Etiket: besna tosun

  • ‘Barış İnşasında Ölüye Saygı ve Adalet Talebi’ paneli: Yüzleşme olacaksa masada varız!-VİDEO

    ‘Barış İnşasında Ölüye Saygı ve Adalet Talebi’ paneli: Yüzleşme olacaksa masada varız!-VİDEO

    PİRHA – ‘Barış İnşasında Ölüye Saygı ve Adalet Talebi’ başlıklı panelde “hakikatle yüzleşme” vurgusu yapıldı. Hak savunucusu Eren Keskin, konuşmasında “Coğrafyamız mezarsız ölümler coğrafyası. Kendilerine en devrimciyim diyenler dahi bu yönlü suçu işleyenleri konuşmamış. Biz, inkarın, soykırımın devamı olduğunu ifade ediyoruz” diye belirtti. ABF yöneticisi Aydın Deniz ise “yeni barış sürecinde hakikatlerle yüzleşilmeli” vurgusunu yaptı.

    Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi, barış arayışlarının sürdüğü yeni sürece dair ‘Barış İnşasında Ölüye Saygı ve Adalet Talebi’ başlıklı panel yaptı.

    Yas hakkının sistematik olarak inkâr edildiğine ve ‘ötekinin ölüsü’ olma kavramlarının üzerinde durulduğu panel, Kadıköy Moda Sahnesi’nde yapıldı.

    “İNKAR VE SOYKIRIM DEVAM EDİYOR”

    Panelin açılış konuşması İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin yaptı. Konuşmasına Emine Ocak’ı anarak başlayan Keskin, şunları söyledi:

    “Aile olarak Hasan Ocak’ı bulmak adına çok büyük çaba sarf ettiler. O nedenle Emine annenin coğrafyamızda, özellikle gözaltında kayıplar mücadelesinde önemli bir payı var.

    Ölüye Saygı İnsiyatifi olarak 2019’da çalışmalara başladık. Garzan mezarlığına yapılan saldırı ardından bir araya geldik. 2015’te bu mezarlık havadan bombalandı ve zarar verildi. 2017 yılında bir babanın çığlığıyla bu zalimliği gördük. Bu büyük acıyı görüp yakından hissedenler olarak toplantılara başladık. Coğrafyamız mezarsız ölümler coğrafyası. Kendilerine en devrimciyim diyenler dahi bu yönlü suçu işleyenleri konuşmamış. Biz, inkarın, soykırımın devamı olduğunu ifade ediyoruz.
    Aslında 1990’lı yıllar bu politikanın en şahlandığı bir dönemdi. Vedat Aydın derisi yüzülerek katledildi, bunu kimse konuşmadı. İşte biz bunları konuşup unutturmamak istiyoruz. Biz soru sormadığımız için kötülükler devam ediyor. İşte bugün bu inisiyatif bunun için var. Merak edin, araştırın ‘bizim ölümüze ne oldu?’ diye sorun. En başından beri ölüye saygısızlık üzerinden oluşturulmuş bir hukuk sistemi var.

    Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruluşundan itibaren ölülere, kimliklere, inançlara saygısızlık üzerine kurulmuş bir cumhuriyettir. Bunun değişmesi için de 1915’ten itibaren tartışmaya başlamamız gerekiyor. Umarım bu çalışmamız derinleşir.”

    “TOPLUMLARA AYRILAN MEZAR BOYUTLARI DAHİ FARKLI!”

    İki oturum şeklinde yapılan panelin ilk bölümünün moderatörlüğünü Murad Mıhçı, yaptı. “Önemli bir dönemde böyle bir çalışmayı yapıyoruz” diyen Mıhçı, farklı kesimlerin acısını birleştirmek istediklerini ifade etti. Mıhçı, şu konuşmayı yaptı:

    “Alevi bir arkadaşın acılarını dinlediğimizde aslında bir Ermeninin acısına yakın olduğunu gördük. Garzan’daki mezarlığın kaldırarak İstanbul Kilyos’ta kaldırıma gömüldüğünü gördük. Yas hakkının olması lazım. Bir Hristiyan ile Müslümana ayrılan mezar ölçülerinin dahi farklı olduğunu biliyor muydunuz?” diye konuştu.

    “SUÇA ORTAK OLMAYIP, SES ÇIKARMAMIZ LAZIM”

    Panelistlerden Besna Tosun da Cumartesi Annesi Emine Ocak’ı anarak konuşmasına başladı. Babası Fehmi Tosun’un 30 yıl önce sivil polisler tarafından gözaltına alınıp kaybedildiğini belirten Tosun şu konuşmayı yaptı:

    “Bu ülkede kaç insan, nasıl kaybedildi bilmiyoruz. Topluma bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bu ülkede yakınlarını arayan insanlar dahi kaybedildi. Hukuki olarak bu suçtan ceza alan tek bir kişi dahi olmadı. Devlet, hem cezasızlıkla korudu hem de sanıkları beraat kararlarıyla ödüllendirdi. İnsanlığa karşı bir suçu görmezden gelmek, de suçtur. Bugünkü iktidar da bu suçu işlemekte, failler korunup, ödüllendiriyor. Bitmeyen bir yasa devam ediyoruz. Bu devlet için öldürmek yetmedi, toplu mezarları tahrip edip kemikleri mavi torbalara koydular. Travmalarımızı sürekli tetikliyorlar. Devlet, bu ülkede kimin yas hakkının olduğuna kendisi karar veriyor. Devlet, mezar hakkını dahi elimizden aldı. Devlet, bu suçu işlerken bireyi değil, toplumu hedef alıyor. Bu suçu görmezden gelmek, ortak olmak demektir. Cumartesi Anneleri, Galatasaray Meydanı’na çıktığında ilk talepleri çocukların cenazelerinin alınması değildi, ‘göz altında kaybetmeler dursun ve sonrasında çocuklarımız bize verilsin’ deniliyordu. Ne yapabiliriz sorusunu boşluğa değil, kendimize sormalıyız. Bizler 30 yıldır hakikati bilme hakkına sahip çıkıyoruz.”

    “AİLELER, ÖFKELERİYLE YAŞIYOR”

    Konuşmasına “40 yıldır bu ülkede bir savaş hali var. Terörle mücadeleyi cenazeler üzerinden de yaptılar” diyerek başlayan gazeteci Erdoğan Alayamut, hafızayı kaybetme üzerine bir politika yürütüldüğünü söyledi. Alayamut, konuşmasının devamında şunları söyledi:

    “En trajik katliamlardan birisi Zilan’dır. Binlerce cenaze ortada yok mesela. 90’lı yıllarda öldürülen gerillaların bir çoğunun da dini vecibeleri yerine getirilmedi, aileleriyle vedalaşmalarına izin verilmedi. Ancak devlet politikası 2000’li yıllardan sonra mezarlıklara da yöneldi. Bu yıllardan sonra mezarlıklara da dokunmaya başladılar. Mesela Mersin’de bir gerilla cenazesini takip etmeye gittiğimizde bizi almamışlardı. Bir devlet, cenazenin yasının tutulmasına engel oldu, camiye dahi götürülmesine izin verilmemişti. Aile, kendi olanakları ile evinde cenazesini yıkamıştı.

    2015-2020 yılları arasında ağır bir mezarlık tahribatı var. Garzan mezarlığına bir savaş harekatı gerçekleşti. Dini değerler dahi akıllarına gelmedi, camiyi dahi bombaladılar. Kalan kemikler de kaçırıldı. Kilyos’ta bir kaldırıma üst üste gömdüklerini gördük. Burada sadece cenazelere eziyet edilmedi, ailelere de eziyet edildi. Aileler yas yaşayamayıp, öfkeleriyle yaşıyor. Hakikatlerle yüzleşilmeden barışın gerçekleşemeyeceğini düşünüyorum. Topyekun ses çıkarmamız gerekiyor. Aksi halde Garzan’dan daha büyük bir felaketle karşılaşabiliriz diye düşünüyorum.”

    “YÜZLEŞME OLACAKSA MASADA VARIZ”

    Alevi Bektaşi Federasyonu Başkan Yardımcısı Aydın Deniz de Alevilerin de ‘öteki’ toplumlar gibi yok sayıldığını vurguladı. Toplumun önde gelen şahsiyetlerin mezar yerlerinin halen bilinmediğini söyleyen Aydın, konuşmasında şu başlıklara değindi:

    “Bir zihniyetin devamlılığı esas oluyor. Devletler değişiyor ancak zihniyet hep aynı devam ediyor. Yüzyıllardır bu topraklarda yaşıyoruz ve devlet her zaman kendisine bir öteki yaratıyor. Kendisine biat etmeyen kim varsa düşman hukuku üzerinden ötekileştiriyor. O örneklerde en çok mağdur olan bir toplum da biz Alevileriz. İnancı yok sayılan bir toplumumuz. Ermenilerin, Kürtlerin acısını hissedebilen; empati yapmaya bile gerek duymayan bir yerde duruyoruz. Çünkü biz de dönem dönem bunlara maruz kalan bir toplumuz.

    Dersim Katliamı’nda, Maraş Katliamı’nda Aleviler katledildi ve birçok cenazeye halen ulaşamıyoruz. Yanlış hatırlamıyorsam 2015 yılıydı, Gazi Mahallesi’nde bir devrimci arkadaşın cenazesinde devlet zorluk çıkardı ve o canımızın cenazesi üç gün boyunca Hakk’a uğurlanamadı. Saldırılar yapıldı. ‘Bize bir can teslim edilmişse ve toprak da emanetini bizden istiyorsa buna engel olamazsınız’ deyip ancak valilikten izin alabilmiştik.

    Bu sorunları ortaklaştırma konusunda eksiklerimizin olduğu doğru. Bu inisiyatif içerisinde ABF’nin de olması önemlidir. Özellikle bu son barış sürecinde, inşa edilecek barışın kalıcılaştırılması için hepimize düşen birçok sorumluluk var. Bu süreçte biz, izleyen değil masada olmak istiyoruz. ‘Eğer demokratikleşme olacak, bir şeylerle yüzleşilecekse biz bu masada olmak istiyoruz’ dedik.

    Gezi’de ölenlerin hepsinin Alevi olması bir tesadüf değil. Dolayısıyla bu toplumda direnç gösteren bir toplum Aleviler. Hepimiz aynı acıları yaşıyor ve yan yana duruyoruz. Kardeşçe yaşama fırsatını birlikte sağlamalıyız.”

    İlk bölümde panelistlerin sunumları ardından Etnomüzikolog Maral Civanyan, Ermeni sanatçı Gomidas’a ait bir ezgiyi seslendirdi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir kez daha sesleniyoruz…’-VİDEO

    ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir kez daha sesleniyoruz…’-VİDEO

    PİRHA – Cumartesi Annelerinin 1059. hafta eyleminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün yaptığı açıklamasına değinilerek “Devletin gözaltında kaybetmelerdeki sorumluluğunu kabul eden beyanlarının önemli olduğunu vurgulamak isteriz. Ancak, devletin giderim hakkı bağlamındaki sorumluluğu suçun kabulü ile sınırlı değildir” denildi.

    Cumartesi Anneleri, faili meçhul cinayetler ve kayıp yakınlarının akıbetini sormak adına bir kez daha Galatasaray Meydanı’nda eylem yaptı. 1059. Hafta eyleminde, 33 yıl önce gözaltında kaybedilen Ramazan Kaya’nın dosyasına dikkat çekildi.

    Cumartesi Anneleri adına basın açıklamasını gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun okudu. Tosun, Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun 11 Temmuz’da yaptığı silahları imha törenine değinerek “Çatışmasızlık halinin kalıcı olmasını ve barış umudunun güçlenmesini istiyoruz” dedi.

    “CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’A BİR KEZ DAHA SESLENİYORUZ!”

    Açıklamanın devamında, 33 yıl önce korucular tarafından kaçırılan Ramazan Kaya’nın akıbetine dikkat çekildi. Gerçeğin açığa çıkarılması gerektiğini belirten Besna Tosun, “Adalet istiyoruz!” dedi.

    Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

    “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bugün yaptığı açıklamasında yer alan ve devletin gözaltında kaybetmelerdeki sorumluluğunu kabul eden beyanlarının önemli olduğunu vurgulamak isteriz. Ancak, devletin giderim hakkı bağlamındaki sorumluluğu suçun kabulü ile sınırlı değildir. Devlet, gözaltında kaybetme suçunun faillerini, bu suçlara göz yumanları adalet önüne çıkarmalı ve cezalandırmalıdır. Dahası, gözaltında kaybedilenlerin yakınlarının adalet ve hakikat taleplerine saygı göstermelidir. Buradan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir kez daha sesleniyoruz:

    • Galatasaray Meydanı’nı derhal ve hiçbir sınırlama olmadan Cumartesi Anneleri’ne açın!
    • Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi derhal imzalayın!
    • Zorla kaybetmeleri ayrı bir suç olarak tanımlayın ve zamanaşımı gerekçesiyle kapatılan tüm dosyaları yeniden açın!

    “KAÇ YIL GEÇERSE GEÇSİN…”

    28 yaşındaki Ramazan Kaya, Diyarbakır’ın Eryol köyünde yaşıyor, geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlıyordu. 7 Temmuz 1992 günü, traktörüyle Diyarbakır’a giderken Mermer Jandarma Karakolu’na yakın bir noktada, silahlı 4 köy korucusu tarafından kaçırıldı. Olay, Lice’ye giden bir minibüsteki köylülerin gözleri önünde gerçekleşti.

    Koruculara direnen Ramazan Kaya, minibüstekilere ‘Beni kurtarın!’ diye seslendi. Ancak korucuların silahlarını minibüse doğrultması üzerine, köylüler müdahale edemedi. Ramazan Kaya, omzundan vurularak yaralandı ve traktörüyle birlikte zorla götürüldü.

    Tanıkların anlatımıyla, Ramazan Kaya’yı kaçıranların Yarımca köyünde yaşayan korucular Hanifi Durğun, Ömer Durğun, Seyfettin Durğun ve Zübeyir Durğun olduğu belirlendi. Kaya ailesi savcılığa başvurarak hem Yarımca köyü hem de söz konusu korucuların evleri için arama izni aldı. Jandarma eşliğinde köye gidildi, ancak komutan araçtan kimsenin inmesine izin vermedi. Çağırttığı korucubaşına yalnızca ‘Ramazan Kaya’yı kaçırdınız mı?’ diye sordu ve ‘Hayır’ cevabıyla yetinerek arama yapılmasına izin vermedi.

    Bir köy sakini, Ramazan’ın koruculara ait evde bağlı halde tutulduğunu, arama yapılmış olsaydı mutlaka bulunacağını aileye söyledi.

    Ailenin tüm girişimleri sonuçsuz kaldı. Yapılan suç duyuruları takipsizlikle sonuçlandı. Ramazan Kaya’dan bir daha haber alınamadı.

    Annesi Sedef Kaya, eşi Hüsna Kaya ve biri, babası kaybedildiğinde henüz doğmamış olan iki çocuğu, 33 yıldır Ramazan Kaya’dan haber bekliyor.

    Kaç yıl geçerse geçsin, Ramazan Kaya için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Cumartesi Anneleri: Tam da barıştan bahsediliyorken yetkililer, kayıp ailelerini göz ardı etmemeli-VİDEO

    Cumartesi Anneleri: Tam da barıştan bahsediliyorken yetkililer, kayıp ailelerini göz ardı etmemeli-VİDEO

    PİRHA – Cumartesi Anneleri eyleminin 1052. haftasında 1994 yılında Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde gözaltına alınıp kaybedilen Mehmet Selim, Hasan ve Cezayir Örhan dosyaları gündeme getirildi.

    Cumartesi Anneleri, 1052. hafta eylemlerinde bir kez daha gözaltında kaybettikleri yakınlarının akıbetini sordu. Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri ile İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyonu, 31 yıl önce 24 Mayıs’ta gözaltında kaybedilen Mehmet Selim, Hasan ve Cezayir Örhan’ın akıbetini sordu.

    1052. hafta basın metnini İHD Yöneticisi Besna Tosun okudu. Tosun, baskıcı rejimlerin toplumda sessizlik ve itaat kültürünü pekiştirmek için zorla kaybetmeler yöntemine sıklıkla başvurduklarını söyledi. Söz konusu uygulamanın, tüm toplumu derinden etkileyip travma yarattığını söyleyen Besna Tosun, şu açıklamayı yaptı:

    “Geçmişte yaşanan insan hakları ihlallerinin üzerindeki sis perdesi kaldırılmalı, gerçekler gün yüzüne çıkarılmalı ve sorumlular etkin yargı süreçleriyle cezalandırılmalıdır. Ancak bu şekilde benzer suçların tekrarı önlenebilir.

    Gözaltında kaybetmelere karşı yürütülecek etkili mücadelenin ilk adımı, sürekli ve kararlı bir farkındalık çalışmasıdır. Fakat zorla kaybedilenlerin yakınları, hakikate ve adalete ulaşma mücadelesinde tüm haklarından mahrum bırakılmaktadırlar. Tüm engellemelere rağmen her yıl Kayıplar Haftası kapsamında düzenlenen etkinliklerle gözaltında kaybedilenleri anıyor; hakikate, adalete ve barışa ulaşma talebimizi daha yüksek sesle dile getiriyoruz.

    “İŞKENCEHANEYE GÖTÜRÜLDÜĞÜNE TANIKLIK EDENLER VARDI”

    1052. haftamızda, ‘Sessizlik suça ortaklıktır. Hakikati bilme, adalete erişim ve barış içinde yaşama hakkını savunmak, hem kaybedilenlerin hatırasına hem de toplumun geleceğine olan borcumuzdur’ diyerek Mehmet Selim, Hasan ve Cezayir Örhan’ın gözaltında kaybedilme hikayelerini kamuoyu ile paylaşmak için buradayız.

    20 Nisan 1994’te Bolu Komando Tugayı’na bağlı birlikler, Diyarbakır’ın Kulp ilçesi Çağlayan Köyü civarında kamp kurdu. Aynı birlik, 24 Mayıs’ta Deveboynu mezrasına gelerek köydeki 46 yaşındaki Mehmet Selim, 40 yaşındaki Hasan ve 17 yaşındaki Cezayir Örhan’ı yanlarına aldı. Ailelerinin ‘Onları nereye götürüyorsunuz?’ sorusuna askerler, ‘Yolda bize rehberlik edecekler, sonra bırakacağız, merak etmeyin’ yanıtını verdi.

    Ertesi gün Zeyrek Jandarma Komutanlığı’na giden aile, Örhanların akıbetini sordu. Komutan Ahmet Potaş, onları Kulp’a gönderdiklerini söyledi. Kulp Jandarma Komutanı Ali Ergülmez ise bilgisinin olmadığını belirtti.

    Bölgedeki karakollardan cevap alamayan aile, Kulp Başsavcılığı’na, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı’na, OHAL Valiliği’ne, Diyarbakır Jandarma Asayiş Komutanlığı’na ve Adalet ile İçişleri Bakanlıklarına resmi başvurular yaptı.

    Selim, Hasan ve Cezayir Örhan’ın gözaltına alındığına, önce Serik Karakolu’na ardından Lice Jandarma Karakolu’na, son olarak da bir kısmı işkencehaneye çevrilen Lice Yatılı Okulu’na götürüldüğüne tanıklık edenler vardı. Ancak Kulp Başsavcılığı’nın, 8 Haziran 1994’te başlattığı soruşturmada, gözaltı kayıtlarında Selim, Hasan ve Cezayir Örhan’ın adlarının yer almadığı gerekçesiyle soruşturmaya yer olmadığı kararı verildi. Sonrasında da dosya zamanaşımı gerekçe gösterilerek kapatıldı.

    KEMİKLERİ TOPLU MEZARDA BULUNDU!

    Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 6 Kasım 2002 tarihli kararında Türkiye’yi sorumlu tutarak, ‘Örhan kardeşlerin gözaltına alındıktan sonra yaşamlarını yitirdikleri varsayılmalı ve bu ölümlerden devlet sorumlu tutulmalıdır’ tespitinde bulundu (Başvuru No. 25656/94).

    Ailenin ve İHD’nin kararlı çabaları sonucunda, 2003’te Mehmet Selim ve Hasan Örhan’ın kemikleri Kulp’a bağlı Bağcılar Köyü yakınlarındaki toplu mezarda bulundu. Ancak Cezayir Örhan’ın akıbeti hala bilinmiyor.

    1052. haftamızda bir kez daha yargı makamlarına sesleniyoruz: 31 yıldır devam eden hukuksuzluğa son verin. AİHM’in verdiği ihlal kararını esas alarak Örhanlar dosyasında zamanaşımı engelini öne sürmeden yeniden yargılama yolunu açın.

    Kaç yıl geçerse geçsin; Mehmet Selim, Hasan ve Cezayir Örhan için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.”

    “TESPİT EDİLEN KEMİKLERİ ALMAK İSTEDİĞİMİZDE KEMİKLER KAYBEDİLDİ”

    Cumartesi Annelerinin eyleminde Selim ailesinin gönderdiği mektup da okundu. Gamze Elvan’ın okuduğu mektupta şu cümlelere yer verildi:

    “Bundan tam 32 yıl önce babam Mehmet Selim, amcam Hasan ve kuzenim Cezayir Örhan, devletin karanlık güçleri tarafından gözaltına alınıp kaybedildiler. Bütün arama çabalarımıza rağmen uzun yıllar sonra Kulp Bağcılar Kevrekok mevkiinde bulunan 8 kişilik toplu mezarda çıkan kemiklerin Adli Tıp tarafından karşılaştırmasında babam ve amcamın DNA’ları raporlaştırıldı. Ancak kuzenim Cezayir’in kemiklerinin olmadığı söylendi. Daha sonra tespit edilen kemikleri almak istediğimizde kemikler kaybedildi, kemik arama mücadelemiz iki yıldan fazla sürdü. En son Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada mezarın açılmamasına karar verildi ve 8 insanın kemikleri Kulp Kimsesizler Mezarı’nda tek torba içerisinde tek kabre gömüldü.

