Etiket: çevresel felaket

  • İnsanlar sebebiyle Munzur Vadisi Milli Parkı’nda yaban hayatı tehlikede!

    İnsanlar sebebiyle Munzur Vadisi Milli Parkı’nda yaban hayatı tehlikede!

    PİRHA-Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişimi, Munzur Vadisi Milli Parkı’nın insan etkileşimine kapatılması yönünde çağrı yaptı.

    Havaların ısınmasıyla birlikte çok sayıda insan adeta Dersim’e akın etti. Kent nüfusunun hızla artması sonucu Munzur Vadisi Milli Parkı’nın fauna ve florası da olumsuz etkilenmeye başladı.

    Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişimi, konuya dikkat çekmek amacıyla milli park alanının başlangıç noktasında basın açıklaması yaptı.

    “BÖYLE BİR MİLLİ PARK YÖNETİMİ OLMAZ”

    Grup adına konuşan Avukat Barış Yıldırım, Munzur Vadisi yaban ekolojisinin çok güçlü olduğuna işaret ederek şu konuşmayı yaptı:

    “Ülkemizin de taraf olduğu Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması hükümlerine göre Dünya Kültür Mirası listesinde yer alması gerekiyordu. Nitekim Munzur Üniversitesi akademisyenleri tarafından da bu doğrultuda hazırlanmış rapor var. Biz de buranın Dünya Kültür Mirası listesine alınması için dava açtık. Yine bölgemizin 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ve ilgili mevzuat hükümleri doğrultusunda birinci derece doğal sit alanı ilan edilmesi için hukuksal süreç yürüttük. Buradaki flora çeşitliliği kıyas bakımından söylüyorum Hollanda’dan fazla, İngiltere’ye eşdeğer. Bu anlamda son derece zengin bir milli park.

    Buna rağmen, mutlak koruma zonu olmasına rağmen gördüğünüz gibi son derece yoğun bir insan etkileşimi var. Tam bu noktada Munzur Vadisi Milli Parkı’nın resmi görevlilerinin bulunması gerekiyor. Türkiye’deki ve dünyadaki bütün milli parkların korunması için görevliler gerekli kontrolleri yapar. Fakat milli parka gelişi güzel herkes kolayca girip çıkıyor. Bu buradaki yaban hayatı ekolojisinin tahrip olmasına yol açıyor. Biraz daha ileriye gidin ülkemizin de taraf olduğu Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Alanlarını Koruma Sözleşmesi yani Bern Sözleşmesi Ek 2 listesinde kesin koruma altında olan yaban keçileri su içmeye inemiyor. Araç trafiğinden kaynaklı. Bu çok korkunç bir şey. Ekosistemin önemli canlıları, karayolu boyunca tanık oluyoruz. Bern Sözleşmesi’ne göre koruma altında olan su samurları araç çarpması sonucu hayatlarını kaybediyorlar. Yine Bern sözleşmesine göre koruma altında olan ayı türleri, vaşak türleri; yaban hayatının temel türleri araç çapması sonucu telef oluyorlar. Böyle bir milli park yönetimi olmaz.”

    ENDER MİLLİ PARKLARDAN BİR TANESİ ANCAK KORUNMUYOR!

    Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişimi Sözcüsü Barış Yıldırım, yakın zamanda Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un Dersim ziyaretine de değinerek şöyle devam etti:

    “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. Maddesi, Çevre Kanununun 1,3 ve 30. Maddesi, Milli Parklar Yasası, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, bunlar bu milli parkın insan etkileşimine karşı korunmasını zorunlu kılıyor. Munzur Vadisi Milli Parkı aynı anda 5 ekosistemi ihtiva eden ender milli parklardan bir tanesidir. Akarsu, orman kaya, mera bozkır ekosistemi. Biyolojik çeşitlilik çok güçlü burada. Korunması gereken habitat alanını, yaban hayatı ekolojisin, florasını insan etkileşimine açmak açıkçası hukuku bir yana bırakalım vicdana da aykırıdır.

    İnsan etkileşiminin çok yoğun olduğu bir sürece tanık oluyoruz. Yasak olmasına rağmen alabalık avlanıyor, insanlar rahatça her tarafı kamp alanı olarak kullanıyor. Bu konuda devletin temel kurumlarının gerekli önlemleri alması lazım. Aksi halde biz bu biyolojik çeşitliliği koruyamazsak burası milli park olma vasfını kaybeder. İnsanlar her yerde yasak olmasına rağmen piknik yapıyorlar, ağaçları kesiyorlar bu çok vahşi bir durum.

    Biz buradan yetkili makamlardan, Munzur Vadisi Milli Parkı’nın korunması için başta 2873 sayılı Milli Parklar Kanununda belirtilen önlemler olmak üzere mevzuatta belirtilen tüm önlemlerin alınmasını istiyoruz. Şayet Munzur Vadisi Milli Parkı için önlemler alınmazsa geçmişte yaptığımız gibi gerek idari gerekse adli girişimlerde bulunacağımızı buradan ifade etmek istiyoruz.”

    PİRHA/DERSİM

     

  • Ordu’da siyanürle altın ayrıştırma üretimi vurdu, çiftçi tedirgin-VİDEO

    Ordu’da siyanürle altın ayrıştırma üretimi vurdu, çiftçi tedirgin-VİDEO

    PİRHA-Ünye Alevi Kültür Derneği Başkanı Yüksel Beşli, yöre halkının geçim kaynağı olan fındık üretimi konusunda yaşadıkları sorunlara dikkat çekti. Beşli, son beş yıldır civardaki siyanürle altın ayrıştırma maden ocaklarının çevreyi kirlettiğini söyleyerek “Bu coğrafya hepimizin ortak yaşam alanıdır. O anlamda havamıza, suyumuza, toprağımıza sahip çıkmak durumundayız. Yöneticiler, bu konuya özen gösterip dikkat çekmelidirler” dedi.

    Ünye Alevi Kültür Derneği Başkanı Yüksel Beşli, Ordu’nun Ünye ilçesindeki fındık üreticilerinin sorunlarına dikkat çekti. Beşli, civar bölgedeki halkın, genel olarak geçim kaynağının fındık üzerinden olduğunu belirterek son yıllarda türeyen çeşitli bitki hastalıklarının sebeplerini anlattı.

    ALTIN UĞRUNA ÇEVRE FELAKETİ!

    Yüksel Beşli, ‘küf’ ve ‘dalkıran’ hastalıklarının en temel sorunlar olduğunu söyledi. Beşli, bu bitki hastalıklarının üretimi düşürüp bahçeleri kuruttuğuna işaret ederek şunları söyledi:

    “Küf hastalığı, yaprağın üzerinde beyaz lekeler oluşturuyor. Bunun bilimsel tanımı ise ‘mantar hastalığı’ olarak ifade ediliyor. Kozalar sanki kireçliymiş gibi beyaz bir hal alıyor. Ve bu mantarlar giderek fındığın içerisine zarar veriyor ve çürütüyor. Bu sorun son dört beş yıldır bölgemizde oluştu. Hastalığın meydana gelmesinin en büyük nedeni olarak hemen batımızda bulunan Akçay Irmağının kenarında kurulu olan santrali görüyoruz. Bu santralden havaya karışan gaz ve kimyasalların bulutlarla birlikte doğaya inerek bu hastalıklara neden olduğunu düşünüyoruz. Keza Ünye-Fatsa sınırında siyanür ile altın ayrıştırma maden ocağı var. Oradaki çalışmalardan sonra bu hastalıklar çoğaldı. Bu tür doğaya zarar veren çalışmaların, geçim kaynağımız olan fındığa zarar verdiğini düşünüyoruz. Bu santrallerin sularımızı kirlettiğini düşünüyoruz.

    “MEYVELER AĞAÇLARDA ÇÜRÜYOR, SEBZELER KÜF HASTALIĞINA YAKALANIYOR”

    Akçay bölgesinde kurulan termik santral ve Fatsa’nın Bahçeler mevkiindeki altın ayrıştırma ocağının açılmasından sonra özellikle yöredeki fındık bahçelerinde olumsuzluklar gündeme geldi. Meyvelerimiz ağaçlarda olgunlaşmadan çürüyor. Kendi ihtiyaçlarımızı karşılayacak sebzelerimiz dahi olgunlaşmadan küf hastalığına yakalanarak çürüyor. Bu sorun Karadeniz’in nem oranından kaynaklı diye düşünülür olabilir ama eskiden de nem vardı ve böylesi bir hastalık görülmüyordu.

    Kestane ormanlarımız kurumaya başladı. O alanları yok ederek altın ayrıştırma bölgesi haline getiriyorlar. Böylelikle su ve havamız zehirleniyor. Bu anlamıyla siyasi iradeler, yönetenler, konuya mutlaka eğilmelidirler. Bu coğrafya hepimizin ortak yaşam alanıdır. Burada yönetenler de çalışan, Emek verenler de aynı havayı soluyor. Havamıza, suyumuza, toprağımıza sahip çıkmak durumundayız. Yerel yöneticiler, bu konuya mutlaka özen gösterip dikkat çekmelidirler.”

    “BABALARIMIZDAN MİRAS ARAZİLERİ BİZE SATMAYA KALKMASINLAR”

    Ünye Alevi Kültür Derneği Başkanı Yüksel Beşli, bölgelerinde yaşadıkları bir diğer sorunun ise Fındık Alan Bazlı Gelir Desteği olduğunu söyledi. Bu konuda sadece Çiftçi Kayıt Sistemi (ÇKS) belgesi olan üreticilerin destek alabildiklerini söyleyen Beşli, bölgedeki arazilerin çoğunun tapusuz olduğunu belirtti.

    Yüksel Beşli, Ünye ve civar bölgedeki fındık üreticilerinin, tarımsal destekten yoksun olduklarını vurgulayarak şunları anlattı:

    “Biz bu konunun ele alınmasını, tapusuz, tarımsal hale gelmiş arazilerin, üzerinde üretim yapan yurttaşa devrini talep ediyoruz. Bizi idare edenler, babalarımızdan miras kalan arazileri bize satmaya kalkmasınlar. Bu ormanlar, bahçeler onların babalarının mirası değil. Buralar hepimizin ortak değeri. Üzerinde üretim yapmış, emek vermişiz. Ömür çürütmüşüz buralara. Hiçbir ücret talep etmeden yasal bir düzenleme yapılmalı. Üzerinde yaşayan, emek veren insanlara, arazilerin devri sağlanmalıdır. Hal böyle olunca tapusuz arazi üzerinde üretim yapan veya evi olan yurttaşlarımız huzursuz bir şekilde hayatlarına devam ediyor. İdarecilerin asıl görevi; yurttaşlarını mutlu etmek, yaşamlarını kolaylaştırmaktır.”

    Rohat EMEKÇİ-İsmail SİVASLI/ORDU

  • ‘Reya Hakk Alevi inancında, doğadaki her varlık birbiriyle ikrarlıdır’

    ‘Reya Hakk Alevi inancında, doğadaki her varlık birbiriyle ikrarlıdır’

    PİRHA-Gazi Eğitim ve Kültür Vakfı yöneticilerinden Arzu Erdoğan, başta İkizdere olmak üzere birçok yerde yaşanan doğa talanına ilişkin değerlendirme yaparak “Doğadaki her şeyde bir can vardır. Reya Hakk Alevi inancında, doğadaki her varlık birbiriyle ikrarlıdır. Toprak mülk değil, Hakk’ın görünür olduğu yerdir” dedi.

    Gazi Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Arzu Erdoğan, yurt genelinde süren çevre talanına dikkat çekti. Arzu Erdoğan, yaptığı açıklamada başta Rize’nin İkizdere ilçesindeki maden faaliyetlerine işaret ederek “Toprak mülk değil, Hakk’ın görünür olduğu yerdir” dedi.

    “DOĞADAKİ HER VARLIK BİRBİRİYLE İKRARLIDIR”

    Arzu Erdoğan, açıklamasında doğa ile insan ilişkisini tarif ederek, “Dünya, karıncadan ağaca, insandan ormana, en karanlık günlerini yaşıyor” dedi.

    Erdoğan, Alevi inancı ile Animizm inancı arasındaki bağa da vurgu yaparak şu açıklamayı yaptı:

    “İnsan-doğa ilişkisini anlamlandırabilmek için insanlık tarihine bakmamız gereklidir. İnsanlık tarihine baktığımızda %98’lik bölümünü kapsayan zihniyet şekli animizmdir.

    ‘Animizm nedir?’ diye sorarsak en kısa tanımıyla; canlıcılıktır. Her varlığın bir canı, bir ruhu olduğunu düşünen inanç sistemidir. Bu inanç sisteminde evrendeki bütün varlıkların canlı olduğuna bir ruhunun olduğuna inanılır. İnsanın değeri kuş, ağaç, nehir, yıldız, ay kadardır. Hiçbir varlık diğerini ötekileştirmez, tahakküm kurmaz.

    Alevilik inancı da tıpkı animizmde olduğu gibi ‘Doğadaki her şeyde bir can vardır’ der, ateşi su ile söndürmez. Ateşe su dökünce suyun canının yanacağına inanılır.

    Reya Hakk Alevi inancında doğadaki varlık birbiriyle ikrarlıdır. Dünyadaki varlıklar rızalıkla ilişki halindedir. Toprak mülk değildir. Hakk’ın görünür olduğu yerdir. Cümle Can toprakla ikrarlıdır. Toprak yeniden doğuşun mekânıdır. Ana Mezin’dir (Kürt dilinde; büyük). Yüce Anne’dir.”

    “KADININ DOĞA İLE OLAN BAĞLARI ÇOK GÜÇLÜ VE ÖZEL”

    Arzu Erdoğan, insanı doğanın bir parçası gören inanç sistemlerinde doğaya büyük bir saygı oluştuğunun altını çizdi. Erdoğan, insanlık tarihi boyunca kadın-doğa ilişkisinin çok belirgin olduğunu ifade ederek şu aktarımda bulundu:

    “Toplumsal hayatta kadının değeri vardır. Kadın ile toprak, kadın ile doğa, kadın ile yaşam arasında bir bağ kurulmuştur. Arkeolojik kazılarda, mitolojik söylemlerde kadının doğa ile olan dostluğunu görebiliriz.

