PİRHA- Bingöl’ün merkez Ferxan (İçpınar), Qanyan (Ortaçanak) ve Cafran (Dallıtepe) köyleri üçgeni arasındaki ormanlık alanda yangın çıktı. Yangına henüz bir müdahale yapılmazken, her geçen dakikada onlarca ağacın yandığı bilgisi verildi.
Bingöl’ün merkez Ferxan (İçpınar) köyü ile Qanyan (Ortaçanak) ve Cafran (Dallıtepe)köyü üçgeni arasındaki ormanlık alanda yangın çıktı. Yangının nasıl çıktığı konusunda henüz bir açıklama yapılmazken, alevler her geçen dakika yayılıyor.
Bingöl’ün akciğeri olarak tarif edilen ormanın yanmasına henüz bir müdahale yapılmadı. Yoğun ormanlık bölgeye kısa sürede müdahale edilmemesi durumunda çok sayıda ağacın kül olacağı belirtiliyor. Bingöl Valiliği’nin ise henüz konuya ilişkin bir açıklaması bulunmuyor.
PİRHA- Bingöl’ün Cafran köyünde yaşayan Serkan ve Özgür Kişin, zorlu yaşamlarına nefes aldırmak için yüzde yüz doğal olan ağaç balının peşine düşmüşler. Ağaçların kovuklarına yuva yapmış arıların balını bulmak ve getirmek hayli zorlu bir serüven onlar için.
Bal bilindiği üzere en temel besinlerden biri. Ancak doğal bal bulmak veya doğal olanına yakın olanını bulmak günümüz koşullarında hayli zor. Kimi üreticiler ne kadar özen gösterse de gerek arıyı beslemek için verilen ürünler gerekse kovanda kullanılan endüstriyel ürünler sofralarımıza gelen balı gönül rahatlığıyla tüketmemize yol açmıyor.
Doğada ağaçların kovuğunda yuva yapan arıların ürettiği bal ise bilindiği gibi yüzde yüz doğal. Bu nedenle fiyatı yüksek olsa da sağlığına özen gösteren alıcılar her zaman bulunuyor.
YAŞAM MÜCADELESİ DOĞAYA YÖNELTMİŞ
Bingöl’ün Cafran (Dallıtepe) köyünde yaşayan Serkan ve Özgür Kişin geçinemeyince zorlu yaşamlarına nefes aldırmak için yüzde yüz doğal olan ağaç balının peşine düşmüşler. Birinin üç, diğerinin iki çocuğu var. Köyde okul olmadığı için kışı şehir merkezinde geçirmek zorunda kalıyorlar. Bu süre zarfında gündelik işler peşinde bedenlerini hırpalayarak yevmiye ile çalışıyorlar. Sabit bir işleri yok. Bahar olur olmaz köye geliyorlar. Ot biçiyor, bağ bahçe işleriyle uğraşıyorlar. Fakat bunlar geçinmelerine yetmiyor.
“MESLEK SIRRI SÖYLEYEMEYİZ”
Zorlu hayat koşulları onları doğaya yöneltmiş. Bal serüveni de böyle başlamış. Köyleri meşe ormanı ile kaplı. Tabi diğer birçok ağaç türü de var. Zaman zaman arılar onlara da bal yapıyorlar. Fakat meşe çok yaygın ve bal arısı da meşe ağacının kovuğunu seviyor. Yıllardır arı peşinde koşan Serkan ve Özgür bu işte epey ustalaşmış görünüyorlar.
Her işin bir sırrı var denir. Elbette bu işin de bir sırrı var. Zaten arının kendisi sır dolu bir canlı. Bazı detayları sorduğumuzda, gülümseyerek “Meslek sırrı söyleyemeyiz” diyorlar.
İLK İŞ ARILARIN YERLERİNİ TESPİT ETMEK
“Bir arıyı bulmak ve onun balını almak aylara yayılan bir süreç. Öyle bulur bulmaz hemen balını alayım diye bir şey yok” diyerek şöyle anlatıyorlar:
“İlkbaharla birlikte dağ taş demeden her ağacı kontrol ediyoruz. Arı çiçeğe ulaşmak için bahar aylarında çok hareketlidir ve kendisini gösterir. Mesela onu sonbaharda görmek imkansız gibi bir şeydir. Dolayısıyla ilkbahar başlar başlamaz bizim işimiz onun yerini tespit etmektir. Zaten ilkbahar ağacı açsan da içinde çok az bal olur. Çünkü kıştan çıkmış, çalışıp bal yapması lazım.
Tespit ettikten sonra işaretimizi koyuyoruz. İşareti bu işi yapan diğer arıcılar veya köylüler götürmesin, diye koyuyoruz. Başkasının koyduğu işarete de biz karışmıyoruz. Ağustos sonu, Eylül başı itibarıyla ağaçları açıp, balını alıyoruz.”
ARIYI HEBA ETMEDEN GETİRİP KOVANA KOYUYORLAR
Çıkardıkları balı dağıtmadan yanlarında götürdükleri kovalara koyuyorlar. İşin zor taraflarından biri de arıyı heba etmeden yakalamak ve götürüp kovana koymak oluyor. Bunun için de bir yöntem geliştirmişler. Yanlarında götürdükleri çuval bu iş için. Çuvalın ağzını açık bıraktıktan sonra Ana arıyı aramak oluyor işleri. Ana arıyı bulmak o kadar da kolay olmuyor. Çünkü bütün arılar ona zarar gelmesin diye onu kuşatarak saklıyor.
Ana arıyı bulur bulmaz zarar görmeyecek şekilde çuvalın içine bırakıyorlar. Ana arı yakalandıktan ve çuvala konulduktan sonra iş kolaylaşıyor. Çünkü diğer arılar adeta koyun sürüsü gibi peşi sıra çuvalın içine giriyor.
Bu işlem de bittikten sonra iş artık toparlanıp köyün yoluna koyulmak oluyor. Gelir gelmez de ilk iş getirdikleri arıyı kovana koymak oluyor.
PİRHA – Sırtından dökülen örgülü saçlarıyla hayvanların peşinden koşturan Fezile Nineye yaşını soruyoruz, “Belki 100 varım” diyor. 63 yaşındaki oğlu Ali cezaevinde olduğu için gelini keçilere, kendisi de kidiklere bakıyor. “Oğlun Ali nerede” diye sorunca “Sorma” diyor. Cezaevini kastederek “Odur kilitlerin arkasındadır” diye ekliyor.
Bingöl Cafran (Dallıtepe) Köyü’ne bağlı Göl Mezrası’nda yaşamını sürdüren Fezile Korkankorkmaz’ı hayvanlarını otlatırken görüyoruz. İlerleyen yaşına rağmen zinde hareketleri dikkat çekiyor. Onun peşinden yürürken nefes nefese kalıyoruz.
Fezile Nineye öncelikle yaşını soruyoruz. Elini havaya sallayarak “Amaaan sabah yediğim ekmek aklıma gelmiyor” dedikten sonra yakındaki Kaniyan (Ortaçanak) Köyü’nden Nebi adında birinin söylediği “Eze geryam dinya tevda / Aqil çuyi maye sevda (Dolaştım dünyanın tamamını / Akıl gitti geriye kalan ise sadece sevda” şiiriyle tamamlıyor içinde bulunduğu vaziyeti. Kastettiği sevdanın ne olduğunun detayına girmiyor.
“BELKİ 100 YAŞINDA VARIM”
“Bir sevdam yalnız kaldı” diyordu Kaniyanlı Nebi diye. Arkasından Kaniyanlı nebinin hikayesini anlatıyor. Dengbej imiş Kaniyanlı Nebi. Birkaç erkek çocuğu olmuş ama hiç biri uzun süre yaşayamamış çocukların. Bunun yarasıyla dolaşır, kılamlar söylermiş aynı zamanda muhtar olan Kaniyanlı Nebi.
“Benim de hikayem onun ki gibi, artık akıl da kalmadı bizde” diyor. Israrla yaşını soruyoruz bir kez daha bilmediğinin altını çizerek “Belki 100 varım” diyor. 100 yoktur elbette. Ama çok uzağında olmadığı da kessin. 8 kız 4 erkek toplam 12 çocuk doğurmuş. Kızlardan biri yaşamını yitirmiş geri kalanların hepsi hayatta. Doğurduğu çocuklar bir bir gurbette savrulmuş. Köyde kalan oğlu Ali’nin yanında durarak köyünü terk etmemiş.
“ASLINDA HAYVANA BAKMA ZAMANIM DEĞİL”
Ben de bu yıl ‘döküldüm’ diyerek yıprandığını belirtiyor. Oğlakları ve hasta keçileri evin çevresinde otlattığını belirtiyor. Aslında benim hayvana bakma zamanım değil ama ne yapayım kimse yok mecbur bakıyorum. Gelinim kızıyla birlikte keçilerin önüne gitmişler. Ben de böyle evin çevresindeki hayvanlara bakıyorum diyor.
“ODUR KİLİTLERİN ARKASINDADIR”
Oğlun Ali nerede? diye soruyoruz. Yine ellerini boşluğa sallıyor. Acı yüklü bir ses tonuyla “Sorma” diyor. Cezaevini kastederek “Odur kilitlerin arkasındadır” diyor.
“Oğlun Ali niye cezaevindedir?” diye sorunca Fezile Nine oğlunu şikayet edenleri kastederek “Başka bir şey demem” ellerini havaya açarak “Ama sebep olanların evi yansın derim” diye yanıtlıyor. Oğlu yıllar önce evine gelen bir grup PKK militanına yemek vermiş, yardımda bulunmuş diye ihbar edilmiş. Yardım yataklıktan açılan dava bu kış Yargıtay’da onaylanınca köydeki evini kuşatan askerler tarafından alınıp Elazığ Cezaevi’ne gönderilmiş.
“YOK YOK BU AF BUNLARA ÇIKMAZ!”
Fezile Nine daha önce beyninde yaşadığı bir sağlık sorunu nedeniyle felç geçiren, dolayısıyla sağlık sorunları olan oğlunun üç yıl cezaevinde kalacağını belirtiyor. Koronavirüs nedeniyle gidip göremediklerini, açılırsa gidip göreceğini söylüyor. “Telefonla konuşuyoruz” diyor. “İyi olduğunu, köyü, evini, buraları özlediğini söylüyor bize. Kim kendi evini bırakmak ister. Şimdi kendi evinin kapısından içeri giremiyor. Kim bundan hoşnut olabilir ki? Burası onun eviydi. Yaşadığı yerdi. Şimdi de odur kilitlerin arkasındadır” diye tamamlıyor.
“Geçtiğimiz aylarda örtülü af olarak da bilinen yargı paketinden yararlanamadı mı oğlunuz?” diye sorarak bu konudaki fikrini öğrenmek istiyoruz.
“Yok yok bu af (siyasi tutsakları kast ederek) bunlara çıkmıyor. Bunlara çıkmaz ki” diye kestirip atıyor.
“DUR YORULDUM”
Sorularımızın bitmediğini fark edince “Hele bir dur kurban olduğum ayakta duramıyorum, Dur hele bir şuraya ilişeyim, yoruldum” diyor.
İlişiyor bir taşın üstüne. Yılların yorgunluğuna oğlunun esaretinden doğan yorgunluk eklenmiş. Üzülüyor.
“ALIP GİTTİLER”
Asker ve korucuların kışın ortasında gelip oğlunu götürme öyküsünü anlatıyor bize. “Ali’nin kızları ve torunları kış boyunca yollar açık olmadığı için bahar ayında yollar açılır açılmaz ‘gidip anne babamızı görelim’ demiş ve Bingöl’den gelmişlerdi. Şuradaki evimizde hep birlikte oturmuş yemek yiyorduk. Aniden dediler ki ‘asker gelmiş.’ Yemek öyle sofrada kaldı. ‘Ali’yi almaya geldik’ dediler. Alıp gittiler.
PİRHA – Her şeye rağmen köylerinde yaşamayı seçen köylülerin iple çektiği bahar gelince hayat başka bir hareket kazanır oluyor. Topraklarına keyifle dokunan Cafranlı köylüler hala karasabanla çift sürüyorlar. Nereye gitsek birileri mutlaka elindeki çapasıyla, küreğiyle, kazmasıyla ya da emekçi elleriyle toprağa dokunuyor.
Birçok yerde toprağı işleyip ekim yapma faaliyetleri son bulmuş olsa da yükseklere kurulmuş olan dağ köyü Cafran’da bu işler yeni yeni başlıyor. Toprağı işlemek için öncelikle havaların biraz ısınması bekleniyor. Yoksa toprağa bırakılan tohum ısınmadığı için kabuğunu kırıp çıkmaya üşenir oluyor.
Bugünlerde biraz ısınan havayı fırsat bilen köylüler artık zamanı deyip işe koyuldular. Nereye gitsek birileri mutlaka elinde çapasıyla, küreğiyle, kazmasıyla ya da emekçi elleriyle toprağa dokunuyor.
KİM DEMİŞ KARASABAN DEVRİ BİTTİ DİYE
Bingöl’e bağlı Cafran (Dallıtepe) köyündeyiz. Geniş ormanlarla kaplı olduğu için geniş arazileri olan bir köy değil. Bu nedenle topraklarını motorlu araçlarla işlemek yerine hala eski yöntemlerle işliyorlar.
Kameramıza karasabanla çift süren köylüler takılıyor. Köylülerden biri arkadan karasabanı tutup koşulan atı yönetirken biri de atı kontrollü bir şekilde peşinden çekiyor. Tabi bu bazen çok kolay olmuyor.
Yanlarına yaklaşıyoruz. Keyifle çalışıyorlar. Bazen atı kontrol etmekte zorlandıkları oluyor ama bunu da eğlenceli kılmayı biliyorlar. “Burada ne yapıyorsunuz böyle?” sorumuza yaşlı olan Mehmet amca gülerek, “Bilmiyor musun burada ne yaptığımızı?” diye cevaplıyor.
Şevket ise hemen “Bostan yeri için çift sürüyoruz” diyor. Serkan’a soruyoruz “Neden motorla sürmüyorsunuz?” diye. Çetin yer olduğu için motorla sürmenin zor olduğunu söylüyor ve ekliyor “Motorumuz da yok bizim zaten” diyor.
“AYININ BANA BIRAKTIĞI BİR ŞEY YOK Kİ”
Onlar çiftlerini sürerken Pala olarak da bilinen Mehmet amcaya soruyoruz. “Pala sen ne ekiyorsun bu sene? “Patates ekiyorum, yeşil fasulye ekiyorum, kuru fasulye ekiyorum, kabak ekiyorum, maydanoz ekiyorum, biber, domates, salatalık, soğan, sarımsak ekiyorum” diyor ve devam ediyor:
“Ayılar bırakmıyor ki. Ayılar çoktur girip yiyorlar, eziyorlar baş edemiyoruz. Zaten ayıları öldürmek yasak, gidip nöbet tutmamıza da devlet güvenlik nedeniyle izin vermiyor. Eskiden azdı ayılar, bu sene çoğalmışlar.”
Verim alıp almadığını soruyoruz. “Ayılar izin verdiğinde iyidir. İzin vermediklerinde de zaten verim yoktur” diyor.
Çift süren Serkan araya giriyor. “Pala biraz fazla ek ayının payı için biraz fazla ek” diyor. Pala cevap veriyor. “Zaten hepsini ayı yiyor. Bana bir şey bıraktığı yok ki” diyor.
“KÖYLÜLERİN AYILARLA BAŞI DERTTE”
Pala, ektiği ürünlerinin bir kısmını burada ihtiyacı olan köylülerle paylaştığını, kurutulabilenlerinin bir kısmını ise kışlık ihtiyacı için, çocukları ve yakınları için gittiği İstanbul’a götürdüğünü söylüyor.
Bu köyde elma, armut, ceviz, erik, yaban eriği, kuşburnu gibi ürünlerin de bol olduğunu biliyoruz. Toplayıp kurutup götürdüğü ürünler içinde bunların olduğunu da anlatıyor bize Pala. Bu esnada Serkan yine araya giriyor. “Nohut ektin mi Pala?” diye. “Ektim ama daha uç vermediler” diye bir yandan da Serkan’a cevap yetiştirmeye çalışıyor.
Serkan’a da soruyoruz ne ekiyorsunuz diye. O da benzer ürünleri sayıyor. Soğan, sarımsak, patates, maydanoz, yeşil fasulye, kuru fasulye diye sayıp gidiyor. “Sadır daha ekmedik soğuk” deyince gülüşüyorlar. Serkan “Ayıların payı için de birkaç sıra fazladan ekiyorum” deyip aynı sıkıntıya dikkat çekiyor. Belli ki bütün köylülerin ayılar ile başı dertte.
ÇAY MOLASI
Korona günlerinde eşiyle birlikte İstanbul’da mahsur kalan ve on gündür köye gelen Şevket abinin keyfine diyecek yok. Çünkü çok sevdiği köyüne yetişmiş. Geliş hikayesini anlatıyor bize.
Yorulmuş çiftçiler için çay molasından güzeli yoktur. Kadınlar çay getiriyorlar. Çaylarını yudumlarken günlük işlerinden, ilişkilerinden söz ediyorlar. Bir doğa harikası olan Cafran’da ne yazık ki sadece üç çocuk var. Geri kalanların hemen hepsi 30 ve üzeri yaşlarda. Bu üç çocuktan biri olan Mirza da bize katılıyor. Neşeyle dolanıyor çift alanında.
ÇİFT SONRASI HEMEN İŞE KOYULUYORLAR
Karasabanla çift işi bittikten sonra hiç zaman kaybetmeden hemen işe koyuluyor köylüler. Kadınlı erkekli el birliğiyle zamanı gelen ürünleri kuralına uygun bir şekilde toprağa bırakıyorlar.
Kışı Bingöl merkezde çocuklarıyla geçiren Hındani Kişin karlar erir erimez köye geldiğini söylüyor. Çiftten hemen sonra patates soğan ve fasulye tohumlarını çıkarıp anne ve babasından öğrendiği yöntemlerle toprağa ekiyor. Biraz dinlendikten sonra geçen sonbahar toprağa bıraktığı sarımsakları çapalıyor. Çileklerin içindeki ayrık otlarını ayıklıyor.
“YERLERİNİ DEĞİŞTİRDİM!”
80’ine merdiven dayamış Xemsiye ana da elini eteğini işten çekmemiş. Evinin yanındaki bostana nasırlı emektar elleriyle fasulye tohumunu sayarak tek tek bırakıyor. “Fasulye, patates ve soğanın yerini bu yıl değiştirdim” diyor.
Neden diye soruyoruz? “Çünkü, bir ürünü hep aynı yere ekersen verim alamazsın. Her ürünün topraktan aldığı gıda farklı farklıdır” diyor.
Diğer köylüler de bu duruma dikkat çekiyor. Bir ürünü en fazla iki defa aynı yere ekmelisin diyorlar. Ondan sonra yerini değiştirmelisin diyorlar. Yüzyılların tecrübesi bunu söyletiyor köylülere.
Xemsiye ana, “Toprak bereketlidir, biz ekeriz ne vereceğini o bilir” diyor.
BAHARIN TADINI ÇIKARA ÇIKARA
Serkan Kişin’in bostanına gidiyoruz. Serkan herkesten hızlı ve herkesten daha çalışkan. Oradan oraya, işten işe koşuyor. Çünkü en büyüğü 5 yaşında üç çocuğu var bakacak. Köyde başka çocuk yok.
Serkan’ın aynı zamanda inekleri de var. İneklerinden elde ettiği süt ve süt ürünlerini de değerlendiriyor. Hayvan sayısı çok az bu köyde. Bu nedenle süt almak için köylüler bazen sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. “İneklerimin sütünden elde ettiğim peynir, yağ, çökelek gibi ürünlerin bir kısmını köylüler satın alıyor. Kalanını başka köylere, şehirdeki insanlara satıyorum” diyor.
Köyün neşesi olan çocuklarının isimlerini soruyoruz “Büyüğü Sarin Sozdar, ortancası Mirza (Herkes Miro diye sesleniyor), son numaranın ismi ise Firaz.
Biz çocuklarını sorarken çocuklar çıkıp geliyorlar. Oynaya oynaya, doğanın, baharın tadını çıkara çıkara.
“BURADA TOPRAKLA UĞRAŞMAK GÜZEL”
“Köyde gençler yok, sen neden buradasın?” diye soruyoruz yengesi ile birlikte bostanda soğan ekmeye çalışan Serkan’a. “Köyü seviyorum. Köyümüz çok güzel. Başkasının işinde çalışmak kolay değil. Burada kendi işimi yapıyorum. Başımda bana emreden kimse yok. Burada toprakla uğraşmak güzel. Kendi emeğinle geçiniyorsun. Yediğimiz içtiğimiz her şey doğal” diye yanıtlıyor.
Yengesi Emine, Bingöl’de bir hastanede çalışıyor. Hafta sonu olduğu için köye gelmiş. Emine elindeki soğan ve kabak tohumlarını göstererek “Bunlar benim değil kaynanamın” diyor. “Kaynanam bu sene bu koronavirüsünden dolayı İstanbul’da mahsur kaldı. Gelemiyor. Bunlar onun. Onun için ekiyorum” diye konuşuyor.
“SADECE KENDİMİZ İÇİN EKMİYORUZ”
Başka bir bostanın önünden geçiyoruz. Nazime abla elindeki çapasıyla su arkını kazıyor. Önceki kışı köyde geçiren ve bu kış İstanbul’da kalan Nazime abla ve eşi korona yasağından dolayı zor olsa da kapağı köye atmış. Eşi arıcılık yapıyor. Köy daha yeterince ısınmadığı için arılarını köye getirmemiş. Ama eli kulağında. Bostanındaki soğan ve sarmısaklar yaprakları itibarıyla yemelik artık. Bostanına özenle baktığı çok belli oluyor. “Sadece kendimiz için değil, çocuklarımız, yakınlarımız için de ekiyoruz.”diyor Nazime abla elindeki çapayı toprağa çaldıkça.
NEDEN BİRE ON VERMESİN Kİ?
Bostancılıkta hamarat olan ve isim yapmış Zekine ve Mustafa çiftinin yanına vardığımızda yine görev bölümü yapmış ve harıl harıl çalışır buluyoruz. Benzer ürünleri ekmiş onlar da. Mustafa abi sırıkları getirmek ve dikmekle meşgul iken, Zekine abla tohum tanelerini itinayla toprağa yerleştiriyor. Üzerine hayvan gübresi atmayı ihmal etmiyor. Tabi bu gübreyi yiyen ürün neden bire on vermesin ki?
Her sene koca tarlayı ektikleri ürünlerle dolduran Zekine ve Mustafa çifti, bu yıl sağlık sorunları nedeniyle bir kısmını boş bırakmış. Onların da çocukları gurbette ve her yıl önceliği, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaya veriyorlar. Geri kalanı ise eşe, dosta, akrabaya verdiklerini söylüyorlar.
“MAYISIN SON GÜNLERİNDE OLUR O İŞ”
Neredeyse her köylüye sorduk. “Sadır (domates, biber vb ürünler) neden ekilmiyor” diye. Ağız birliği etmişler gibi, “Daha çok erken. Şimdi ekersen hemen yanar. Çünkü hava onlar için daha çok soğuk. Mayıs ayının son günlerinde olur o iş” diye cevaplıyorlar.
TOPRAĞI ÖPÜP NİYAZ EDİYOR
Eşsiz doğasıyla insanı büyüleyen Cafran köyü koronavirüs nedeniyle Avrupa ve Türkiye metropollerinde mahsur kalan sakinlerini bekliyor. Köylülerin önemli gündemlerinden biri de bu. “Kim geldi, kimler yolda, kimler geliş izni almış, kimler neden alamamış” gibi sohbetlere her yerde denk gelmek mümkün.
Sağlık sorunları yüzünden İstanbul’a giden ve salgın nedeniyle mahsur kalan Rınde (Güzel) ve eşi Ali bir yolunu bulup köylerine geldiler. Rınde araçtan iner inmez köyünün toprağını öpüp niyaz ediyor. Evinin bahçe kapısını, evinin eşiğini gözyaşları içinde öpüp niyaz ediyor.
PİRHA – Birçok yerde bahar kendisini iyiden iyiye hissettirse de hala birçok yerleşim birimi kar altında ve orada yaşayanlar yaşam mücadelesi veriyor. Köyde yaşayan yaşlı bir kadın olan Xemsiya ana zor geçen kış koşullarında iki kedi ve iki köpeği etrafında toplamış. Onlar birbirine sokularak kışı geride bırakmaya çalışıyorlar.
Birçok yerde bahar kendisini iyiden iyiye hissettirse de hala birçok yerleşim birimi kar altında ve orada yaşayanlar yaşam mücadelesi veriyor.
Bu yerleşim birimlerinden biri olan Bingöl’ün Cafran Köyü de hala kar altında. İnsansızlaştırılmış olan bu köyde kış başlayınca birkaç yaşlı dışında kimse kalmıyor. Hayat adeta bütün ağırlığıyla çöküyor üzerilerine. Kendi kaderleriyle ve doğayla başbaşalar artık.
16 mart tarihinde Pir Haber Ajansı olarak yolumuz Cafran’a düşüyor ve ilginç görüntülere tanık oluyoruz. Zorlu yolculuğumuz esnasında kar yağışı da devam ediyor.
BİRBİRİNE SOKULARAK YAŞAMA TUTUNUYORLAR
Köyde yaşayan birkaç yaşlının yanı sıra iki tane köpek, iki tane kedi ve birkaç tavuk da var.
Yaşlı bir kadın olan Xemsiya ananın etrafında bir araya gelen bu canlılar birlikte bahara çıkma çabasındalar.
Soğuk kış günlerini birbirine sokularak geçirmeye çalışan iki kedi ve bir köpeğin görüntüleri kameramıza takılıyor. Kedi ve köpeklerin dost olduğu ender görüntülerden birine tanık oluyoruz.
Yaşlı kadının anlattığına göre bütün kışı böyle birbirine sokularak geçirmişler. O nereye gidiyorsa onlar da peşinde. Xemsiya Ana, “Şu kabın içinde günde iki defa kedilere yemek veriyorum, bu kabın içinde de günde iki defa siyah köpeğe yemek veriyorum” diyerek elindeki kapları gösteriyor.
“ONA BAKMAZSAM KIŞI ÇIKARAMAZ”
Güçlü olan diğer köpeği göstererek “Ona fazla vermiyorum çünkü diğer aileler de ona veriyor. O ayrıca Sünni köylerden gelen avcıların öldürdüğü domuz leşlerini yiyor ve bu kara köpeğin yemesine engel oluyor. Kara köpek yaşlı ve dişleri yok. Ona bakmazsam kışı çıkaramaz” diyor.
Kümeste dört tavuğu ve bir horozu var, onlara da bir şeyler vermesi lazım. Oraya doğru ilerlerken araya gördüğü bir rüyayı ekliyor. Siyasi nedenlerle yaşamını yitiren oğlu Tekin’in rüyasına geldiğini, “Anne Züriya halam 8 tane ekmek istiyor” dediğini ve bunun üzerine ertesi gün pişirdiği ekmeklerden 8 tanesini yalnız yaşayan yaşlı bir kadına lokma olarak götürdüğünü belirtiyor.
“SESİMİ KOMŞULARA DUYURAMIYORDUM”
Kapısını açıp yiyebilecekleri bir şeyler koyuyor tavukların önüne. Bu kış tavuklarının pek yumurtlamadığından yakınıyor. Sonra da yalnız geçirdikleri kışı nasıl zor koşullarda geçirdiklerini anlatıyor. “Kar komşulara gidişimize izin vermiyordu. Arada bir çıkıp komşulara sesimi duyurmak için bağırıyordum. Bazen duyurabiliyor bazen de günlerce haber alamıyorduk birbirimizden” diyor.
Xemsiya Ana gibi onunla yaşamını iç içe geçirmiş kedi, köpek ve tavukların herkesten çok baharı özlemle beklediklerini gözlemleyerek ayrılıyoruz Cafran’dan.
PİRHA -Cafran, dokuz Alevi köyünden oluşan Karer bölgesine bağlı bir dağ köyü. Bingöl’e bağlı bu köy görkemli coğrafyası ile bilinir. Geniş ormanların ve yüksek dağların arasına saklanmış bu yeryüzü cennetinin viraneye dönmüş yaylasına ağıt yakan Şevket Kişin “biz eskiden bu yaylada 7-8 bin hayvan beslerdik” diyor.
Dokuz Alevi köyünden oluşan Bingöl’ün Karer bölgesine bağlı bir dağ köyü olan Cafran geniş ormanları, yüksek dağları, çağıldayan şelaleleri ile adeta bir yeryüzü cenneti. Dağların arasına saklanmış bu doğa harikasında viraneye dönmüş yaylasına ağıt yakan Şevket Kişin “Birliğimiz eskiden çok iyiydi. Sonradan insanlarımız sağa sola gidince birliğimiz biraz dağıldı” diyor.
İlk işi yakılarak viraneye döndürülmüş yaylasının duvar taşından öpüp kutsamak oluyor Şevket Kişin’in. Bölgedeki çatışmalı ortamdan, askeri operasyonlardan ötürü 1993 yılından bu yana yaylalarına gidemediklerini bu nedenle hayvancılık yapamadıklarını, bunun da yaşantılarını olumsuz etkilediğini anlatıyor.
Viraneye dönmüş yaylasının yaşam kaynağı olan çeşmesinin başında oturup ağıt yakan Kişin “Eskiden bizim bu yaylalarda 7-8 bin hayvan otlatırdık. Şimdi 15-20 hayvan ya var ya yok” diyerek tabloyu özetliyor.
“BAHARLA BİRLİKTE SOLUĞU YUKARI YAYLADA ALIRDIK”
Köyümüzün iki yaylası var. Biri en yüksekteki Yukarı yayla da dediğimiz Warê Kemerê Sîyayî’dir. Diğeri ise Aşağı yayla anlamına gelen ve şu anda içinde bulunduğumuz Warê Cêrî’dir diye tarif ediyor yaylalarını.
Geçmişte her bahar bu yaylalara aşama aşama nasıl gittiklerini ve nasıl döndüklerini şöyle anlatıyor:
“Burası bizim aşağı yaylamızdır. Bizim insanlarımız eski yıllarda ilkbaharın başlangıcında, hayvanlarıyla birlikte birkaç günlüğüne buraya gelirlerdi. Kış biter bitmez köyde hayvanlar çok olduğu için hayvanları alıp yaylaya getirme ihtiyacı duyardık. Eğer hava sıcak ise bu yaylada mola vermeden doğrudan daha yukarıdaki yaylaya götürürdük. Eğer hava daha yeterince ısınmamış ise hayvanlar soğuktan etkilenmesin diye birkaç gün buralarda kaldıktan sonra hayvanlarımızı alıp daha yukarılarda olan yaylamıza giderdik.”
Kişin sonraki aşamayı ise şöyle anlatıyor. “Yukarı yaylaya gittiğimizde Bingöl’deki akrabalar gelirdi. Kışın hayvanlarını sıcak yerlere götürenler baharla birlikte alıp yaylaya gelirdi. Hepimiz yaylada bir araya gelirdik.”
“BİZİM KÖYDE ÜÇ-DÖRT SÜRÜ HAYVAN VARDI”
Baharla birlikte ekinlere ve biçilecek otlara zarar vermesin diye köy yerinde hayvan bırakmazdık diyen Kişin “Bir yandan yaylaya yerleşmeye çalışırken bir yandan da köyde çift sürme işiyle uğraşırdık. Bostanlarla uğraşırdık. Çift sürümünden sonraki zamanda hava ısınmış oluyordu. Bu defa da koyunları kırkma zamanı başlardı” ifadelerini kullanıyor.
O günlere dair canlı hafızasını koruyan Kişin “Beş on aile hayvanlarını bir araya getirerek oluşturdukları sürülerin önüne çobanları koyarlardı. Eğer çoban konusunda bir uzlaşma yok ise sırayla hayvanların önüne gidilirdi. Bizim köyde üç-dört sürü hayvanın olduğunu ben gördüm, vardı o zamanlar. Bir de büyük baş hayvan sürüsü vardı. Onun da çobanı vardı. Yaylanın arka tarafındaki ovaya götürülüp yayılırdı” diyor.
“KÖYDE GENÇLER ÇOCUKLAR YOK”
Toplamda kaç bin hayvan vardı köyünüzde diye soruyorum. “Bence 7-8 bin hayvan vardı. Şimdi ise 10-15 koyun ile 5-6 inek var. Kimse de kalmadı köyde. Eskiden 30-40 hane vardı. Şimdi beş on hane kalmış, onlar da hep yaşlılardan oluşuyor. Köyde gençler çocuklar yok” diye yanıtlıyor beni.
