PİRHA- Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF), Alevilik-Bektaşilik temalı sinema destek yarışması gerçekleştirecek.
Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF), bir ilke imza atarak Alevilik-Bektaşilik temalı sinema destek yarışması gerçekleştirecek. Alevi Vakıfları Federasyonu, 2 yıldır sürdürdüğü Uluslararası Alevi ve Bektaşilik Çalışmaları Bilim Ödülü’ne bu yıl Sinema Destek Yarışması’nı da ekliyor.
Proje, Sinema yazarı ve öğretim görevlisi Rıza Oylum’un koordinatörlüğünde yapılacak. Başvurular online olarak 28 Şubat 2024’de kadar http://avf.org.tr adresinden yapılacak.
Ön elemeden geçen projeler daha sonra duyurulacak jüriler tarafından değerlendirildikten sonra ödüllere hak kazananlar Federasyonun internet sitesinden ve sosyal medya hesaplarından ilan edilecek.
PİRHA – Hukukçu Kamil Ateşoğulları, cemevleri ile ilgili Cumhurbaşkanlığı Kararnamesini yorumladı. Söz konusu kararname için “Her şeyin ucu açık bırakılmış” diyen Ateşoğulları, hukuki itiraz sürecinde Alevi federasyonlarının sokak eylemleriyle birlikte diplomatik girişimlerde de bulunmaları gerektiğini vurguladı.
Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle cemevlerini Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlayan karara tepkiler devam ediyor.
“ÇÖZÜM YENİ BİR ANAYASADA!”
AKP hükümeti tarafından kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Alevi sorununa çözüm sağlamayacağını belirten 18. Dönem Ankara Milletvekili/Hukukçu Kamil Ateşoğulları, düzenlemenin detaylarını değerlendirdi. Ateşoğulları, Cemevi Başkanlığı’nın “Eşit yurttaşlık” taleplerine karşılık vermediğine vurgu yaparak şunları söyledi:
“Cem Vakfı’nın açmış olduğu bir dava ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı söz konusu. Hükümet şimdi ‘Bu davanın gereğini yerine getirdik. AİHM’in kararlarına uyuyoruz’ diyeceklerdir. Oysa Alevilerin istediği çimento, beton falan değil. Aleviler cemevlerinin statüsünün tanınmasını istiyor. Çünkü Avrupa Birliği’nin, Alevilerle ilgili 2004’te verdiği bir karar var. O dönemde görüşmeye ben gitmiştim. Gelen kurumlar da ‘Alevilik resmen tanınmalı’ diyordu. ‘Cemevleri yasal statüye kavuşturulmalı, zorunlu din dersleri de zorunlu olmaktan çıkmalı’ talebi vardı. Ancak bunlar hiçbir zaman yerine getirilmedi.
Şimdi cemevlerine bir takım yardımlar yapmak, cemevlerinin statüsünü kazanması anlamına gelmiyor. Anayasal güvence altına alınması için çeşitli yasalarda ‘cami, mescit, kilise, havra, sinagog’ gibi ibareler var. Oraya cemevlerini de ekleyebilirlerdi ama yapmadılar. Bir tek Enerji Piyasası Kurumu’nun 2003’te aldığı bir karar vardı, orada sanırım yanlışlıkla ‘Cemevi’ de eklenmişti. Ne İmar Yasası’nda, ne Köy Kanunu’nda ne de devlet yasalarının hiçbirinde cemevi yok. Bunun çözümü yeni bir anayasadadır. Demokratik bir cumhuriyetin, çoğulculuğu esas alan bir anayasaya ihtiyacı var. Türkiye’de hem dil anlamında hem de inanç anlamında çoğulcu bir yapı var ve bu yapı kabul edildiği zaman zaten bu kavgalar da çatışmalar da biter diye inanıyorum. Yani Türkiye’de demokratikleşmeye ihtiyaç var. Ancak bu iktidarla da olmaz. Şimdi seçimde AKP gitse, bir başka hükümet gelse gene değişecek fazla bir şey olmayacak. Bu bir hükümet sorunu değil, bir devlet mantalitesi, bir paradigma olayıdır.”
“3 ALEVİ FEDERASYONU ÇOK CİDDİ ŞEKİLDE ÇALIŞMASI GEREK”
Kamil Ateşoğulları, söz konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde cemevlerinin bir tanımlamasının olmadığının altını çizerek “Oluşturulan maddelerde ‘… imkanları dahilinde yapabilir, edebilir’ gibi ifadeler kullanılmış. Yani her şeyin ucu açık. Bunun aksine yasa oluşturulurken ‘yapar, eder’ gibi kesin ibareler kullanılmalıydı.
Hukuki itirazın önce Danıştay’da açılacak davayla başlayabileceğini söyleyen Kamil Ateşoğulları, sonraki aşamaların Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi olduğunu da belirtti. “Danıştay’dan bir sonuç alınacağını sanmıyorum” diyen Kamil Ateşoğulları, konunun hukuksal bir sürece yayılacağını vurguladı. Ateşoğulları şöyle devam etti:
“Bu iş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gidecektir. Orada da ilgili sözleşmenin 9. ve 14. maddelerine göre dava açılıyor ancak ne olacak o da belli değil. Bu süreç daha 3-5 yıl kadar sürer gider. O zamana kadar da hükümet, Cemevi Başkanlığı ile ilgili atamalarını yapar. Ayrıca kendi kurdurdukları Alevi kurumları var, onları da bu süreçte besler, büyütürler. Ama bu süreç içerisinde 3 Alevi federasyonunun çok ciddi şekilde çalışması gerekiyor.
Hükümetin değişmesi halinde bile fazla bir şey beklemiyorum. O yapıdan doğrusu bir demokrasi çıkıp çıkmayacağı konusunda endişem var. Bunlar tanıdığımız, geçmişini bildiğimiz insanlar. Yani bu durumda hak alma mücadelesinin şiddete bağlı olmadan başka yolları olmalı.”
“HUKUKSAL SÜREÇ EYLEMLERLE DESTEKLENMELİ”
Hazırlanan düzenlemede zayıf gördüğüm nokta şu: Alevilerin tek sorunu cemevleri değil aslında. Ama cemevlerini kabul etmeleri Aleviliği de kabul etmeleri anlamına geldiği için daha çok cemevleri konusunda direniyorlar. İkincisi, Diyanet konusunda direniyorlar. Bir de zorunlu din dersleri konusu var. Bu konuların çözülmesi için Alevi örgütlerinin çok ciddi hukuksal mücadele vermesi gerek. Tabii bu hukuksal süreç, eylemlerle de desteklenmeli.
Hükümet, ortağı Devlet Bahçeli gibi ‘Cemevleri Alevilerin ibadethanesidir’ gibi bir söz kuramıyor çünkü kendi tabanını kaybetme durumu var. Bahçeli’nin bu sözü mahkemelerde kullanılamaz ancak bu söz AKP’ye karşı yapılacak görüşmelerde kullanılabilir. Aleviler, eşzamanlı sokak eylemleri yaparken bir de diplomatik girişimleri olmalı. Mesela Venedik Komisyonu ya da Avrupa’da çeşitli kuruluşlar var. Alevi örgütlerinin, Anayasa çalışmaları sırasında çıkan yasaları, temel hak ve özgürlükler bağlamında, o mecraları da harekete geçirmeleri gerekir.”
TÜRKİYE, AİHM’E EN FAZLA PARA AKTARAN ÜLKELERİN BAŞINDA!
Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne en fazla maddi destek veren ülkelerin başında geldiğini belirten Kamil Ateşoğulları, Alevi sorunuyla ilgili Avrupa’dan gelecek olası kararları ise şu sözlerle değerlendirdi:
“AİHM’e en çok para aktaran ülke Rusya. 2. sırada ise Türkiye var. Avrupa’nın iyi bir pazarlıkçı yanı var. Churchill’in bir sözü var, her zaman göz önünde bulundururum. Diyor ki ‘Ebedi dostluk yoktur, ebedi düşmanlık da yoktur ama ebedi çıkar vardır’. Avrupa’da işte böyle. Sonuçta Avrupa sana silah satıyor daha ne yapacak? Yani bunların hepsini bir araya getirdiğinizde ‘Bir zamanlar Roma’da hakimler vardı’ derlerdi, şimdi kaldı mı kalmadı mı bilmiyorum!
Örneğin DİSK’e bağlı Emekliler Sendikası’nı 2 defa kurduk ve kapattılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, verdiği ilk karar sonrasında ters bir karara imza attı. İlk kararında ‘çalışanlar, işsizler, ev kadınları ve emekliler sendika kurabilir’ denilmişti. Sonrasında ise öyle bir karar verdi ki hükümet AİHM kararıyla sendikayı kapattı.”
PİRHA-Dersimliler Derneği Ankara Şube Başkanı Yaşar Kılavuz ileVartolular Derneği Ankara Şube Başkanı Özgür Yetiş Aslan, Hacı Bektaş Veli Dergahına asılan “külliye” yazılı tabela asılmasına tepki gösterdi. Alevi örgütlerinin biran önce harekete geçmesini söyleyen dernek başkanları, “Külliyenin Alevi inancında yeri yoktur. Kimse orayı bize külliye diye yutturamaz” dediler.
Hacı Bektaş Veli Dergahına Ağustos 2021’de asıldığı tespit edilen “Hacı Bektaş Veli Külliyesi Unesco Dünya Miras Geçici Listesi’nde yer almaktadır” yazılı tabela tartışmaları devam ediyor.
Alevi örgütlerinin tepkisine duyarsız kalan Kültür Bakanlığına yönelik bir eleştiri de yöre derneklerinden geldi.
“BİR AN ÖNCE HAREKETE GEÇİLSİN!”
Dersimliler Derneği Ankara Şube Başkanı Yaşar Kılavuz, Alevilerin, yüzyıllardır Anadolu topraklarında ayrımcılığa maruz kaldıklarını hatırlattı. Kılavuz, tarihte birçok Alevi dergahının kapatıldığına işaret ederek “Alevilerde ‘külliye’ diye bir isimlendirme yoktur. Alevilerde dergah ya da ocaklar vardır” dedi.
Yaşar Kılavuz, konu ile ilgili Alevi örgütlerinin derhal tepki göstermesi gerektiğini belirterek şunları söyledi:
“Hacı Bektaş Dergahına zamanında bir cami yaptılar, bu Alevileri asimile etmek içindi… Osmanlı döneminin asimilasyon politikaları tarih boyunca günümüzde de devam ediyor.
Siz şimdi kalkmış bu ülkede Alevilere inancını göstermeye çalışıyorsunuz. Alevilere bugün inançları tarif edilmeye çalışılıyor. ‘Böyle inanacaksınız, şuraya gideceksiniz’ deniliyor. Hacı Bektaş Veli Dergahına külliye tabelası asılmasını kesinlikle reddediyoruz. Alevi kurumlarının yapmış olduğu çağrının da arkasında durmalarını istiyoruz. O tabelanın indirilmesi için artık bir eylem planı oluşturulması gerektiğine inanıyoruz. Alevi Bektaşi Federasyonu ve bileşenleri, biz yöre dernekleri olarak da yapacakları her türlü çalışmanın arkasında olacağız. Ama bir an önce harekete geçilmesini istiyoruz. Zamanında camiyi oraya koydular. Yapılmaması gerekirdi. Orası bir külliye değil Alevilerin dergahıdır. Siz o dergahı külliye diye insanlara takdim edemezsiniz.
