Etiket: cemalettin küçük

  • ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

    ‘Doğayı savunanlara karşı yargısal şiddet uygulanıyor’ – VİDEO

    PİRHA – Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük, şiddetin doğa savunucularına dönük fiziksel, yaşamsal ve yargısal olarak arttığını vurgulayarak, “İktidarlar genellikle baskı, şiddet ve korku iklimi üzerine inşa edilir. Hangi sınıfın hangi birimin iktidarından söz ederseniz edin, orada muhakkak bir korku, şiddet unsuru ortaya çıkar. Bu nedenden dolayı iktidar varsa şiddet söz konusudur. Onun için iktidarlardan kurtulmak lazım” dedi.

    Şiddet; kavramsal bir alandan çıkıp yaşamın her alanına nüfuz etmiş durumda. Kadına, çocuğa, ağaca, suya, toprağa, hayvana, iktidarlar tarafından öteki görülen kimliklere, Aleviye, mülteciye, işçiye, emekçiye, emekliye, gence, öğrenciye, öğretmene, doktora yönelik şiddet tırmanmış durumda.
    Peki şiddet neden bu kadar arttı ve toplumun önemli bir kısmı tarafından normalleştirildi? Bu normalleşmede iktidarın payı nedir? Muhalefet neden şiddete karşı ses çıkarmıyor, toplumsal muhalefet neden alternatif üretmiyor?

    Konuya dair Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük sorularımızı yanıtladı.

    “İKTİDAR VARSA ŞİDDET SÖZ KONUSUDUR”

    PİRHA- Şiddet nedir? Şiddetin “iktidar” olgusuyla ilişkisini nasıl okumalı?

    CEMALETTİN KÜÇÜK: Sadece Türkiye’de değil dünyada bir şiddet dalgası söz konusu. Şiddeti, standart yaşam, doğal yaşam içerisindeki değişiklikleri ya da bir işlemi başkasına zorla yaptırma olarak tanımlayabiliriz. Bunun tabi dereceleri de söz konusu olabilir. Şiddet zaman zaman bedensel bütünlüğe olmakla birlikte hem yaşam çevresiyle ilgili ve aynı zamanda da insanın psikolojisiyle de değerlendirilebilecek boyutlarda olabilir. Ama biz de genelde bedensel bütünlüğe saldırı olarak gerçekleştiğinde ve hatta bu ölümle sonuçlandığında şiddet olarak kabul ediliyor. Oysa bunun ötesinde birçok baskı, korku unsurunun gündemde olduğu ve buna bağlı olarak bu baskı, korku unsurlarının temel olduğu maddi unsurlar olmak üzere birçok etkeni kapsayan çok daha geniş tanımlı bir baskı olayıdır diye tanımlayabiliriz. Bir yerde iktidar varsa orada şiddet var demektir. Çünkü iktidarlar genellikle baskı, şiddet ve korku iklimi üzerine inşa edilir. Hangi sınıfın hangi birimin iktidarından söz ederseniz edin, orada muhakkak bir korku, şiddet unsuru ortaya çıkar. Bu nedenden dolayı iktidarla bağlantısını kurma söz konusu olduğunda iktidar varsa şiddet söz konusudur. Onun için iktidarlardan kurtulmak lazım diye adlandırmak gerekiyor.

    “ŞİDDETİN ORTAYA ÇIKMA NEDENİ EKONOMİK YANSIMALAR”

    -Şiddet olgusunun sıradanlaşması ile karşı karşıyayız. Yaşam alanından, doğayı koruyana, kadından çocuğa yönelik ortaya çıkan bir şiddet sarmalı içindeyiz. Bundan yola çıkarak şiddetin sosyal, toplumsal ve ekonomik yansımaları var mıdır?

    Şiddetin temel unsur olarak ortaya çıkma nedeni ekonomik yansımalar. Özellikle doğayla bağlantısını, ilişkisini, kadın ve çocukla ilişkisini kurduğumuz zaman şiddetin temel meselesini ortaya çıkaran da ekonomik bağlam oluyor zaten. Ekonomiyi geleceğe taşımak isteyenlerle yerküre üzerinden kar elde etmek, birikim elde etmek isteyenler arasındaki bir çatışma söz konusu. Çatışmanın olduğu yerde de şiddet kaçınılmaz. Ama bu şiddet savaşla sonuçlanabilir, bu şiddet çeşitli baskı unsurlarıyla da gündeme gelebilir. Bunu değerlendirdiğimizde şiddeti sadece yaşamı sonlandıran ya da bedensel bütünlüğe saldırı olarak algılanan biçimde almamak lazım. Her türlü fonksiyonun devreye sokuluşuyla ortaya koymak lazım.