    Değerli anneler ve kayıp yakınları,

    Her birinizin yaşadığı aynı acı ama farklı hikâyeleri olan siz annelerin hakkını, hukukunu teslim etmeleri ne bu dünyada ne de diğer dünyada mümkün. Bunun farkındayım. Birçok annenin gözü açık gittiği gibi babaannem Fatma Örhan da iki oğul, bir torunun yolunu gözlerken yaşama veda etti.

    Kayıp aileleri olarak her birimizin yaşadığı acıların tarifi yok. Bizlere borçlu olan sistemin bir gün hesap vermesi gerektiğinin ve mücadelemize adalet sağlanıncaya kadar devam edeceğimizin altını çizmek istiyorum.

    Bizler için hak, hukuk, adalet ve hakikat arayışı olan bu mücadelede, tam da barıştan, kardeşlikten bahsediliyorken yetkililerin kayıp ailelerini göz ardı etmemeli. Devlet kayıtlarında geçen faili meçhul ve kayıpların akıbetleri mutlaka açığa çıkarılmalı.

    Gerçek bir barışın olması gerektiği temennisi ile eşit yurttaşlık, dil, din ve kimlik ayrımı yapılmaksızın toplumun tüm kesimlerinin haklarının anayasal güvenceye alınması talebimizdir.

    Kayıplar olgusunun bu ülkenin karanlık geçmişi olduğunu ve bununla mutlaka yüzleşmek gerektiğini ancak olaya samimi şekilde yaklaşılırsa hakikatin ortaya çıkacağını bir kez daha belirtmek isterim.

    Bu düşüncelerle uzun yıllardır birlikte mücadele ettiğimiz Cumartesi Anneleri’ne ve hak savunucularına mutlaka hakikatin, adaletin geleceğine inanıyorum. Herkese saygılarımı sunuyorum, gerçeklerin en kısa zamanda aydınlığa kavuşmasını diliyorum.”

    PİRHA/İSTANBUL

  • Cumartesi Anneleri, Dersim Mirik mezrasında kaybedilen 8 kişinin akıbetini sordu-VİDEO

    Cumartesi Anneleri, Dersim Mirik mezrasında kaybedilen 8 kişinin akıbetini sordu-VİDEO

    PİRHA- 1041. hafta eylemlerinde Dersim Mirik mezrasında kaybedilenler ve onları aramaya gittikten sonra katledilen Ali Işık’ın akıbetini soran Cumartesi Anneleri, “Barış istiyoruz” vurgusu yaptı.

    Gözaltında kaybedilen ve katledilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle her hafta Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri eylemlerinin 1041’incisini gerçekleştirdi. Karanfiller ve gözaltında kaybettirilen yakınlarının fotoğraflarıyla Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri, bu hafta 1994 yılında Dersim’de katledilen Ali Işık’ın faillerin yargılanmasını istedi.

    Açıklamada konuşan Besna Tosun,  8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kadınlar için hak, eşitlik, özgürlük ve dayanışmayı temsil ettiğini kaydetti.

    BİR DAHA HABER ALINAMADI

    Dersim’de askerler tarafından yapılan operasyonda gözaltına alındıktan sonra katledilen Ali Işık’ın hikayesini paylaşmak için bir araya geldiklerini ifade eden Besna Tosun, “Bu hafta 23-24 Eylül 1994 tarihlerinde Dersim merkeze bağlı Gökçek Köyü Mirik Mezrası ve civarında, Tuğgeneral Yavuz Ertürk komutasındaki Bolu Dağ Komando Tugay Komutanlığı’na bağlı askerler tarafından bir operasyon yapıldı. Operasyon sırasında, mezrada Serin ve Işık ailelerinden biri bebek olmak üzere yedi kişi bulunuyordu. Operasyon sonrasında köye gidenler, her yerin bombalandığını ve evlerin yakıldığını gördüler. Mezradaki evlerinde bulunan 3 yaşındaki Dilek Serin, 34 yaşındaki Gülizar ve Düzali Serin, 25 yaşındaki Hatun Işık, 20 yaşındaki Elif Işık, 18 yaşındaki Yeter Işık ve 60 yaşındaki Haydar Işık’tan ise bir daha haber alınamadı” dedi.

    İNCELEME YAPILMADI

    Olaydan birkaç gün sonra askerden terhis olup dönen Ali Işık’ın, ailesini aramak için Mirik’e gittiğini ve bir daha geri dönmediğini dile getiren Tosun, “O tarihte okulda olduğu için kurtulan ailenin diğer oğlu Süleyman Işık, 30 Eylül 1994 günü TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığı’na dilekçe vererek ‘yakınları hakkında araştırma yapılmasını ve sağ olup olmadıklarına dair bilgi verilmesini’ talep etti. 7 Ekim 1994 tarihinde de Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak ailesinin ve köye giden abisinin akıbetinin araştırılmasını istedi. Ancak, Cumhuriyet savcısı dilekçeyi işleme koysa da yeterli bir inceleme yapmadı ve olay yerine bile gitmedi” diye belirtti.

    CENAZESİ BULUNDU

    8 Ekim 1994 tarihinde Ali Işık’ın cenazesinin Gökçek Karakolu’nun görüş mesafesi içerisinde bir çoban tarafından bulunduğunu belirten Tosun, “Vücudu çıplaktı, başı ezilmişti ve Adli Tıp Kurumu raporuna göre ateşli silahla öldürülmüştü. 5 Aralık 1994 tarihinde Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı, ‘faili meçhul eylem ve cinayet’ olarak değerlendirdiği dosyayı Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderdi. Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu ise 27 Aralık 1994 tarihinde aileye ‘kayıp kişiler hakkında herhangi bir bulguya ulaşılamadığını’ bildirdi. 30 Temmuz 2002’de Dersim’de OHAL’in kaldırılmasının ardından aileler dosyanın yeniden açılması için defalarca girişimde bulundu. 2004 yılında avukatları Hüseyin Aygün, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e açık mektup yazarak, Dersim’deki zorla kaybetmelerde Bolu Komando Tugayı ve komutanının sorumluluğu nedeniyle soruşturma başlatılmasını talep etti. Ancak tüm girişimler sonuçsuz kaldı” diye konuştu.

    “FAİLİ MEÇHUL DENİLDİ”

    Mirik kayıp dosyalarının, “faili meçhul olay” denilerek tozlu raflara terk edildiğini aktaran Tosun, “Gözaltında kaybedilişlerinin 31’inci yılında Mirik kayıplarının akıbetinin açıklanması ve sorumluların yargılanması için yetkilileri göreve çağırıyoruz. Kaç yıl geçerse geçsin; tüm kayıplarımız için, Dilek Serin, Gülizar Serin, Hatun Işık, Elif Işık, Yeter Işık, Haydar Işık ve Ali Işık için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz” dedi.

    Tosun, “8 Mart vesilesiyle bir kez daha söylüyoruz: Kadınlar barış istiyor! Cumartesi Anneleri/ İnsanları barış istiyor” ifadelerini kullandı.

    PİRHA/İSTANBUL

     

     

  • Cumartesi Anneleri: Fehmi Tosun’a ne oldu?-VİDEO

    Cumartesi Anneleri: Fehmi Tosun’a ne oldu?-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri’nin 1021. Hafta eyleminde 29 yıl önce gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun için adalet istendi. Açıklamada, “Zamanaşımının arkasına saklanmayın, Fehmi Tosun’un akıbetiyle ilgili etkin bir soruşturma ve kovuşturma yapma yükümlülüğünüzü yerine getirin” denildi.

    Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle başlattıkları ve Türkiye’nin en uzun soluklu eylemi olan Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi, 1021. haftada devam etti.

    Galatasaray Meydanı’nda yapılan basın açıklamasında, 29 yıl önce gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun için adalet istendi.

    1021. hafta buluşmasının basın açıklamasını, Cumartesi İnsanlarından Sebla Arcan okudu.

    “FEHMİ TOSUN ZORLA ARACA BİNDİRİLEREK GÖTÜRÜLDÜ”

    Sebla Arcan, 1021. haftada, inkar ve cezasızlık politikalarına karşı üç kuşaktır hakikat ve adalet mücadelesi yürüten Tosun Ailesi’ne eşlik ettiklerini belirterek açıklamanın devamında şunlara yer verdi:

    “35 yaşındaki 5 çocuk babası Fehmi Tosun, Lice’nin Licok köyünde yaşıyordu. Köylerinde yaşama olanakları yok edilen Tosun Ailesi İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı. Fehmi Tosun, 19 Ekim 1995 sabahı yakın arkadaşı Hüseyin Aydemir ile birlikte Avcılar’daki evinde kahvaltı etti. Kahvaltı sonrası, iki arkadaş birlikte evden ayrıldı ve bir daha geri dönemedi. Fehmi Tosun, aynı günün akşamında, silahlı, telsizli, sivil giysili üç kişi tarafından 34 UD 597 plakalı beyaz Renault marka bir araçla evinin önüne getirildi. Bu kişilerle birlikte evin bahçesine doğru ilerlerken, kendisini gören eşi ve çocuklarına “Beni öldürecekler!” diye bağırdı. Onlar yanına koşunca Fehmi Tosun zorla araca bindirilerek götürüldü.

    “GÖZALTINA ALINDIĞI İNKÂR EDİLDİ”

    Hanım Tosun, hemen Avcılar Karakolu’na giderek eşinin kaçırıldığını bildirdi. Eşini kaçıran aracın plakasını verdi ve duruma müdahale edilmesini istedi. Ancak, polisler, plakayı kontrol ettikten ve bazı telefon görüşmeleri yaptıktan sonra “Bizim yapacağımız bir şey yok” diyerek olaya müdahale etmediler. Hanım Tosun ve İnsan Hakları Derneği, tüm yasal yollara başvurarak, olayı hükümetin ilgili birimlerine ve kamuoyunun gündemine taşıdı. Ancak, Fehmi Tosun’un gözaltına alındığı inkar edildi ve kendisinden bir daha haber alınamadı.

    “AİLE, AYM’DEN DE SONUÇ ALAMADI”

    İç hukuk yollarından sonuç alamayan aile, AİHM’e başvurdu. 2003 yılında sonuçlanan davada, hükümet AİHM’e verdiği savunmada “Hükümetimiz, Fehmi Tosun’un kaybolması olayının meydana gelmesinden dolayı üzgündür. Bir kimsenin kaybolması olayı hakkındaki soruşturmanın eksik yapılmasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin ihlalini oluşturduğu kabul edilmektedir dedi. AİHM’de Fehmi Tosun’un yaşam hakkı ihlali ile ilgili devletin sorumluluğunu kabul eden AKP iktidarı Fehmi Tosun dosyasında etkin bir soruşturma yapılmasını sağlama yükümlülüğünü yerine getirmedi. Zamanaşımı gerekçesiyle takipsizlik kararı verilen dosya kapatıldı. Takipsizlik kararlarına yapılan itirazlar reddedildi. İdari ve yargısal yollarının tamamını tüketen aile, Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvurudan da sonuç alamadı.

    “ZAMANAŞIMININ ARKASINA SAKLANMAYIN”

    Fehmi Tosun’un gözaltında kaybedilişinin 29.yılında, adli ve siyasi makamlara sesleniyoruz: Zamanaşımının arkasına saklanmayın, Fehmi Tosun’un akıbetiyle ilgili etkin bir soruşturma ve kovuşturma yapma yükümlülüğünüzü yerine getirin. Kaç yıl geçerse geçsin; Fehmi Tosun için, tüm kayıplarımız için, adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.”

    “MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”

    Tosun ailesinin avukatı ve İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin açıklama sonrası şunları söyledi:

    “Gözaltında kaybetme sistematik olarak işleniyor. Fehmi tosun dosyası bir çok dosyadan farklı. Fehmi tosun beni öldüreckler deyip delil bıraktı ve plaka vardı. Kızı Besna tanıktı mahkeme bunu kabul etmedi. Sadece kaçıranlar değil savcılar hakimlerde suçlu. Uluslararası hukuku eleştirmek gerekiyor AİHM sağcı aimadan çok etkilendi. Bu politikaya karşı mücadelemizi sürdüreceğiz.”

    “CEZASIZLIK ALGISINI BÖYLE Mİ YIKACAĞIZ?”

    Besna Tosun, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’e seslenerek “Hesap sormak için buradayız. 29 yıl önce anneler için oturup oturup giderler demişti biz buradayız senin katil olduğunu söylemekten vazgeçmeyeceğiz” dedi. Tosun, Recep Tayyip Erdoğan’a da seslenerek “Sayın Cumhurbaşkanı cezasızlık algını yıkmalıyız dedi jitem dosyasında beraat kararı onaylandı. Cezasızlık algısı böyle mi yıkacağız? Toplumun güvenlik ve adalet algısını yıkmak boynumuzun borcu dedi evet boynunuzun borcu. Katiller yargılanmadıysa toplum sustuğu içindir. Hepimiz üzerimize düşeni yapmalıyız. Annelere karşı hepimizin borcu var. Bunlar insanlığa karşı işlenen suçlar. İnsanlığa karşı işlenen suçun tanığıyım dinlenmedim bile. 6 yıldır diyalog kurmaya çalışıyoruz, cezalık algısını böyle mi yıkacağız?” diye konuştu.

    1021. Hafta buluşması Galatasaray Meydanı’na karanfillerin bırakılmasıyla son buldu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Cumartesi Anneleri’nden ders gibi savunma: Esas talimat verenler ve gözaltına alanlar yargılansın-VİDEO

    Cumartesi Anneleri’nden ders gibi savunma: Esas talimat verenler ve gözaltına alanlar yargılansın-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın, 950. Hafta eylemi nedeniyle yargılandığı davanın görülen üçüncü duruşması görüldü. Daha önce beyanda bulunmayan Besna Tosun, Sebla Arcan, İrfan Bilge ve Selvi Gülmez beyanda bulundu. Mahkeme, savunması alınmayan sanıklara gelecek duruşmaya kadar süre verilmesine karar verdi. Hakim, Avukat Several Ballıkaya’nın soruşturmanın genişletilmesi talebini esasa ilişkin karar verilemeyeceğinden reddetti. Mahkeme, duruşmayı 4 Ekim’e erteledi.

    Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak için her hafta Cumartesi günü Beyoğlu’nda bulunan Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri hakkında dava açıldı.

    Cumartesi Anneleri 950. Hafta eylemine katılan Ali Ocak, Ali Tosun, Besna Tosun, Cüneyt Yılmaz, Hanife Yıldız, Hasan Karakoç, Hatice Korkmaz, Hünkar Hüdai Yurtsever, İkbal Yarıcı, İrfan Bilgin, İsmail Yücel, Leman Yurtsever, Maside Ocak, Meryem Pars, Mikail Kırbayır, Mukaddes Şamiloğlu, Selvi Gülmez, Oya Meriç Eyüboğlu, Saime Sebla Ercan, Ümmügülsüm Aylin Tekiner hakkında “Gösteri ve Yürüyüş Kanuna muhalefet” iddiasıyla dava açılmıştı.

    Davanın üçüncü duruşması kalan tanıkların dinlenmesi ve eksik hususların giderilmesi için İstanbul Adliyesi 39. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecekti ancak  avukatların büyük salon talebi üzerine 27. Ağır Ceza Mahkemesi Salonu’nda görüldü.

    Cumartesi Anneleri ve hak savunucularının yargılandığı davada daha önce beyanda bulunmayan Besna Tosun, Sebla Arcan, İrfan Bilgin ve Selvi Gülmez beyanda bulundu.

    ABD Konsolosluğu, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği (İHD), AB Temsilcisi, Af Örgütü, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği(MLSA), AB Türkiye Delegasyonu, Hafıza Merkezi, P24 Bağımsız Gazetecilik Platformu duruşmayı izlemek için katıldı.

    SELVİ GÜLMEZ: POLİSLER BİZE DÜŞMAN KESİLMİŞ

    İlk olarak beyanda bulunan Hak Savunucusu Selvi Gülmez, “Konuşacak bir şeyim yok hakim bey. Gittiğimiz gibi polisler bizi dövüp kelepçeledi. Biz hırsızlık yapmadık. Gözaltına alındıktan sonra hastane hastane dolaştırıldık. Biz oradaki taşları mı yedik? Biz kayıplarımızı arıyoruz. Polisler bize düşman kesilmiş. Polis bana yumruk da attı. Yumruğa razı oldum ama kelepçeyi çıkartmalarını istedim” dedi.

    BESNA TOSUN: BABAMI KAYBEDENLER 29 YILDIR YARGILANMADI, BABAMI ARAMAKTAN ASLA VAZGEÇMEYECEĞİM!

    Kayıp yakını Besna Tosun’un mahkemede yaptığı savunma şöyle:

    “19 Ekim 1995’te üç sivil polis tarafından evinin önünden gözaltına alınarak kaybedilen Fehmi Tosun’un kızıyım. Aynı zamanda babamın kaybedilmesinin tanığıyım. İnsanlığa karşı işlenmiş bir suçun tanığı olmama rağmen, üçüncü kez sanık olarak hâkim karşısındayım. Babamı kaybedenler 29 yıldır yargılanmadı, kaybetme emrini verenler yargılanmadı. Bu insanlık suçunu işleyenleri koruyanlar yargılanmadı. Sokak ortasında bileğime altı kelepçe takıp bana işkence yapan polis amiri yargılanmadı ve hâlâ görevi başında. Ama babamın akıbetini öğrenmek ve onu kaybedenlerin adil bir yargı önünde hesap vermesini istediğim için bugün bir kez daha yargılanıyorum.
    Öyleyse yargılama konusu olan Cumartesi Anneleri’nin 950. Haftası ve Galatasaray’a çıkış sürecimle ilgili bir özet geçeyim.

    “NEDEN GALATASARAY’A ÇIKTIM VE DİRENİYORUM?”

    Neden Galatasaray’a çıktım ve neden orada kalmak için direniyorum? 19 Ekim 1995’te akşam eve giderken babamın üç kişiyle birlikte evimizin önünde durduğunu gördüm. Babam bitkin görünüyordu ve ayakta durmakta zorlanıyordu. Yaklaştığımı gören iki kişi, babamın koluna girdi ve onu evimizin yan tarafında bulunan bahçeye indirdi. Bir kişi bahçenin önünde duran beyaz, 34 UD 59 plakalı aracın bahçe tarafındaki kapılarını açık tutmuş, bekliyordu. Bahçenin önüne geldiğimde eğilip baktım ama bahçe ışıklandırması olmadığı için oradakileri göremedim. Aracın yanında bekleyen kişiyi babamın arkadaşı sanıp yüzüne baktım, birbirimize gülümsedik… Ben eve çıktıktan birkaç dakika sonra babam Fehmi Tosun, İstanbul-Avcılar’daki evimizin önünden, annemin, kardeşlerimin, benim ve komşularımızın gözü önünde, silahlı ve telsizli olduğunu gördüğümüz üç kişi tarafından zorla bir araca bindirilerek götürüldü. Ve bir daha babamdan haber alamadık. İnsan Hakları Derneği ile birlikte tüm yasal yollara başvurduk ancak babamın gözaltına alındığı devletin bütün kademelerince inkâr edildi. Olaya karışan aracın plakasının araştırılması talebimiz ise “özel yaşamın gizliliği” gerekçesiyle reddedildi.

    “HÜKÜMET BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÖRGÜTÜNE DE GERÇEK DIŞI BİLGİLER VERDİ”

    İç hukuktan sonuç alınamayınca davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdık. 2003 yılında sonuçlanan davamızda AKP hükümeti AİHM’e verdiği savunmada, “Hükümetimiz Fehmi Tosun’un kaybolması olayının meydana gelmesinden dolayı üzgündür. Bir kimsenin kaybolması olayı hakkındaki soruşturmanın eksik yapılmasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. Maddesi’nin (yani yaşam hakkının) ihlalini oluşturduğu kabul edilmektedir” dedi ve yaşam hakkı ihlallerinde gerekli tüm önlemleri alıp, etkili soruşturmaların yürütülmesini zorunlu kılan talimatları vermeyi taahhüt etti. Ancak hükümet, bu taahhüdünü yerine getirmediği gibi babamın akıbetini soran Birleşmiş Milletler Örgütü’ne de defalarca gerçek dışı bilgiler verdi.
    Yargılamamızın konusu bu değil diyebilirsiniz ama ne yazık ki konumuz tam da bu. Galatasaray’a çıkma nedenlerim bunlar. Babamın akıbeti açıklansaydı, failleri yargılansaydı, yani adalet sağlansaydı ne ben ne de diğer kayıp aileleri 1001 hafta boyunca Galatasaray Meydanı’na çıkardık. Bugün de burada yargılanmazdık.
    Tanıklığımıza, delillerimize, AİHM’in tespitlerine ve hükümetin suçu üstlenmesine rağmen dosyamız iç hukukta etkin bir soruşturma yapılmadan, zamanaşımından takipsizlik kararı verilerek kapatıldı. Takipsizlik kararına yapılan itirazımız reddedildi. Anayasa Mahkemesi’ne taşınan davadan da bir sonuç alamadık. Yani bütün hak arama yolları bize kapatıldı. Bizler de 1001 haftadır kayıplarımızın bulunması ve adaletin sağlanması talebiyle Galatasaray Meydanı’nda bir araya geliyoruz.
    Bugün yargılama konusu olan 950. haftamız için iddianamede “kolluk görevlileri tarafından yasaklama kararı iletilmesine rağmen yapmış olduğu izinsiz protestoyu kendi rızaları ile sonlandırmaması üzerine şüpheliler hakkında soruşturma işlemlerine başlanıldığı” yazıyor.
    Sayın hâkim, Anayasa’nın 34. Maddesi’nde, önceden izin almadan herkesin barışçıl toplantı ve gösteri düzenleme hakkına sahip olduğu net bir şekilde ifade edilmiştir.
    AİHM, AYM, Yargıtay içtihatlarına göre de toplanma ve gösteri özgürlüğü izne tâbi değildir ve yer seçmeyi de içerir. Kısacası suç olan Galatasaray’da yapmak istediğimiz barışçıl buluşmalarımız değil, suç olan barışçıl buluşmalarımızın polis şiddetiyle engellenmesidir.
    700. haftamızdan itibaren Galatasaray bizlere ve tüm topluma kapatılmış durumda. AYM, Galatasaray Meydanı’na yönelik yasaklamayla ilgili 2018’den beri yürüttüğümüz hukuki mücadele sonucu, 2023 yılında verdiği iki ayrı kararda Cumartesi Anneleri’nin engellenmesini, Anayasa’nın 34. Maddesi’nde güvenceye alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlali olarak hükme bağladı.