    Tanrıça figürlerindeki kadınların başlarındaki buğday taneleri, zeytin dalları, omuzlarındaki kuşkanatları, ayaklarındaki pençeler, yanlarındaki aslanlar, bize, kadının doğayla bütünleşmesini çok güzel gösteriyor.

    Bununla birlikte; mülkiyetçi, popülist, otoriter zihniyetlerin hakim olduğu toplumlarda hem doğanın hem de kadının üzerinde baskı, sömürü, egemenlik kurulduğunu görüyoruz. Otoriter sistemlerin düşünce yapısında toprağın verimini, kadının bedenini kendi egemenliğini sürdürmek için birer araç olarak kullanmak mubahtır. Bu nedenle dünyadaki iklim sorunu, çevresel sorun, en çok kadını etkilemektedir.

    İngiliz feminist çevre örgütü Women’s Environmental Network’ün (Kadınların Çevre Ağı) hazırladığı rapora göre, iklim değişikliğine bağlı sebeplerle her yıl 10 binden fazla kadın yaşamını yitirirken erkeklerde bu sayı 4500 dür. Yine iklim değişikliği sebebiyle meydana gelen afetlerden dolayı göç eden 28 milyon insanın 20 milyonu kadındır. Kadınların iklim krizi ve çevre mücadelesinde öne çıkması boşuna değildir.

    Ülkemizde Karadeniz Bölgesi’nde 8 ilin yaylalarını birbirine bağlayan ‘Yeşil Yol Projesine’ karşı çıkan köylülerin en önünde ‘Havva Ana’ (Rabia Özcan) vardı. Bergama’da, İkizdere ‘de, Van Gürpınar’da doğal yaşam alanlarının, köylerinin tahrip edildiğini söyleyen, maden ocaklarına karşı çıkan köylülerin en önünde kadınlar vardı. Dersim’de Munzur gözelerinin, ziyaretlerinin tahrip edilmesine ağıt yakan karşı çıkan kadınlardı. Yaşadığımız toplumsal deneyimler gösteriyor ki kadının doğal yaşamla, doğa ile olan bağları çok güçlü çok sağlam çok özel…

    Çevre mücadelesinde kadınların öne çıkmasını değerlendirirken, kimi zaman eleştirilerle de karşı karşıya kalıyoruz.

    ‘Çevre mücadelesi cinsiyete indirgenemez. Çevre mücadelesi kadınlara özgü değildir. Çevreyi yalnızca erkekler kirletmez. Çevre tahribatına yol açan karar mekanizmalarında yer alan kadınlar da vardır…’

    Bu eleştirileri göz önünde tutarak şunu söyleyebiliriz; popülist otoriter, eril, mülkiyetçi zihniyet, kadının ve erkeğin ortak doğasına büyük müdahalede bulunmaktadır. Baskı ve egemenlik altında tutarak sömürmektedir. Bununla birlikte ataerkil, otoriter yönetimler, gücünü kadının üremesinden, toprağın altındaki, üstündeki her şeyi mülke, paraya dönüştürmesinden sağlıyor.

    Artan nüfus, azalan kaynaklar, tüm halkları bir çıkmaza doğru sürüklüyor. Tükenen kaynaklar, tahrip edilen doğa, gezegenimizde iklim krizine sebep olmaktadır. Dünyaya hakim olan anlatı; kalkınmayı belirleyen şeyin küresel piyasa ekonomisi olduğu söylemidir. Kapitalist modernist sistem küçük bir grup insanın mutluluğu ve refahını düşünerek sömürüyü derinleştirmektedir.

    Kadına ve doğaya karşı işlenen suçların temsilcisi olan ideolojiler mülkiyetçi, dengeyi bozan, çözüm üretmeyen yönetimlerdir. Kendi yaşam deneyimlerime baktığımda ülkemizde ve dünyada çocuklarımız için yaratıcı, neşeli, üretken yaşamın örgütleyicisi kadınlar olacaktır.

    Nasıl ki dereleri ve nehirleri özgür bıraktığımızda geçtiği her yerde bir çiçek bir ot bir ağacı yeşertiyorsa, bütün doğayı besliyorsa, tıpkı nehirler gibi kadınlar da yaşamın özünü ve enerjisini taşıyorlar. Bu özün tüm dünyaya yayılacağını düşünüyorum. Kadınların yazacağı hikâyenin daha gerçekçi ve herkes için bir yaşam olduğuna inanıyorum. Yaşasın kadının yaşam mücadelesi. Jiyan Jin azadi!”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA