Etiket: BM

  • Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, BM önünden seslendi: Saldırıları durdurun!

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, BM önünden seslendi: Saldırıları durdurun!

    PİRHA- Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılarda Birleşmiş Milletler’in sessiz kaldığına dikkat çeken Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, “Kürt halkına ve Suriye’deki tüm diğer halklara yönelik saldırılar derhal durdurulmalıdır” çağrısında bulundu.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılara karşı Birleşmiş Milletler (BM) Türkiye Ofisi önünde eylem yaptı.

    İnisiyatif adına açıklama yapan Zülal Artan, Alevilere, Dürzilere yönelik katliamların ardından Kürtlerin de uluslararası güçlerin rızası ve Türkiye’nin açık desteğiyle hedef alınmasının, katliamlara uğratılmasının ve Suriye’de IŞİD’ciliğin meşrulaştırılmasının nelere mal olacağını defalarca anlatmaya çalıştıklarını belirterek, “Colani, yönetimi devraldığı günden bugüne durum daha da sert ve kritik bir hal aldı” dedi.

    Kobani’de kuşatma nedeniyle kentin gıdasız, susuz, ilaçsız, yakıtsız, elektriksiz, internetsiz bırakıldığını ve buna eklenen şiddetli soğuklar sonucunda 5 çocuğun donarak yaşamını yitirdiğine dikkat çeken Zülal Artan HTŞ, BM’nin bu süreçteki sessizliğinin yaşanan suçların önünü açtığını vurguladı.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi, taleplerini şöyle sıraladı:

    “*Kürt halkına ve Suriye’deki tüm diğer halklara yönelik saldırılar derhal durdurulmalıdır. Kobanê üzerindeki kuşatma kaldırılmalı; insani yardım koridoru hemen açılmalıdır. Suya, elektriğe, sağlık hizmetlerine ve yaşamsal ihtiyaçlara kesintisiz erişim acilen sağlanmalıdır.

    *Uluslararası Ceza Mahkemesi derhal devreye girmeli ve savaş suçları durdurulmalıdır. IŞİD ve HTŞ başta olmak üzere bu suçları işleyen tüm yapılar yargılanmalı ve hesap vermelidir

    *Uluslararası izleme mekanizmaları derhal devreye girmeli. Bölgede yaşanan zorla yerinden etme, infaz, işkenceler, toplu katliamlar, sivil altyapıya saldırılar, kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel suçlar başta olmak üzere ağır insan hakkı ihlallerinin tespiti, belgelenmesi ve önlenmesi için gerekli adımlar atılmalıdır.

    *Suriye’de Kürtlerin ve diğer halkların kendi kaderlerini tayin etme ve kendi kendini yönetme hakkı tanınmalı, bu hakkı ortadan kaldırmaya yönelik dış müdahalelere ve askeri saldırılara derhal son verilmelidir.”

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Kuzey Doğu Suriye’de bir taraftan çatışma, diğer tarafta diplomasi sürüyor!

    Kuzey Doğu Suriye’de bir taraftan çatışma, diğer tarafta diplomasi sürüyor!

    PİRHA-HTŞ’ye bağlı grupların Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük saldırıları ateşkese rağmen sürüyor. Türkiye, Federal Kürdistan Bölgesi ve Avrupa’da onbinlerce yurttaş sokağa çıkarak, saldırıları protesto etti.

    Son gelen bilgilere göre SDG, binlerce DAİŞ’linin bulunduğu Rakka’daki Eqtan Cezaevi’nden çekildiğini duyurdu. Ayrıca HTŞ’ye bağlı grupların, Kobani’nin kuzeydoğu kırsalındaki Kork köyünden olan 5 kişilik Kürt bir aileyi Rakka kentinden çıkmaya çalıştıkları sırada katlettiği bildirildi.

    DİPLOMATİK GİRİŞİMLER SÜRÜYOR!

    Bölgede ateşkese rağmen çatışmalar sürerken, diplomatik görüşmeler de devam ediyor. Dün (22 Ocak) Suriye Demokratik Güçleri (QSD) Genel Komutanı Mazlûm Ebdî ile Kuzey ve Doğu Suriye Dış İişkiler Dairesi Eşbaşkanı Îlham Ehmed, Hewlêr’de Federe Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani ve ABD Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Suriye’deki gelişmelere dair bir görüşme gerçekleştirdiklerini duyurdu. Ebdî, yine dün akşam saatlerinde Fransa Cumhurbaşkanı Macron’dan bir telefon aldıklarını söyledi.

    Suriye Demokratik Güçleri (QSD) Genel Komutanı Mazlum Ebdî, Franca Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile telefonla görüştüğünü duyurdu. Ebdî, “Kendisi, Suriye’de ateşkesin sağlanması ve diyalog ile müzakere yoluna geri dönülmesi için çalışan tarafların ve bizim yaptığımız çabalara desteğini ifade etti. Amaç, tüm bölgenin genel çıkarlarına hizmet eden kalıcı bir çözüme ulaşmaktır. Görüşmede ayrıca, biz ve Suriye hükümeti arasında daha önce varılan anlaşmaların yakın zamanda uygulanması ve çeşitli grupların haklarının korunması gerekliliği konularına da değinildi” diye konuştu.

    Ebdî, Federe Kürdistan Bölgesi’nde de ABD Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve ABD Merkez Komutanlığı Komutanı Amiral Brad Cooper ile de görüşme gerçekleştirdiklerini belirtti. Ebdî, görüşmeye dair, “Irak Kürdistan Bölgesi’nde ABD Büyükelçisi Tom Barrack ve ABD Merkez Komutanlığı Komutanı Amiral Brad Cooper ile yapıcı ve verimli bir görüşme gerçekleştirdik. Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği ve ABD Başkanı Trump’ın ateşkes sürecine yönelik politikası, Büyükelçi Barak’ın bizimle Suriye hükümeti arasında diyaloğa ve müzakerelere geri dönme çabalarına ek olarak, bizim için ciddi, önemli ve memnuniyet vericidir. Mevcut ateşkesi sürdürmek ve gerçek bir entegrasyon sağlamak için tüm imkanlarımızı kullanarak ve ciddiyetle çalışacağız” ifadelerini kullandı.

    DÜNYAYA YANSIMASI!

    Avrupa’nın birçok kentinde HTŞ-DAİŞ’in Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük saldırıları protesto edilmeye devam ediyor. Avrupa’Nın bir çok merkezinde sokağa çıkan onbinler, saldırıları kınayarak, uluslararası güçlerin tutumunu protesto etti.

    BM Güvenlik Konseyi Rojava’ya dönük saldırılar gündemiyle toplandı. BM Ortadoğu, Asya ve Pasifik’ten Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Mohamed Khaled Khlari Hesekê ve Kobanê’de endişe verici bir insani kriz yaşandığını belirtti.

    ABD’nin eski Suriye Özel Temsilcisi Brett McGurk, Rojava’ya yönelik saldırılara ilişkin sanal medya hesabından açıklama yaptı. Kuzey ve Doğu Suriye’deki durumun son derece endişe verici olduğunu belirten McGurk, “Ateşkesin sürdürülmesi şart. Herhangi bir güvenlik açığı, özellikle IŞİD’in gözaltı merkezlerinde, uluslararası sonuçlar doğurma riski taşıyor. Irak ve Suriye genelindeki Kürtler sadık ortaklardır ve öyle muamele görmelidirler. Onlar sayesinde dünya çok daha güvenli” ifadelerini kullandı.

    İsrail’in Almanya Büyükelçisi Ron Prosor, “Suriye’nin Kürt bölgelerinden bize ulaşan görüntüler insanın kanını donduruyor. Avrupa’dan gelen sessizlik ise kulakları sağır ediyor” dedi.

    (HABER MERKEZİ)

  • İran’da gösteriler 15. gününde: Hayatını kaybedenlerin sayısı 538’e yükseldi!

    İran’da gösteriler 15. gününde: Hayatını kaybedenlerin sayısı 538’e yükseldi!

    PİRHA-İran’da protestolar yayılarak sürüyor. Süren eylemlerde hayatını kaybedenlerin sayısının 538’e yükseldiği duyruldu.

    İran’daki gösteriler, 28 Aralık 2025 tarihinde hayat pahalılığı ve kötü yaşam koşulları nedeniyle Tahran’daki esnafın kepenk kapatma eylemiyle başladı ve ardından tüm İran eyaletlerine yayıldı. Şu anda 31 vilayetin 28’ine sıçrayan gösteriler, yaklaşık 180 il ve ilçede devam ediyor.

    İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), ülkedeki ekonomik sorunlar nedeniyle başlayan ve rejim karşıtı gösterilerle devam eden protestolorda hayatını kaybedenlerin sayısının 538’e yükseldiğini duyurdu. Açıklamada, 10 bin 600’den fazla kişinin de gözaltına alındığı ifade edildi.

    ULUSLARARASI GÜÇLERDEN AÇIKLAMA

    BM Genel Sekreteri Genel Sekreteri Antonio Guterres, “İran halkı şikayetlerini barışçıl şekilde ve korkusuzca ifade edebilmelidir” dedi.

    ABD Başkanı Donald Trump, İranlı yetkililerin dün kendisiyle temasa geçerek, müzakere talebinde bulunduğunu açıklayarak,  “Gösterilerin durumu hakkında anbean bilgilendiriliyorum. Çok güçlü birkaç seçeneği değerlendiriyoruz ve yakın zamanda bir karar vereceğiz” ifadelerini kullandı.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Suriye’nin Orta ve Batı Bölgeleri Siyasi Konseyi, Sümeriye Mahallesi’nde yaşananları duyurdu!

    Suriye’nin Orta ve Batı Bölgeleri Siyasi Konseyi, Sümeriye Mahallesi’nde yaşananları duyurdu!

    PİRHA – Suriye’nin Orta ve Batı Bölgeleri Siyasi Konseyi, Sümeriye Mahallesi’nde yaşananlara dikkat çekti. Konsey, yerel halkın sahip olduğu tüm hakların gasp edildiğini ve ağır bir kuşatmanın yapıldığını duyurdu. Yapılan açıklamada, halkın zorla göç ettirildiğinin de altını çizdi.

    Suriye’nin Orta ve Batı Bölgeleri Siyasi Konseyi, Şam’ın Sümeriye Mahallesi’nde yaşananlar hakkında açıklama paylaştı. Şam’daki fiili otorite konumundaki güçlerin Sümeriye Mahallesi’nde yaşayan sivillere yönelik sistematik zorla göç ettirme kampanyaları yürüttüğüne dikkat çeken konsey, yaşananları büyük bir kaygıyla takip ettiklerini açıkladı.

    Yazılı yapılan açıklamada, yaşananlara dair “Bu durum, insani değerlerin ve uluslararası hukuk ile teamüllerin açık bir ihlali niteliğindedir. Fotoğraf ve video kayıtları, belirli bir vatandaş grubuna yönelik olarak sistematik şekilde uygulanan bu ihlallerin boyutunu belgelemektedir” denildi.

    MEZHEPSEL TEMELE DAYANAN POLİTİKALAR!

    Halkın, evlerini ve mallarını terk etmeye zorlamak amacıyla sistematik uygulamalarla karşı karşıya olduğu belirtilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Bu yöntemler şu şekilde tezahür etmiştir:

    Mahallenin giriş ve çıkışlarının kapatılması ve ağır bir kuşatma uygulanması.

    Ticari dükkânların, sağlık merkezlerinin ve eczanelerin kapatılması, dükkânların kırılıp yağmalanması.

    Halkın suyunun ve elektriğinin kasten kesilmesi.

    Çocukların ve erkeklerin tutuklanması, sopalar ve kılıçlarla darp edilmeleri.

    Kadınların darp edilmesi ve mezhepsel temelli sözlü hakaretlere maruz bırakılmaları.

    Tapu senetlerinin yırtılması ve belgelerin el konulması, böylece onların evlerinde bulunma ve mülkiyet hakkına dair yasal dayanaklarının ortadan kaldırılması.