    “29 SORUŞTURMA AÇILDI”

    AYM’nin verdiği ihlal kararlarına rağmen, 8 Nisan-11 Kasım 2023 tarihleri arasında Galatasaray Meydanı’nda basın açıklaması yapma girişimimiz her seferinde polis şiddeti ile engellendi. Mevcut yasalara göre suç unsuru olmamasına rağmen hukuka aykırı olarak 29 kez gözaltına alındık, bu süreçte hakkımızda 29 soruşturma açıldı. Soruşturmalardan 28 tanesi hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilirken, tamamen benzer koşullardaki 950. Hafta için bu dava açıldı.

    “84 YAŞINDAKİ ANNELERİMİZE KELEPÇE TAKILDI”

    950. Haftamızda Galatasaray’a daha varmadan İstiklal Caddesi üzerinde yürürken polis çemberine alındık. Eylemin Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandığı söylendi. Yasaklama kararını görmek istediğimizde ise “Kaymakamlık sitesinde” olduğu söylendi. 29 hafta boyunca aynı gerekçe ile yasaklama kararı gösterilmedi ve söylendiğinin aksine karar hiçbir hafta Beyoğlu Kaymakamlığı sitesinde yayımlanmadı. Aramızda 74, 84 yaşında yaşlı anneler olmasına rağmen dağılmamız için koridor açılmadı. Gözaltı işlemine direnmediğimiz halde 84 yaşındaki annelerimiz dahil hepimize kelepçe takıldı ve saatlerce kelepçeli halde klimasız, havasız araçlarda bekletildik.
    29 yıl önce babamı aramaya başladığım yol beni bu duruşma salonuna getirdi. İsterdim ki bugün burada yargılanan, babamı bizden alırken yüzümüze gülen o insanlık suçunun failleri olsun; ama onlar değil, ben yargılanıyorum.
    29 yıldır hayatımın akışını değiştiren, daha doğrusu hayatımı cehenneme çeviren o gülümseme ile baş etmeye çalışıyorum. Kimseyi düşmanlaştırmadan, nefret etmeden, kırıp dökmeden yaşamaya çalışıyorum ama izin vermiyorsunuz. Bu ülke bir hukuk devleti olsaydı, adil bir yargılama faaliyeti yürütülseydi babamın başına ne geldiği, nerede olduğu tespit edilir, cenazesi usulüne uygun bir şekilde bize teslim edilirdi ve babamı kaybeden fail, politik sorumluları yargılanarak cezalandırılırdı.

    “ZORLA KAYBEDİLEN SEVDİKLERİMİZİN NEREDE OLDUĞUNU BİLMEYE HAKKIMIZ VAR”

    Zorla kaybedilen sevdiklerimizin nerede olduğunu bilmeye hakkımız var. Hakikati bilme hakkımız var. Adalete ulaşmaya hakkımız var. Bu haklarımızı talep etmeyi suçmuş gibi gösterenler insanlığa karşı suç işleyenlerin hesap vermesini engelliyor.

    “ADALETE OLAN İNANCIMI BU YARGILAMALARLA ZEDELEYEMEZSİNİZ”

    29 yıldır babamı kaybedenler, yani insanlığa karşı suç işleyenler cezasızlıkla ödüllendirilirken; ben hapis cezası istemiyle yargılanıyorum. Bunca haksızlığa, hukuksuzluğa rağmen adalete olan inancımı bu yargılamalarla zedeleyemezsiniz.
    Hiçbir hukuki dayanağı olmayan keyfi yargılamalarla adalet talebimiz susturmak isteniyor, susmayacağım! 29 yıldır aradığımız mezarsız sevdiklerimizi unutmamız isteniyor, unutmayacağım!Bir gün babamı kaybedenlerle adil bir yargı önünde hesaplaşmanın umuduyla, babamın kaybedildiği günü unutmamak için hafızamı milyon kere zorluyorum ve unutmayacağım! Babamı aramaktan, adalet talep etmekten vazgeçmeyeceğim! Babamı kaybedenleri, kaybetme emrini veren Tansu Çiller’i, Süleyman Demirel’i, Mehmet Ağar’ı, Nahit Menteşe’yi, Reşat Altay’ı ve onları cezasızlıkla koruyanları asla affetmeyeceğim. Söyleyeceklerim bu kadar.”

    SEBLA ARCAN: SUÇ İŞLEMEDİM ANAYASAL HAKKIMI KULLANDIM

    Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon Üyesi Sebla Arcan da savunmasında şunları dile getirdi:

    “Ben bir insan hakları savunucusuyum ve 30 yılı aşkın bir süredir İnsan Hakları Derneği’nde gönüllü olarak çalışmaktayım. 10 Haziran 2023 tarihinde, Anayasa Mahkemesi’nin Cumartesi Anneleri’nin kayıpların bulunması için Galatasaray’da basın açıklaması ve oturma eylemi yapmalarının anayasal bir hak olduğu ve bu eylemlerin engellenmesinin bir ihlal olduğuna karar verdiği Maside Ocak Kışlakçı ve Gülseren Yoleri kararlarına dayanarak, anayasal hakkımızı kullanmak üzere Galatasaray Meydanı önünde basın açıklaması yapmak istedik. Ancak polis, bariyerlerle abluka altın aldığı meydana yaklaştığımızda etrafımızı kalkanlarla çevirdi. Dağılın anonsu yapıldı ama dağılmamız için herhangi bir çıkış koridoru açmadı. Gazeteciler ve gözlemciler hızlı bir şekilde yanımızdan uzaklaştırarak görevlerini yapmaları engellendi. Polis amirleri, basın açıklaması yapmamıza izin vermeyeceklerini ve Beyoğlu Kaymakamlığı’nın yasaklama kararı olduğunu söylediler. Yasaklama kararını görmek istediğimizde, “emniyette görürsünüz!” diyerek göstermediler. Bu yasaklama kararı, Beyoğlu Kaymakamlığı’nın Web sitesinde de yayınlanmadı. Gözaltına alındığımızda, yasaklama karının olup olmadığı ya içeriği hakkında hiçbir bilgimiz yoktu.
    Polis amirlerine, AYM’nin Beyoğlu Kaymakamlığı’nın yasaklama kararını hukuki dayanakta yoksun bulduğunu ve AYM kararına rağmen engelleme ve gözaltı yapmalarının kanunsuz olduğunuz olduğunu belirttik. Kanunsuz emre uymanın suç olduğunu söyledik. Hiçbir biçimde gözaltı işlemine direnmememize rağmen, araca bindirilmeden önce herkese kelepçe takıldı. Avukatımızın polis amirleri ile görüşme talebi de reddedildi. Bu olaylar 2-3 dakika içinde gerçekleşti.Polisin bizi dağılmaya ikna etmek gibi bir amacı olmadığına, sabırsız bir şekilde gözaltı işlemi yapmak istediğine bizzat tanık oldum. Gün boyunca son derece kötü koşullarda gözaltında tutulduk. Hastanede bir suçlu gibi polis eşliğinde dolaştırıldık, masumiyet karinesi hakkımız ihlal edildi. Kısacası idare, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamadığı gibi, 950. Haftamızda da Anayasa Mahkemesi kararlarında ihlale neden olduğu kayıt altına alınan tutumlarını sürdürdürdü.

    “NEDEN YARGILANIYORUZ?”

    08 Nisan-11 Kasım 2023 tarihleri arasında, Cumartesi Anneleri ile ilgili aynı gerekçelerle 29 gözaltı işlemi yapıldı.Bunlardan 28’ inde kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildi.Tamamen benzer koşullardaki 950 Hafta için iddianame hazırlanmasının ve mahkemenin bu iddianameyi kabul etmesinin hiçbir hukuki dayanağı olmadığını düşünüyorum.
    Mahkemenize soruyorum: İki hafta önce 1000. Haftamızda binlerce kişi ile 11 Kasım 2023 tarihinden itibaren de 10 kişi sınırlaması ile olsa da basın açıklaması yapıyoruz. Basın açıklaması yapmak istememiz suç ise şimdi neden yapabiliyoruz? Suç değilse neden yargılanıyoruz?
    Ayrıca belirtmek isterim ki bir insan hakları savunucuları olarak, gözaltında kaybedilenlerin ailelerine devlet eliyle yaşatılan acıların hesabının verilmesi, adaletin sağlanarak geride kalanların yaralarının hafifletilmesi için barışçıl yöntemlerle mücadele etmek bizim görevimizdir. Bu görevimizi yerine getirmemizin gözaltılar, soruşturma ve yargılamalar yoluyla suç haline getirilmesi, Devletin insan hakları savunucularının rahatça çalışmalarını sağlama yükümlülüğüne de aykırıdır.

    Sonuç olarak; suç işlemedim ve anayasal hakkımı kullandım. Hakkımdaki suç isnatlarını kabul etmiyorum. Mahkemenizi de bağlayan Anayasa Mahkemesi kararlarının gereği olarak, davada derhal beraat kararı verilerek yargılamanın bir an önce sonuçlanmasını talep ediyorum.”

    İRFAN BİLGİN: ESAS SAVUNMA YAPMASI GEREKENLER GÖZALTI TALİMATI VERENLER VE GÖZALTINA ALANLARDIR

    Kayıp yakını İrfan Bilgin ise savunmasında şu ifadelere yer verdi:

    “Sayın yargıç,
    Ben 12 Eylül 1994’de Ankara’da Dikmen otobüs durağında Türkiye Devrimci Komünist Partisi üyesi olması iddiası ile gözaltına alınıp Ankara terörle mücadele merkezine götürülüp ve bir daha onlara ortaya çıkarılmayan yani gözaltında kaybettikleri Kenan Bilgin’in kardeşiyim.
    Kenan Bilgin gözaltında kaybedildi diyoruz Çünkü TEM’de Kenan Bilgin ile birlikte gözaltına alınan 12 kişinin tanıklığına dayanarak söylüyorum. Biz Kenan bilginin ailesi olarak bu tanıkların tanıklığı ile devletin tüm kurumlarına başvurularımızı yaptık fakat tüm başvurularımıza “Biz almadık biz de yok” denilerek olumsuz cevaplar verildi. Dönemin insan haklarından sorumlu Bakanı Azimet Köylüoğlu’nun bize verdiği cevap şuydu; “polis almıştır, konuşturmak için işkence yapmışlardır, işkence de ölmüştür, götürüp bir yere gömmüşlerdir” diye cevap vermişlerdir. Başka bir örnek o dönem Cumhuriyet Savcısı olarak dosyayı takip eden Savcı Selahattin Kemaloğlu’nun “ben Kenan Bilgin’in gözaltında kaybedildiğine kanaat getirdim. Çünkü Kenan’la ilgili kurumlara yazdığım yazıların hiçbirine cevap verilmedi. Yazılar bana geri geldi, üstelik çok ilgilenme tehditleri aldım” şeklindeki sözleridir. 1995 yılında çok yoğun olarak sistematik bir şekilde insanlar gözaltına alınıyor, bir daha kendilerinden haber alınamıyor yani gözaltında kaybediliyordu. Bu durum karşısında biz aileler hiçbir şey yapamıyorduk. Kayıp yakınları olarak 10 aile İnsan Hakları Derneğinde bir araya geldik. Bu hukuksuz durumu insanlara duyurmak gerekiyor. Aksi takdirde bu hukuksuz, adaletsiz ve yaşam hakkının hiçe sayılmasına devam edileceğini konuştuk. Görüşmeler sonucunda kayıp aileleri ve İnsan Hakları Derneği yöneticileri olarak Galatasaray Meydanında her Cumartesi saat 12’de 10 dakikalık sessiz oturma eylemi yapma kararını aldık. 1995 Mayıs ayında Galatasaray Meydanına gitmeye başladık. Bize çok sayıda saldırı yapıldı fakat vazgeçmedik. Çünkü en demokratik haklarımızı kullanıyorduk. Israrlarımız sonuç verdi, uzun bir süre Galatasaray Meydanında engellemeyle karşılaşmadan oturduk ta ki 700. Haftaya kadar. 700. Haftada İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatıyla yüzlerce polis gücü ile alana gelen insanlara gazla copla saldırdı. Bu alan o tarihten sonra karakola çevrildi ve alan bize kapatıldı.

    Galatasaray Meydanı bizim için bir hafıza merkezdeydi, annelerin buluşma alanıydı. Biz kayıp yakınları için bu alana gidememek adeta bir zulümdü. Alana yeniden çıkmak için başvurular yaptık ancak hiçbir sonuç alamadık. Biz Anayasa mahkemesine başvuru yaptık. Anayasa Mahkemesi bu alanın kullanılmasının demokratik hakkımız olduğunu, güvenlik güçlerinin bu hakkın kullanımını engelleyemeyeceği tam tersini polisin oraya gelen insanların güvenliğini sağlamakla görevli olduğuna karar verdi. Biz de aileler olarak bu hakkımızı kullanmak için tekrar alana gitme kararı aldık. Ama ne yazık ki Anayasa Mahkemesinin bu kararına da uyulmadı. Anayasa Mahkemesinin kararı tanınmadı 29 hafta daha alana gitmeden İstiklal Caddesi’nde ablukaya alınarak yaka paça otobüslere bindirerek gözaltına alındık ve savcıya çıkarılmadan akşam saatlerinde bırakıldık. Yani biz savunma yapacak konumda değiliz. Çünkü biz aileler olarak suç işlediğimizi kabul etmiyoruz. Biz anayasanın bize tanıdığı demokratik hakkımızı kullanmaya çalıştık. Esas savunma yapması gerekenler gözaltı talimatı verenler ve gözaltına alanlardır. Çünkü Anayasa mahkemesinin verdiği karar tanımayan ve en demokratik hakkımı engelleyenler suç işlemiştir.”

    AVUKAT GÜLİZAR TUNCER: BU EYLEM KADAR HİÇBİR EYLEM HAKLI DEĞİLDİR

    Savunmaların ardından söz alan Avukat Gülizar Tuncer, kayıp yakını Selvi Gülmez’in maruz kaldığı polis şiddetiyle ilgili anlattıklarını hatırlattı. Hakim, Avukat Tuncer’in anlattıklarının davayla ilgili olmadığını iddia ederek, “Kolluk güçleriyle ilgili suç duyurusunda bulunabilirsiniz” karşılığını verdi. Tuncer, “Hiç kimse bu insanlara oradaki açıklamaya katılmak istediği için “Suçlusunuz” diyemez. İdari bir kararla bir özgürlük nasıl engellenebilir? Daha ilk duruşmada derhal beraat kararı vermeliydiniz ve Selvi anne bugün buraya gelmemeliydi. Ama yıllarca eziyete dönen bir yargılama yaşanıyor. Türkiye’deki yargı işleyişinden bunu beklemiyoruz artık. Hukuk güvenliği yok kimsenin. Bu eylem kadar hiçbir eylem haklı değildir” dedi.

    AVUKAT METİN İRİZ: BERAAT KARARI VERİLEBİLİR

    Avukat Metin İriz, savunması alınmayan kayıp yakınlarının ve hak savunucularının ifadesinin alınmadan derhal beraat kararı verilebileceğini söyledi.

    AVUKAT SEVERAL BALLIKAYA: UNUTMUYORLAR, ÇÜNKÜ BULAMADIKLARI ÇOCUKLARININ MEZARI

    Oğlu gözaltında kaybedilen Hanife Yıldız’a polislerin ‘unut gitsin’ dediğini hatırlatarak, bu davanın kolay olmadığını söyledi. Ballıkaya, “Unutmuyorlar, çünkü bulamadıkları çocuklarının mezarı. Galatasaray Meydanı. Eğer bugün beraat kararı vermeyecekseniz soruşturmanın genişletilmesini talep ediyorum” dedi.

    AVUKAT JİYAN KAYA: DERHAL BERAAT TALEBİMİZİ YİNELEMEK İSTİYORUM

    Avukat Jiyan Kaya, “Derhal beraat talebimizi yinelemek istiyorum” dedi.

    Mahkeme, savunması alınmayan sanıklara gelecek duruşmaya kadar süre verilmesine karar verdi. Hakim, Avukat Several Ballıkaya’nın soruşturmanın genişletilmesi talebini esasa ilişkin karar verilemeyeceğinden reddetti. Mahkeme, duruşmayı 4 Ekim 2024 saat 10.00’a erteledi.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Hafıza Merkezi’nden ‘Kuşaklararası Buluşma’ etkinliği: Zorla kaybetmelere karşı mücadele buluşması

    Hafıza Merkezi’nden ‘Kuşaklararası Buluşma’ etkinliği: Zorla kaybetmelere karşı mücadele buluşması

    PİRHA- Hafıza Merkezi, “Kuşaklararası Buluşmalar” devam ediyor: Kayıplar Mücadelesinin Geleceğe Mirası şiarıyla Türkiye’de zorla kaybetme suçuna karşı mücadele yürütenlerle bir araya geldi.

    Hafıza Merkezi, “Kuşaklararası Buluşmalar” başlığında düzenlediği etkinliğin üçüncüsünde İstos’ta gerçekleştirdi. Kayıplar Mücadelesinin Geleceğe Mirası konu başlığıyla gerçekleşen etkinlikte Türkiye’de gözaltında kayıplara karşı mücadele yürüten Nimet Tanrıkulu, kayıp yakını ve aktivist Besna Tosun, Hafıza Merkezi kurucularından Murat Çelikhan, Dargeçit filmi yönetmeni Berke Baş konuşmacı olarak yer alırken moderatörlüğü Hazal Özvarış üstlendi.

    “MÜCADELEMİZDE TEMEL OLAN VAZGEÇMEME VE DİRENİŞ KÜLTÜRÜ”

    İlk sözü ömrünün kırk yıldan uzun bir zamanını insan hakları mücadelesine adayan Nimet Tanrıkulu aldı. Tanrıkulu, mücadele deneyimlerini şöyle aktardı:  “Türkiye’de gözaltında zorla kaybetme meselesi yeni bir olgu değil. Cumartesi Anneleri özelinde baktığımızda tarih 1980lere dayanıyor. Bizler de 12 Eylül de gözaltına alınanlar arasındaydık. Gözaltında kayıpların olduğunu biliyorduk. İnsan Hakları Derneği (İHD) kurulduğunda bu meseleyi görünür kılamadık. Bir süre sonra gözaltında kayıplar gerçeği konuşulmaya başlandı. Türkiye’de Cumartesi Anneleri’nin başlangıcını Hasan Ocak’la belirlemek mümkün. Hasan Ocak iki kez gözaltına alındı. İlkinde serbest bırakıldı ama ikincisinde 58 gün boyunca kayıptı. O dönemde Arkadaşıma Dokunma grubuyla kadınlar mücadelelerini yürütüyordu.  Hasan’ın kaynı üzerine, Çoğunluğu Arkadaşıma dokunma kampanyasından kadınların oluşturduğu ekiple sessizce Galatasaray Meydanı’nda oturmaya karar verdik. Mücadelemizde en temel olan şey vazgeçmeme ve direniş kültürüydü.

    “CUMARTESİ ANNELERİ BİZİM DAYANIŞMAMIZIN ADI”

    Tanrıkulu, Galatasaray Meydanı’nda geçen ilk 200 haftalık süreçte kayıpları fiziksel olarak da bir aradıklarını ise şu sözlerle anlattı:

    “Bizim bir kaybı aramak kendimize tanıdığımız süre üç gündü. Bir kayıp haberi geldiğinde kaybedilme olgusuna sadece devlet perspektifinden bakamıyoruz. Üzerindeki giysileri tanımlıyorduk. Çevredeki insanlarla konuşarak araştırma yapıyorduk. Kimi zaman o mezarların içine girdik, mezarlık defterlerine bakmaya çalışıyorduk. Kaybedilen kişilerin mezardan üstündeki kıyafetlerle, ellerinde mühürlerle çıkarıldığına şahit olduk. Cumartesi Anneleri bizim kendi aramızdaki dayanışmamızın adıydı.”

    “BU SUÇUN HEM MAĞDURU HEM TANIĞIYIM”

    Galatasaray Meydanı’nı annesinden devralan, “Bu suçun hem mağduru hem tanığıyım. Babam benim yanımda kaçırıldı. Babam evimizin önünden kaçılırken failleri ile göz göze gelip onlara gülümsemiştim”  diyen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun yaşadığı acının nasıl insan hakları mücadelesine dönüştüğünü anlattı:

    “Babamı arama süreci başladığında annemle hep yan yanaydım. Annem İHD’ye babam için başvuru yapıp döndükten sonra “Basın toplantısı kararı alındı. Seni götüreceğim gördüklerini anlatacaksın” dedi. O süreci birlikte yaşayarak aramızda bir deneyim aktarımı gerçekleşti.

    Galatasaray Meydanı’na ilk çıktığımda 12 yaşındaydım. Eyleme müdahale başladığında gözleri ne yaşlıları ne çocukları görüyordu. Annelerimiz gözaltına alındığında Nimet Erdoğan, Leman Yurtsever işten, dernekten çıkıp koşa koşa bize yemek yapmaya gelirlerdi. Çiğdem Mater o zamanlar 18 yaşındaydı bizle İHD’de oyunlar oynuyordu. Annelerimiz müdahaleden dolayı artık bizi meydana götürmemeye başlamıştı. Dolayısıyla 12.00de televizyon karşısına geçip haberleri tedirgin bir şekilde izliyorduk. Leman’ın eve gelişinde anlıyorduk ki o gece annem eve gelmeyecek”

    “BU COĞRAFYA GEÇMİŞ YÜKÜNÜN ÇOK AĞIR OLDUĞU BİR COĞRAFYA”

    Zorla kaybetme suçuna karşı mücadele yürüten ve hafıza merkezinin kurucularından olan Murat Çelikkan ise “12 Eylül darbesiyle kesilen toplumun örgütlenme ve direnme gücünü bu döneme taşıyan, insan hakları mücadelesinin ağırlığını üstlenen kadınlar oldu. Kayıpları arama mücadelesinin ağırlığını da kadınlar oluşturdu. 1990 yılına kadar İHD’nin gündeminde mücadele alanlarının hepsi olmasına rağmen kaybedilenler mücadelesi yoktu. Dernek gücünü toplumla olan bağından alır. En başta hikayeleri anlamıyorduk. Buna bir isim koyamıyorduk ama çok kısa zamanda bu dernek içerisinde oluştu ve kadınlar cumartesi eylemlerini başlattılar. Bu coğrafya geçmiş yükünün çok ağır olduğu bir coğrafya. Ve devletin bununla yüzleşmesi gerek. İktidarlar değişiyor ve yeni gelen iktidarın bunu yargılaması gerek. Bunu Arjantin örneğinde görebiliyoruz. Bu hafızayı oluşturmak, belgeleri korumak için ‘Hafıza Merkezi’ni kurduk. Çünkü biliyoruz bir gün o yargılamalar yapılacak” diye konuştu.

