Etiket: burak çetintaş

  • Karaağaç Dergahı, AKP İl binası ile 5 yıldızlı otel arasına sıkıştırıldı! – VİDEO

    Karaağaç Dergahı, AKP İl binası ile 5 yıldızlı otel arasına sıkıştırıldı! – VİDEO

    PİRHA – Tarih boyunca birçok kez yıkılıp yeniden inşa edilen Karaağaç Dergahı, bugün de işgalin odağında yer alıyor. 1990 Yılından sonra deprem molozlarıyla tarihten silinmek istenen dergahta şu ana kadar tam dört kez tapu değişikliğine gidildi. Alevilere ait olan Karaağaç Dergahı’nın arazisi adeta şahıslara peşkeş çekildi. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Hüsniye Takmaz, söz konusu tehlikenin halen devam ettiğine değinerek “Şu an burası AK Parti il binası olarak; yani AK Parti’ye ait bir mal varlığı olarak görülüyor. Hiç kimsenin inancımız konusunda dikta etmesine izin vermemeliyiz” diye konuştu.

    İstanbul’daki kadim Alevi – Bektaşi inanç merkezlerinden birisi olan Sütlüce’deki Karaağaç Alevi Bektaşi Tekkesi, aslında tam da yağma ve talanın somut örneği.

    1993 Yılında kurulan Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı bünyesindeki Karaağaç Tekkesi, bugün birçok Alevi inanç merkezi gibi hizmet vermekte. Ancak bu hizmetin arkasında büyük bir mücadele hikayesi bulunmakta.

    Karaağaç Tekkesi, 1450’li yıllarda, 2. Beyazıt döneminde verilen arazi üzerine bir Bektaşi Tekkesi olarak inşa edildi. 1826’da Yeniçeri ocaklarının kaldırılması ile Bektaşilik de yasaklanınca Karaağaç Tekkesi’nin de kapılarına kilit vuruldu. Bu süreçten sonra dergahtaki kitaplar, el yazmaları ve bütün değerli araç-gereçler adeta talan edildi. Tekkede hizmet yürüten kimi Bektaşiler de öldürüldü. Dergahın Postnişini olan İbrahim Baba ve beraberindekiler de sürgüne gönderildi.

    Katliam ve talan sonrası Karaağaç Tekkesi’nden günümüze bir tek tarihi mezar taşları kalabildi. Tüm yapılar, zaman içerisinde adeta toprağa gömüldü. Yakın tarihte ise yerel yönetimlerin eliyle tarihi tekke arazisi üzerine çeşitli yapılar konduruldu.

    Mustafa Çofuz adlı bir yurttaşın duyarlılığı ile tekke adeta küllerinden yeniden doğdu. Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı ile bir grup yurttaşın girişimi ardından, sinsice yıkılıp tarihten silinmek istenen tekke, 1990’lı yılların başında Aleviler tarafından sahiplenildi ve büyük bir hukuki mücadele oluştu. Uzun yılları bulan hukuk süreci ardından tekkeye ait olan kimi tarihi mezar taşları da yakın zamanda tekrardan yerlerine taşındı. 

    “CEMLERİMİZİ MUM IŞIĞINDA YAPTIK”

    Alevi Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı Hüsniye Takmaz, 2002 yılından bu yana dergah çalışmalarının içerisinde yer alıyor. Karaağaç Dergahı’nın önemli bir mekan olduğunu belirten Takmaz, burasının Hacı Bektaş Dergahı ile eşgüdümlü çalışan bir dergah olduğunu da söyledi. Hüsniye Takmaz, Karaağaç Tekkesi’nin tarihte üç kez yıkıldığını, çabaları doğrultusunda dördüncü kez tekkeye hayat verdiklerini anlattı. Takmaz, “Çok zor bir süreç yaşadık” diye başladığı aktarımında şunları söyledi:

    “Gerçekten yıllardır bu dergahta kazı döneminde ve sonraki süreçte olsun hem yerelde hem merkezde hükümete karşı mücadele verip, dergahın yeniden hayat bulmasını sağlamak oldukça zor oldu. Burada yatan evliyalar, erenler ve Yol izin verdi, isteğimiz de gerçekleşti; buna yürekten inanıyorum.
    Eğer ülkede hakikat yerini bulmazsa, adalet tam anlamıyla sosyal yaşamda uygulanmazsa inanın bu sorunların çözümü asla kolay olmayacaktır. Alevilerin sorunları Türkiye’nin demokratikleşme sorunu ile aynı şekilde paralellik göstermektedir. O yüzden diyoruz ki bu ülkedeki tüm sorunların çözümü için ülkeyi yöneten erk noktası olan insanlar, asla üvey evlat gözüyle toplumun yarısına bakmamalı. Böyle baktığınız zaman sorunlar çığ gibi büyüyecektir. Özellikle Aleviler bu konuda gerçekten çok muzdariptir. Sadece Aleviler de değil, demokrasi uğruna mücadele veren yurttaşlarımız da benzer sıkıntılar yaşamaktadır. O yüzden bu ülkenin sorunlarını çözebilmek için hiçbir yurttaşımız ‘bana ne’ dememeli, hak ve hakikatin gerçekleşebilmesi için gördüğü her olumsuzluğa karşı tepkisini demokratik bir şekilde vermelidir.

    Ülkedeki demokratikleşme ile Alevi sorunu paralellik göstermektedir. Bu dergah ve diğer cemevlerinin sorunları da aynı şekildedir. Ama bizim dergahın sorunları biraz daha farklı. Dört kez hayat buldu bu dergah ve biz çok zorluklar yaşadık. Elektrik ve doğalgaza 2019 yılından sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kazanılması ile birlikte aldık. Yıllarca cemlerimizi mum ışığında yaptık. Isınma sorunu yaşadık ama buraya gelen canlarımızın yüreğindeki sevgiyle dergahı aydınlattık ve ısıttık.”

    DERGAHIN ARAZİSİ AK PARTİ’YE AİT!
    2002 yılı itibarıyla dergah arazisi içerisindeki tarihi eserler için kazı çalışmalarına başlanıldığını belirten Hüsniye Takmaz, Mustafa Çofuz’un ısrarı ile girişimde bulunulduğunu söyledi. Söz konusu alana ilk geldiklerinde bir tek mezar taşı gördüklerini anlatan Takmaz, sözlerine şöyle devam etti:

    “Otların içerisinde 12 dilimli taçlı bir mezar taşıydı. O taşı uzun bir süre sakladık. Çalınmasından korktuk çünkü. Hazine alanlarında define arayanlar oluyordu o nedenle taşın başına bir sıkıntı gelmesin diye böyle bir şey yaptık. Daha sonra Anıtlar Yüksek Kurulu’na başvurduk. Türk İslam Eserleri Müzesi denetiminde kazı yapılması gerektiği ama İstanbul Edebiyat Fakültesi’nden görüş alınması gerektiği, İstanbul Üniversitesi’nin, buradaki ağaçların yaşları ve dokularıyla ilgili çalışma yapması gerektiğini öğrenip talep ettik ve bunların tamamı da yapıldı. Bunlar yapıldıktan sonra dergahın geçmişte varlığının tespit davası açıldı. Dava sonrasında kazı çalışmaları başladı. 2006 yılına kadar süreç devam etti ve ardından yapılaşma başladı. Biz buraya el attıktan sonra 3 kez tapu değiştirildi. Biz mahkemeye başvuruyoruz burası satılmaya başlanıyor derken şu ana kadar dört kez tapu değişikliği oldu. Yani şahıslar satın aldı ve şu an burası AK Parti il binası olarak; yani AK Parti’ye ait bir mal varlığı olarak görülüyor.
    Buranın ilk sahiplerinden biri Erzincanlı bir iş adamıydı. Biz tam ondan burayı satın almaya karar vermişken bu adam ortadan kayboldu. Sonra yeğeni ile bağlantı kurduğumuzda dayısının yurt dışına gittiğini ve bu satışın olamayacağını söyledi. Sonrasında öğreniyoruz ki burası ‘Yapıtay’ isimli bir şirkete satılıyor.

    Çok zorlu bir süreçti ve kazı 8 ay sürdü. Sonrasında çıkan o taşları Türk İslam Eserleri Müzesi’ne korunması adına vermek zorunda kaldık. Çünkü o süreçte henüz mahkeme sonuçlanmamıştı, biz de resmi olarak burada değildik. O taşların alınması ise 18 yıl sürdü. 18 yıl boyunca sürekli bir şekilde taşlarla ilgili defalarca Türk İslam eserleri müzesine yazı ve dilekçe vermemize rağmen sorunu bir türlü çözemedik. En son olarak orada görev yapan bir arkadaşımız katkı sundu ve taşların alımına Ağustos 2024’te başladık. Önemli büyük bir lahitimiz ise orada kaldı. Onu da en kısa zamanda alacağız. Ama o zorlu süreç aşıldı. Burası artık bir hayat buldu. Bizler evrende hiçbir şeyin yok olduğunu düşünmüyoruz. Her canlı varlığını hissettiriyor.”

    YILLARIN DEĞİŞMEYEN GELENEĞİ: HER SALI MUHABBET!