    Bu uygulamalar, yaşananların basit bir idari ya da hukuki işlem değil, tamamen mezhepsel temele dayanan planlı ve sistematik bir zorla göç ettirme politikası olduğuna hiçbir şüphe bırakmamaktadır. Nitekim, Şam’ın birçok mahallesi ve banliyösünde benzer yapılaşma ve konut durumları olmasına rağmen bu tür uygulamalara maruz kalmamışlardır. Bu da kriterin hukuk değil, mezhep aidiyeti olduğunu kanıtlamaktadır.

    Bu uygulamalar, Roma Statüsü’nün 7/d maddesi uyarınca ‘insanlığa karşı suç’ niteliği taşımaktadır. Söz konusu madde, nüfusun zorla yerinden edilmesini veya nakledilmesini suç olarak görmektedir. Ayrıca, bir grubun mezhebi kimliği nedeniyle hedef alınması, bu ihlalleri Roma Statüsü’nün 6/b ve 6/c maddeleri uyarınca ‘soykırım’ kapsamına sokmaktadır. Bu maddeler, bir grubun fiziksel olarak zarar görmesi ya da yaşam koşullarının tamamen ya da kısmen yok edilmesine yol açacak şekilde zorlanmasını suç olarak tanımlar.”

    ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERE AYKIRILIK VURGUSU!

    Yapılan açıklamada, söz konusu uygulamaların, birçok uluslararası sözleşmenin de açık ihlali olduğu belirtilirken şöyle devam edildi:

    “1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesi (zorla nakil ve toplu göç ettirmeyi yasaklar).

    Uluslararası teamül hukukunun 129. kuralı (zorla yerinden etmenin yasaklanması).

    Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 9. ve 12. maddeleri (özgürlük, güvenlik ve serbest dolaşım haklarını güvence altına alır).

    1977 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’ne Ek II. Protokol’ün 17. maddesi (sivillerin zorla yerinden edilmesini yasaklar).”

    “KIRK BİN NUSAYRİ ZORLA GÖÇ ETTİRİLMİŞTİR”

    Suriye’nin Orta ve Batı Bölgeleri Siyasi Konseyi, Sümeriye Mahallesi’ndeki halkın yanında olduğunu ifade ederek şu duyuruyu yaptı:

    “İlgili uluslararası örgütler ve BM Suriye Özel Temsilcisi ile temasa geçilmiştir.

    Zorla göç politikalarına karşı toplumsal dayanışmayı güçlendirmek için yerel halk ve sivil yapılarla iletişim artırılmıştır.

    Bu suçların durdurulması ve faillerinin hesap vermesi için diplomatik, siyasi ve insani girişimler sürdürülecektir.

    Konsey, tüm Suriyelilere karşı ulusal sorumluluklarını yerine getirme taahhüdünü yinelemekte, hakların ve mülkiyetlerin hukuk ve kurumlar devleti çatısı altında korunduğu, istibdat ve zorla göçün son bulduğu, Suriyelilere yeniden onur ve birlik kazandıracak bir geleceğe ulaşmanın gerekliliğine inancını vurgulamaktadır.

    Özellikle bu olay, Suriye’de belirli bir topluluğu hedef alan ilk örnek değildir. Daha önce Hama kırsalının doğu ve batı köylerinde, Şam ve çevresinde, ayrıca Humus’un bazı bölgelerinde benzer vakalar yaşanmıştır. Bu süreçte mülkiyetlere el konulmuş, Orta ve Batı Suriye’den yaklaşık kırk bin Nusayri zorla göç ettirilmiştir. Bunların yarısından fazlası kadın ve çocuk olup, Lübnan sınır bölgelerine sığınmış ve herhangi bir uluslararası ya da BM desteği olmaksızın ağır insani ve yaşam koşulları altında hayatta kalmaya çalışmaktadırlar.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Alevilerden Cenevre’de açıklama: Barışa ve demokratik dönüşüme kurucu güç olarak katılıyoruz-VİDEO

    Alevilerden Cenevre’de açıklama: Barışa ve demokratik dönüşüme kurucu güç olarak katılıyoruz-VİDEO

    PİRHA- FEDA ve DAKB, Cenevre’de Birleşmiş Milletler (BM) Ofisi önünde Türkiye’de yeniden gündeme gelen barış süreci ve anayasa tartışmalarına ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamada, “Aleviler yoksa, barış da eksik kalır. Barış yalnızca silahların susması değildir; hakikatin kabulü, halkların rızası ve vicdanların cemidir” denildi.

    Avrupa Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Cenevre’de Birleşmiş Milletler (BM) Ofisi önünde gerçekleştirdikleri basın açıklamasıyla Türkiye’de yeniden gündeme gelen barış süreci ve anayasa tartışmalarına ilişkin tarihsel tutumlarını kamuoyuyla paylaştı.

    “Barış, bir cemdir; halkların ve vicdanların rızasıyla kurulur” diyen Alevi kurumları, demokratik çözüm sürecinde yalnızca gözlemci değil, kurucu özne olduklarının altını çizdi.

    Cenevre, Paris ve Hamburg’da eş zamanlı yapılan açıklamalarda Alevi kurumları, toplumsal barışın ve demokratik dönüşümün ancak halkların eşit katılımıyla ve tarihsel hakikatlerle yüzleşilerek sağlanabileceğini belirtti. İsviçre’nin Cenevre kentinde Birleşmiş Milletler (BM) Ofisi önünde gerçekleştirilen açıklamada konuşan FEDA Sözcüsü Songül Aslan, Abdullah Öcalan’ın çözüm sürecine dair yaptığı çağrının tarihsel önemine işaret etti.

    “ALEVİLER OLMADAN BARIŞ EKSİK KALIR”

    Aslan, yeni anayasa tartışmalarının yalnızca sermaye odaklı, teknik bir düzenleme değil; halkların rızasına dayanan tarihsel bir toplumsal sözleşme olması gerektiğini belirtti. TBMM çatısı altında oluşturulması planlanan komisyona dair değerlendirmelerde bulunan Aslan, “Barış süreci yalnızca siyasal taraflar arasında değil; kadınların, gençlerin, inanç topluluklarının ve ezilen halkların katılımıyla yürütülmelidir. Aleviler yoksa, barış da eksik kalır” dedi.

    “BARIŞ YALNIZCA SİLAHLARIN SUSMASI DEĞİL, VİCDANLARIN CEMİDİR”

    FEDA ve DAKB’nin ortak açıklamasında Alevilerin tarih boyunca sistematik bir şekilde inkâr, asimilasyon ve katliamlara uğradığı vurgulandı. Alevi halkının, bu coğrafyanın kadim ve kurucu halklarından biri olduğu hatırlatıldı. Açıklamada, “Barış yalnızca silahların susması değildir; hakikatin kabulü, halkların rızası ve vicdanların cemidir” denildi.

    9 MADDELİK DEMOKRATİK DÖNÜŞÜM MANİFESTOSU

    Açıklamada, Alevi halkının barış ve demokratik anayasa sürecine dair talepleri 9 başlıkta kamuoyuna duyuruldu:

    1. Eşit yurttaşlık ve kolektif haklar anayasal güvence altına alınmalı.
    2. Tekke ve Zaviyeler Kanunu yürürlükten kaldırılmalı; Cemevleri ibadethane statüsüne kavuşturulmalı.
    3. Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilmeli; halklar meclisi veya inançlar meclisi kurulmalı.
    4. Zorunlu din dersleri kaldırılmalı; eğitim laik, bilimsel ve anadil temelli olmalı.
    5. Kürt Alevilerin dili ve ritüelleri korunmalı; kamusal yaşamda özgürce yaşatılmalı.
    6. Dersim, Koçgiri, Maraş gibi katliamların arşivleri açılmalı; resmi özür dilenmeli, failler yargılanmalı.
    7. Doğa talanına son verilmeli; kutsal mekânlar korunmalı.
    8. Demokratik temsiliyet güvence altına alınmalı; eşbaşkanlık tanınmalı, kayyum uygulamalarına son verilmeli.
    9. Tutuklu Alevilerin inanç rehberleriyle görüşme hakkı anayasal teminat altına alınmalı.

    “ÖCALAN’IN ÇAĞRISI TARİHSELDİR”

    Abdullah Öcalan’ın “tüm kesimlerin sürece katılımı hayati önemdedir” yönündeki çağrısının tarihsel bir dönemeç olduğunun altı çizilen açıklamada, Alevi kurumları bu çağrıya güçlü bir yanıt verdiklerini ifade etti. “Barışa hizmet etmek, hak ve hakikat için mücadele etmektir” denilerek, Alevi halkının sürecin dışına itilmesini kabul etmeyecekleri belirtildi.

    “TOPLUMSAL BARIŞIN KURUCU GÜCÜ OLACAĞIZ”

    Açıklama, yeni anayasanın teknik bir metin değil; halkların rızalığı temelinde yükselen bir toplumsal rıza sözleşmesi olması gerektiği vurgusuyla sona erdi.

    Alevi kurumları, “Taleplerimizi kimseye dayatmıyoruz; ancak bizatihi barışın ve demokratik dönüşümün kurucu öznesiyiz. Bu kararlılıkla mücadelemizi sürdüreceğiz” mesajını verdi.

    Alevi kurumlarının açıklama takvimi kapsamında, yarın Almanya’nın Dortmund ve Frankfurt kentleri ile Avusturya’nın Viyana kentinde de benzer eylem ve açıklamalar yapılacağı bildirildi.

    PİRHA/CENEVRE

  • Suriye’deki Alevî Topluluğundan açıklama: Normal bir yaşam sürdürmemiz imkânsız hale geldi!

    Suriye’deki Alevî Topluluğundan açıklama: Normal bir yaşam sürdürmemiz imkânsız hale geldi!

    PİRHA – Suriye’deki Alevî Topluluğu, kamuoyuna açıklama yaparak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni acil önlem almaya çağırdı. Yazılı yapılan açıklamada “Fiili yönetimin soykırım politikaları ve mezhepsel kışkırtmalarına devam etmesi ve bu suçların önlenmemesi nedeniyle Alevilerin normal bir yaşam sürdürmesi imkânsız hale gelmiştir” vurgusu yapıldı.

    Türkiye’nin de desteklediği HTŞ ve SMO’lu çeteler tarafından Suriye’deki Alevilere dönük katliamlar devam ediyor. Savaş suçlarının yanı sıra tüm insanlık suçlarını da işleyen şeriatçı çeteler, Alevilere ait yerleşkeleri adeta yağmalıyor.

    Yaşanan zulme karşı dünya kamuoyu henüz somut bir adım atmazken Suriye’deki Alevi Topluluğu, kamuoyu ile yeni bir açıklama paylaştı.

    6 MART SONRASI KATLİAM YOĞUNLAŞTI!

    Uluslararası aktörlere hitaben yazılan metinde, Alevilerin artık normal bir yaşam sürdürmesinin imkânsız hale geldiği vurgulandı. Yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Bu bildiriyi Suriye’deki Aleviler adına, siyasi ve insani çalışmalarını uluslararası insancıl hukuk, insan hakları hukuku ve tüm insan hakları sözleşmelerine dayandıran devletler ve uluslararası kuruluşlar başta olmak üzere, tüm uluslararası aktörlere hitaben yayınlıyoruz. Özellikle Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme kapsamında, Alevilere yönelik soykırım ve mezhepçi etnik temizlik suçlarından korunma talebimizi iletiyoruz. Bu suçlar, cihatçı tekfirci terörizmin engellenmeksizin devam eden saldırıları ile terörizm ve dini aşırılığı destekleyen bölgesel devletlerin yardımıyla işlenmektedir.

    Suriye’deki fiili yönetimin Alevilere karşı işlediği suçlar, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tanımlanan fiillerle örtüşmektedir. Bu suçlar, 8 Aralık 2024 tarihinden itibaren geniş bir suç yelpazesini kapsamaktadır ve 6 Mart 2025’ten bu yana ciddi bir artış göstermiştir:

    Savunmasız Alevi sivillerin toplu ve sistematik olarak öldürülmesi; bu katliamlar, dini cihat ilanı ve Alevilere karşı savaşmak üzere sivillerin seferber edilmesi eşliğinde gerçekleştirilmiştir.