    “MÜCADELEYE TANIK OLAN FİLM”

    Dargeçit Jitem dosyası olarak bilinen gözaltına kayıpların ailelerine ulaşarak altı buçuk yıl süren bir çalışma sonucunda ‘Dargeçit’ isimli  belgeselin yönetmeni Berke Baş bu davanın 17 celsesini takip ederek hazırladıkları belgeselle ilgili şunları söyledi:

    “Biz bu filmi yaparken Hafıza Merkezi’nin arşivlerine daldık. O arşivden onlarca film çıkabilir ama biz bugünkü mücadeleye tanık olan ve eşlik eden bir film olsun istiyorduk. Dev bir cezasızlık yumağı içerisinde bu filmle bir yol aradık. Bu film aileler duruşma salonundan çıktıktan sonra başlayacak, bu karar olumlu bir karar olmayacaktı ve bizim hikayemiz o zaman anlamını bulacaktı.”

    Etkinlik dinleyicilerin sorularının cevaplanmasının ardından son buldu.

    Dilan ŞİMŞEK/İSTANBUL 

  • İHD 21.Olağan Genel Kurulu’nda Cumartesi Anneleri’ne destek-VİDEO

    İHD 21.Olağan Genel Kurulu’nda Cumartesi Anneleri’ne destek-VİDEO

    PİRHA- İnsan Hakları Derneği (İHD) 21.Olağan Genel Kurulu’nda Cumartesi Annelerine destek açıklaması yapıldı. Açıklamada,”Feryadımız karşısında etkin soruşturma ve kovuşturma yapılmasını sağlamakla görevli olanlar bu feryadımızı polis şiddeti, kelepçe, gözaltı ve adli süreçlerle bastırmak istiyor” ifadelerine yer verildi.

    İnsan Hakları Derneği’nin 21.Olağan Genel Kurulu’nda, kayıp evlatlarının akıbetini sormak için 28 yıldır Galatasaray Meydanı’nda toplanan Cumartesi Anneleri’ne destek amacıyla bir açıklama yapıldı. Açıklamaya kurula gelen, divanda da yer verilen Cumartesi Anneleri de katıldı.

    “ONLARI KAYBEDENLER NEDEN KORUNUYOR”

    30 haftadır Galatasaray Meydanı’nda toplanma ve basın açıklaması yapma haklarının engellendiğini söyleyen Besna Tosun, “Galatasaray’da toplanma ve basın açıklaması yapma hakkımızı kullanmaya çalışıyoruz. Ancak kamu gücünü kullananlar, Anayasa’ya, AYM kararlarına ve uluslarası sözleşmelere meydan okuyarak bu hakkımızı engelliyor. “Kayıplarımız nerede?”, “Onları kaybedenler neden korunuyor?” feryadımız karşısında etkin soruşturma ve kovuşturma yapılmasını sağlamakla görevli olanlar bu feryadımızı polis şiddeti, kelepçe, gözaltı ve adli süreçlerle bastırmak istiyor. 971. haftamızda Galatasaray’daki buluşmamız engellenerek gözaltına alınmasaydık cezasızlıkla kapatılmak istenen Dargeçit JİTEM dosyası ile kamuoyuna seslenecektik. 29 Ekim – 8 Kasım 1995 tarihleri arasında Mardin/Dargeçit’te ağır silahlı askerler ve korucular tarafından yapılan ev baskınlarında dört çocuk, iki lise öğrencisi ve iki kadının da aralarında olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı” dedi.

    “GALATASARAY’DAN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    Galatasaray meydanından vazgeçmeyeceklerini belirten Tosun, “971. haftamızda bir kez daha söylüyoruz: Dargeçit kayıpları ve tüm kayıplarımızın faillerinin etkin bir biçimde yargılanarak cezalandırılmalarını talep etmekten vazgeçmeyeceğiz. Kayıplarımızla buluşma mekanımız olan Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz. Selam olsun bugün bir kez daha tüm baskıları göğüsleyerek ülkenin dört bir yanında bizimle eş zamanlı sesimize ses katan kayıp yakınları ve insan hakları savunucularına” diye ekledi.

    PİRHA/ANKARA

  • Mücadeleyle geçen bir ömür: Besna Tosun – VİDEO

    Mücadeleyle geçen bir ömür: Besna Tosun – VİDEO

    PİRHA- 28 yıldır gözaltında kaybedilen babası Fehmi Tosun’un akıbetini soran Besna Tosun mücadele hayatını PİRHA’ya anlattı. Tosun, “Hep şunu söylüyoruz; kaybedilme süreklilik taşıyan, devam eden bir suç. Bunun bıraktığı iz de böyle. O acının sona ermesi için o yasın tamamlanması için bunun bir sonuca varması gerekiyor” dedi.

    1990’lı yılların başından itibaren bir ‘devlet geleneği’ haline gelen gözaltında kaybetme ve faillerin açıklanmamasına karşı Besna Tosun 12 yaşından bugüne dek sürdürdüğü mücadele hayatını PİRHA’ya anlattı.

    “BABAMIN GÖZALTINDA KAYBEDİLMESİNİN TANIĞIYIM” 

    Besna Tosun 1995 yılında başlayan mücadelesini şu sözlerle anlattı:
    “1995’te gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun‘un kızıyım. Aynı zamanda babamın gözaltında kaybedilmesinin tanığıyım. Babam Fehmi Tosun, 19 Ekim 1995’te evimizin önünden üç sivil polis tarafından gözlerimizin önünde kaçırıldı ve kaybedildi. Babamın kaybedilmesinin hemen ardından bizler hem bütün resmi makamlara başvuruda bulunduk hem de İnsan Hakları Derneği’ne başvurduk. İnsan Hakları Derneği’ne başvurduktan sonra Cumartesi Anneleri’nden haberdar olduk. Dolayısıyla babam kaybedildikten iki hafta sonra biz de annemle beraber cumartesi eylemlerine katılmaya başladık. O zaman 12 yaşındaydım ve 28 yıldır Cumartesi Anneleri’yle birlikte hem babamın akıbetinin açıklanması hem diğer kayıpların akıbetinin açıklanması ve onları kaybedenlerin yargılanması için mücadele ediyoruz.”

    “CUMARTESİ ANNELERİ BİR KADIN Hareketi” 

    Tosun mücadelenin öncüsünün kadınlar olduğunu belirterek, “Kaybedilenlerin büyük bir çoğunluğu erkek dolayısıyla o erkekleri arayanlar da kadınlar. Yani evladını arayan anneler, eşlerini arayan kadınlar, babalarını arayan kız çocukları, abilerini arayan kadınlar. Bu arama mücadelesini başlatanlar kadınlar. Dolayısıyla Cumartesi Anneleri de bir kadın hareketi diyebiliriz”dedi.

    “KUŞAKTAN KUŞAĞA SÜREN DİRENİŞİN Simgesi” 

    Cumartesi Anneleri eyleminin 968’inci haftasında gözaltına alınırken polis tarafından işkence gören Tosun, şunları söyledi:
    “Önceki hafta çok ciddi bir işkenceye maruz kalmıştım. Geçen hafta da geldiğimde el ele, kol kola yürüdüğümüz kadınlar bizi bu meydanda büyüten kadınlardı. Ümit Efe gibi yıllarca ömrünü insan hakları mücadelesine vermiş biriydi elimi tutan. Diğer yanımda 12 Eylül’den beri abisi Hayrettin Eren’i arayan İkbal Eren vardı. Yine ömrünü insan hakları mücadelesine veren Eren Keskin ve Leman yurtsever vardı. Bu mücadeleyi başlatan, bize bu mücadeleyi miras bırakan, bize mücadele etmeyi öğreten, direniş geleneğini bırakan kadınlardı. Ben bu meydana geldiğimde 12 yaşındaydım 28 yıl sonra onların 90’larda yaşadığı şiddeti ben yaşadım. 28 yıl sonra yine aynı kadınlarla kolkola yürüdük benim için çok anlamlıydı orada kol kola yürümek kuşaktan kuşağa süren direnişin simgesiydi.”

    “ANNELERİMİZİN BİZE BIRAKTIĞI MİRAS!”

    Tosun, “Bütün hayatınızı buna göre kuruyorsunuz. 28 yıldır hepimiz için geçerli tabi ki. Diğer insanlar gibi bir hayatımızda da var işimiz, çocuklarımız, sosyal bir hayatımız var. Ama bütün her şeyi cumartesiye göre kuruyoruz” diyerek hayatın tüm akışının buraya bağlı olduğunu belirtti. Devamında, “Tatil programı bile yaparken buradaki arkadaşlarımızla haberleşerek yapıyoruz. Nöbetleşe tatile gidiyoruz. Bir ‘cumartesi’ var ve orada büyük bir sorumluluk var. Hayatımızın büyük bir parçası. Sadece bizim için değil, bu ülke için çok önemli. Adaletin sağlanması için, bu ülkenin hafızası için çok önemli. Onun sorumluluğu var ve o sorumluluğu bilerek yaşıyoruz hepimiz. Vazgeçtiğimizde umut yok olur. Bizim umudumuzu besleyen şey vazgeçmemiş olmak. Bu mücadeleyi sürdürüyor olmak. Bu da annelerimizin bize bıraktığı miras” dedi.

    “SEVDİKLERİMİZİN NE YAŞADIKLARINI NE ÖLDÜKLERİNİ BİLİYORUZ”

    Besna Tosun, kaybedilmenin devam eden bir suç olduğunun altını çizerek,  “Kanıksayabileceğimiz, alışabileceğimiz bir şey değil. Hep şunu söylüyoruz; kaybedilme süreklilik taşıyan, devam eden bir suç. Bunun bıraktığı iz de böyle. Devam eden bir yastan, ızdıraptan bahsediyoruz. Sevdiklerimiz kaybedildi ve ne yaşadıklarını biliyoruz, ne öldüklerini biliyoruz. O belirsizliğin yarattığı ızdırap sürekli devam ediyor. Dolayısıyla siz de o acıyla bu şekilde baş ediyorsunuz. O acının sona ermesi için, o yasın tamamlanması için bunun bir sonuca varması gerekiyor. Acınız nasıl taze ise, o umudu da mücadeleyle taze tutuyor hayata öyle devam ediyorsunuz. Baş etmenin başka yolu yok. Mesela ben mücadele etmesem nasıl yaşardım, nasıl hayatta kalırdım gerçekten bilmiyorum.” dedi.

    “MÜCADELEYİ OĞLUMA DEVRETMEK İSTEMİYORUM”

    Tosun, son olarak bu mücadeleyi oğluna miras olarak bırakmak istemediğini şu sözlerle ifade etti:

    “Aslında bu kadar sıkı tutunma sebeplerimden biri bu. Ben annemden devraldım. 28 yıldır bu hukuksuzluk, adaletsizlik değişmedi. Bunun oğluma kalmasını, onun devralmasını istemiyorum. Zaten çocuklarımız özgürce yaşasın, eşit yaşasın diye mücadele ediyoruz. Çocuğuma böyle bir şey bırakmak istemiyorum. Bunu bırakmak zorunda kalmamalıyım ama sonuca varamazsa hiçbirimizin çocuğunun buna kayıtsız kalacağını düşünmüyorum, ister istemez devrediyor bu pratik.”

    Dilan ŞİMŞEK- Devrim FINDIK / İSTANBUL

  • AYM ‘hak ihlali’ dedi; Cumartesi Anneleri: Galatasaray’daki ablukayı kaldırın-VİDEO

    AYM ‘hak ihlali’ dedi; Cumartesi Anneleri: Galatasaray’daki ablukayı kaldırın-VİDEO

    PİRHA-AYM, Cumartesi Anneleri’nin 700. haftasına yönelik gerçekleştirilen polis müdahalesi ile Galatasaray Meydanı’nın yasaklanmasına karşı yapılan başvuruda ‘hak ihlali’ kararı verdi. Cumartesi Anneleri, “Yarından itibaren kayıp yakınları ve İnsan Hakları Derneği olarak ilgili makamların AYM kararına kayıtsız şartsız uyma yükümlülüklerini yerine getirmeleri için girişimlerde bulunacağız. Keyfi yasağınıza son verin ve Galatasaray Meydanı’ndaki ablukayı kaldırın!” dedi.

    Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak, fail ve sorumluların cezalandırılması talebiyle başlattıkları adalet mücadelelerinin 700. haftasında polis müdahalesi ile karşılaşan ve darp edilerek gözaltına alınan Cumartesi Anneleri’nin konuya ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı başvuru ‘hak ihlali’ kararı ile sonuçlandı.

    Cumartesi Anneleri, AYM’nin verdiği kararı İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirdiği bir basın açıklaması ile değerlendirdi. Açıklamaya İHD İstanbul Şubesi Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, Cumartesi Anneleri/İnsanları, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) İstanbul Temsilcisi Ümit Efe ile Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) ve Hafıza Merkezi temsilcileri de katıldı.

    “GALATASARAY’DAN VAZGEÇMİYORUZ”

    “Galatasaray bizim, Galatasaray hepimizin, vazgeçmiyoruz” başlıklı basın açıklamasını Cumartesi Anneleri adına Besna Tosun okurken, şu ifadeleri kullandı:

    “Gözaltında kaybedilen insanlarımızın akıbetlerinin açıklanması ve suçun faillerinin yargı önüne çıkarılarak cezalandırılması talebiyle başlattığımız, Türkiye tarihinin en uzun soluklu adalet eylemi olan Galatasaray’daki buluşmalarımız 700. haftamızda ağır polis şiddeti ile engellendi ve kuşaktan kuşağa aktarılarak devam eden hakikat ve adalet mücadelemizle hafıza mekânına dönüştürdüğümüz Galatasaray Meydanı bize yasaklandı.

    Dört yılı aşan bir süredir Galatasaray Meydanı tomalar, ağır silahlı polisler, çelik ve beton bariyerler ile kuşatıldı. Cumhurbaşkanlığı rejimi, adalet ve hukukun üstünlüğü talebimize sesimizi duyurduğumuz Galatasaray Meydanı’nı esir alarak cevap verdi. En başından beri bu yasaklamanın evrensel hukuka, Anayasa’ya ve ilgili yasalara aykırı olduğunu, keyfi olduğunu, haklarımızı ihlal ettiğini söyledik. Bu iddialarla yargı makamlarına başvurduk, maruz kaldığımız hak ihlalinin ortadan kaldırılmasını talep ettik. 23 Şubat 2023 günlü resmi Gazete’de yayınlanan 2019/21721 başvuru numaralı Anayasa Mahkemesi (AYM) kararına kadar bu haklı itiraz ve taleplerimiz görmezden gelindi.

    “AYM, EYLEMİN HUKUKA UYGUN OLDUĞUNU BİLDİRDİ”

    Maside Ocak’ın başvurusu üzerine verilen bu AYM kararıyla, Anayasa’nın 34. maddesinde düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkımızın ihlal edildiğine hükmedildi. Beyoğlu Kaymakamlığı’nın savunmasında Galatasaray’daki buluşmalarımızın yasaklanması ile ilgili ileri sürdüğü; “bildirimde bulunmadılar” ve “suç işlenmesinin engellenmesi, kamu düzenin bozulması, başkalarının haklarının korunması gibi zorlayıcı şartların varlığı nedeniyle” yasakladık şeklindeki gerekçelerinin hukuki geçerliliğini tartışan AYM, söz konusu kararı ile; idarenin buluşmalarımızın engellenmesine dayanak gösterdiği ‘bildirimde bulunulmadı’ gerekçesini; “yapılmak istenen etkinlik, yaklaşık yirmi dört yıl boyunca belirli zaman ve yerde yapılmakta olup idarenin bu etkinliğin yapılacağına ilişkin olarak önceden bilgisi olmadığı söylenemez” diyerek ve idarenin “zorlayıcı şartlar nedeniyle yasaklama yoluna gidildiği” iddiasını da; “idare, yasaklama kararında kamu düzeni bozulması, bozulma tehlikesi veya başkalarının haklarının korunması gerekliliği gibi zorlayıcı şartlar olduğunu ortaya koymamıştır. İzah edilen sebeplerle idarenin etkinliği yasaklama kararı için dayanak gerekçelerinin haklı ve ikna edici olduğu söylenemez” diyerek geçersiz kıldı.

    Ayrıca AYM, “Diğer yandan başvurucunun da içinde yer aldığı grubun kaybolan yakınlarının bulunması ve kamuoyunda farkındalık yaratılması amacına yönelik oturma eylemi ve basın açıklaması yapmak istemesi demokratik bir toplumda saygı ile karşılanmalıdır.” diyerek Galatasaray’daki buluşmalarımızın demokrasinin gereği olduğuna vurgu yaptı. Kararın bir örneğinin yeni ihlallerin önlenmesi için Beyoğlu Kaymakamlığı’na gönderilmesine karar veren AYM, böylece Cumartesi Anneleri/ İnsanları’nın Galatasaray Meydanı’nda sürdürdüğü eylemin hukuka uygun olduğunu bildirerek, engellenmemesi konusunda Beyoğlu Kaymakamlığı’na açık bir ödev yükledi.

    “KEYFİ YASAĞINIZA SON VERİN”

    Anayasa’nın 153. Maddesi; “Anayasa Mahkemesi kararları kesindir.” “…Yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” diyerek AYM kararlarının uygulanması konusunda hiçbir kuruma herhangi bir takdir yetkisi tanımamış veya bu konuda bir istisnaya yer vermemiştir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin anayasaya aykırılık konusunda verdiği karardan sonra idarenin Galatasaray yasağında ısrar etmesi Anayasa’yı kasten ihlâl etmek anlamı taşımaktadır.

    Yarından itibaren kayıp yakınları ve İnsan Hakları Derneği olarak ilgili makamların AYM kararına kayıtsız şartsız uyma yükümlülüklerini yerine getirmeleri için girişimlerde bulunacağız. Ancak bugün buradan sesleniyoruz; keyfi yasağınıza son verin ve Galatasaray Meydanı’ndaki ablukayı kaldırın! Bütün engellemelere rağmen hakikati söylemeye devam edeceğiz. 28 yıllık pratiğimiz tanıktır; hakikati söyleme sorumluluğuna ve cesaretine sahibiz, bundan vazgeçmeyeceğiz! Kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz! Kayıplarımızı aramaya, akıbetlerini sormaya, faillerinin cezalandırılmasını istemeye, mevcut adaletsizliğe itiraz etmeye, hak ve özgürlük talep etmeye devam edeceğiz.”

    Devrim FINDIK/ İSTANBUL

  • Cumartesi Anneleri: Galatasaray sana kavuştuğumuz yerdir- VİDEO

    Cumartesi Anneleri: Galatasaray sana kavuştuğumuz yerdir- VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri, 763. hafta buluşmasında 27 Ekim 1991’da İstanbul’da gözaltına alınan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Hüseyin Toraman’ın akıbetini sordu.

    HABERİN VİDEOSU

    Kayıpların akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 763’üncü haftasında Galatasaray Meydanı’nda buluşmak isteyen Cumartesi Anneleri, bir kez daha polis tarafından engellendi. Cumartesi Anneleri, İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nin bulunduğu sokakta eylemlerini gerçekleştirdi.  Cumartesi Anneleri, üzerinde kayıpların fotoğraflarının olduğu tişörtler giyerek, gözaltında kaybedilenlerin fotoğraflarıyla karanfiller taşıdı.

    Yoğun polis ablukası altında gerçekleşen buluşmada, gözaltında kaybedilen Hüseyin Toraman’ın akıbeti soruldu.

    Bu haftaki eyleme HDP 26. dönem Milletvekili Ferhat Encü ve Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Kumi Naidoo da destek verdi.

    Basın metnini İHD’den Sebla Arcan okudu. Devletin varlığını ve meşruiyetini hukuk ve adaletten aldığını vurgulayan Arcan, hukuk ve adaletin, uygar ve barışçı bir toplumsal varoluşun temeli olduğunun altını çizdi.

    Arcan sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Hukukun üstün olmadığı, devletin adil olmadığı ülkelerde hak ve özgürlükler askıya alınmış demektir. Hukuk devleti, insan haklarına dayalı değerler sisteminin bütünüyse Türkiye’de hukuk yok; devlet hukukun dışında konumlanıyor. Yargı sisteminin görevi, devlet karşısında, siyasal iktidar karşısında yurttaşın hak ve özgürlüklerini korumaksa, Türkiye’de yargı yok.”