    Hüsniye Takmaz, mevcut haliyle Karaağaç Dergahı’nın günümüzde nasıl hizmet verdiğini de anlattı. Takmaz, şunları söyledi:
    “Bir tek cenaze hizmetlerimiz yok. Çünkü buranın fiziki koşulları çok kolay değil. Binanın yarısı yok. 1996 yılında dergahın yanındaki otelin yerinde Kiptaş konutları yapılmış. O konutlar yapılırken buranın temel izlerinin yarısı da yok edilmiş. Burası geçmişte İstanbul’un en büyük binalarından birisiymiş. Şimdi burada lokmalar dağıtıyoruz, semah ve bağlama öğretilerimizin yanı sıra cenaze yıkama öğretilerimiz de var. Onun dışında her salı muhabbet var. Bu diğer kurumlarda pek olmayan bir şey, burada düzenli halde yapılıyor. Her Perşembe de cem yapıyoruz.
    İlk zamanlarda sıkıntılar yaşadık, kapımızı dahi çok uzun bir süre açamadık. Artık Vakıflar Genel Müdürlüğü, adresimizin burada olduğunu biliyor. İlk başlarda ayda bir kez dergahın kapısını açıyorduk, sonra haftada bire düşürdük, ardından 12 İmamlar Orucu başlayınca Şahkulu’ndaki insanları buraya yönlendirmeye başladık. Hakk’a yürüyen Veli dedemiz sağ olsun buraya çok katkı sundu. Sürekli insanları buraya sahip çıkmaları için yönlendirdik. İlk zamanlarda 12 İmamlar Orucu süresince binlerce insan buraya gelmeye başladı. O yoğunluktan sonra artık kapıları her gün açmaya başladılar. Anahtarı başka birisinden alıyorduk, ardından kaçak bir anahtar yaptık derken kapı tamamen açıldı.”

    “HİÇ KİMSEYE MİNNET ETMEYİ DÜŞÜNMÜYORUZ”

    Hüsniye Takmaz, dergahla ilgili yaşadıkları sorunların haricinde AKP-MHP Hükümetinin, Alevi inancına yönelik yaklaşımlarına da dikkat çekti. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na karşı durduklarının altını çizen Takmaz, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
    “İnsanların bu yüzyılda, özgürce inancını yaşayabilmesi en doğal hakkıdır. İstanbul’un göbeğinde önemli bir dergahın hayat bulması için yaşadığımız bu sıkıntılar çok büyük bir acı. Alevilerin şu an yaşadığı başka sıkıntılar da var. Aleviler, dedelerine maaşlarını kendileri verebilir, elektriklerini, sularını kendileri ödeyebilir. Bir şekilde bu sorunlar çözülebiliyor ama en büyük yaşadığımız sıkıntı Muaviye’nin başaramadığı bir sorunu ne yazık ki şu anda bir kısım Aleviler, kendi Yol’unun Alevisi olmak yerine devletin Alevisi olmaya başladılar.
    Alevilik’te rızalık vardır. Eğer siz başka bir yerden emir almaya başlıyorsanız, daha doğrusu sizi birileri finanse etmeye başlıyorsa emir almaya başlayacaksınızdır. Emir almaya başladığınız anda bu inanç ortadan kalkar. Cemevi Başkanlığı, büyük bir sorun. Bizler dedelerimize maaş falan vermiyoruz. Diğer kurumlar gibi bankalarda paralarımız da yok ama biz buna rağmen diyoruz ki her gün çayımız kaynıyor. Buraya gelen her canımızın önüne mutlaka koyabileceğimiz bir dilim ekmeğimiz bir kaşık çorbamız var. Bu hizmeti seve seve yapmaya da devam edeceğiz. Hiç kimseye minnet etmeyi de düşünmüyoruz. Alevi inancının öğretileri bu ülkede yaşamadığı sürece sorunların çözümü zor olacaktır. O yüzden Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin öğretisini bu ülke yaşamaya başlarsa sorunlar kısmen çözülebilir. Kısmen diyorum çünkü şu anda sosyal, siyasal kültürel açıdan çok ciddi anlamda sorunlar yaşamaktayız.

    O yüzden Aleviler olarak kendimize güvenmeli, inancımızı, Yol’umuzu yaşamalıyız. Hiç kimsenin inancımız konusunda dikta etmesine izin vermemeliyiz. Yol’umuzun sorunlarını görerek, birlikte hareket etmeliyiz. Özellikle bu Cemevi Başkanlığı ile sorunlar kendini göstermeye başladı. Aleviler arasında ciddi bir ayrışma var. Bu ayrışmalar Yol’umuza zarar vermeye başladı. Bundan uzak durmakta yarar var diye düşünüyorum.”

    DERVİŞ SAYISI BAKIMINDAN EN KALABALIK DERGAH!

    İstanbul’daki Bektaşi tekkeleri arasında en önemlilerinden birisi olarak gösterilen Karaağaç Tekkesi-Dergahı’nın, yüzyıllar öncesinde bir mesire alanı içinde kurulduğu anlatılır. Haliç bölgesinin geçmiş tarihte canlı ve doğa güzelliği olan bir yer olduğunu söyleyen Yazar Ayhan Aydın, Karaağaç Tekkesi’ne dönük farklı kesimlerin hakimiyet kurmak istediklerine de değindi.
    “Burada bağ-bostan iş yerinin yapıldığını, Osmanlı devlet erkanından insanların buraya gezmek için uğradıklarını da biliyoruz. Muazzam malzemeleri de olan bir dergahmış burası. Yemek takımları, buradaki alet edevatları çok değerliymiş. Aslında sarayın da bir dönem önem verdiği, misafirlerin de ağırlandığı bir yermiş. Bildiğiniz gibi Bektaşilikte her gelip geçen bir canımızı doyurma ülküsü vardır. Dolayısıyla Karaağaç Tekkesi tarihte önemini hiçbir zaman kaybetmemiş. Bu tekkenin binaları, çok geniş sınırları, parlak bir dönemi de var ama hepsi 1826 yılına kadar. Yani 1826’da tekkelerin, Bektaşiliğin yasaklanmasıyla birlikte her şey alt üst oluyor. O yıl itibariyle burada olanlar da sürgün ediliyor.
    Yazılı olarak, 1826 yılına kadar son 60 yıl içerisinde yapılmış olan tekkelerin tümü yıkılacak deniliyor. Fakat bu yasaklar büyük bir yıkım hareketine dönüşüyor. 60 yıl evvelindeki tekkeler de yıkılıyor. Dolayısıyla yıkılan, yakılan, yağmalanan tekkelerden birisi de içinde bulunduğumuz Karaağaç Dergahı oluyor. Mevcut bina, orijinal bina değil. Bina geçmişte yıkılmış, yakılmış, yağmalanmış. Sonradan bir tekke havasında yapılan bina 1826’da tarumar ediliyor. Bu tekkenin trajedisini ve önemini anlamak için Fahri Maden hocamızın kitaplarına başvurabiliriz. Çünkü devletin resmi kaynaklarından bize şu bilgiyi veriyor; 1826’da İstanbul’da derviş sayısı bakımından en kalabalık ve aynı zamanda Hacı Bektaş Veli Pir Evi’nin vekilliğini de bulunduran Karaağaç Tekkesi’ndeki Bektaşiler üç farklı bölgeye gönderilmişlerdir. Tekkenin şeyhi ve Hacı Bektaş vekili İbrahim Baba ve 6 dervişi ile sürgün edilmişlerdir. Burada hizmet eden insanlar, devletin zorbalığıyla sürgün ediliyor. Kitaptan da anlıyoruz ki İbrahim Baba, çok büyük üzüntüler içerisinde geri dönmeye çalışıyor ve maalesef geri dönemiyor. Gittiği yerde de çok sevilip, saygı duyulduğu halde bir daha İstanbul’u göremeden hayatını kaybediyor. 49.378 metrekare ve 10 dönüm arazisi Sultan Beyazıt Vakfı’na terk edilmek zorunda kalmış. Bakın dergahın arazisi, insanları ve varlığını devletin resmi belgeleri ortaya koyuyor; devletin kendi vatandaşına yapmış olduğu ayrımcılığın belgesidir bu. Ve o binalar içerisinde hem insan hazinesi vardı hem de dergahın ne şamdanları ne kazanları vardı. Dolayısıyla bunların hepsi maalesef yağmalanıyor.
    Bir de Hüseyin Zeki baba dönemi var. Gerçek anlamıyla bir alim insan. Bir ozan, bir yazar, babaları yetiştiren bir baba, insanları eğiten, dervişler yetiştiren büyük bir insan… Son dönem Bektaşi babalarımızdandır ve burada sırlanmıştır.”

    DEPREM MOLOZLARINI TEKKE ARAZİSİNE DÖKTÜLER!

    Dergahın dördüncü kez hizmete koyulmasında öncü olan isimlerden birisi ise Mustafa Çofuz. Erzurum’un Hınıs ilçesinden 1973’te İstanbul’a gelip yerleşen Çofuz, bir süre sonra kentteki Alevi Bektaşi tekkelerinin izini sürüyor. Karaağaç Tekkesi’ne dair gazetelerde gördüğü bilgiler üzerine bir takım araştırmalar yaptığını söyleyen Mustafa Çofuz, Mayıs 2003’te amacına ulaşıyor ve ilk kazı çalışmalarını başlatıyor. Çofuz, mevcut dergahın kalıntılarına ulaşma sürecini ve daha fazlasını şu sözlerle anlattı:
    “Dergahın bulunduğu yerde Adanalı vatandaşlar oturuyordu. O yıllarda burası çok kötü bir haldeydi. 1996 yılında deprem konutları yapılırken moloz ve toprakları tamamen buradaki hazirelerin üstüne koymaları sebebiyle şu anda birçok mezar taşı yok. Geçmişte ortada hiçbir bina yoktu, çöplük halinde, şarapçıların geldiği bir yerdi burası. Sadece Mürabi Baba dediğimiz zatın mezar taşından sadece ufak bir kısım görünüyordu. Vakıflar Müdürlüğü’nde çalışan Necdet İşli isimli arkadaşımız buraya geldi ve açıp taşlara baktı. Sonrasında ben birçok dergaha da gittim ama maalesef ki kimse benimle ilgilenmedi. Son olarak Adil Atalay’a gittim ve durumu anlattım.

    100’DEN FAZLA MEZAR TAHRİP EDİLDİ!

    Burası 10 dönümlük bir Bektaşi tekkesidir. Burada 200’ün üzerinde Bektaşi mezarı vardı. Şu an bunların hiçbiri yok. Sadece 70 kadar mezarın taşları çıkartıldı, mezarlar ise toprağın altında kaldı. 6 ay boyunca buradaki kazı çalışmasının içerisinde yer aldım. Çıkan kemikleri korumaya çalıştım. Defineciler çok büyük bir zalimlikle mezarlara zarar vermişler, mezarları kırmışlardı.
    Hiçbir dergahta 12 adet post yoktur ama burada 12 post vardı. Burayı anlatmak için yaklaşık 6 sene İstanbul’da yayan dolaştım. Yöneticiler sağ olsun buraya sahip çıktılar. Umarım tüm Bektaşi dergahları da ortaya çıkacaktır.”

    ASIL YIKIM 1990 YILI SONRASINDA OLDU!
    Tarih Yazarı Burak Çetintaş da dergah arazisi içinde yapılan tahribata ışık tuttu. Tarihi mezar taşlarının hafriyat toprağı ile birlikte moloz olarak atıldığını söyleyen Burak Çetintaş, şu bilgileri paylaştı:

    “Kalan taşlar arasında yine de çok önemli bulgulara rastlıyoruz. Mesela Hakkı Baba’nın taşının bir kısmı duruyor. Hasip Babanın taşı ve tacı yine burada birlikte görülüyor. Onun hemen arkasında Mirati Babanın 1277-1861 tarihli taşı ki hem Bektaşi tarihi açısından hem de edebiyat tarihi açısından önemli bir zat. Yine birçok Bektaşi bacının, ananın taşı da burada karşımıza çıkıyor. Yaklaşık 30 kadar taş buraya intikal etmiş vaziyette. Ayak taşları ile birlikte kırıkları saydığımızda 70 kadar parça bulunuyor. Bir de 1275-1859 tarihine ait namazgah taşı bu hafriyat sahasından çıkmış.
    Buranın talihsizliği sahipsiz kalması. Sütlüce çok göz önünde olan bir yer değil. Burası zamanında yangınlar geçirmiş ve terk edilmiş. Şehrin bu bölümü bir dönem isyanın dışında kalmış, yani sahipsiz kalmış. Dolayısıyla bu hadisenin dergahın başına gelmesinin sebebi buranın sahipsiz, ilgisiz kalınması. 1826’dan hemen sonra tekke her ne kadar yıkılsa da mezar taşları tahrip edilmiyor. Buradaki maalesef 1990’lı yıllarda yaşanan büyük tahribatın neticesinde böyle olmuş. Halbuki 1960’larda bu taşlar olduğu gibi yerinde duruyor.
    Taşlar buraya nakledildikten sonra hemen geldik ve ilgili okumalarımızı yaptık. Bulabildiğimiz parçaları birleştirdik. Şimdi bir envanter çalışması yapmak, kitabelerin birebir okunmasını tamamlamak lazım. Ardından fotoğraflama ve kataloglama çalışmasıyla gerekli mercilere hem müracaat edilecek hem bunların dikileceği yerler belirlenecek. Ardından taşların yüzeysel temizliği yapılacak ve ziyaretçilerin görebileceği şekilde düzenlemesi tamamlanacak.”

    Mevcut mezar taşlarının üzerinde ağırlıklı olarak şiirlerin yazıldığını ifade eden Çetintaş, “Bektaşiliğe atıf yapan tekkenin tarihini, atıfta bulunan önemli bilgilere bu taşlarda rastlıyoruz. Burada maalesef Hakkı Babanın taşının bir kısmı elimizde. Ne tacı yerinde ne de tarih kısmı bulunmuyor. Taştaki yazı ‘Hu’ ibaresi ile başlıyor. Muharrem ayında vefat ettiğini işaret eden bir şiirle başlıyor bu taş, gerisi maalesef eksik” diye belirtti.

    KARA AĞAÇ ORMANLARI DA KESİLEREK YOK EDİLİYOR!
    Burak Çetintaş, Karaağaç Tekkesine ismini veren ‘Kara Ağaç’ türüne de dikkat çekti. Kara ağacın bölgede çokça bulunan bir tür olduğunu söyleyen Çetintaş, şu bilgileri paylaştı:
    “Rivayete göre Fatih döneminde Haliç’in iki yakasında yamaçlar çok dik ve toprak kaymaları olduğu için Erguvan ve Karaağaç dikilerek bu heyelanın önüne geçmeye çalışılıyor ve yüzyıllar boyunca bu ağaçlar bu yamaçlarda yaşıyor. Ne zaman ki sanayileşmenin İstanbul’a, imparatorluk topraklarına gelmesiyle birlikte Haliç’in iki yakasındaki tuğla harmanları kurulan fabrikalarda ağaç, çalışacak fırının yakılması için gerekli odunun tedariğinde bu ağaçlar maalesef ki kesilerek kullanılıyor. Çok kısa bir sürede neredeyse bu ağaçların tamamının ortadan kalktığını biliyoruz. Dolayısıyla bugünkü ‘Kara ağaç’ sadece bir isim olarak bugüne ulaşıyor. Maalesef o ormandan bugüne eser kalmamış.”

    MUSEVİ MEZARLIĞINI DA YOKETMİŞLER!

    Mimar Burhan Güvenkaya da Beyoğlu ilçesindeki Karaağaç Dergahı’nın yeniden ayağa kaldırılma sürecinde yer alan önemli isimlerden birisi oluyor. 1826’daki yasaklar ardından Karaağaç Tekkesi’nin 1870 yılında yeniden hayat bulduğunu söyleyen Burhan Güvenkaya ise şu bilgileri paylaştı:

    “Karaağaç Dergahı’nın 1925 yılına kadar hizmet verdiğini biliyoruz. Bu süre zarfında da tekkenin en az iki kere yeniden inşa edildiğini biliyoruz. 2003 yılında Mustafa Çofuz, bana da gelerek dergahın arazisini takip ettiğini söyledi. Yaptığımız araştırmalar ve Çofuz’un uyarıları sonrasında Neyzen Tevfik Kolaylı’nın da bu dergahta Münir Babadan nasip aldığını ve buradaki kültür hazinesinin ortaya çıkarılıp korunması gerektiğini düşündük. Bir kültürel saygısızlık vardı. 500 metre yukarıdaki okul ve cami inşaatı yapılırken oradaki Musevi mezarlarının da sökülerek dergah arazisi üzerine atılmış bir takım taşları vardı. Kazılar sırasında bu taşları bulduk. Hatta ‘İbranice yazılı bu mezar taşlarının Alevi Bektaşi tekkesinde ne işi var?’ diye şaşırdık. Daha sonra öğrendik ki iki unsuru birden yok etmeye çalışmışlar.

    2006 yılında dergahın tesciline ve onarılarak korunması gereken kültür varlığı olduğu kayıtlara geçti. Tam da kurul kararı çıkmışken İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2006 yılında Kiptaş eliyle bir şirket kurarak oraya satış gerçekleştirdi. Yani bir kamu malını bir şirkete sattılar. İmar planını da değiştirerek burayı özel proje alanı ilan ettiler. 2008 yılına gelindiğinde ise parsel ikiye ayrılarak bir kısmına sözde halk eğitim merkezi; bugün burası AKP il binası oldu, üste de otel arazisi planlandı ve dergah binaları bu kültür merkezinin sözde kütüphanesi olarak düşünüldü.

    2009 yılında kimi engellemelere rağmen dergah binasında 16 Mart 2009’da ilk lokma yenildi. Bu tarihten sonra yapının su ve elektriği kesilerek orada toplanılmaya engel olundu. 2010 yılından sonra dergahın üzerindeki 3. parsele de Dosso Rossi Golden Horn Otel yapıldı ve dergah, bahçesinde yüzü aşkın mezarıyla beraber aşağıda AKP il binası yukarıda da çok uluslu bir otelin arasında küçük bir parsel olmak kaydıyla araya sıkıştırıldı. Dergah arazisi geçmişte 12 dönüm civarındayken bugün iki buçuk dönüme düşmüş durumda.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    -Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!

    -Yağma, talan ve yasaklamalar ardından Şahkulu Sultan Dergâhı!

    -Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi!

     

  • Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi! – VİDEO

    Geçmişten günümüze işgalin odağındaki kutsal mekan: Gözcü Baba Türbesi! – VİDEO

    PİRHA –Alevi Bektaşilere ait İstanbul’da yakılıp yıkılan ve günümüzde de gaspı süren kutsal mekanlardan birisi de Gözcü Baba Türbesi oldu. Zamanında 200 dönümlük bir araziye sahip olan türbe, bugün bir dönümlük alana sıkıştırılmış durumda. Cami, Kur’an kursu ve lojman binasının yapıldığı türbe arazisine yönelik işgal girişimi sürmekte. “Alevi Bektaşi dünyasının vazgeçilmezlerinden” olarak gösterilen Gözcü Baba Türbesinin dünü ve bugününe mercek tutuyoruz.

    Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına yönelik kanunun 13 Aralık 1925’te yürürlüğe girmesiyle Alevi-Bektaşi inancı da yasaklandı. Alevilere ait bütün inanç mekanlarının kapılarına kilit vuruldu.

    1826 yılında Osmanlı döneminde başlayan dergah-türbe işgali, günümüze dek sürdü. Alevi inancı için büyük önem arz eden mekanlardan olan türbe ve dergahlar bugün de asıl sahiplerine iade edilmeden adeta özünden koparılıp, yok ediliyor.

    Alevi toplumuna ait dergah ve türbelerin tümü şu an devlet kontrolünde adeta peşkeş çekiliyor. Tarih boyunca Alevi-Bektaşi toplumunun geniş yer edindiği İstanbul’daki kutsal mekanlara dönük son saldırı ise 19 Ocak 2025’te gerçekleşti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talebi doğrultusunda Gözcübaba Türbesine giren iş makinaları, alelacele bir inşaat başlatarak söz konusu alana hafızların barınabileceği bir yurt binası yapmak istedi. Ancak kamuoyundan gelen tepkiler üzerine “Alanda arkeolojik kazı yaptık” açıklaması ile inşa girişimi sonlandırıldı.

    ALEVİ BEKTAŞİ TARİHİNİN ÖNEMLİ ŞAHSİYETİ!

    Gözcü Baba, Anadolu’da Rumeli erenleri, Horasan pirleri olarak nitelendirilen dervişler zümresinin İstanbul’a ulaşmış en önemli şahıslarından birisi olarak gösterilir. Şahkulu Sultan, Karacaahmet, Kartal Baba ve nice birçok Alevi şahsiyetinin de önünde gösterilen Gözcü Baba, Osmanlı’nın ilk kuruluşundan beri ismi bilinen büyük bir eren olarak anlatılır. Gözcülük vazifesiyle ünlenen Gözcü Baba’nın, şu an türbenin bulunduğu lokasyondan tüm vadiyi gözetleyen bir göreve sahip olduğu ifade edilir.

    BEKTAŞİLERİN İSTANBUL’DAKİ DERİN TARİHİ!

    Bugün Gözcü Baba Tekkesinden günümüze kalan bir tek hazire alanı olsa da tarihe iz bırakan türbeye dair detayları Yazar Burak Çetintaş’tan dinledik. Çetintaş, mevcut mezar taşlarındaki yazıları da çözümleyerek şu aktarımda bulundu:

    “Buradaki mezarlar Gözcü Baba, Sancaktar Baba diye andığımız sofaya aittir. Bu bölge 1940’lara kadar geniş bir arazi görünümü arz ediyordu ve Vakıf-ı Sani Bani-i Sani (kurucu kişi) olarak bahsi geçen Mehmet Ali Hilmi Dede Baba tarafından dergahın arazisine, vakfına kazandırılmış, satın alınmış ve oraya tahsis edilmişti. Şu anda bu büyük araziden çok küçük bir bölüm geriye kalmış vaziyette. İçinde anıt ağaçlar da bulunuyor.

    Buradaki mezarlara, sofaya gelecek olursak, en baştaki mezar Mehmet Ali Hilmi Dede Babaya; yani dergahla ilgili bahiste söylediğimiz, dergahın bani-i sanisi, ikinci defa ayağa kaldıran zata aittir. 1907’de göçüyor ve tekkenin kış meydanına sırlanıyor. Bir müddet sonra naaşı oradan nakledilerek bu mezarlığa getirilerek defnediliyor. Hemen yanındaki mezar Gözcü Babaya ait. Göztepe’ye ismini veren zattır. 14. yüzyılda yaşadığı tahmin ediliyor. Buradaki bir diğer önemli mezar ise Sancaktar Babanın makam taşıdır. Buradaki en büyük mezardır. Yaklaşık 6 metre uzunluğunda bir mezara sahiptir. En anıtsal mezar taşı da budur.

    Gözcü Baba ve Sancaktar Babaya ait mezar taşları yine Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın marifetiyle yerleri tespit edildikten sonra tekrar ihya edilmiş ve bu taşlar dikilmiştir. Bu sofada bahsettiğimiz üç zattan başka Mehmet Ali Hilmi Dede Baba’nın mezarının ayak ucunda Hilmi Dede Babanın annesi Emine Şerife Bacı ve Yörük Babanın mezar taşı da daha sonraki tarihte bu sofaya nakledilmiş ve sırlanmıştır. Ayrıca yine Bektaşi muhiplerinden üç zatın daha burada mezarı olduğunu biliyoruz.

    Bu sofanın arkasında büyük bir Seki daha var. Bu sekide Mehmet Ali Hilmi Dede Baba tarafından vakfedilen namazgaha aittir ve Osmanlı tarihinin önemli hattatlarından son turakeş İsmail Hakkı Altunbezir’in babası Hilmi Efendi’nin imzasını taşır”

    ŞAHKULU YÖNETİMİ İŞGALE KARŞI!

    Şahkulu Sultan Dergahı Genel Sekreteri Kamber Yıldırım, Gözcü Baba Türbesi’nin yer aldığı arazinin Şahkulu Sultan Dergahına ait olduğunu belirtti. Yıldırım, söz konusu kazanımı için mücadele yürüteceklerini söyleyerek şöyle devam etti:

    “Şahkulu Sultan Dergahının geçmişini incelediğimizde bu bölgedeki en büyük dergahlardan birisi olduğunu görürüz. Özellikle Hilmi Dede Baba döneminde satın alınan araziler ile Şahkulu Sultan Dergahına vakfedilen arazilerle birlikte yaklaşık 200 dönüm arazisi olduğu söyleniyor. Bu bölge de Gözcü Baba’ya ait arazilerdir. Buralar da Şahkulu Sultan Dergahı vasfiyesi içerisinde bulunan arazilerdir. Şu an mevcut Gözcü Baba Camisi ve yanındaki kız Kur’an kursu ve yanındaki okul arazilerinin, tarihin izlerini takip ettiğimiz zaman Şahkulu Sultan Dergahına ait olduğu ortaya çıkıyor. Vakıf yönetimi olarak, Şahkulu Sultan’ın ardıları olarak atalarımızın izini süreceğiz. Buralara sahip çıkmak için dergah olarak elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Bu konunun takipçisi olacağız.”

    REZİDANSLAR ARASINDA SIKIŞMIŞ YÖRÜK BABA SOFASI

    Gözcü Baba semtindeki Yörük Baba Sofası da adeta talan edilen mekanlardan birisi. Gözcü Baba Türbe arazisi içerisinde olan bu alan, günümüzde apartmanların araya girmesi sebebiyle ayrı bir hazire alanı görünümü veriyor.

    Tarihçi Burak Çetintaş, söz konusu arazinin önemli bir ziyaret makamı olduğunu belirterek, sofada asılı kalan kitabeye dair şu bilgileri paylaştı:

    “ ‘Salih Hicret’ten 1308’de yaptı iş bu sofayı Hilmi Dede…’ diye 1891 ya da 1892 yıllarında bu sofanın Hilmi Dede Baba tarafından inşa ve vakfedildiğini gösteren tarihi bir kitabedir. Sofa’nın etrafında 12 tane selvi ağacı dikilerek sofa hududu belirlenmiş. Tabii bugün gördüğümüz şekliyle etrafında apartmanlar olduğunu düşünmeyin, bundan 80 sene evvel burası büyükçe geniş bir araziydi ve dergahın vakfına kayıtlıydı ve bu alanın ortasında Gözcü Baba da ve diğer sofalarda olduğu gibi Yörük Baba sofası da bulunuyordu. Ve bir not düşelim; bu civarda Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın yaptırdığı iki tane de önemli misafirhane, ahşaptan yapılmış konak vardı. Bu konakların da bugün izi kalmayarak yok edilmiş, yıkılmış vaziyette. Elimizde maalesef bir fotoğraf da yok fakat bunların da 1890’larda inşa edildiğini biliyoruz. Tekkeye şehir dışından gelen misafirler burada ağırlanır konaklardı.”

    “KURUMLARIN DUYARSIZLIĞI SEBEBİYLE MİRASLAR YOK EDİLİYOR”

    Neredeyse her dönem saldırıya uğrayan Gözcü Baba Türbesine dair mücadele yürüten isimlerden birisi de Gazeteci Musa Ağacık. Türbe arazisindeki yapılaşmalara dair tanıklığı olan Gazeteci Ağacık, toplumun ve Alevi kurumlarının, gelişmelere dair kayıtsız kaldığını söyleyerek şunları anlattı:

    “Gözcü Baba Türbesi 2009 yılında yine bir tecavüze maruz kaldı. Yol TV’de çalıştığım dönemde buraya bir kameraman arkadaşla gelip çekimler yapmıştık. O gün cumadan çıkanlar bize saldırdı ve linç etmeye kalkmıştı. Canımızı zor kurtarmıştık. Ardından Şahkulu Dergahına gidip durumu anlattık. O zamanki yöneticilerden biri Mehmet Çamur’du. Son derece duyarsız kaldı. Diğer Alevi örgüt başkanları da maalesef duyarsızlık gösterdi. O dönem de ben bu yaşananları eleştirmiştim. ‘Kendi kurumlarınıza neden sahip çıkmıyorsunuz? Madem sahip çıkmayacaksınız neden vakıf ya da dernek kuruyorsunuz? Madem tarihsel mekanlarınızı sahiplenmeyeceksiniz neden bu işleri yapıyorsunuz?’ diye o dönem kendilerini eleştirmiştim. Dolayısıyla bu duyarsızlıktan dolayı Alevi Bektaşi kurumlarının tarihsel mirasları yok ediliyor.

    Benzeri bir durum Kasımpaşa’da, Kazlıçeşme’de ve Çamlıca’da da var. Alevi Bektaşi kurumlarının başında bulunan arkadaşların %99.9’unun tarihsel cahil olmalarından kaynaklanıyor bu durum. Bu arkadaşların önemli bir bölümü eski solcu arkadaşlarımız. Bu arkadaşlarımız toplumsal olaylara gösterdikleri duyarlılıkları kendi tarihsel geçmişlerine ne yazık ki göstermemekteler. Bu da ilgisiz olmalarının yanı sıra konuyu bilmemelerinden kaynaklanıyor. Gerçekten kendi tarihini bilen bir dernek başkanı, mutlaka sahiplenir. Dernek ve vakıf başkanı olduklarında her şeyi bildiklerini iddia ediyorlar. Böyle olunca da Alevi Bektaşi dergahları, kapanın elinde kalıyor.

    Gözcü Baba Türbesi son derece köklü bir yer. Hatta Voltaire’in Candide romanında dahi anlatılıyor. Voltaire, dünyayı geziyor ve mutluluğu arıyor, fakat mutluluğu gerektiği gibi bulamıyor. İstanbul’a Gözcü Baba’ya geliyor ve burada bir Bektaşi babaya rastlıyor ve ona ‘mutluluk nedir?’ diye soruyor. Bektaşi baba, Voltaire’a diyor ki ‘evlat, evinin arkasında bir bahçen var mı?’ O da ‘Var’ diyor. Bektaşi de ‘o zaman toprağı ek, mutluluğu orada bulursun’ diyor.

    Burası Voltaire’in romanına da konu olmuş müthiş bir yer. Bu mekanda ulu çamlar var. Bir de Edip Harabi Baba da burada. ‘Ey zahit şaraba eyle ihtiram, biz içeriz bize yoktur vebali’ diyen Edip Harabi Baba’nın da mekanı burasıdır. Arkadaşlar bu nefesi söylerler, peki bu Bektaşi babası aynı zamanda kaptan olan Edip Harabi’nin anısı hiç yok mudur? Onun anısına da saygı göstermek yok mudur? Gözcü Babayı hadi bilemediler, Hilmi Dede Babayı da hadi bilemediler peki Edip Harabi Babayı da mı bilmiyorlar? Onun her zaman demde, cemde nefesini söylüyorlar. Dolayısıyla gerçekten Alevi Bektaşiler kendilerini var etmek istiyorlarsa tarihsel mekanlarını merak etmeli okumalı ve sahip çıkmalılar.”

    ALEVİLERE KARŞI DUYARSIZ BASIN!

    Gazeteci Musa Ağacık, Gözcü Baba Türbesine yönelik işgal girişimine dair basının duyarsızlığını da eleştirdi. Ağacık, şunları söyledi:

    “Gönül ister ki diğer demokratik muhalif kanallar da burada olanları versin. Burada yaşananlar bir toplumun kültürüne yönelik bir saldırıysa neden bu kanallar bu haberleri vermezler? Buradaki çam ağaçları birer mirastır. Dolayısıyla Çanakkale’deki ormanlara sahip çıkanların burayı da sahiplenmeleri gerekmez mi? Bu beton yığınlarının içerisinde insanların nefes aldığı harika bir yer burası, neden burası sahiplenilmiyor?”

    “EN BÜYÜK İHANETİ YAPANLAR!”

    Musa Ağacık, Gözcü Baba Türbe arazisi içerisinde olan mevcut caminin, geçmişte daha küçük bir alanda olduğunu da hatırlattı. Ağacık, şöyle devam etti:

    “Söz konusu yapılaşmaya olur veren o zamanki CHP Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Kadıköy Müftüsü ve Kadıköy Kaymakamıydı. Bu üçünün oluru ile Bektaşi dergahının arsası işgal edildi. Biz yıllarca Selami Öztürk’e demokrat diye oy verdik, ne yazık ki o Selami Öztürk de buranın gasp edilmesine ön ayak oldu ve hiçbir zaman da bunun hesabını vermedi. Yani bizden zannettiğimiz insanlardır bize en büyük ihaneti eden. Dolayısıyla eğer vatandaşlar olarak haklarımızı arayamazsak ne yazık ki hem haklarımızdan hem de onurumuzdan oluruz. Artık uyumanın, baş eğmenin zamanı değil, mücadele zamanıdır. Eğer insan hak ve özgürlüğünü talep edemiyor, boyun eğiyorsa henüz insanlaşmamış demektir. İnsanlaşmanın yolu ayağa kalkıp itiraz etmektir, hakkını talep etmektir diye düşünüyorum.”

    “ALEVİ BEKTAŞİ DÜNYASININ VAZGEÇİLMEZLERİNDEN”

    Merdivenköy semtindeki Gözcü Baba türbesinin olduğu alana 19 Ocak’ta iş makineleriyle girilmesi ardından süreci yakından takip edenlerden birisi de Yazar Ayhan Aydın oldu. Gözcü Baba Türbesi için tehlikenin sürdüğünü söyleyen Aydın, “Bütün Alevi Bektaşi dünyasını ilgilendiren bir olguyla karşı karşıyayız” diye belirtti. Ayhan Aydın, Gözcü Baba Türbesine dair şu bilgileri paylaştı:

    “İstanbul’daki en eski Alevi Bektaşi yerleşim yerlerinden, inanç merkezlerinden birisinin burası. Taş olarak da yeryüzünde bulunan en nadide temel simgelerimiz bunlar. Dolayısıyla Burası Alevi Bektaşi dünyasının vazgeçilmezlerinden birisi. Gözcü Baba, bütün zalimleri gözetleyendir. Bir fenerdir, bir kılavuzdur. Dolayısıyla yanan çerağımızdır. Bu nedenlerden dolayı burada olanları yeryüzü insanlığına duyuruyoruz. Bu dergah Şahkulu Sultan Dergahı ile doğrudan bağlantılıdır ve burası zaman içerisinde Şahkulu Sultan Dergahının son postinişini Mehmet Ali Hilmi Dede Babamızın da gelen mihmanlara burada bina yaptığı, onları konaklattığı bir mekandır. Yani çerağların yandığı, ziyaretlerin olduğu tamamen Alevi Bektaşi dünyasında bir yaşam kaynağıdır.

    Alevi Bektaşi toplumunun başına tarihler boyunca gelmedik şey kalmamış, bu topluluk, kıyımlara, zulümlere uğratılıp sindirildiği için bazen de duyarsızlaşmıştır. Bugün de aynı baskı, aynı korku, aynı zulüm devam etmezse burada bunları söylemezdik. İşte tam da bu aşamada Gözcü Babamızın alan ve mevkileri işgal edilmiş. Burası bir türbe alanı olduğu halde maalesef ki yapılaşmalar çoğalmış, türbemiz küçük bir alana hapsolmuş. Fakat önümüzde 1000 metrekarelik yeşil çam ağaçları ile dolu bir mekanımız var ve bütün bu alan Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait. Burası bir tarla arazisi olarak geçiyor, dolayısıyla bütün bunlar varken, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ortak çalışan bir vakıf, buraya cami kondurmuş. Alevi Bektaşi dergahları sahipsiz kalınca, ‘Yağma Hasan’ın böreği’ denilince buraya cami dikilmiş. Bununla yetinilmemiş hemen yanında üç katlı neredeyse çift daireli koca bir lojman dikilmiş. Bunların hiçbirisi yetmemiş buraya bir de kız Kur’an kursu yapılıyor. Fakat kadim bir Alevi Bektaşi dergahında bütün bunların fütursuzca yapılması Alevi Bektaşi toplumunun varlığını reddetme, inkar etme, asimile etme düşüncesinin bir yansımasıdır.

    YAPILAŞMAYA KARŞI GEREKLİ İTİRAZLAR YAPILDI!

    Şu an için aldığımız net bilgilere göre yine bu camiyi yapan vakıf ve devlet erkanı içinde üst makamlardan birileriyle iç içe olan bir yapı, gemi azıya almış, kararlı bir şekilde burada kadim arazimizin içerisinde çok amaçlı bir yapılaşmaya gidiyor. Ülkemizde kanun, anayasa kalmadığı için fütursuzluk devam ediyor. Fakat bu iş yatışmış, bitmiş değil. Şahkulu Sultan Dergahı olarak biz yine de hukuku tanıyoruz. Bizde 5 dilekçe yazarak Anıtlar Bölge Müdürlüğüne, Vakıflar Müdürlüğüne, kaymakamlığa, belediyeye, bir de mimarlar odasına bizzat gidip teslim ettim. Şimdi buralardan gelen olumlu ya da olumsuz neticeye göre burada yapılmak istenen nedir, bize bunun izahını verildikten sonra yine hukuka başvurup müdahil olacağız.

    Mehmet Ali Hilmi Dede Babanın kendisi burada yatıyor. Şahkulu’nda hizmet eden bir postnişin neden burada yatıyor? Bu kadar önem verip, sevmiş burayı. Onun adına 1910’da vakfiye kurulmuş, bu vakfiyenin de belgeleri elimizde. Şu anda Şahkulu’nun ismi Mehmet Ali Hilmi Dede Baba Vakfı’dır. Dolayısıyla bizler müdahil olacağız. Ama bu bütün Türkiye’deki Alevi Bektaşi örgütlülüğünün meselesidir. Var olma meselesidir. Buraya vurulan herhangi bir kazma kemiklerimize, köklerimize indirilmiş bir darbedir. Burada Türkiye çapında bir basın açıklamasıyla iş gündeme getirilip binlerce Alevinin bütün kurumlar aracılığıyla buraya gelmesi gerekir. Çünkü kaybettiğin mevzi, senin tarihin, onurun, şerefin, inancındır. Göz göre göre dozerleri buraya getiriyor. Bu fütursuzluğu bize yapıyorlarsa bizim de bin yıldır bu topraklarda yaşadığımızı onlara göstermemizin zamanıdır. Dava insanlık davasıdır, Yol Alevi, Bektaşi, Kızılbaş yoludur.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER:

    Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!

  • Yağma, talan ve yasaklamalar ardından Şahkulu Sultan Dergâhı!-VİDEO

    Yağma, talan ve yasaklamalar ardından Şahkulu Sultan Dergâhı!-VİDEO

    PİRHA – Bizans kültürü üzerinde ‘Ahî ocağı olarak kurulan Şahkulu Sultan Türbesi, yıllar geçtikçe Bektaşi tekkesine dönüştü. Tarih boyunca pek çok badire atlatan tekke, günümüzde ise Alevi toplumunun sahiplenmesi ile İstanbul’daki ender inanç merkezlerinden biri haline geldi. Yasaklar ve saldırılara karşı ayakta kalan Şahkulu Sultan Dergahı’nın dünü ve bugününü aktarıyoruz.

    Göztepe İlçesi Merdivenköy Mahallesi’ndeki Şahkulu Sultan Tekkesi, 1329 yılında Orhan Gazi tarafından bir ahî tekkesi olarak kuruldu. Osmanlı döneminde askeri amaçlar sebebiyle de kullanılan tekke, tarih sürecinde birçok yasaklama ve saldırıya da maruz kaldı.

    1826 Yılında Yeniçeri Ocağının lağvedilmesi ardından Şahkulu Sultan Tekkesi de diğer birçok Alevi-Bektaşi inanç merkezinde olduğu gibi Nakşibendîlere devredildi. O tarihte dergahta postnişin görevini yürüten Âhir Mehmed Baba ve dört derviş, Tire’ye sürüldü. O tarihten sonra Şahkulu Tekkesi uzun yıllar boyunca Alevi-Bektaşi toplumuna yasaklandı.

    Son postnişin olarak Hasan Tahsin Baba’nın hizmetleri ardından 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunu ile Şahkulu Tekkesi yeniden karanlık bir döneme girdi. Öyle ki 1960’lardaki bir yangın sebebiyle geride kalan yapılar da büyük zarar gördü.

    Şahkulu Sultan Külliyesi’ni Onarma ve Yaşatma Derneği’nin kurulması ardından tekke yeniden hayat bulmaya başladı. 1980’li yılların sonunda ise ‘Şahkulu Sultan Külliyesi Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Araştırma, Eğitim ve Kültür Vakfı’ kuruldu. Bu tarihten sonra dergâhın yıkılan kısımları peyderpey inşa edildi.

    HACIBEKTAŞ’TAN SONRAKİ EN BÜYÜK ÖNEME SAHİP DERGAH!

    Tarih boyunca yasaklanan, kundaklanan Şahkulu Sultan Dergahından günümüze az sayıda “tarihi” denebilecek yapı kaldı. O yapılar ise dergaha ait aşevi ve meydan evi oldu.

    Yazar Ayhan Aydın, Şahkulu Sultan Dergahı’nın, İstanbul’daki en kadim Alevi Bektaşi merkezlerinden birisi olduğunu, hatta dünya ölçeğinde önemli bir yer edindiğinin altını çizdi. Aydın, “Dergahtaki binalar, burada yaşamış olan insanlar ve İstanbul’daki konumu gereği gerçekten Anadolu ile Rumeli’yi birbirine bağlayan ana dergah burasıydı” diye belirtti.

    Şahkulu Sultah Tekkesinde halifelik makamı da olduğunu söyleyen Aydın, şu bilgileri paylaştı:

    “Bilindiği gibi Bektaşiliğin ana merkezi Hacı Bektaş Dergahıydı. Dünyadaki bütün Bektaşi önderlerinin bir merkezden yönetildiğini, onlarla diyalogların Hacıbektaş’tan olduğunu düşünürsek ‘Dedebaba’ dediğimiz Bektaşi inanç önderi Hacıbektaş’ta yaşıyordu ama onun dışında dünyada 11 halifelik makamı vardı. Yüzlerce dergah, tekke, ocak, türbe ziyaretleri vardı ama onların merkezinde Hacı Bektaş Dergahı bulunuyordu. İşte Hacı Bektaş Dergahından sonra İstanbul’da onun vekaleti diyebileceğimiz, onun adına hizmetleri yürütebilecek ana merkezlerden birisi burasıydı. Halifelik dediğimiz; Bektaşilik’te dervişlik, babalık, halife babalık ve dede babalık var, halife baba, tek başına bugünkü manada bir isimlendirme değil de bir mekanla özdeşleşen kişinin adıydı. Yani bir dergaha hükmeden, oradaki babaların, dervişlerin kendisine bağlı olarak hizmet yürüttükleri İnanç önderi manasındaydı. Dolayısıyla halife babanın bulunmuş olduğu dergah da çok fonksiyonlu bir dergahtı. İşte İstanbul’da en büyük fonksiyona sahip olan dergah da Şahkulu Sultan Dergahıdır.

    AHİ OCAĞINDAN BEKTAŞİ TEKKESİNE!

    Burası aslında bir Ahi ocağı olarak kurulmuştur. Ahilik Aleviliğin özünde olan temel yapı taşlarından birisidir. Dürüstçe üretmeye ve paylaşmaya namzettir ve Alevi ocağı olarak devam etmiştir, sonradan da Bektaşi tekkesi olmuştur. Ama çok önemli bir unsur olmak üzere Şahkulu’nun birçok dergahtan farkı, geçmişiyle bugünü arasında bağlantı kurabilmesi, kendisini yenileyebilmesi ama geçmişini unutmamasıdır. Yani burada hem Ahilik hem Alevilik hem Bektaşilik hem de aynı zamanda bunlardan ayrı düşünülemeyecek derecede Çelebilik de vardır.

    Çelebiler bildiğiniz gibi Hacı Bektaş’ın soyca devamını nitelendirir. Hacı Bektaş’ın evlatlarına ‘Çelebi’ denir. İşte Hacıbektaş’ta hem Bektaşi Babağan kolunun dedebabası otururdu hem de Hacı Bektaş’ın evlatları olarak Çelebiler orada posta birlikte oturup hizmet yürütürlerdi. Anadolu Alevileri üzerinde Çelebilerin çok derin bir etkisi vardır. İç Anadolu, Karadeniz Bölgesi Alevi toplumu ve batı Anadolu’daki Alevi Bektaşi toplumu hala Çelebilere; yani Hacıbektaş Dergahının, ocağının evlatlarına büyük saygı duyarlar. İşte burada da bu bütün yapıları Şahkulu Sultan Dergahı kendi bünyesinde toparlamıştı. Yaklaşık 700 yıldan beri faaliyetini sürdüren dergahımız türlü sıkıntılı devirler geçirmiş olsa bile bugün hala İstanbul’da en çok ziyaret edilen; türbesiyle, aşevi ile meydan evi ile ilgi görür.

    Aslında tarihsel olarak ‘Meydan evi’ vardır. Çünkü Bektaşiler, cemevine ‘Meydan evi’ derler. Burada da sonradan yapılmış olsa bile meydan evi olarak isimlendirilen bir yapımız vardır. Ayrıca Bektaşilikte ‘hazire’ kavramı vardır. Hazire, kutsal insanların; babaların, dedelerin, Çelebilerin ve devlet erkanından olan insanların eğer Bektaşiliğe aşk ve muhabbet duyuyorsa onlar da vasiyeti gereği burada yer alabiliyorlar. Yani Derviş Çelebi Dedenin yanı sıra bir de devlet erkanından insanlar var. Peki bu neyi işaret ediyor? Buranın ne kadar kozmopolit, evrensel ve kucaklayıcı ve merkezi bir yer olduğunu da gösteriyor.

    Şahkulu büyük bir önder. Tarihte de iki bilinen Şahkulu var. Antalya’da Şah İsmail taraftarı olarak ayaklanan bir Şahkulu var Fakat o 1511 yılında göçüyor şu anda İstanbul Göztepe’de bulunan Şahkulu Sultan Dergahındaki Şahkulu ise Anadolu erenlerinden, Hacı Bektaş dergahında yetiştiğine inanılan, Gözcü Baba ve Karacaahmet Babayla beraber buraya ilk gelen erenlerden birisi olduğuna inandığımız bir ocak eri, bir pir. Buraya geliyor ve Ahi tekkesini derleyip toparlayarak tarihsel olarak Bizans kalıntıları üzerinde yükselen dergahı kurduğuna inandığımız bir ulu önderimizdir.

    BİZANS’TAN KALMA KÜPLER, BEKTAŞİ DERGAHINDA GÜVENDE!

    Ayhan Aydın, Şahkulu Sultan Dergahının ayakta kalan ‘aşevi’ bölümünü ve döneminde nasıl hizmet verdiğini de anlattı. “İstanbul’da ayakta kalmış en büyük aşevlerinden birisi” diye anlattığı Şahkulu’na dair Aydın şu bilgileri paylaştı:

    “Bektaşi dergahlarında yaklaşık 12 tane yapı birimi olurdu. ‘Dergah’ diyoruz ancak aslında ‘Tekke’ ismi de çok yaygın. Ama Alevi Bektaşi toplumu ‘Dergah’ demiş. Örneğin ‘Gönül bir dergahtır’ demişler. Yani inanç merkezini gönüle de benzetmişler. Tarih kayıtlarına baktığımız zaman ‘Bektaşi tekkeleri’ isimlendirmesi daha çok geçer.

    Buralardaki 12 birim içerisinde cemlerin yürütüldüğü yer, meydan evi vardı. Tabii ki insanlar buralarda barınıp yaşıyorlardı; derviş odaları da vardı. Buralarda aynı zamanda misafirlerin konakladıkları, mihman evi dediğimiz yerlerde kaldıklarını da görüyoruz. Bir de hiç olmazsa olmaz kilerimiz vardı. 12 ay boyunca yaz kış dergahlarda insanların yemek ihtiyaçları gideriliyordu. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba buranın son postnişini. Burada birçok hizmeti, divanı, eserleri olan, Gözcü Baba ve diğer tekkelere de el atmış. Buranın eksiklerini gidermiş büyük bir yol ehli olan Mehmet Ali Hilmi Dedebaba devrinden bize kalan yadigar aşevidir. Çünkü 1826 yılında tekkeler büyük bir kıyıma uğrayıp yıkılıyor. Sonrasında onarmalar oluyor ama maalesef ki bunların çoğuna da izin verilmiyor. Örneğin İstanbul’da gidip görülmesi gereken ana merkezlerden birisi Karyağdı Baba Dergahıdır. 1930’lu yıllardaki elimize geçen bir haritaya baktığımızda bayağı bina kalıntısı olduğunu görüyoruz. 1826’dan sonra bu işin nasıl dönüştüğünü göstermesi açısından elimize önemli bir belge duruyor. Yani birçok birim yerinde. Şu ya da bu nedenden dolayı; bildiğiniz gibi 1925’te tekke ve zaviyeler kapatılıyor ama bakımsızlık, ilgisizlik, sürgün, yokluklar, sonradan ayakta kalanları da yok etmiş. Yani sırf 1826 ile de bu yıkım sınırlı değil. Maalesef ki Bektaşiler sonrasında da çok şey kaybetmişler.

    Şahkulu aşevinde yer alan tarihi küpler görülebilir. Bu küpler gıda ve sıvıların depolanması için kullanılıyordu. Bunlar aynı zamanda Bizans döneminden bize yadigardır. Arkeologların ifade ettiğine göre mevcut küpler, Bizans dönemine tarihlendiriliyor. Bu küpler öncesinde Bahçedeydi ve ardından aşevine alındı. İşte bu durum Alevi Bektaşiliğin evrenselliğini, insanlığın birliğini, bütünlüğünü, kültürlerin birbirine etkilemesini de gösteriyor. Tarihten günümüze sadece 2 adet küp gelebilmiş. Sağlam bir şekilde günümüze gelmesini ise mucize olarak değerlendiriyorum. Bu küplere kim bilir belki de binlerce insanın eli değdi, bugüne kadar gelmesi benim açımdan çok kutsaldır.

    TARİHİ AŞEVİ İÇERİSİNDEKİ HAMAMIN İŞLEVİ!

    Alevi Bektaşi öğretisinde 4 Kapı 40 Makam vardır. İnsanlar şeriat, tarikat, marifet, sırrı hakikat makamına ulaşacaklardır. Alevilik bir gönül yoludur ve insanlar eğitimden geçip olgunlaşır. Fakat bir de dış kapı, eşikten dışarısı vardır. İnsanın da bedeni ile birlikte iç ve dış dünyası vardır. Dolayısıyla insanoğlu yıkanmak, arınmak zorundadır. Dergahlar, ocaklar manevi yönden arınma merkezleri olduğu kadar sosyal yapılar olması sebebiyle de buralarda birçok iş de yapılıyordu. Buradaki aş evinin içerisinde bir de derin anlamı olan bir hamamla karşılaşıyoruz. Burada insanların sadece yıkanması değil, iş yapılması sebebiyle sıcak suya da gereksinim vardı. Dergahtaki meydan evi aynı zamanda aşevi ve hamam, merkezi bir ısıtma sistemi ile birbirine bağlı. O yüzden bu dergahın kayda değer en güzel yönlerinden birisi hala burada bir hamamın da olmasıdır.

    MEYDAN EVİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ!

    Birçok medeniyetin izleriyle birlikte Aleviliğin derin tarihini günümüze taşıyan mekanlardan birisi de Şahkulu Sultan Dergahı içerisindeki meydan evi. İstanbul’daki en eski Bektaşi yapısı olarak gösterilen bu ibadethane içerisinde günümüzde de cemler yürütülüyor. Tuğla ve taştan yapılmış yapının özelliğine dair yazar Ayhan Aydın şu bilgileri paylaştı:

    “Burası Bizans yerleşim birimi üzerinde yükselen bir yapı iken gök kubbeyi andıran yapı içerisinde bir kökün üzerinde dalları görüyoruz. Meydan evi içerisindeki mevcut görüntü bir görüşe göre Tuğba Ağacı’nı nitelendiriyor. Peki ne için Tuğba Ağacı remz edilmiş, örnek alınmış olabilir? Hazreti Muhammed’in, vasisi olan Hz Ali’ye kutsal emanetleri Tuğba Ağacının altında verdiğini biliyoruz. Dolayısıyla Hakk Muhammed Ali çerağının yandığı bir mekan ve bu mekan da 12 dilime ayrılıp 12 imamları simgeliyor. Ve biz gök kubbe altında Tuğba Ağacının içerisinde cem uluyoruz. Yukarıdaki pencereler de göğe açılan birer kapıdır.

    Dergah içerisinde bir de çeşmeler var ama bu kesinlikle abdest almak için yapılan çeşmeler değildir. Çünkü gönül abdesti vardır, insanlar Alevi Bektaşi yolunda Yol’a girdiği zaman kurbanını tığlar ve sonrasında dedenin huzuruna çıkarlar. Darda, didarda, cemde insanlar yıkanır. Dolayısıyla her insan temizlenir. Alevi Bektaşi toplumu da zaten yüzyıllardır kendisine kara çalındığı şekliyle temizliğe en fazla önem veren topluluktur. İnsanlar zaten meydan evine temizlenerek gelirler. Buradaki çeşmeler kevser suyunu simgeler. Kevser varlıktır, sonsuzluktur berekettir. Hazreti Fatma Ana, Ehlibeyt kevseridir. Dolayısıyla bu meydan evinde bolluğun, bereketin, sevginin, aynı zamanda saflığın timsali olan nurlar olduğu kadar Kevser suyu da akıtılır. Aynı zamanda Kerbela’da Hazreti Hüseyin, zalimler elinde katledildiği için susuz kalan şehitler aşkına bu çeşmeler vardır. Bu çeşmelerden alınarak insanlara Kerbela suyu dağıtılır. Yoksa abdestle bir ilgisi yoktur.

    40 ÇERAĞ YAKMA GELENEĞİ!

    Ayrıca burada dedebaba postunun yanında küçük bir ocak görüyoruz. Burada şamdanlar yanar. Çerağ nurdur, aydınlıktır. Bektaşilikteki büyük ibadetlerde 40 adet çerağı yakılır. Kırklar bu öğretinin temellerindendir ve semboliktir. Dünya ve mekan sahipsiz ve boş değildir. O nedenle çerağlar her daim yanar. Nur, yani çerağlar söndürüldüğü zaman kıyamet deryası vardır. O yüzden sonsuza kadar bu dergahlarda çerağlar yanacaktır.”

    ANADOLU’DAN GELİP KENDİ İZLERİNİ BULANLARIN MEKANI!

    Şahkulu Sultan dergahında dedelik hizmeti yürüten Ali Doğan da dergahların tarihsel süreçteki önemine dikkat çekti. Anadolu’da ocaklar sisteminin geçerli olduğunu belirten Doğan, “Birçok bölgede ocak sistemi ile bu Yol işler ama biraz daha batıya geldiğimizde buralarda tekke ve dergahların daha önde olduğunu görürüz” dedi. Ali Doğan, Şakkulu Sultan Dergahına dair şu bilgileri paylaştı:

    “Bu dergahlar Anadolu’dan İstanbul’a göç eden Alevi Bektaşi inancına sahip, veyahut da dönemin Osmanlı hükümdarlığı döneminde şehirde yaşayan Alevi Bektaşi kimliğine sahip canlarımızın hizmet gördüğü; nasıl ki Anadolu’da ocaklar ise batıda da bu dergahlarda Bektaşi inancına sahip canlarımız, erkan açmışlar. Şehir hayatında bu dergahlar hizmet etmiştir. Burası ‘hangah’ olarak geçer. Yani, cümle canların toplandığı, cem olduğu sosyalleştiği, ilim irfan üzere hareket ettiği ocaklardır. Osmanlı döneminde buraların yakılıp yıkılıp, terk edilmesi sonrasında kendi kaderiyle baş başa bırakılması ve daha sonrasında Anadolu’dan gelen Alevilerin buralara yerleştiği zamanlarda kendi izlerini arayarak buldukları bu dergahları küllerinden tekrar inşa edip, Anadolu’daki kendi ocak sistemi gibi bu dergahları meydana getirip hizmetlerini buralarda yapmışlardır.”

