Etiket: Bütçesi büyük

  • ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    ‘Diyanet artık kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildi’

    PİRHA –Diyanet İşleri Başkanlığı’nın artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkıp, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrildiğini vurgulayan Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, “DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak dosya haber dizisiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Emekli Akademisyen Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya ile konuştuk.

    “CUMHURİYET DİB’İ YALNIZCA SÜNNİ-HANEFİ-MATURİDİ DOKTRİN ÜZERİNE İNŞA ETMİŞTİR”

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    Prof. Dr. AYHAN YALÇINKAYA: Hukuksal ya da siyasal ifade ediliş biçimine bakılırsa Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB’in) kuruluş amacı bellidir: Müslümanların “ibadata ve itikadata” yönelik ihtiyaçlarını karşılamak. Ancak daha ister kendisine kaynaklık eden Osmanlı kurumsallaşmasını, ister Cumhuriyet’in bir ürünü olarak DİB’i ele alalım, bunun en baştan beri bir örtmece olduğu çok bellidir. Kendimizi Cumhuriyet’le (ve dolayısıyla DİB’le) sınırlandırmadan önce şu kadarını söyleyebiliriz: Hiçbir devletin umurunda değildir; herhangi bir dine inananların ihtiyaçları. DİB’in Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulduğu iddiası da öncelikle bu umursamazlık kapsamındadır ama daha özgül olarak, bu amacın sözdeliğini üç düzeyde rahatça görebiliyoruz. Nasıl? Eğer amaç buysa, bu amacı boşa düşürecek şekilde, DİB’e can veren Cumhuriyet’in öncelikle ayrım yapması gereken yerde yapmadığını, ikinci olarak ayrım yapmaması gereken yerde yaptığını ve nihayet kendini bir dinsel otorite olarak kurduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki her dinin pratik inançlılarıyla pratik olmayan inançlıları arasında ihtiyaç bakımından çok ciddi farklar vardır. Yani, örneğin ömründe camiye gitme/vakit namazı kılma ihtiyacı duymamış, bayramdan bayrama eşe dosta ayıp olmasın diye namaza gitmiş, parası varsa “hele görelim” diye Kabe’ye varmış, Kurban Bayramı’nda kendi şanı için çifter çifter kurban kesmiş, Ramazan’da oruç vakti oruç tutmuş ya da öyle görünmüş ama iftarda rakısını eksik etmemiş, demem o ki pratik olmayan bir Müslümanla vakit namazlarını kaçırmayıp Ramazan’a üç ay oruç daha eklemiş pratik Müslümanın dinsel ihtiyaçları arasında ayrım yapılmalıdır. İlkinin umurunda değildir; ne imamın, ne caminin varlığı. İhtiyacı yoktur ama Müslümandır.

    İkinci olarak Cumhuriyet DİB’i yalnızca Sünni-Hanefi-Maturidi doktrin üzerine inşa etmiştir. Oysa yalnızca Sünnilikle bile sınırlı kalsak, bu ülkede çok ciddi bir Sünni-Şafii nüfus bulunmaktadır ve Cumhuriyet bu nüfusun farklı ihtiyaçları olabileceğini reddetmiştir. Nihayet, Cumhuriyet kendisini “İslam dairesinin kapsamını belirleyebilecek bir dinsel otorite olarak” konumlandırmış ve kimin Müslüman olup olmadığına karar vermiştir. Buna göre, Lozan görüşmeleri sırasında Müslüman olduğu ileri sürülen Alevi-Kızılbaş-Bektaşi topluluklar, söz konusu DİB ve Müslümanların ihtiyacı oldu mu, derhal Müslümanlık dışına atılıvermiştir. Sonuç olarak, Cumhuriyet DİB’i kurarken iddia ettiği gibi Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere harekete geçmemiş, tersine Müslüman sayma hakkının kendinde olduğuna iman ederek, kendince sahih bir Müslümanlık kabulüne uyan Müslümanların ihtiyaçlarını inşa etmek üzere yola çıkmıştır. Yani söz konusu olan ihtiyacı karşılamak değil, ihtiyacın ne olduğuna, ne olması gerektiğine karar vermektir ve DİB de Cumhuriyet’in bu alandaki en önemli aparatı olarak düşünülmüştür. Kuruluş mantığı gereği dinsel ihtiyacı karşılamak değil, tanımlamakla görevlidir DİB; ancak bugün başlangıçtaki amacını belirli kesimler için korusa da, artık bu amacın dayattığı görev sınırlarının çok çok aşıldığını biliyoruz.

    “DİB ARTIK APAÇIK SİYASAL BİR MİSYONLA DONATILMIŞTIR”

    -Tarihsel olarak Diyanetin faaliyetleri nasıl bir yol izledi? Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Dinsel ihtiyacı tanımlayan devlet oldukça, devletin ihtiyaçlarının dinsel ihtiyaç olarak sunulacağı ve dinsel ihtiyaçla görevlendirilen DİB’in sorumluluk, görev, etki ve yetki alanının da buna koşut olarak değişeceği, en önemlisi genişleyeceği çok açıktır. Türkiye’de de bu yaşanmıştır. Kimi dönemleri kısaca işaretleyebiliriz. Cumhuriyet’in kuruluşundan 2. Dünya Savaşı’na kadar olan döneme birinci dönem dersek, bu dönemde DİB daha önce de belirttiğim gibi, “İslam sayılan için ihtiyacın tanımlanması”yla görevlidir ve bu görevi gereği de hem kimin müslüman olduğuna, hem müslümanın ihtiyacına karar verir. Örneğin Alevi-Kızılbaş topluluklar “batıl inançlı, cahil, İslam’ın yüceliğinden habersiz ama öz be öz Türk” topluluklardır; öyleyse onlara İslam dini götürülecektir; yani misyonerlik faaliyeti. Özellikle Şafii Kürt toplulukların devlet dışında kendi kurumsal dinsel yapılanmaları vardır ve bunların devlete bağlanması şarttır; yani dinsel ihtiyacı merkezileştirme faaliyeti. Benzer biçimde, Osmanlı’dan beri süregelen bir tarikat-cemaat örgütlenmesi gerçeği vardır; mümkünse bunların tasfiyesi ve yerine bir tür “akli İslam’ın geçirilmesi”, yani tasfiye ve irşat/aydınlatma faaliyeti. Daha da sayabiliriz ama gerek yok. Esasen bunların tümü dinsel değil, siyasal faaliyetlerdir.

    İkinci dönem 2. Dünya Savaşı yıllarıdır ve Türkiye’de ciddi bir Nazizm/faşizm yanlılığı, buna bağlı olarak Türkçülük ve elbette Türk varlığının İslam tarihi içindeki rolünü parlatma ihtiyacı gündeme gelmiştir. Artık Türk “İslam’ın kılıcıdır.” Ama bu dönem Hitler faşizminin yenilgisiyle kısa sürer ve Türkçüler apar topar hapse tıkılır, çok uzun bir süreliğine olmasa da. Üçüncü dönem, 1960’a kadar sürecek olan savaş sonrası dönemdir ve bu dönemde sözüm ona çok partili rejime geçilmiş, NATO’ya girilmiş, ABD “yardımları” ülkeye sokulmuştur; SSCB korkusu ile parlatılan anti-komünizm devletin asıl ihtiyacıdır ve DİB de bununla görevli kılınmıştır. Böylece DİB’in görev ve sorumluluk alanını birden bire hiç olmadığı kadar genişlemiş, anti-komünizm uğruna, daha önce baskılanmaya ve kontrol edilmeye çalışılan tarikat/cemaat örgütlerinin önü açılmış ve en önemlisi DİB yavaş yavaş anti-komünist, doğru dini öğreten, yığınları camilerde örgütlemeye çalışan bir doktrin merkezi haline gelmeye başlamıştır. SSCB’ye karşı ABD bloğuna entegre olan Türkiye, aynı zamanda SSCB dinsizliğine karşı, en başta DİB eliyle olmak üzere ABD dindarlığına da entegre olmuştur. Dördüncü dönem, 1960-1980 arası dönemdir ve artık karşımızda anayasal bir kurum haline getirilmiş bir DİB vardır. Daha önce Anayasa’da yeri olmayan DİB’in, anayasal bir kurum olarak genel idare içinde pay sahibi olması, kendisine olan ihtiyacın hem genişlemesi, hem artışıyla ilgilidir. Ancak en baştaki “tanımlama hakkı” elden bırakılmamıştır. Bu dönemde DİB içinde bir “mezhepler masası kurulması ve Alevilerin, Caferilerin de burada temsil edilmesi” yönündeki girişimler sert bir tepkiyle karşılanmıştır.  DİB’in anayasal bir kurum haline gelmesi, malumun ilanı olsa da, anayasaların bir topluluğun siyasal bir topluluğa dönüşümünü ve dahası, nasıl bir siyasal topluluk olunması gereğine işaret eden metinler olduğu gözetildiğinde, DİB’in de artık apaçık siyasal bir kurum olarak varlığının itirafı, tescili ve topluluğun kuruluşunda asli pay sahibi olduğunun teslimi anlamına gelmektedir ve bundan sonrası zaten önce tufan, sonra afet olacaktır.

    “PEKİ AMA BU ‘MİLLETİN’ KİM KARAR VERMEKTEDİR?”

    Bu dönem DİB’in aynı zamanda yükselen sol hareketi, Kur’an çevirileriyle filan cehennemlik ilan ettiği dönemdir de. Tufan dönemi beşinci dönemdir ve 1980 askeri faşist darbesiyle 2002 AKP iktidarının başlangıcına kadar sürer. Bu dönemde DİB yeni anayasayla siyasal kurum olarak varlığını ve yerini pekiştirirken anayasa gereği yepyeni bir misyon edinir: 136. Madde gereği “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü gibi, DİB artık apaçık siyasal bir misyonla donatılmıştır; “dayanışma ve bütünleşme” ama “milletçe.” Peki ama bu “millet”in kim olduğuna, kim karar vermektedir; kim “milletin” kapsamı içinde, kim dışındadır? Dayanışma ve bütünleşmenin ne gibi biçimleri vardır ve hangi biçimleri makbul, hangileri değildir? Tüm bu soruların siyasal sorular olduğu açıktır ama anayasa hükmü “siyasi görüş ve düşünüşlerin” dışını işaret etmektedir. Yani tıpkı başlangıçta DİB’in oturduğu temel nasıl büyük bir örtmece ise, bu dönemde edindiği yer de bir başka büyük örtmecedir. Dönem aynı zamanda Türk-İslam Sentezi’nin resmi ideoloji olarak benimsendiği dönemdir de; dolayısıyla ideolojinin İslam ayağını genişletmek, sağlamlaştırmak, “milleti” İslam etrafında kenetlemek görevi de en başta DİB’in üstündedir; generallerin din dersi zorunluluğunu getirmelerini vb. bir yana bıraksak bile. Bu dönemde öncelikle Kürt sorununun, dönemin sonuna doğru da Alevi sorununun devleti zora sokan ve bütün toplumu, bütün alanlarıyla çeşitli biçimlerde çeşitli krizlerle yüzleşmeye zorlayan temel sorunlar olduğu gözetildiğinde, DİB’in bu alanda da önemli bir misyonerliğe soyunacağı açıktır. 2002’den, yani AKP iktidarlarının başladığı günden bugüne, içinde olduğumuz dönem ise ayrıca ele alınması gerekiyor. Artık misyondan söz etmemeliyiz.

    “DİĞER MÜSLÜMAN TOPLULUKLAR AÇISINDAN BİR SORUN OLARAK ALGINLANMAYA BAŞLANDI”

    Buraya kadar hızlıca özetlediğimiz dönemi gözeterek DİB’in misyonuna ilişkin genel bir sonuç çıkarmak gerekirse şunu söyleyebilirim: DİB’in başlangıcından 2002’ye kadar olan misyonu esasen 1924 Anayasasının ruhuna, 1921 Anayasası’nın rafa kaldırılmasıyla birlikte rafa kaldırılan “Cumhuriyetçi ideallerin” hilafına, çok uygundu. Her ne kadar ilk kez 1961 Anayasası’yla anayasal bir kurum olarak tanımlanmış ve 1982 Anayasası’yla misyonunu genişleterek vazgeçilemez hale getirilmişse de; bütün bu değişiklikler kuruluşundaki temel misyonunu açımlamak, geliştirmek, yaygınlaştırmak, yeniden ifade etmek ya da yeni koşullara uyarlamakla ilgiliydi. O da “ibadat ve itikadad”ın gereksindiği dinsel ihtiyaçları tanımlamak, tanımlanmış dinsel ihtiyaçları kontrol etmek ve yönlendirmek; tanımlanmış ihtiyaçları tasnifle merkezileştirmek ve rejimin gereksinimlerine en uygun yanıtları üretmekti. Ancak hukuksal-siyasal çerçevesini 12 Eylül askeri faşizminin kurduğu DİB’inin artık bununla sınırlı kalmayacağı çok açıktı; asıl misyon değişikliği afet zamanına, yani AKP iktidarına denk geldi. DİB’in nihayet yalnızca Alevilerin sorunu olmaktan çıkması ve diğer Müslüman topluluklar tarafından da giderek başlıca sorunlardan biri olarak algılanmaya başlaması da biraz bu yüzdendir. Örneğin 1961 Anayasası’na ve sürekli bir takım maddeleri değiştirilip durulan 1982 Anayasasına bakın, DİB ile ilgili maddelerde hiçbir değişiklik yoktur; neredeyse bütün maddeler “DEĞİŞİK” ibaresiyle işaretlenmişken. Bu da siyasal rejimin bütün taraflarında DİB’le ilgili az çok bir oydaşmanın olduğunu işaret eder. Yani DİB’e başlangıçtan beri atfedilen misyon “müesses nizamın taraflarınca” tartışma konusu bile yapılmaz.

    SİYASİ PARTİLER KANUNU VE DİB

    Bu oydaşmanın en korkunç bir diğer örneği de yine 12 Eylül faşizminin ürünü 1983 tarihli Siyasi Partiler Kanunu’dur. Bu kanun da yıllar içinde çeşitli değişikliklerle delik deşik edilmesine karşın DİB’le ilgili 89. maddesi hiçbir değişime uğramamıştır. Buna göre, siyasal sistemin en önemli unsurları olan siyasal partiler “laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136 ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.” Yani DİB siyasal rejimin en önemli unsurlarından kaçırılarak bir koruma çemberine alınmıştır ve bu en başta kendi alanları kısıtlanan partiler olmak üzere, kimseyi rahatsız etmemişe benzemektedir. Demek ki bu çevrelerin DİB’in Cumhuriyet’ten beri tanımlanmış misyonuyla temel bir sorunları yoktur; yeter ki o misyon, kendi etki-yetki-güç alanını ne kadar genişletirse genişletsin, asli olarak korunsun! Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir! DİB, azmanlaştıkça en başta bu oydaşmayı sorun olarak önümüze koymuş bulunmaktadır ve bu parçalanmadıkça da herhangi bir değişiklik beklemek ham hayaldir.

    “DİB ARTIK KENDİSİNİN MİSYON DAĞITTIĞI BİR YAPIYA EVRİLMİŞTİR”

    – AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    Biraz önce söylediğim DİB üzerindeki oydaşma, AKP rejimiyle, DİB’in rolünün/işlevinin değişimiyle birlikte sarsılmaya başladı ama parçalanmadı. Örneğin CHP’nin ve kemalistlerin, Atatürkçülerin, ulusalcıların zihninde hala eski usül bir DİB hayaleti dolaşıyor ve DİB’in yeni halini görmemekte inat ediyorlar. Bu yeni hali biraz açalım; eskiden hareketle. 2017 Anayasa ya da rejim değişikliğinden önce, bir benzetme yaparsak, az çok kurumların varlığından söz edebilir haldeydik. Kurumların her birini birer kutu gibi düşünelim; kutuların arasında hava boşlukları var; siyaset kurumu, yönetim kurumu, eğitim kurumu, yargı kurumu vb. Kurumlar kendi kutuları içinde, kendi sınırlarına sahip çıkarak, icraatlarıyla oluşmuş tortul birikimlerine referansla iş görürler ve kutunun sınırlarını da o kurumun kendi birikimi ve gelenekleri oluşturur. Dolayısıyla bir kutudan diğerine müdahale olanaksız değildir ama zahmetlidir, meşakkatlidir ve kimileyin de olanaksızdır; çünkü her kutu kendi sınırlarına sıkı sıkıya sarılır. Böylece birbirlerini ve kendilerini de kontrol ederler zaten. Başkanlık diye pazarlanan yeni rejim ise kutulara da, sınırlarına da yani en başta her tür kurumsallığa bir saldırı anlamına geldi bu ülkede. Kurumların direnç mekanizmaları parçalandı, kurumların içinde biriken ve içinde tutulan her şey, herkese ve her şeye inanılmaz bir hızla sıvandı; DİB de buna dahil. Artık karşımızda kutulardan oluşan bir sistem yok. İrili ufaklı, uzamda her an yer değiştirebilir, her yana bulaşabilir, sınırlarını çizemeyeceğiniz, bir hücre çekirdeği gibi gördüğünüz şeyin bir anda kocaman bir organa evrildiği, organlardan oluşan organizmanın yeniden organlarına ayrıştığı, ez cümle sayısız ağdan oluşan ve her bir ağın başka ağlarla iç içe geçmeye her an meyyal olduğu bir ağ ya da network var karşımızda. Her mikro/makro ağ kendisini oluşturun mikro/makro iplikçikleri beslemek zorundadır. Her iplikçik de hayatiyetini sürdürmek için bağlı olduğu ağı beslemek zorunda. Şimdi tek adam rejimi diyoruz ya; aslında yanlış bir ifade sayabiliriz bunu. Çünkü tek adamı bize tek adam olarak sunan ya da göstermeyi başaran şey bu çoğul ağ düzeneği. Tek adamın içinde yer aldığı, çekirdek gibi görünen bir ağ var; bu ağın her iplikçiğinin de bağlı olduğu bir başka ağ; o bir başka ağın bağlandığı başka bir ağ, böyle gidiyor bu. Dolayısıyla nasıl ki ağın bir sinir ucuna dokunduğunuzda bütün ağlara ileti gidiyorsa, tersi de doğru: Yani her bir iplikçik ağ mantığı gereği, tek adam kendisi gibi davranma kapasitesine sahip ve onu durduracak, aynı ağa bağlı başka bir iplikçik ya da bir başka ağ olabilir ancak. Yani tek adam rejimi dediğimiz şey, “Tek adamlar rejimidir ya da tek adamlar rejimleri.”

    “DİB’İN ELİNDEKİ KILIÇ KİMİN KILICI VE KİME ÇEKİLİYOR?”

    DİB’i bu soyutlama üzerinden düşündüğümüzde, DİB ağını oluşturan her bir iplikçiğin her yana yayıldığını, her yandan beslendiğini ve çok yönlü olarak da beslediğini görürüz. DİB’in bütçeden aldığı aslan payını düşünmeyelim yalnızca; bir de vakfı var artık ve bu vakıf hem devasa gelirleriyle her bir iplikçiği besliyor, hem de faaliyetleriyle her alana dal kol atıyor. Düşünün, bugün DİB eğitimin, savunmanın, sağlığın, iç güvenliğin, yargının yani eskiden kurumsal varlığı söz konusu edilen her şeyin içinde ve dahası, en önemlisi üstünde! Cumhurbaşkanına bağlanması yalnızca protokoler bir değişiklik değil; bu sayede DİB yargı yılını açıyor, kreşlere kadar iniyor, orduyu peygamber ocağı olarak kutsuyor ve nihayet DİB eline kılıcı alıp minbere çıkıyor! Harp okulu geleneği imiş, biz de böylece öğrendik, kılıç çatan yeni mezunlara “siz o kılıcı kime çekiyorsunuz?” diye soranlar, DİB’in çektiği kılıcın kime çekildiğini sorma lütfunu göstermiyor! DİB’in elindeki kılıç kimin kılıcı ve kime çekiliyor? DİB din kurumunun idari bir aygıtı olmanın çok ötesine geçtiği ölçüde din kurumu tarafından da kontrol edilemiyor artık. Kurumun dayatabileceği referanslar, sınırlar, gelenekler, tutarlılık ihtiyacı…tümüyle ortadan kalkmış halde. O yüzden kolayca rejimin ihtiyaç duyduğu fetvalar üretilebilir hale geldi. Öyle ki yıllarca faizi haram sayan zihniyet, söz konusu olan TOKİ oldu mu faiz lehine fetva veriyor ya da başımıza gelen ekonomik ya da siyasal musibetleri, dönüp yine bize, bizim ahlaksızlığımıza bağlayıveriyor. Aynı şekilde lüks mersedesler, eğitim adı altında yapılan lüks yurt dışı gezileri…vs. kolayca meşrulaştırılıyor, herhangi bir dinsel referansa bile ihtiyaç duyulmuyor artık çünkü kurumsal din, her an DİB için ayak bağı anlamına gelebilir. Bu yalnızca üst düzey DİB bürokrasisi için geçerli değil; DİB’in irili ufaklı bütün iplikçikleri çeşitli biçimlerde, çeşitli paylarla buradan besleniyor. Bu durumda örneğin DİB’in kaldırılması demek, bir örgütü ortadan kaldırmak anlamına gelmez; bürokratik yapısını tasfiye etseniz bile bu ağ sürdükçe kendisine yeni beslenme kanalları bulur.

    “DİB’İN İSTEDİĞİ TARZDA MÜSLÜMAN OLMAYANIN VAY HALİNE!”

    Sözü daha fazla uzatmadan özetleyeyim. Biraz önce DİB’in artık bir misyonu yoktur demiştim. Yoktur çünkü DİB artık kendisine misyon atanan bir yapı olmaktan çıkmış, kendisinin misyon dağıttığı bir yapıya evrilmiştir. DİB artık içinde hareket ettiği ağ gereği her gün, her an, bağlı olduğu makro ağ düzeneği gereği misyon yaratmakta, yarattığı misyonları dağıtıp paylaştırmakta, bunları takip edecek, üstlenecek misyonerleri belirlemekte ya da üretmektedir. Böylesi bir yapının misyonu varsa eğer, onun misyonu, “misyon üretme” misyonudur. Bu temel misyonu gereği de, eski tasnifler üzerinden konuşursak, yargıya misyon biçmekte, idareye akıl vermekte, eğitimi şekillendirmekte, sağlığı kontrol etmekte, dış politikada önemli bir rol üstlenmekte ve en önemlisi büyük bir sermayeyi yönetmektedir. Kontrol ettiği sermaye sayesinde de DİB ağının iplik ve iplikçikleri her yerde karşımıza çıkmakta ve bunlar diğer ağlara bağlanıp yayılmaktadır. Öyle ki AKP döneminde açılan binlerce yeni caminin de katkılarıyla camiler artık şehrin kalbi sayılmaktadır. Şehrin kalbi cami ise, dindar olmayanın, dinsiz olanın, Müslüman olmayanın, DİB’in istediği tarzda Müslüman olmayanın vay haline! Dikkat edelim: DİB, kendini ne kadar çoğunluğa dayanan/çoğunlukçu gösterirse göstersin, aslında büyük çoğunluğun vay haline! Çünkü DİB çoğunluk/çoğunlukçu olmadan önce üstün ve üstünlükçüdür. DİB sadece camiler eliyle aile hayatımıza, eğitimimize, çocuklarımıza, sosyal ilişkilerimize, sosyal ve gündelik alışkanlıklarımıza müdahale etmemekte, aynı zamanda kendinden gayrı tüm ağlara da özellikle personel sağlayan ana kaynaklardan biri olarak her yerde kendini var etmektedir. O yüzden Cengiz Holding’i de gündeme alsak, Alevi dedelerinin cezaevinde dileyeni görüp sormasını da; DİB karşımıza çıkacaktır. Cengiz Holding ipi herhangi bir siyasal partiye, onun ipi bir mafya örgütüne, onun ipi şu ya da bu yargı mensubuna, onun ipi diyelim bir ordu mensubuna, onun ipi de DİB’e bağlanabilir kolayca. Çünkü her ip, kendi iplikçiklerini yaratarak ip olmakta, her iplikçik de yine kendi iplikçilerini yaratarak ipe dönüşmektedir. Çok mu karamsar konuşuyorum? Öyleyse ekleyeyim: Her ağın hem en güçlü, hem de en zayıf yanıdır bu. Bu da başka bir tartışma konusu olarak kalsın burada.

    “DİYANET VE EĞİTİM İŞLERİ BAKANLIĞI KURULSA, NE KAYBEDERİZ?”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Eğitim ya da ulusal eğitim dediğimiz şey neyle ilgilidir diye soralım kendimize. Hani dillere pelesenk olduğu üzere “eğitim bir ulusun geleceğidir” ya da hepimizin geleceğidir diyelim. Elbette özellikle ulus devletin tarih sahnesine çıkışıyla gündeme gelen demokratik eğitimden söz ediyoruz. Ancak demokratik derken lütfen içeriğinin, biçiminin, yöntemlerinin demokratik oluşunu anlamayalım. Eğitimin herkese açılması, yayılmasını ve hatta nihayet zorunlu kılınmasını anlayalım sadece. Peki ama geleceğimiz dediğimiz şey kimin geleceği? Burjuva, karşılıksız gölgesinde bile oturtmaz insanı. Öyleyse burjuvazinin derdi nedir; herkesi zorunlu olarak eğitmekteki? Geleceğimizle ilgili olduğu söylenen eğitim, öncelikle burjuvazi için (ve daha geniş olarak bizler için de) aslında mirasla ilgili bir meseledir. Hadi abartalım: Medeni kanundaki miras haklarını ve bununla ilgili tüm düzenlemeleri ilga edelim, handiyse kapitalizm çöker! Ancak burjuvaziyi ayakta tutan şey salt hukuk değil; hukukun güvence altına aldığı varlığının, varlığına düşman olan/olabilecek kesimlerce onaylanması/vazgeçilmez kabul edilmesi ve (içinde en başta buna uygun her türlü ideolojinin, dünya görüşünün ve elbette dinlerin bulunduğu) değerler sisteminin sürekli olarak onaylanması, yani onayın sürekliliği ve bu değerlerin yeniden/yenilenerek üretimidir. Ancak sadece bir sınıf olarak burjuvazi değil, üretim araçlarına sahip olmayan biz, sıradan faniler de aslında eğitim dedi mi mirasımızı anlarız ve o miras her neyse, onun bizden soy sürenlere aktarılmasını. Buna ister aile değerlerimiz deyin, ister ulusal değerlerimiz, ne derseniz deyin. Ez cümle, en alttaki sıradan bir yurttaştan, topyekun bir rejime kadar eğitim meselesi miras meselesidir ve miras meselesi olduğu içindir ki “eğitim geleceğimizdir” diyoruz ve geleceğe bugünden ipotek koymaya, gelecek olanı bize borçlu kılmaya, kendimizi gelecekte de var etmeye çalışıyoruz. Çünkü bizler de kapitalizmin ürünüyüz ve hiçbir üretim aracımız olmasa da çocuklarımız da (bu bahiste patriyarkal cinsiyet ilişkilerini saymıyorum bile) bizim “üretim araçlarımız” ve biz de minik minik burjuvalar olmaktan öte değiliz!

    Bugün DİB’in MEB’le iç içe geçmiş faaliyetlerini bu gözle okuyorum ve aslında pek de şaşırıyor değilim. Bugün geldiğimiz noktada, bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Milli Eğitim Bakanlığı kapatılsa ve DİB’le birleştirilerek, yeni bir bakanlık, Diyanet ve Eğitim İşleri Bakanlığı kurulsa, ne kaybederiz? Hiçbir şey. Çünkü zaten tüm MEB okulları ve hatta üniversiteler ve çeşitli akademik kuruluşlar neredeyse tümüyle DİB’in, din öğretmenlerinin, okullara sokulan imamların, mescitlerin, camilerin kontrolü altında. Öyleyse ayrıca bir MEB bütçesine ne gerek var? Hatta DİB’in bütçesi daha da katlanır ve belki de “temizlik imandandır” diye en azından okullara temizlik personeli alınır. Fena mı olur? Hani abartı bir yana, bugün DİB’le MEB’in ilişkisini az da olsa “tarihselleştirmekten” yanayım. Bu şu demek: İlk elde, bu ilişki biraz önce sözünü ettiğim ağ tipi model içinde karşılıklı olarak düşünülmeli ve ikinci olarak da dönüp azıcık geriye bakmalı: Siz eğer ulusun dini olarak Sünni-Hanefi doktrini seçmiş, seçmekle yetinmemiş dayatmış, dayatmakla yetinmemiş yeniden tanımlayıp inşa etmişseniz, geleceğe aktarmak istediğinizin bu olduğu da açıktır; eğer ulusun geleceğinden söz ediyorsak.

    ULUS-DEVLETLER VE İSTERLERİ

    Cumhuriyet’in bu seçimi gözetildiğinde, tarihselleştirmeye halel getirme pahasına, başlangıçtan bugüne düz bir çizgi çizebiliriz. Bugün yaşananlar o gün yapılan seçimin açımlanmış, yeni koşullara uyarlanmış, mantıksal tüm içerimleri nihayet serimlenmiş halidir; elbette araçlar değişmiş, işlevler ve roller belki farklılaşmış, vurgu yerini bir başka vurguya bırakmıştır. Öyleyse belki DİB ve MEB ilişkisinin bugünkü “olgunluk” seviyesini başka bir yerden tartışma gündemine almalıyız; belki de bu mevcut ağ yapılanması ilham verici olabilir. Eğitimin demokratikleşmesinden söz ettiğimizde, ana dilde eğitim bir yana, ders kitaplarının içeriğinin bilimselliğini tartışmadan önce merkezi bir devlet aygıtının, özellikle de Türkiye’de tanımlandığı haliyle “ulus”un isterlerine bağımlı olup olmamasını tartışmalıyız; eğitimin demokratikleşmesi öğretmen yetiştiren kurumların, ardından öğretmen örgütlerinin demokratikleştirilmesinin, ardından birinci basamaktan en yükseğe kadar eğitim yönetiminin demokratikleştirilmesinden…

    Ez cümle öncelikle ulus devletin isterlerinden özerkleşmesini gündeme almayı zorunlu kılmaz mı? Bugün MEB ve DİB işbirliği çocuk olmaklıklarıyla hiçbir dinsel ihtiyacı olmayanlar için dinsel ihtiyaç üreterek geleceğe el koymanın, şimdiki zamanın kendini geleceğe aktarmasının bir ifadesinden başka bir şey değildir.

    “ALEVİLER DIŞINDA, KİMSE DİB’İN VARLIĞINDAN RAHATSIZ OLMAMIŞ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Bu soruya Diyanet ve laiklikten neyi anladığımız ya da anlamadığımız gözetilirse birbirinden farklı yanıtlar verilebilir ve zaten verilmektedir de. Örneğin Diyanet dediğimizde mevcut, bugünkü, dönüştüğü haliyle DİB’i anlıyorsak, sanırım DİB ağından doğrudan ya da dolaylı olarak beslenenler dışında kimse, “evet, neden olmasın; olabilir” demeyecektir. Bu yanıyla bir oydaşma var denilebilir. Ancak bu oydaşmanın, bir başka oydaşma tarafından yerinden edildiğini de söyleyebiliriz. Örneğin diyelim Menderes dönemine değin olan DİB’i anlasak Diyanet dediğimizde; yukarıdaki oydaşmanın bir anda yerini başka bir oydaşmaya bıraktığı görülür. “Evet, DİB’i Cumhuriyet kurmuştu ama…” deyip bir yığın gerekçe sıralanır ve DİB’in varlığı bir anda onaylanarak meşrulaştırılır. Yani, ilk oydaşma bugünkü haliyle DİB’i laikliğe aykırı sayarken, kurucu dönemdeki varlığıyla DİB’i laikliğe aykırı saymamakta, hatta o günden bugüne bu zihniyet sürdüğüne göre, DİB’in varlığını Cumhuriyet ve dahi laikliğin bir güvencesi saymaktadır. “DİB olmasa, meydan tarikatlara kalır; DİB olmasa ortalığı hurafeciler sarar; DİB olmasa cenazemizi kim, nereden kaldırır?; DİB olmasa, DİB olmasa…” Demek ki aslında asıl büyük oydaşma, devletin şu ya da bu araçla, şu ya da bu biçimde dini kontrol etmesi gerektiği üzerindedir.

    Ancak nüansı gözden kaçırmayalım: Din, laikliği seçmiş olsun ya da olmasın, nihayetinde her devlet için kolayca bir tehdit unsuru olarak okunabilir çünkü “doğası gereği” devletin hükümranlığından başka bir hükümranlığın varlığını ya da söz konusu olan ulus devletse devletin kendisiyle koşullu ilelebetliği ve yine kaynağını kendisinde bulan ya da yarattığıyla temellendiği egemenlik dışında bir beka ve hakimiyet kaynağını işaret eder. Devlet ve özellikle kurumsal dinlerin, tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren gerilimli bir ilişkisinin olduğu çok açıktır. Din, yine “doğası gereği” farklılaştırıcı, ayrıştırıcı, tasnif edicidir. İnsanların kendilerini diğerlerinden farklı ve hatta üstün/seçilmiş olduğuna inandıramazsa işlevselleşemez. Dinin bu farklılaştırıcı/ayrıştırıcı rolü özellikle ulus devlet formunun bütünlükçü iddialarıyla çelişmeye başlarsa ya da başlamasa bile, devlet bunu potansiyel bir tehdit olarak okuyorsa, çeşitli biçimlerde dine müdahale eder ve buna dönük araçlar geliştirir. Dolayısıyla devletin dine hiç müdahale etmediği, çeşitli önlemler almadığı, dini tümüyle kendi kaderine terk ettiği herhangi bir dönem kaydedilmemiştir. O halde nüans şudur: Mesele devletin dine müdahalesi ya da onu kontrol etmesi meselesi değildir. O halde DİB’in bizatihi varlığı, toplumsal-siyasal yaşamdan bağımsız olarak laikliğe aykırı ya da uygun denilemez. Adı ne olursa olsun böylesi bir kurumun varlığı, hatta daha da ileri gitsek, resmi bir dinin varlığı bile laiklikle uzlaştırılabilir. Şuradan doğru da örnekleyebiliriz: Örneğin neredeyse 1980 askeri faşist darbesinden sonraki dönüşüme kadar bu ülkede, Aleviler dışında, kimse DİB’in varlığından rahatsız olmamış ve bunu laikliğe aykırı addetmemiştir. Bu sadece ulusalcılar, Kemalistler için geçerli değil; her soydan liberal ve dahi sosyalist olarak kabul edilenler için de geçerlidir. Öyle ki sosyalist bazı ünlü isimler, yaptıkları miting sırasında ezan okunursa, “Ezan-ı Muhammedi”ye saygı gereği, ezan bitene kadar susmayı önerip kitleyi bekletmişlerdir. Dahası, AKP ve DİB rejiminde dahi hala birileri bu ülkenin laik olduğunu, laik kalacağını, ülkenin İran ya da Arabistan olmayacağını ileri sürebildiğine göre, demek ki bizatihi DİB’in varlığı laikliğin varlığı ya da yokluğu için ölçü olamaz.

    Biraz hinlik edip soruyu şöyle zenginleştirirsek mesele biraz daha aydınlanır: Bugünkü MEB ile laiklik bir arada olabilir mi? Bugünkü üniversitelerle laiklik bir arada yaşayabilir mi? Bugünkü öğrenci yurtlarıyla laiklik birlikte olabilir mi? Bugünkü sağlık sistemiyle, bugünkü hukuk düzeniyle? Daha da abartalım: Cengiz Holding’in varlığı laikliğe aykırı mı, değil mi? Uzatmadan, eğer laiklik mücadelesinde, öncelikli hedef ya da istemin DİB’in kaldırılması olduğu saptanmış, yolun ancak bundan sonra yürünebileceği düşünülerek bir aykırılık tespiti yapılmışsa, bu çok anlaşılır bir şeydir. Örneğin, bugün Alevi hareketinin başat gündem maddesi ve asla vazgeçmemesi gereken temel talep budur ve laikliğe aykırılık vurgusu burada yerindedir, üstelik Aleviler nevzuhur bir biçimde DİB’e karşı çıkmamaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca DİB Aleviler için bir sorun kaynağıdır. Aleviler bir yana, bugün kadın hareketinin de başlıca taleplerinden birinin de bu olması gerektiği düşünülebilir; mevcut DİB’in kapitalist patriyarkanın en önemli üretim kaynaklarından biri olduğu kabul edilirse. Ancak laikliğe aykırılık sorusu, siyasal bir istemin öncelikliliğinden kaynaklanmıyorsa, geriye dönüp kolayca şunu söyleyebiliriz: Bugün üniversitelerin hali de laikliğe aykırıdır! Bu temel eğitimle, bu üniversiter yapılarla laiklikten söz etmek gülünçtür.

    “LAİKLİĞİN ÖLÇÜSÜ DİNSİZİN ÖZGÜRLÜĞÜ VE DİN SAHİBİ OLANLA-OLMAYANIN EŞİTLİĞİYLE İLGİLİDİR”

    Sözü daha fazla dolandırmadan, DİB’in varlığı ya da yokluğu bir yana, benim için laikliğin belli başlı ölçütleri var. Devlet, bir dinin ibadet ve itikadını düzenleyici; bir dinin nasıl olması gerektiğine ilişkin tanımlayıcı; bir dinin din olup olmadığıyla ilgili karar verici; ayrım gözetmeksizin tüm kamu kaynaklarının paylaşımında bir dini/dinleri fonlayıcı bir fail ise; birlikte yaşamayı mümkün kılan toplumsal/kültürel/ahlaki/estetik değerlerin dağıtım ve paylaşımında; yasal, yargısal, yönetsel tüm faaliyetlerinde ve karar süreçleriyle bunların temellendirilmesi ve meşrulaştırılmasında; gündelik toplumsal yaşamın  deveranında herhangi bir dini köken, kaynak ya da referans olarak kabul ediyorsa o devlet laik değildir. Kuşkusuz her tanım gibi bu tanım da olabildiğince şeyi kapsamaya çalışan bir tanımdır. Ancak şu ya da bu laik olduğu kabul edilen bir devletin kimi özellikle sembolik performanslarında dinsel atıflar ya da simgeleştirmeler görülebilir. Bu, tek başına o devletin laik karakterine halel getirmeyebilir. Ama bu halel getirici sayılmayan simgeleştirmeler ya da performansların eleştiriye kapatılması, bu kapatmanın ilgili dinselliğe referansla temellendirilmesi laik vasfını zan altında bırakacaktır. Tam burada laiklik, esasen temel haklar ve özgürlüklerle bitişir; onlarla doğrudan ilgili hale gelir. Yani demem o ki kestirmeden laiklik, benim için dinlerin özgürlüğünü ancak dinsizliğin özgürlüğüyle güvence altına alır. Laikliğin ölçüsü dinlerin özgürlüğü ya da birbirine göre eşitliği olmaktan çok, dinsizliğin özgürlüğü ve din sahibi olanlarla din sahibi olmayanların eşitliğiyle ilgilidir.

    CUMHURİYET HİÇBİR DÖNEMİNDE LAİK OLAMAMIŞTIR

    Buradan doğru bakıldığında Cumhuriyet hiçbir döneminde laik olamamıştır. Laikliği bir hedef olarak önüne koyduğu anayasalarından bellidir ama ne yazık ki bu hedef doğrultusunda, Selçuklu’dan beri taşıyıp geldiği mirasından vazgeçememiştir: Bu miras öyle ağır bir mirastır ki gemi benzetmesine başvurursak, Cumhuriyet’in kuruluş evresinden çok partili rejime kadar gemi laikliğe doğru demir tarayarak ilerlemiş; ne demir alabilmiş, ne yükünü hafifletebilmiştir. Bu anlamda da bu topraklarda devlet geleneği, dini yüzleşmesi gereken bir şey olarak kabul etmek yerine, çoğunlukçu dinsellikle yüzleşenleri de baskılayıp yok etmeye (Aleviler ve Alevilik bunun tipik örneğidir) ve çoğunlukçu dinselliği de kendisi seçip, tanımlayıp kurumsallaştırarak sürekli kendi bağrında tutmayı tercih etmiştir. Bu haliyle devlet dinin direği olagelmiştir; ama geldiğimiz aşamada devlet dinin direğiyken, artık din de devletin direğine dönüşmüştür. Ama hangisi, hangisi olursa olsun, dikkat edilirse daima belirleyici olan devletin isterleri, ihtiyaçları ve öncelikleridir; ister dinin direği olan kudretli bir devletten söz edelim; ister dinin payandaladığı bir devletten.

    “LAİK BİR DEVLETTE YAŞAMA HERKESİN HAKKIDIR”

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Yukarıda verdiğim yanıtın üstüne bu sorunun denk gelmesi hoş oldu; demek ki laiklik bakımından mesele yalnızca DİB’in varlığı yokluğu meselesi değilmiş. Çünkü DİB, devletin dine müdahale araçlarından yalnızca birisidir; aynı şekilde dinin, özellikle çoğunlukçu ve üstünlükçü dinlerin, bizde müteşerri müslümanlığın da siyasal alana müdahalesinin çeşitli araçları, formları vardır. Bu topraklarda yaygınca adlandırıldığı üzere, bir tarikat/cemaat gerçeği var; bu gerçeği kabul etmeliyiz. Devlet de, özel olarak DİB de siyasal ve özel olarak dinsel alanı düzenlemek, kontrol etmek için tarikat/cemaat örgütlenmelerini kullanıyor ve bu kullanım, tahmin edileceği gibi, çift taraflı. Yani tarikat/cemaatler de devleti ve DİB’i kullanıyor, nüfuz, etki ve çıkar alanlarını genişletmek üzere. Yalnız bir uyarı notu düşmeliyiz: DİB nasıl yalnızca bir müdahale/düzenleme aparatı değil, aynı zamanda büyük bir sermayeyi kontrol eden bir ağ ise, tarikat/cemaat yapılanmaları da dinin şu ya da bu vasfını öne çıkararak var olan yapılanmalar olmanın ötesinde, aynı zamanda büyük bir sermaye örgütlenmesi. Kendi arazileri, arsaları, hastaneleri, üniversiteleri, okulları, çok sayıda çok farklı düzeyde yurtları, mağazaları, gelir getiren menkul/gayrımenkul servetleri var. Aynı zamanda bir sermaye örgütlenmesi oldukları ölçüde bunları da birer mikro/makro ağ gibi düşünebiliriz ama yalnızca sermaye örgütü olmadıkları da hesaba katıldığında, eski usül bir kurumsallığa da dayanıyor bu yapılar; yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya inip çıkan geleneksel bir örgüt modeline sahipler. Bu modelde ayrıcalıklı kesimler çelik çekirdek olarak varlığını daim kılarken, sermaye hareketleri bakımından ağ gibi davranıyor ve bu sayede de DİB’in ve devletin hemen tüm etkinliklerinde, kararlarında, faaliyetlerinde ve en önemlisi örgütlerinde karşımıza çıkabiliyorlar. Herkesin bildiği sır; bugün diyelim Sağlık Bakanlığı bir tarikatın, İçişleri Bakanlığı bir başka tarikatın, Milli Eğitim Bakanlığı ise diyelim birden çok tarikatın kadro ve faaliyet alanı durumunda. Bu listeye devletin hemen her kurumunu ekleyebilirsiniz. Örneğin yıllar yıllardır Alevi hakim/savcı adayları nedense sınavları kazanamıyorlar! Es kaza yazılı sınavlarda çok yüksek puanlarla başarılı olsalar bile, kayıt alınmayan sözlü sınavlarda hemen eleniyorlar. Aynı şeyi İçişleri Bakanlığı için de söyleyebiliriz ya da başka kurumlar için de. Tıpkı DİB gibi, bu tarikat/cemaatler de vakıflar üzerinden örgütleniyor ve mevcut başkanlık rejimi içinde DİB’e ve onun vakfına açılan tüm alanlar bu tarikat vakıflarına da açılmış durumda. Bunun en bilindik örneği de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar ve elbette üniversiter yapılar. Buralar DİB’le el ele, kol kola tarikat/cemaat vakıflarının “oyun kurucu olduğu” alanlar.  Devlet, DİB eliyle yarattığı ve yeniden ürettiği negatif ayrımcılığı, tarikat örgütlenmeleri eliyle sosyo-kültürel düzeyde derinleştiriyor. Bu örgütlenmelere hem birçok pozitif ayrımcı imkan sağlanıp alan açılıyor, hem de aynı zamanda devlet, belli alanlardan geri çekilerek negatif araçlarla yeni yeni olanaklar sunuyor.

    “SİVİL DİNSELLİK ARANACAKSA HEM DEVLET, HEMDE DİN GELENEĞİNİN DIŞINDAKİ BİÇİMLERİNE BAKMALIYIZ”

    Biraz önce hatırlarsanız kudretli, güçlü bir devletin dinin direği oluşundan, devamında da dinin devletin direği haline gelişinden söz etmiştim. İkisinin arasındaki terim “kudret” terimi. Yani ikinci durumda kudret yer değiştiriyor; önceden devletten dine doğru akıyorken güç; dinden devlete doğru değil; kudretli olan artık din haline geldikçe dinden devlete doğru akıyor; dini payandalayan devlet olmaktan çıkıp devleti payandalayan din haline geliyor. Kudretli devlet dini beslerken, bu kez tersine, kudret kazanmış din olmaksızın devlet zayıf düşüyor. Bir ara not düşmeme izin verin; modası geçtiği iddia edilebilecek bir siyaset bilimci gibi konuşayım: Diyelim ki bir devleti güçlü/kudretli kılan şeylerin başında güçlü bir ordu, güçlü bir para ve güçlü bir din gelir. Bu üçünün içinde en önemlisi bence dindir. Çünkü insanları pek de doğrudan taraf olmadıkları ve doğrudan bir fayda elde edemeyecekleri, başkalarının amaçları ya da idealleri uğruna ölmeye/öldürmeye; kendileri açlık, yoksulluk içinde kıvranırken bir eli yağda, bir eli balda yaşayanların bunu kendi yetenekleri, becerileri, hatta emekleriyle elde ettiklerine ve kendileri yoksulsa bunun suçunun kendilerinde olduğuna inandırmaya; nihayet bu dünyada başa gelen musibetlerin kendi suçlarımız/günahlarımızla ilgili olduğundan başlayarak, çektiğimiz eziyetlerin inanılan bir yaratıcı tarafından görüldüğü ve bu dünyada olmasa bile karşılığının mutlaka alınacağına ikna etmek kolay değildir. İşte din, bu hiç de kolay olmayan şeyi başarır! Bu yüzden en önemlisi dindir ve bu yüzden “devlet olan hiçbir devlet” dinden vazgeçemez ve çeşitli ilişkilenme biçimlerini daima korur. Bu soyut kabullerden, yeniden bize dönersek; Tek Adam Rejimi olarak sayılagelen rejimin aslında Çok Adam Rejimi olduğunu da söylemiştim. Bu Tek Adam Rejiminin zayıf karnıdır da; gücünü buna borçlu olmakla birlikte. Tek Adam Rejimi, kendi bekası uğruna devleti devlet kılan tüm payandaları ya yıktığı, ya inanılmaz ölçüde aşındırdığı için, en güçlü göründüğü anda hızla zayıf düştüğü için, ayakta kalabilmek için tüm alanları dine açmaktan başka koz kalmıyor elinde. İşte bu yüzdendir ki bugün DİB rejimin en önemli, stratejik karar alma mercii iken, tarikat/cemaatler de en önemli icra aygıtlarına dönüşüyor. O yüzden artık okullarımızı, hastanelerimizi, ibadethaneleri, vb. tarikat/cemaatler yönetiyor. Yani “sivil toplum” mu yönetiyor? Elbette hayır. Ama buna girmeyeyim şimdi. Şu kadarını söylemekle yetineyim: Türk devlet geleneği içinde, devletin dinle ilişkilenme biçimlerinin; aynı şekilde Sünni-ortodoks dinselliklerin devletle ilişkilenme biçimlerinin geçmişi/bugünü düşünüldüğünde merkezde duranın her iki taraf için de devlet olduğu görülür; asla din değil. “Sivil bir dinsellik” aranacaksa hem bu devlet, hem bu din geleneğinin dışındaki dinsel biçimlere bakmalıyız.

    Şimdi en baştaki soruya geri dönüp bitirebiliriz: Türkiye’de laiklik mi? “Hadi canım sende!” Ama özellikle bugün neredeyse bütün dünyanın hızla sağa ve hatta aşırı sağa “çektiği” koşullarda laiklik artık belirli bir durumu, mahiyeti, niteliği işaretlemek için kullanılacak bir terim olmaktan çıktı; laiklik, belki de hep ve her zaman olduğu gibi, yeniden tüm dünya için bir mücadele alanı, her seferinde yeniden kazanılması gereken bir mücadele alanı olacağa benziyor. Bir mücadeleden söz ediliyorsa, haklardan, özgürlüklerden de söz edilecektir mutlaka. Mülkiyeli hocalarımızdan Prof. Dr. Cem Eroğlu’nun (yanlış hatırlamıyorsam eğer) kulaklarını çınlatarak bağlayayım sözü: En başta tam da pratik dindarlar ve tam karşı kutbundaymış gibi takdim edilen dinsizler gelmek üzere, laik bir devlette yaşama hakkı herkesin hakkıdır. Hiç kimse bu hakkını ileri sürmekten vazgeçmemelidir.

    Ersin ÖZGÜL/İZMİR

    İLGİLİ HABERLER
    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyor; bütçesinde çok büyük haram var’ – VİDEO
    ‘Diyanet’in bu kadar ileri gitmesi laik cumhuriyete büyük bir hançerdir’- VİDEO
    ‘Diyanet, askeri darbe sonrası devletin resmi ideolojisinin merkezi önemdeki bir aygıtı haline geldi’
    ‘Diyanetin sözü, devleti yönetenlerden daha fazla geçiyor!’-VİDEO

  • ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    ‘Diyanet, artık yargının da üzerinde bir güç’-VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Ali Duran Topuz, 12 Eylül 1980 darbesi ve 2015’teki rejim değişikliğiyle beraber Diyanetteki değişimin altını çizdi. Topuz, “Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu. Artık yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz. Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor” diye konuştu.

    Pir Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşundan günümüze faaliyetlerini tartışmaya açıyoruz.

    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı, her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum olan Diyanet’in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Gazeteci Ali Duran Topuz ile konuştuk.

    “MEŞAYİH İDARESİNİN DEVAMIDIR”

    PİRHA-Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    ALİ DURAN TOPUZ: Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir takım kaygılar, dinin kamusal yaşam içerisinde sonradan laiklik prensibi olarak tanımlanan ilke gereğince toplumsal ve siyasal sisteme bir baskı unsuru olarak kullanılmasını aradan çıkarma ya da laikliği seküler bir devlet ve toplum modelini güçlendirme amaçlı olduğu iddiası tepeden tırnağa bir palavradır. Zaten sekülerizmin gelişi, anayasaya girme tarihi epey sonradır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş kanununa baktığımızda çarpıcı bir ayrıntıyla karşılaşırız. DİB, Genelkurmay Başkanlığı ve dönemin Milli Haber Alma Teşkilatı ile birlikte peş peşe sıralı kanunlarla kurulur. Bunun bize ilk işaret ettiği şey, Genelkurmay, Türk Silahlı Kuvvetleri, bir devlet yapısının askeri aygıtı, Milli Haber Alma Teşkilatı, sonraki adıyla Milli İstihbarat Teşkilatı ise yine askeri amaçları olan teşkilat… Bunlara dikkatle baktığımızda bir devletin hegemonyasını sürdürmek için gerekli olan temel çatışma araçlarıdır. DİB, devlet açısından kuruluş mantığı itibarıyla bir çatışma kurumu niteliğini taşır.

    Peşinden gelen süreçte Diyanet’e yüklenen vazife şudur; kuruluş zamanında henüz bir hedef olarak belki sekülerizm olsa bile, laiklik adıyla da olsa kabul edilmiş bir prensip değil. O tarihi itibarıyla ileride kabul etmeye hazırlandığı düşünülebilir. Fakat sekülerizm ya da laiklikten bahsettiğimizde bunun iki modeli var. Bir, Fransız modeli; bildiğimiz Türkiye’nin de kendisine model aldığı, bir de Amerikan modeli var. ‘Laiklik’ adı da Fransız modelini seçtiğimiz için alınıyor fakat ikisinin de aslında çok temel özelliği devletin, dinsel alana, gruplara, eğilimlere kör olmasıdır. Yani bunları kendi faaliyet alanı içerisinde dinsel herhangi bir ilkeyi prensip alamayacağı gibi bunun olmasını sağlayan, kamusal alanda dini bireyler üzerinde bir belirleyici otorite olma iddialarını kabul etmez. Özellikle semavi denilen 3 din, aynı kökten gelen İbrahim’i dinler, bütün toplum hayatını düzenleme; sadece bireylerin kendi içlerindeki inanç ve tanrı ile ilgili duygu ve düşüncelerini değil, bireylerin davranış ve hareketlerini kontrol etmeyi hedefler. Sekülerizmin geliştiği Avrupa toplumlarında bu gelişme, dinsel kurum ve kuruluşlara karşı çok uzun süren kanlı mücadelelerden sonra mümkün olabilmiştir. Türkiye tarihinde bu türden bir mücadele söz konusu değil.

    Devlet, Diyanet’i kurarken seküler bir yaşam tesis etme değil, dini kendi arzuladığı biçimde yeniden şekillendirmek ve toplumsal bir baskı aracı olarak kullanma ve denetimini elde tutmayı hedefler. Ve bu amaç, vatandaşların inançlarına eşit mesafe gibi bir fikri içermez. Yani kuruluş itibariyle Türkiye’nin seküler bir hedefi ve iddiası yoktur, laiklik ilkesinin anayasaya girmesi de bu durumu değiştirmemiştir. Hedeflediği şey şudur; işte nasıl ki etnos olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsi Türk olma mecburiyeti; yani kavramsal olarak ‘Yurttaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür’ dediğinde öyle olmayanların her ne iseler öyle kalmasına da izin vermemeyi buna ek kural olarak getirir. Ve cumhuriyetin kuruluş sürecindeki faaliyetlerine bir Türkleştirme operasyonu eşlik eder. Lozan’da kabul edilen 3 azınlık hariç Türklük, kabule şayan tek etnisite olarak benimsendikten sonra Lozan azınlıklarından olmayan, Müslüman olan ama Türk olmayanlara yoğun bir asimilasyon olmuştur. Konu Kürtler olduğunda özellikle denasyonilazyon, yani ulus olmaktan çıkarma, kavimsel özelliklerini yok etme operasyonu yürür. Dinsel planda ise Sünniliğin bir versiyonu, meşru din olarak kabul edilmiştir. 2 Hristiyan ve Yahudilik olmak üzere üç azınlık hariç…

    Sünniliğin bu versiyonu kabul edilirken uygun olmayan Sünnilikler ve Sünni olmayan kesimler ve yine Lozan’dan yararlanamayan diğer inanış alanları örneğin Ezidilik, Süryani, Nasturi gibi diğer kadim Hristiyan kiliselerine mensup kişiler dahil yoğun bir baskı altına alınırlar. Mekanizma basittir, hem eğitim süreci içerisinde hem de kamusal alanı belirleyen bütün medya imkanları çerçevesinde bu Sünnilik makbul ve propagandası, eğitimi yapılan bir şey olarak getirilir. Diğer inanışların tasfiyesine yönelir ve uzun süre suç olarak; 1950’li yıllara kadar Alevi ya da Bektaşi ayinlerinin basıldığı haberleri gazetelerde rahat rahat yer bulmaktadır. Bu haberleri 1930’dan sonra çok yaygın bir şekilde görürüz. Bu durumda Diyanet aslında modern bir sekülerizmi sağlamak için ihtiyaç duyulan bir kurum değil Osmanlı’nın dinsel denetimi elden kaybetmemek için kendisinin de dayandığı İslam Sünni inanışını denetim ve yönetim altında tutmak için kurduğu meşayih idaresinin devamıdır.

    SÜNNİ OLMAYANLARA YAŞAM HAKKI TANIMAYAN BİR MODEL”

    -Tarihsel olarak faaliyetleri nasıl bir yol izledi?

    Diyanetin devlet lehine baskıcı karakterinden rahatsız olan Sünni gruplarla çoğu zaman mücadeleden çok takiyyeye dayalı bir toplumsal ilişki geliştirmeyi de ihmal etmedi. Yani hem devlet patentli Sünnilik hem de bundan hoşlanmayan diğer Sünnilikler lehine faaliyetler geliştirdi. 1950 ve 1960 yılları arasında dini güçlü politik bir referans olarak kullanan Demokrat Parti’nin etkisiyle gayet bir Sünni propagandisti, Sünni yayılmacı, Sünni olmayanlara yaşam hakkı tanımayan bir modele büründü. 1960 darbesinden sonra anayasasının oluşturduğu nispeten özgürlükçü ortam içerisinde de yine bu fonksiyonu sürdürmeye çalıştı ve Alevilikle ilgili meseleler tartışma konusu olduğunda Aleviliğin kendi müdahalesi asla söz konusu olmadan kendi varlığını sürdürebilecek bir toplumsal entite olmaya hiç yanaşmadı. Bütün kritik anlarda, örneğin Alevi gençlerin eşit yurttaşlık talep ettiği ünlü bildirisinde, Alevi aydınlarının bildirilerinde, Aleviliğe yönelik saldırılarda; Ortaca, Elbistan, Kırıkhan gibi olaylarda bu Sünni üstünlükçü pozisyonu hiç kaybetmedi.

    Son ve bugünkü Diyanet’i de hazırlayan en önemli kırılma 12 Eylül’de geldi. Din dersinin resmi olarak mecburi hale yeniden getirilmesi; çünkü bu 1961 Anayasası’nda seçimlik bir ders fonksiyonundaydı. Yani Diyanet’in sekülerizm ile uyumlu bir kurum olmasını 1961 Anayasası hedefliyordu ama buna gitmediği gibi Diyanette bir düzenleme ya da tasfiyeye de gitmemişti. Zaman zaman 1960 ve 1970’lerde Diyanet yapısı içinde Alevilik ve Bektaşilik gibi diğer inanış grupları ile ilgili masalar, birimler oluşturulması falan da düşünüldü. Bunların hiçbirine girilmedi fakat 12 Eylül, Diyanet’e cumhuriyetin kuruluş dönemindeki fonksiyonun bir benzerini verdi. Neydi o? Askerler darbe yaptığı her şeyi askeri bir nizam içerisinde yeniden yerleştirdiler ve neoliberal politikaların uygulanması için gerekli olan 24 Ocak kararlarının uygulanmasının altyapısını hazırlarken bu uygulamaların garantörü olarak dinin, politik bir baskı, propaganda aracı ve arzulanan dinsellik özelliklerine sahip olmayan yurttaşların da tasfiyesi, asimilasyonu, kamusal alanının dışında tutulmasına yönelik görevi yeniden güçlü bir biçimde 12 Eylül’de kazandı.

    SAHNEYE GÜÇLÜ BİR BİÇİMDE ÇAĞRILDI”

    – Sizce süreç içerisinde misyonunda bir değişiklik yaşandı mı?

    Aslında bir değişiklik değil, başlangıçtaki misyonun güçlü ve mevcut koşullara göre yeniden düzenlenmesi söz konusuydu. Mesele 1960’lardan sonraki toplumsal planda yürüyen liberalizm anlamında değil de özgürlükler anlamında liberalizasyon; yani özgürlüklerin genişlemesi sırasında kaybettiği fonksiyonlarını yeniden kazanması hedeflendi. Fakat belki cumhuriyetin başlangıcındaki projenin içerisinde Sünni dindar yurttaşları devlete bağlı bir inanış çerçevesinin dışına taşmaması için baskılamak önemli bir hedefti. 12 Eylül’den sonra bu hedeften çok gerçekten artık sekülerleşmiş toplum kesimleri ve hala inançlı bir Sünni olsa bile sekülerizmin varlığına inanan toplum kesimlerinin arzularının hilafına yeniden bir devletin baskı aygıtı olarak düzenlendi. Yani en önemli fark, artık sekülerleri de baskı altına alan devletin, anayasadaki laiklik prensibine karşı hareket eden bir konuma gelmesiydi. Bu kuruluş zamanındaki mantıktan biraz farklıdır ve bu aynı zamanda şu anda içinde yaşadığımız ortamı hazırladı. Fakat burada 12 Eylül tasarımına da uygun bir biçimde din, kamusal alanda görünür bir biçimde yurttaşların duygu, düşünce, siyasal, kültürel, sanatsal bakışları da dahil olmak üzere her şeyi şekillendirmek üzere sahneye güçlü bir biçimde çağrıldı.

    Turgut Özal döneminde başlayan bu eğilim Refah Partisi’nin yükselişi ile beraber 1990’larda daha da ön plana çıktı. En son Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesi ile de artık başlangıçta olmayan bir takım görevleri de üzerine alarak yerine oturmuş oldu.

    Şu noktaya işaret etmekte yarar var; Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmeden, Refah Partisi de iktidara yürümeden önce Diyanet’i, Alevi toplumundan bile daha fazla eleştirdiği siyasal hareketlerdi. Tıpkı YÖK’ü eleştirdikleri gibi… 12 Eylül sonrası kurulan üniversiteleri bir devlet organına çeviren ve bir komiserlik idaresi altına alan anlayışta olduğu gibi Diyanet’in de bu işi yaptığını öne sürüyorlardı. Fakat Adalet ve Kalkınma Partisi hükümet olduktan bir süre sonra devletin yönetimini güçlü bir biçimde ele alma arzusu ile hareket ettiğinde ilk olarak bunu başardığı yer Diyanet oldu.”