Bir an önce Alevi kurumlarının bu konuda harekete geçmesini istiyoruz. Alevi kurumları, bizleri de çağırırsa eğer önerilerimizi sunarız. Örneğin Hacı Bektaş Veli anmalarında dergaha yalınayak yüründü, bu bir tür eylem şekliydi. Farklı şekilde eylemlerde yapılabilir. Zorla da olsa o tabela oradan inecek. Bunun için de toplumun, Alevi kurumlarının ses çıkarması gerekiyor. Suskun kaldığımız sürece o tabela asılı kalacaktır. Külliyenin Alevi inancında yeri yoktur. Kimse orayı bize külliye diye yutturamaz. Orası bir dergah, Alevilerin inanç merkezidir.”
“RAHATSIZLIK SEBEBİDİR”
Vartolular Derneği Ankara Şube Başkanı Özgür Yetiş Aslan ise Hacı Bektaş Veli Dergahının Alevi toplumunun en önemli inanç merkezlerinden biri olduğuna vurgu yaptı. Aslan, Hacı Bektaş Veli Dergahının “külliye ve müze” olarak anılmasının saygısızlık olduğunu ifade ederek şu açıklamayı yaptı:
“Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet gösteren bu mekanın Alevi inancında yeri olmayan ‘külliye’ olarak ifade edilmesi birçok Alevi kurumunu, sivil toplum kuruluşunu rahatsız ettiği gibi bizleri de rahatsız etmekte.
Dergahın salt müze olarak halkın ziyaretine açık olması ibadet etmeye, cem yapmaya kapalı olması bir diğer rahatsızlık sebebidir. Bir bütün olarak Alevi toplumunun talepleri bir an önce karşılık bulmalı. Kökleri yüzyıllara dayanan, Anadolu’nun aydınlanmasında önemli bir merkez olan bu Hacı Bektaş Veli Dergahının ‘külliye’ olarak anılmasından vazgeçilmeli. Bırakın Aleviler, inançları doğrultusunda ibadet etsin, inanç mekanlarına kendileri isim koysun. Alevi örgütlerinin de bu konuda hızlıca refleks göstermesi beklentilerimiz arasında yer alıyor.”
PİRHA-Eğitim alanındaki meslek ve sivil toplum örgütleri, 6 Eylül’de açılması planlanan okullarla birlikte bir kez daha zorunlu din dersi ve anadilde eğitim taleplerine işaret etti. Veli ve eğitimciler, “Zorunlu din dersi konusu bu ülkenin kanayan bir yarası. Bu konuda alınmış AİHM kararlarına uyulmalı. Laiklik ilkesi, demokratik şekilde kamusal eğitimde uygulanmalı. Vergi verdiğimiz bu ülkede zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır” dediler.
Ülke genelinde 6 Eylül’de açılması planlanan okullar, ‘zorunlu din dersi’ ve ‘anadilde eğitim’ tartışmalarını da beraberinde getiriyor.
Türkiye’de din dersi, 1928’den 1940’ların sonuna kadar müfredata dahil edilmemiş, sonrasında ise seçmeli bir ders olarak öğrencilere sunulmuştu. Ancak 12 Eylül Darbesi’nden sonra zorunlu hale getirilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine, 2012’den itibaren “Kur’an-ı Kerim”, “Hz. Muhammed’in Hayatı” ve “Temel Dini Bilgiler” seçmeli dersleri de ilave edildi.
Din derslerinin içeriğinin Sünni İslam ağırlıklı olması sonucu uzun yıllar boyunca toplumun farklı kesimlerinden itirazlar yükseldi. Söz konusu ders içerikleri yerel ve uluslararası mahkemelerce de yasalara aykırı bulundu. Fakat Millî Eğitim Bakanlığı, din derslerinin tek bir dine yönelen ders olmadığını savunsa da veliler, bir bütün olarak din derslerinin müfredattan kaldırılması yönündeki talebini sürdürüyor.
Okullardaki din eğitimi için hazırlanan kitaplar ise tartışmaların önemli bir kısmını oluşturuyor. Diğer inançları öteleyen, kadını aşağılayan anlatım ve görsellerin yer aldığı kitaplardaki aile yapısı da “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin istediği aile modeli” olarak yorumlanıyor.
ZORUNLU DİN DERSLERİNE DÖNÜK MAHKEME KARARLARI!
Aileler, çocuklarının din dersinden muaf tutulması ya da söz konusu derslerin tümden kaldırılması yönünde defalarca kez mahkemeye başvurdu. Zorunlu din dayatmasının hukuksuz olduğu yönünde mücadele veren eğitim sendikaları da birçok kez adliyelerin kapısını çaldı. Nihai karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, 2014 yılında çıktı.
AİHM, Türkiye hükûmetinden “Zaman geçirmeden öğrencilerin zorunlu din ve ahlak kültürü derslerinden muaf tutulmalarını da sağlayacak yeni bir sisteme geçmesini” belirterek zorunlu din dersine karşı olmamakla birlikte, din dersinin içeriğini göz önünde bulundurarak zorunlu bir biçimde verilemeyeceğine hükmetti. Ancak mahkeme kararları tanınmadı, din eğitimi daha da yoğun bir şekilde öğrencilere dayatıldı.
GELİNEN SÜREÇTE EĞİTİMCİLER NE DİYOR?
Din dersleri konusunda mahkeme kararının ardından eğitim alanındaki sendika ve derneklerden tepkiler sürüyor. Meslek örgütleri, zorunlu din dersleriyle birlikte anadilde eğitimdeki hukuksuzluklara da vurgu yapıyor.
Eğitimciler Derneği Genel Sekreteri Nusret Sulkalar, zorunlu din dersi konusunu “Bu ülkenin kanayan bir yarası” diyerek özetliyor. Sulkalar, Türkiye’de birçok farklı toplumların yaşadığına işaret ederek eğitimin, dini cemaat ve tarikatların kıskacında olduğunu söylüyor.
“VERGİ VERDİĞİMİZ ÜLKEDE ZORUNLU DİN DERSLERİ KALDIRILMALI”
Eğitimci Nusret Sulkalar, dinci eğitim konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da büyük rol aldığının altını çizerek şöyle devam ediyor:
“Diyanet’e aktarılan bütçe çerçevesinde bir yığın vakıf ve cemaatler ile eğitimin içerisine girilerek bunlarla işbirliği yapılıyor. Aile ortamı içerisinde dini tartışmaların yürütülmediği bir ortamdan 6 ve üzeri yaş çocukları alıyor, devletin zorunlu din dersi dayatması ile karşı karşıya bırakıyorsun.
Öğretmen türban ile derse giriyor ama modern laik bir aile içerisinde yaşayan aile fertleri var; başı açık anne, din konuşulmayan bir aile… Bu çocuğu sen getirip hem o öğretmene emanet ediyorsun hem de zorunlu bir din dersi uygulamasına bırakıyorsun. Dinin zorlayıcı olmaması lazım. İnsanlara seçmeli ders olarak sunulması lazım. Örneğin bizim öğrencilik zamanımızda din dersi seçmeliydi. Yani baskı ile zorlayıcı bir şekilde din dayatılmamalı. Ve bu dayatma, laiklik söz konusuyken yapılıyor.
Örneğin bir dilekçe veriyorum ve ‘Çocuğumu din dersinden muaf edin’ diyorum. Dilekçeye rağmen işlem yapmıyorlar. Hatta eğitimci bir arkadaşımız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gitti ve davayı kazandı. Ama o arkadaşımızı çağırıp ‘Kararı sadece sizin çocuğunuza uygulayalım’ demişlerdi. Yani anadilde eğitim yapmanın ne kadar hak olduğu bir ülkede yaşıyorsak, din dersinin de zorunlu olmadığı bir ülkede yaşamamız lazım. Laiklik ilkesi en demokratik şekilde kamusal eğitimde uygulanmalı. Vergi verdiğimiz bu ülkede zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır.”
DİNİ EĞİTİME İLGİ AZALIYOR!
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) Ankara 1 Nolu Şube Başkanı Sacit Ünalmış da eğitimin dinselleştirilmesi konusunun uzun zamandır gündemlerinde olan bir “politika” olduğunu söylüyor. Hükümetin, zorunlu din dersleri konusunda kendine yarar sağladığını belirten Sacit Ünalmış’ın aktarımları şöyle:
“İktidar, seçmen kitlesini, dini kullanarak konsolide etmeye çalışıyor. Anadolu’da inançlı insan sayısı yüksektir. Toplumsal ilişkiler içerisinde dinsel öğeler ağırlıklıdır. Ancak bu ülkenin insanları Cumhuriyet kurulduktan sonra laikliği de benimsemiştir. Fakat uluslararası emperyalist anlayışın yeşil kuşak oluşturma çabası, bugün Afganistan’da da gördüğümüz üzere İran, Suriye, Türkiye, Fas, Tunus gibi sosyalist bloka karşı oluşturulan cephenin dinsel etkilerle çözülebileceği anlayışı vardı. Fakat günümüzde iktidar, bunu kendi çıkarları için kullanmakta. O yüzden eğitimdeki dinselleştirme iktidar için özel bir politikadır. Durumu oya dönüştürmeye, iktidarını sağlamlaştırmaya çalıştığı bir politikadır. Yoksa günümüzde somut veriler gösteriyor ki imam hatiplere giden öğrenci sayısı azalmaktadır.
Oysaki din, Tanrı ile insan arasındaki özgür bir iletişimdir. Buna devlet müdahale etmemelidir. Laiklik; herkesin kendi dinini özgürce yaşaması demektir. Başkalarına dayatma yapmamak demektir. Birine dini dayattığınızda o din olmaktan da özgür olmaktan da çıkıp diktatöryal bir yaklaşım oluyor.”
“EĞİTİMDEN EŞİT VE ÖZGÜR BİÇİMDE YARARLANILMALI”
Sacit Ünalmış, anadilde eğitim konusunda da yorum yaptı. Bu yönlü sorunun artık sığınmacı toplumları da kapsadığını belirten Ünalmış, şöyle devam etti:
“Çocukların eğitim öğretim yaşamı çok vahim durumda. Çünkü o dilde eğitim verebilecek öğretmen sayımız çok az. Bugün Afganistanlı, Suriyeli ve diğer birçok ülkeden gelen öğrenciler de bu eğitimden nasibini alamamakta ve mağdur olmaktadır. Bunların dışında ülkemizde farklı dilleri konuşan halklar var. Bunların da kendi anadilinde eğitim görmemeleri, ana dillerini öğrenememeleri bir kuşağın yok olması anlamına gelmekte. Oysa ki dünya kültürü dünya üzerinde yaşayan tüm insanlara aittir. Sayısı az ya da çok olsun her kültür önemlidir ve bu dünyanın bir değeridir. O yüzden tüm ana dilini konuşamayan topluluklar, eğitimden eşit ve özgür biçimde yararlanmalı.”
“ZORUNLU SEÇMELİ DERSLER ORGANİZE EDİLİYOR”
Zorunlu din derslerinin kaldırılması ve anadilde eğitim taleplerine ilişkin konuşan bir diğer isim de Veli Der Ankara Şube Başkanı Hülya Daran Deveci oldu. Deveci, “Biz veliler, devletten çok şey talep ediyoruz ancak ne yazık ki karşılık yok” diyerek şunları söyledi:
“Bu talepler bir araya gelerek, dayanışma ve mücadele ile ancak olabilir. Bu sebeple yine bir çağrıda bulunalım ve velileri bir çatı altında toplamaya ve mücadele etmeye çağıralım.
Din eğitimi gibi çocuklarımızın hakları olan birçok konuda mücadele yürütüyoruz. Veliler bu mücadeleye ne kadar destek olursa o kadar başarılı oluruz.
Din dersi seçimi konusunda bütün veliler müzdarip. Çünkü laik, bilimsel, kamusal bir eğitimden bahsediyoruz. Dolayısıyla laik bir eğitimde zorunlu din dersi olmaması gerekiyor. Aileler zaten bu yönlü eğitimi veriyorlar. Dolayısıyla çocuklar istedikleri seçmeli dersleri alabilmelidir. Ama maalesef okulda zorunlu seçmeli dersler organize ediliyor. ‘Öğretmen ve derslik yok. Yeterli sayıya ulaşılamadı’ deniliyor ve dolayısıyla sanatsal aktiviteler ile spor faaliyetleri yapılacak dersler öteleniyor. Bu dersler yerine din içerikli eğitimler veriliyor. Elbette ki bunun doğru olmadığını ve mücadelesini de vermek gerektiğini düşünüyoruz.”
PİRHA-‘Kadıncık Ana-Hacı Bektaş’ın Vedası’ isimli kitabın yazarı Ali Galip, Alevi inancında önemli bir şahsiyet olan Yol önderi Kadıncık Ana’yı ilk kez bir edebi eserde canlandırdı. Yazar Galip, “Kadıncık Ana, Hacı Bektaş’ın ölümü ile birlikte bu yolun kurucularından biri” diyerek tiyatro türünde yazdığı kitabının detaylarını PİRHA’ya anlattı.
Yazar Ali Galip’in ‘Kadıncık Ana-Hacı Bektaş’ın Vedası’ isimli kitabı Klaros Yayınları’ndan çıktı. Bu eserle birlikte Alevi-Bektaşi kültüründe kadın rolünü simgeleyen Kadıncık Ana, ilk kez edebi bir esere de konu edinmiş oldu.
Yazar Ali Galip, tiyatro türündeki çalışmasını “bir tür dramatik eser” sözleriyle tarif ederek kitabın oluşum sürecini de anlattı. Aynı zamanda Felsefe eğitmeni olan Yazar Ali Galip, kitabına dair “Tiyatro eseri olarak bu çalışmam bir ilk. Kadıncık Ana’ya ait bırakın edebi eserleri, biyografi olarak da fazla bir çalışma yok. Bir tarihsel şahsiyet olarak yaşamı hakkında derli toplu bir çalışma mevcut değil” bilgisini verdi.
“YOLUN KURUCULARINDAN BİRİ”
Yazar Ali Galip, 1300’lü yıllarda yaşam sürmüş olan Kadıncık Ana’nın önemine ise şu sözlerle dikkat çekti:
“Kadıncık Ana, Hacı Bektaş’ın ölümü ile birlikte bu yolun kurucularından biri. Bu bakımdan kadın olması önemli.
Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra bu yolu devam ettirmesi, dergahını kurması, Ayrıca Abdal Musa’yı yetiştirmesi ve dergahı bir okul olarak inşa etmesi çok önemlidir. Tabi bu olaylar büyük bir travmanın üzerine gelişmiş; Babailer İsyanı ve Babailerin katledilmesi, bugün Alevi-Kızılbaş dediğimiz kesimin öncülerinin darmadağın olması, Selçukluların bütün bir baskı ve katliamına ek olarak Moğollarla beraber tüm muhalif kesimlerin darmadağın edilmesi, o bakımdan böyle bir süreçte Kadıncık Ana’nın ortaya çıkıp yeniden toparlaması Aleviler açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu bakımdan mutlaka araştırılıp yazılması gereken biri.
Kişinin kadın olması dolayısıyla önem arz ediyor. Alevilik’te kadınların erkeklerle eşit pozisyonda olması bakımından da bunu sağlayan öncülerinden biri diyebiliriz. Bu nedenle kayıtsız kalınamayacağını düşündüm. Bunu edebi bir dille yazmak uzun yıllardır aklımdaydı.
“13. YÜZYIL BÜYÜK BİR YIKIM YÜZYILI”
Yazar Ali Galip, Hakk ve hakikat öğreticisi birçok ismin 13. Yüzyılda yaşam sürdüğüne de dikkat çekerek sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“Babai isyanının ezilmesiyle birlikte Bektaşilerin neredeyse Anadolu’nun her tarafına dağılması, İstanbul’da ve birçok şehirde mevlevihanelerin kurulması ve buna karşılık Bektaşiliğin daha kırlara çekilip geri planda kalma süreci yıllardır üzerinde çalıştığım bir dönem. Yani 13. Yüzyıl… Bu yüzyıl aynı zamanda Hacı Bektaş’ın, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin ve Kadıncık Ana’nın yaşadığı bir yüzyıl. Büyük bir yıkım yüzyılı ama bir bakıma Anadolu halklarının da kaynaşma yüzyılı. Ve Anadolu Selçuklu yönetimindeki iktidar boşluğu ile Moğolların elinde, bunların kukla vaziyete gelmesi o dönemi daha bir ilgi çekici hale getiriyor. Bu bakımdan kitabımda şöyle bir şey yapmaya çalıştım; iç içe geçmiş birkaç sorundan bahsedebiliriz, bunlardan biri; Alevi-Bektaşi kesimindeki algılayış, yani detaylı tarihsel kitapların olmaması. Bu, boşluğu rivayetlerle doldurmamıza neden oluyor. Tarihi bir şahsiyet olarak Kadıncık Ana hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Bu yüzden de efsanelerle yerini dolduruyoruz. Zaten doğu toplumu olarak efsanelere meraklı bir yapımız var. Bu sebeple eldeki malzeme bana bir kurgu, edebi eser yazma olanağı sunuyordu. O yüzden böyle bir eser yazmaya çalıştım.
“KADIN POSTA OTURUR MU TARTIŞMASI”
İç sorunlar dediğim ise şu: Örneğin kitabı hazırlama sürecinde tartışma başlamış oldu. Çünkü kitapta Hacı Bektaş’ın son 3 gününü yazıyorum. Hacı Bektaş, ölmek üzere ve ona ayan olan bütün mürşitler, pirler, ocakzadeler toplanıyor. Hacı Bektaş’ın vasiyetinden biri de Kadıncık Ana’ya ‘artık posta sen otur’ şeklinde. İşte tartışma buradan başlamış oluyor. ‘Kadın posta oturur mu?’ deniliyor. Oysa ‘bütün canlar eşittir’ diyoruz. Ama kimileri de ‘geleneğimiz de yok’ diyor. Ve tartışma şu boyutta sürüyor; ‘Geleneksel ve Modern Alevilik’… ‘Bu geleneği koruyalım’ diyen bir kesim var. Ama İnançların da dinamik bir yönü mevcut. Buna uygun biçimde inançların ve ritüellerin de değişmesi lazım. Oyunun bir boyutu da bu. Beni yazmaya teşvik eden bir diğer kısım ise iktidar ve vatandaş ilişkisi oldu.”
DÖNEMİN İKTİDARININ, BEKTAŞİLİĞE YAKLAŞIMI…
Yazar Ali Galip, kitapta anlatılan hikayeden kesitler de sundu. Oyunun, Hacı Bektaş’a ait evin avlusunda geçtiğini belirten Yazar Galip, şöyle devam etti:
“Hünkar, hasta halde yatıyor ve Kadıncık Ana, onun hizmetini yapıyor. O sırada dergah inşaatı sürüyor. Oyunun kahramanları Kadıncık Ana ve Sarı İsmail. Bunlarla birlikte eğitim alan gençler de mevcut. Polisiye bir kurgu işliyor. Bunlarla birlikte, kötü niyetle gelmiş olan derviş kılığında iki de şahıs var. Oyunun sonunda bu kişilerin niyetleri açığa çıkıyor. Bir bakıma dergahta ne olup bittiğine hakim olmak için ajan olarak gönderilmişler. Dönemin siyasi erkinin, iktidar için neler yapabileceklerini tahmin ettiğimiz o kesimin, denetlemek için gönderdiği kişiler… Bu anlayış günümüze de çok uzak değil! Dolayısıyla bunu bir inanç grubu üzerine yürütülen katliam, baskı diye okuyabiliriz. Ama esas önemli olan oradaki dirlik ve hak arayış mücadelesi. Bir biçimde doymak bilmeyen iktidar mercii var ve bunun altında ise vergi yüküyle ezilen bir kesim söz konusu. Bu çerçevede bu dayatmanın, iktidarın yeni oluşan Bektaşiliğin nasıl gördüğünü anlatılıyor.”
“BEKLENTİM OYUNUN SAHNELENMESİ”
Oyunun sahnelenmesi konusunda da uğraşlarının olduğunu ifade eden Yazar Ali Galip, “Oyunun yazılması bitti ama esas bundan sonra sahnelenince ete kemiğe bürünecek. Umarım bu vesileyle yönetmen ve oyuncular da ilgi gösterir. Beklentim oyunun sahnelenmesi yönünde” siye konuştu.
PİRHA-Dede Seyfi Elaldı, müsahiplik hakkında konuştu. Müsahipliğin gelenek olmaktan öte ‘inanç zorunluluğu’ olduğunu söyleyen Elaldı, kimi yazarların “Ali ile Muhammed musahiptirler” bilgisine de karşı geldi. Elaldı, “Bu Alevi töresine ve inancına uymayan bir düşüncedir. Çünkü yakın akrabaların musahip olması Alevilikte yoktur. Kişiler, bir evin üyeleri, bir anne bir baba evlatları olurlar. Bu nedenle müsahiplerde yedi göbekten evlilik olmaz” dedi.
Baba Mansur Ocağı delerinden Seyfi Elaldı, Alevi inancının temel taşlarından olan müsahipliğe dair konuştu. Elaldı, müsahiplik için “Alevilikte yol (inanç) kardeşliği anlamına gelen bir ikrardır” diyerek, müsahipliğin bir gelenekten öte inanç zorunluluğu olduğunu söyledi.
Dede Seyfi Elaldı, müsahiplik için “Aleviliğin ilk kuralıdır” ifadesini de kullanırken “Hak cemaline ermede Ariflerin talipleri ve diğer Ariflerle olan gönül birliğidir. Öz olarak da Hak cemali ile olan bütünlüktür” dedi.
Dede Seyfi Elaldı, müsahiplik hizmetinin birçok toplumda uygulandığını da belirterek “Ezidilerde; Ahiret kardeşliği, Türklerde Kan kardeşliği, Kakailerde Birati ve Kakai=kardeş, yar, dost anlamına gelir. Elazığ bölgesinde gakoş/kakoş, Erzurum’da Dadaş, Araplarda Muhip aynı anlama gelir” dedi.
MÜSAHİPLİK HİZMETİ NASIL YAPILIR?
Musahiplerin Hızır ceminden önceki çarşamba günü bir araya geldiklerin belirten Seyfi Elaldı, “Aslında miraç müsahibe ulaşmak demektir. Miraç Hakk’a ulaşmak demektir. Miraç aynı zamanda musahibin, pirin, talibin makamına ermektir” bilgisini paylaştı.
Elaldı, Bektaşi ve ocak Aleviliğinde müsahipliğin farklılıklar gösterdiğini de söyleyerek şöyle devam etti:
“Bektaşilerde müsahip olmak için evli olma şartı olmasına rağmen Ocak Aleviliğinde evli olma şartı yoktur. Bekâr ve genç yaşta da musahiplik tutulabilir. Müsahiplik tutan kişilerde önce birinin teklif etmesi gerekir. Batini olarak teklif eden kişi baş öteki de ayak olur. Sözleri bir olur. Ancak herhangi bir konuda iki ayrı görüşte söz hakkı baş olanın olur. Müsahiplik tutulurken tören sırasında pir, birine sabun birine de kefen verir. Sabun; doğruluk, dürüstlük, şeffaflığı temsil ederken, kefen ise beyaz olduğu için ışığı, ilmi, sonsuzluğu temsil eder. Sonsuza kadar her iki cihanda bir arada dürüstçe, temiz bir yol ve doğru olarak bağlı olmak anlamındadır. Araya da bıçak konur. Bıçak Zülfikar’ı ifade eder. Kötülük yapılmaz anlamındadır.”
Dede Seyfi Elaldı, iki kişinin birbirleri ile müsahip olabilmesi için şu şartların uygulanması gerektiğini de söyledi:
*Her ikisinin de Alevi olması gerekir.
*Ekonomik durumları bir birlerine göre çok aşırı dengesiz olmaması gerekir.
*Ailelerin de bu işe rızalık göstermesi gerekir.
*Yakın Akraba, (Amca çocuğu, dayı çocuğu, kuzen, kardeş gibi…) kan bağı olmaması gerekir.
*Aşırı yaş farkı olmaması gerekir.
*Kız alıp verme bağları olmaması gerekir.
*Kültür düzeyleri birbirlerine yakın olması gerekir.
*Ulaşım ve haberleşme konusunda birbirlerine yakın ulaşabilecekleri mesafede olmaları gerekir. (Ulaşım ve haberleşme teknolojisinin geri olduğu dönemlerde bu geçerli olsa da bugünkü teknolojik yapı gereği bu durumun pek önemi yoktur.)
*En önemlisi de Hakk’ı kendi özünde görüp, cemali kendisine kıble kılan insanlar musahip olabilir.
*Müsahip müsahiple yaz ayında bir ıslak tülbendin güneşte kuruma süresi kadar küs kalabilir.
*Müsahiplik iki cihan Naq ve Haqq dünya kardeşliğidir. Müsahipliği bozan Haq cemalinde mahrum olur, yüzü kara olur.”
“ALİ İLE MUHAMMED MUSAHİP DEĞİLLERDİR”
Dede Seyfi Elaldı, “Müsahiplikte, yedi göbekten evlilik olmaz” diyerek kimi yazarların “Ali ile Muhammed müsahiptirler” iddiasına da karşı çıktı. “Bu, Alevi töresine ve inancına ters, uymayan bir düşüncedir” diyen Elaldı, şunları söyledi:
“Çünkü yukarıda saydığım maddeler doğrultusunda yakın akrabaların musahip olması Alevilikte yoktur. Ayrıca musahibin kızı alınmaz. Kızını birine vermişsen onunla musahip olamazsın. Bu nedenle şunu bilmekte yarar vardır. Alevi inanç töresinde Ali ile Muhammed Müsahip değillerdir.
Müsahipliğin kan ve manevi bağları çok kutsaldır. Ariflerin arif meclisini oluşturmasının ilk basamağı, ilk kapısı ve ilk odası, meydandır. Kişiler bu anlamda bir evin üyeleri bir anne bir baba evlatları olurlar. Onların çocukları, anne, baba ve kardeşleri aynı ailenin üyeleri olurlar.
Anne, baba, kendisi, eşi, kardeşi, oğlu ve kızı karşı taraftaki biri ile evlenemez.
Bir de batini anlamı vardır.
Yasak olan bu evlilikler gibi kişi yedi ayrı kötü fiilde bulunması da yasaktır.
1-) Yalan, (hakaret, dil ile incitme, küfür, diline sahip olmama)
2-) Harama uçkur çözmek (müsahiplikteki yasaklar, başkasının namusuna göz dikme, ensest ilişkiler yapma veya aklından geçirme)
3-) Hırsızlık, (talan, gasp, fikir çalma,)
4-) Dedikodu
5-) Bencillik (kıskançlık)
6-) Sırrı ifşa etmek
7-) Cana kıyma fillerinde bulunamaz.
‘Yedi göbekten evlilik olmaz’ ilkesinin bir de batini anlamları vardır. Kişi en başta müsahibine sonra da Hak cemali taşıyan cümle canlara karşı yedi uzvu ile yanlış davranış ve isteklerde bulunamaz. İki kulak, iki göz, iki burun ve bir ağız deliği ile toplam yedi eder kişi bunlarla yanlış neftse bulunamaz. ‘Yedi göbekte evlilik olmaz’ ilkesinin bir manası da budur. Nefsi ve nefs arzusunu hareket ettiren bunlardır. Yemek güdüsünden cinselliğe kadar insanı uyandıran, ileri itenler bunlardır. Burada şu anlam çıkarılmamalı: Bu uzuvların dışındaki uzuvlarla fiillerde bulunulabilir. Tabi ki hayır.
Her insan kendi karışı ile yedi karış gelir. Yedi karışlık bu beden ile müsahibine hiçbir kötü fiilde bulunamaz.
Er olan müsahibine karşı
1-) Küfür
2-) Yalan,
3-) Dedikodu,
4-) Kem gözle bakma
5-) Kıskançlık
6-) Sır saklama
7-) Küslük gibi fiillerde bulunamaz.
“Yedi göbekte evlilik olmaz” ilkesinin bir manası da budur.
Müsahip, müsahibine karşı yedi dalda bencillik ve kıskançlık yapmamalıdır.
1-) Malını
2- İlmini
3-) Aile fertlerini
4-) Cemalini
5-) Bedeni görünüşünü
6-) Dostlarını
7-) Meziyetlerini (beceri ve yetenekler) kıskanmamalı.
Müsahip müsahibin gönlüne
1- Urba,
2-) Kıl
3-) Ten
4-) Sinir
5-) Kan
6-) Kemik aştıktan sonra yedinci kat Yeşil Kubbe/Elest-i Bezm/ Kalbe (gönül sarayına) varır. Bunu aşan varıp da muhabbet eden gerçek musahiptir. Bunu yapabilen ‘Yedi göbekte evlilik olmaz’ ilkesine ermiş, tereddüt kalmamış demektir.
Teredütü ortadan kaldıran, gönül muhabbeti eden müsahip, müsahibinden yedi şeyi; muhabbet, sevgi, mal, sır saklama, güven, yardım, hoşgörü ve tahammülü esirgemez, koparmaz. Bu yediyi uygulayan er kişi ‘Yedi göbekte evlilik olmaz’ ilkesini hayata geçirmiş demektir.
Bu aynı zamanda müsahibin müsahibi ile yedi şeyi paylaşmasıdır. Müsahip, müsahibi ile malını, acılarını, sıkıntılarını, sevinçlerini, sırlarını, kararlarını, dostlarını, fikrini (düşünce, ilim, bilgi) paylaşmalıdır. ‘Yedi göbekte evlilik olmaz’ ilkesinin bir manası da budur.
Müsahipliğin önemini bir dizesinde anlatan Şah Hatayi şunları yazar ki bu Alevilikteki müsahipliği özetlemeye yeter:
Yolumuz incedir varabilene
Sefil gönülde mihmandır musâhib
Musâhib yol varandır ey Hatâyi
Muhibb-i hânedanımdır musâhib
PİR HUZURUNDA MÜSAHİPLİĞİN İCRASI
Dede Seyfi Elaldı, Kürt Alevi inancında Müsahiplik (musawîy) töreninin nasıl yapıldığını da anlattı.
Elaldı, müsahiplik tutan kişiler için öncelikle şartlarının ve seviyelerinin aynı olup olmadıklarına bakıldığını belirterek şu şunları kaydetti:
“İki aile arasında geçmişte husumet, sosyal ve ekonomik açıdan durumları araştırılır. Sorun olmadığı zaman musahipler pirin karşısına geçer. Baş olan sol elinin üstüne kefen sağ eli göğsünde; ayak olan sol elinin üstünde sabun, sağ eli göğsünde pirin karşısında dara dururlar. Bıçak da önde ayak uçlarına ya da kefenin üstüne yerleştirilir. Bir sakınca olmadığı zaman pir şu duayı verir:
Dara we dara Mansûr wîy.
Heq nêta wê xiraw neke.
Nêta we li dîwana Çel Qirxleran’da yazke,
Êqrara we qeyîm, biratîya we daim buwîy.
Haq sonîya nêta we bi xêyr bînîy.
Haqq Eyvallah”
Türkçesi: Durduğunuz dar Mansur darı olsun, Hak niyetinizi bozmasın. Niyetiniz, Kırklar meclisine yazılsın. Niyetinizin sonunu hayır ile sonuçlandırsın. Hak Eyvallah)”
“MÜSAHİPLER BEYAZ GÖMLEK GİYEREK DARA DURURLAR”
Pir, her birinde bir kuruşluk temsili bir çıralık (hakulla) alır. Günümüz şartlarında karşılaştırırsak bu bir lira gibi değeri sadece sembolik olan bir para da alınabilir. Pir, bu çıralığı saklar. Bir yıl sonra müsahiplik bozulursa bu parayı sahiplerine iade eder. Musahiplik olumlu sonuçlanırsa onu diğer çıralığın içine katar.
Bir yıl sonra kişiler pirin karşısına tekrardan gelip dara durup dualarını alırlar. Deyim yerinde ise asaletlerini tasdik ederler. Bu bir cem töreni ile olduğu gibi pirin karşısında bir ev ya da ocakta da olur. Musahipler evli ise eşleri ile beraber bu törene katılırlar. Kurbanlarını ortak alırlar ve aynı miktarda para öderler.
Kızılbaş Alevilerde günlük elbiselerle dara dururken kimi yerlerde Bektaşilerde olduğu gibi yakasız beyaz gömlek (kefen) giyerek dara dururlar.
Dersim eksenli Alevilerde iki kişi müsahip olduktan sonra gerek cemde gerek pir huzurunda duasını alıp müsahip olur. Normal cem olarak devam eder. Evlendikten sonra uygulama farklılaşır (Kimi yerde normal elbise olmak şartı ile dördünün üzerine beyaz çarşaf atılır). Dört can başta reyber (rehber) pire göre solda kendilerine göre sağ başta reyber olmak üzere ortaya atılan döşek üzerinde dara durulur. Bu döşek pir döşeği değildir. Hatta döşek sermeden yalınayak olarak yerde serili olan çarşaf ya da halı üzerinde de bu işlem yürütülebilir. Dört kişinin cemde müsahiplik duası için gömlek giyme olayına Kürt Alevilerinde ‘Cîh Gotin’, Türkçe Karşılığı; ‘Yerini Söylemek’ olarak adlandırır. ‘Cîh Gotin’ bir defa yapılsa da en makbulü üç cem ile yapılanıdır. Birincisi ‘müsahibini belirleme’, ikincisi ‘Şuştin’ (yıkanma), üçüncüsü ‘arıma’ olarak adlandırılır.
Batini olarak ezelde-halde-ebette anlamındadır. Aynı zamanda kişinin Hak cemaline ermede girdiği yol demektir. ‘Cîh Gotin’ müsahiplik konusunda en ağır tören olarak değerlendirilir. Reyber sağ başta; Reyber ilk musahibin sırtına sol elini koyar müsahipliği teklif eden (baş) reyberin yanında; onun yanında müsahip eşi; musahip eşinin yanında diğer musahibin eşi en sonda diğer musahip (ayak) sol eller yanındakinin sırtında sağ eller göğüste şekilde dualarını alırlar. Pir onlara müsahiplik kurallarını anlatır. Yol ve erkânın şartlarını sorar ve tasdik eder. Toplu olarak cem yapar ve o cemin içerisinde dualarını alırlar.
Cîh Gotin; Haktan gelip, Hakk’a gitme anlamındadır. Müsahipler evli ve dördü birden bu törende bulunmaları gerekir. Ola ki müsahipler bu tören yapılmaya karar vermişken eşi ölmüş ise tören iptal edilmez. Ölen eşin mezarından bir avuç toprak getirilir.
Müsahip olacaklar bacılar ve rehber, beşi birlikte eşiğin sağına ve soluna niyaz ederler; rehber sağ başta olmak üzere dara dururlar. Arkalarında, eteklerine tutunmuş olarak eşleri gelir. Ancak bacılar, yer değiştirmiş durumdadır. Rehber, (Kürt Alevilerinin müsahip ceminde rehberin bir adı da delildir.) Müsahip olacakların boyunlarına birer mendil ya da tülbent bağlar. İki mendilin ucunu sağ eliyle tutar; bu sırada müsahip olacaklar pir karşısında, darda ayaklarını mühürlemiş durumdadır. Pir ile müsahipler arasında karşılıklı konuşma olmaz. Müsahip özünü teslim etmiştir. Dil artık delildir, yani reyberdir.
Cîh gotin (yerini söyleme) yapıldığında toplumdan rızalık alınır.
Normal cemi yapılır. Ertesi gün duası verilir. Lokması dağıtılır çıralığı alınır.”
PİRHA- ‘Newroz’ ya da ‘Nevruz’ olarak kutlanan bayramın, farklı coğrafyalarda nasıl tarif edildiğini pir ve yazarlar anlattı. Aleviler nezdinde ‘Hz. Ali’nin doğum tarihi’ olarak karşılık bulan Nevruz, Kürt Alevi coğrafyasında ise “zulümden kurtuluşun, yenilenmenin, ışığa açılan yolun” karşılığı.
‘Nevruz’’ ‘Newroz’ birçok coğrafyanın yanı sıra Mezopotamya ve Anadolu’da kutlanan ‘doğumun ya da direnişin günü’ olarak ifade edilir. Birçok halk da kendi gelenekleri doğrultusunda 21 Mart’ı karşılar.
Alevi toplumu da Newroz ya da bir diğer adı ile Nevruz’u birçok farklı anlamı ile kutlar. Alevi inanç örgüsü içinde kimi Alevi toplulukları 21 Mart’ı ‘Dünyanın kuruluş günü, Hz. Ali’nin doğumu ya da Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelişinin ilk günü’ olarak da tanımlar. Fakat Kürt-Alevi coğrafyasında 21 Mart’ın karşılığı ‘Direniş günü’ olarak tarif edilir.
Kürt mitolojisinde 21 Mart, Kürtlerin, Zalim Dehaq’tan kurtuluşu olarak’ en yaygın karşılığı bulur. Kutlamalar, genellikle 18 ile 24 Mart arasında düzenlenir. 21 Mart’ın özgürlüğe açılan kapı olması sebebiyle insanlar en canlı renkleri kuşanarak bu bayramı karşılar.
ATEŞTEN ATLAMA GELENEĞİ
Newroz’da ateşten atlamak geleneğinin ise derin bir karşılığı vardır. Günümüzde Newroz arifesinde, güney ve doğu Kürdistan’da şenlik ateşleri yakılır. Bu ateşin anlamı; karanlık mevsimden kurtulup, baharı; yani ışığı sembolize eder.
Anadolu ve Balkan toplumlarında ise Nevruz ateşinin üstünden atlayarak kötülüklerden arındığına inanılır. Alevi toplumunda ayrıca Nevruz ateşinin üzerinden atlayarak dilek tutma geleneği mevcuttur.
“HAKK, EVRENİ 21 MART’TA DİZAYN ETMİŞTİR”
Bawamasur (Baba Mansur) evlatlarından Seyfi Mûxûndî (Seyfettin Elaldı) Nevruz ya da bir diğer ismi ile Newroz’un Dersim coğrafyasında ‘Yeni bir gün. Yeni yaşam’ olarak karşılık bulduğunu ifade etti.
Alevi inancına göre evrenin 21 Mart’ta dizayn edildiğini söyleyen Seyfi Mûxûndî, Dersim Alevi inancında aynı zamanda 21 Mart günü cem yapıldığını da anlattı. 21 Mart cemini diğer cemlerden ayıran özelliklerin olduğunu da anlatan Mûxûndî, “21 Mart’ta kanlı kurban; yani herhangi bir hayvan kesmek yoktur. Kansız kurban, lokma; yani niyaz dağıtırlar” dedi.
21 MART HZ. ALİ’NİN DOĞUM GÜNÜ MÜ?
Seyfi Mûxûndî, kimi çevrelerin 21 Mart’ı Hz. Ali’nin doğum günü olarak adlandırdığına işaret ederek, yazılı kaynakların ise farklı bir tarih gösterdiğini belirtti. Mûxûndî, Hz. Ali’nin, Hicretten 30 yıl önce, Recep ayının 13. günü Mekke’de, Kâbe’de doğduğuna dair yazılı belgelerin olduğunu aktardı. Mûxûndî, Hz. Ali’nin doğum tarihi için kimi kaynakların da 6 Temmuz’u işaret ettiğini söyledi.
Seyfi Mûxûndî, 21 Mart’a ilişkin ikinci bir söylem ise ‘Ali’nin tahta çıktığı gün’ olduğunu söyledi. “Tarihi göz önüne alacak olursak bu sadece İslami bir kamufledir” diyen Seyfi Mûxûndî’nin aktarımları şöyle oldu:
“Gerçek olan 21 Mart’ın Alevilerin binlerce yıllık bir inancı olmasıdır. Alevi inancında Ali ne doğmuş ne de doğurmuştur. Ali’ye bir de doğum günü biçmek Alevi inancını temelde değiştirmek olur. Ali’ye mal edilen bu doğum günü Alevi inancının Batıniliği açısından bir önemdir. Alevilere göre ‘yer-gök yok iken Ali var idi’. ‘Evel Ali, Ahir Ali’ inancı temelinde baktığımızda ‘Hak evreni 21 Martta var etti’ inancı olduğuna göre, Batini olarak, Ali’nin doğum gününü 21 Mart görmek yanlış değildir.”
“NEVROZ IŞIKTIR, NEVROZ ATEŞTİR”
Dede Seyfi Mûxûndî, Dersim bölgesinde Newroz’un, Demirci Kawa’nın isyanı sonucunda zulme karşı zaferi olduğunu ifade ederek şunları aktardı:
Ateş Nedir? Ateş en evvel Hakk’a olan aşktır. Ateş aşktır, tüm çiftlerin aşklarının depreşmesidir. Ateş sevgidir. Ateş zaferdir. Ateş sıcak duygulardır, diriliştir, haksızlığa isyandır. Ateş bu nedenden dolayı kırmızı semboldür. Kızılbaşlığa, Babek’e, Ali’ye semboldür. Ateş canlılara verilen ısıdır ve tüm canlıların uyanmasıdır. Tüm canlılara hayat ve yaşam hakkı tanımaktır. Ateş demdir. Dem sözdür, sohbettir, muhabbettir. O demi alıp kendinden geçip adeta nuş olmaktır. Ateş, Demirci Kawa’nın isyanı sonucunda zulme karşı zaferidir.”
“21 MART TOPRAĞIN UYANDIĞI GÜNDÜR”
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Samsun Şube Başkanı Cem Sultan Ermiş ise 21 Mart Nevruz bayramının Karadeniz bölgesinde nasıl kutlandığını anlattı.
21 Mart Nevruz bayramının Orta Doğu, Anadolu ve Balkanlar’da birçok ulus tarafından farklı tariflendiğini belirten Cem Sultan Ermiş, “21 Mart’ta, Orta Doğu ve ülkemizin doğusunda yaşayan Kürt halkı tarafından zalim Dehaq’ın elinden kurtuluşunu ve Demirci Kawa tarafından Kürt halkına özgürlük getirdiğine inanılır. Biz Alevi Bektaşi toplumunda ise Hazreti Ali’nin doğum günü olarak kabul ederiz” dedi.
Cem Sultan Ermiş, Karadeniz Alevilerinin 21 Mart’ta şenlikler düzenleyip akşamında ise cem yaptığı bilgisini verirken, şu bilgileri de ekledi:
“Semahlarla, halaylarla, coşkuyla 21 Mart karşılanır. Aynı zamanda 21 Mart toprağın uyanışı, baharın müjdecisi olduğu gündür. Yine biz Alevi Bektaşi toplumu için 21 Mart’ın önemi; yaşamını tüm eserlerini doğa ve tabiat aşkı ile yüklemiş olan Aşık Veysel Şatıroğlu’nun o gün Hakk’a yürüdüğü gündür. Pir Sultan örgütü olarak, 21 Mart’ta hem Aşık Veysel’i anarız hem İmam Hüseyin’i hem de Hazreti Ali aşkına Sultan Nevruz cemleri düzenleriz. Ama ne yazık ki pandemi koşullarında cemlerimizi yürütemiyor, canları bir araya getiremiyoruz.
21 Mart’ta Hazreti Ali’nin dünyaya gelişine ve bu dünyanın kuruluşuna inanan bir toplumuz. Aynı zamanda 21 Mart’ı Hz. Ali’nin doğum günü olarak kutluyoruz. Bir an önce bu pandemi koşullarından kurtulursak tekrar inancımızın, düsturumuzun güzelliklerini yaşayacağımız günleri diliyoruz.”
“XIRAVIYE ŞÊRO, RINDIYE BÊRO”
Gazeteci Yazar Hüseyin Deniz ise Kürt coğrafyasında ‘Newroz’ ya da ‘Heftemal/Hawtomal’ gibi isimlendirmelerin mevcut olduğunu belirtti. Deniz, Newroz’un ‘Yeni gün, yeni doğuş’ anlamlarının olduğunu belirterek “Reya Heq/Raa Haq, Alevi ve Bektaşilikte, Newroz kutlamasının en somut işareti Bektaşi ve Alevi yazılı kaynaklarda yer alan ‘Newruzziye/Nevruziye’ ya da ‘Nevruz Gülbengi’dir. Bu da Newroz’un Bektaşi ve Alevi kesimlerince geçmişte de kutlandığını ortaya koyar” ifadelerini kullandı.
Hüseyin Deniz, Newroz Bayramının Tahtacı Alevilerinde de kutlandığına işaret ederek, Newroz’un bir bütün olarak geniş bir coğrafyada kutlandığını anlattı.
Deniz, Arap Alevilerde de (Nemiriye) Newroz’un en önemli bayramlardan biri olduğunu belirterek şöyle devam etti:
“Rêya Heq/Raa Haqi denilen Dersim Kürt Alevi inancının merkezi Dersim’de ise ‘Newroz’ adı, baskın bir şekilde gözükmese de çok eskiden beri bir bayram olarak kutlandığını ortaya koyan işaretler var. Bunlardan biri 9 Mart’a tekabül eden ve ‘Qareçareşme’ olarak da bilinen kutlama olup diğer adı ‘Newroza Marti’dir. Dersim’in bazı yörelerinde Kürtçe’nin Kırmancki/Dimilki lehçesinde ‘Newroze/Roza Newiye’ yeni gün anlamına gelir ki bu bayram kutlanırken, ‘ocaklara çalı-çırpı, odun doldurulur ve ateşin dam üstündeki ocağın ağzını aşarak yükselmesi için çalışılır. Bu aynı zamanda bir yarıştır. Hangi evin ateşi daha gür çıkacak’ diye.
Bu arada şu türden söylenceler de tekrarlanır:
“Xıraviye şêro, rindiye bêro
Tari sêro, roştî bêro,
Serd şêro, germ bêro,
Dısmanayeni şêro, dostêni bêro.
Kötülük gitsin, iyilik gelsin,
Karanlık gitsin, aydınlık gelsin
Soğuk gitsin sıcak gelsin,
Dünmanlık gitsin, dostluk gelsin.”
“YAŞAMIN YENİ BAŞTAN BAŞLAYACAĞINA İNANILIR”
Hüseyin Deniz, Newroz haftasının ayrıca cemrenin düştüğü hafta olarak bilindiğini aktararak şu bilgileri verdi:
“Dersim’de Newroz ile çakışan ve aynı içeriğe sahip inançsal yönü de olan ve öne çıkan adı ise Heftemal/Heutomal’dir. Yaşı 60’ı bulan Dersimlilerin büyük bir kısmınca hala hatırlanır durumdadır. Bölgede, iki en çok üç ayrı Heftemal/Heutomal’den bahsedilir.
Biri 9 Mart’taki ‘Newroz’a Marti’ olarak da adlandırılan bu kutlama ‘Heftemal a Piçuk/Howtemalo Qiz: Küçük Heftemal’ olarak bilinen kutlama olup, aynı zamanda cemrenin havaya düştüğü zamandır.
Bunu tamamlayan diğer kutlama ise Heftemal Gir/Howtemalo Pil: Büyük Heftemal’dir. Kimi yerlerde 17 Mart’ta çoğunlukla da 21 Mart’ta yani Newroz günü kutlanır. Bazılarında 17 Mart-21 Mart arası da sürer. Bu aynı zamanda cemrenin suya düştüğü zaman dilimi olarak kabul görür; bir takım kutsallıklar atfedilir.
Bu günlerde ağaçların saygıyla eğileceğine inanılarak hiç bir ağaç kesilmez. Çünkü bugün yani 21 Mart’ta tüm mahlukatın canlanacağına, kurdun kuşun uyanacağına ve yaşamın yeni baştan başlayacağına inanılır.
Biri son yüzyılda diğeri ise çok eski tarihlerde yapılan kutlamaya dair anlatılar, Heftemal/Howtemal ile Newroz’un neden aynı olduğunu daha iyi açıklar.
2000’lerin ortasında Dersim’deki Hawtemalo Pil anlatısına göre bolluk, bereket ve sağlık getirmek amacıyla sabah erkenden makbul bir kaynaktan getirilen temiz su hayvanlar ile ev halkı üzerine serpilir. Kutsal yerler, su başları ve mezarlıklar ziyaret edilir. Bazı yerlerde insanlar bu günde karlara çıkar eğlenirler.
Sasaniler dönemideki bir kutlamayı ise Arthur Christensen’den aktaralım: ‘Nowrôz’un ilk günü erken kalktık, derelere ve kanallara birbirimizi yıkayıp su sıçratmaya gittik ve birbirimize tatlılar verdik.’
BEKTAŞİLİKTE NEVRUZ GÜLBENGİ
Gazeteci Yazar Hüseyin Deniz de her ne kadar Aleviler arasında ‘Hz. Alinin Doğum Günü’ olarak bilinse de 21 Mart ile ilgili bu yönlü kesin bir bilginin olmadığını vurguladı. “Onun Hicretten 23 Yıl önce doğduğu bilgisi dışında ayrıntılı ve kesin bir tarihlemeye rastlanmış değil” diyen Deniz, şu sözlerle aktarımına son verdi:
“İran Ansiklopedisi’nde de yaklaşık olarak 600 tarihi verilir. Bazı kaynaklarda 16-17 Mart ya da 16-17 Eylül tarihleri gibi değişik rivayetler dolaşıyorsa da iddia düzeyindedir.
Bektaşilikteki ‘Nevruz Gülbengi’nin başlangıcında Tanrı, Peygamber, Hz Ali ve kızı Fatma ile On İki İmam’dan sonra Ebû’l Vefa’ya yer verilir. Alevilikteki “Newruz Erkanı” sabahtan itibaren başlar. Nevruziyye” adı altında bu bayram için hazırlanan nefesler şiirler okunur.”
PİRHA – Cemevlerine ve Alevi kurumlarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuşan Alevi Yazar Ayhan Aydın, Devletin aklı bizden çok iyi çalıştığı için bin bir türlü oyun oynuyor bizimle. Devletin Sünnileştirme çalışması bin yıldır var. Artık genlerine işlemiş durumda. Milli Eğitimi ile Diyaneti ile ve TRT’si ile Sünni islam anlayışı çerçevesinde dayatılan bir kimlik var” diye konuştu.
Haberin Videosu
Alevi Yazar Ayhan Aydın cemevlerine, dedelere ve devletin Alevilere yönelik politikalarına ilişkin Pir Haber Ajansı’na konuştu.
Milyonlarca insanın yaşadığı bir inanç, kültür, öğreti, bir Alevi yapısının olduğunu belirten Ayhan Aydın “Atadan, deden yaşatmış olduğumuz ve son 50-60 yıldır, o geleneksel yapının tamamen dışına çıkmak üzere olan, yozlaşmak üzere olan ve asimile edilen bir Alevi Bektaşilik var” dedi. Aydın, devletin sistemli çabası ile Diyanet’in gayreti ile ve Alevi Bektaşi kurumlarının duyarsızlığı ile da asimile edilecek bir Alevi Bektaşilik olduğunun altını çizdi.
“KİMLİKSİZLEŞEN BİR YAPI İLE KARŞI KARŞIYAYIZ”
“Para deyin, mevki deyin kendi atalarından devir aldıkları o onurlu yolu bırakıp kendisini inkar eden dede, baba, ozan ve yazar olarak lanse edilen kişilerin ihanetleri ile inancımız asimle ediliyor” diyen Aydın şöyle devam etti:
“Bu dönüştürmeler ve değiştirme çabaları Aleviliği bu çağda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar değiştirebilecek bir yola sokabilir. Bu ne Sünnileşme ile ne de Şiileşme ile de açıklanacak bir şey değil. Yani geleneksel olarak yaşadığını bırakan, kimliksizleşen ve mankurtlaşan bir yapı ile karşı karşıyayız.”
“BİR ÇOK DEDE KENDİNİ HOCA OLARAK GÖRÜP VAAZ VERİYOR”
Aydın, “Devletin aklı bizden çok iyi çalıştığı için bin bir türlü oyun oynuyor bizimle. Devletin Sünnileştirme çalışması bin yıldır var. Artık genlerine işlemiş durumda. Milli eğitimi ile Diyaneti ile ve TRT’si ile Sünni islam anlayışı çerçevesinde dayatılan bir kimlik var. Şii gayreti var. Ve İran zaten Türkiye’deki uzantıları ile bunu sağlamaya çalışıyor. Yüzlerce dedeye etki edip kurumların içerisine giriyor. Bu şekilde Şiiliği Sünniliğin dışında sözde Aleviliğin en yakın bir paydasıymış gibi bazı Alevi dedelerin beynine zikrederek ve yedirerek onları kazanma yoluna gidiyor. Özellikle genç dedeleri böyle vaaz verebilecek hale dönüştürüyorlar. Bizde vaaz ve vaiz vermek yoktur. Bizde sohbet ve muhabbet var. Birçok dede kendisini hoca olarak görüyor” ifadelerini kullandı.
“DEDELER ALEVİ DİN GÖREVLİSİ GİBİ DAVRANIYOR”
Camiler ile bazı cemevi zihniyetinin özdeş olduğunu ve cami ile cemevinin farklı olmadığını belirten Aydın, “Birçok dede, dede olmaktan çıkarak Alevi din görevlisi gibi davranıyor. Alevi din görevlisi, Sünni din görevlisi, Şii din görevlisi din görevliliği paydasında birleşiyorlar. Konuştukları dil, tavırlar ve davranışlar benzeşiyor. Cami ile cemevinin bir farkı yoksa Alevilik burada yaşamıyor. Çok ciddi bir şekilde cemevlerinde yaşayan Aleviliği sorgulamamız lazım. Beni eleştirecekler bunları konuşmayalım diye. Ancak konuşmayacaksak tek tipleştirelim cemevlerini” ifadelerini kullandı.
Sahnede saz çalanı getirip posta oturtup zakirliğin anlamını bilmeyenlere zakirlik yaptırdıklarını vurgulayan Aydın, “Zakirlik yapacak çok güzel gençlerimiz var. Cemde zakir, zakir olmak zorundadır. Dede de dede olgunluğunda, görüntüsünde olmalıdır. Hoca gibi vaaz veren ve aralıksız bir şekilde bir şey anlatma gayreti içinde olmamalıdır Diyanet’te fetva verir gibi” diye konuştu.
“DEVLET BİZİ İZLİYOR VE GÜLÜYOR”
Aydın, “Devlet bizi izliyor, gülüyor ve şunu diyor: ‘Ben gayretlerimin ürününü aldım, artık çok gayret etmeme gerek yok. Zaten Alevi dedeleri, Alevi dernek başkanları ve Alevilerin kendileri hazır. Dedelere maaş bağlasak kapımıza kendileri gelip yazılacak. Bu kadar büyütecek bir şey yok. Aleviler zaten Sünni, Şii olmaya ve devlete yamanmaya hazır. Ve verdiğimiz her şeyi kabul etmeye de hazırlar. Biraz daha sert tedbirler olsa korkudan cemevlerinede gitmeyeceklerdir. Cemevleri bomboş olacak ve kimliklerini yaşamayacaklar’” ifadelerini kullandı.
“ALEVİLİĞİN ÖZÜ TERK EDİLMİŞ”
Yaşanmayan bir Aleviliğin olduğuna dikkat çeken Aydın şunları ifade etti:
“Aleviliğin özü bozulmuş ve özü terk edilmiş. Bir mürşit eteğinden tutmak lazım. Yol, erkan, edep bilenin yolundan gitmek lazım. Daha 20 yıllık bir ceme ilişkin bir şey yok. Cemevlerinde Alevi cemi yozlaşmış ve iki saate sığdırılmış. İki semah, iki zakirin çaldığı nefesler ve bunların dışına çıkılmayan kalıplaştırılmış bir Alevilik dayatması var. Bizim inanç anlayışımızın Sünnilerin camilerde kıldığı beş vakit namazdan ve camilerinden farklı olduğunu söylüyorduk. Burası hem cemevi hem gönül evi hem de muhabbet evi diyorduk. Nerede bu muhabbetler, dedeler, pirler ve mürşitler. Nereye kovduk onları. Şimdi tek tipleşmiş bir kafa yapısı ile beraber cemevleri Alevi yol ve erkanına uygun olmayan bir şekilde yürütülen bir inanç kurumu haline geldi.”
“ÖZELEŞTİRİ YAPIP ÖNÜMÜZE BAKACAĞIZ”
Aydın, “Tayip Erdoğan’a bin bir türlü laf söyleniyor. Ancak cemevleri Tayip Erdoğan’nın ruh ikizleri ile dolu. Kimseye bir söz söylemeyelim. İlk önce aynada kendimize bakalım” dedi.
“Alevi toplumunda sorgulaması gereken çok boyut var. Tabi ki devlet baskı yaptı, zulüm yaptı. Ama hep bunlara sığınarak bir yerlere gidemeyiz. Özeleştiri yapıp önümüze bakacağız. Alevilerin enstitüsü yok. Üniversitelerin bünyesinde bunların olmaması devletin bir suçu ve eksiği. Aleviliği araştıracak bir şey olarak görmüyor ve canlandırmak istemiyor. Tamamen yozlaştırmak istiyor. Ama Alevi kurumları ve aydınlar ne yaptı bugüne kadar” diyen Aydın şöyle devam etti:
“Gölgesinden korkan ve fikrini açıklamayan birçok Alevi Profesörü var. Aleviliği özgün bir şekilde araştıranların dışında Aleviliği asimile edecek insanlara biz kapı araladık. Nasıl mı? Gericileri, sağcıları, ilahiyatçıları işi yozlaştıran, asimile edenleri de baş tacı ettik. Alevi kurumları Alevilik ile ilgili çalışan kendi aydınını bırakıp gösteriş meraklısı olarak gidip asimilasyoncular ile kol kola girdik. Ve şu anda da devam ediyor.”
“ALEVİLERİN BİR MEDYASI BİLE YOK”
Alevilikle ilgili binlerce kitap yazıldığına vurgu yapan Alevi Yazar Ayhan Aydın, Alevilerin bir medyası, yayın organı, yayın evi, enstitüsü bile yok. Dedeleri yetişmez, ozanları yetişmez. Bunlar sadece devletin, Şiilerin, Sünnilerin ve İran’nın suçu mu?” diye konuştu (HABER MERKEZİ)
PİRHA – “Hangi Bektaşilik bizim demokratik komünal değerimizdir?” başlığıyla bir yazı kaleme alan Hüsnü Çavuş Bektaşiliği üç döneme ayırıyor. Birinci dönem Hacı Bektaşi Veli’nin yaşadığı ve öğretisini hakikat esasları üzerine şekillendirdiği, ikinci dönem Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra Balım Sultan isimli bir devşirmenin II. Beyazıt tarafından Bektaşi Dergahı’nın başına geçirilmesiyle başlayan ve Osmanlının kılıcı durumuna düşürülen Bektaşilik, üçüncü dönem ise birinci dönem Bektaşiliğine bağlı kalma ve yolu sürdürme çabası olarak ele alınıyor.
Hünkâr Hacı Bektaş Vakfı’nın, “Pirincin İçindeki Beyaz Taşlar” başlığıyla yaptığı açıklama beraberinde çeşitli tartışmalara yol açtı. “Hangi Bektaşilik bizim demokratik komünal değerimizdir?” başlığıyla konuya dahil olan Hüsnü Çavuş Bektaşiliğe tarihsel açıdan bakmanın günümüze de ışık tutacağına vurgu yapıyor. Çavuş Bektaşiliği üç döneme ayırıyor. Buna göre birinci dönem Hacı Bektaşi Veli’nin yaşadığı ve öğretisini hakikat esasları üzerine şekillendirdiği, ikinci dönem Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra Balım Sultan isimli bir devşirmenin II. Beyazıt tarafından Bektaşi Dergahı’nın başına geçirilmesiyle başlayan ve Osmanlının kılıcı durumuna düşürülen Bektaşilik, üçüncü dönem ise birinci dönem Bektaşiliğine bağlı kalma ve yolu sürdürme çabası olarak ele alınıyor.
PİRHA’ya yazan Hüsnü Çavuş’un yazısının tamamı şöyle:
Anadolu Selçuklularının yıkılış sürecinde yaşamış olan (Bazı kaynaklarda doğumu 1242, Anadolu’ya gelişi 1270-1280 yılları arası, ölümü ise 1337 olarak, bazı kaynaklarda ise doğumu 1209, ölümü 1271 olarak yazılmaktadır) H. Bektaşi Veli alevilik tarihinde önemli bir yere sahiptir. Onu doğru anlamak ve hak etmediği tanımlamalardan da kurtarmak gerekir. Bu kısa yazıda, Bektaşiliği üç ayrı dönem de ele alınarak, her dönemin bir diğerinden farkı ortaya konulmaya çalışılacaktır. Ama öncelikle “Hacı” takısına değinelim. Bektaşi Veli’ye Hacı denmesine ilişkin üç ayrı yaklaşım bulunmaktadır. Birincisi, Hacca gittiği için ona Hacı denmiş olmasına ilişkindir. Ki bunun gerçekle pek alakası yoktur. İkincisi, “Hacım” veya “Hace”, “hoca” yani öğretmen demektir. Bu nedenle bu kelime zamanla Hacı olarak telaffuz edilmiştir. Bunda Osmanlı’nın da bilinçli yönlendirmesi vardır. Böylece o da kendi açısından Bektaşi’yi “hac”la ilişkilendirerek Alevilerin kafasını karıştırmak istemiştir. Üçüncüsü ise, Osmanlı kayıtlarında “Hacerli Bektaş” olarak geçtiğine ilişkindir. Yani doğduğu yerin adı “Hacer” olarak geçtiği için bu isimle anılmıştır. Okuyucu bu yaklaşımları bilerek yazıyı okumalıdır.
BİRİNCİ DÖNEM BEKTAŞİLİĞİ
Öncelikle konumuza genel bir giriş yapalım. Alevilik tarihi incelendiğinde görülecektir ki, hiç bir zaman tek bir merkezden yönetilmemiş ve tek bir koldan gelmemiştir. “Yol bir sürek binbirdir” sözü de buna atfen belirtilmiştir. Ne Kürdistan, ne Anadolu ne de genel olarak Ortadoğu ve Mezoptamya’ya tek tip olarak girmemiş veya ortaya çıkmamıştır. Bu anlamıyla da farklı toprakların farklı özellikleriyle büyük bir zenginlik barındırmaktadır. Böyle olduğu için Alevilik katı ve merkeziyetçi bir yaklaşımla ele alınamaz. Bu, Aleviliğin tek bir olguya dayanmayarak şekillenmiş olması nedeniyle böyledir. Şu iki temel örnek de bunu kanıtlamaktadır: Bektaşi Veli sonrası Bektaşilik genellikle devlet denetiminin altında varlık göstermişken, Raya Heq Alevi ocakları ise hep devlet denetiminin dışında varlığını sürdürmüştür. Tabi burada avantajlı bir durumda söz konusudur. Tarihi Bektaşilikten önceye dayanan ve aleviler üzerinde belirgin ve önemli role sahip olan ocakları devletin reddetmesi sayesindedir ki, kendi özgünlüklerini de korumuştur. Çünkü devlete yaklaştıkça ve onunla ilişkilendikçe bozulma ve yozlaşma başlar. Ondan uzaklaştıkça da kendini korur.
Bu dönem, Pir Bektaşi Veli’nin hakka yürümesine kadar olan dönemdir. Özellikleri ise, Alevilerle karşılıklı etkilenme ve karşılıklı yardımlaşma-dayanışmanın olması ve devlet dışı yaşamın temel alınmasıdır. Hak, adalet, paylaşım, ezilenin sesi olma, ahlaki değerleri esas alma vd demokratik komünal değerlerin temel alındığı dönemdir. Bu dönemin başlıca özelliklerinden biri de Pir Bektaşi Veli’nin kardeşi Menteş’in Babai ayaklanmasında (halk hareketinde) yer almış ve bu ayaklanma da hakka yürümüş olmasıdır.
Devlet dışı kalmayı esas alan H.B. Veli ve yandaşları, devlet olanaklarına dayalı seçkin bir yaşamı da reddetmişler ve kendilerini öz inançlarından saptırmaya çalışanlara karşı çıkarak, özellikle de kırda ki toplumcu yaşamlarına bağlı kalmışlardır.
Bektaşi Veli büyük bir inanç insanıdır, hak, adalet ve eşitlik onun felsefesinde mevcuttur. Alevi-Bektaşi çevrelerde inanç esaslarının temel şahsiyeti (serçeşme, pir) olarak görülen H. Bektaşı Veli, devlete değil hakka hizmeti esas almış olan bir kişiliktir. Bektaşiliğin bir devlet kurumu haline getirilmesi ve devlete yakınlaştırılması ondan sonraki döneme rastlamaktadır. Araştırmacı Yazar Mehmet Bayrak‘ın TV 10’da katıldığı bir programda bu konudaki şu belirlemesi önemlidir: “Babailik (babalılar) Yaresanlığın aslıdır. Bektaşilik Babailiğin bir koludur. Babailik de Yaresanlığın içinden çıkıyor ve Bektaşilik olarak sürüyor. Bunlar (ışık dergahları) adıyla örgütleniyorlardı. H.B.Veli’den sonra bu yolun dışında devlete yakın ikinci bir “Bektaşi” yolu geliştirilmiştir. Yani birinci kol halkçı kol, ikinci kol devletçi koldur.”
H.B. Veli öğretisi, bütün insanların dostluğundan, barış ve kardeşlikten yana olan bir öğretidir. Ve bu öğreti giderek geniş bir alana yayılmaya başlamıştı.
İKİNCİ DÖNEM BEKTAŞİLİĞİ
Bu dönemin temel özelliklerinden birisi, H. Bektaşi Veli’nin hakka yürümesinden sonra Alevi-Kızılbaşlarla Bektaşilerin birinci dönemde var olan yakınlaşma ve dayanışmalarının gerilemiş olmasıdır. Bektaşiliğin geniş bir alana yayılmasını tehlike olarak gören Osmanlı Sarayı, buna müdahale etmeyi ve bu düşünce akımını ve yaşam tarzını devlet içine çekerek yozlaştırmayı gerekli görmüş ve Balım Sultan isimli bir devşirme II. Beyazıt tarafından Bektaşi Dergahı’nın başına geçirilmiştir.
“II. Beyazıt bir yandan bunu yaparken, diğer yanda da Balım Sultan’a muhalefet edebilecekleri de (Safevi devleti taraftarı suçlamasıyla) Balkanlara sürgün etmiştir. Balım Sultan bir dönüm noktasıdır. Çünkü Bektaşiliğin tüm toplumsal, insancıl yönlerini bir tarafa iterek Osmanlı devletinin hizmetine sunmuştur. Bu zalimin zulmüne hizmet etmek demekti. Onun dönemi ile birlikte toplum içinde ahlaki bağlar yerini ağırlıklı olarak devletin resmi bağlarına, yani Osmanlı hukuku’na bırakmıştır. Osmanlı’da ki bu sahte Bektaşicilik, değerlerine ve direnişçiliğine bağlı aleviliğe karşı, devletle çıkar temelinde işbirliğine girmiş olan ve saraya bağlı bir işbirlikçi kesimin adı oluyordu. Artık “saraya hizmet hakka hizmet” demekti. Pir Sultan darağacına çekilirken, Yavuz Sultan Selim vd Osmanlı sultanları Bektaşi olduklarını ilan ediyorlardı. Yeniçeriler bu dönemde katliam yaparken, II. Mahmut kırk bin Aleviyi kuyulara doldurarak katlederken, kendilerini “Bektaşi” ilan ediyorlardı. Bu durum ve bu ihanet, tarihsel sapma anlamına geliyordu. Bu dönemin Bektaşiciliği, direnen Alevilik karşısında devletle birleşmiş sarayın Bektaşiliğidir. Bu yıllarda Pir Sultan darağacına çekilirken, başta Yavuz Sultan Selim olmak üzere Osmanlı yöneticileri de kendilerini Bektaşi ilan etmiş ve Yeniçerileri dahi Bektaşi Dergahı’na bağlamışlardır. Bu esas olarak, H. Bektaşi Veli’nin düşüncülerine yapılmış büyük bir ihanet olmaktadır. Bektaşiliğin toplumcu geleneğe dayalı demokratik ruhu terkedilmiş, yerine egemenlikçi, tekçi yazılı kurallar geçirilmiştir. Böylece var olan ve çokluk biçiminde özgünlükleriyle birlikte zenginlik yaratan dergah özerklikleri aşılmış, devlet genleri ve yönetim tarzı anlayışı dergahın içine sokulmuştur…” (Kimin İslamı, S.116-117, Sinan Şahin Mezoptamya Yayınları)
Osmanlının Alevilere yönelik katliama dayalı politikaları, elbetteki direnenlerin karşıtı olan teslimiyet ve işbirlikçi bir kesimi de ortaya çıkartmıştır. Bu kırılmayla boyun eğen kesimler devletle ilişkilenerek işbirlikçileşmiş ve direnen kesimin direnişini kırmada da rol oynamışlardır. Balım Sultan kişiliğiyle zaten devlet Bektaşi tekkesi’ne el atmış olduğundan, bu mekan işbirlikçi ihanet çizgisinin gelişmesi için de bir zemin olmuştur. Yavuz Sultan Selim başta olmak üzere devlet yetkililerinin ve Yeniçeri Ordusunun da buraya bağlanmasıyla, toplum üzerindeki etkisinde de bir artış gözlenmiştir. Yine bu dönem de Bektaşilik özünden saptırılarak Osmanlı devletinin çıkarlarını İran’a karşı korumak ve Osmanlının yayılmacı politikasına hizmet amaçlı bir devlet tarikatına dönüştürülmüş oluyor. Bektaşilik halktan ve demokratik komünal değerlerinden uzaklaştırılarak; kendine yabancılaştırılıp devletleştirilirken, 12 İmam eksenli yeniden yapılanma da bu dönemde oluyor. 12 İmam törenleri, 12 dilimli Bektaşi tacı, kubbeler ve meydan yerlerinin 12 dilimli olması da bu döneme aittir. Yeniçeri Ocağı aracılığıyla da güçlenen resmiyette kabul gören Bektaşiliğin ikinci piri ama sahte (Pir-i Sani) olan ve Osmanlı Padişahı II. Beyazıt’in desteğiyle Hacı Bektaş Dergahı’nın postnişinliğine getirilen Balım Sultan (Öl. 1516) ile birlikte tarikat yeniden yapılanmaya tabi tutulmuş ve Anadolu’dan Balkanlara uzanan geniş bir coğrafyada çok sayıda tekkeden oluşan belli bir erkana ve merkeze bağlı geniş bir tarikat ağı ortaya çıkmıştır.
Osmanlı bütün bunları Şii inancının yayılmasının önünü kesmek ve Bektaşileri kontrolünde tutmak için yapmıştır. Fakat Şah İsmail’in yenilgisinden sonra da (tehlike kalkmış da olsa) Osmanlı, kendi denetimine aldığı Bektaşilerin 12 imamlar kültüyle yaşamasında sakınca görmemiştir. Çünkü 12 İmamsız Bektaşilik Osmanlı sarayı için son derece tehlikelidir. Önemli olan devlet içinde kalması ve saray için tehlike olmaktan çıkartılmasıdır. Yani can alıcı önemde olan nokta, devletle bütünleşmeyi reddetmiş olan Babailikle tarihsel ilişkisinin kopartılmasıdır. Bunun için 12 imamlar Osmanlı sarayının işini kolaylaştırmaktadır. 12 İmamlar Alevi-Bektaşilerin yaşamlarına öylesine derinden yerleştirilmelidir ki, gelecek nesillerine anlatacakları ne bir Ebu-l Vefai Kürdi ne Babailik ve ne de diğer Raya Heq Alevi önderleri ve tarihleri olsun. Hepsi unutulsun. Kendilerini sadece İslam tarihinin içinde sansınlar ve köklerinden kopsunlar. Gerçekten de bu öylesine etkili olmuştur ki, hala bu kısır döngüden kendisini kurtaramamış Alevi-Bektaşiler bulunmaktadır. Osmanlının bu planı bir anlamda Şiilik üzerinden İslamiyete bağlama çabasıdır. Hacı Bektaşi Dergahı’ndaki caminin 1826’da ki Bektaşi katliamından sonra yapılması da bu amaçla ilgilidir. Yani sinsi bir tezgah ve bir dayatmadır.
Bütün bunlardan sonra 16.yy’da Bektaşiliğin toplumcu yanını; komünal değerlerini terk etmeye başladığını görüyoruz. Yani diğer Alevi inancıyla arasını açmaya, bir kopuş yaşamaya başlıyor. Devlete yaklaştıkça özünden kopuyor. Böylece halka ve öz değerlerine olan bağlılık, Balım Sultan’la birlikte devlete bağlılığa dönüşürken, onun gücüne dayanarak da kendini yaşatma sürecine giriliyor.
Cumhuriyet dönemi Osmanlının Bektaşiliğe yaptığı ihaneti devralarak Kemalizmin malzemesi durumuna getirir ve laiklik tuzağına düşürür. Bugün de Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi bu ihanetin sürekliliğine özen göstermektedir. Çünkü bu bir devlet politikasıdır ve Aleviliğe karşı uygulanan bir stratejinin gereğidir. Amaç, H. Bektaşi Veli sonrası “Bektaşilik” eliyle direnen Alevilerin direnişini kırmak, Aleviliği yozlaştırmak, yoldan düşürmek ve kendilerine bağlamaktır.
ÜÇÜNCÜ DÖNEM BEKTAŞİLİĞİ
Bu dönem Bektaşiliği, birinci dönem Bektaşiliğine bağlı kalma ve yolu sürdürme çabasını ifade etmektedir. Bu dönem esas olarak Sivas katliamı sonrasında başlamış ve bu özüne dönme süreci devam etmektedir. Bu nedenle, bugün örgütlenmekte olan Bektaşi derneklerini devlet dışında tutma; Balım Sultan geleneğinden arındırma çabasının ağırlıkta olduğu görülmektedir. Günümüzdeki Bektaşi örgütlenmelerinde, Balım Sultan geleneğinin zihinlerde yarattığı tahribatları silme ve toplumcu geleneğe dayalı demokratik ruhunu canlandırma, Osmanlının hizmetine sokulduğu dönemden gelen devletçi yanlarını temizleme ve Bektaşi Veli’nin öğretisini hakim kılma işaretleri yavaşta olsa gözlemlenmektedir.
Anadolu’nun gönül erenlerinden olan ve “iyiliğin özünde insan sevgisi saklıdır” diyen Bektaşi Veli’nin sevgi ve barış üzerine kurduğu öğretisini öne çıkartmak ve Türkmen alevilerine devlet dışı kalmalarının güzelliğini anlatmanın önemi, devletin sinsi bir asimilasyon projesi olan, “Cami-Cemevi-Aşevi” projesinden sonra daha da artmış bulunmaktadır. Günümüzün en temel ihtiyaçları olan ve Bektaşi Veli’de de var olan sevgi, saygı, haklarda eşitlik, ahlak, zalimin zulmüne direniş, barış, adalet ve paylaşım değerlerini öne çıkartmak genel olarak da bir ihtiyaç durumundadır. Bu da ancak, Bektaşi Veli’den sonra ortaya çıkartılmış olan ve saraya bağlanması, Yeniçeri ordusuyla ilişkilenmesi, Baba İshak ayaklanmasının yenilgisinin yarattığı eziklik psikolojisinden ve ona bağlı gelişen devletle işbirliği politikasından kendini tam anlamıyla arındırmasıyla, yani kısır döngüden (şeytan döngüsünden) kurtulmakla mümkündür. Ancak o zaman Alevilik ile Bektaşilik arasına konan kara çalılarda etkisini tamamen yitirecektir. Çünkü tarihte ispatlamıştır ki, H.B. Veli ve Bektaşilik, onu kirletmek isteyen devletin ve işbirlikçi düşkünlerin kanlı ellerine bırakılamayacak kadar temizdir. Alevi kalınmak isteniliyorsa, iktidardan uzak durmak bir zorunluluktur. Unutmayalım ki, eğer Osmanlı, işi bitince Bektaşiliğe sırtını dönmeseydi ve onbilerce Alevi-Bektaşiyi katletmeseydi, Bektaşilerin yeniden kendi özlerine dönme süreci de başlamamış olacaktı. Bugün bir Bektaşi gelenekten söz edebiliyorsak, biraz da bu nedenledir.