    Alevi kadınların mezhepsel nedenlerle kaçırılması ve akıbetlerinin bilinmediği yerlere götürülmesi.

    Silahlarını bırakmış eski askerlerin keyfi olarak gözaltına alınması, gözaltıların kabul edilmemesi, cezaevlerinde toplu infazlar ve hapsedilmeyenlerin zorla kaybedilmesi.

    Alevilere ait gayrimenkuller, araçlar, varlıklar ve birikimlerin sistematik olarak yağmalanması ve Alevi yerleşimlerine silahlı saldırılar düzenlenmesi.

    Alevi yerleşim bölgelerindeki yaşam kaynaklarının yok edilmesi, mülkiyet ve evlerin kasten yakılması ve gezici katliamların devam etmesi yoluyla zorla göç ettirme.

    Alevi kamu çalışanlarının işten çıkarılması ve mezhepsel nedenlerle emekli maaşlarının kesilmesi.

    Alevilere yönelik işkence, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelelerin devam etmesi, nefret söylemi ve mezhepsel kışkırtma kampanyalarının sürdürülmesi, yanlış ve yanıltıcı bilgilerin yayılması.

    Alevi dini ve yerel liderlerin korkutulması, tehdit edilmesi, hapsedilmesi ve fiili yönetimi destekleyici açıklamalar yapmaya zorlanması; Alevi dini mekânlarının yıkılması ve kutsal sembollerinin aşağılanması.

    Alevilere yönelik sağlık hizmetlerinin engellenmesi, doktor ve eczacıların öldürülmesi, eczane ve özel kliniklerin yağmalanması ve Alevi bölgelerindeki devlet sağlık merkezlerinin kapatılması.

    Bu suçlar, nüfus grupları ve mezhepler arasında derin bir uçurum yaratmış olup, fiili yönetimin soykırım politikaları ve mezhepsel kışkırtmalarına devam etmesi ve bu suçların önlenmemesi nedeniyle Alevilerin normal bir yaşam sürdürmesi imkânsız hale gelmiştir.

    Fiili yönetim, “anayasal bildiri” adını verdiği bir belge yayımlayarak Alevileri vatandaşlık statüsünden çıkarmıştır. Bu bildiride, devletin “tüm semavi dinlere” saygı duyduğu belirtilmiş, ancak Alevilerin semavi dinlere mensup olmadıkları, İslam’dan dönen mürtedler ve müşrikler oldukları ifade edilmiştir.

    Alevilerin, ortak bir tarih ve coğrafi bütünlükle bağlı etnik bir topluluk olduklarını vurguluyoruz. Aleviler, sahil bölgelerinde, Humus kentinde ve Humus ve Hama’nın batı kırsalında ezici çoğunluğu oluşturmakta olup, fiili yönetim tarafından eski rejimin kalıntıları olarak görülmekte ve rehin alınmaktadır. Bu bakış açısı, Esad rejiminin dinsel bir yapı olmadığı ve tüm mezheplerin katılımıyla yolsuzluk üzerine kurulu olduğu gerçeğini göz ardı etmektedir.

    “BM’Yİ ACİL ÖNLEMLER ALMAYA ÇAĞIRIYORUZ”

    Kuzeydoğu ve Güney Suriye’deki diğer etnik ve dini azınlıklar, kendi kendine koruma ve uluslararası koruma biçimlerine sahipken, Aleviler ve diğer azınlıklar bu korumadan mahrum bırakılmıştır.

    Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üye devletleri ve uluslararası insan hakları kuruluşları başta olmak üzere, barışı seven tüm uluslararası aktörleri Alevilere yönelik soykırım kampanyasını durdurmak için acil önlemler almaya çağırıyoruz. Bu önlemler arasında uluslararası gözlemcilerin görevlendirilmesi, insani yardım sağlanması ve Alevilere yönelik soykırım suçlarının soruşturulması için uluslararası bir komisyon kurulması yer almalıdır.

    Ayrıca, Alevilerin yaşadığı bölgelerde geçici bir Birleşmiş Milletler yönetimi kurulması ve barışın sağlanması için bir BM misyonu oluşturulmasını talep ediyoruz. Alevilerin kendi kaderini tayin hakkını kullanabilmesi için uluslararası gözetim altında bir referandum yapılmasını ve laiklik, demokrasi ve vatandaşlık temelinde, tüm kimliklerin eşit haklara sahip olacağı modern bir yapı oluşturulmasını talep ediyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Alevi kurumları BM’ye başvurdu: Gerekli adımların atılmasını talep ediyoruz

    Alevi kurumları BM’ye başvurdu: Gerekli adımların atılmasını talep ediyoruz

    PİRHA – AAAF, AABK ve ABF Birleşmiş Milletler(BM) Güvenlik Konseyi’ne Suriye’de yaşanan katliamın son bulması için başvuru yaptı. Yapılan başvuru sonrası yayınlanan yazılı açıklamada, “Her gün bir yenisi eklenen bu insanlık suçlarına son vermek üzere hazırlıkların başlatılmasını, acil müdahale için gerekli adımların atılmasını talep ediyoruz” denildi.

    Avrupa Arap Alevileri Federasyonu(AAAF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu(AABK) ve Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Birleşmiş Milletler(BM) Güvenlik Konseyi’ne Suriye’de yaşanan katliamın son bulması için başvuru yaptı. Başvuru sonrası yazılı açıklama yayınlandı.

    “HER GÜN YENİ BİR ŞİDDET HABERİ İLE KARŞI KARŞIYA KALINMAKTADIR”

    BM’ye yapılan başvuru sonrasında açıklama metninde şunlara yer verildi:

    “Suriye’de bugün şiddetin aldığı yeni boyut önümüze insan hakları yönünden acil görevler yüklemektedir. Açık savaşın yerini terör, insanlığa karşı suç ve soykırım tehditlerine bıraktığına dair kaygılar giderek yaygınlaşmaktadır. Savaşın çok taraflı yaşanan süreci savaş sonunda da çok taraflı bir kaos ortamı doğurmuş ve stabilizasyon ve huzur beklentilerini boşa çıkarmış durumdadır. Bu aynı zamanda bitti sanılan savaşın kaos ortamında devam ettirilmesine de zemin hazırlamaktadır. Kendi topluluklarının silahlı gücüne dayanmayan veya bölge devletlerinin korunmasına sığınmayan gruplar açısından bu yeni süreç giderek yaygınlaşan bir şiddet doğurmakta ve güçsüz ve korunmasız topluluklara karşı her gün yeni bir şiddet haberi ile karşı karşıya kalınmaktadır.

    GEREKLİ BAŞVURULARI BAŞLATMIŞ BULUNUYORUZ

    Bu yeni sürecin en kırılgan ve şiddete hedef olan topluluğu ise Hristiyan gruplar, Dürziler, İsmailler ile birlikte Arap Alevileridir. Suriye’deki Hristiyan topluluklar kaygılı biçimde beklerken Alevi topluluklar diğer bazı güçlerden farklı olarak kendi bağımsız savunmalarını örgütleme yoluna gitmeyip demokratik yolların işletilmesini bekledikleri için açık ve kolay bir hedef olarak görünmektedir. Ayrıca selefi grupların dini liderlerince doğrudan Alevileri hedef alan şiddet çağrısı yapılmaktadır. Yeni Suriye’nin kurucu güçleri dışında bırakılan Alevilerin yaşadığı şiddet, insan kaçırma, işkence, cinayet ve toplu infazlara uzanan ve giderek yaygınlaşan bir yıkımla beraber korku ve kaygıları da büyütmektedir. Yaşanan bu yaygın ve tekrar ederek büyüyen şiddet insanlığa karşı suç boyutuna kadar ulaşmış ve gelecekteki toplu katliam, göç ve iskan ile asimilasyon politikalarına uzanacağına dair anlaşılabilir korkuları da açığa çıkarmıştır. Bizler aşağıdaki adları geçen ve yüzbinlerce üyesi bulunan demokratik kitle örgütleri olarak BM’nin ilgili kurullarını harekete geçirmek üzere gerekli başvuruları başlatmış bulunuyoruz.

    DESTEK ÇAĞRISI

    Öncelikle BM Güvenlik konseyi; Suriye Özel raportörlüğü ve insan hakları yüksek komiserliğinden her gün bir yenisi eklenen bu insanlık suçlarına son vermek üzere hazırlıkların başlatılmasını, acil müdahale için gerekli adımların atılmasını talep ediyoruz.. Ulusal ve uluslararası kamuoyundan tırmanan şiddet ve şiddet tehdidi nedeniyle insan hayatına ve Suriye’nin yerli ve en büyük nüfuslardan birisine sahip Alevilerin hayat hakkının korunmasına dair destek beklediğimizi duyuruyoruz. Sessizliğin her geçen gün büyüyen şiddet nedeniyle yeni insan hayatlarının kurban edilmesine yol açtığını, hep birlikte şiddete karşı durarak BM başta olmak üzere uluslararası kurumları harekete geçirmemiz gerektiği hususunun altını çiziyoruz. Sesimizi, sözümüzü birleştirelim ve Suriye ve dünyanın daha birçok yerinde şiddet karşısında korunma bekleyen halklara da yeni bir umudun yolunu açalım. Suriye halklarının yanında olduğumuzu ve adil bir gelecek umutlarını paylaştığımızı ilan ediyor ve şiddetin hüküm sürmediği bir Suriye için elele vereceğimizi duyuruyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Sabahşen: Suriye’de ‘Alevileri devirdik’ mantığıyla hareket edilmesi yüz karasıdır-VİDEO

    Sabahşen: Suriye’de ‘Alevileri devirdik’ mantığıyla hareket edilmesi yüz karasıdır-VİDEO

    PİRHA- Alevi Düşünce Ocağı Üyesi Mehmet Sabahşen, Suriye’deki rejim değişikliğini etnisiteye, inançlara entegre etmeye çalışmak ve bunun üzerinden ötekileştirmelere girmek, insanlığa sığmayacağını söyledi. Sabahşen “BM’in, dünyayı yönettiğini düşünen güçlerin, insanlık faciasına göz yummaması gerekir. Bu anlamda birleştirici rol oynayarak tüm tarafların rejimlerini ve idarelerini kurmalarına katkı sağlamak lazım” dedi.

    Alevi Düşünce Ocağı Üyesi Mehmet Sabahşen, Suriye’de yaşanan gelişmeleri PİRHA’ya değerlendirdi.

    “REJİM DEĞİŞİKLİĞİNİ, İNANÇLARA ENTEGRE ETMEYE ÇALIŞMAK İNSANLIĞA SIĞMAZ”

    Alevi Düşünce Ocağı Üyesi Mehmet Sabahşen, Suriye’deki rejim değişikliğine benzer değişikliklerin çok yerde olduğunun altını çizerek, “Bizi bugünlere getiren oradaki katliam endişesidir. Bunun medyada da körüklenmesi aşikardır. Katliam konusunu rejim değişikliğine bağlamaya çalışan medya, maalesef insanlığa büyük bir kötülük yapmaktadır. Suriye’deki rejim değişikliğinin Alevileri devirdik mantığıyla hareket edilmesi yüz karasıdır. Rejim değişmiştir. Bunu getirip etnisiteye, inançlara entegre etmeye çalışmak ve bunun üzerinden ötekileştirmelere girmek, insanlığa sığmaz. Oradaki rejim değişikliği bizi ne kadar ilgilendiriyor?” diye sordu.

    “İNSANLIK FACİASINA GÖZ YUMULMAMALI”

    “‘Alevilerin katli vacip’ söylemi sadece günümüzün veya bugün Suriye’de olanların söylemi değil” diyen Sabahşen, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Osmanlı döneminde de Ebu Suudların fetvaları bu yöndeydi. Bugün Suriye’de olacakları kestirmek gerçekten zor. Mutlaka barışın tesis edilmesi lazım. Bir kaos var. Herkeste bir tedirginlik, katliamın ayak izleri kendini gösteriyor diye bir korku ve endişe var. Bunun için gerçekten ülkemiz idaresine de bir görev düşüyorsa bunu insanlık adına herkesi kucaklayacak şekilde yapması gerekir. BM’in, dünyayı yönettiğini düşünen güçlerin, insanlık faciasına göz yummaması gerekir. Bu anlamda birleştirici rol oynayarak tüm tarafların rejimlerini ve idarelerini kurmalarına katkı sağlamak lazım.”

    “ENBDİŞELERİ GİDERECEK ADIMLAR ATILMALI”

    Basına da çok büyük görev düştüğünü vurgulayan Sabahşen, “Bizim ülkemizde her şeyi yaşadık ama inançların aşırılığına kimse gitmedi. Suriye’de olanlar rejim kisvesi adı altında aslında emperyalist güçlerin hedefine ulaşmaya çalıştığı topraklardır, yer altı zenginlikleridir veya yer üstünde kendi çıkarları doğrultusunda oluşturabilecekleri bir takım hakimiyet alanları yaratmaktır. Düne kadar Suriye rejiminin arkasında olan ülkeler, çekiliverdiler ama üsleri, tesisleri duruyor. Diğerleriyle beraber ittifak halinde olunca demek ki devleti yönetenler bir gecede gidebiliyorlar. Bu anlamda endişelere mahal bırakmayacak açıklamalar, yaklaşımlar bekliyoruz” ifadelerine yer verdi.

    Fatoş SARIKAYA-Devrim FINDIK/PİRHA

    İLGİLİ HABERLER

    >Mutluhan: Suriye gibi bir ülkede şeriat tutmaz; Hristiyan’a, Aleviye şeriatı dayatamazsınız!-VİDEO

    >Avrupa Arap Alevileri Federasyonu’ndan çağrı: Suriye’de Alevi soykırımı ihtimaline karşı harekete geçilsin

     

  • Cenevre’de BM Temsilciliğinde Maraş Katliamı açıklaması: Suçluların yargılanmasını istiyoruz!-VİDEO

    Cenevre’de BM Temsilciliğinde Maraş Katliamı açıklaması: Suçluların yargılanmasını istiyoruz!-VİDEO

    PİRHA- Faşist kalabalıkların Maraş’ta gerçekleştirdiği Alevi Pogromu’nun 46. yılında, Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) öncülüğünde Cenevre’de bulunan Birleşmiş Milletler temsilciliğinde açıklama yapıldı. Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, “Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e gönderilen belgede Maraş Katliamı’nda MİT’in parmağı olduğu yazılı ve bu durumda devletin Maraş Katliamı’nı organize ettiğini ortaya çıkartıyor” dedi. Maraş Katliamı tanığı Fidan Yıldırım da “Maraş Katliamı tanığı ve mağduru olarak yaşadıklarımı unutmayacağım” diye ifade etti.

    Video

    https://cantv.tv/2024/12/maras-katliaminin-46-yili-mardef-cenevredeki-birlesmis-milletler-basin-salonunda-aciklama-yapiyor-2-bolum-can-aktuel-programi-cantvde/

    Maraş’ta 19-25 Aralık 1978’de faşistler tarafından Alevilere yönelik yapılan katliamın üzerinden 46 yıl geçti. 6 gün süren katliamda resmi rakamlara göre 111 Alevi katledildi, 1000’den fazla Alevi de yaralandı. Alevilere ait 270 ev ve 270 işyeri yakıldı veya tahrip edildi.

    Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu (MARDEF) öncülüğünde Aleviler, İsviçre’nin Cenevre kentinde bulunan Birleşmiş Milletler temsilciliğinde Maraş Katliamı’na dair açıklama yaptı.

    “MARAŞ, HEPİMİZİN KABUK BAĞLAYAN YARASIDIR”

    Açıklamanın moderatörlüğünü yapan Selda Kavak Torunoğlu, “Maraş Katliamı’nın uluslararası platformlarda başka bir aşamaya taşımak için bugün bir araya geldik. Maraş hepimizin kabuk bağlamayan yarasıdır ve bizim en büyük isyanımızdır” diye belirtti.

    “DEVLET, MARAŞ KATLİAMI’NI ORGANİZE ETTİ”

    Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e 3 Ocak 1979 tarihinde ulaştırılan MİT belgesine değinerek sözlerine başlayan Araştırmacı-Yazar Mehmet Bayrak, “Bülent Ecevit’e gönderilen belgede Maraş Katliamı’nda MİT’in parmağı olduğu yazılı ve bu durum da devletin Maraş Katliamı’nı organize ettiğini ortaya çıkartıyor. Yaşanan bir soykırımdır ve uluslararası platformlara götürülüp incelenmesi gerekiyor. 2 saatte Kıbrıs’a çıkarma yapmakla övünen Bülent Ecevit, Maraş’ın bitişiğinde Kayseri’deki hava indirme tugayını 4 günün sonunda ancak Maraş’a indirebildi. Oysa aylar öncesinden Maraş Katliamı’nın rapor edildiğini biliyoruz. Pol-Der şube başkanlığı yapan bir Alevi arkadaş geldi istihbarat bölümünde çalıştığı için kendisinin 4 ay öncesinden bu durumdan haberi olduğunu söyledi” diye konuştu.

    “YÜZDE 50’LERDE OLAN ALEVİ VE KÜRT NÜFUSU ŞU ANDA YÜZDE 20’LERDE”

    Maraş Katliamı’nda yaşananları anlatan Avukat İbrahim Sinemillioğlu ise konuşmasında şunları dile getirdi:

    “Maraş Katliamı Türkiye’yi ırkçı, dinci ve faşist bir darbenin kıskacına almaya yönelik olaylar zincirinin en önemli halkasıdır. Bölgede yaptığımız toplantılarda daha ilk günlerde Maraş’ı terk etme dile getiriliyordu. Dilimiz döndüğünce Maraş’a sahip çıkılmasını söyledik ama geldiğimiz noktada 1960’lı yıllarda %50’lerde olan Kürt ve Alevi nüfusu günümüzde ise %20’lerde” dedi.

    “KATLİAMDAN ÖNCE EVLERİMİZ İŞARETLENMİŞTİ”

    Maraş’ta katledilenleri saygıyla anarak sözlerine başlayan Maraş Katliamı tanığı Fidan Yıldırım, “Maraş Katliamı olduğunda öğrendim Alevi ve Sünni’nin ne olduğunu. Biz insanlığı, vicdanlı olmayı, barışı öğrenirken başkaları da kin, nefret ve ayrımcılığı yaşıyordu. Kürt ve Alevilerin olduğu mahallelere saldırılar başlamıştı ve biz yerde sürünerek olanları izliyorduk. Katliamda saldırganların ‘vurun 5 Aleviyi öldüren cennete gider’ sözü aklımdan çıkmıyordu. Sonradan öğrendik ki evlerimiz öncesinden işaretlenmiş ve ölümüz bir x işaretiyle belirlenmişti. Maraş Katliamı tanığı ve mağduru olarak yaşadıklarımı unutmayacağım” diye ifade etti.

    “EKOLOJİK KIRIMIN NEDENİ ÖZ SAVUNMANIN OLMAMASIDIR”

    Prof. Beyza Üstün, “Demografik Değişimin Tamamlanma Süreci: Ekolojik Kırım” başlıklı sunumunda, toplumda öz savunmanın eksik olmasından dolayı kapitalizmin kar hırsıyla her şeye el koyduğuna işaret etti. Beyza Üstün, şöyle konuştu: “Yaşamın yeniden örülmesi gerekir. Toplumun yok edilen öz savunmasının yeniden örgütlenmesi gerekir.  Kapitalizm günümüzde kendini “yeşil kapitalizm” olarak tanımlıyor. Ancak bunu yaparken kar hırsından vazgeçmiyor. Devlet doğayı tahrip ederek insansızlaştırıyor. Mezopotamya coğrafyasını barajlarla geri dönülemez hale getiriyorlar. Dünyayı yorumlamak yeterli değil, değişim yaratmak gerekir.”

    “DEVLETİN, İNSANSIZLAŞTIRMA POLİTİKALARI SÜRÜYOR”

    Gazeteci Elif Sonzamancı ise, katliam sonrası Maraş’ta yaşanan göç üzerine konuşarak, “Maraş, katliamdan sonra çok yoğun göç verdi. Bu veriler resmi değil ama 50 bin ile 80 bin arasında olduğu varsayılıyor. Devlet bilerek göçü teşvik ediyor. Pasaport vererek bir  nevi coğrafyanın insansızlaşmasını sağladı. Yine Suriye’deki savaştan kaynaklı gelen göçmenlere Terolar köyünde kamp kurmak istediler. Alevi köylerin ortasına Selefi insanların yerleştirilmesi korkuyu ve göçü tetikledi. En son 6 Şubat depreminde binlerce insanımız yaşamını yitirdi. Yurtdışında binlerce Maraşlı var. Göç politikaları devam ediyor. Bu yeni bir politika değil. Ancak Maraş Katliamı ile başlayan insansızlaştırma politikaları devam ediyor. Depremde bile yardım götürülen köylerde Alevi-Kürt-Sünni diye ayrımcı politikalara tanık olduk” ifadelerini kullandı.

    “SUÇLULARIN YARGILANMASINI İSTİYORUZ”

    Maraş Katliamı’nın üzerinden 46 yıl geçmesine rağmen acıların unutulmadığını ifade eden Maraş Demokratik Dernekler Federasyonu Eş Başkanı Mehmet Üstek, “Eğer bir suçluya ceza verilmezse o kişi suç işlemeye devam eder. Basın toplantısını düzenlememizin amacı uluslararası kamuoyunda iç hukuku tıkanmış olan bir katliam sürecinin tekrar gündeme alınarak suçluların yargılanması. Maraş Katliamı’nın ardından halkımıza göç dayatıldı. Bizler Avrupa’daki Maraşlılar olarak uluslararası alanda kendi topraklarımıza sahip çıkabilmemiz için bize destek olunmasını istiyoruz” diye konuştu.

    PİRHA/İSVİÇRE

     

  • İran SİHA ve füzelerinin % 99’unun havada imha edildiği duyuruldu

    İran SİHA ve füzelerinin % 99’unun havada imha edildiği duyuruldu

    PİRHA – İran’ın 13 Nisan’da İsrail’e yönelik savaş ilanıyla birlikte 300’den fazla silahlı insansız hava aracı (SİHA) ve füze gönderdiği açıklandı.

    İran’ın akşam saatlerinde başlattığı saldırıyla birlikte İsrail’in güneyindeki bir üstte küçük çaplı hasar oluştuğu, can kaybının ise yaşanmadığı duyuruldu. İsrail ordusu, İran’ın gönderdiği SİHA ve füzelerin % 99’unun İsrail hava sahasına girmeden yok edildiğini bildirdi.

    Sıcak savaş sürerken İran Genelkurmay Başkanı General Muhammed Bagheri’den “İsrail karşılık verirse, tepkimiz daha büyük olur” açıklaması geldi.

    Reuters Haber Ajansına göre devlet televizyonuna konuşan İran Genelkurmay Başkanı General Muhammed Bagheri, İsrail’in karşılık vermesi halinde Tahran’ın “çok daha büyük” bir karşılık vereceğini belirtti. İran ayrıca, Washington’ın İsrail’in misillemesine yardımcı olması durumunda, bölgedeki ABD üslerinin hedef alınacağını duyurdu.

    İsrail Ordusu Sözcüsü Daniel Hagari ise bazı füze ve insansız hava araçlarının Irak ve Yemen’den yollandığını iddia etti. Ayrıca İsrail’den gelen haberler, İran’ın gönderdiği füze ve SİHA’ların İsrail tarafından etkisiz hale getirilmesinde, ABD ve İngiltere’ye ait uçakların da rol oynadığını gösteriyor.

    JOE BİDEN, G7 LİDERLERİYLE İRAN’IN SALDIRISINI ELE ALACAK

    ABD Başkanı Joe Biden İran’ın saldırısına “ortak bir diplomatik tepki” vermek için G7 ülkeleri liderleriyle toplantı yapacağını duyurdu.

    İSRAİL VE ÜRDÜN HAVA SAHALARI YENİDEN AÇILACAK!

    İsrail, hava sahasını kapattıktan yedi saat sonra, yerel saatle 07:30 itibarıyla yeniden açtığını duyurdu.

    Havacılık makamlarını kaynak gösteren Ürdün devlet televizyonu da dün gece kapatılan hava sahasının açılacağını bildirdi.

    (HABER MERKEZİ)

  • Dersim İnşa Kongresi, 3. Olağan Genel Kurulunu yaptı

    Dersim İnşa Kongresi, 3. Olağan Genel Kurulunu yaptı

    PİRHA – DİK, 3. Olağan Genel Kurulunu Almanya’da gerçekleştirdi. Yapılan konuşmalarda Dersim’in inanç ve doğasına yönelik saldırılara vurgu yapıldı.

    Dersim İnşa Kongresi (DİK), 3. Olağan Genel Kurulu Frankfurt kentindeki Oberursel Alevi Kültür Merkezinde gerçekleştirdi.

    6-7 Nisan’da gerçekleşen genel kurul, Dersim’de 1937-1938’de katledilenlerin şahsında saygı duruşu ile başladı. Ardından yapılan divan seçimine FEDA Eş Başkanı Demir Çelik, Özlem Yılmaz ve Haydar Uç seçildi.

    Genel Kurula, Dersim Tarih ve Araştırma Merkezi, Kurmeşliler Derneği, Uluslararası Kürecikliler Meclisi, Eski HDP Dersim Belediye Başkanı Songül Erol Abdil, KCDK-E Ekoloji Komitesi, KAWA Federasyonu, Yeşil Sol Parti Avrupa, FEDA ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği temsilcileri de katıldı.

    Dersim Belediyesi Eş Başkanları Birsen Orhan ve Cevdet Konak’ın ve DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu’nun mesajları okundu.

    Kurum temsilcileri, yaptıkları değerlendirmede DİK’in öneminin ve çalışmalarının UNESCO, AB ve BM’ye taşınması, Dersim Soykırımı, devam eden kültürel ve doğa kırımının kabul edilmesine yönelik birlikte çalışma yapılmasına vurgu yaptı.

    Yapılan konuşmaların ardından Dersim İnşa Kongresi’nin iki yıllık çalışma raporu değerlendirildi. Dersim ve çevresinin güncel ve tarihsel sorunlarının dile getirildiği raporda Dersim’in inanç ve doğasına yönelik saldırılara vurgu yapıldı.

    Kurulda, Dersim’in sorunlarına yönelik çaba harcayan kurumların devletin asimilasyonuna ve doğa tahribine karşı birlikte çalışmasının önemine vurgu yapıldı.

    Kurulun devamında seçimler yapılarak Dersim İnşa Kongresi’nin 7 kişilik yönetimi belirlendi. Yeni yönetim ilk toplantıda, eş sözcüler başta olmak üzere görev dağılımı yapacak.

    PİRHA/ALMANYA

  • Türkiye’de Alevilere yapılan ayrımcılık BM İnsan Hakları Konseyi’nde görüşülecek

    Türkiye’de Alevilere yapılan ayrımcılık BM İnsan Hakları Konseyi’nde görüşülecek

    PİRHA- Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin 26 Şubat’ta yapacağı 55. dönem toplantıda din dersinin yanında Alevilere yönelik ayrımcı politikalar da görüşülecek. Alevi Düşünce Ocağı, Türkiye’deki duruma ilişkin BM Yüksek Komiserliği’ne bir bilgi raporu gönderdi. Raporda, Türkiye’de Alevi toplumunun eşit vatandaşlık haklarından yararlanamadığı, Türkiye hükümetinin Alevilerin haklarını sağlamakta isteksiz davrandığı vurgulandı. 

    Alevi Düşünce Ocağı (ADO) BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ne bir bilgi raporu göndererek, Türkiye’de Alevi toplumunun inançları temelinde eşit vatandaşlık haklarından yararlanamadığını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) birçok kararı Alevilerin taleplerini hukuken teyit etse de, Türkiye hükümetinin Alevilerin haklarını sağlamakta isteksiz davrandığını kaydetti.

    ADO’nun raporundaki önemli bölümler şöyle:

    “Özellikle 1960’lardan sonra köktendinci İslam’ın güçlenmesiyle bu isteksizlik giderek nefrete ve hoşgörüsüzlüğe dönüşerek çeşitli çatışmalara ve katliamlara yol açmıştır. Alevi topluluklar, 1993 Madımak- Sivas Katliamı’ndan sonra yüzlerce STK’da örgütlenmeyi seçmiş ve bunların bir kısmı ibadethanelerini (Cemevi) inşa etmiştir. Bundan sonra silahlı çatışmalar sivil itaatsizliğe dönüşmüş, ancak Sünni ve Alevi taraflar arasındaki sürtüşmeler nefret, hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık şeklinde devam etmiştir.
    Bu bağlamda Cemevlerinin (Cemevi) Alevi ibadethanesi olarak tanınması “Cem Vakfı Türkiye’ye Karşı” davasında AİHM önüne taşınmış ve AİHM 2015 yılında Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlal ettiğine karar vermiştir. Daha sonra iki davada daha Türkiye zorunlu din eğitimi konusunda AİHM tarafından haksız bulunmuştur. (Hasan ve Eylem Zengin Türkiye’ye karşı, 2007; Mansur Yalçın ve diğerleri Türkiye’ye karşı, 2014). Her iki davada da Mahkeme, Türk eğitim sisteminin tarafsızlık ve çoğulculuk gerekliliklerini karşılamadığı ve Alevi ebeveynlerin inançlarına saygı gösterecek yeterli içeriğin sağlanmadığı sonucuna varmıştır. 26 Nisan 2016 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, “İzzettin Doğan ve Diğerleri Türkiye’ye Karşı” davasında, Alevi inancına mensup kişilerin dini kamu hizmetlerinden yararlanamamasını” dini ayrımcılık” olarak nitelendirerek Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiği sonucuna varmıştır. AİHM’nin Alevilerin taleplerine ilişkin Türkiye aleyhine verdiği birçok karara ve Avrupa Konseyi (AK) Bakanlar Komitesi’nin (BK) bunların uygulanmasına yönelik kararlarına rağmen, BK tarafından Haziran 2024 son tarih olarak verilmiş olsa da devlet tarafından bugüne kadar çok yetersiz adımlar atılmıştır.

    NEFRETE, HOŞGÖRÜSÜZLÜĞE VE AYRIMCILIĞA İKİ ÖRNEK: DİN EĞİTİMİ, BÜROKRASİ

    Bu belgede nefret, hoşgörüsüzlük ve doğrudan/dolaylı ayrımcılığın başlıca biçimleri olarak iki örnek gösterilecektir; bunlar din eğitimi ve bürokrasidir.

    Din eğitiminde süregelen ayrımcılığa ek olarak, Haziran 2023’te Millî Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı arasında 2023-24 eğitim-öğretim yılında uygulamaya konulmak üzere yeni bir Protokol (ÇEDES) imzalanmıştır. Eğitimin Diyanet’e teslim edilmesinin önünü açacak gibi görünen proje kapsamında imam, müezzin ve vaiz gibi din hizmetlerinde çalışan kişiler ilk ve orta dereceli okullara “manevi danışman” adı altında atanıyor. Projeye göre Diyanet Gençlik Merkezlerinde yürütülecek faaliyetlerde görev alacak personel ve gönüllü öğrenciler il ve ilçe diyanet işleri başkanlıkları tarafından belirlenecek. Okullarda “Değerler Kulübü” adı altında kurulacak kulüpler aracılığıyla herhangi bir pedagojik ya da eğitimsel eğitim almadan Sünni din adamlarının himayesinde birçok etkinlik düzenlenecek. Diyanet, “Merhamet” ve “Yardımseverlik” temalı faaliyetlerin desteklenmesinde aktif rol oynayacak. Programın etkinlik havuzunda “Peygamberimizin hayatından değer örnekleri” gibi etkinlikler de yer alacak. Protokol kapsamında okul dışındaki mekânlarda da etkinlikler düzenlenecek. ÇEDES kapsamındaki kurslar, “İl ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin uygun görmesi” halinde protokole taraf kurumların sağladığı mekânlarda yapılabilecek.
    Protokol ve uygulama prosedürleri eğitim çalışanları ve aileler tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Eğitim çalışanları tarafından protokolün iptali için çeşitli mahkeme başvuruları yapılmıştır.

    “SÜNNİ MÜSLÜMAN EĞİTİM SİSTEMİ ASİMİLE ETMEYE DAYANMAKTADIR”

    Ülkenin en büyük öğretmen sendikası (Eğitim-Sen) Haziran 2023’te protokolün iptali için Yüksek Adalet Divanı’na (Danıştay) aşağıdaki hususları içeren bir başvuruda bulunmuştur.
    – Protokol, 430 sayılı UNİFİED EĞİTİM Kanunu’num, 657 sayılı Devlet Bürokrasisi Kanunu’nun 36. maddesini, Anayasa Mahkemesi’nin E.1889/1 sayılı kararını, Anayasa’nın 128. maddesini açıkça ihlal etmektedir. “Anayasa “nın 128. maddesi, 1139 sayılı Kanun’un 1139 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 43. ve 47. maddeleri, 652 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 28. maddesi. 652 sayılı “Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun “un 28. maddesine aykırı olarak Talim ve Terbiye Kurulu’nun yetkilerine müdahale etmiştir.

    İptal davası Yüksek Mahkeme’de devam etmesine rağmen, hükümet ilk ve orta dereceli okullara dini personel atamaya başlamış olup, bu durum laik, liberal ve Sünni olmayan nüfus arasında büyük kırgınlıklar ve gerilim yaratmaktadır. Nüfusun %20’sini oluşturan Alevi toplumu 2005 yılından bu yana bu konuya yasal bir çözüm bulunmasını istemekte, ancak hükümet yerel ve uluslararası mahkeme kararlarını uygulamayı ve tanınmış eğitim modellerini kabul etmeyi reddetmeye devam etmektedir. Sünni-Müslüman eğitim sistemi, başta Alevi nüfus olmak üzere Sünni olmayan inançlı veya inançsızların çocuklarını asimile etmeye dayanmaktadır.

    “HÜKÜMET EĞİTİM SİSTEMİNİ SÜNNİ-İSLAM KÖKTENDİNCİ BİR EĞİTİME DÖNÜŞTÜRMEYE ÇALIŞMAKTADIR”

    Özet olarak, Türk devlet yasaları laik, çoğulcu ve modern eğitim uygulamalarını hedeflemesine rağmen hükümetimiz bu eğitim sistemini Sünni-İslam odaklı köktenci bir eğitime dönüştürmeye çalışmaktadır. Hükümet 2016 yılından bu yana AİHM kararlarını uygulamamakta, Nisan 2022’den bu yana da Anayasa Mahkemesi Kararımızı uygulamamaktadır. Ayrımcılığı, nefret söylemini, kanunların uygulanmasını geciktirmeyi ya da görmezden gelmeyi tetikleyen bu yaklaşım, özellikle 7 Ekim 2023 Hamas-İsrail çatışmasından sonra antisemitik ve azınlık karşıtı açıklamaların ve sokak toplantılarının artmasına neden olmuştur. Üzülerek belirtmek isteriz ki, devletin eğitim politikaları son derece köktendincidir, mahkeme kararlarını görmezden gelmekte ve toplumun bir kısmının ve azınlıkların güçlü direnişine rağmen zaten büyük ölçüde uygulanan Sünni Müslüman köktendinci eğitim sistemini daha da güçlendirmek için çalışmaktadır.

    “DEVLETİN POLİTİKALARI BÜROKRASİDE, YEREL YÖNETİMLERDE, ORDU, POLİS GÜÇLERİNDE AYRIMCI”

    Devletin Sünnîleştirme politikaları eğitim sistemiyle sınırlı kalmamakta, bürokrasi, yerel yönetimler, ordu ve polis güçlerinde de ciddi bir ayrımcı rol oynamaktadır. Bu bağlamda Alevi memurlar, kendilerini istifaya ya da emekliliğe zorlayan nefret ve sistematik ayrımcılık davranışlarıyla karşı karşıya kalmaktadır.