    “HAKKIMIZ OLANI TALEP ETMEKTEN VAZGEÇMEYECEĞİZ”

    Tanıklara rağmen, AİHM’in mahkûmiyet kararlarına rağmen, kamu görevlilerinin açıklamalarına rağmen, bizzat faillerin itiraflarına rağmen, TBMM raporlarına rağmen hukukun işletilmediğini ve adalet taleplerinin karşılanmadığını söyleyen Arcan, 64 haftadır da uluslararası hukukun ve Anayasa’nın güvencesi altına alınan düşünce, ifade ve barışçıl toplanma özgürlüklerinin keyfi bir şekilde engellendiğini söyleyen Arcan şunları söyledi:

    “Talebimiz açık ve net: Güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındıktan sonra varlığı inkâr edilen sevdiklerimize ne olduğunu öğrenmek istiyoruz. Gözaltında kaybetme suçundaki cezasızlığın son bulmasını, adaletin sağlanmasını istiyoruz. Bir daha hiç kimsenin kaybedilmeyeceği bir hukuk devleti istiyoruz. Bunları söylediğimiz için suçlanıyoruz, şiddete uğruyoruz, gözaltına alınıyoruz. Biz gerçeği, yalnızca gerçeği söylüyoruz. Yurttaş olarak hakkımız olanı talep ediyoruz. Onurlu yurttaşlar olarak gerçeği söylemekten, hakkımız olanı talep etmekten vazgeçmeyeceğiz.”

    “NİCE SOFRALAR EKMEKSİZ KALDI SENDEN SONRA”

    Basın açıklamasının ardından Hüseyin Toraman’ın ablası Sakine Toraman’ın mektubu okundu. Mektubu, gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun okudu.

    “Canım kardeşim, Hüseyin’im,

    Veda etmeden, helallik almadan gidişler, gönüllerde dönüşsüz olmuyor. Kaç yıldır adını koyamadığımız bir zamanda bekler dururuz seni. O pazar sabahı kurulan, ekmeğini getiremediğin kahvaltı sofrası hala yerde. 27 yıldır seni bekliyor.

    Bir bilsen daha nice sofralar ekmeksiz kaldı senden sonra. Berkin Elvan’ın annesi beklemez mi getirilemeyen ekmeği. Cizre’de elinde ekmeğiyle vurulan 70’lik Mehmet Dede’nin sofrası hala ekmeksiz değil midir?

    Hüseyin’im, biliyor musun, İstanbul sokakları ilk sende tanıdı gündüz gözüyle insan kaçırmayı. İnanamadık, nereden bilecektik senden sonra daha yüzlerce canın aynı akıbeti paylaşacağını.

    Dünyamız karardı, bilirsin ne çok severdi annem seni. Yüzüne bakmaya bile kıyamazdı. Seni bulmak için her şeyi öylece bıraktı. Çalmadığı kapı kalmadı.

    Ağar’ın adaleti faili meçhuller dağıtıyordu.

    Demirel’in cebinde değildin ki, çıkarıp versindi.

    Meclisin komisyonu, kuzu postuna sarılmış Ökkeş Şendillerdi.

    Hâkimi, savcısı, polisi, amiri, bakanı, cumhurbaşkanı bir olup sustular. İşte böylece yarı can kaldı annem.

    Sürgünde doğup sürgünde ölen babamı iki yıl önce, senin kaçırıldığın gün toprağa verdik. Ben mi, ben yıllarca sana ağlamadım. Ağlarsam eğer, işte o zaman gerçekten ölürsün sandım. En çok canımı yakan, bu olaylardan senin hiç haberin olmadı.

    Sonra ne mi oldu?

    Hüseyin’im, memleketin dört bir yanında kaybedilen canların sayısı bini buldu. Evlatsız bırakılan anne babalar, anne babasız bırakılan evlatlar. Sonra buluşup bir araya geldik. Birlikte sizleri, kaybedilen canlarımızı aramaya başladık. Galatasaray’ı siz kayıplarımızla kavuşma mekânımız eyledik. Acılarımızı dillendirdiğimiz, sorumlulardan hesap sorduğumuz yer oldu Galatasaray.

    Canım kardeşim, çeyrek asrı aştı adalet arama mücadelemiz. Zaman aşımı deyip dosyaları birer birer kapatmaya çalışıyorlar. Ama onlar bilmiyorlar, anaların acısı, acımız zaman aşımına uğramıyor. Kuşaktan kuşağa aktararak, seni, sizleri aramaktan vazgeçmeyeceğiz!

    Şimdi 64 haftadır Galatasaraylı hukuksuzca yasakladılar bize. Baskılarla, saldırılarla bizi korkutup yıldıracaklarını sandılar.

    Hüseyin’ini kaybeden annemi ne korkutabilir ki! Evladı elinden alınmış bir annenin kaybedecek neyi olabilir ki! Kardeşim, Galatasaray sana kavuştuğumuz yerdir! Acılarımızı dillendirip paylaştığımız, kayıplarımızı toplumsal hafızada yaşatmak için buluştuğumuz mekânımızdır.

    Baskılar bizi yıldırmayacak! Kayıplarımızla buluşma mekânımız Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz.

    Hüseyin’im, sen insanların barış içinde, insanca yaşayacağı bir dünya için mücadele ettin.

    Sen bizim gururumuzsun!

    Adalet yerini bulana kadar mücadelemiz devam edecek!

    Seni aramaktan asla vazgeçmeyeceğiz!

    Seni çok seven ablan

    Sakine Toraman”

    “ZORLA KAYBETME DÜNYADAKİ EN MENFUR SUÇLARDAN BİRİDİR”

    Okunan mektubun ardından Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Kumi Naidoo konuşma yaptı. Naidoo, Cumartesi Anneleri’nin on yıllardır sürdürmüş oldukları mücadelenin, insan haklarına saygı gösterilen bir dünya için verilen tüm mücadelelere ilham verdiğini söyledi ve şu sözleri kaydetti:

    “Sizin herkesten daha iyi bildiğiniz gibi, zorla kaybetme dünyadaki en menfur suçlardan biridir. Bu suçun mağdurları alınıp götürülmekle kalmıyor, devlet yetkilileri tarafından varlıkları inkâr ediliyor, hayatları en sert şekilde yarıda kesiliyor. Zorla kaybedilenlerin yakınları babalarının, kız kardeşlerinin, oğullarının ve kızlarının akıbetini bilmedikleri, yas tutacak bir mezara bile sahip olamadıkları ve sorumlulardan hesap sorulduğuna ve adaletin yerini bulduğuna tanıklık edemedikleri bir kabusla yaşamaya mahkum ediliyor. Geride kalanlar için bu hayat boyu süren bir ceza demektir.

    “ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ YANINIZDADIR”

    Hakikat ve adalet talebiyle her hafta gerçekleştirilen buluşmalarla sürdürdüğünüz cesur, onurlu ve barışçıl mücadele belli ki yetkilileri tedirgin etti. Yoksa Ağustos 2018’de 700. kez toplanmanızı engellemek için tazyikli su, biber gazı ve plastik mermileriyle polisi çağırmalarının bundan başka ne sebebi olabilir?

    Sizi susturma girişimlerinde başarılı olamadıklarını gördüğüm için mutluyum. O günkü polis şiddetini gösteren görüntüler dünyanın dört bir yanında izlendi. O görüntüler, sizin mücadele ettiğiniz devlet şiddetinin sembolüdür. Güçlerinin değil, zayıflıklarının sembolüdür.

    Bugüne kadar süregelen ve sizi 1990’ların ortalarından beri her Cumartesi bir araya gelerek Galatasaray Meydanı’nda gerçekleştirdiğiniz buluşmayı yapmaktan alıkoyan bu hukuksuz yasak yalnızca onların zayıflığını artırıyor. Şunu ifade etmeliyim ki Uluslararası Af Örgütü yanınızdadır ve zorla kaybedilen kadınlar ve erkekler adına sesinizi yükseltmek üzere Galatasaray Meydanı’na dönebildiğiniz güne kadar daima sizinle olacaktır. Adalet yerini bulana kadar daima sizinleyiz.”

    Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Kumi Naidoo’nun konuşmasının ardından eylem sona erdi.

    NE OLMUŞTU?

    24 yaşındaki Hüseyin Toraman Gebze’de yaşıyordu. 1 Mayıs için bildiri hazırlama suçlamasıyla hakkında arama kararı vardı. Bu nedenle İstanbul’a taşındı. 27 Ekim 1991 sabahı İstanbul/ Kocamustafapaşa’daki evinin önünde silahlı, telsizli, sivil giyimli kendilerini polis olarak tanıtan kişiler tarafından 34 ATZ 56 plakalı Beyaz Toros’a zorla bindirilerek kaçırıldı. Kaçırılma semt karakoluna çok yakın bir yerde ve mahalle sakinlerinin gözü önünde gerçekleşti. Olaya tanık olanlar polisi arayıp, bir kişinin silahla kaçırıldığı haberini verdi. Bunun üzerine Çınar Polis Karakolu’ndan bir polis ekibi olay yerine geldi. Görgü tanıklarından bilgi alan polisler bir dükkâmn telefonundan görüşmeler yaptıktan sonra olaya müdahale etmeden ayrıldı. Baba Ali Rıza Toraman Çınar Karakolu’na giderek neden müdahale etmediklerini sordu. Karakol amiri Hüseyin’in kaçırılmadığını, siyasi polisler tarafından gözaltına alındığını bu nedenle müdahale edemediklerini söyledi. Baba Toraman karakol amirinin bu beyanını gizlice kaydetti, ses kaydını savcılığa ve dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’e verdi. İstanbul Emniyet Müdürü Mehmet Ağar’la görüşen aileye Ağar: “Oğlunuz emniyettedir, merak etmeyin, evinize gidin” dedi. Oğlunun bulunması için dönemin Başbakan’ı Süleyman Demirel’le görüşen Hatice Toraman’a Demirel: “Oğlun cebimde mi ki çıkarıp vereyim” dedi.Ailenin tüm ilgili kurum ve kişilere yaptığı başvurular sonuçsuz kaldı. Hüseyin Toraman’ın gözaltına alındığı inkar edildi. Açılan soruşturmalar bugüne kadar bir sonuca ulaşmadı. Tam 28 yıldır Hüseyin’in bilinen failleri korundu. Gözaltında kaybedilen bedeni ailesinden gizlendi.

    Sabri MERAL/İSTANBUL

     

     

     

     

     

     

     

  • Cumartesi Anneleri, Ramazan Tekin ve Mehmet Şirin Bayram’ın akıbetini sordu-VİDEO

    Cumartesi Anneleri, Ramazan Tekin ve Mehmet Şirin Bayram’ın akıbetini sordu-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri eyleminin 762. haftasında 23 yıl önce gözaltında kaybedilen Ramazan Tekin ve Mehmet Şirin Bayram’ın akıbeti soruldu. 

    HABERİN VİDEOSU

    Cumartesi Anneleri eyleminin 762. haftası yine polis ablukasında gerçekleşti. Bu haftaki eylemde gözaltında kaybedilen Ramazan Tekin ve Mehmet Şirin Bayram’ın akıbetleri soruldu.

    Eyleme HDP Eş Başkanı Pervin Buldan ile HDP milletvekilleri Ali Kenanoğlu, Garo Paylan, Oya Ersoy, Erol Katırcıoğlu, Meral Danış Beştaş, Hüda Kaya ve Zeynel Özen destek verdi.

    Haftanın basın metnini gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun okudu. Gözaltında kaybedilenlerin can güvenliğinden devletin sorumlu olduğunu hatırlatan Tosun, 23 yıl önce gözaltında kaybedilen Ramazan Tekin ve Mehmet Şirin Bayram dosyası hakkında şu bilgileri paylaştı:

    “KARAKOL ‘BİZ ALMADIK, BİZDE YOK’ DEDİ”

    “Bayram Ailesi, Kulp Demirli köyüne bağlı Bira Zeyna mezrasında yaşıyordu. Korucu olmaya zorlanan köylüler ağır baskı görüyordu. Tüm baskılara rağmen köylüler korucu olmayı kabul etmeyince 1994 yılında köy yakıldı ve insanlar zorla yerinden edildi. Bayram Ailesi de Diyarbakır’a göç etmek zorunda kaldı. Mustafa Bayram, oğlu Şirin ile birlikte inşaatta çalışmak için Kocaeli’ne gitti. 18 yaşında olan Şirin ailesine sevdiği bir kız olduğunu söyledi. Aileler görüştü ve söz kesildi. Şirin nişan için Kocaeli’nden eve geldi. 2 Kasım 1996 tarihinde köyde yaşayan amcasını ziyaret etmek için yola çıktı. Hava kararınca devanı eden operasyonlar nedeniyle tehlikeli olur diye yola devam etmedi. Geceyi geçirip sabah yola devam etmek üzere akrabaları olan Ramazan Tekin’in Kulp’un Demirci köyündeki evine gitti.
    2 Kasım 1996 gecesi 65 yaşındaki Ramazan Tekin’in evi askerler ve korucular tarafından basıldı. 65 yaşındaki Ramazan Tekin ile evde misafir olan Mehmet Şirin Bayram gözaltına alındı.

    Gözaltına alınanların Kulp İlçe Jandarma Karakolu’na götürüldüğü ve beş gün karakolda tutulduğu bilgisi ailelerine ulaşsa da, başvurdukları Karakol’dan ‘Biz almadık, bizde yok’ cevabı verildi. Aile tanıdığı koruculardan bilgi istedi. Ertesi gün M.B isimli korucu Mehmet Şirin Bayram’ı gözleri bağlı biçimde Kulp Jandarma İlçe Karakolunda gördüğünü ve kendisiyle konuştuğunu söyledi. Ancak karakola çağrılan korucu, şiddet görüp tehdit edilince tanıklığını geri çekti.

    Aileler Savcılığa başvurdu. Hazal Tekin evlerine yapılan baskında eşini ve misafirleri Mehmet Şirin’i gözaltına alanların içinde iki korucuyu tanıdığını, isimlerinin Fettah ve Cumali olduğunu söyledi. Kayıplarına ulaşmak için resmi makamlara başvuran aileler ‘Askeriyeyi şikayet ediyorsunuz’ diye ağır baskı ve tehditle karşılaştı.”

    “23 YILDIR MEHMET ŞİRİN’İ BEKLİYORLAR”

    Ramazan Tekin ve Mehmet Şirin Bayram dosyasında etkin bir soruşturma yürütülmediğini ifade eden Tosun, “23 yıldır Bayram ve Tekin Aileleri sevdiklerinin akıbetini öğrenememenin acısıyla yaşıyor. 23 yıldır annesi, babası, kardeşleri Mehmet Şirin’i arıyor. 23 yıldır nişanlısı ‘Ölü ya da diri bir haber alıncaya kadar Şirin’i bekleyeceğim’ diyor” dedi.

    Gözaltında kaybetmenin süresiz biçimde soruşturmaya açık bir suç olduğunu ve zaman aşımına tabi olmadığını kaydeden Tosun, Mehmet Şirin Bayram ve Ramazan Tekin dosyasında etkin bir soruşturma başlatılması için savcıları göreve çağırdı.

    “SARAYLAR SİZİN OLSUN BİZE GALATASARAY’I VERİN”

    Arkasından gözaltında kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız söz aldı. Yıldız, “Şirin Bayram bir gençti. Nişanlıydı. Her gencin hayalinde belli bir yaşa geldi mi askere gidip gelmek evlenip yuva sahibi olmak vardır. Murat Yıldız ve Şirin Bayram’ın bu hakları ellerinden alındı. O kızcağızın hayallerini yıkmışlar ki bir daha evlenmemiş” dedi.

    Yıldız, polis kamerasına bakarak sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Biz sizden saraydan oda istemiyoruz, saray bahçesinde de kalmak istemiyoruz. Biz Cumartesi Anneleri olarak Galatasaray Meydanı’nı istiyoruz. Polisinizi buradan çekin. Böyle ne adalet ne hukuk olur. Bu insanların çoğu hepimizin babası anası yerinde. Bugüne kadar bir polise ceviz kadar taş atmış değiliz. Biz bizden çaldıklarınızı istiyoruz. Başka bir şey istemiyoruz. Saraylar, koltuklar sizin olsun biz yerimizin bir an önce boşaltılmasını istiyoruz. Bir insanın kaybedeceği bir şey kalmazsa hiçbir şeyden korkmaz. Ben polisten niye korkayım. Siz bizim can güvenliğimiz için gelmiyorsunuz. İnsanların birbirinin haklarına saygı göstermesi gerektiğini biz öğreteceğiz size. Ben devlete güvenerek çocuğumu götürdüm. Benim 24 yıldır ne suçum vardı da ceza çekiyorum. Çocuğumun akıbetini öğrenmek için sokaktayım. Kendi yarattığınız korkudan kendiniz korkuyorsunuz bizi de burada tutuyorsunuz.”

    “ADALET ARAYIŞÇILARI HUKUKSUZLUKLARA GÖZ YUMMAYACAKLARINI GÖSTERDİ”

    Bayram ailesinin Diyarbakır’dan gönderdiği mektubu Maside Ocak okudu. Mektupta şu ifadeler yer verildi:

    “90’lı yıllardan sonra devleti yöneten iktidarların kendi şahsi iktidarları için arkalarına aldıkları devlet aygıtlarıyla birlikte yüzlerce faili meçhul cinayetler işleyerek kendilerini tarihin kara sayfalarında kalıcı kılmışlardır.
    Peş peşe gelen farklı iktidarlar; aynı akıl ve hukuksuzca yöntemlerle bunu bir devlet geleneği haline getirerek zulüm, baskı, yıkım ve yok etmek üzerinden iktidarlarını ayakta tutmayı düşünmüşlerdir. Fakat yaptıkları hukuksuzluklar, insan hakları ihlalleri, kendilerine karşı biat ettirme düşüncesi tam da istedikleri gibi olmamıştır. Bunun karşısında adalet için kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları her türlü zulüm ve baskılara rağmen bir araya gelmeyi başarmıştır. Devletin bu hukuksuzlukları karşısında adalet arayışçıları hukuksuzluklara göz yummayacaklarını insan hakları savunucuları ve Cumartesi Anneleri şahsında göstermişlerdir.

    Cumartesi Annelerini 63 haftadır her ne kadar meydanlardan yasaklanıp sokak aralarına, kapalı mekanlara sıkıştırılmaya çalışsalar da asla ama asla bu hak arayışını, haklı olduğumuz bu mücadeleyi bırakmayacağız.
    Bizleri İstanbul’dan Diyarbakır’a İzmir’den Roboski’ye ülkenin dört bir yanında adalet arayışçıları olarak bir araya getiren yaşadığımız adaletsizlikler oldu. Bu hak arayışı zinciri hiçbir iktidar ve güç tarafından yok edilemeyecektir.
    Bugüne kadar gelip giden iktidarlar ve bundan sonra gelecek olan iktidarlar da çok iyi bilsinler ki bu mücadele ve hak arayışı son kaybımız bulunana ve adalet yerini bulana kadar devam edecektir. Çünkü biz haklıyız.”

    Sabri MERAL/İSTANBUL

     

  • 24 yıldır adalet arayan Besna Tosun: Ben haklıyım, siz suçlusunuz-VİDEO

    24 yıldır adalet arayan Besna Tosun: Ben haklıyım, siz suçlusunuz-VİDEO

    PİRHA- Lice katliamında dedesini, kaybetti, ardından köyü yakılıp boşaltıldı ve İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı. İstanbul’da ise babası gözaltında kaybedildi. Besna Tosun, “24 yıldır, bağırıyorum ve hakikate ulaşana kadar bağırmaya devam edeceğim” diyerek hakikat mücadelesi veriyor. 

    Haberin Videosu

    Cumartesi Anneleri eylemlerinin 760. haftasında Fehmi Tosun ve Hüseyin Aydemir’in akıbetini sordu. İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nin Beyoğlu’nda bulunan binası önünde toplanan kayıp yakınlarına HDP milletvekilleri Musa Piroğlu, Oya Ersoy, Dilşat Canbaz, Züleyha Gülüm Ahmet Şık, CHP milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu, Ali Şeker, Turan Aydoğan ile CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, ve TİP milletvekili Erkan Baş destek verdi.

    “ŞİDDETİN DEĞİL BARIŞIN VE HUKUKUN YANINDA OLACAĞIZ”

    Cumartesi Anneleri adına basın metnini İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri okudu. Yoleri, 759. buluşmalarındaki polis müdahalesine değinerek, “Gözaltında kaybedilen sevdiklerimizin akıbetlerinin açıklanması, onları kaybedenlerin yargılanarak cezalandırılması, hiç kimsenin kaybedilmediği ve yaşam hakkının güvencede olduğu barışçıl bir hukuk devleti istediğimiz için engellenmemiz, suçlanmamız, şiddete uğramamız keyfidir, hukuk dışıdır. Hakikat ve adalet mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. Yasaklara, baskılara rağmen demokrasi, barış ve adalet talebimizde ısrar edeceğiz. Ölümü değil, yaşamı savunacağız. Şiddetin değil, barışın ve hukukun yanında olacağız” dedi.

    “GÖZALTINA ALINDIKLARI İNKAR EDİLDİ”

    760. haftalarında gözaltında kaybedilişlerinin 24. yılında Fehmi Tosun ve Hüseyin Aydemir’i unutmadık diyerek buluştuklarını söyleyen Yoleri, “35 yaşındaki 5 çocuk babası Fehmi Tosun ve 34 yaşındaki 6 çocuk babası Hüseyin Aydemir Liceliydiler. Yaşadıkları ağır baskılar nedeniyle Lice’yi terk ederek aileleriyle birlikte İstanbul’a taşınmak zorunda kaldılar. 19 Ekim 1995 sabahı Fehmi Tosun ve arkadaşı Hüseyin Aydemir, birlikte kahvaltı ettikten sonra Tosun ailesinin Avcılar’daki evinden çıktılar. Fehmi Tosun akşam saatlerinde silahlı, telsizli sivil polisler tarafından 34 UD 597 plakalı Beyaz Toros araçla evinin önüne getirildi. Kendisini gören eşi ve çocuklarına ‘Gözaltına alındım, beni öldürecekler!’ diye bağırdı. Onlar Fehmi’nin yanına koşunca zorla araca bindirilerek evinin önünden götürüldü. Olaya çevredeki komşular da tanık oldu” diye konuştu.

    “Tosun ve Aydemir Aileleri tüm yasal yollara başvurdu ancak Fehmi Tosun ve Hüseyin Aydemir’in gözaltına alındığı devletin bütün kademelerince inkar edildi” diyen Yoleri, “İç hukuktan sonuç alınamayınca dava Hanım Tosun tarafından AİHM’e taşındı. Zaman aşımından takipsizlik kararı verilen Fehmi Tosun dosyası İHD avukatı Eren Keskin tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. Hükümetin taahhüdüne rağmen cezasızlık geleneğini bozmayan Anayasa Mahkemesi’de zaman aşımı gerekçesiyle dosyayı kapattı. Fehmi Tosun’un gözaltında kaybedildiğini uluslararası mahkeme önünde kabul eden ancak bugüne kadar hiçbir taahhüdünü yerine getirmeyen AKP hükümeti, bir an önce gerekli adımları atmalıdır. Adli mercileri Fehmi Tosun ve Hüseyin Aydemir’in gözaltında kaybedilmesiyle işlenen suça ortak olmaktan vazgeçmeye çağırıyoruz. Fehmi Tosun, Hüseyin Aydemir ve tüm kayıplarımızı aramaktan, 61 haftadır bize yasaklanan kayıplarımızla buluşma mekanımız olan Galatasaray’dan vazgeçmeyeceğiz” dedi.

    “HAKİKATE ULAŞINCAYA KADAR BAĞIRMAYA DEVAM EDECEĞİM”

    Açıklamanın ardından gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun söz aldı. Tosun, babasının sivil polisler tarafından gözaltında kaybedilişinin 24. yılı olduğunu hatırlatarak, “Sözün bittiği yer demeyeceğim çünkü 24 yıldır sözüm bitmedi. Söyleyecek çok sözüm var. Ben korkmuyorum çünkü suç işlemiyorum. Ne yapıyorsam hukuk çerçevesinde, hukuk kuralları içinde yapıyorum. Sizlerse hukukun dışındasınız ve suç işliyorsunuz. Burada eylem yapmak, düşüncelerimi ifade etmek suç değil, siz bu hakkı ihlal ediyorsunuz. Geçen hafta kötü muamele görmeme hakkımı ihlal ettiniz. Amiriniz bana ‘bağırma’ dedi. Benim babam sizin devletiniz tarafından gözaltına alındı hemde gözlerimin önünde. 24 yıldır, bağırıyorum ve hakikate ulaşana kadar bağırmaya devam edeceğim. Sizler suçlu bir devletin memurları olarak buradasınız. Görevinizi yapmıyorsunuz. Bana ‘görevimi yapıyorum’ demeyin. Size suç işlemeyi öğretiyorlar. Beni korkutamazsınız çünkü 24 yıldır hatta 30 yıldır tüm şiddetinizi yaşadım. 4 gün sonra Lice katliamının yıl dönümü, dedemi katlettiniz. Evimi yaktınız sonra babamı aldınız katlettiniz. Neyle yargılıyorsunuz beni? Ben intikam duygusuyla konuşmuyorum, hakikatin sağlanmasını istiyorum. Bu da sizin göreviniz, görevinizi yapın” diyerek geçen haftaki polis müdahalesine tepki gösterdi.

    “ÇOCUKLAR BABASIZ KALMASIN”

    Fehmi Tosun’un eşi Hanım Tosun ise şunları söyledi:

    “Kızımın söylediği gibi artık yeter diyorum. Suçlu değiliz, haklı olduğumuz için bu meydanlarda direniyoruz. Kimsenin kaybolmasını istemiyoruz. Hiçbir çocuğun babasız büyümesine ben göz yummuyorum. Beş tane çocuğu babasız büyüttüm. Bu ülkede çocuklar babasız kalmasın. İnsanım insanca yaşamak istiyorum. Bu insanları savunmaya devam edeceğim. Hiçbir zaman geri adım atmıyorum. Haklı olduğumuz için haklılığımızdan güç alıyoruz. Meydanlardan, kayıpları aramaktan, hesap sormaktan vazgeçmeyeceğiz. Kayıpların mücadelesini vermeye devam edeceğiz.”

    “ONLARIN ÇOCUKLARI OLMAKTAN GURUR DUYUYORUZ”

    Hüseyin Aydemir’in oğlu Aziz Aydemir’in gönderdiği mektubu Abdülmecit Baskın’ın oğlu Eren Baskın okudu. Aydemir’in gönderdiği mektupta şu ifadeler yer aldı:

    “Bizler yıllardır bu acıların içinde yaşayan bir halkız. Babalarımızı kardeşlerimizi, çocuklarımızı kaybettik. Emin olun bizler de sevdiklerimizin bulunması için kaybedilmeye hazırız. Bütün kayıplarımızın, faili belli cinayetlerin hesabı soruluncaya dek mücadele etmekten vazgeçmeyeceğiz. Biz Hüseyin Aydemir ve Fehmi Tosun aileleri olarak onları hiç unutmadık unutmayacağız. Onlar gibi onurlu, gururlu babaların çocukları olmaktan gurur duyduk ve ölene dek onları aramaya devam edeceğiz.”

    “FEHMİ TOSUN BİAT ETMEYEN ONURLU BİR İNSANDI”

    Tosun ailesinin avukatı Eren Keskin gönderdiği mektupta ise, “Fehmi Tosun da bu coğrafyada kaybedilen diğer insanlar gibi biat etmeyen, onurlu, aydın bir insandı. Biat etmeyen Tosun, başta çocukları olmak üzere dalga dalga yayılarak mücadelenin devamını sağlıyor. Fehmi Tosun’un gözaltında kaybedilmesine ilişkin dosya diğer tüm kayıp dosyaları gibi zaman aşımı gerekçesiyle sonlandırıldı. Anayasa Mahkemesi de ‘zaman aşımı’ gerekçesiyle başvurumuzu reddetti. Dosya yeniden AİHM’e gönderildi. AİHM bugüne dek ayrımcılık suçunu düzenleyen 14. maddeden T.C. Devletini hiç cezalandırmadı. Oysa Fehmi  Tosun Kürt olduğu için kaybedildi. İnsan hakları savunucuları olarak AİHM’i T.C. Devletine karşı 14. Maddeyi uygulamaya çağırıyoruz” ifadeleri yer aldı.

    Sabri MERAL/İSTANBUL

  • Anne Morsümbül, yıllarca oğlu ile buluşmanın hayaliyle Galatasaray’daydı-VİDEO

    Anne Morsümbül, yıllarca oğlu ile buluşmanın hayaliyle Galatasaray’daydı-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri, 39 yıl önce gözaltında kaybedilen Hüseyin Morsümbül’ün akıbetini sordu. 36 yıl oğluna kavuşmak için mücadele eden ve 3 yıl önce hayatını kaybeden Fatma Morsümbül’ün vasiyeti üzerine mezar taşına “Yıllarca Galatasaray’a oğlum Hüseyin ile buluşmanın hayaliyle geldim. Bizi söküp atmak istediler, copladılar, yerlerde sürükleyip gözaltına aldılar, vazgeçmedik” yazıldığı belirtildi.

    HABERİN VİDEOSU

    Cumartesi Anneleri 757 haftadır abluka altında kayıplarının akıbetini sormaya devam ediyor. Bu hafta da İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nin Beyoğlu’nda bulunan binası önünde toplanan Cumartesi Anneleri 39 yıl önce gözaltında kaybedilen Hüseyin Morsümbül’ün akıbetini sordu.

    Kayıpların fotoğraflarının ve kırmızı karanfillerin taşındığı eyleme bu hafta HDP Milletvekilleri Oya Ersoy, Ahmet Şık ve Ömer Öcalan katıldı.

    Basın açıklamasını okuyan gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun, “Hüseyin Morsümbül’ü unutmadık” diyerek Hüseyin Morsümül dosyası hakkında şu bilgileri paylaştı:

    DOSYADA ETKİN BİR SORUŞTURMA YÜRÜTÜLMEDİ

    “12 Eylül askeri darbesinin ardından, 18 Eylül 1980 akşamı Morsümbül ailesinin Bingöl’deki evi asker ve polisler tarafından basıldı. Bingöl Lisesi’nde öğrenci olan çocukları Hüseyin gözaltına alındı. ‘Oğlumu nereye götürüyorsunuz’ diyen annesine ‘ifadesi alınacak, kısa bir süre sonra gelir’ denildi.

    Hüseyin geri gelmeyince ailesi Bingöl Askeri Tugay Komutanlığına gitti. Ancak kendilerine ‘Bizde yok’ cevabı verildi. Aile arayışını sürdürünce Hüseyin’in yüksek güvenlik önlemleri ile korunan taburdan kaçtığı söylendi. Oğullarını aramaya devam eden anne ve baba gözaltına alındı. Baba Hanefi Morsümbül ağır işkence gördü. Fatma ve Hanefi Morsümbül askeri savcılığa giderek ifade verdi, sorumlular hakkında şikayetçi oldu ama Hüseyin’in kaybedilmesiyle ilgili hiçbir işlem yapılmadı.

    İHD avukatının 2011 yılında yaptığı suç duyurusu ile Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı yeni bir soruşturma başlattı. Hüseyin Morsümbül’ün gözaltında kaybedildiği dönemde görevli dokuz personelin listesi, adresleri ve irtibat bilgileri savcılığa ulaştı. Soruşturma kapsamında savcıya ifade veren dönemin Bingöl İl Merkez Jandarma Bölük Komutanı Durmuş Coşkun Kıvrak, olay tarihinde izinli olduğunu, izin dönüşü masasına isimsiz bir ihbar mektubu bırakıldığını, mektupta Hüseyin Morsümbül’ün gözaltında astsubaylarca dövülerek öldürüldükten sonra alay komutanı ve astsubaylar tarafından arabaya konularak götürüldüğünün yazılı olduğunu söyledi.

    Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı derinleştirme görevini yerine getirmedi. Olayın üzerinden uzun zaman geçmesi nedeniyle dava açmayı gerektirecek yeterli delil elde edilemediği gerekçesi ile ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar’ verdi. 20 Ekim 2015 tarihinde bu karar için Bingöl Sulh Ceza Hakimliğine yapılan itiraz ise henüz sonuçlanmadı.”

    MEZAR TAŞINA VERDİĞİ MÜCADELE YAZILDI

    Hüseyin Morsümbül’ün kaybedilmesinden dönemin Bingöl İl Merkez Jandarma Bölük Komutanı Durmuş Çoşkun Kıvrak, Bingöl İl Alay Komutanı Beşir Akın, Bingöl Jandarma Komutanlığında görev yapan amir ve personeller ile 12 Eylül darbesinin tüm aktörlerinin sorumlu olduğunu vurgulayan Tosun, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Üç yıl önce aramızdan ayrılan Fatma Morsümbül 36 yıl oğluna ulaşmak için mücadele etti. Vasiyeti üzerine mezar taşına ‘Yıllarca Galatasaray’a oğlum Hüseyin ile buluşmanın hayaliyle geldim. Bizi söküp atmak istediler, copladılar, yerlerde sürükleyip gözaltına aldılar, vazgeçmedik’ yazıldı. Arkadaşımız Fatma Morsümbül’ün bıraktığı yerden gözaltında kaybedilen oğlunun akıbetinin açıklanmasını istiyoruz!

    FATMA ANANIN DAVASINI BEN SÜRDÜRECEĞİM

    Morsümbül ailesi adına seslenen Ayten Morsümbül “Fatma Ana yok ama ben buradayım. Onun davasını, adalet arayışını ben sürdüreceğim. Sağ olduğum sürece buradayım. Hüseyin’i ben arayacağım, kemiklerini ben isteyeceğim. Onun yerine kemiklerini ben sırtımda taşıyacağım. Polis değil adalet istiyorum ben. Bu annelerin acıları yeter” dedi.

    İHD avukatlarından Eren Keskin de “Coğrafyamız bir soykırım coğrafyası. 1915, 1938 ve 90’lar. Aslında yürütülen politikanın hepsi aynı ve devam etmekte” dedi. Morsümbül ailesinin ifade verdikleri ilk gündem beri bir dosya olduğu zannettiklerini kaydeden Keskin, aileye böyle bir dosyanın olmadığı bilgisinin verilmediğini ve ailenin gördükleri baskıdan dolayı göç etmek zorunda kaldıklarını belirtti.

    “HÜSEYİN MORSÜMBÜL 2003’TE VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILMIŞ”

    Davayla ilgili bilgi veren Keskin, önce 2011 yılında İçişleri Bakanlığına başvuru yaparak olayla ilgili bilgi istediklerini oradan savcılığa yönlendirildiklerini ve suç duyurusunda bulunduklarını ifade etti. Savcılıkta nüfus kayıtlarını incelerken Hüseyin Morsümbül’ün 2003 yılında vatandaşlıktan çıkarıldığını gördüklerini dile getiren Keskin, benzer dosyalarda ya kaçtı belgesi düzenleme ya da vatandaşlıktan çıkarma gibi işlemlerin yapıldığını ekledi.

    “2015’TEN BU YANA CEVAP YOK”

    2011 yılındaki başvurularından itibaren dosyanın 4 yıl savcılıkta kaldığını ve bu 4 yıl boyunca hiçbir araştırmanın yapılmadığını ve savcının ek kovuşturmaya gerek olmadığı kararı verdiğini kaydeden Keskin, “Savcının kovuşturmaya yer olmadığı kararındaki birkaç cümlesi önemliydi. Savcı diyor ki ‘İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımı olmaz.’ Ama tabi ki Türkiye Cumhuriyeti devleti Birleşmiş Milletler zorla kaybetmelere karşı sözleşmeyi imzalamadığı için zaman aşımı maalesef ki uygulanıyor. Savcı sanırım zaman aşımı demeye utanıyor diyor ki ‘üzerinden çok uzun yıllar geçti artık bir delil bulmak mümkün değil.’ Bu karara itiraz ettik. 2015’ten bu yana hala bir cevap gelmedi.

    “HÜSEYİN MORSÜMBÜL’Ü İŞKENCEDE ÖLDÜRDÜLER”

    Hüseyin Morsümbül’ün tanıklarından Yaşar Dayanç’ın mektubu okundu.  Mektupta şu ifadeler yer aldı:

    “Hüseyin Morsümbül’ün ailesi Bingöl’de ağabeyimin evine 100 metre mesafede oturuyorlardı. Hüseyin Morsümbül’le aynı mahallede kalıyorduk, okul dağıldıktan sonra mahallede misket oyunu oynardık, futbol oynardık. Mahalle kavgalarında hep beraberdik. Hüseyin Morsümbül’le çocukluk ve gençlik hayallerimizi paylaştık…

    Hüseyin 12 Eylül faşist askeri darbesinin ardından gözaltına alındı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Bir mezarı bile olmadı. Ben de Ekim 1980’de Kiğı’da gözaltına alındım. Kiğı’da beş gün kaldıktan sonra beni askeri bir arabayla Bingöl jandarma kışlasına getirdiler, soğuk bir hücreye atılar. Bir gece 3-5 nöbetçisi olan asker hücrenin kapısını açtı gözlerim bağlıydı bana şöyle dedi ‘Hüseyin Morsümbül’ü işkencede öldürdüler;’ taş bağlayıp Murat suyuna mı atılar çukur kazıp yerin dibine mi gömdüler bilmiyorum! Ama öldürdüklerini çok iyi biliyorum!

    “KIVRAK, HÜSEYİN SERTKAYA’NIN ÖLDÜRÜLMESİNDEN DE SORUMLU”

    Ben kışladan cezaevine gittikten sonra ağabeyim cezaevinde ziyaretime gelince kendisine ‘Hüseyin’in ailesine söyle Hüseyin’i işkencede katletmişler’ dedim. O dönemde Bingöl jandarma kışlasında yüz başı rütbesinde olan Özel Harp Dairesi’nde görevli yüz başı Durmuş Coşkun Kıvrak Bingöl halkına çok acı çektirdi. Hüseyin Morsümbül’ün insanlık dışı işkencelerle öldürülmesinden ve daha sonra gözaltında kaybedilmesinden Durmuş Coşkun Kıvrak sorumludur. Kıvrak, Hüseyin Sertkaya’nın gözaltında işkence ile öldürülmesinden de sorumludur. Bingöl halkı buna tanıktır.

    “EVLATLARI GELECEK DİYE BEKLER CUMARTESİ ANNELERİ”

    2015 yılında Fatma anneyi ziyaret ettim. Kendi duygularını şu şekilde bana ifade etti ‘Kapı çalındığında acaba o mu duygusuyla kapıya koşuyordum! Her korna sesinde pencereden dışarıya bakıyordum! Her telefon çaldığında onun sesini duyabilirim duygusuyla telefonu alıyordum!’ Hep evlatları gelecek diye bekler bütün Cumartesi Anneleri. Ölümü hiç düşünmezler. Yıllar sonra ölüsüne bile razıyım duygusu başlar. Bir mezar taşı olsun mezarını koklayayım duygusu yakar insanı. Yine de ölümü kabul etmek istemezsin. Nasıl anlatayım dil bu acıyı tarif edemez ki.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Cumartesi Anneleri Süleyman Cihan dosyasında adalet istedi-VİDEO

    Cumartesi Anneleri Süleyman Cihan dosyasında adalet istedi-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri eylemlerinin 748. haftasında gözaltında kaybedilen Süleyman Cihan için adalet istedi. 

    49 haftadır Galatasaray Meydanı’na çıkmalarına izin verilmeyen Cumartesi Anneleri, bu haftaki eylemlerini de İnsan Hakları Derneği’nin Beyoğlu Çukurluçeşme Sokak’ta bulunan binası önünde polis ablukasında gerçekleştirdi. Ellerinde karanfiller ve kaybedilen yakınlarının fotoğraflarını taşıyan kayıp yakınları bu hafta 12 Eylül askeri darbesinin hukuksuzluğunda gözaltında kaybedilen ve sonraki iktidarlar tarafından dosyası cezasız bırakılan Süleyman Cihan için adalet istedi.

    “DEMOKRASİNİN İLK KOŞULU HESAP VEREBİLİR BİR YÖNETİMDİR”

    Basın açıklamasını Cumartesi insanlarından Besna Tosun okudu. Devletin gözaltında kayıplarla ilgili hukuki ve siyasi yükümlülüklerini yerine getirmeyi reddettiğini dünyaya duyurduklarını dile getiren Tosun, talepleri yerine getirmekle görevli olan devletin ise 49 haftadır ağır teçhizatlı polis ablukası ile Galatasaray’a gidişlerini engellediklerini kaydetti. Tosun, “748 haftadır haykırıyoruz: Demokrasinin ilk koşulu, hesap verebilir bir yönetimdir. Bugün Türkiye’de hesap verebilir bir yönetim yoktur. Anayasa askıya alınmıştır. Yargı bağımsızlığı ve erkler ayrılığı yok edilmiştir. Yurttaşlar olarak hak ettiğimiz özgürlük, hukuki güvenlik ve adaleti sağlayacak bir yönetim mevcut değildir” şeklinde konuştu.

    Söz alan Süleyman Cihan’ın ağabeyi Ahmet Cihan, Süleyman Cihan dosyasındaki bulguların yetkililerin 85 gün boyunca ‘gözaltında böyle bir şahıs yok’ söylemlerini yalanladığını ifade etti. Sahte kimliği Oktay Emre olarak yapılan bir ihbar sonucu Süleyman Cihan’ın gözaltına alındığını belirten Ahmet Cihan, “29 Temmuz tarihinde gözaltına alındığına dair düzenlenen tutanakta Oktay Emre kimlikli şahsın Süleyman Cihan olduğunu, kızının adı ve yüzleştirilen kişinin yüzleştirme sırasındaki ifadeleri yer alan tutanak Süleyman Cihan’ın hiç tereddütsüz kimliğini ortaya koymaktaydı” dedi.

    “GÖZALTINA ALAN DA İNKAR EDEN DE AYNI SAVCI”

    Süleyman Cihan’ı gözaltına aldıran savcı Erdoğan Savaşeri, aynı zamanda Süleyman Cihan’ın gözaltında olduğunu 85 gün boyunca inkar eden savcı olduğuna dikkat çeken Ahmet Cihan, “O dönemde Mehmet Ağar, 1. Şube Müdürü Tayyar Sever’in yardımcısı olmasına rağmen 2. Şube müdürü olarak Süleyman ile ilgili yazışmalarda imza kullanıyor, 2. Şube müdürü olmamasına rağmen” diye ifade etti.

    “DEVLET GÖREVLİLERİ BİLEREK, İSTEYEREK VE PLANLAYARAK CİNAYET İŞLEDİ”

    85 gün boyunca gözaltında olduğu inkar edilen Süleyman Cihan’ın ilk gün kendi ismiyle gözaltına alındığını ancak kimliği meçhul kişi olarak kimsesizler mezarlığına defnedildiğini kaydeden Ahmet Cihan, bunun doğrudan devletin görevlilerinin bilerek, isteyerek ve planlayarak işlediği bir cinayet olduğunun altını çizdi. Cihan ailesinin ve avukatlarının ilmek ilmek araştırarak ortaya çıkardığı bu cinayetin işleyenlerin kimliğinden ve korunmasından dolayı hala adalet karşısına çıkarılmadıklarını söyleyen Ahmet Cihan, dava hakkında da şu bilgileri verdi:

    “SAVI İŞKENCEYLE ADAM ÖLDÜRMEYİ KABUL ETTİ”

    “2012’de açılan dosya 2 yıl 3 ay sürdü. Anadolu Adliyesi ile İstanbul Adliyesi arasında gitti geldi. Beş savcı değiştirdi ve beşinci savcı ‘kovuşturmaya yer olmadığı’ kararı verirken karar metnine çok çarpıcı bir şey yazdı. İlk defa bir Cumhuriyet savcısı işkenceyle adam öldürmeyi kabul ediyor. Diyor ki ‘olur olmadık yerleri dolaşarak önüme gelen bu dosyada her ne kadar emniyet ‘6. kattan atayıp intihar etti’ dese de adli tıp bulgularına göre ‘emniyet görevlileri tarafından işkenceyle öldürüldüğü tespit edilmesine rağmen’ zaman aşımı nedeniyle ‘kovuşturmaya yer olmadığı’ kararı vermek zorunda kalıyor.”