    Şiddetin uygulandığı alanlardan bir tanesi de taciz diye adlandırılan yargı tacizi de söz konusu olabilir. Diyelim ki herhangi bir bölgede yaşam alanıyla, coğrafyayla ilgili, yerkürenin bir bölgesiyle ilgili orayı yuva olarak kabul etmiş kişinin yuvasına yönelik saldırı uygulanırken buna doğal yaşamından gelen haklarını savunmak üzere karşı koyan kişiye karşı kolluk kuvvetlerinin kullanmış olduğu şiddeti bir kenara koy sürekli olarak çeşitli davalar açılıp yıldırma politikaları da uygulanıyor. Aslında bunlar da bir çeşit şiddet. Bunun dışında burada açılacak idari davalar söz konusu olduğunda idari davalarla ilgili çok yüksek maddi unsurlar gündeme sokuluyor. Mesela dava bedeli çok yüksek oluyor. Bu dava bedelini de ödeyebilmek için çaba sarf ediliyor. Ve mücadele eden kişilerin, toplumun ekonomik gücünü aştığı zaman bu da düşmüş oluyor. Bu da aslında bir şiddet. Onun için şiddeti çerçevelemek çok kolay değildir. Ama kadına ve çocuğa şiddeti sadece bedensel unsuruyla ele almadan geleceği dizayn etmek üzere bir örgütlenmenin de parçasıdır. Bu aynı zamanda toplumun dizaynında çok önemlidir.

    “ŞİDDETİ SADECE FİZİKİ OLARAK DEĞİL KAPSAMLI BİR ŞEKİLDE DEĞERLENDİRMELİYİZ”

    -Son yıllarda artan şiddeti -kadınlara, çocuklara, ekolojistlere, işçilere- nasıl değerlendirirsiniz?

    Bunun karşılığı iktidar. Yerküre üzerinde bir ekonomik faaliyet söz konusu oluyor, bir hegemonya kurulmak isteniyor. Kadınlara ve çocuklara uygulanan baskı aynı zamanda geleceği de yönlendirmiş oluyor. Bunun üzerinden adımı ileri attığımız zaman adını ekolojist diye adlandırdığımız aslında yuvalarına sahip çıkan insanlara yönelik şiddetin arttırılması da söz konusu. Bugün dünyada her türlü faaliyet artık bir yıkım aşamasına gider duruma gelmiştir. Bunun da temel nedenlerinden bir tanesi kapitalist ekonomi sisteminin büyüme modeli olarak topluma yutturulmaya çalıştığı durumdur. Neredeyse herkesin yuvasına müdahale edilecek duruma gelindiği için bu duruma bir karşı koyuş söz konusudur. Bu karşı koyuşu da çeşitli şiddet unsurlarını kullanarak iktidarlar tarafından yol alma çabası içerisindeler. Yani bunun Filistin’e uygulanan bir savaş politikası, yok etme politikası ya da Ukrayna ile Rusya arasında yaşananla herhangi bir şekilde diyelim ki Artvin’deki Cankurtaran’da bir insanın üzerine kurşun sıkılmasıyla farkı yok. Ama kurşundan önce orada baskı ve şiddet unsurları oluşmuştu. Oradaki arkadaşımızın ölümüyle sonuçlanan olayda daha önce şiddetin olmadığı veya bundan sonra olmayacağı anlamına gelmiyor. Zaten sonrasında da tehdit unsurlarının yeniden devreye sokulduğuna da şahit olduk.