Kişin geçmişle kıyasladığı köyünün fotoğrafını bir de şu açıdan çekiyor “Eskiden okul da vardı köyümüzde, 1940 yılından beri köyümüzde okul vardı. Şimdi yok. Şimdi ne okul var ne de çocuklar.
“EKİNLER BİÇİLİP ÜRÜN KALDIRILMADAN KÖYE İNİLMEZDİ”
Aşağı yayla diye tanımladığı bu yaylanın kalıntıları içinde hüzünle konuşan Kişin, aşağı yaylaya geliş süreçlerini “Mayısın sonlarında yukarı yaylaya giderdik. Orada bir süre kaldıktan sonra genelde temmuzun 15’inden sonra bu yaylaya gelirdik. Bu yaylada da ağustosun sonu hatta eylül ayının 10’una kadar kalırdık. Bu arada ekinler biçilmiş, harman yerlerinde ürünler kaldırılmış otlar yığılmış, samanlar samanlıklara taşınmış oluyordu. Tüm bu işler bittikten sonra da köye inilirdi.”
“1993’TEN BERİDİR YAYLAMIZA GELEMİYORUZ”
1993’te bu yaylalarımızı terk ettik. Operasyonlar girdi. Biz kendi yaylamızı neden terk ettik? Çünkü bölgemiz ormanlıktı, askeriye devamlı gelip gidiyordu, operasyonlar oluyordu. O nedenle biz bu yaylalarımızı terk etmek zorunda kaldık diyor üzüntüyle. Her şeye rağmen köylerine sahip çıkıp terk etmediklerini de ekliyor peşinden.
“Biz köyde kaldık. Köyde de hayvan beslemek zor oldu. Çünkü köy yeri sıcaktı, hayvanlar sıcağı sevmiyor. Hayvancılık yapılamayınca köylüler hayvan beslemeyi terk ettiler. Şehirlere gitmek zorunda kaldılar. Yine de köyümüzü tümden terk etmedik, insanlarımız duruyor. Köyümüze sahip çıkıyoruz.”
“ATALARIMIZIN MEZARLARINI TERK ETMEYİZ”
Her şeye rağmen köylerini terk etmeme öykülerini bir anıyı anlatarak pekiştiriyor. “Geçmiş yıllarda bir yüzbaşı geldi bizim buraya. Bize dedi ki ‘Birçok köy boşaldı, insanlar köylerini terk edip şehirlere gittiler ama siz bu ormanın içinde inat edip köyü terk etmiyorsunuz. Sizi anlamak zor, ya çok cahilsiniz ya da çok cesursunuz’ dedi.
Bizimkiler de dediler ki “Biz köyümüzü, ölülerimizi, atalarımızın mezarlarını terk etmeyiz. Biz öleceksek de kendi topraklarımızda ölürüz. Kendi topraklarımızda ölürüz’ dediler.”
EN ÇOK DA DAYANIŞMAYA, BİRLİĞE OLAN ÖZLEMİNİ DİLE GETİRİYOR
Terk edilmişliğin içine akmayı inatla sürdüren yayla çeşmesinin başına oturan Kişin “Bu çeşmenin suyu çok güzeldir. İç iç doymazsın, tekrar tekrar içmek istersin. Öyle mübarektir” diyor. Yine eski günlere gidiyor. Ortak çeşmenin köy kadınları tarafından nasıl kullanıldığını, paylaşımcı yaşamlarının güzelliğini anlatıyor.
“Eskiden köyümüzün nüfusu çoktu, hayvan sayısı da oldukça fazlaydı. Buna rağmen insanlarımız tedbirliydiler. Çok planlıydılar. Birbirlerine değer verirlerdi. Kimse kimsenin sözünü çiğnemezdi. Birlik halindeydiler. Köylülerin ortak koyduğu kurallara herkes uyardı. Yabancıların rastgele gelip ormanlarımızı kesmesine izin verilmezdi. Köyümüzün ormanlarını bu şekilde koruduk bu günlere getirdik. Birliğimiz eskiden çok iyiydi. Sonradan insanlarımız sağa sola gidince birliğimiz biraz dağıldı” diyor.
Oturduğu çeşme başında kendi yazdığı ağıdı seslendiriyor. Seslendiriyor ama ağlamaklı olduğu için daha fazla sürdüremiyor. Ziyaretlerimizin gücü büyük diyor. “Ziyaretlerimize inancın güçlü olursa seni yalnız bırakmazlar” diyor. İtikatlı olun, itikatınızdan vazgeçmeyin” diye de bize tembihte bulunurken “bu gün bu yaylaya geldiğim için çok duyguluyum, kusuruma bakmayın” diye bitiriyor sözlerini.