    “ALEVİ PERSONELİN TERFİLERİ ENGELLENİYOR”

    Alevi personelin terfileri engellenmekte, geciktirilmekte ve hatta asılsız iddialarla rütbeleri düşürülmektedir. Alevi nüfus oranının görece yüksek olduğu Elazığ ve Malatya bölgesinde Posta İdaresi’nde (PTT) çalışan bir grup memur, din ve inanç temelli hoşgörüsüzlük, ayrımcılık ve şiddete örnek teşkil etmektedir. Denetim bağlamında, çok sayıda Alevi personel mesleki yetersizlik, ahlaka aykırı davranışlar ve mevzuat ihlallerini içeren asılsız suçlamalara hedef olmuştur. Hedef alınan personel tarafından davalar açılmış ve mahkemeler tüm davalarda davacılar lehine karar vermiştir; ancak bu kişilere karşı verilen idari ve disiplin cezaları devlet makamları tarafından iptal edilmemiştir.

    İKİ ALEVİ PTT ÇALIŞANININ BAŞINA GELENLER VE MAHKEME KARARLARININ UYGULANMAMASI

    İstanbul Teknik Üniversitesi Matematik Mühendisliği mezunu ve Bilgisayar Mühendisliği yüksek lisans derecesine sahip başarılı bir programcı olan A.K., 2000 yılında PTT A.Ş.’de çalışmaya başlamış ve 2011 yılında yöneticilik sınavını kazanarak kariyerine devam etmiştir. Çeşitli merkez müdürlüğü görevlerinin ardından Malatya Posta İşleme ve Dağıtım Merkezi Müdürü oldu. Bu görevinde gösterdiği performansla ödüllendirildi. Baş postacı B. İ. ise Malatya Posta İşleme ve Dağıtım Merkezi Müdürlüğü’nün en deneyimli personeliydi. Her ikisi de Alevi inancına sahiptir ve haksız ve hukuksuz bir şekilde çok sayıda disiplin cezasına maruz kalmışlardır. Malatya Cumhuriyet Savcısı iddiaları temelsiz bulmuş ve 2020 yılında soruşturmayı iptal etmiştir. Tüm cezaların hiçbir gerekçesi yoktur ve sadece inançları nedeniyle kendilerine yapılan bir baskıdır. A.K. ve Baş Postacı B.İ. PTT AŞ’de 1. Sınıf Merkez Müdürü olarak görev yapmaktaydı. Ancak bir tayin dönemi bile olmadan, açıkça hak etmedikleri halde başka bir ildeki 4. Sınıf Merkez Müdürlüğü’ne nakledildiler. Her ne kadar Malatya 1. İdare Mahkemesi 2021 yılında hukuka aykırı atamanın iptaline karar vermiş olsa da PTT henüz bu kararı uygulamadı. Aksine Alevi personel üzerindeki baskı artırılmıştır. Yeni iddialar üretilmiş ve tüm iddialar Cumhuriyet Savcısı tarafından tekrar reddedilmiştir. Aynı bölgede, denetim bağlamında her Alevi devlet memuruna disiplin cezaları verilmiş ve bu cezaların hepsi mahkemeler veya savcılar tarafından iptal edilmiştir. Bazıları ise evlilik dışı ilişki gibi asılsız suçlamalara maruz kalmış, bu da boşanmalara varan aile içi anlaşmazlıklara yol açmıştır. Dini inançları nedeniyle nefret söylemlerinin yarattığı sosyal ve kültürel şiddete maruz kalan devlet görevlisi ağır psikolojik ve psikososyal etkiler altında kalmıştır.
    Biz sadece ülkenin tek bir bölgesindeki temsili bir vakayı vermek istedik. Diğer birçok sektörde ve yerde devlet çalışanlarına bu veya benzeri baskılar uygulanmaktadır.

    SONUÇ
    Otoriter siyasetin ivme kazandığı bir çağda Türkiye de bir istisna değildir. Ne yazık ki nefret söylemi, hoşgörüsüz davranış ve ayrımcılığın, köktendinci hükümet koalisyonu ortakları ve onların kurumları tarafından da tetiklenen fiziksel ve psikolojik şiddete yol açtığını gözlemliyoruz. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası kurumların, demokratik ilkeleri açıkça çiğneyen ve sadece kendi tercihlerini öngören otoriter devlet davranışlarına karşı tedbirler alacaklarını umuyoruz. Nefret, hoşgörüsüzlük ve ayrımcılığın sadece belirli bir toplumdaki barış ve uyuma zarar vermekle kalmayıp, aynı zamanda SKHyi (Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri) küresel olarak da yaraladığı açıktır. Nefret söylemleri ve bunların etkilerine karşı savunma tedbir ve mekanizmalarının geliştirilmesine her türlü katkıyı sağlamaya hazır olduğumuzu ifade etmek isteriz.

    “HAMAS-İSRAİL KRİZİNDEN SONRA TÜRKİYE’DE NEFRET SÖYLEMLERİ HIZLA ARTTI”

    Öte yandan, özellikle 7 Ekim 2023 Hamas-İsrail krizinden sonra Türkiye’de nefret söylemi ve hoşgörüsüzlük hızla artmakta, bazı sokak protestoları devam etmektedir, 27 Ekim 2023 tarihinde İZMİR/Türkiye Etz Hatim Sinagogu saldırıya uğramıştır. Nefret söylemi ve hoşgörüsüzlüğün fiziksel olarak daha yıkıcı boyutlara ulaşmasından endişe duyuyor ve BM’nin barış ortamının sağlanması için gerekli tedbirleri almasını bekliyoruz.
    Sayın İnsan Hakları Konseyi Yüksek Komiseri’nin son başvuru tarihi 29 Ekim 2023 olan “Din veya İnanca Dayalı Nefrete karşı Savunulma- Dönüştürücü Yanıtlar” başlıklı çağrısına yanıt vermekten onur duyuyoruz.

    ADO’NUN BİLDİRİMİ, BM DİN VE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ ÖZEL RAPORTÖR RAPORLARINDA YER ALDI

    Alevi Düşünce Ocağı’nın (ADO) Ağustos 2023’te ‘Nefret söylemi’ ile ilgili bildirimi, Birleşmiş Milletler (BM) Din veya İnanç Özgürlüğü Özel Raportör raporlarında yer aldı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin 55. dönem toplantısı 26 Şubat’ta başlayacak.

    BM İNSAN HAKLARI KONSEYİ 55. DÖNEM TOPLANTISI 26 ŞUBAT’TA BAŞLAYACAK

    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’nin, 26 Şubat ‘ta başlayacak İnsan Hakları Konseyi 55. dönem toplantısına sunacağı raporun 45. maddesi şöyle:

    “Alevi Düşünce Ocağı, Haziran 2023’te Avrupa Konseyi Bakan Yardımcılarının yetkilileri, Türk eğitim sisteminin Devletin çeşitli din, mezhep ve inançlara karşı tarafsızlık ve yansızlık yükümlülüğünü yerine getirmesini sağlamak için gerekli tedbirleri almaya güçlü bir şekilde teşvik ettiğini kaydetmiştir, çoğulculuk ve objektiflik ilkelerine saygı göstererek, Sünni İslam dışında bir dini veya felsefi inanca sahip ebeveynlerin çocuklarına, öğrencilerin ebeveynleri dini veya felsefi inançlarını açıklamak zorunda kalmadan, zorunlu din eğitiminden vazgeçmeleri için uygun seçenekler sunmuştur.”

    Nilgün METE/İSTANBUL

    İLGİLİ HABER

    BM İnsan Hakları Konseyi’nin 26 Şubattaki toplantısında zorunlu din dersleri de görüşülecek

     

     

  • BM Genel Kurulu’ndan acil ‘ateşkes’ çağrısı

    BM Genel Kurulu’ndan acil ‘ateşkes’ çağrısı

    BM Genel Kurulu, Gazze’de ‘acil, kalıcı ve sürekli bir insani ateşkes’ çağrısında bulunarak, çatışmaların durdurulmasını talep eden karar tasarısını kabul etti.

    Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Gazze’de ‘acil, kalıcı ve sürekli bir insani ateşkes’ çağrısında bulunarak, çatışmaların durdurulmasını talep eden karar tasarısını kabul etti.

    Karar tasarısı 120 ülkenin evet oyuyla kabul edildi.

    (HABER MERKEZİ)

  • İHD ve TİHV’den 26 Haziran açıklaması: İşkence, halen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu!

    İHD ve TİHV’den 26 Haziran açıklaması: İşkence, halen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu!

    PİRHA – Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD), 26 Haziran BM İşkence Görenlerle Dayanışma Günü nedeniyle açıklama yayınladı. Hak savunucuları, işkencenin hâlen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğu vurgusunu yaptı.

    İHD ve TİHV, 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü nedeniyle yaptıkları açıklamada, sokak ve açık alanlarda işkence ve kötü muamelenin görülmemiş boyuta ulaştığına dikkat çekti.

    Birleşmiş Milletler (BM), “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme”nin yürürlüğe girdiği 26 Haziran gününü, 1997 yılında “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etti. Gün dolayısıyla İHD ve TİHV ortak açıklama yayınladı.

    EN BAŞAT İNSAN HAKLARI SORUNU OLAN ÜLKE!

    Türkiye’nin de altına imza attığı BM İşkenceye Karşı Sözleşme’nin insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasakladığına dikkat çekilen açıklamada, işkencenin hâlen Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğu vurgulandı.

    Açıklanan bilgi notuna göre, 2021 yılında 984, 2022 yılının ilk 5 ayında ise 380 kişi, işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı gerekçesiyle TİHV’e başvurdu.

    İHD Dokümantasyon Birimi’nin tespitlerine göre, geçtiğimiz yıl resmi gözaltı yerlerinde 531 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı. TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin tespitlerine göre 2021 yılında resmi gözaltı yerlerinde en az 142 kişi işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldı.

    2021 yılında İHD Dokümantasyon Birimi’nin tespitlerine göre 2 kişi gözaltında şüpheli şekilde yaşamını yitirdi, 1 kişi yaralandı.

    İŞKENCENİN ARTMASINDAKİ NEDEN CEZASIZLIK KÜLTÜRÜ!

    Açıklamada, sokak ve açık alanlarda, resmi olmayan gözaltı yerlerinde ve gözaltı dışındaki ortamlarda yaşanan işkence ve diğer kötü uygulamaların önceki yıllara kıyasla arttığı vurgusu da yapıldı.

    İşkenceyi önleme ve durdurma yükümlülüğünün öncelikle devletlere ait olduğu belirtilen açıklamada, şu konularda hızla adım atılması çağrısı yapıldı:

    “İşkencenin ülkemizde bu boyutta olmasının en temel nedeni işkence yasağının mutlak niteliği ile bağdaşmayan çok ciddi bir cezasızlık kültürünün varlığıdır. Her şeyden önce sıradan bir kural haline getirilmeye çalışılan cezasızlık politikalarına son verilmelidir.

    Her düzeyde yetkililer işkenceyi ve işkenceciyi öven, teşvik eden söylemlerden vazgeçmeli, uluslararası mekanizmaların tavsiyeleri doğrultusunda işkence uygulamaları kamuya açık bir şekilde kesin olarak kınanmalıdır.

    Gözaltı koşullarında usul güvenceleri eksiksiz olarak uygulanmalıdır.

    Gözaltı süreleri kısaltılmalıdır.

    Mevcut Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kaldırılmalı, BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye ek Protokol (OPCAT) ve BM Paris Prensiplerine uygun tümüyle bağımsız yeni bir ulusal önleme mekanizması oluşturulmalıdır.

    Kolluk Gözetim Komisyonu tarafsız ve bağımsız hale getirilmelidir.

    İşkencenin belgelenmesi ve raporlandırılması bir BM belgesi olan ‘İstanbul Protokolü’ ilkelerine göre yapılmalıdır.

    İşkenceye ilişkin iddialar hızlı, etkin, tarafsız bir şekilde soruşturulmalı, bağımsız heyetlerce araştırılmalı, adli yargılama süreçlerinin her aşamasında uluslararası etik ve hukuk kurallarına uygun davranılmalıdır.

    Hapishaneler insan hakları ve hukuk örgütlerinin denetimine açılmalıdır.