    “HÜKÜMET ÖRTBAS ETMEKLE SORUMLU”

    Her hafta bir kayıp hikayesinin dile getirildiğini ve hepsinin aynı olduğunu ifade eden Ahmet Cihan, devletin cezasızlık zırhıyla failleri koruduğu sürece bunları dile getirmeye devam edeceklerini kaydetti. Ahmet Cihan, “Bu dosyalar kapatılabilir ama kamuoyunun vicdanında kapanmaz. Hükümet devam ediyor, devamlılık arz eder devlet organları. Hükümet bu olayı örtbas etmeye çalışarak, ‘zaman aşımı’ kavramının arkasına sığınan bir mantığı korumaya çalışarak aslında suça ortak oluyor. Hiç kimse ‘Dünkü hükümet işledi biz sorumlu değiliz’ demesin. Siz de örtbas etmekle sorumlusunuz… Herkes 26 yıldır bir kaybın öyküsünü dile getirirken adalet talebinde bulunuyor. Mezarı olmayanların mezar taşı olsun istiyor. Mezarı olanların da belli olan failleri yargılansın istiyor. Failler hemen hemen bütün dosyalarda benzer özellikler taşıyor asker, sivil ya da emniyet görevlisi. Devlet bunları korumakla ve Galatasaray Meydanı’nı bize yasaklamakla bizi susturabileceğini sanıyorsa bin defa hayır. Katiller yargılanana kadar, devletin görevlilerinin bir daha cinayet işlememeleri için biz alanlarda olacağız.”

    “EMNİYET GÖREVLİLERİ ÇETECİLİK YAPMIŞTIR”

    2012 yılında suç duyurusunda bulunan avukatlardan olan Ömer Kavili söz aldı. Süleyman Cihan dosyasında sadece yürürlükte olan kanunların uygulanmasını istediklerini ifade eden Kavili, kanun uygulayıcıların mevcut kanunları bile çiğneyen bir suç örgütü olduklarını gördüklerini vurguladı. Gözaltına alınan, soruşturulan, yargılanan ve mahkum edilse dahi daha sonra beraat etme ihtimali olan herkesin suçsuzluk ilkesinden yararlanmasının insanlığın onuru olduğunu kaydeden Kavili, Süleyman Cihan davasında suçun örgütlü işlendiğini, adı geçen emniyet görevlilerinin çetecilik yaptığını vurguladı. Kaviili, “Suç tek başına işlenmez. Toplumda çalışan, emeğiyle geçinen insanları korkutmak, sindirmek, terör estirmek için başka birimlerle birlikte işlenir” dedi.

    NE OLMUŞTU?

    31 yaşındaki 2 çocuk babası Süleyman Cihan İstanbul’da yaşıyordu. Devrimci kimliği nedeniyle 12 Eylül askeri darbesinin ardından hakkında arama kararı çıkartıldı. 29 Temmuz 1981 tarihinde Edirne’den İstanbul’a gelmek üzere bindiği yolcu otobüsü İstanbul’a yaklaştığı sırada sivil bir ekip tarafından durduruldu. Otobüsten indirilerek gözaltına alınan Süleyman Cihan, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Durumdan haberdar olan ailesi ve avukatları hemen, İstanbul Emniyeti l. Şube, 2. Şube ve Askeri Savcılık nezdinde girişimlerde bulundu. Ancak tüm girişimler sonuçsuz kaldı.

    Gözaltı kararını veren İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı ve gözaltı işlemini gerçekleştiren İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 23 kişinin “Onu emniyette işkencede gördüm” diye tanıklık ettiği Süleyman Cihan’ın gözaltına alındığını reddetti. 85 gün süren ısrarlı arayışın sonunda Süleyman Cihan’ın ağır işkence sonucunda öldürüldüğü ve kimliği bilinmesine rağmen Zindanarkası Mezarlığı’na “meçhul kişi” olarak defnedildiği gerçeğine ulaşıldı. Bu gerçek karşısında Süleyman Cihan’ın 29 Temmuz’da gözaltına alındığı kabul edildi.

    İstanbul Emniyeti, Cihan’ın öldürülmesi ile ilgili Mehmet Ağar ve İbrahim Şahin’in de imzası bulunan sahte bir belge düzenledi. Belgede Süleyman Cihan’ın 30 Temmuz 1981 tarihinde yer göstermeye götürüldüğü apartmanın 6. katından atlayarak intihar ettiği yazıldı. Gerçekte ise çok sayıda tanık beyanına göre Süleyman Cihan gözaltında aylarca işkence gördü. Ayrıca cansız bedenini kapısı kırılarak girilen ve uzun zamandır kimsenin yaşamadığı bir evin penceresinden atılarak intihar görüntüsü yaratılmak istendi.

    Bu gerçekler, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın olaydan 21 yıl sonra dosyadaki otopsi bulguları ve tıbbi verilerden hareketle hazırladığı raporla da kanıtlandı. Raporda Cihan’ın ağır işkenceye maruz bırakıldığı ve apartmanın altıncı katından atılmadan önce öldürülmüş olduğu kayıt altına alındı.
    Cihan Ailesi yıllardır hukuki girişimlerini sürdürdü. Dosyayı canlandırmak için 2012 yılında Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. Başvuruda:
    – İstanbul, l. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı General Necdet Üruğ,
    – Sıkıyönetim Adli Müşaviri Hakim Albay Durmuş Akşen,
    – Sıkıyönetim Savcısı Yüzbaşı Erdoğan Savaşeri,
    – Dönemin İstanbul Emniyet l . Şube Müdürü Tayyar Sever,
    – Dönemin İstanbul Emniyet 2. Şube Müdürü Mehmet Ağar,
    – Polis memuru İbrahim Şahin,
    – Süleyman Cihan’ı işkenceyle öldüren ekipte yer alan polis memuru Bayram Kartal,
    – Süleyman Cihan’ı işkenceyle öldüren ekipte yer alan polis memuru Mehmet Yetiş ve kimliği saptanacak diğer suç ortakları hakkında şüpheli sıfatıyla kamu davası açılmasını talep etti. Ancak bugüne kadar hiçbir gelişme olmadı.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi ‘Bıraktığın Yerden’ filmiyle anlatıldı-VİDEO

    Cumartesi Anneleri’nin mücadelesi ‘Bıraktığın Yerden’ filmiyle anlatıldı-VİDEO

    PİRHA- Türkiye’de gözaltında kayıplar gerçeğini konu alan “Bıraktığın Yerden” isimli kısa filmin galası gerçekleştirildi. Filmde gözaltında kaybedilen yakınlarının bedenleriyle birlikte adaleti de arayan Cumartesi Anneleri’nin yarım asırlık mücadelesi anlatılıyor. 

    Uluslararası Gözaltında Kayıplar Haftası’nın kapanış etkinliği olarak “Bıraktığın Yerden” adlı kısa filmin gösterimi yapıldı. Yönetmenliğini Volkan Güney Eker’in yaptığı filmin baş karakteri gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun. Besna Tosun, babası Fehmi Tosun gibi gözaltında kaybedilen yüzlerce insan için hak arama mücadelesi veriyor ve her hafta Cumartesi günü Cumartesi Anneleri ile birlikte adalet arıyor.

    ÇOCUK YAŞTA ÇIKTIĞI ALANLARDA ŞİMDİ ANNE OLARAK DİRENİYOR

    Babası gözaltında kaybedildiğinde henüz 12 yaşında olan Besna Tosun, çocuk yaşta çıktığı meydanlarda şimdi anne olarak direniyor. Tosun’un baş karakteri olduğu “Bıraktığın Yerden” isimli filmin yönetmeni Volkan Güney Eker, filmde gözaltında kayıplar gerçeğine dikkat çekiyor. Dinlediği “Benim Annem Cumartesi” isimli şarkıdan etkilenen ve Cumartesi Anneleri hakkında araştırma yaparak bu mücadeleye tanıklık eden Eker, Besna Tosun üzerinden tüm gözaltında kayıpların hikayelerinin benzerliğini, kaybedilenlerin ailelerinin verdiği mücadeleyi ve bu mücadelede karşılaştıkları engellemeleri anlatıyor. Aileler, 24 yıldır verdikleri mücadele sürecinde birçok kez gözaltına alınmış, yerlerde sürüklenmiş, coplanmış, biber gazı yemiş ve darp edilmiş ama buna rağmen verdikleri mücadeleden asla vazgeçmemiş. Cumartesi Anneleri, kaybettikleri insanların da mücadelelerini devralarak arayışlarına hala devam ediyor.

    31 Mayıs akşamı gözaltında kayıplar mücadelesini anlatan “Bıraktığın Yerden” isimli kısa filmin galası yapıldı. Galaya kayıp ailelerinin yanı sıra Gezi direnişi sırasında hayatını kaybedenlerin anneleri de katıldı. Açılış konuşmasını yapan İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, şunları söyledi:

    “DEVLET KAYBETME GİRİŞİMİNDEN VAZGEÇMEK ZORUNDA KALDI”

    “Yıllardır süren adalet talebinin paylaşımı için buradayız. Bunun için yüreklerimizi koyduk. Cumartesi Anneleri 24 yıl 4 gün önce ilk oturmasını gerçekleştirdi. Gerçekleri gözlerine sokarak büyük bir toplumsal mücadeleyi yürüttü ve çok şey başardı. 95 yılında etkinlik başladığında her gün birileri kaybedilmeye çalışılıyordu. Devlet pek çok olayda suç üstü yakalandı. O tarihten sonra bu kaybetme girişiminde devlet vazgeçmek zorunda kaldı. Kaybetme politikasından devleti vazgeçirebilmek için sistemli bir mücadele yürütüldü. ‘Hala hakikat ve adalet gerçekleşene kadar bu mücadeleden vazgeçmeyeceğim’ diyoruz. Bir kavram olarak adaleti değil acıyı isyanı içinde barındırıyor.”

    “GÖZALTINDA KAYBEDİLMİŞ BİR YAKINIM YOK AMA BEN BİR CUMARTESİ İNSANIYIM”

    “Pek çok katliamın mağduru durumundaki annelerimiz hep yan yana yürek yüreğe oldu. Bizim mücadelemizin enerjisi buradan çıkıyor. Bir yürek birlikteliği var burada. 700. haftadan bu yana İHD’nin bulunduğu sokağın bile yasak konusu edildiği bir süreç var. Bu süreçte de Cumartesi Anneleri bu baskılanmayı kabul etmediler ve içeri girmediler. ‘Yönümüz Galatasaray orası bizim buluşma mekanımız’ diyorlar. Hepimizin ortak duygusu. O bildik hikayelerle o acıyı isyanı yeniden hissediyoruz. O bir ses, çığlık, bizi derinlerimizden tutuyor. Benim gözaltında kaybedilmiş bir ağabeyim, babam ya da kocam yok ama ben bir Cumartesi insanıyım.”

    “SON KAYIP BULUNANA, SON FAİL YARGILANANA KADAR BU MÜCADELE BİTMEYECEK”

    “Toplu mezarlar gerçeği hala var bu ülkede. Hala devlet iş makineleri ile kazıp delil karartmaya devam ediyor. Gözaltında kaybetmekle ilgili uluslararası sözleşmeler kabul edilmedi. Gerçek anlamda kaybetmekten vazgeçmiş değil devlet bu yüzden bu sözleşmeyi de imzalamıyor.

    Plaza de Mayo Anneleri 42. yılında hala mücadelelerine devam ediyor. Bir yol aldılar ve o enerji ile mücadelelerini sürdürüyorlar.

    Sürekli dile getirdiğimiz hakikatler savcılar tarafından dikkate alınmıyor. Daha etkin takibi gerçekleştirmeliyiz. Yolumuz uzun çünkü suçlular kendilerinin ortaya çıkmamak için yoğun çaba gösteriyorlar. Tüm annelerin yüreklerinden öpüyorum. Aramızdan her bir kişi ayrıldığında biraz daha eksildik. Berfo Ana, Kiraz Şahin aramızdan ayrıldığında biraz daha eksildik.

    Biz buradan gitsek bizim çocuklarımız sizin peşinizi bırakmayacak. Yüreklerimizi yan yana koyduğumuz için mutluyum. Son kayıp buluna son fail cezalandırılana kadar bu mücadele bitmeyecek.”

    Konuşmalar ardından filmin gösterimi yapıldı. Gösterim sonrasında filmin yönetmeni Volkan Güney Eker, baş karakteri Besna Tosun ve Bandista grubunun solisti ile söyleşi gerçekleştirildi. Söyleşinin moderatörlüğünü gazeteci ve sinema eleştirmeni Alper Turgut yaptı.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Sembolik anlamda bile hak arayışımıza izin verilmiyor’-VİDEO

    ‘Sembolik anlamda bile hak arayışımıza izin verilmiyor’-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri 27 yıl önce gözaltında kaybedilen öğrenciler Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ün akıbetlerini abluka altında sordu. 

    Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini soran ve adalet arayan Cumartesi Anneleri’nin eylemi 736’inci haftasında da devam etti. 37 haftadır Galatasaray Meydanı’na çıkışlarına izin verilmeyen Cumartesi Anneleri, bu hafta da İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nin bulunduğu Beyoğlu Çukurlu Çeşme Sokak’ta polis ablukası altında adalet taleplerini yineledi.

    Eyleme kayıp yakınlarının aynı sıra Gezi direnişi sırasında İstanbul Okmeydanı’na polisin attığı gaz fişeğiyle vurulan ve hayatını kaybeden Berkin Elvan’ın annesi ve babası da destek verdi.

    “ERDOĞAN REJİMİ SESLERİNİ DUYURMAYA ÇALIŞAN ANNELERİ ENGELLİYOR”

    Basın metnini gözaltına kaybedilen Fehim Tosun’un kızı Besna Tosun okudu. Tosun, barış annelerinin cezaevlerinde açlık grevlerinde olan yakınlarına destek için yaptıkları oturma eylemindeki polisin müdahalesine değinerek şunları kaydetti:

    “Askeri diktatör Videla rejiminde anneler, kaybedilen evlatları için cunta merkezinin önündeki Plaza de Mayo Meydanı’nda gösteri yaparak Arjantin’den seslerini dünyaya duyurdular. Askeri diktatör Pinochet rejiminde anneler, kaybedilen evlatları için gösteri yaparak seslerini Şili’den dünyaya duyurdular. Erdoğan rejiminde Cumartesi Anneleri’nin kaybedilen evlatları için Galatasaray’dan seslerini duyurmaları engelleniyor. Askeri diktatör Evren rejiminde anneler, açlık grevindeki evlatları için askeri hapishaneler önünde gösteri yaparak seslerini Türkiye’den dünyaya duyurdular. Erdoğan rejiminde, açlık grevindeki evlatları ölmesin diye hapishaneler önünde buluşarak seslerini duyurmaya çalışan anneler engelleniyor.”

    “EVLAT ACISI YAŞAYAN ANNELERİN HUKUKİ TALEPLERİNİ YERİN GETİRİN”

    Tosun, herkesin gösteri yapma hakkını güvence altına almakla yükümlü olan iktidara şöyle seslendi:

    “Anneleri engellemek, onların toplantı ve gösteri düzenleme haklarının ihlalidir. Anayasal haklarını kullanmak isteyen yaşlı annelere uyguladığınız şiddet hukuken, vicdanen, ahlaken gayrimeşrudur. Engellemelere ve şiddete derhal son verin; sürdürdüğünüz antidemokratik siyasetin sonucu olarak evlat acısı yaşayan tüm annelerin hukuki taleplerini yerine getirin.”

    27 yıl önce gözaltına alınan üniversite öğrencileri Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ün dosyalarını kamuoyu ile paylaştı.

    İstanbul Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu öğrencisi olan 22 yaşındaki Hüsamettin Yaman’ın pankart taşımak suçlamasıyla 15 gün cezaevinde kaldığını ve 6 Eylül 1990’da tahliye edildiğini belirten Tosun, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi olan 21 yaşındaki Soner Gül’ün Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği Üyesi olduğu için gözaltına alınarak ağır işkencelerden geçirildiğini ve ölümle tehdit edildiğini kaydetti.

    “YAMAN AİLESİ 2 YIL BOYUNCA POLİS TAKİBİNDE BULUNDU”

    Tosun Yaman ve Gül dosyalarıyla ilgili kamuoyuna şu bilgileri aktardı:

    “Hüsamettin Yaman, 2 Mayıs 1992 Cumartesi günü evden çıktı. 4 Mayıs Pazartesi günü ağabeyi Feyyaz Yaman’ı iş yeri telefonundan arayan bir kişi ‘Hüsamettin, Soner Gül ile birlikte Fındıkzade’de gözaltına alındı. Hayatlarından endişe ediyoruz. Bir an önce emniyete başvurun’ dedi.

    Yaman ve Gül Aileleri, önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne ardından devletin ilgili tüm kurumlarına başvurdu. İnsan Hakları Derneği ve Af Örgütü girişimlerde bulundu. Ancak Hüsamettin ve Soner’in gözaltına alındığı kabul edilmedi. Girişimlerini sürdüren Yaman Ailesi, 2 yıl boyunca polis takibinde tutuldu.

    “SON SÖZLERİ ‘İNSANLIK ONURU İŞKENCEYİ YENECEK’ OLDU”

    19 Aralık 2011 tarihinde özel harekat polisi Ayhan Çarkın’ın infazlar ve kayıplarla ilgili itirafları yayınlandı. Çarkın, itiraflarında Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ü gözaltına aldıktan sonra ormanlık bir alanda sorguladıklarını ve infaz ettiklerini açıkladı. Onların son sözlerinin ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!’ olduğunu söyledi.

    Bu beyanların ardından Yaman Ailesi yeniden suç duyurusunda bulunarak, dosyanın tekrar açılmasını istedi. Ayhan Çarkın’ın ifadesine rağmen Ankara-İstanbul arası gidip gelen dosyada bugüne kadar bir ilerleme sağlanmadı.”

    Tosun, kamu adına hareket eden savcıları Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ün gözaltında kaybedilmeleriyle ilgili etkin ve tarafsız bir soruşturma başlatması için göreve çağırdı.

    SEMBOLİK ANLAMDA BİLE HAK ARAYIŞINA İZİN VERİLMEYEN BİR COĞRAFYA

    Yaman ailesi adına Hüsamettin Yaman’ın ağabeyi Feyyaz Yaman konuştu. Yaman şunları belirtti:

    “Bu konuşmamızı Galatasaray Meydanı’nda yapacaktık. Galatasaray Meydanı bizim ölenlerimizi sahiplenmemizi bu konudaki tüm taleplerimizin cevapsız kalmasından, hukukun ve adaletin boşluğa düşmesinin ardından arayışımızı sembollik olarak sürdürdüğümüz bir mekandı. Sembolik anlamda bile ölüm üzerinden hak ve adalet arayışına izin verilmeyen bir coğrafyadan konuşuyoruz. Ama bizim için önemli olan ölenlerimizin varlığı onların arta kalan kimliklerine sahip çıkmak değil esas olan devletin bu anlamdaki adaletsizliği, hukuksuzluğu ve umarsızlığıdır. Bizi sevdiklerimizi elimizden alarak eksik bıraktılar. Ama bu eksiklik içimizdeki eksiklik değil sadece devletin eksikliği, hakkın, adaletin eksikliği. Eğer ölenler üzerinden bir hak savunulabilecekse bu coğrafyada biz bunu sonuna kadar sürdüreceğiz. Çünkü bu hak cevapsız kaldığı sürece adalet de düşünce de kutsallık da cevapsızdır. Ölümlülük hakkını şehitlikle beraber sürdürmeye çalışanlar, kutsallığı yeniden inşa etmeye çalışanlar esasında bu eksikliği kendileri yaratıyorlar. Ortaya çıkan bu umarsızlık bütün toplumun ortasına saplanan bir bıçak gibi başka boşluklar oluşturuyor. Ölenlerimizi andığımız Galatasaray Meydanı’nın barikatlarla çevrilmiş boşluğu. Annelerin ve ailelerin arayışı sonuna kadar devam edecektir ve burada olacağız.”

    3 Mayıs Uluslararası Basın Özgürlüğü Günü nedeniyle Cumartesi Anneleri kar kış demeden yıllardır seslerini duyuran basın emekçilerine verdiler karanfillerini.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Cumartesi Anneleri 730. haftada Hasan Ocak dosyasında adalet istedi-VİDEO

    Cumartesi Anneleri 730. haftada Hasan Ocak dosyasında adalet istedi-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri eyleminin 730’uncu haftasında gözaltında kaybedilen Hasan Ocak dosyasında faillerin açığa çıkartılarak yargılanması istendi.

    Cumartesi Anneleri, zorla kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak için 730. kez bir araya geldi. Buluşma mekanları olan Galatasaray Meydanı’nda toplanmalarına izin verilmeyen Cumartesi Anneleri’nin bu haftaki eylemi de İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi önünde polis ablukasında gerçekleştirildi.

    Cumartesi Anneleri, üzerinde kaybedilen yakınlarının fotoğraflarının bulunduğu tişörtler giyerek, kaybedilen yakınlarının fotoğraflarını ve kırmızı karanfiller taşıdı. Eyleme Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kayıp yakınları ve çok sayıda yurttaş katıldı.

    Bu haftaki eylemde 21 Mart 1995 yılında gözaltına alındıktan sonra cenazesi Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’nda bulunan Hasan Ocak’ın akıbeti sorularak adalet talebinde bulunuldu.

    Eylemde basın metnini gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun okudu. Tosun, “İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında tutulan iki kişi, Hasan’ı şubede gördüklerini söyledi. İki kişi de Hasan Ocak’ın ismini emniyetteki parmak izi listesinde gördüklerini açıkladı. Newroz nedeniyle gözaltında tutulan ve kendisi de kayıp yakını olan bir tanık ise şubedeyken bir hareketlilik olduğunu ve polislerin ‘Hasan Ocak getirildi’ diye aralarında konuştuklarını duyduğunu söyledi” diye konuştu.