    Bütünü ele aldığımızda şiddeti sadece fiziki olarak değil kapsamlı bir biçimiyle değerlendirmemiz gerekir. Herhangi bir yerde bir faaliyet yürütülürken oraya mesela daha çok mühendislik alanından bilirkişi çağırılıyor. Biz buna çok itiraz ediyoruz. Zaten mühendislerin çoğu ideolojik üretim düşüyle birlikte donatılmış ve sadece bunu yapmazsa eksik kalacakmış gibi bir durum söz konusu. Aslında şiddetle beslenmiş olarak oraya geliyor. Ama biz diyoruz ki buradaki faaliyetlerin yaratacak olduğu sonuçları sadece bizim meslek alanımız içerisinden değil burayı etkileyebilecek fiziki koşullarda sağlıkçıların, bitki uzmanlarının, ziraatçilerin, zoologların, biyologların, meteoroloji alanından olan mühendislerin, coğrafyacıların incelemesi gerekiyor. Ve sosyolojik olarak burada ortaya çıkacak olan değişimin yarattığı sonuçlar ve psikolojik olarak ortaya çıkan ve bütün unsurların topyekün ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğini öne sürüyoruz.

    “TOPLUMUN ÇOĞU ŞİDDETE UĞRADIĞININ FARKINDA DEĞİL”

    -Şiddetin önüne geçmek için toplumsal muhalefet ne yapmalı?

    Örgütlenmeli diyeceğiz ama tabi bu örgütlenmeyi bilinç üzerinden kurmamız gerekiyor. Çünkü toplumun çoğu şiddete uğradığının farkında değil. Bir sağlık yitimini bile insan ölünce sağlık yitirilmiş sanıyor ama aslında aradaki faaliyetten dolayı sürekli ömründen kaybediyor ve çeşitli hastalıklarla uğraşıyor. Baktığımızda şiddeti de böyle değerlendirmek gerekiyor yani bedensel bütünlüğümüze fiziki bir baskının olmasının dışında saymış olduğumuz bütün ekonomik süreçler dahil olmak üzere eğitim sürecinden başlayıp öğrenim ve öğretim süreçlerine kadar bütünlüklü olarak konuyu değerlendirip bu konuda en önemli meselelerden biri olan bilgiyi edinmek gerekiyor. Şiddetin aşamasını, şeklini, ne olduğunu eğer tanımlayamazsak şiddete karşı mücadeleyi de belirleyemeyiz. Bugün ne yazık ki şiddetin ne olduğu konusunda yeni bir çalışma topluma anlatılabilmiş değil. Toplumun geliri, eşitsizlik yoğun bir hatta geliyor. Toplumun belirli bir kesiminin geliri çok düşürülüyor. İnsanlar açlıkla baş ederken iktidar sadece gıda yardımı yaparak insanları kendine bağlamış oluyor. Mesela bu önemli bir şiddettir. Buna karşı çıkabilmek için bu alanda onun haklarının neler olduğunu, açlığa mahkum olmaması gerektiğini, herkesin belli bir düzeyde beslenme, eğitim, barınma, sağlık ve aynı zamanda güvenliğinin karşılıksız sağlanması gerektiği konularının ortaya konulması gerekiyor. Bütün bunlar tanımlanıp birlikte hareket sürecini tanımladığımızda şiddetle ancak başa çıkabiliriz diye düşünüyorum. Yoksa şiddet, bugünden yarına çok kolay ortadan kalkabilecek bir şey değildir.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

    İLGİLİ HABERLER

    ‘Devletin kullandığı şiddet politikası çok içselleştirildi’ – VİDEO
    >‘Toplumsal faşizme, şiddete karşı en güçlü direnişi kadın hareketi gösteriyor’- VİDEO
    ‘Erkek egemen sistem şiddetin sıradanlaşmasını istiyor’ – VİDEO
    ‘Toplumsal muhalefet, şiddet karşısında bir direnç hattı geliştirmelidir’
    ‘Şiddeti durduracak olan ezilenlerin ortaya koyacağı örgütlü güçtür’-VİDEO

  • İliç madenlerinde keşif yapıldı; ‘Burası Türkiye’nin başına büyük bir beladır’ -VİDEO

    İliç madenlerinde keşif yapıldı; ‘Burası Türkiye’nin başına büyük bir beladır’ -VİDEO

    PİRHA- TMMOB tarafından, Erzincan’ın İliç ilçesindeki altın madeninin kapasite artışı için verilen ÇED olumlu kararına karşı açılan davanın keşfi yapıldı. Türkiye’nin 1999’dan sonra ülkeyi madencilik faaliyetlerine açtığını söyleyen TMMOB Yönetim Kurulu üyesi Cemalettin Küçük, “Bu madenler bugün durdurulsa bile büyük bir belayla karşı karşıya olduğumuzu bütün toplumun bilmesini isterim” dedi.

    Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) tarafından, İliç’te Anagold Madencilik tarafından işletilen altın madeninin kapasite artışı için verilen Çevresel Etki Değerlendirme Raporu (ÇED) olumlu kararına karşı açılan davanın keşfi yapıldı. Keşfe avukat, teknik heyet ve TMMOB Yönetim Kurulu üyesi Cemalettin Küçük katıldı. Konunun uzmanları tarafından siyanürlü maden projesinin çevre ve insan sağlığı üzerinde geri dönüşü olmayan tahribatlara yol açtığı belirtiliyor.

    “ZEHİRLİ KİMYASALLAR TÜRKİYE’NİN İÇİNDEN GEÇİP ORTADOĞU’YA AKIYOR”

    Erzincan İliç’teki maden sahasında PİRHA’ya açıklamalarda bulunan TMMOB Yönetim Kurulu üyesi Cemalettin Küçük, “Burada dünyada büyük sayılacak bir maden işletmesinin başında bulunuyoruz. Coğrafyaya baktığınız zaman bir ormanlık, ağaçlık alan, otlaklar ve meraların olduğu bir bölge” dedi.

    Küçük, şunların altını çizdi:

    “Şu anda bulunduğumuz yerde, bu madencilik faaliyetinin kompleks mineral işletmesinin olduğu yeri Karasu’ya yani Fırat’ın koluna 300 metre mesafede gösteriyorlar. Bir metre mesafesi boyunca sanki çok uzakmış gibi gözüküyor. Ama burası mesafe falan değil. Bulunduğumuz yere düşen yağmur Karasu’ya iner. Yani burası, Karasu’nun içerisindeki bir maden tesisidir, yani Fırat’ın içerisindedir. Yani bütün Türkiye’nin içerisinden geçip Ortadoğu’ya akan, körfeze kadar inen bir yerin içerisindedir.”

    “KULLANILAN KİMYASAL SAYISI ÇOK YÜKSEK”

    Burada yığılan zararlı atıkların bir dağ oluşturduğunu belirten Küçük, “İçerisinde mineral bulunanları iki gruba ayırıyorlar burada. Bir tanesi sülfürlü mineraller, diğeri oksitli olanlar. Oksitli olanları öğütüyorlar, 6-11-12 milimetre arasındaki kalınlıklara kadar öğüttükten sonra bu bölgede seriyorlar. Oraya siyanürlü ya da solüsyonlu kimyasal sular vererek içerisindeki istedikleri mineralleri söküp almaya çalışıyorlar” dedi.

    Maden sahası içerisinde hiç bahsedilmeyen, göz önünde bulundurulmayan bir tesisin daha olduğunu ifade eden Cemalettin Küçük, “Filotasyon tesisinde bakır yüzdürme işlem yapıyorlar. Burada bakırı, mineralleri ya da bakırın yanındaki mineralleri cevher içerisinden ayrıştırabilmek için kullanılan kimyasal sayısı çok yüksek. Neredeyse 10’a yakın kimyasal kullanılıyor. Onların isimlerini ben bile saymakta güçlük çekiyorum” dedi.

    “FIRAT’A AKAN BİR KİMYASALIN BAŞINDAYIZ; TÜRKİYE’NİN BAŞINA BÜYÜK BİR BELA”

    Bu maden sahasını sadece atık depolama gölünden ibaret saymamak gerektiğini vurgulayan TMMOB Yönetim Kurulu üyesi Cemalettin Küçük, “Burayı bir kompleks tesis olarak 10 proje biçiminde, orman sıyırmasından toprağın depolanması aşamasına kadar tüm kısımlarıyla birlikte değerlendirdiğimizde Fırat’a akan bir kimyasalın başında bulunuyoruz” diyerek acı tabloyu gözler önüne serdi ve şunları kaydetti:

    “Burası Türkiye’nin başına büyük bir beladır. Bunu bugün bile durdursak buranın ortaya çıkarmış olduğu ve bundan sonra ortaya çıkaracağı sıkıntıları ortadan kaldırmak demiyorum, sadece azaltmak için ekonomik ve emek açısından da baktığımızda çok büyük değerler harcanması gerekir. Bununla ilgili şöyle bir örnek verebilirim. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1999 senesinde Montana eyaletinde bir altın madeni, kapatıldıktan sonra atıklarının çevreye verecek olduğu zararları azaltmak üzere yapılacak olan çalışmalar için bir milyar dolarlık para ayrılmıştı. Ancak bu tesisin toplam ekonomik bedeli 50 milyon dolar. Anlayın. Tesis bedelinin yirmi katından daha fazla bir bedeli, tesisin vereceği zararı azaltabilmek için ödemek zorundaydılar.