    CPT raporlarının tümü açıklanmalı ve tüm tavsiyelere uyulmalıdır.”

    PİRHA/ANKARA

  • Son 50 yılda sel ve kuraklıktan 1 milyon insan öldü

    Son 50 yılda sel ve kuraklıktan 1 milyon insan öldü

    BM Meteoroloji Teşkilatı, iklim değişikliğinin son 50 yılda bir milyondan fazla insanın ölümüne neden olduğunu açıkladı.

    Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Dünya Meteoroloji Teşkilatı, iklim değişikliğinin artan olumsuz etkileri nedeniyle doğal felaketlerin çoğaldığını belirterek, son 49 yıldaki ölüm verilerini açıkladı.

    DW’nin haberine göre, Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO) Genel Sekreteri Petteri Taalas Cuma günü Cenevre’de yaptığı açıklamada, kuraklık, fırtına, sel ve mevsim normalinin üzerinde hava sıcaklıkları nedeniyle dünya genelinde bir milyonun üzerinde kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

    Taalas, “Şiddetli yağışlar genellikle iklim değişikliğinin bir işareti. Atmosfer ısınmaya devam ettikçe daha fazla nem birikiyor ve bu da fırtınalarda daha fazla yağış olması ve sel ihtimalinin artması anlamına geliyor” dedi.

    Taalas, 1970-2019 yılları arasında dünya genelinde 650 bin kişinin kuraklık nedeniyle öldüğünü ifade etti. Fırtınalar nedeniyle 580 bin kişi hayatını kaybederken, sel felaketlerinde yaklaşık 59 bin kadın, çocuk ve erkek yaşamını yitirdi. Mevsim normalleri dışındaki sıcaklık derecelerinin de 56 bin kişinin hayatına mal olduğu bilgisi verildi.

    (HABER MERKEZİ)

     

    (HABER MERKEZİ)

  • Yeşil Sol Parti, 12 yaşındaki çocuğun Kur’an kursundaki ölümüne işaret etti: Gizlilik kararı neden?

    Yeşil Sol Parti, 12 yaşındaki çocuğun Kur’an kursundaki ölümüne işaret etti: Gizlilik kararı neden?

    PİRHA-Yeşil Sol Parti, 12 yaşındaki Mehmet Halit Yavuz’un, Muş’ta Kur’an kursunun tuvaletinin kapısına kemerle asılı halde bulunmasına ilişkin açıklama yaptı. Şüpheli ölüme dair “Valilik, emniyet ve savcılıktan konuyla ilgili açıklama yapılmamıştır. Müftülük tedbir olarak kuran kursunun faaliyetlerini durdurması gerekirken bunu yapmamıştır. Kuran kursu hala faal durumdadır” ifadeleri kullanıldı

    Muş’ta Karşıyaka Kur’an kursunda yaşanan şüpheli çocuk ölümü Yeşil Sol Parti’nin de gündeminde.

    Diyarbakır’da yaşayan Yavuz ailesi, 12 yaşındaki çocukları Mehmet Halit Yavuz’u Muş’taki Karşıyaka Kuran Kursu’na göndermiş ve 3 Temmuz’da kursun tuvaletinin kapısına kemerle asılı halde bulunduğu söylenmişti. Yaralı olarak hastaneye kaldırılan Mehmet Halit Yavuz 14 Temmuz’da yaşamını yitirmişti.

    “NEDEN GİZLİLİK KARARI VERİLMİŞTİR”

    Mehmet Halit Yavuz’un kurs tuvaletinde intihar ettiği iddialarına ailenin itirazı sürüyor. Şüpheli ölüme dair kamuoyunun bilgi alması da sınırlandırılırken Yeşil Sol Parti, “İntihar” denilen olayın üzerine gitti. Yazılı yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “Kapı kolunun yerden yüksekliği bir metre Mehmet Halit’in intihar ettiği açıklaması, çocuğun yaş dönemi özelliği, olay yeri bilgileri ve şüpheli intihar şekli ailenin iddialarını doğrular şekildedir. Resmi açıklamalarda ‘Kur’an kursunun tuvaletinin kapısına kemerle asılı halde’ bulunduğu açıklamasında yer alan tuvalet kapı kolunun yerden yüksekliği 1 metredir. 12 yaşındaki bir çocuğun 1 metre yükseklikten ası yolu ile intihar ettiği açıklaması üzücü olayla ilgili şüphe ve kaygıları artırmaktadır. Sağlıklı bir soruşturma ve bilimsel kurallara uygun bir otopsi raporu gerçeği ortaya çıkarabilecektir. Ailenin ve kamuoyunun beklentisi etkin bir soruşturmanın yürütülerek hakikatin ortaya çıkarılması iken; dosyaya gizlilik kararı verilmesi kamuoyu ve bizler de endişe yaratmıştır. Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi ve Muş Barosu Çocuk Hakları Komisyonu’nun olayın takipçisi olacağı açıklaması biz çocuk hakları savunucuları tarafından memnuniyetle karşılanmıştır.

    Valilik, emniyet ve savcılıktan konuyla ilgili açıklama yapılmamıştır. Müftülük tedbir olarak kuran kursunun faaliyetlerini durdurması gerekirken bunu yapmamıştır. Kuran kursu hala faal durumdadır. Daha da üzücü ve kaygı verici olan, Muş Müftüsü Lütfü İmamoğlu’nun hiçbir şey olmamış gibi Muş Valisi İlker Gündüz Öz’ü makamında ziyaret ederek kurban bağışı aldıklarını açıklamasıdır. Bu açıklama ve ziyaret her şeyin olağan seyrinde gittiğini gösterme çabası olarak değerlendirilmekte, olayın üstünün örtüleceği ve etkin bir soruşturma ve yargılama yürütülmeyeceği yönündeki şüphe ve kaygıları artırmaktadır.

    Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre;

    Her çocuk temel yaşama hakkına sahiptir.

    Çocuğun fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne dokunulamayacağı ilkesi ile yaşama hakkı birbirini tamamlayan temel ilkelerdendir. Bu bağlamda çocuğun yaşam hakkı ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğünün korunması devletin gözetim ve sorumluluğundadır. Kuran kursunun bağlı bulunduğu müftülük ve kuran kursu yönetiminin kursta bulunan çocukların yaşam hakkı ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü koruma sorumluluğu bulunmaktadır.

    Tüm çocuklar ihmal, istismar ve her türlü riskten korunma hakkına sahiptir. Devlet, çocukların her türlü riskten korunması için gereken tüm tedbirleri almakla yükümlüdür.

    Şimdi soruyoruz;

    Bu dosyada bilgilere ulaşımda neden kısıtlama getirilmiş, neden gizlilik kararı verilmiştir?

    İntihar deneyimi ve şekli çocuğun yaşı (12 yaş) ve gelişim süreci ile ne kadar uyumludur ? Bu yöndeki açıklamalar bilimsel veriler ile ne kadar örtüşmektedir?

    Valilik, emniyet, savcılık ve müftülükten konuyla ilgili açıklama yapılmaması, kuran kursunun bu sarsıcı ve travmatik deneyime rağmen faaliyette olması nasıl açıklanmaktadır?

    Kuran Kursu geçici olarak da olsa neden kapatılmamaktadır?

    Yeter diyoruz! Yeter!

    Halit Yavuz adlı çocuğun başına gelenler ve birçok çocuğun başına gelen buna benzer olayların son bulması, faillerinin bulunması ve cezalandırılmasının şart olduğunu bir kez daha vurguluyor; bu olayın benzer olaylar da olduğu gibi kapatılmamasını istiyor, takipçisi olacağımızı belirtiyoruz.

    Aileleri ve halkımızı çocukların ruhsal ve bedensel sağlığı ve gelişimine uygun olmayan, ihmal ve istismara açık hale getiren kurumlara çocuklarını göndermemeleri konusunda uyarıyor, iktidarı da benzer olaylarda olduğu gibi çocuk ihmal ve istismarı üreten kurumları değil çocuk ve mağduru korumaya davet ediyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • Renkler ve Diller Korosu’ndan Dünya Anadil Günü mesajı-VİDEO

    Renkler ve Diller Korosu’ndan Dünya Anadil Günü mesajı-VİDEO

    PİRHA- 21 Şubat Dünya Anadil Günü vesilesiyle PİRHA’ya değerlendirmelerde bulunan Renkler ve Diller Korosu üyeleri kendi dillerinde 21 Şubat Dünya Anadil Günü’ne dair mesajlarını paylaşarak, anadilin insan için önemine vurgu yaptı, dilleri koruma çağrısında bulundu.

    Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Genel Kurulu, 1999 yılında aldığı bir kararla 21 Şubat’ı “Uluslararası Anadili Günü” olarak kabul etmiş ve ilk kez 2000 yılında, dünya çapında kültürel çeşitliliği ve çok dilliliği desteklemek amacıyla “Dünya Anadili Günü” kutlanmaya başlandı.

    BM verilerine göre dünyada her iki haftada bir dil, içinde geliştiği entelektüel ve kültürel ortamla birlikte yok oluyor. Dünya üzerinde konuşulan dillerin yüzde 40’ı yok olma tehlikesi altında. Bütün dünyada 7 binden fazla dil konuşuluyor, 5 binden fazla “yerli” kültür yaşıyor, 370 milyondan fazla “yerli” insan yaşıyor.

    Bugün, 21 yıldır dünyada dilsel alanda farkındalık oluşturmak ve çok dilliliği teşvik etmek için etkinlikler düzenlenip mesajlar yayınlanıyor.

    Mersin’de faaliyet yürüten Renkler ve Diller Korosu da, çalışmalarını çok dillik üzerine yürüten, dillerin yok olmaması ve farklılıkların zenginlik olarak görülmesi için  çaba sarf ediyor.

    21 Şubat Dünya Anadil Günü vesilesiyle PİRHA’ya değerlendirmelerde bulunan koro üyeleri, kendi dillerinde 21 Şubat Dünya Anadil Günü’ne dair mesajlarını paylaşarak, anadilin insan için önemine vurgu yaparak, dillerimizi ve renklerimizi koruyalım çağrısında bulundu.

    Diren KESER/MERSİN

  • ‘Bizi anlamak istiyorsanız gözlerinizi bir günlüğüne kapatın’-VİDEO

    ‘Bizi anlamak istiyorsanız gözlerinizi bir günlüğüne kapatın’-VİDEO

    PİRHA- Bismil Bedensel Engelliler Derneği Başkanı Emrah Kara, “Yaşayan her insan engelli olmaya adaydır” diyerek engelli yurttaşların durumuna dikkat çekti.

    Birleşmiş Milletler, 1992 yılında aldığı karar ile engellilerin haklarına dikkat çekip yaşadıkları sorunlara çözüm üretmek adına 3 Aralık’ı “Dünya Engelliler Günü” ilan etti.

    Dünya Sağlık Örgütü verileri de engelli sayısının hızla arttığına dikkat çekiyor. Buna göre; 7 milyarı geçen dünya nüfusu içerisinde en az 1 milyar insanın çeşitli engel durumu yaşadığı belirtiliyor.

    Uluslararası Engelliler Günü sebebiyle sorunlara dikkat çeken bir isim de Bismil Bedensel Engelliler Derneği Başkanı Emrah Kara oldu. Resmi rakamlara göre Diyarbakır’da 120 bin engelli bireyin olduğunu söyleyen Kara, Bismil ilçesinde ise yaklaşık 4 bin engelli yurttaşın varlığına dikkat çekti.

    Bismil Bedensel Engelliler Derneği olarak faaliyetlerini aktaran Kara, “Yaptığımız çalışmalarda özellikle eğitim ve mesleki kurslar, tekerlekli sandalye ile medikal yardımlarda bulunuyoruz. Bütün engelli sorunlarını derneğimizce değerlendirip çözümler bulmaya dönük çalışmalarımız devam etmekte” dedi.