    “CUMHURİYETE YAKIŞMAYACAK BİR ÜRÜN DİYANET”

    -AKP’nin iktidar olduğu günden itibaren Diyanet’te nasıl bir değişim yaşandı?

    “2010 yılından sonra henüz kamusal alanda etkili bir politik aktör ve ajan niteliğinde olan bir Diyanet ortada yoktu. Çünkü Diyanet, devletin arzulamadığı Sünni akımlarla da güçlü ilişkiler kurmuştu. Bu akımlardan birini oluşturan milli görüş ekolünün iyice yaygınlaşması ile diyanetteki partiye bağlılığı da temin eden ve ona ileride yeni görevler verebilecek şekilde onun yönetimini ele geçirmeyi daha kolay başardılar. Örneğin bunu YÖK’ten, Genelkurmaylıktan daha kolay başardılar. Fakat 2010 yılına kadar aşağı yukarı demokratik iddialar Avrupa Birliği perspektifi, sekülerizme dair düşünceler vardı ve Diyanet’in varlığı güçlendirilerek ve içinde partiden örgütlenmeler sağlanarak devam ettirilse bile Diyanet’e yönelik eleştirilere nisbi bir hoşgörü ile bakılıyordu. Fakat 2010’dan sonra iktidar partisi, denetimsiz bir tek parti modeline doğru; diktatoryel, otoriter ve totaliter bir formata doğru evrilmeye başladığında Diyanet’i o zamana kadar hiç kendisinden talep edilmemiş sahalarda da kullanmaya başladı.

    Örneğin Alevilerin büyük şehirlerde örgütlenip hak ve hukuklarını savunmak için taleplerini kamusal alanda güçlü bir biçimde ortaya koyduktan sonra cemevlerinin hukuken inanç kurumu ve kuruluşları olarak tanımlanması talebine itiraz Diyanet’ten alınan görüşle yapıldı. Bu aslında hükümetin itirazıydı ama Diyanet’i bu göreve koştu. Yine 2010’ların başında bu vakalar çok tekrar etmişti; cezaevinde olan yurttaşların inandıkları dinin yetkili, etkili isimleriyle görüşme hakları vardı. Yargıya taşındığı için en ünlü örnek Kocaeli Cezaevinde kalan bir yurttaşın, bir Alevi dedesi ile görüşme arzusu, İslami bir kurum olmadığı gerekçesiyle geri çevrilirken yine Diyanet’e başvuruldu. Bu başvuruların alanı çok hızlı gelişti. Özellikle 2015’ten sonraki rejim değişikliği ile hızlanan otoriter format içerisinde Diyanet çok güçlü bir politik kamu kurumu olarak öne çıkarıldı. Dinsel ve ekonomik alandaki birçok uygulama ‘Nas’ denilen yani Sünni İslam açısından emredici nitelikte olan Kur’an-i ilkelere göre örneğin ekonomideki düzenlemeler Diyanet’ten alınan görüşler ya da Diyanet’e atfedilen görüşler ekseninde yapılabildi. Yani cumhuriyetin başlangıcındaki bütün toplumu tek bir dinsel inanca yönlendirme eğilimi çok daha güçlü bir biçimde, cumhuriyetin kuruluşundaki mantığa da uymayacak, onu da aşacak şekilde. Çünkü o mantığın içerisinde Diyanet’in bir politik aktör ya da figür olarak önde durması yoktur.

    Cumhurbaşkanının bütün seyahatlerinde, özellikle yurt içinde siyasetle bağlantılı işlerde Diyanet İşleri Başkanını gördük. Diyanet İşleri Başkanı, protokolde çok ön sıralara doğru taşındı. En son Ayasofya’daki kılıçlı gösteriye kadar iş gelmiş oldu. Dolayısıyla Diyanet, bir cumhuriyete yakışmayacak, hatalı bir arzunun ürünü olarak var oldu.

    “DİYANET, TEOKRASİ ARZUSUNUN ANA KURUMU”

    -Diyanet bir taraftan en güvenilmez ikinci kurum olurken, Meclis’e sunulan 2025 bütçesinden 130 milyar 119 milyon TL ile 6 bakanlığın bütçesini geride bırakarak bütçeden aslan payını almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    “Bu manzara, bu ekonomik güç, aynı zamanda büyük bir örgütlenme gücü demek. Teşkilat üyeleri, imamlar ve bütün ara kademeler dahil olmak üzere bu dini, devlet yönetiminin ve toplum idaresinin güçlü bir aktörü olarak gördüğünü, yani anayasadaki laiklik ilkesinin hiç de önemsenmediğini öncelikle açık bir biçimde ortaya koyar. Eğer 6 bakanlıktan daha güçlü ise diyanet, bütçesinin daha az olduğu diğer bakanlıklardan da daha güçlü olduğu anlamına gelir. Bir politik güç statüsü verildiğini aslında bize gösteriyor. Çünkü düşük bütçeli bakanlıkların faaliyet sahaları içerisinde de diyanet var. Bu manada Diyanet, bir teokrasiye gidişin koçbaşı değil fakat teokrasiye yakın bir dindarlığı devlet yönetiminin bir parçası olarak tutma arzusunun ana kurumu olarak beliriyor. Evet eleştiriler var ama biraz dikkatli bakarsak Diyanet’in varlığını ve bu yeni fonksiyonunu güçlü biçimde onaylayan Türkçü, İslamcı ideolojik ittifak ve bunları destekleyen toplum kesiminin hala en büyük kısmının Diyanetten yana olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Çünkü Alevi toplumu eleştiriyor, Alevi olmamakla beraber sekülerizmi ciddiye alan kesimler eleştiriyor fakat iktidarları destekleyen kesimler için ve iktidarların yönettiği medya ve akademi dahil olmak üzere bu eleştiri söz konusu değil. Yani toplumun çok büyük bir kesiminin, belki %50’ye yakın bir nüfus bundan derin bir biçimde rahatsız. Fakat bu rahatsızlık bu durumu değiştirecek bir politik birlik anlamına da gelmiyor.

    Politik sahne içerisinde de bununla mücadele arzusunun giderek zayıfladığını görüyoruz. Örneğin bu Türkçü, İslamcı iktidar yapısıyla mücadele etmek için dinselliği politik bir imkan olarak iktidarın yaptığı gibi kullanmaya çalışan muhalefetlerin çok önemli bir kısmı bu konuda çekingenler. Ve bunu kökten değiştirecek bir politik program Cumhuriyet Halk Partisi dahil o güçlü partilerin hiçbirinde yok.

    YARGININ DA ÜZERİNDE BİR GÜÇ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçen faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Sadece milli eğitimle değil, aslında bütün bilgiye dayalı okuma yazma işlerini de ilgilendiren kamusal sahanın denetiminde de Diyanet çok güçlü bir role sahip. Örneğin artık Diyanete kitap toplatma ve yok etme yetkisi yasayla tanınmış durumda. Diyanet, bir kitabın toplatılıp yok edilmesini talep ettiğinde savcılar buna uymak mecburiyetindeler. Yani yargının da üzerinde bir güçten bahsediyoruz artık. Bunun en önemli örneği de biri İhsan Eliaçık’a ait olmak üzere Kur’an tefsirlerinin toplatılıp yakılma kararı oldu. Dolayısıyla eğer devletin onayladığı inanç dışında inançların toplumdan temizlenmesi hedefleniyor Diyanet de bunun için güçlendiriliyorsa toplumun duygu düşünce ve bilgilenmesini belirleyen milli eğitimin, yani bunu ilk, orta ve lise anlamında alalım; bunun devamını da oluşturan yüksek eğitim, öğretimin zaten Diyanet’in denetimine verilmesinin şaşırtıcı olmadığını görürüz. Dolayısıyla bugün sadece milli eğitim değil yargı da Diyanet’e karşı birçok bakımdan daha zayıf konumda. Teokrasi benzeri bir düzenleme derken kabaca bunu kastediyorum. Gerçek manada bir teokrasi, Osmanlı çağları boyunca da belki uygulanmadı. Çünkü Osmanlı’da da örfi hukuk, genellikle şerri hukukun üstündeydi. Kardeş katli bunun en önemli örneğidir. Şer’i Hukuk da hiçbir şekilde onaylanması mümkün olmayan bir normdur.

    Osmanlı, bir teokrasi değil, dini kendi arzu ve çıkarları için ideolojik koçbaşı olarak kullanan bir imparatorluk formudur. Şu anda Türkiye’de olan da buna benzeyen bir şey. Ki hani mevcut iktidarın tanımlarını yapmaya çalışanların bir kısmı da bunu ‘Neo Osmanlıcı’ iktidar olarak tanımlıyor. Bu manada bir ‘Neo Osmanlıcı’ bir yapı içerisinde söyledikleriniz ne yazık ki şaşırtıcı değil.

    “İNANÇ AŞILAMA FAALİYETİ”

    -Diyanet ve laiklik bir arada olabilir mi?

    Hayır. Bu fazla tartışılacak bir iş değil. Dinsel kurum ve kuruluşların örgütlenme, var olma hakkı ayrı bir mesele, bütün dinsel kurum ve kuruluşları bir dinsel anlayışa yönlendirecek şekilde kamu otoritesini kullanan bir varlık olması ayrı bir mesele. Dolayısıyla Diyanet gibi bir kurumun bulunması halinde bunu nasıl cilalarsınız cilalayın, nasıl makyaj yaparsınız yapın sekülerizmin prensibi ile uyuşacak bir yön bulamazsınız. Elbette dinsel grupların, diğer yurttaşların hak ve özgürlüklerine müdahale etme eğilimleri ve arzuları olduğu biliniyor ve bunun bir kamusal denetime tabi olması lazım. Suç varsa yargı mekanizmaları da var. Tehlike varsa asayiş mekanizmaları var ve elbette eğitimin içeriği konusunda da belli sınırlar getirilebilir, Fransız metodorisinde olduğu gibi. Ama kamu kendi yürüttüğü eğitim faaliyetleri dahil olmak üzere dinsel endoktrinasyondan yani inanç aşılama faaliyetinden köklü bir şekilde çekilmediği sürece laiklikle uyumlu bir yapı ortaya çıkmaz. Diyanet zaten tam da bunun tersi amaçla kurulmuştur. Laikliğin prensip olarak kabul edilmesinden önce toplumu, devletin onayladığı bir dinsel anlayışla yoğurmak; hani ‘tek dil, tek bayrak, tek devlet’in yanında aslında tek inanç da var.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Diyanetin varlığını sorgulamayan her laiklik tartışması yanlıştır; Diyanet vergilerle finanse edilmemeli’
    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO
    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO
    ‘Fetihçi iktidarın, böyle bir din ulemasına ihtiyacı vardı, Diyaneti bu amaçla kullanıyor’-VİDEO
    ‘Diyanet İşleri Başkanlığı misyonerlik görevi yapıyor; büyük bir holding durumunda’-VİDEO

  • ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    ‘Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor’-VİDEO

    PİRHA-Yazar, Prof. Dr. Fikret Başkaya,  Türkiye’de rejimin hiçbir zaman laik olmadığının altını çizerek, “Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor” dedi. Başkaya, “Türkiye’de ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor” diye konuştu. 

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalarla, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Yazar Prof. Dr. Fikret Başkaya ile konuştuk.

    “TÜRKİYE GERÇEK ANLAMDA HİÇBİR ZAMAN LAİK BİR ÜLKE OLMADI

    PİRHA- Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    FİKRET BAŞKAYA: Laiklik, modernite devrimi ve aydınlanmadan sonra ortaya çıkan bir şey. Aydınlanmada, insan kendi tarihini yapar, kendi yolunu tayin eder. Bu batıda 17-18. yüzyılda ortaya çıkıyor. Fakat orada laikliğin gelişmesine uygun koşullar oluşuyor. Bir, geleneksel ideolojiden bir kopuş, ikincisi ise dinden bir kopuş var. O dönem kilise bir sömürü aracı aslında, insanların bilincini hizaya getiriyor. Bu faktörler orada dinin politikanın dışına çıkarılmasına uygun koşullar yaratıyor. Buraya, yani Osmanlı devletine baktığınızda bir aydınlanma devrimi yok. İslam devleti değil, dini İslam olan bir devlet var. Bu dönem bazı kıpırdanmalar oluyor. 2. Mahmut zamanında Efkaf (bakanlık-nazırlık) kuruluyor.

    Türkiye, emperyalist savaşın (1. Dünya Savaşı) tarafı. Tabi resmi tarih oraları hafif geçer. Emperyalist savaşın sonunda Türkiye yenilen tarafta. Bu savaşta diğerlerinin amacı neyse Türkiye’nin de amacı aynı; yayılmacılık.  Milli Mücadele döneminde Efkaf ve Şer’iye örgütü kuruluyor. Daha sonra saltanatın tasfiyesinden sonra Diyanet diye bir kurum oluşturuluyor. Aslında laik bir ülkede böyle bir kurum olmaz. Şu anda 7 bakanlığın bütçesinden büyük bütçeye sahip ve bu bütçeyi sınırsızca kullanabilir yerde. 1924 yılından itibaren laikleşme yönünde yavaş yavaş adımlar var. Fakat laiklik kavramı 1937’de anayasaya giriyor. Tek parti iktidarı var. Türkiye’de bir modernite devrimi yaşanmaması demek; bir yurttaş bilinci olmamasıdır. Osmanlı tebası ‘ben cumhuriyet ilan ettim’ deyince yurttaş olunmuyor. Tekçi bir rejim ve hiçbir şeye nefes aldırmıyor. Ayıplı bir rejim aynı zamanda. 1910’lu yıllardan itibaren Anadolu’nun kademe kademe otokton halkları temizleniyor. Böyle bir rejim laik demekle laik olmuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum devletin göbeğinde duruyor ve bu devletin dine karıştığı anlamına geliyor.

    “DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI HANEFİ MEZHEBİNE HİZMET EDEN BİR KURUMDUR”

    Halbuki laikliğin tanımı şudur. Din hiçbir siyasi işlev görmeyecek, siyaset de din alanına asla karışmayacak. Dini devlet aygıtının dışına çıkarmadığınız zaman bir şekilde siyaset dine karışıyor. Dolayısıyla Türkiye gerçek anlamda hiçbir zaman laik bir ülke olmadı. Anayasa laik diye yazıyor ama demokratik, hukuk devleti diye de yazıyor. Anayasaya yazılınca olan bir şey değil bu. Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefi mezhebine hizmet eden bir kurumdur. Ülkede bir tek Müslümanlar değil  Aleviler, Yahudiler, Hristiyanlar var. O yüzden Türkiye’deki rejimi laik bir rejim saymak asla mümkün değil.

    “TÜRKİYE NATO’YA GİRİNCE, KÜLTÜR POLİTİKASINI BİLE EMPERYALİZM BELİRLER HALE GELDİ”

    1920’lerden 2. Emperyalist Savaşı’na kadar devlet dini sınırlıyor. 1945’ten sonra Türkiye NATO’ya girince artık bir Amerika uydusu oluyor. Sadece dış politikasını değil, kültür politikasını bile emperyalizm belirler hale geliyor. 1945 yılına kadar ki olan o yaklaşım iki şekilde değişiyor. Bir; Türkiye’nin mülk sahibi olan egemenleri, hakim sınıfları, sadece bu ideolojiye bağlı olarak ülkeyi yönetemeyeceklerinin farkındalar. Dini yardıma çağırmak zorundalar.
    İkinci faktör ise emperyalizm. Ortadoğu’da Müslüman ülkelerin kendi ayakları üstünde durması engelleniyor. Burada İslam’ı adım adım palazlandırıyor. Demokratik, sosyalist, ilerici, komünist akımlara karşı bir dalga-kıran olarak onu oluşturuyor. Dikkat ederseniz kuran kursları, İmam Hatip okulları açılıyor. Bu bütünlük içerisinde meseleyi ele almak gerekiyor.

    “12 EYLÜL DARBESİ İLE TÜRK-İSLAM SENTEZİ REJİMİN RESMİ İDEOLOJİSİ HALİNE DÖNÜŞTÜ

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    1945’ten sonra adım adım dinci gericiliğin önü açılıyordu. Tarikatlara, cemaatlere toleranslı davranılıyor veya Fettullah Gülen hareketinin Komünizme karşı örgütlenmesine destek sunuluyordu. Zaten AKP’yi iktidara taşıyan süreç adım adım oluşturulmuştu. 2 aşamada bu iş hızlandı. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında dinci ve ırkçıları sola karşı kulandılar. 12 Eylül 1980 darbesi ile de Türk-İslam sentezi rejimin resmi ideolojisi haline dönüştü. Bu Türk-İslam senteziyle tarikatlar ve cemaatlerin devlet aygıtına sızdırılması süreci hızlandırıldı. 2002’den sonrada İslamcı bir parti tek başına iktidar olmayı başardı. Fettullah Gülen ile adı konulmamış bir iktidar ortaklığı vardı. Fettullah Gülen devlet aygıtı içerisinde yerini sağlamlaştırdıkça hevesi arttı ve süreci tek başına götürmek gibi bir şeye kapılınca bir darbe oldu. Darbe kısmen Gülen hareketini tasfiye etti ve ondan boşalan yerler yeniden tarikatlar ile dolduruldu. Böyle bir şeyin sonunda Diyanet bence hakim devlet aygıtı haline geldi. Her şeye yön veriyor. Adım adım laik eğitimi aşındırıyorlar.

    “TÜRKİYE’DE REJİM LAİK DEĞİL AMA DEMOKRASİDEN YANA GÜÇLÜ BİR DAMAR VAR

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    Şöyle bir yanlış veya algı var; Türkiye bir Suudi Arabistan veya Afganistan olur mu? Bu soru yanlış bir soru. Hiçbir devlet öbürüne benzemez. Kendine göre tarihi, kültürü vardır. Türkiye de onlara benzemez. Onlara benzemediği için bu İslam içi olmadığı anlamına gelmiyor. Her şeye rağmen Türkiye’de rejim laik değil ama ilericilikten, sosyalizmden, demokrasiden yana güçlü bir damar var. Fakat bu damar maalesef kendi varlığı, gücüyle orantılı bir şey ortaya koyamıyor, realize olamıyor. Adım adım aşındırıyorlar, bunu net olarak teşhis etmek gerekiyor. Vakitlice de bu saldırıyı durdurmak gerekiyor.

    “LAİK DEVLET DİN ADAMINA ASLA MAAŞ ÖDEMEZ

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Ellerinden gelse Türkiye’yi sırf imam hatip okulları yapacaklar. 4+4+4 ile başlayan akım etkili bir şekilde kendini dayattı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın direksiyonu dincilerin elinde ve bu direksiyon o tarafa kırılıyor. 4-6 yaşındaki çocuklara kuran kursları dayatılıyor. Bu civcivi yumurtada iken ezmektir. Rejimin niteliğini değiştirmeden bu dinci saldırıyı durdurma imkanı yok. Türkiye’de dini radikal olarak politikanın dışına çıkarmak gerekiyor. Aksi halde kazanımların kalıcılığı olmayabilir. Devlet asla dine karışmayacak, senin inancın devleti ne ilgilendirir?

    “‘ALEVİLERİ DEVLET AYGITINA NASIL HAPSEDERİM’ DİYE PLANLAR YAPIYOR”

    Laik devlet din adamına asla maaş ödemez. Ne olacak? İnsanlar bir araya gelip bunu çözecek. Türkiye’nin nüfusu ile İran nüfusu aşağı yukarı yakın. Burada İran’ın 2 katından fazla cami var. 200 metre arayla camiler var, namaz kılan 4-5 kişi vardır. Ülke kaynaklarının her gün daha çoğunu dine harcayan bir rejim. Türkiye’nin kendi geçmişi ile bir kere yüzleşmesi gerekiyor. Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Süryanilere, Keldanilere, Pontus Rumlarına oto-kritik yapacak, açık açık ilan edecek. Bunu yapmadan asla demokratikleşemez, Kürt sorununu da asla çözmez.

    Alevileri devlet aygıtına nasıl hapsederim diye planlar yapıyor. İşin gücün mü yok? Alevilerden yapılan tarihsel haksızlığa karşı açık açık özür dilemek gerekiyor. Yüzleşmek gerekiyor, bu olmadan işler asla yoluna girmez.

    “KÜRTLERE VE ALEVİLERE YÜZYILDIR ZULÜM EDİYORLAR, KATLEDİYORLAR

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Asla olmaz, mümkün değil. Ya o ya da öteki. Diyanet, ben siyasete karışacağım demektir. Bu ayıplı, herkesi bastıran tekçi bir devlet olduğu için Kürtlere ve Alevilere yüzyıldır zulüm ediyorlar, katlediyorlar. Açık Radyo’yu Ermeniler ile ilgili bir şey geçtiği için kapattılar. Hiç bir şey gerektiği gibi tartışılamıyor bu ülkede. Bağnaz, resmi ideoloji buna izin vermiyor. Ana okuldan, üniversiteye resmi ideoloji bilince şırınga ediliyor ve işlevsiz hale getirilmek isteniyor. Rejimin, ayıpları ile yüzleşmesi lazım.

    Fransa’da böyle bir şey yapmak kimsenin aklına gelmez. Fransa laik bir ülke. Orada bir aydınlanma yaşanmış, eski rejimle hesaplaşılmış, dinde reform yapılmış ve siyaset-din alanları birbirinden ayrılmış. Türkiye’de bu kısmen yapıldığı için problemli ve buraya kadar gelmiş.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

     

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO
    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

     

  • ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    ‘Diyanet artık bir devlet kurumu olmaktan çok tarikatların merkezi haline gelmiş durumda’-VİDEO

    PİRHA- Akademisyen/Avukat Cenk Yiğiter, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte hilafetin kaldırıldığını ancak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Evkaf ve Şeriya Vekaleti (Bakanlığı) nın devamı haline geldiğini ifade etti. Yiğiter, “Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi. Diyanet bir yanıyla da günümüzde artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda” dedi.

    Pir Haber Haber Ajansı (PİRHA) olarak yeni bir haber dizisi başlattık, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı masaya yatırıyoruz.
    Türkiye’de halkın en güvenmediği ikinci kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı her geçen yıl artan bütçesi, genişleyen yetkileri, yaptığı açıklamalar, verdiği fetvalarla toplumsal yaşamın her alanında gittikçe daha çok söz sahibi oldu. Din işlerinden sorumlu, devlete bağlı bir kurum olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), kurulduğu 1924 yılından bu yana devlet içindeki varlığı, işlevleri, iktidar politikalarının hayata geçirilmesindeki etkin rolü, her geçen yıl artan bütçesi ve değişen siyasal konumu itibariyle her daim bir tartışma konusu oldu. Son yıllarda eğitim-öğretimde de etkin rol verilen Diyanet Milli eğitim Bakanlığı ile çeşitli protokoller imzalayarak laiklik karşıtı eğitimin kalıcılaşması için çabalıyor.

    “Bütçesi büyük, varlığı tartışmalı kurum: Diyanet‘in tarihsel ve güncel görevini, toplumdaki yerini, laiklik karşıtlığını, kadınlara bakışını, Alevi toplumu üzerindeki etkisini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden OHAL döneminde yayımlanan KHK’yle ihraç edilen ‘Barış Bildirisi’ imzacısı Akademisyen /Avukat Cenk Yiğiter’le konuştuk.

    “DİYANET, ŞERİYE VE EVKAF MAKAMLIĞI’NIN DEVAMIDIR

    PİRHA: Diyanet’in kuruluş amacı nedir?

    CENK YİĞİTER: Diyanetin kuruluş amacına pozitif hukuk çerçevesinde bakmak da mümkün. Ama bunu tarihsel ve siyasal çerçevede incelemek de mümkün. Bu devlet Anayasa’da laik bir devlet olarak tanımlanmıştır. Laiklik de bize çocukluktan öğretilen din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak öğretilmiştir. Evet işin bir boyutu budur ama asıl bunun daha detaylı anlaşılması gereken kısmı, bütünüyle hukuk düzeninin ve devletin fiillerinin, işlemlerinin bütün inançlara ve dahi inançsızlıklara eşit mesafede konumlanmasıyla ilgili bir şeydir. Bu işin tarihsel boyutunu bilmesek ‘öyle bir kurum kurmuşlar ki toplum içerisinde ibadet yerleri var, o ibadet yerlerinde çalışan insanlar var, toplumda böyle bir ihtiyaç var, devlet düzeninde de böyle bir kurum kurulmuş. Bu ihtiyaçları gidermek üzerine adeta bir kamu hizmeti gibi’ çıkarımını yapacağız.

    Siyasal modernleşme, Batılılaşma aslında çok net olarak 19. yüzyılda başlıyor. Ama halkımızda Osmanlı’nın şeriat devleti olduğu algısı da var. Aslında öyle de değil. Çok hukuklu bir devlet, cemaatler toplumu, milletler birleşimi bir imparatorluk aslında. Ve modern hukuk sisteminden çok uzak elbette. Kaldı ki birinci dünya savaşında dağılmış olan bir imparatorluk. Bizim siyasi modernleşme maceramızda, aslında modernleşme süreci cumhuriyet ile başlamadı ama cumhuriyet ile beraber o imparatorluk dağıldı, çok daha küçük bir coğrafyaya geldi. Ve burada aynı zamanda çok hızlı bir uluslaşma süreci başladı. O dönem Cumhuriyet’in kurucu kadroları ve devamında ilk olarak oradaki kadrolar oldukça otoriter bir şekilde bir ulus üretme projesine dahil oldular. Ve bu ulusu üretirken de açıkçası belki de bugüne kadar gelen pek çok ülkenin sorunlarından birisi bu ulusu Türk olarak tanımladılar. Türk’ün talihsiz olan kısmı aynı zamanda bir etnisiteye denk gelmesidir. ‘Anayasa’ya yuttaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür’ diyorlar ama Türk diye bir etnisite de var. Dolayısıyla tırnak içinde birileri ‘Öz Türk’ oluyor, birileri de vatandaş oluyor. Dolayısıyla bu işin bir boyutu, bir diğer boyutuyla da Türk nüfusu. Uluslaştırılacak Türk nüfusunun çoğunu İslam’ın Sünni mezhebine ait olarak gördüler. Halbuki Sünni mezhebe bağlı olan o kesimde Sünniliği kırsal alanda kültürel olarak yaşayan, çok kısıtlı olarak bilen bir kitleydi. Hem cemaatleri bastırmak hem de Sünniliğin bir nebze modernize edilmiş, modern hukukla bağdaşabilecek bir Sünnilik üretmek istediler. Ve o yüzden malum Hilafet kaldırıldı, Şeyhülislamlık makamı da kaldırıldı ama bunu Şeriye ve Evkaf Vekaleti takip etti. Aslında Diyanet İşleri Başkanlığı Evkaf  ve Şeriya Vekaleti  (Bakanlığı) nın devamı haline geldi. Dolayısıyla Türkiye üzerinde devletin de kendisini tarif ettiği fıkıhla İslam’ın Sünni yorumunu hatta yoğunlukla Hanefi yorumunu topluma empoze eden bir kurum haline geldi.

    “DİYANET ALEVİ TOPLUMU İÇİN ÇOK BÜYÜK BİR SIKINTI”

    -Diyanet’in süreç içerisinde misyonunda nasıl bir değişiklik oldu?

    Öncesinde Türkiye’de gayrimüslim bir nüfus vardı, o nüfus azaldı. 1915’te azaldı, sonrasında mübadele ile azaldı. Zaten artık orası devlet için çok görünmez bir şeye dönüştü. Ama bu ülkede İslam içerisinde devletin tarif ettiği çok büyük bir ölçüde Alevi nüfus var. Ve bu Alevi nüfusun da Sünnilikten farklı olarak bir kurumsallığı yok. Bir devlet dini olmadığı için ama Sünnilik Osmanlı’dan beridir bir devlet diniydi. ‘Biz yeni bir ulus üreteceğiz. Bu ulusun da adı Türk, dili Türkçe, dini inancı İslam’ demekle de kalmadılar. Dini inancı da Sünni, olabildiğince Hanefi bunun fıkıhı da devlet tarafından bir şekilde tarif edilmeye başlanacak. Aslında şehirleşmeyle, modernleşmeyle bu tarikatların, cemaatlerin hayatı çok kapsadığını düşünüyorum. Ve devamında da AKP gibi siyasal İslamcı bir iktidar ortaya çıktığı zaman  dolayısıyla burası çok açık bir dayatmaya, çok açık bir asimilasyona, çok açık bir empoze etme biçimine dönüştü. Bu Alevi nüfus için çok büyük bir sıkıntı. Sünniliğin içerisinde bile belli bir yorumu, belli bir anlayışı bütün ulus üzerine empoze eden, yaymaya çalışan bir imkan yarattı. Şu an da otoriter, faşizan bir siyasal İslamcı rejimin eline bu enstrümanı vermiş oldu. Ve bu enstrümanı AKP ve MHP iktidarı sonuna kadar kullanıyor.

    “İKTİDARDAN UZAKKEN MEDİNE HUKUKU, İKTİDARA GELİNCE MEKKE HUKUKUNA GEÇTİLER”

    -AKP iktidara geldiğinden bu yana Diyanet’te ne gibi değişiklikler oldu?

    İlk baştaki çok saf bir hukuk anlayışıyla baktığımız zaman toplumun dini ihtiyaçlarını lojistik olarak, personel olarak giderilmesi için bir kurum olsaydı evet bu kadar büyük bütçelere sahip olmaması gerekirdi. Doğrudan kamu hizmetiyle ilgilenen ve çok daha büyük bütçelere ihtiyacı olan Orman Bakanlığı gibi. Dediğiniz gibi Diyanetin devasa bütçeleri var. Ve bu bütçelerin büyük bir kısmı personel gibi ama şunu da biliyoruz. Bu personel bir Alevi köyüne gidip camiye personel atayıp o camiyle hiçbir alakası olmasa bile orada simgesel olarak da bayrak dikmek aslında. Bu devletin, şu an da bu rejimin sahip olduğu dinsel anlayışın bayrağını dikmek demek. Sadece dini personel değil devamlı bir sürü yayınları çıkıyor. Bir de sürekli arsız bir bürokrasiye dönüştüğü için bütün o bütçeyi de böyle gayet lüks içerisinde de harcıyorlar. Burada bir kamu hizmeti amaçlı bir kuruluş olmadığı, çok ciddi toplumsal siyasal işlemler yüklenmiş ve rejimin artık bir kolonu haline geldiği vazgeçemeyeceği bir şeye dönüştü.

    Siyasal İslamcı cenahı gençliğimden beri tanıyorum. İktidardan çok uzak olduğu zamanlarda bunların çok büyük çoğunluğu ‘Diyanet kapatılmalıdır’ diyordu. Benim dinimi nasıl yaşayacağımı nasıl devlet belirler? Zorunlu din kültürü derslerine de karşıydılar. İktidardan uzakken Medine Hukuku iktidara gelince Mekke Hukuku’na geçtiler. Şimdi artık ‘benim çocuğuma nasıl din eğitimi verirler’ demiyorlar. Tam tersine ‘bizim anlayışımızı bütün topluma bu güçle empoze edeceğiz’ diyorlar. Ve de en ufak bir itiraz olduğu zaman da ‘din düşmanısın’la geliyor bu refleks. Ondan sonra da vatan hainisin. Bu kavramlar da birbirine yaklaşmaya başladı. Ve şu an çok tehlikeli bir yerde olduğunu da düşünüyorum. Bir yandan imkanlar da var. Halkın çok büyük bir kısmı da tepki gösteriyor. Bu gerçekten Türkiye’de özgürlükçü gerçek anlamda laikliğin oluşmasına imkan da verebilir. Ama bir yanıyla da gerçekten iş işten geçebilir. Bu gidişat ciddi anlamda toplumsal bir öfkeye sebebiyet verebilir diye de düşünüyorum.

    “DİYANET’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARIYLA MİLLİ EĞİTİM’İN DİN EĞİTİMİ İMKANLARI BİRLEŞTİ”

    -Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın iç içe geçmiş faaliyetlerini nasıl okumak gerekir?

    Devlet okulunda din eğitimi hiçbir şekilde olmamalı. Diyorlar ki ‘peki ben çocuğuma nasıl din eğitimi aldıracağım?’ Bunun imkanları var. Diyanet’e bağlı denetim altında Kuran kursu var mesela. Sünnilik için düşünmeyelim. Veya Alevilik için başka dernekler var mesela. Ama onlar önce seçmeli din dersine giriştiler. Orada da dediler ki biz kimseyi zorlamıyoruz. Orada da Diyanet’in din eğitimi imkanlarıyla Milli Eğitim’in din eğitimi imkanları birleşti. Ama o seçmeli denen din dersleri öyle bir hale geldi ki zorunlu seçmeli oldu. Başka bir alternatif koymuyorlar insanların önüne. Veya o okulun olduğu mahallede, mahalle baskısı denen şey var. Çocuk o dersi seçmezse mahallede başka türlü bakılmaya başlanacak. O seçmeli dersler önce bu şeyin içerisine girdi. Zorunlu din derslerinin artık bugün eğitimci bile olmayanların vermesi, bir yanıyla ÇEDES projesi. Ve ÇEDES projesi sadece Diyanet’i de bağlamıyor. Tarikatlar, cemaatler dahil oluyor. Kaldı ki sadece tarikat cemaat de değil Ülkü Ocakları, liselerde vs. seminer vermeye başladı. Gayet bir siyasi yapılanma hatta çok şaibeli, paramiliter yapılanma gelip okullardan kendisine militan devşirmeye çalışıyor. Ve sadece dinsellik de değil, işin sadece böyle bir boyutu da var. Bu nereye varır gerçekten tahminimiz zor açıkçası.

    DİYANET’İN LAİKLİK İÇERİSİNDE HİÇBİR ANLAMI YOK

    -Laik, demokratik ülkelerde devlet destekli dini kurumlar yok, bizim ülkemizde var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    – Çok soyut bir şekilde konuşacak olursak Diyanet ve Laiklik bu dinsel duruma dair bir takım hizmet yürüten kurumlar olabilir. Mesela Avrupa’da belli bir dine mensup olanlar devlete belli bir vergi ödüyorlar. Onu da kendileri gönüllü olarak ödüyorlar. Sadece burayı düşünecek olursak böyle bir Diyanet’in laikliği zedeleyecek bir yönü olmayabilir. Ama Türkiye’deki Diyanet öyle bir Diyanet değil. Ama on yıllardır cemevlerinin ibadethane olup olmadığı tartışması içerisindeyiz. Bunun kararını da Sünni bir doktrin veriyor. İbadet yeri olarak kabul etmiyor. Diyanet İşleri Başkanı Türkiye’de kamuya açık yerlerde dinsel kıyafetle gezme hakkına sahip olan tek kişidir. Bir kilisenin papazı dahi bir caminin imamı dinsel kıyafetle sokağa çıkamaz. Ama Diyanet İşleri Başkanı çıkıyor. Giydiği dinsel kıyafet de İslam ve Sünni bir inancın kıyafeti. Eğer ki bu Diyanet laik devletle beraber bütün inançlara yaklaşıyorsa o zaman bir gün Sünni İslam kıyafetiyle gezsin öbür gün Katolik Papazı gibi gezsin. Veya hiçbiri ile gezmesin buna ne gerek var? Aslında orada devletin ürettiği bir ruhban var. Devlet tarafından atanmış bir ruhban ve ruhbanın başı rolünde. Dolayısıyla şu an ki Diyanet’in bu anlamıyla laiklik içerisinde Diyanet ile hiçbir alakasının olmadığı da bu anlamda ortada.

    “DİYANET ÇOK TEPKİ ALIYOR”

    -Diyanet’in kadına bakış açısını değerlendirir misiniz?

    – O fetvalarla şeri hükümleri ortaya giriyor. Şeri hükümleriyle kalmıyor fıkıha giriyor. Bir takım alimlerin görüşleriyle giriyor. Ve burada tabi kadının eve kapatılması, çalışma hayatından uzaklaştırılması veya kadının belli düzeyde şiddete maruz kalmasını da hoş gören bir yere doğru gidebilir. Artık çok tepki alıyor diye de fetvaları da bir otosansür mekanizmasından geçirmeye başladılar. Ama bir de şimdi yeni bir boyuttayız. Dün gördüm, Menzil tarikatı, kendi yerleşik olduğu Adıyaman’da mirasla ilgili uyuşmazlıkları da ‘biz hüküm merciiyiz. Hüküm mercii kurduk’ diye de bir şey söylediler. Bunu Menzil Tarikatı değil de dinsel olmayan herhangi bir cemiyet yapsa orayı buldozerlerle ezerler. ’Siz devlet içerisinde özerklik mi yaratıyorsunuz, bağımsız devlet mi kurdunuz’ derler. Ama şimdi bakın Menzil, mirasla ilgili, o mirasın nasıl paylaşılacağı hükümlerinin de modern hukukla alakası yok. Orada bunu uygulamaya başladı. Artık Diyanet’e bile gerek kalmadı bu anlamıyla. Diyanet de bir yanıyla artık bütün bu tarikatların bir koordinasyonu haline geldi. Artık bir devlet kurumu olmaktan çok bu tarikatların merkezi haline dönüşmüş durumda.

    Buse Nehir DEMİR-Cebrail ARSLAN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER

    >‘Bir fetih ideolojisi geliştiren Diyanet kurumu ile karşı karşıyayız’-VİDEO