    Bütün bu göstergelere rağmen Türkiye’nin 1999 yılından sonra ve 2000’li yıllar boyunca ülkeyi madencilik faaliyetlerine açtığını söyleyen Küçük, “Şimdi bunlar başımızda büyük bir bela. Bugün durdurulsa bile büyük bir belayla karşı karşıya olduğumuzu bütün toplumun bilmesini isterim” dedi.

    “RAPOR DENEMEYECEK BİR ŞEYİ BİLİRKİŞİ RAPORU OLARAK SUNDULAR”

    TMMOB’un açtığı davadan dolayı avukat ve teknik heyetle birlikte İliç’e geldiklerini belirten Cemalettin Küçük, herkesin her şeyi bildiğini, daha önce de keşfe geldiklerini ve aynı şeyleri tekrarladıklarını vurgulayarak şunları ekledi:

    “Daha önceki keşifte sormuş olduğumuz soruların hiçbir tanesine bilirkişi yanıt vermeyip, Çevresel Etki Değerlendirme raporu denilen ÇED raporunun aynısını kopyalayıp yapıştırarak rapor denemeyecek bir şeyi bilirkişi raporu olarak sundular. Onun için biz buna itiraz ettik. Mahkeme bu rapora dayanarak bizim davamızı reddetti ama biz bunu yeniden değerlendirip Danıştay’a itiraz ettik. İtirazlarımız kabul edildi. Bunun keşfini yapacağız.”

    Nuray ATMACA/ERZİNCAN

    İLGİLİ HABERLER:

    İliç’te Yapılması Planlanan Keşifte Bilirkişiler AKP’li; Keşfin Ertelenmesi Talep Edildi

    Danıştay, İliç’teki Altın Madeni Için Mahkemenin Kapasite Artışı Kararını Bozdu

    -‘Siyanürlü maden projesi geri dönüşü olmayan tahribatlara yol açacak’

    Metalürji Mühendisi Küçük: Çöpler Altın Madeni, İliç’te Büyük Yıkıma Sebep Oldu

  • Nükleer santral meselesi siyasi bir meseledir, enerji meselesi değil-VİDEO

    Nükleer santral meselesi siyasi bir meseledir, enerji meselesi değil-VİDEO

    PİRHA-Munzur Çevre Derneği’nin “Yeni Çernobiller yaşanmaması için; Sinop’tan Munzur’a Mücadeleyi Dayanışmayla Büyütelim” şiarıyla düzenlediği dayanışma etkinliğinde konuşan Munzur Çevre Derneği Başkanı Hatun Esen, “Nükleer santralleri yapmayın biz mum ışığında kalmaya razıyız. ‘Yaşamın olmadığı bir yerde enerjiye ihtiyaç var mı?’ soruyorum size” dedi.

    Munzur Çevre  Derneği dünyanın en büyük nükleer kazalarından biri olan Çernobil faciasının 32. yılında “Yeni Çernobiller yaşanmaması için; Sinop’tan Munzur’a Mücadeleyi Dayanışmayla Büyütelim” şiarıyla dayanışma etkinliği düzenledi.

    Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinlikte salona asılan “Nükleer değil yaşam, yaşam için isyan”, “Munzur özgür aksın, Sinoplu nükleersiz yaşasın”, “Dersim’de HES’lere, Sinop’ta nükleere geçit vermeyeceğiz”, “Ölüm değil yaşamak istiyoruz, nükleer enerjiye hayır…!” yazılı pankartlar dikkat çekti.

    Etkinliğe çeşitli yöre ve çevre dernekleri, doğaseverler, İstanbul çevre konseyi, siyasi oluşumlar ve sivil toplum kuruluşları destek verdi.

    Çevre ve yaşam mücadelesinde ölümsüzleşenler için saygı duruşuyla başlayan etkinlikte Munzur Çevre Derneği’nin Çernobil faciasıyla ilgili hazırladığı sinevizyon gösterildi.

    “RADYASYONLU BULUTLARIN TEĞET GEÇTİĞİNİ SÖYLEYEREK DALGA GEÇTİLER”

    Sinevizyonun ardından konuşan Munzur Çevre Derneği başkanı Hatun Esen, aradan 32 yıl geçmesine rağmen Çernobil faciasının etkilerinin hala devam ettiğine dikkat çekti. Diğer ülkelerin radyasyona karşı önlem aldığını kaydeden Esen, Türkiye’yi yönetenlerinse radyasyonlu bulutların teğet geçtiğini söyleyerek insanlarla insanlarla dalga geçtiklerini belirtti. Çernobil faciasından Karadeniz’in kıyı kentlerinin çok etkilendiğini ifade eden Esen, neredeyse her evden bir kişinin hayatını kaybettiğini de ekledi.

    “NÜKLEER YAPMAYIN MUM IŞIĞINDA KALMAYA RAZIYIZ”

    Çernobilden sonra gelişmiş ülkelerin kendi ülkelerinde nükleer santralleri durdururken Türkiye’ye yöneldiklerini hatırlatan Esen, ülkemizde enerjiye ihtityaç olduğu için yapılmak istenen üç nükleer santrale dikkat çekti. Esen “Nükleer santralleri yapmayın biz mum ışığında kalmaya razıyız. ‘Yaşamın olmadığı bir yerde enerjiye ihtiyaç var mı?’ soruyorum size” dedi.

    “ATIKLAR İÇİN TOROSLARI DÜŞÜŞNÜYORLAR”

    Türkiye’de insan ölümlerinin kolaylığına işaret eden Esen, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bizim ülkemizde insan ölümleri o kadar kolay ki taş ocaklarında ölüyoruz, çöp konteynırı patlamalarında ölüyoruz. Bu da yetmiyormuş gibi Mersin’de, Sinop’ta nükleer santral yapıyorlar. Mersin’de kurulacak nükleer santral 60 yıl sonra işlevini yitirdiği zaman atıklarını nereye atacaksınız? Onun için de Torosları düşünüyorlar.”

    “BÜTÜN DERELERİMZE KELEPÇELER VURULUYOR”

    Türkiye’de doğal yaşam alanlarına saldırıların arttığını kaydeden Esen, “Kıyılarımız birilerine peşkeş çekiliyor, ormanlarımız yok oluyor. Akan bütün derelerimize kelepçeler vuruluyor. Vadilerimiz HES’lerle yok ediliyor. Sur, Hasankeyf, Dersim Sinop, Mersin her yer yok oluyor. Biz biliyoruz ki yolumuz uzun, mücadelemiz zor. Ama biz sesimizi yükselteceğiz, buna geçit vermeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

    DİRENİŞE DEVAM VURGUSU

    Çevre mücadelesinde hayatlarını kaybeden Büyüknohutçu çiftini de unutmayarak onlara selam yollayan Esen, direnişe devam vurgusu yaparak sözlerine şöyle devam etti: “Bizler coplansak da gözaltına alınıp içeri atılsak da doğamıza, taşımıza, mahallemize, sokağımıza yönümüzü çevirerek yaşam alanlarımızı koruyacağız. Lokal direnişleri genel direnişlere çevirirsek kazanırız.”

    SİNOP’TA YAPILACAK MİTİNGE ÇAĞRI

    22 Nisan’da Sinop’ta nükleere karşı yapılacak mitinge katılımın önemli olduğunu söyleyen Esen, egemenlerin yarın öbür gün nükleer santralden sonra nükleer silah üretmek istediklerini söyleyebileceklerine de dikkat çekti.

    Esen’in ardından sahneye çıkan Musa Baki Zazaca ve Türkçe söylediği türkülerle katılımcılara keyifli anlar yaşattı.

    “GÖLGE ETME BAŞKA İHSAN İSTEMEZ”

    Baki’nin arkasından kısa bir konuşma yapan İstanbul Çevre Konseyi Başkanı Şeyma Dumrul, İğneada, Akkuyu ve İnceburun’da kurulmak istenen nükleer santrallere değindi. Bakanların nükleer santraller için mantıklı bir açıklama yapamadıklarını belirten Dumrul, amaç enerjide Türkiye’yi dış ülkelerden bağımsız hale getirmekse nükleer santrallerin değil güneş santrallerinin konuşulması gerektiğini kaydetti. “Yeşil Türkiye Projesi” adı altında Cumhurbaşkanının 23 milyon haneye mektup gönderdiği ve bunun maliyetinin de yurttaşların ceplerinden çıktığını belirten Dumrul, “Mektupta halka demişler ki ‘Çevreye daha duyarlı olun.’ Onlara şunu söylemek lazım ‘Gölge etme başka ihsan istemez.’ Siz olmazsanız bu halk yeterince çevreci, yeterince çevreye duyarlı.” ifadelerini kullandı.

    “BİZ BURADAYIZ ÇÜNKÜ TÜRKİYE BİZİM”

    Canlı ağaçların kiralanması kararının meclisten geçtiğini kaydeden Dumrul, havanın, suyun her geçen gün daha fazla kirlendiğini, ormanlık alanların her geçen gün sermayeye peşkeş çekildiğini hatırlattı. Dumrul hükümete şöyle seslendi: “Şuan buradaysak demek ki umut var. Her şeyden önce bu ülkenin kadınları var. Yaptığınız çevre kıyımlarına sessiz kalmayacağız. Biz buradayız çünkü Türkiye bizim.”

    “NÜKLEER SANTRAL BİR SİYASİ MESELEDİR ENERJİ MESELESİ DEĞİL”

    Dumrul’un arkasından söz alan Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük, hazırladığı sunum ve görsellere nükleer santrallerin ne kadar zararlı olduğunu anlattı. Küçük, Türkiye’de zaten nükleerin var olduğunu vurguladı. Ortada OHAL, faşizm, baskı ve katliamların olduğunu söyleyen Küçük, OHAL’in demokratik haklar kullanılmasın ve insanlar fikirlerini söylemesin diye var olduğunu kaydetti. Sinop’ta bir salonda ÇED toplantısı düzenlenirken çevrecilerin alınmayarak taşımalı sistemle AKP’li köylülerin getirildiğini ve nükleerin etkilerinin anlatıldığını ifade etti. Bunu yaparken OHAL’den destek aldıklarını işaret eden Küçük, “Mersin’de yapılacak toplantıya katılım da böyle engellendi. Nükleer santral meselesi bir siyasi meseledir. Bir esir alma meselesidir. Enerji meselesi değil.

    Güneş enerjisi santralleri ile rüzgar tribünlerinin zararlarına da değinen Küçük, Hasankeyf’in üzerinin toprakla kapatıldığını ve bunu yapmak için de ekolojik bomba kullanıldığının söylendiğini kaydetti.

    Küçük’ün arkasından sahneye çıkan sanatçı Ayla Yılmaz türkülerini seslendirdi.

    “SİYASET SADECE ANKARA’DAN KARAR VERMEK DEĞİLDİR”

    Yılmaz’ın arkasından HDP MYK Üyesi Çilem Küçükkeleş söz alarak Mersin’de milletvekilliği yaptığı kısa dönemde nükleerle mücadeleye destek verdiğini belirtti. HDP’nin toplumun kendi siyasetini kurduğu bir siyaseti benimsediğini ifade eden Küçükkeleş, siyasetin sadece Ankara’dan karar vermek değil toplumun her alanında söz söylemek olduğunu vurguladı. İnsanların bu coğrafyada yaşayan canlılardan tek farkının konuşabiliyor olması olduğunu kaydeden Küçükkeleş, bu yaşamda eşit olmanın ve doğaya bakabilmenin başarılabildiği zaman daha yaşanılabilir bir dünyanın kurulabileceğine işaret etti.

    “İNSANLIK AYAKTA KALMAYA DEVVAM EDECEK”

    “Hiçbir yağmur, yağarken hangi insanın cebinde ne kadar parası olduğuna bakmadı. Hiçbir toprak, üzerinde gezen canlının ne kadar sarayı, ne kadar köşkü olduğuna bakmadı” diyen Küçükkeleş, insanlığın bir vicdanı olduğunu ve insanların ellerini vicdanlarına koyduğu takdirde vicdanlarının insanlığın doğru olduğunu söyleyeceğini ifade etti. Hayata ve vicdanlarına sahip çıktıklarını söyleyen Küçükkeleş, bu coğrafyada kurulan kalelerin bir gün yıkılacağını ancak insanlığın ayakta kalmaya devam edeceğini vurguladı.

    Küçükkeleş’in konuşmasının ardından sahneye çıkan Mehmet Ekici seslendirdiği türkülerle katılımcılara keyifli anlar yaşattı.