    “ENGELLİ EVİ BÜYÜK İHTİYAÇ”

    Emrah Kara, derneklerinin herhangi bir maddi imkana sahip olmadığına da işaret etti. Bismil ilçesinin bir engelli evine ihtiyacı olduğunu vurgulayan Kaya şu taleplerde bulundu:

    “Engellerimize ve derneğimize daha başarılı bir şekilde sağlıklı çalışmalar yapılabilmesi için engelli evi büyük bir ihtiyaçtır. Buradan çağrı yapmak istiyorum. Ülkemizin değerli iş insanları ve bütün yetkililerin, bu çağrımıza olumlu cevap vermelerini, bir engelli evi için destek olmalarını bütün kalbimizle istiyoruz. Engelli vatandaşlarımızın daha rahat kurs görmesi, daha sağlıklı çalışmalar yapması için engelli evi büyük bir ihtiyaçtır.”

    “HER İNSAN ENGELLİ ADAYIDIR”

    Kaya, “Her insan, maalesef bir engelli adayıdır” diyerek toplumda, engellilere yönelik yeterli bilincin oluşmadığını ifade etti. Kaya şunları dile getirdi:

    “Bize her zaman ‘Sizi anlıyoruz’ deniliyor. Hayır, bizi anlayamazsınız. Bizi anlamak mı istiyorsunuz? O halde bir günlüğüne tekerlekli sandalyeye oturun ve sandalye ile işinize, evinize gidin, günlük hayatınızı geçirin. Bir günlüğüne gözlerinizi kapatıp gezin, günlük işlerinizi yapın. Bunu yaparsanız bir günlüğüne dahi olsa bizi anlamaya çalışmış olacaksınız.

    3 Aralık Dünya Engelliler Günü biz engellilerden daha çok dünya için önemi büyük olmalıdır. Bu yüzden her insan engellilere karşı bırakmış olacağı engel, aslında yarın kendisi için bırakmış olacağı bir engeldir. Çünkü kendisi de bu duruma adaydır. Anlayış, hoşgörü birer kazanımdır. Toplumlar anlayış ve hoşgörü ile gelişir, yaşanır hale gelir. O halde anlayış ve hoşgörü bir vatandaşın görevi olmalıdır. Bugün bu hoşgörü ve anlayışa en çok ihtiyaç duyanlar engelli vatandaşlardır. Engelli bir vatandaşa anlayış ve hoşgörüyü çok görmemek lazım. Sevginin, saygının, anlayış ve hoşgörünün hakim olduğu bir Türkiye ve bir dünya dileğiyle engelsiz yarınlar diliyoruz. Engelli vatandaşlara vereceğim en son mesajım ise hiçbir şey engel değildir. 3 Aralık Dünya Engelliler Günümüz kutlu olsun.”

    PİRHA/DİYARBAKIR

  • Cumartesi Anneleri: Adliye kapılarını artık adalete açın-VİDEO

    Cumartesi Anneleri: Adliye kapılarını artık adalete açın-VİDEO

    PİRHA-Cumartesi Anneleri gözaltına alındıktan sonra kaybedilmesinin üzerinden 40 yıl geçen Hayrettin Eren’in akıbetini sordu. Yapılan açıklamada, “Adalet talebimizi duyun ve adliyelerin kapılarını artık adalete açın” denildi.

    Cumartesi Anneleri, 817. hafta eyleminde 1980 yılında 26 yaşındayken İstanbul Saraçhane’de gözaltına alındıktan sonra kaybedilen Hayrettin Eren’in akıbetini sordu.

    Eylem, koronavirüs nedeniyle sosyal medya hesapları üzerinden yapıldı.

    “40 YIL NE ÇABUK GEÇTİ”

    Abla Cemile Eren konuşmasında kardeşi Hayrettin’in kaybedilişinin üzerinden 40 yıl geçtiğini vurgulayarak “40 yıl ne kadar çabuk geçti, ama bize daha dün gibi” dedi. Cemile Eren, Hayrettin’in gelecek nesillere güzel bir yaşam bırakmak istediğini söylerken “Bunu bir suç saydılar. Anneleri, babaları acılar içinde bıraktılar” ifadelerini kullandı.

    Cemile Eren, Galatasaray Meydanı’nın kendilerine yasaklanmasına ilişkin de konuştu. Eren, “Vicdanları rahat mı? Çocuklarına, torunlarına yaptıkları işkenceyi anlatabildiler mi? Anlatamazlar. Çünkü torunları kendilerinden hesap soracak. Kaç tane anne, kaç tane baba vefat etti. Hepsi evlatlarının özlemleriyle gittiler” diye konuştu.

    “KAYBEDİLEN YÜZLERCE İNSANDAN BİRİYDİ”

    817. hafta eyleminde Hayrettin Eren’in kardeşi Faruk Eren de söz aldı. “O, kaybedilen yüzlerce insandan biriydi” diyen Faruk Eren “Hakikat ve adalet arayışımızı İnsan Hakları Derneği ve Cumartesi Anneleri ile birlikte sürdürüyoruz. Artık aramızda olmayan annem ve babamızın tek talebi çocuklarının mezarına ulaşmaktı. O mücadeleyi devam ettiriyoruz. Bu mücadele sadece ellerinde yakınlarının fotoğraflarıyla Galatasaray’da bekleyen Cumartesi Anneleri ve insanlarının mücadelesi değil, tüm Türkiye’nin mücadelesi olması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    “VERDİĞİNİZ SÖZÜ TUTUN”

    Kardeşlerden İkbal Eren Yarıcı da, “Bizler terörist değiliz. Kaybettiklerinizin yakınlarıyız” diyerek şöyle devam etti:

    “Cumartesi Anneleri’yiz. Sırtımızı kimseye dayamadık. Sadece birbirimize yaslanarak, sizin kaybettiğiniz sevdiklerimiz için adalet arıyoruz. Eğer biz terörist olsaydık, dönemin başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı annelerimizle görüşme talebinde bulunmazdı. ‘Sizin sorununuz, benim sorunum’ demezdi; ‘sorunlarınızı çözeceğim’ diye söz vermezdi. Bu annelerden biri de benim annem Elmas Eren’di. Annelerimize verdiğiniz sözü tutun. 40 yıl önce gözaltına aldığınız Hayrettin Eren’e ne yaptığınızı açıklayın. Faillerini cezasızlık zırhı ile korumaktan vazgeçip, yargılanmalarının önünü açın.”

    BU TÜR SUÇLARDA ZAMAN AŞIMI OLMAZ”

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin ise yaptığı konuşmada, Hayrettin Eren’in gözaltına alınması ardından yaşanan hukuki süreci anlattı. Keskin şunları söyledi:

    “Türkiye Cumhuriyeti devleti maalesef zorla kaybetme olaylarında cinayet suçunun zaman aşımını uygulamaya devam ediyor. Birleşmiş Milletler Zorla Kaybetmelere Karşı Sözleşmeyi imzalamadığı için maalesef ki bu tür dosyalar zaman aşımı ile sınırlı kalıyor. Oysa bize göre bu tür suçlarda zaman aşımı olmaz.”

    Hafta basın metnini ise Hayrettin Eren’in yeğeni Işık Su Eren okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

    “12 Eylül darbe koşullarında hakkında arama kararı vardı. 21 Kasım 1980 tarihinde otomobili ile İstanbul Saraçhane’ye gitti. Burada buluştuğu arkadaşı ile birlikte gözaltına alındı. Hayrettin, arkadaşı ve otomobili önce Karagümrük Karakolu’na, oradan da Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.”

    Hayrettin Eren, Gayrettepe Siyasi Şube’nin bodrum katında ağır işkence altındayken, kapıda bekleyen annesine ‘gözaltında böyle biri yok’ denildiğini belirten Işık Su Eren, annesinin emniyetin bahçesinde duran otomobili gösterip, “Oğlumun arabası burada, kendisi nasıl yok?” diye ısrar etmesi sonucu tartaklanarak dışarı atıldığını söyledi. Yeğen Eren, daha sonra bu arabanın da kaybedildiğini belirtti.

    ÜÇ KUŞAK ADALET ARIYOR 

    Hayrettin’i gözaltına, karakolda ve Siyasi Şube’de gören çok sayıda tanığın olduğunu söyleyen yeğen Eren, ancak buna rağmen inkar edildiğini ifade etti. Sıkıyönetim Savcılığı’na yapılan suç duyurularının da yine sonuçsuz bırakıldığını dile getiren Eren şu bilgileri paylaştı:

    “Aradan geçen 40 yılda hukuk işletilmedi. Hayrettin Eren’in akıbeti gizlendi, onu kaybedenler cezasız bırakıldı. Dosyayı canlandırmak için girişimlerde bulunmayı sürdüren Eren ailesi üç kuşaktır Hayrettin’i ve adaleti arıyor. Demokrasi-adalet reformu diyerek toplumu ve bizleri oylamaktan vazgeçin. Önce adalet arayışını suç sayan zihniyetinizi değiştirin. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerinizi yerine getirin. Cezasızlığa son vererek, adaleti sağlayacak bütünlüklü politikaları hayata geçirin. Toplumun ve bizim adalet talebimizi duyun ve adliyelerin kapılarını artık adalete açın. Hayrettin Eren’in akıbetini açığa çıkarma ve sorumluların cezalandırılmasını sağlama görevinizi yerine getirin.”

    HABER MERKEZİ

     

  • BM Genel Sekreteri’nden Covid-19 nedeniyle gıda sıkıntısı uyarısı

    BM Genel Sekreteri’nden Covid-19 nedeniyle gıda sıkıntısı uyarısı

    BM Genel Sekreteri Guterres, acil tedbirlerin alınmaması durumunda dünyanın Covid-19 salgını nedeniyle küresel gıda sıkıntısıyla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu. Guterres “49 milyon kişi daha pandemi nedeniyle aşırı yoksulluğa düşebilir. Gıda güvenliği olmayan insanların sayısı hızla artacak” dedi. 

    Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres, Covid-19 salgınıyla ilgili açıklamalarda bulundu.

    Salgının dünyanın en savunmasız topluluklarının gıda ile temin edilmesi için tehdit oluşturduğunu ifade eden Guterres, mevcut gıda sistemlerinin işlevinin, yeni küresel durgunluk ve salgın kısıtlamaları yüzünden bozulabileceğini kaydetti.

    Guterres, “Bu ayrıca ağır sonuçlara yol açabilir. Eğer acil tedbirler alınmazsa mevcut durum küresel gıda felaketine dönüşebilir” uyarısında bulunan Guterres, birçok ülkenin şimdiden ciddi gıda sıkıntısı yaşadığını belirtti: “Salgın başlamadan önce bile yüz milyonlarca insan açlık çekiyor, yetersiz besleniyordu” dedi.

    Bir dizi tavsiyede de bulunan Guterres, ülkelerin gıda sektörü çalışanları için yeterli koruma ve insani yardım kapsamında kritik önem taşıyan gıda malzemelerinin engelsiz bir şekilde hedefe ulaşmasının sağlaması gerektiğini belirtti.

    Ayrıca ticari koridorların açık tutulması ve tarım ürünleri tedarik zincirlerinin sürekliliğinin sağlanması gerektiğini kaydeden Guterres, kimlerin açlıktan ve yetersiz beslenmeden mustarip olduğu, bulundukları yer ve ne tür desteğe ihtiyaçları olduğu konusunda daha hızlı bilgi alabilmek için bilgi değişimi kapsamının genişletilmesi gerektiğini ifade etti.

    “820 MİLYONDAN  FAZLA KİŞİ AÇLIK ÇEKİYOR, HER 5 ÇOCUKTAN 1’İ BÜYÜME GERİLİĞİ YAŞIYOR”

    Guterres, “Ülkeler, özellikle küçük çocuklar, hamile ve emziren kadınlar, yaşlılar ve diğer yüksek riskli gruplar için güvenli gıdalara garantili erişim sağlamalı” dedi.

    Dünya genelinde 820 milyondan fazla kişinin açlık çektiğini ve her beş çocuktan birinin yetersiz beslenme yüzünden büyüme geriliği yaşadığını belirten Guterres, ”Gıda sistemlerimiz çöküyor ve Covid-19 salgını durumu daha da kötüleştiriyor. 49 milyon kişi daha pandemi nedeniyle aşırı yoksulluğa düşebilir. Gıda güvenliği olmayan insanların sayısı hızla artacak” diye konuştu.

    (HABER MERKEZİ)