    “DEVLET HASAN OCAK’IN ÖLÜMÜNDEN SORUMLU”

    Tosun, tüm girişimler sonucunda dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu ve İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir’in imzasını taşıyan resmi yazıda “Hasan Ocak’ın gözaltında olmadığı, hiç gözaltına alınmadığı, suçlu olarak aranmadığı” yönünde bilgi verdiğini hatırlattı. Tosun, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Resmi makamların tüm engellemelerine karşı 58 günlük ısrarlı bir arayışın sonunda ailesi Hasan’ın ağır işkence izleri taşıyan bedenine ‘meçhul kişi’ olarak defnedildiği Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’nda ulaştı. Dönemin İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Algan Hacaloğlu yaptığı araştırmalara dayanarak ‘Ocak’ı konuşturmak için gözaltına aldılar ve orada uyguladıkları işkence ve darptan sonra öldürülmüş halde Beykoz’a attılar’ dedi. Ayrıca Hacaloğlu, Devletin Hasan Ocak’ın ölümünde sorumluluğu olduğunu, Devletin bazı unsurlarının Ocak’ın nasıl öldürüldüğünü ve kimin öldürdüğünü bildiğini söyledi.”

    “AİLENİN GİRİŞİMLERİ SONUÇSUZ KALDI”

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Ocak davasında Türkiye’yi mahkum ettiğini hatırlatan Tosun, Ocak Ailesi’nin iç hukuktaki tüm girişimlerinin bugüne kadar sonuçsuz kaldığını ifade etti.

    Basın açıklamasının ardından konuşan Ocak ailesinin avukatı Gülseren Yoleri, dava dosyasındaki 24 yıllık hukuksuzluğa dikkat çekti. Yoleri, “Davanın ve mücadelenin takipçisi olmaya devam edeceğiz” dedi.

    Ardından konuşan Hasan Ocak’ın ağabeyi Ali Ocak, “Bir insanlık suçu olan gözaltında kayıplara neden olanları utanmaya çağırıyorum. Bu duygunuzu yitirdiğinizde insanlığınızı yitirirsiniz” ifadelerini kullandı.

    “KAYIP KIZLARIMI VE OĞULLARIMI ARAMAKTAN VAZGEÇMEYECEĞİM”

    Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak 24 yıldır adalet talebinde bulunduğunu dile getirerek, “Burada kaybedilenlerin hepsi benim çocuklarımdır. Kayıplarımızı ve Galatasaray Meydanı’nı istiyoruz. Kayıp kızlarımı ve oğullarımı aramaktan vazgeçmeyeceğim” dedi.

    “YASIMIZ BİTMİYOR”

    Son olarak konuşan Hasan Ocak’ın kardeşi Maside Ocak ise sosyal medyada yayınladıkları Hasan Ocak’ın görüntülerini hatırlattı. Ocak, “Hasan’ın gülen yüzünü ve en kısa sürede görüşmek üzere dediklerini duymuşsunuzdur. 24 yıl sonra Hasan aranan şahıs değilken devlet yetkileri tarafından terörist ilan ediliyor ve bizimle yan uyana duranlar hakkında soruşturmalar başlatılıyor. Bu hükümet neyi tespit etmiş de bu suçlamalarda bulunuyor? Diğer kayıp yakınlarımızın bir mezar yeri olmadığından ve gerçek bir adalet sağlanmadıkça yasımız bitmiyor” dedi.

  • ‘Annem hala oğlu gelecek diye kapının önünde yatıyor’-VİDEO

    ‘Annem hala oğlu gelecek diye kapının önünde yatıyor’-VİDEO

    PİRHA- 25 yıldır adalet arayan gözaltında kaybedilen Cüneyt Aydınlar’ın ağabeyi Emrah Aydınlar, “Annemin 7 yıl boyunca kapının önünde yatmasının bir açıklaması olmalı” dedi. 

    Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini arayan ve adalet isteyen Cumartesi Anneleri eylemlerine 727’inci haftada da devam etti. 28 haftadır İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nin bulunduğu Beyoğlu Çukurlu Çeşme Sokak’ta bir araya gelen kayıp yakınları abluka altında adalet taleplerini yineledi.

    Eyleme CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile HDP milletvekili Zeynel Özen katıldı.

    Bu haftanın eylemine Ahmet Kaya’nın torunu Fatma2nın dedesi Ahmet Kaya için yazdığı şiirle başlandı.

    “O benim dedemdi.
    İnsanlık, şefkat hep ondaydı.
    Merhamet, yürek ondaydı.
    saygı, sevgi ondaydı
    çünkü o benim dedemdi…”

    Haftanın basın metnini Besna Tosun okudu. Tosun, “25 yıldır ‘gözbebeğim’ dediği oğlundan bir haber alma umuduyla yaşayan Menekşe Aydınlar’ın ‘Bize yaşatılan zulümdür. Devlet ‘oğlun firar etti’ demişti buna inanmadım ama kaçtıysa gizlice gelir mi diye yedi yıl boyunca geceyi gözümü kırpmadan kapı önünde geçirdim.’ diyen sesi insanlara ulaşsın diye buluştuk.” dedi.

    “GÖZALTINA ALINDIĞI İNKAR EDİLDİ”

    İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisi Cüneyt Aydınlar’ın 20 Şubat 1994 tarihinde Bakırköy İncirli’de terörle mücadele polisleri tarafından gözaltına alındığını söyleyen Tosun, Gayrettepe’deki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen Cüneyt Aydınlar’ın gözaltına alındığının 7 gün boyunca inkar edildiğini, 27 Şubat 1994 tarihinde kaydının yapılarak gözaltında olduğunun resmi olarak kabul edildiğini kaydetti. Cüneyt Aydınlar ile birlikte gözaltında tutulan 14 kişinin savcılığa çıkartıldıklarında aralarında Cüneyt Aydınlar’ın olmadığını söyleyen Tosun, sözlerine şöyle devam etti:

    “Bu kişiler 17 Mart 1994 tarihinde avukatları aracılığıyla kamuoyuna yaptıkları açıklamada; Cüneyt Aydınlar’ın 20 Şubat 1994 tarihinde gözaltına alındığını ve 2 Mart 1994 tarihine kadar birlikte gözaltında tutulduklarını, Cüneyt’in başına geleceklerden Gayrettepe Terörle Mücadele Şubesi’nin sorumlu olduğunu söylediler. Cüneyt’e ağır işkence yapıldığına, yürüyemez ve hareket edemez halde olduğuna dair çok sayıda tanık vardı. Ancak İstanbul Emniyet Müdürlüğü onu soran ailesine oğullarının 28 Şubat 1994 tarihinde yer göstermek için götürdükleri Beyoğlu Çukurcuma’da ‘Dur’ ihtarına uymayarak kaçtığını söyledi. Ailenin başvurusu üzerine İnsan Hakları Derneği avukatları olayı araştırdı, tanıklarla görüştü. Yapılan araştırma sonrasında, İHD İstanbul Şubesi, 25 Mart 1994 tarihli basın açıklaması ile İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nin gözaltına aldığını kabul ettiği Cüneyt Aydınlar’ı kaybettiğini duyurdu.”

    “DOSYA EVRENSEL HUKUKA AYKIRI BİR ŞEKİLDE KAPATILDI”

    Bugüne kadar Cüneyt Aydınlar’ın akıbetini açığa çıkartacak ve onu kaybedenleri yargılayarak ceza adaletini sağlayacak idari ve adli herhangi bir adım atılmadığını kaydeden Tosun, “Ailenin başvurduğu tüm yetkili merciler, elleri kelepçeli, ayakkabıları bağcıksız, görgü tanıklarının beyanına göre ayakta duramayan birinin 30 kadar polisin elinden nasıl kaçabileceğini sorgulamadı. Cüneyt Aydınlar dosyası evrensel hukuka aykırı bir biçimde zaman aşımı gerekçe gösterilerek kapatıldı.” dedi.

    “CÜNEYT’İ HER SEFERİNDE DAHA BİTKİN GETİRİYORLARDI”

    Cüneyt Aydınlar’ı gözaltında gören Onur Emre Yağın’ın tanık mektubunu Eren Baskın okudu. Mektupta şu ifadelere yer verildi:

    “Cüneyt ile hiç karşı karşıya oturup konuşamadım ancak onu tam 25 yıldır tanıyorum. Henüz 15 yaşında bir öğrenciydim. Cüneyt'le 1994 yılının Şubat sonunda Gayrettepe Terörle Mücadele Şubesi’nde gözlerimiz bağlanmış bir şekilde bekletilirken yan yana düştük. Gözlerimiz bağlı olduğu için Cüneyt’in, sadece bezin altında kalan boşluktan görebildiğim kıvırcık saçlarını çok iyi hatırlıyorum. Birbirlerini çorbacı, saatçi, boksör gibi isimlerle çağıran ve suratlarını sürekli olarak bizden gizlemeye çalışan Terörle mücadelenin polisleri gözaltına aldıkları herkese işkence yapıyordu. Bazılarına kaba dayak veya hakaret, bazılarına ise daha ağırı; Filistin askısı, elektrik, falaka… Cüneyt bu ağır işkencelere maruz bırakılıyordu. Bitkin, yürüyemez, dudaklarını dahi kıpırdatamaz halde benim kucağıma getirilip bırakıldığında ayağa kalkamayacak, yemek yiyemeyecek ve yürüyemeyecek durumdaydı. Gözaltındaki ikinci ya da üçüncü günümüzde iki polis kollarından tuttukları Cüneyt’i sürükleyerek getirmiş ve benim kucağıma bırakmıştı. Ben gözaltındaki en küçük kişi olduğum için başkasına değil bana teslim etmişlerdi Cüneyt’i. Onunla kimse konuşmasın istiyorlardı. Cüneyt’i belli aralıklarla alıp götürüyor ve bir süre sonra tekrar geri getiriyorlardı. Her seferinde daha bir bitkin, yürüyemez ve acı içinde geri getiriliyordu. Cüneyt’e çok ağır işkence yapıldığını anlayabiliyordum. Cüneyt ile iki gün geçirdik birlikte. Başı bacaklarımın üzerinde yatmaktan başka bir şey yapmaya gücü yetmiyordu. Onu tuvalete götürüyor, elini yüzünü yıkıyor ve yemek yedirmeye çalışıyordum. Ancak gördüğü işkenceler nedeniyle yemek yemekte zorlanıyor, yediklerini çıkarıyordu. İkinci günün sonunda ya da günün bir saatinde Cüneyt'i, kıvırcık saçlı yoldaşımı alıp götürdüler ve bir daha geri getirmediler. Cüneyt’in kim olduğunu, adını, gözaltına alınmasını hiçbir şeyi bilmiyordum o sırada. Benim kucağımda yatan sadece kıvırcık saçlı genç bir insandı ve işkence yapılıyordu. Cüneyt’i ne kadar zaman sonra tam hatırlamıyorum bir gazete ilanında gördüğümde tanıdım. İşkence ile katledildiği yazıyordu. Bir insanımızı daha genç yaşında hayatından koparıp almışlardı. O zaman küçük bir çocuk olarak neyi ne kadar doğru yapabildim bilmiyorum, ama Cüneyt’i ayakta tutmak, yaşatmak için iki gün de olsa elimden geleni yaptığım için gururluyum. Gururu olmayan, onuru olmayanlar onun katilleridir.”

    “ANNEM HALA KAPININ ÖNÜNDE YATIYOR”

    Aydınlar ailesi adına Cüneyt Aydınlar’ın ağabeyi Emrah Aydınlar konuştu. “Bu devlet bizleri sürekli acılarla terbiye etmeye devam ediyor.” dedi. Cüneyt’in yürüyemeyecek halde olduğunu, defalarca işkenceden geçirildiğini ve kesinlikle konuşamayacak durumda olduğunu söyleyip kaçtı demelerindeki çelişkiyi hatırlatan Emrah Aydınlar, “Ağır işkencelerde sonra nereye kaçabilirdi? Annemin 7 yıl boyunca kapının önünde yatmasının bir açıklaması olmalı. Her akşam, her sabah gelecek diye kapının önünde yatardı. Hala da öyle. Yapacak çok şeyimiz var aslında. Bütün kayıp yakınlarıyla beraber mezarlığımız olan Galatasaray Meydanı’na gitmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Mutlaka Galatasaray Meydanı’nda oturacağız” diye konuştu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Gözaltında kaybedilen babaya mektup: Belki bizim masalımız da güzel sonla biter umuduyla yaşıyoruz-VİDEO

    Gözaltında kaybedilen babaya mektup: Belki bizim masalımız da güzel sonla biter umuduyla yaşıyoruz-VİDEO

    PİRHA- Cumartesi Anneleri’nin 723. haftasında 2001 yılında Silopi’de gözaltında kaybedilen HADEP ilçe yöneticisi Kürt siyasetçiler Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’in akıbetleri sorularak adalet istendi.

    Cumartesi Anneleri eylemi 723. haftasında da devam etti. 700. haftadan bu yana Galatasaray Meydanı’nda yapılması yasaklanan eylem bu hafta da Beyoğlu Çukurlu Çeşme Sokak’ta bulunan İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nin önünde yapıldı. Polis ablukası altında gerçekleşen eyleme CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP Milletvekili Garo Paylan, sanatçı Nur Sürer ve kayıp yakınları katıldı.

    Bu haftaki eylemde 2001 yılında Silopi’de gözaltında kaybedilen HADEP Silopi ilçe yöneticisi Kürt siyasetçiler Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’in akıbetleri soruldu. Ebubekir Deniz’in kızı Ceylan Deniz’in gönderdiği mektubu Cumartesi insanlarından Maside Ocak okudu. Mektupta şu ifadeler yer aldı:

    “YOKLUĞUNA NE YÜREĞİMİZ NE DE GÖZÜMÜZ ALIŞIYOR”

    “Canım babam. Senden ayrılalı tam 18 sene oldu. Seni bizden almadan önce yeni doğmuş erkek kardeşim şimdi kocaman yakışıklı bir erkek oldu. Senin yokluğuna, olmayışına bir türlü ne yüreğimiz ne de gözümüz alışıyor. Bazen yemek yerken bilmeden sana da kaşık getiriyoruz. Sonra duvardaki resmine bakıp saatlerce dalıp gidiyoruz. Seni fazla hatırlamıyorum çünkü sen gittiğinde daha 5 yaşındaydım. Babaannem çocukluğunu, gençliğini anlatıyor. en son anıların, gülüşlerin bize masal gibi geliyor. Bir vardın ve şimdi yoksun. Tatlı bir rüya gibi. Doyasıya yaşamadık ki. Seninle ne sarılabildik, ne de öpebildik canım babam. Düşünün ki bir gün kalkıyorsunuz o günün diğer günlerden hiçbir farkı yok. Ansızın hayatının en kötü günü oluveriyor. Alıyorlar seni bizden, ocağımızdan. Geçen her gün bir umut, bir bekleyiş ve bir hayal kırıklığıyla son buluyor. Öyle günler, aylar, yıllar geçiveriyor. Belki bizim masalımız da güzel sonla biter umuduyla yaşıyoruz…”

    “BABAMI ARAMAKTAN VAZGEÇMEYECEĞİM”

    Arkasından Serdar Tanış’ın oğlu Diyar Tanış konuştu. Babası gözaltında kaybedildiğinde henüz bir yaşında olan Diyar Tanış, 2001 yılından beri babası ve arkadaşının faillerinin belli olmasına rağmen herhangi bir işlem yapılmadığını ve akıbetlerinin belli olmadığını dile getirdi. Tanış, “Umarım bir gün bağımsız bir yargı çıkar ve babam gibi on binlerce faili belli olan insanın akıbeti açıklanır. Biz yaşadığımız sürece babam ve arkadaşlarının akıbetlerinin açığa çıkma mücadelesini sürdüreceğiz. Babamı aramaktan vazgeçmeyeceğim” diye konuştu.

    “TUGAY KOMUTANI ‘ŞIRNAK’A KAFA KOPARMAYA GELDİM’ DEDİ”

    CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz gözaltına alınmadan önce HADEP Şırnak İl Başkanı ve arkadaşlarının gözaltına alındığını aktardı. Gözaltına alınanların araçlarından silah, mühimmat, örgütsel döküman vb. materyaller bulunduğu şeklinde tutanak tutulduğunu belirten Tanrıkulu, Savcı ve Osman Baydemir ile birlikte Şırnak’ta tugay komutanlığına gittiklerini, Şırnak’ın yakılıp yıkıldığı dönemde Tugay Komutanı Levent Ersöz’ün Şırnak’ta kurmay başkanı olarak görev yaptığını öğrendiklerini dile getirdi.

    Tanrıkulu, “‘Şırnak nasıl bugün?’ diye bir soru sorduk. Bize dedi ki, ‘Şırnak gelişmiş, büyümüş ama insanların kafa yapısı değişmemiş. Ben bu insanların kafalarını değiştirmeye ve koparmaya geldim’. Bu ifadeyi bize savcının yanında kullandı.” dedi.

    “O GÜN SİVİL SİYASETİ ÖLDÜRMEYE ÇALIŞANLAR BUGÜN DE AYNI ŞEYİ YAPIYOR”

    Tanış ve Deniz’in gözaltına alındıklarını öğrendiklerinde Silopi’ye gittiklerini ifade eden Tanrıkulu, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Savcı bize bilgi vermekten kaçındı ve imalı bir şekilde ‘Burada boşuna uğraşmayın, Şırnak’a gidin’ dedi. Biz de Osman Baydemir ile birlikte Şırnak’a gittik. Başsavcı, ‘komutanlıktan cevap yazısı beklediğini’ öne sürerek yetkisi olmasına rağmen gözaltı menfezlerini gezmeye gitmedi. O güne kadar iki siyasetçinin de yaşadıkları ve gözaltına alındıkları konusunda fikir sahibiydik. Basına herhangi bir bilgi vermedik onları sağ bulabilmek amacıyla. O gün sivil siyaseti öldürmeye çalışanlar, bugün de aynı şeyi yapıyorlar.”

    “BİZE GALATASARAY’I YASAKLAYANLAR TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞMESİNİ ENGELLİYOR”

    Haftanın basın metnini gözaltında kaybedilen Fehmi Tosun’un kızı Besna Tosun okudu. Geçmişin suçlarının inkarının ve cezasız bırakılmasının, bugün Türkiye’nin demokratikleşememesinin ve hukuk devletine dönüşememesinin en önemli sebebi olduğunun altını çizen Tosun, 24 haftadır Galatasaray’a çıkışlarını polis zoru ile engelleyenlerin aslında Türkiye’nin demokratikleşmesini engellediğini belirtti.

    SERDAR TANIŞ TEHDİTLER ALIYORDU

    25 yaşındaki Serdar Tanış’ın 2000 yılının Eylül ayında Silopi’de HDEP ilçe teşkilatını açmak üzere parti genel merkezince görevlendirildiğini belirten Tosun, “Çalışmalara başlayan Tanış, Şırnak İl Jandarma Alay Komutanı General Levent Ersöz ve Silopi İlçe Jandarma Karakol Komutanı Yüzbaşı Süleyman Can tarafından ağır tehditlere maruz kaldı. Tüm baskı ve tehditlere rağmen 3 Ocak 2001 tarihinde Silopi’de HADEP ilçe teşkilatı açıldı ve Serdar Tanış İlçe Başkanı oldu” dedi.

    Baskı ve tehditlerin artması üzerine Serdar Tanış’ın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e, Adalet Bakanlığı’na, İçişleri Bakanlığı’na ve bütün resmi makamlara gönderilmek üzere bir yazı hazırladığını ifade eden Tosun, Tanış’ın yazısında maruz kaldığı tehditleri anlattığını, can güvenliğinin sağlanması ve siyaset yapma hakkının engellenmemesi talebinde bulunduğunu belirtti.

    “TANIŞ VE DENİZ’İN SİLOPİ JANDARMA KOMUTANLIĞI’NA GELDİKLERİ İNKAR EDİLDİ”

    25 Ocak 2001 tarihinde Astsubay Taşkın Akgün’ün Serdar Tanış’ı telefonla arayıp Silopi Jandarma Komutanlığı’na gelmesini istediğini söyleyen Tosun, “Serdar Tanış, ilçe yöneticisi 27 yaşındaki Ebubekir Deniz’le birlikte Silopi Jandarma Komutanlığı’na gitti ve onlardan bir daha haber alınamadı. 5 gün boyunca onların Silopi Jandarma Komutanlığı’na geldikleri inkar edildi” dedi.

    “LEVENT ERSÖZ ‘OĞLUN SERDAR ŞIRNAK TOPRAKLARINA AYAK BASARSA YAŞATMAM’ DEDİ”

    Kamuoyu baskısının artması üzerine Şırnak Valisi Hüseyin Başkaya’nın, Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’in 25 Ocak’ta Silopi Jandarma Komutanlığı’na geldiklerini ama yarım saat kalıp tutanak imzaladıktan sonra oradan ayrıldıklarını açıkladığını kaydeden Tosun, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Baba Şuayip Tanış, kamuoyuna yaptığı açıklamada ‘Oğlum, İlçe teşkilatını açmaya çalışırken Levent Ersöz bizi sürekli tehdit etti. Beni Şırnak İl Jandarma Komutanlığı’na götürdüler. Levent Ersöz, ‘Oğlun bu işten vazgeçsin, yoksa sizin için iyi olmaz.’ dedi. Oğlum parti çalışmaları için Diyarbakır’a gittiğinde Levent Ersöz beni telefonla aradı. ‘Oğlun Serdar, Şırnak topraklarına ayak basarsa yaşatmam.’ dedi. Oğlum geldiğinde Silopi İlçe Jandarma Karakolu’na çağrıldı. Gitti ve bir daha da dönmedi’ dedi”.

    “HİÇBİR SONUÇ ALINAMADI”

    İnsan hakları örgütleri, aydınlar, BM Yargısız ve Keyfi İnfazlar Komisyonu’nun Tanış ve Deniz’in akıbetinin araştırılması için devreye girdiğini söyleyen Tosun, hiçbir sonuç alınamadığını ekledi. AİHM’e taşınan davada mahkemenin Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz’in kaybolmasında devletin sorumluluğunun olduğu tespitini yaparak AİHS’nin 38-2-3-5-13. Maddelerinin ihlal edildiğine oy birliği ile karar verdiğini kaydeden Tosun, “İç hukukta ise AİHM mahkumiyetine ve faillere yönelik İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 3 1.07.2012 tarihli ve 212 no’lu celsesine ait duruşma tutanağında geçen iddialara rağmen hiçbir ilerleme sağlanmadı.” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL