve cezalar bahane edilerek infazları yakılmaktadır.”

    “YASAL DÜZENLEMELERE AYKIRI İŞLEMLER VE UYGULAMALAR YAPILMAKTADIR”

    Ulusal ve uluslararası insan hakları hukukunda mahpusların hakları ile ilgili oldukça gelişmiş standartlar olmasına karşın mahpusların haklarını kullanamadıklarını dile getiren Yazmacı, “Yetkililer, hapishane müdürleri, kaynağını uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve Anayasa’dan alan yasal düzenlemelere aykırı işlemler ve uygulamalar yapmaktadır. Bu durum mahpuslarda, ailelerinde, avukatlarında ve insan hakları örgütlerinde hapishane sistemine ilişkin ciddi güvensizlikler oluşturmaktadır. Bir bütün olarak bu saptamalar, hapis cezalarının infazında özgürlüğünden yoksun bırakılmanın kendi başına yeterli bir ceza olduğu gerçeğinin göz ardı edildiği ve gerek hapishanenin fiziksel koşulları ve gerekse uygulanan rejimin, çekilmekte olan cezanın şiddetini daha da arttırdığını göstermektedir.” diye konuştu.

    “TÜM DENETİM MEKANİZMALARI DEVREYE SOKULSUN”

    Heyetleri ve kurumlarının, hapishane rejimi, fiziki koşullar ve uygulanan muameleler hakkında etkili bir idari ve yargısal denetim sağlanması gerektiğini tespit ettiğini de söyleyen Yazmacı son olarak şu açıklamalarda bulundu:

    “İşkence ve diğer zalimane, insanlık dışı ya da onur kırıcı muamele ya da cezanın önlenmesi sözleşmesi seçmeli protokolüne uygun şekilde, ‘bağımsız’ ulusal denetim mekanizmalarının oluşturulması gerekmektedir. Tüm cezaevlerinde yaşananlara, hak ihlallerine, sağlığa erişim engellerine karşı Adalet Bakanlığı’nı, ilgili tüm kurum ve kuruluşları göreve davet ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • ‘Büyükşahin, Güleç ve Tunçdemir’in duruşmalarına kitlesel katılalım’-VİDEO

    ‘Büyükşahin, Güleç ve Tunçdemir’in duruşmalarına kitlesel katılalım’-VİDEO

    PİRHA -KHK ile kapatılan Tv10’un Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ve yayın kurulu üyesi ve programcı Veli Haydar Güleç’in 17-18-19 Nisan tarihlerinde Silivri Cezaevi Kampüsü’nde; Songül Tunçdemir’in duruşması ise 22 Nisan’da Malatya’da görülecek  PSAKD Eğitim Sekreteri Ali Haydar Arıkuşu, herkesi duruşmalara davet etti. 

    KHK ile kapatılan Tv10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ve yayın kurulu üyesi ve programcı Veli Haydar Güleç, 10 Ocak 2018 tarihinde evlerine yapılan baskınla gözaltına alınmış, 18 Ocak ‘2018 tarihinde ise tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderilmişti.

    Bir yıllık tutukluluğun ardından iddianameleri hazırlanan Büyükşahin ve Güleç’in ilk duruşmaları 17-18-19 Nisan tarihlerinde Silivri Cezaevi Kampüsü’nde bulunan 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

    Eski Pir Sultan Abdal Kültür Derneği İstanbul Kartal Şube Başkanı Songül Tunçdemir’in duruşması ise 22 Nisan’da Malatya’da görülecek.

    Alevi kurum temsilcilerinden duruşmalara çağrı gelmeye devam ediyor.

    Aleviler üzerinde özellikle son dönemlerde baskının arttığını ve Türkiye’de AKP iktidarının kuruluşunu yaşarken ezmeye çalıştığı kesimlerden bir tanesinin Aleviler olduğunu söyleyen PSAKD Eğitim Sekreteri Ali Haydar Arıkuşu, tarihte de Alevilerin demokratik, özgürlükçü ve dayanışmacı ruhunun berteraf edilmeye çalışıldığını kaydetti.

    Alevilere yönelik baskıların sadece gözaltılar, tutuklamalar, ev işaretlemeleri olmadığını belirten Arıkuşu, Alevileri korkutma ve sindirmelerinin yanında aynı zamanda şirin görünerek, cemevlerini ziyaret ederek, cemelerinde çeşitli sözler verilerek Alevilerin bir şekilde kontrol altında tutulmaya çalışıldığını kaydetti.

    “İKTİDAR HERKESİ BİR YERLERE YAMAMAYA ÇALIŞIYOR”  

    “Zeynep Yıldırım, Songül Tunçdemir ve TV10 çalışanlarının çalışmalarına baktığımız zaman aslında Alevi olmaktan ve Alevi mücadelesi içinde olmaktan kaynaklı bir baskı içerisinde olduklarını gözlemleyebiliriz” diyen Arıkuşu, iktidarın en önemli göz boyama politikalarından birinin insanları bir yere yamamaya çalışmak olduğunu kaydetti.

    Arıkuşu, Alevilik inancı özgürleşinceye kadar; eşit yurttaşlık hakkı, cemevlerinin  ibadethane olma statüsü, zorunlu din derslerinin kaldırılması, dergahlarımızın açılıp ibadette hazır hale getirilmesi gibi taleplerini elde edene kadar mücadelelerinden asla vazgeçmeyeceklerini vurguladı.

    DURUŞMALARA ÇAĞRI

    PSAKD Eğitim Sekreteri Ali Haydar Arıkuşu, bir yılı aşkın süredir tutuklukları süren Veli Büyükşahin ve Veli Haydar Güleç’in 17-18-19 Nisan’da görülecek duruşmalarına ve  Songül Tunçdemir’in de 22 Nisan’da Malatya’da görülecek duruşmasına katılım çağrısı yaptı.

    Zeynep Yıldırım’ın ise hala iddianamesinin bile olmadığına dikkat çeken Arıkuşu, herkese bu davalara sahip çıkma çağrısında bulunarak, “Çünkü biz sustukça bunlar durmayacak. Boyun eğmemek için direncimizi geleceğe taşımak için Aleviliği bir varlık olarak orada hissettirmek gerekiyor” diye konuştu.

    PİRHA/İZMİR

  • ADFE Başkanı Fırat’tan Büyükşahin, Güleç ve Tunçdemir’in duruşmalarına çağrı-VİDEO

    ADFE Başkanı Fırat’tan Büyükşahin, Güleç ve Tunçdemir’in duruşmalarına çağrı-VİDEO

    PİRHA- Alevi kurumlarının baskılar karşısında iyi bir refleks gösteremediklerini belirten Alevi Dernekler Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat,  tutuklu bulunan Veli Büyükşahin, Veli Haydar Güleç ve Songül Tunçdemir’in yaklaşan duruşmalarına çağrıda bulundu. Fırat, bu kez iyi bir kamuoyu oluşturulması halinde canların serbest bırakılabileceğini söyledi. 

    Tv10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ve programcı Veli Haydar Güleç bir yılı aşkın süredir, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Sarıyer Şube Başkanı Zeynep Yıldırım da 9 aydır Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Kartal Şube önceki dönem başkanı Songül Tunçdemir ise 2 aydır Elazığ Cezaevi’nde tutuklu.

    Tv10 yöneticileri Veli Büyükşahin ile Veli Haydar Güleç’in duruşmaları 17-18-19 Nisan tarihlerinde Silivri Cezaevi Kampüsü’nde bulunan 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Songül Tunçdemir’in duruşması ise 22 Nisan Pazartesi günü saat 09.30’da Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

    Henüz iddianamesi bile hazır olmayan Zeynep Yıldırım’ın ise ne zaman hakim karşısına çıkartılacağı bilinmiyor.

    Alevi kurumlarından yaklaşan duruşmalara katılım çağrıları da gelmeye devam ediyor. Alevi kurumlarının baskılar karşısında iyi bir refleks gösteremediklerini belirten Alevi Dernekler Federasyonu (ADFE) Genel Başkanı Celal Fırat, bu kez iyi bir kamuoyu oluşturulması halinde tutuklu bulunan canların serbest bırakılabileceğine işaret etti.

    “BİZ SARI ÖKÜZLERİMİZİ ÇOKTAN VERDİK”

    Uzun süredir Alevilere yönelik baskının devam ettiğine dikkat çeken Fırat, Alevi örgütlerinin bununla ilgili iyi bir refleks göstermediğini belirterek “Biz ancak birbirimizle uğraşıyoruz, böyle bir hastalığımız var. Bir eleştiri yapılacaksa sağda solda birbirimize laf yetiştirerek değil ortak bir noktada oturup beraber nasıl yol yürümeli, bu tür meselelere nasıl bir refleks göstermeli bunun için bir bellek hazırlamak lazım. Yoksa birbirimize laf yetiştirirsek bizi çok döverler. Diyorlar ya ‘sarı öküzü vermemek lazım’. Biz çoktan sarı öküzlerimizi verdik” diye konuştu.

    “ALEVİLER BU SÜRECİN DIŞINDA KALDI”

    Devam eden açlık grevlerine değinen Fırat, “İnsanlar adalet gelmesi için bedenlerini açlıkla ölüme terk etmişlerse, sözde 72 millete aynı gözle gören, ceberut mantık nerede varsa onunla mücadele ettiğimizi söyleyen biz Aleviler bu sürecin bence çok dışında kaldık” diyerek Alevilerin açlık grevleri konusundaki sessizliğini eleştirdi. Bu zulmün son bulmasını umut ettiklerini söyleyen Fırat, ADFE’nin bundan sonra bu tür konularla ilgili daha iyi bir refleksi olacağını kaydetti.

    DURUŞMALARA KATILIM ÇAĞRISI

    KHK ile kapatılan Tv10’da program yaparken Tv10 Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin ve programcı Veli Haydar Güleç ile birlikte çok çalıştıklarını dile getiren Fırat, Büyükşahin ve Güleç’in 17-18-19 Nisan tarihlerinde Silivri Cezaevi Kampüsü’nde, PSAKD Kartal Şube eski Başkanı Songül Tunçdemir’in ise 22 Nisan’da Malatya 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek olan duruşmalarına katılım çağrısı yaptı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Kavga türküleri ile büyüdüğü Grup Yorum’da şimdi mücadele ediyor-VİDEO

    Kavga türküleri ile büyüdüğü Grup Yorum’da şimdi mücadele ediyor-VİDEO

    PİRHA- 24 yaşındaki Bergün Varan, Grup Yorum’un marşlarıyla, kavga türküleriyle büyümüş bir genç kadın. Grup Yorum üyesi olan Varan, Hollanda’da rahat bir yaşam sürmek yerine ülkesine dönüp mücadele etmeyi seçmiş. Varan, “Uzaktan sevmenin gerçekten bir anlamı yok. Eğer bu kavga türküleriyle büyüdüysek, bu kavga türküleriyle harekete geçmek gerekiyor” diyor.

    24 yaşındaki Bergün Varan, Hollanda’da doğup büyümüş. Grup Yorum türküleriyle, marşlarıyla büyüyen Varan, Grup Yorum üyesi olarak Türkiye’ye gelip mücadele etmeyi seçmiş. Varan, 26 Mayıs 2017’de Türkiye’ye geldikten çok kısa bir süre sonra yaşadığı gözaltı ve tutuklanma sürecini anlattı.

    “TÜRKİYE’YE GELDİKTEN 3 GÜN SONRA TUTUKLANDI”

    Türkiye’ye geldikten 3 gün sonra polisin İdil Kültür Merkezi’ni basması sonucunda gözaltına alınan Varan, işkenceye maruz kaldı, saçının ön ve üst tarafı yolundu. Gözaltına alındıktan 8 gün sonra serbest bırakılan Varan, uğradığı işkenceyi teşhir ettiği için polislerin kendisine ‘Tekrar bu tür şeyler söylersen, bu şekilde röportajlar verirsen, polisleri bu şekilde anlatırsan seni tutuklatırız’ denilerek tehdit ettiğini söyledi. Kendisiyle birlikte gözaltına alınıp tutuklanan arkadaşları için Çağlayan Adliyesi önünde adalet nöbeti tuttuğu ve işkenceyi teşhir ettiği için yeniden keyfi bir şekilde gözaltına alındığını dile getiren Varan, tutuklandıktan 3 ay sonra tahliye edildiğini belirtti. Tahliye edildikten bir gün sonra gözaltına alınan ablası için adliyeye elbise götürürken tekrar gözaltına alınıp 10 gün sonra da tutuklanan Varan, toplamda 19 ay tutuklu kaldı.

    “UZAKTAN SEVMEK İSTEMEDİM”

    Hollanda’daki hayatını geride bırakıp mücadeleyi seçerek Türkiye’ye gelen Varan, bunun nedenini şöyle anlattı:

    “Biz Grup Yorum’un marşlarıyla, kavga türküleriyle büyüdük. Bu haklı mücadelede gözümüzün önünde her şey oluyor. Hollanda’da doğup büyüdüm ama sonuçta burası benim memleketim. Yani biz orada daha rahat bir yaşam yaşayabiliyorsak eğer buradaki halkımızın yoksul yaşamasından, sefalet içerisinde yaşamasından kaynaklıdır. Ben bunları görüp de uzaktan sevmek istemedim. Uzaktan sevmenin gerçekten bir anlamı yok. Seninse orası, burası benim vatanımsa eğer ben burada olmak zorundayım. Bu benim için bir zorunluluk aslında ve buradaki bütün bu haksızlığı hukuksuzluğu her şeyiyle görebiliyoruz. İnsanlar evine ekmek götüremiyor yoksulluktan kaynaklı, alamadığı maaşlardan kaynaklı. Zaten bu süreçte işçi direnişlerinin de çoğaldığını görebiliyoruz. Gittikçe zaten daha da kötü bir hal alıyor. Bunları görüp seyretmenin gerçekten hiçbir anlamı yok. Bizim de bir onurumuz varsa, eğer bu kavga türküleriyle büyüdüysek, bu kavga türküleriyle harekete geçmek gerekiyor. Grup Yorum’un da bize bir umut vermesiyle, inancımızı büyütmesiyle ben de buraya gelip, burada yaşayıp bütün bu haksızlık, hukuksuzluğa karşı mücadele etme kararı aldım.”

    “KENDİ VATANINDAN BAŞLAMAK LAZIM”

    Hollanda’da yaşadığı dönemde ırkçılık ve ayrımcılığa maruz kaldığını söyleyen Varan, “Orası da seni ırkçılıkla aşağılıyor, yozlaşmayla bir bataklığın içine sürüklemeye çalışıyor. Özellikle günlük yaşam içerisinde kendi ana dilimizi konuştuğumuzda ‘Burası Hollanda, burada Hollandaca konuşacaksın’ diyorlar. Yabancı ismimiz olduğu için müracaat ettiğimiz iş yerlerine alınmıyorduk. Bunu birebir herkes yaşıyor” dedi. Ancak tüm bunları seyretmek yerine bunlara karşı harekete geçmek gerektiğini kaydeden Varan, “Biz oraya ait değiliz. Biz bu sorunları orada yaşıyorsak bunlara karşı bir şey yapmak gerekiyor, özünde de kendi vatanından başlamak lazım. Benim köküm, tarihim, kültürüm, değerlerim her şey burada” diye ifade etti.

    “GRUP YORUM HER SÜREÇTE İLLE DE KAVGA DİYOR”

    Neden Grup Yorum üyesi olduğu sorusuna ise, “Grup Yorum her süreçte ille kavga diyor” şeklinde yanıt veren Varan, sözlerine şöyle devam etti:

    “Diğer sanatçıları da görüyoruz özellikle Yavuz Bingöl gibi. Kendine ‘solcuyum’ diyen bir sanatçı halbuki bu. Röportajlarını da okuyoruz ‘Sonuna kadar Erdoğancıyım’ diyor bu süreçte. ‘Feriştahıyım’ bu şekilde röportajlar vererek kendine sarayda bir yer ediniyor. Piyasada yer edinmek başka hiçbir şey değil.”

    “AKP KENDİ HEGEMONYASINI KURMAYA ÇALIŞIYOR”

    AKP iktidarının bu süreçte yanına bir takım sanatçıları çekerek kültür sanat alanında kendi hegemonyasını kurmak istediğine işaret eden Varan, “Sanat özellikle halka bir şekil veriyor. Onların düşünce biçimini yönlendirebiliyor, onların sorunlarına umut olabiliyor. Bununla da halkları onun düşünmesini istediği gibi yönlendirmek istiyor. Bunu da sanatsal anlamda bu şekilde yapıyor. Kendi yanına sanatçıları çekerek, bize baskı uygulayarak.”

    “DİRENMEK İNSANI GÜÇLÜ KILIYOR”

    AKP iktidarının kendinden yana olmayan sanatçılara baskı uyguladığını, onların albümlerini, oyunlarını yasakladığını dile getiren Varan, bu baskılara karşı kendilerinin geri adım atmadıklarını ve bunun için de sürekli kurumlarının basıldığını, arkadaşlarının tutuklandığını, işkence gördüklerini kaydetti. Cezaevindeki Grup Yorum elemanlarına Mahzuni Şerif türkülerinin notaları sakıncalı görülerek verilmediğini belirten Varan, kendisinin de cezaevinde bulunduğu bir dönem flüt alamadığını, “Her koğuşa bir müzik aleti” gibi keyfi dayatmalara maruz kaldığını ifade etti. Ancak bu baskılara karşı direnmenin kendisini güçlendirdiğini söyleyen Varan, “Bunları kabul etmek demek ‘Tamam ben kabul ediyorum, sesimi çıkartmayacağım, susuyorum. İstediğin gibi bir insan haline dönüşeceğim’ demek iktidardan taraf olmak demek. Onun istediğini yapmak demek. Ama bunlara karşı direnmek insanı gerçekten çok güçlü kılıyor. Ne istediğini bilmek yetmiyor, mesele ne istediğini bilip de yapmak. O doğrultuda hareket etmek gerçekten. Biz de direndik, flütümüzü de aldık. Hapishanelerde hala direnişler de devam ediyor” dedi.

    “GRUP YORUM HALKSA EĞER SONUNA KADAR VAR OLACAKTIR”

    Kendilerinin cezaevinde olduğu dönemde Avrupa’daki Grup yorum üyelerinin üretimlerinin devam ettiğini belirten Varan, 16 bestelerinin yayınlandığını, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde 20 konser yapıldığını söyledi. Ancak Grup Yorum üyelerinin sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da baskılar gördüğünü özellikle Alman devleti ve Avrupa Birliği’nin Grup Yorum’un konserlerini yasakladığını ifade eden Varan, “Bu süreçte konser yapmamızı istemiyorlar. Meydanları yasakladılar kasalara çıktık konserler verdik, damlara çıktık konserler verdik. Yani biz her daim baskı gördüğümüz halde geri adım atmadık” diye konuştu. Bu süreçte dinleyicilerine ulaşmak için verdikleri internet konserlerine 30-40 kişilik bir ekiple sahneye çıkabildiklerini söyleyen Varan, “Biz 10 kişiden ibaret değiliz. Benden veya Eren’den, ondan bundan ibaret değil bu grup. Biz de halktan çıktık yani ben de bu halkın içinden bir insanım ve ben de öğrenerek bu güne geldim. Halktan oluşuyor bu grup ve halk varsa da zaten Grup Yorum da asla bitmez, o sahneler asla boş kalmaz. Ne kadar tutuklasalar da bunun bir sonu yok yani Grup Yorum halksa eğer sonuna kadar da var olacaktır” dedi.

    Varan, 21 Şubat’ta Seher Adıgüzel’in, 5 Mart’ta Fırat Kıl ve Dilan Ekin, 6 Mart’ta Özgür Zafer Gültekin, 28 Mart’ta ise Duygu Yasinoğlu ve Meral Hır’ın Çağlayan Adliyesi’nde görülecek olan davalarına katılım çağrısı yaptı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Grup Yorum üyeleri baskılara rağmen üretmekten vazgeçmiyor-VİDEO

    Grup Yorum üyeleri baskılara rağmen üretmekten vazgeçmiyor-VİDEO

    PİRHA- Grup Yorum, 1985 yılında kurulduğundan bu yana müziklerinde devrim mücadelesini ve umut dolu yarınları işledi. O günlerden bugünlere Grup Yorum’un maruz kaldığı baskılar hiç değişmedi. Tüm bunlara rağmen Grup Yorum üyeleri, cezaevlerinde de üretmeye devam ediyor. 

    Birkaç yıldır hemen hemen tüm konserleri yasaklanan Grup Yorum’a yönelik baskılar devam ediyor. Yasaklamalara karşı alternatif internet konserleri yapan Grup Yorum, bu internet konserleri sayesinde binlerce kişiye ulaştı.

    Grup Yorum’un tutuklu üyelerinden Eren Erdem, Bergün Varan, Sultan Gökçek, Betül Varan, Yurdagül Gümüş ve Nurhan Yılmaz geçtiğimiz Ocak ayı içerisinde tahliye edildi.

    Ocak ayında tahliye edilen Grup Yorum’da bağlama çalan Eren Erdem ile Grup Yorum’un son durumu hakkında konuştuk. Şu an 8 Grup Yorum üyesinin tutuklu, 6’sının da arandığını kaydeden Erdem, bu baskı ve tutuklamaların Grup Yorum’un üretimini azaltmadığını aksine bu süreçte üretimin daha fazla olduğunu belirtti. Bu süreçte hapishanelerden 20’ye yakın beste çıktığını söyleyen Erdem, yurt dışındaki Grup Yorum elemanlarının da aynı şekilde üretimlerine devam ettiklerini ekledi.

    “BASKILAR GRUP YORUM’U BÜYÜTTÜ”

    Erdem, içinde bulundukları bu zorlu süreçte kendilerine verilen desteği şöyle anlattı:

    “Bu süreçte birçok sanatçı arkadaşımız, dostumuz bizim her daim yanımızda oldular. Tabi ki halkımız da aynı şekilde. Zaten Grup Yorum’un arkasında halk olmasaydı hala bu kadar saldırıya, baskıya, tutuklamaya rağmen Grup Yorum aynı çizgisinde müzik kalitesinde devam edemezdi. Grup Yorum’un tüm bunlara rağmen hala var olmasının en önemli nedeni başta halkın desteği. Baskılar Grup Yorum’u büyüttü. Aynı şekilde bu baskılar halkın Grup Yorum’u sahiplenmesini de büyüttü. Zaten bunlar birbirleriyle bağlantılı olan şeyler. Grup Yorum’a yönelik saldırılar arttıkça baskılar arttıkça doğalında da halkın Grup Yorum’u sahiplenmesi daha da arttı.”

    İnternet konserleri ile yüz binlerce insana ulaştıklarını söyleyen erdem, yakın bir zamanda meydanlarda konserler vereceklerini ve bu sefer konserlere katılımın daha fazla olacağını belirtti.

    “HAPİSHANE İDARESİ NOTALARDAN ŞİFRELİ YAZIŞMALAR ÇIKARMAYA ÇALIŞIYOR”

    En son Silivri Cezaevi 9 No’luda kalan Erdem, cezaevine girer girmez bağlama talebinde bulunduğunu ancak görünürde resmi bir yasak olmamasına rağmen 2 buçuk ay boyunca çeşitli bahanelerle kendisine bağlama verilmediği kaydetti.

    Erdem sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Bizim arkadaşlarımıza Cem Karaca’nın, Mahzuni Şerif’in, Neşet Ertaş’ın türkülerinin sözleri verilmiyor. Boş nota sayfaları verilmiyor hapishanelerde. Grup Yorum elemanı Fırat Kıl’a nota kağıdı göndermiştik. Boş nota kağıdı dahi verilmedi. Dolu nota kağıtlarından zaten bahsetmiyorum bile. Burada yaptığımız müzikal üretimlerimizi arkadaşlarımıza neredeyse ulaştıramıyoruz. Hapishane idaresi notalardan şifreli yazışmalar falan çıkarmaya çalışıyor. Hapishanelerdeki Grup Yorum elemanları enstrüman gibi gülünç gelecek saçma sapan yasaklamalarla, keyfi uygulamalarla karşılaşıyor.”

    “KARŞILARINA ALTERNATİFLERİMİZLE ÇIKIYORUZ”

    Tüm bunlara rağmen cezaevlerinde yaratıcılığın sınırı olmadığını dile getiren Erdem, “Enstrümanımız yoksa sesimiz var, nota kağıdımız yoksa herhangi bir kağıda biz kendi nota kağıdımızı yapabiliriz. Bize ritim aleti, davul vermezler ama biz su bidonlarından, kap kacaklardan, boncuklardan kendimize ritim yaparız. Onlar bizi ne kadar engellemeye çalışırlarsa biz de onların karşısına alternatiflerimizle çıkıyoruz.” dedi.

    DURUŞMALARA KATILIM ÇAĞRISI

    Duyarlı insanların cezaevlerindeki Grup Yorum elemanlarına mektup göndermelerini isteyen Erdem, 5 Mart’ta Fırat Kıl ve Dilan Ekin, 6 Mart’ta Özgür Zafer Gültekin, 28 Mart’ta ise Duygu Yasinoğlu ve Meral Hır’ın Çağlayan Adliyesi’nde görülecek olan davalarına katılım çağrısı yaptı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Munzur Çevre Derneği: Baskınlar ve tutuklama furyası ile sindirilmek isteniyoruz – VİDEO

    Munzur Çevre Derneği: Baskınlar ve tutuklama furyası ile sindirilmek isteniyoruz – VİDEO

    PİRHA – Munzur Çevre Derneği, yaptığı basın toplantısında baskılara tepki gösterdi. Açıklamada, “Yaşam alanlarımıza yönelik yapılan bu saldırılar karşısında çevrenin sesi soluğu olan dernek, kurum ve çevre aktivistleri ev baskınları ve tutuklama furyası ile sindirilmek isteniyor” denildi. 

    Munzur Çevre Derneği, yöneticilerinin 5 Eylül gecesi evlerine yapılan baskınlarına ve Dersim’de devam eden orman yangınlarına tepki göstermek için İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nde basın toplantısı düzenledi. Salona “Baskılar bizi yıldıramaz,” “Çevre katliamların, Dersim’de orman yangınlarına sesiz kalmayacağız” dövizleri asıldı.

    Topnatıya HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, sanatçı Mehmet Ekici, KARDEF, Bakırtepe Çevre Platformu ve çok sayıda kişi katıldı. Toplantıda ilk olarak evine baskın yapılan Muznur Çevre Derneği Başkanı Hatun Esen konuştu. Ülkede bir korku furyasının yaratılmak istendiğinin altını çizen Esen, demokratik, çevreci insanların korku furyasıyla korkutup sindirmek istediklerini söyledi. Esen, 5 Eylül gecesi Munzur Çevre Derneği yöneticilerinin ve aynı gece Yeni Demokrasi Gazetesi çalışanlarının da evinin basıldığını hatırlattı.

    “YAŞAM ALANLARIMIZA SAHİP ÇIKMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

    Munzur Çevre Derneği’nin ülkenin her tarafında devam eden talana, ranta karşı çıktığını belirten Esen, Dersim’de devam eden orman yangınlarına değinerek, “Orada bizim atalarımızdan kalan evlerimiz yandı, Kültürümüz, inancımız yandı” dedi.

    Baskıların onları yıldırmayacağını söyleyen Esen, her zaman olduğu gibi yaşam alanlarına sahip çıkmaya devam edeceklerini, “Bu zor süreçte yanan börtü böceğin sesi olacağız”dedi.

    Ana akın medyanın Dersim yangınlarıyla ilgili gerçekleri yansıtmadığını kaydeden Esen, mücadele vurgusu yaparak, “Doğamıza, çevremize sahip çıkacağız” şeklinde konuştu.

    “DEMOKRATİK MÜCADELE YÜRÜTENLER SİNDİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR”

    Ardından HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu konuştu. Kenanoğlu, konuşmasına Munzur Çevre Derneği yöneticilerine yönelik operasyonları kınayarak başladı.

    Çevre, doğa ve yaşam mücadelesi veren demokratik mücadeleyi sürdüren kesimlere yönelik bir baskı, sindirme ve demokratik mücadeleyi sonlandırmaya yönelik zamanların yaşandığını kaydeden Kenanoğlu, Munzur Çevre Derneği’nin Dersim’de yaşamı yok etmeye çalışanlara karşı bir mücadele yürüttüklerini söyledi.

    Kenanoğlu, mücadele yürütenlerin yanlarında olacaklarını ve mücadele etmeye devam edeceklerinin altını çizdi.

    “BİZİ TEHDİTLERLE YILDIRAMAZSINIZ”

    Basın açıklamasını Munzur Çevre Derneği Yöneticisi Ali Yıldız okudu. Yıldız, 5 Eylül gecesi üye ve yöneticilerinin evleri çeşitli bahanelerle basılarak keyfi bir şekilde arama yapıldığını söyledi.

    Yapılan baskınların devlet nezdinde bir gövde gösterisi olduğunun altını çizen Yıldız, demokratik eylemlere bile saldırıldığını belirterek, “Bizi baskı ve tutuklama saldırıları ile tehdit edemez ve yıldıramazsınız!” dedi.

    Dersim’de yapılan festivallerin, köy ve yaylalara gidişlerin güvenlik bahanesi ile yasaklandığının altını çizen Yıldız,  Dersim’de bir ay önce askeri operasyon bahanesi ile başlatılan orman yangınlarını valilik ‘çalı çırpı yanıyor ağaçlar değil’ diyerek yalanladığını belirtti.

    “HALK GÜVENLİK GÜÇLERİ TARAFINDAN ENGELLENMEK İSTENDİ”

    Dersim’de yangını söndürmek isteyen halkın, güvenlik güçleri tarafından engellenerek yangın bölgesine geçişlerine dahi izin verilmediğini kaydeden Ali Yıldız, konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Orman yangınları sadece Dersim’de değil, Bingöl, Hakkari ve Amed gibi Kürtlerin yaşadığı coğrafyada da çıkarılmış ve yine devletin tutumu aynısı olmuştur. Dünyanın hiçbir yerinde ormanların yakılmasına bir gerekçe sunulamaz. Binlerce hektarlık alana yayılan orman yangınlarını çıkaran da, izleyende egemenlerin ta kendisidir.  Elbette ki tüm bu saldırı ve baskılara rağmen yaşam alanlarını savunanların dayanışması ve direnişi de bitmeyecek.”

    Yaşam alanlarımıza yönelik yapılan bu saldırılar karşısında çevrenin sesi soluğu olan dernek, kurum ve çevre aktivistleri ev baskınları ve tutuklama furyası ile sindirilmek istendiğini söyleyen Yıldız, “Demokratik kitle örgütlerini terörize ederek çevre mücadelesinin meşruluğunu yok ediyorlar ve yaşam alanlarımızı ranta-talana daha rahat açmaya çalışıyorlar. Gölgesini satamadığınız ağaçları kesmenize, topraklarımızı talan etmenize asla izin vermeyeceğiz!” dedi.

    Son olarak Munzur Çevre Derneği Yöneticisi Mehmet Soylu konuştu. Soylu’da 5 Eylül gecesi evine baskın yapıldığını ve koç başıyla evlerine girildiğini belirterek, evlerinin didik didik arandığını kaydetti.

    PİRHA – İSTANBUL

  • DİSK’in ilk kadın Başkanı Çerkezoğlu PİRHA’ya önemli açıklamalar yaptı-VİDEO

    DİSK’in ilk kadın Başkanı Çerkezoğlu PİRHA’ya önemli açıklamalar yaptı-VİDEO

    PİRHA-Arzu Çekezoğlu DİSK’in ilk kadın genel başkanı. Öğrencilik yıllarında öğrenci dernekleriyle başladığı emek ve demokrasi mücadelesini sırasıyla Tüm Sağlık-Sen, KESK’e bağlı Sağlık Emekçileri Sendikası ve DİSK’e bağlı Devrimci Sağlık İş sendikalarında sürdürdü. OHAL sürecinden DİSK’in de oldukça etkilendiğini söyleyen Çerkezoğlu, AKP’nin ülkeyi yönettiği 16 yıl içerisinde sendikal hakların kullanılamaz hale geldiğini vurguladı. 

    1969 Artin Şavşat doğumlu Arzu Çerkezoğlu. 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar Şavşat’ta yaşayan yaşayan Çerkezoğlu oradan göç ettikten sonra da bağlarını hiç koparmamış. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan Çerkezoğlu, aynı zamanda patoloji uzmanı.

    Üniversitedeyken öğrenci derneklerinde emek ve demokrasi mücadelesine başlayan Çerkezoğlu, şimdi DİSK’in ilk kadın genel başkanı. Emek mücadelesine ve Türkiye gündemine ilişkin sorularımızı yanıtlayan Çerkezoğlu, tüm işçileri 24 Haziran seçimlerinde öncelikle demokrasiye sahip çıkmaya çağırdı.

    ÖĞRENCİ DERNEKLERİNDEN DİSK GENEL BAŞKANLIĞINA

    Emek mücadelesine nasıl başladınız?

    Gençlik yıllarımda üniversite öğrencisiyken öğrenci gençlik mücadelesi içerisinde yer aldım. O dönem bizim bir merkezi örgütümüz Öğrenci Dernekleri. İstanbul Öğrenci Dernekleri Federasyonu’nu kurmuştuk. Onun da ilk kurucu genel sekreterliğini yaptım.

    Çalışma yaşamına başladığım ilk gün Tüm Sağlık-Sen’e üye oldum. KESK daha kurulmamıştı. Sendikal mücadelem orada başladı. 2001’e kadar bugün ki KESK’e bağlı Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’nda uzun yıllar bir mücadele süreci oldu. Üç dönem orada şube başkanlığı yaptım. 2001 yılından itibaren de DİSK’e bağlı Devrimci Sağlık İş çatısı altında mücadele yürütüyorum. İş yeri temsilciliğinden sendikanın genel başkanlığına oradan da DİSK’in genel başkanlığına kadar uzanan bir süreç var.

    DİSK’te kaç yıl genel sekreterlik yaptınız?

    Nisan 2013’teki kongrede genel sekreter olarak seçildim, 5 yıldır da genel sekreterlik görevini yürütüyordum.

    DİSK kurulduğundan beri ilk defa bir kadın genel başkanı oluyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

    Ne yazık ki öyle. 51 yıldır ilk kez bir kadın genel başkan oldu. Ben genel sekreter seçildiğimde de ilk kadın yönetici ilk kadın genel sekreter olarak görev aldım. Kadınların özellikle işçi sendikaları açısından sendikal örgütlenmede sendikal mekanizmalar içerisindeki yeri maalesef çok sınırlı. Bugün de diğer konfederasyonlar açısından bakıldığında da genel başkan görevini üstlenen ilk kadın olmuş oldum.

    Genel itibarıyla aslında sol örgütlenmelerde de kadınları sınırlı görüyoruz. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz? 

    Evet genel olarak nerede bir mücadele var, direniş var, barikat var hep ön saflarda kadınlar var. Bu emek mücadelesi için de böyle, kent doğa mücadelesinde de böyle. Ama mekanizmalar içinde, örgütsel yapılanmalar içerisinde evet kadınların istenen düzeyde olmadığı çok açık.

    Neredeyse iki yıldır OHAL ile yönetiliyoruz ve bu OHAL sürecinde sayısız KHK’ler yayınlandı. Bu KHK’lerle onlarca medya kuruluşu kapatıldı gazete, televizyon, dergi vb. Binlerce kamu çalışanı görevlerinden ihraç edildi. DİSK’ten de ihraçlar yaşandı mı bu süreç içerisinde?

    Kuşkusuz 20 Temmuz 2016’dan bu yana Türkiye çok açıkça Olağanüstü Hal’in ilanıyla birlikte bütün demokratik mekanizmaların ortadan kaldırıldığı ve aslında 2013’ten bu yana devam eden baskıcı, otoriter bir rejimin OHAL ilanıyla birlikte daha da derinleştirildiğini görüyoruz. Açıkça Türkiye’nin adım adım tek adam rejimine, diktatörlüğe sürüklendiği bir süreç bu. 16 Nisan referandumu da bu sebeple yapıldı zaten. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ya da başkanlık sistemi adı altında Türkiye bir tek adam rejimine sürüklenmeye çalışılıyor ve OHAL döneminde çalışma hakkı başta olmak üzere en temel haklar ortadan kaldırıldı. 140 binin üzerinde kamu çalışanı ve işçi arkadaşlarımız sorgusuz sualsiz ihraç edildiler, işsiz kaldılar. Açlıkla baş başa bırakıldılar. Bizim de özellikle kayyum atanan belediyelerdeki Genel İş Sendikamızın yaklaşık iki binin üzerinde üyesi bu anlamda kayyum atanan belediyelerde KHK’lerle işten çıkartıldı ve bu mücadeleyi sürdürüyoruz.

    “HER TÜRLÜ HAK ARAMANIN BASKI ALTINA ALINDIĞI BİR İKLİM VAR”

    Az önce söylediğiniz gibi DİSK de OHAL sürecinden ve KHK’lerden etkilendi. Bu süreçte sizce DİSK yeterince mücadele verebildi mi? Veremediyse neden?

    Tabi Türkiye’de OHAL’in ilanıyla birlikte çok baskıcı ve otoriter bir rejim inşa edilmeye çalışılıyor. OHAL ile birlikte Türkiye’de yaratılan siyasal iklim aslında en basit bir dilekçenin altına imza atmaktan, bir basın açıklamasına katılmaktan alanlara çıkmaya kadar her türlü hak arama yönteminin baskı altına alındığı bir siyasi iklim var bugün Türkiye’de. En temel yasal hakların bile kullanılamadığı yasal ve anayasal bir hak olan grev hakkının çok açık bir biçimde cumhurbaşkanı tarafından defalarca ‘OHAL’den istifade grevleri yasaklıyoruz’ diye övünebildiği yani bir temel yasal ve anayasal hakkı bile bu şekilde açıkça gasp ettikleri bir süreci yaşıyor Türkiye. Dolaysıyla buna karşı mücadele, bütün bu sürece karşı mücadele yani demokrasi mücadelesi bir bütün. Kuşkusuz bu anlamda yani Olağanüstü Hal’in ilanıyla birlikte yaşanan hak kayıplarına karşı verilen mücadelenin Türkiye’de hem DİSK açısından hem daha genel olarak tüm muhalefet örgütleri açısından yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Bu anlamda çok parça parça bir dizi direnişler var, bütünlüklü olarak yürüttüğümüz mücadeleler var. Ama toplumsal muhalefetin bütün örgütleri açısından bu süreci tersine çevirmek noktasında kuşkusuz yetersizlikler var. Ama şu çok açık ki bugün Türkiye’de her türlü baskıya rağmen bütün basının, medyanın kuşatma altına alınmasına rağmen, bu siyasi iktidarı desteklemeyen ona muhalif olan hatta yeterince desteklemeyen herkesin baskı altına alınmasına rağmen bugün Türkiye halkı, işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler bir tek adam rejimine bir diktatörlüğe teslim olmuyor. Bu çok açık.

    “24 HAZİRAN SEÇİMLERİ DÖNÜM NOKTASI OLACAK”

    Önümüzdeki 24 Haziran seçimleri de bu açıdan önemli bir dönem olacak. Bu mücadeleyi hep birlikte sürdürüyoruz ve Türkiye’yi bu karanlıktan kurtaracak bir mücadelenin bu anlamda ortak birleşik emek örgütünden siyasi partisine, çeşitli meclislerden platformlardan kent doğa örgütlerine kadar bu süreçten rahatsız olan herkesin yani gerçek anlamda demokrasiye sahip çıkan herkesin vereceği ortak mücadeleyle bu karanlıktan çıkılacak. Buna inanıyoruz.

    “SEÇİM DEDİĞİMİZ ŞEY DEMOKRATİK MEKANİZMAYLA YAPILMALI”

    OHAL koşullarında seçime gidiyoruz. Seçime bir aydan az bir zaman kala adayların çalışmaları da sürüyor. Ancak HDP’nin adayı olan Demirtaş cezaevinde. Cezaevinden miting konuşması yapıyor. Ailesine ayırması gereken 10 dakikalık sürenin 7 dakikasında miting konuşması yapıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    OHAL koşullarında seçim olmaz her şeyden önce. Yani Olağanüstü Hal demek Türkiye ve dünyaki bütün ülkeler açısından böyle. Bizim anayasamızda da Olağanüstü Hal’in ilan edilmesinin ve onun usulleri belli anayasada, yasalarda. Olağanüstü Hal’i niye ilan ettiler? 15 Temmuz’da bir darbe girişimi yaşandı buna karşı ilan ettiler. Ama biz OHAL ilan edildikten bu yana yani 20 Temmuz 2016’dan bu yana Türkiye’ye yaşattıkları darbeyle darbecilerle ilgisi yok. Örneğin bizim taşeron yasası bile bir OHAL KHK’siyle çıkartıldı. Kadro veriyoruz diye çıkarttıkları yasa. Şimdi taşeron işçilerinin darbeyle, darbecilerle ne ilgisi var?

    “KABUL EDİLEBİLECEK BİR ŞEY DEĞİL”

    Bütün demokratik mekanizmaların meclis başta olmak üzere ortadan kaldırıldığı bir süreç ve OHAL koşullarında seçime gidiliyor. Bu hiç kabul edilebilecek bir şey değil. Sonuçta seçim dediğiniz şey bir demokratik mekanizmayla yapılmak zorundadır. 16 Nisan’da da bunu yaşadık. Örneğin devletin bütün kurumları, bütün medya, bütün kamusal araçlar her şey ama her şeyin iktidar partisinin kullanımına sunulduğu son derece eşitsiz bir referandum süreciydi 16 Nisan. Bugün bu 24 Haziran seçimleri sürecinde bu daha da açık bir biçimde ortaya çıktı. Zaten seçime yönelik özellikle siyasi iktidarın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin genel başkanı ve cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı her adım bu eşitsizliği daha da derinleştiren bir biçimde gerçekleşiyor. Örneğin bir ittifak yaptılar Cumhur İttifakı adı altında. Bu, seçimlere karşı kendi avantajını sağlamak ve MHP’yi baraj altı kalmaktan kurtaran bir süreçti.

    “HDP’YE BİR BÜTÜN OLARAK BASKILAR VAR”

    Cumhurbaşkanının HDP’yi çok açık bir biçimde hedefine alan ve Selahattin Demirtaş’ı hedefine alan söylemleri hala devam ediyor ve cumhurbaşkanı adaylarından biri bugün tutuklu ve tutukluluğuna yapılan itirazlar da reddedildi. Şimdi bu kabul edilebilir bir şey değil. Bunu zaten diğer cumhurbaşkanı adayları da söylüyorlar. Bunu Meral Akşener bunu Muharrem İnce de söylüyor. Dolayısıyla eğer seçimse bu adilce bir yarış olmalıdır ve bir cumhurbaşkanı adayının tutuklu olması asla kabul edilemez. Sadece Selahattin beyin tutuklu olması konusu da değil. HDP’ye bir bütün olarak zaten aylardır var olan baskılar var. Biz birçok HDP’li arkadaşımızın parti yönetimine girdiğini duyuyoruz üç gün sonra tutuklandığını duyuyoruz. Bütün kadrolarının, seçmenlerinin tutuklandığı, seçilmiş belediye başkanlarının, eski eş başkanlarının, milletvekillerinin hapiste olduğu bir siyasi partiden söz ediyoruz. Dolayısıyla yaptığı her faaliyetin kriminalize edilmeye çalışıldığı bir siyasi partiden söz ediyoruz. Bu siyasi parti bu ülkede en son seçimlerde altı buçuk milyon insanın oyunu almış bir siyasi parti ve meclisin üçüncü büyük siyasi partisi. Dolayısıyla zaten var olan bu eşitsiz durum OHAL koşullarında bugün hele de bir cumhurbaşkanlığı seçimi gibi kritik bir seçimde çok daha açık bir biçimde ortaya çıkmış durumda. Bu asla demokrasi kültürü açısından demokratik yarış açısından kabul edilebilecek bir durum değil.

    “16 YILDA İŞÇİLER, EMEKÇİLER AÇISINDAN NE OLDU?”

    Cumhur İttifakının ortak adayı olan Recep Tayyip Erdoğan meydanlarda çeşitli vaatlerde bulunuyor. İşçilerle emekçilerle ilgili vaatlerini nasıl buluyorsunuz, nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekçi geliyor mu size?

    24 Haziran seçimlerine ilişkin geçtiğimiz hafta basın toplantısı yaptık ve basın toplantısında DİSK’in en önemli karar organı olan Başkanlar Kurulumuzun yaptığı tartışma ve aldığı kararlar ışığında DİSK’in 24 Haziran seçimlerine yönelik tutumunu ve tüm işçi sınıfına çağrısını anlattık. Bunu da araştırma dairemizin hazırladığı bir rapor eşliğinde yaptık. 16 Nisan referandumunda da benzer bir çalışma yapmıştık. Orada şunu sorduk: 16 yıldır bu ülkeyi AKP yönetiyor. Bu 16 yılda işçiler, emekçiler açısından ne oldu? Bu 16 yılda ileriye mi geriye mi gitti? Bu raporda işçi sınıfının ne kadar büyük şeyler kaybettiğini gördük. Bunu kamuoyu ile paylaştık. Bu 16 yıl aynı zamanda neoliberal politikaların o bütün güvencesiz politikaların AKP iktidarı eliyle hayata geçirildiği bir dönem oldu.

    “DEMOKRASİ İŞÇİNİN EKMEĞİDİR”

    16 yılda en başta demokrasi, en temel katılım mekanizmaları ortadan kalktı. DİSK olarak şunu söyledik: Demokrasi işçinin ekmeğidir. Demokrasinin olmadığı yerde emeğin hakları olmaz. O nedenle demokrasiye sahip çıkmalıyız.

    “SENDİKAL HAKLAR KULLANILAMAZ HALE GELDİ”

    Çalışma ve yaşam koşulları çok büyük anlamda geriye gitti. Sendikal haklar ve grev hakları kullanılamaz hale geldi. Bugün Türkiye’de her 100 kişiden 10 tanesi sendikalı, 7’si toplu sözleşme kapsamında. Toplu sözleşme kapsamı özel sektörde yüzde 5’e kadar düşüyor. Özel sektörde çalışan her 100 kişiden 95’i sendikal korumadan yoksun Türkiye’de. Bunun doğal bir sonucu olarak, asgari ücret örneğin, sosyal devletin temel göstergelerinden bir tanesidir. Asgari ücret milli gelir karşısında reel olarak yüzde 30 değer kaybetti. Gelir dağılımı eşitsizliği daha da derinleşti. Bugün Türkiye’de en zengin yüzde 20, en yoksul yüzde 20’nin 8 kat daha fazla gelirine sahip. Vergi politikası bu yoksulluğu daha da derinleştiriyor. Dolaylı vergiler dediğimiz, asgari ücretle çalışanla, bir işverenin ya da çok zengin insanın aynı miktara ödediği ÖTV, KDV gibi vergiler, bugün toplam vergi gelirlerinin yüzde 65’i. Dünyanın hiçbir yerinde yok böyle bir şey.

    “HER 4 GENÇTEN BİRİ İŞSİZ”

    İşsizlik Türkiye’nin temel meselesi haline geldi. Artık Türkiye’de her evde bir işsiz var. Her 4 gençten 1’i işsiz. Bununla birlikte güvencesiz çalıştırma dediğimiz taşeron işçi çalıştırma başta olmak üzere bugün artık son derece yaygınlaştı. Bütün haklar ortadan kaldırıldı. Bugün artık her gün 4-5 işçi arkadaşımızı iş cinayetine kurban veriyoruz. Çalışma hakkı OHAL ile birlikte ortadan kalktı ve 140 bin insan işinden edildi. Emeklilikte yaş yükseltildiği için emeklilikte yaşa takılanlar diye bir mağduriyet oluşturuldu.

    “ZORUNLU ARABULUCULUK SİSTEMİ GETİRİLDİ”

    İşçilerin mahkemede hak aramasının önüne geçildi. Geçtiğimiz günlerde işveren örgütlerinden biri TOBB’un Başkanı, iş davalarının yüzde 99’unun işçiler lehine sonuçlandığını söyledi. ‘Bunu biz kabul edemeyiz. O nedenle hükümete söyledik. Zorunlu arabuluculuk sistemi getirdi’ dedi. Bu sistemle siz işten atılırsanız ve ücretinizi alamazsanız, doğrudan dava açamıyorsunuz. Zorunlu olarak bir arabulucuya gidip işverenle bir pazarlığa oturmak zorundasınız. Alacağınızın 5’te ya da 3’te birine razı edilmek isteniyorsunuz.

    “ÖZELLEŞTİRMENİN YÜZDE 88’İ AKP DÖNEMİNDE YAPILDI”

    Özelleştirme sürecini Özal başlattı. Özellikle neoliberalizmin ilk temelleri atıldı. Türkiye’deki özelleştirmenin yüzde 88’i AKP döneminde yapıldı. İşçilerin, emekçilerin, halkın yarattığı birikimlerin hepsi satıldı. Buradan elde edilen 47 milyar liralık bir gelir var. Bu da otoyollara, köprülere aktarıldı. 16 yılda işçiler son derece büyük hak kaybına uğradı.

    Buradan işçilere ve emekçilere bir çağrınız var mı?

    Tüm işçilerden 24 Haziran’da öncelikle demokrasiye sahip çıkmalarını, barışa, kardeşliğe, emeklerine sahip çıkmalarını istiyoruz. İşçileri, bizi kölece çalışma koşullarına mahkum eden politikalara dur demeye çağırıyoruz.

    Suay ABAK/Oktay ASLAN
    İSTANBUL

  • Demokratik Halklar Federasyonu: 93’te Sivas’ta yakan zihniyet, 2016 yılında da Cizre’de  yakmıştır

    Demokratik Halklar Federasyonu: 93’te Sivas’ta yakan zihniyet, 2016 yılında da Cizre’de yakmıştır

    PİRHA – 2 Temmuz 1993 yılında Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılmak için Sivas’a giden aydın ve sanatçılardan 33’ü ve 2 otel çalışanı olmak üzre 35 insan kaldıkları otelin yakılması sonucu hayatını kaybetti. Demokratik Halklar Federasyonu yayınladığı basın metniyle, katliamda hayatını kaybedenleri anarak, herkesi katliamın 24. yılında alanlara çağırdı. 

    Sivas Katliamı’nın 24. yılında Demokratik Halklar Federasyonu (DHF) basın metni yayınlayarak katliamcı zihniyeti kınadı.

    “Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan TC’ye katliamlar tarihi üzerinden saldırılar artarak devam etmektedir” denilen açıklamada, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta 33 aydın, yazar ve Alevileri katleden anlayış bugün AKP ile iktidara taşınmış ve saldırılarını arttırarak devam ettiği vurgulandı.

    “DEVLET HALEN ALEVİ KÖYLERİNE CAMİ YAPTIRIYOR”

    Sivas Katliamı’nın bir gûruhun, ırkçı-dinci hezeyanları olarak ele alınmaması gerektiği vurgulanan açıklamada şunlar belirtildi:

    “Sivas Katliamı, geçmişten günümüze devletin Alevilere yönelik kininin bir göstergesidir. Bu kin, geçmişte Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Malatya, Gazi-Ümraniye katliamları tarihte kanlı bir not olarak yerini almıştır. Devletin Alevilere yönelik öfkesi ve kini ise hala devam etmektedir. Alevi köyleri devlet tarafından yoksulluğa mahkum edilmekte, köylere zorla ve/veya tehditle camiler inşa edilmekte, zorunlu din dersi ile Alevi çocukları sistemli bir asimilasyona tabi tutularak, Aleviler hedef gösterilmektedir. Aleviler üzerindeki baskılar her geçen gün artmaktadır.”

    “EMEKÇİLER HER ZAMAN BASKILARA KARŞI DURMUŞTUR”

    Bu katliamlara karşı tek çözümün örgütlü mücadeleyle sağlanacağını belirtilen DHF, şunları ifade etti:

    “Her dönem katliamlarla sınanan emekçiler ve ezilenler direniş geleneğiyle, faşist-gerici baskılara karşı durmuştur. Faşist zihniyet katliam politikaları ile kendisine karşı duran herkes üzerinde kendini göstermektedir. 93’te Sivas’ta diri diri yakan zihniyet, 2016 yılında da Cizre’de Kürtleri diri diri yakmıştır. 1938’de Elazığ Buğday Meydanı’nda Seyit Rıza’nın sesinde yankı bulan baş eğmezlik çağrıları, 2016’da Cizre’de Mehmet Tunç’un sesinde yankı bulmuştur. Birbirinden farklı dönemlerde yapılan bu çağrılar, emekçilerin ve ezilenlerin birleşik mücadele çağrısıdır. Ve bu çağrıya cevap olacak somut atılım ise örgütlü mücadeleyi yükseltmek, emekçileri-ezilenlerin ortak mücadelesini örmektir.”