    DERGAHLARA CAMİ DAYATMASI!

    Bektaşi dergahlarının tarihte yakılıp yıkılmasının yanı sıra bir de farklı inançların gölgesinde bırakılma durumu da söz konusu. Günümüzde ayakta kalan ya da yıkılan dergahların arazileri içerisinde camilerin varlığını da görmek mümkün. Dede Ali Doğan, camilerin, dergahlara bu denli dahil edilmesine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

    “İstanbul, Alevilerin olduğu gibi Sünnilerin de olduğu bir şehir. Burası için böyle bir iyimserliği düşünebiliyoruz ama Anadolu’ya gittiğimiz zaman; örneğin Şahkulu Sultan dergahının yanında bir cami var, diyelim ki burada bir ihtiyaç var! Anadolu’ya gittiğimiz zaman köklü kadim ocak ve türbelerin yanlarında da cami görüyoruz. Komple Alevi olan köylüler, ibadetlerini camide değil cemevinde yapıyor. İstanbul’da bu durumu ironi ile çözümledik ama tamamen Alevi köyü olan bir köyde cami niye yapılır? Burada o insanların asimilasyonu için mi çalışılıyor diye bir düşünce aklımıza geliyor. Ulularımızın, pirlerimizin türbelerinin, veyahut da cemevlerinin yanına birer cami yaptırılmasını maksatlı görüyoruz. Bu yapılanları çok da doğru bulmuyoruz.”

    DEVLETTEN BEŞ KURUŞ PARA ALMADAN DERGAH ONARILIYOR!

    Alevi toplumunun asimilasyonu için çabalayan iktidarlar, 1925 yanından sonra inanç merkezlerine yönelik baskı politikalarını arttırdı. Tekke ve zaviyelerin yasaklanması ardından Şahkulu Sultan Dergahına dönük bir de kundaklama faaliyeti oldu. 1980’li yıllara dek atıl halde olan Dergah Mehmet Ali Yılmazkaya’nın öncülüğünde adeta yeniden küllerinden doğdu. Şahkulu Sultan Dergahı Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Yılmazkaya, dergahın bugünkü haline nasıl geldiğini şu sözlerle özetledi:

    “Babamın vasıtasıyla Şahkulu Dergahını tanıdık. 1970’li yıllarda bir veli, ulu, rahmetli babama Şahkulu’nu işaret ederek ‘burayı Sen İhya edersin’ diyor. O zamanlar burası harabeydi, ne bahçesi ne de duvarları yoktu. Bir tek tarihi cemevi ve aşevi ayaktaydı. Orası da tabii virane biçimdeydi. Babam büyük bir bağla Gültepe’den Göztepe’ye gelir, bizi de getirirdi. Çocukluğumdan beri burayı bilen birisiyim.

    Babam, 1970’lerde buraya dernek kurmak istedi fakat o zamanlar Aleviliğini saklayan insanlar bir türlü derneği kuramadılar. 1980 yılında tam dernek kuracaklardı ihtilal oldu. Fakat burayla irtibatı hiç kesmiyorduk, devamlı gelip gidiyorduk. Abdal Musa lokmalarını da burada yapıyorduk. Hatırladığım kadarıyla 1982 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğüne askeriyeden bir albay atadılar. Bu yönetici, babama ‘Sen orayı ne yapacaksın?’ diye soruyor. Babam da ‘İhya edeceğim. Biz Aleviyiz. Halkıma burada hizmet edeceğim’ diyor. Bunun üzerine babama, Şahkulu’nu bir buçuk yıllığına veriyorlar. O süre içerisinde tabii babam söylediklerini yapamıyor. Bu süreyi tekrar bir buçuk yıl uzatıyorlar. Ve babam, buranın duvarlarını örüp derneği kurunca dergahı da dernek bünyesine alıyor. 1987’den 1994 yılına kadar burayı dernek idare ediyor. Halkın parasıyla, yani devletten beş kuruş para almadan bu şekilde Mehmet Ali Yılmazkaya’nın önderliğinde Muharrem Taşdemir, Hasan Işık, Makbule Nergis gibi isimler birlikte çalışıyor.

    Sonrasında buranın tahsilini istiyorlar ancak derneklere bu tahsis yapılamadığı için bir vakıf kuruluyor. Babam o tahsisi hızlandırmak için 7 kişi ile bir vakıf kurmuştu ve bu kişilerin içerisinde ben de varım. Vakfımız bu şekilde halkımıza hizmet ediyor. Perşembe, Cumartesi ve Pazar burada halka lokma veriyoruz. Ayrıca panellerimiz seminerlerimiz oluyor ve yolu yürütmek için dedemiz pazar günleri cem yapıyor.

    Bizden yardım isteyen dernek ve vakıflara da yardım elini uzatmaya çalışıyoruz. Devlet Son bir yıldır bizden sadece kira ve elektrik parası almıyor. Yani burası kendi imkanıyla kavrulan bir dergah. Bana göre işlevini de yapıyor. Daha da iyiye gideceğini umuyorum. Tabii ki insanların vermiş olduğu ufak paralarla buralar yapılmış ve yapılmaya devam ediyor ama halkımız da duyarlı, yardımlarını esirgemiyor.”

    ONARIM SIRASI KARYAĞDI BABA TEKKESİ’NDE!

    Siyasi iktidarların, Alevi kurumlarının üzerinde baskıları sürse de Şahkulu Sultan Dergahı Vakfı, imc usulüyle halkın taleplerine karşılık buluyor. Dergah, inançsal hizmetlerin yanı sıra eğitim alanına yönelik de üretimlerini sürdürüyor.

    2006 yılından günümüze dek Şahkulu Sultan Vakfı yönetiminde yer alan Mimar Rıza Baş, dergahın teknik işlerini üstlenen bir isim. İstanbul genelindeki Alevi Bektaşi dergahlarına dönük olumsuz yaklaşımlara dikkat çeken Rıza Baş şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Sürekli şekilde burada teknik işlerle; yani inşaat revizyon, restorasyon işleriyle ilgilendim. Şahkulu’nda halktan mum satarak topladığımız paraları, iş adamlarının yardımlarını, halkın yararına sunmak üzere tesisler yapmaya başladık.

    Eyüp İlçesinde Pierre Loti’nin üstünde Karyağdı Baba Tekkesi var. O tekkenin alımı konusunda 1990 yılından bu yana başkanımız epey uğraştı ve sonrasında tapusunu alabildik. Şimdi orası metruk bir durumda. Restorasyonu ile ilgili bir çalışmanın da içerisindeyiz. Orayı da hayata kavuşturmak istiyoruz. Şu an birinci hedefimiz, Karyağdı Baba Tekkesini eğer Büyükşehir Belediyesi yapmazsa biz kendimiz yapacağız. Kendi gücümüzü orayı inşa edebiliriz.”

    ÇOK SAYIDA ÖNEMLİ ZATIN KABİRLERİ BU HAZİREDE!

    Tarih Yazarı Burak Çetintaş ise Şahkulu Sultan Türbesi etrafındaki hazire alanının özelliğine değindi. Burak Çetintaş, “İstanbul’un en zengin Mezarlığı” olarak gösterdiği alana dair şu bilgileri paylaştı:

    “Gözcü baba Göztepe Erenköy Kartal gibi önemli makamların kesişiminde olan bir noktadayız şu anda. Yaklaşık 650 senelik bir dergahtan bahsediyoruz. İstanbul’un en önemli en büyük tasavvuf ocaklarından birisi burası.

    Bektaşiliğe yakınlık duymuş, burada hizmet görmüş olan kimselerin veya buraya gönülden bağlı olan, imkanlarını dergah için seferber etmiş kimselerin vasiyetleri mucibince defnedildikleri bir mezarlık burası. Aşağı yukarı 60 kadar mezar taşı bulunuyor. En eski tarihliler 16. yüzyıla ait fakat 19. yüzyıla ait taşların daha ağırlıklı olduğunu görüyoruz. Burada önemli zatlar arasında telaffuz edebileceğimiz Mehmet Ali Hilmi Dedebabanın ardılı olan Ahmet Babanın mezarı var. Mısri Meydanını burada uyandıran zatın mezarı var. Önemli devlet bürokratlarının da burada mezarları bulunuyor. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra vefat etmiş olan Koyun Babanın mezarı da burada. Dolayısıyla bir araştırmacı buraya geldiği zaman hem tasavvuf tarihi ile ilgili hem geç dönem bürokrasi ile ilgili pek çok önemli zatın kabrini görebilir. İstanbul mezarlıklarında çok fazla rastlamayacağımız çok çeşitli Bektaşi tarih şeriflerini burada görüyoruz. Bu bakımdan İstanbul’un en zengin Mezarlığı Merdivenköy Şahkulu haziresidir diyebiliriz.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER: Yakılan, yasaklanan ve günümüzde özünden koparılan dergahlar!