PİRHA-İHD, 2024 Yılı Türkiye Hapishanelerinde Hak İzleme Raporu’nda çok sayıda hak ihlallerini kamuoyuna duyurdu. Yapılan açıklamada, 2024 yılı içerisinde çok sayıda işkencenin uygulandığına dikkat çekildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi Hapishaneler Komisyonu, 2024 Yılı Türkiye Hapishanelerinde Hak İzleme Raporu’nu açıkladı.
“MEVCUT İKTİDAR ANLAYIŞI, İNSANLARI HAPSETME ÜZERİNE BİR GELECEK TAHAYYÜLÜ ÖNGÖRMEKTEDİR”
2024 yılı içinde en az 26.632 ihlal meydana geldiği belirtilen açıklamada, “Hapishanelerde yaşamlarını yitiren mahpuslar, anneleriyle birlikte tutulan 0-6 yaş arası çocuklar dahil olmak üzere her başvurucu ve başvuruların içinde yer alan mahpus sayısına göre ihlaller alınmıştır. Ancak bu ihlallerin tüm mahpuslara uygulandığı düşünüldüğünde ihlallerin yüzlerce katı kadar gerçekleştiğini söylemek abartı olmayacaktır. İhlaller, rapor eki olan mahpuslar tarafından gönderilen mektuplar, mahpus-avukat görüşleri, aile ve yakınları tarafından yapılan başvurular, şubeler tarafından hazırlanan raporların bir araya getirilmesiyle oluşturulan dokümantasyondan tespit edilen ihlaller bu raporu haline oluşturmaktadır. 2024 yılında 54 İlde bulunan 15 Açık Ceza İnfaz Kurumu, 1 Kadın Açık Ceza İnfaz Kurumu, 2 Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, 8 Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu olmak üzere 148 hapishaneden başvuru/bilgi alınmıştır. Ayrıca Yurtdışından Irak’ta Bağdat Rufese Hapishanesi, Duhok Hapishanesi, Gürcistan’da Batum/Kuvaisi, Filipinler’de İsabella Cuayan Hapishanelerinden de toplam 29 başvuru alınmıştır” değerlendirmesine bulunuldu.
Türkiye hapishanelerinde yaşanan sorunlar, bu raporda ve eklerinde ele alınan sorunlar ile kayıt altına alınan örneklerin çok daha ötesinde olduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Türkiye hapishanelerinde mevcut durumu ortaya koyacak bilgi ve veriye sivil toplum örgütlerinin girmesi ve raporlama yapması engellendiği için olanaklı değildir. Bu raporda yer alan ihlaller sadece İHD’nin ulaşabildiği gerçek durumun çok kısıtlı bir bölümü ortaya koymaktadır” denildi.
PİRHA- Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri, 19-25 Aralık 1978 Maraş Katliamı ve 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleştirilen hapishanelerde Hayata Dönüş Operasyonu’nda yaşamını yitirenleri andı.
Antalya Barış, Emek ve Demokrasi Güçleri, 19-25 Aralık 1978 Maraş Katliamı ve 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleştirilen hapishanelerde Hayata Dönüş Operasyonu’nda yaşamını yitirenleri anmak için bir araya geldi. Anttalos Heykeli önünde yapılan basın açıklamasında Emek ve Demokrasi Güçleri adına basın açıklamasını İnsan Hakları Derneği Antalya Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Ulaş Ertaş okudu. “19 Aralık Katliamlarını Unutmadık, Unutturmayacağız” ve “Maraş’ı Unutmadık, Unutturmayacağız” yazılı pankartlar taşındı. Sloganların atıldığı eylemde, yapılan açıklama şöyle;
“KATLİAMDA YER ALANLAR DEVLET TARAFINDAN ÖDÜLLENDİRİLDİ”
“Bugün 19 Aralık Hapishaneler Katliamının 23’üncü yıldönümü, eylemde Bugün 19 Aralık Hapishaneler Katliamının 23. Yıl dönümü, Maraş Katliamının ise 45. Yıl dönümü. Eğer bu katliamlarla yüzleşilmiş, sorumluları ortaya çıkarılmış ve hesabı sorulmuş olsaydı, bugün burada sessizce acımızı paylaşıyor ve kaybettiğimiz canlarımızı anıyor olacaktık. Ancak bu katliamların üstleri örtülmüş, gerçek sorumluları ortaya çıkarılmamış, hatta ödüllendirilmişlerdir. Bu nedenle, aynı zamanda öfkemizi ifade etmek için buradayız.
Maraş da ölülerimizin dahi tam tespit edilemediği, gizlendiği, yüzlerce kadının tecavüze uğradığı, korkunç bir katliam yaşanmış, katliam 7 gün sürmüş, devlet adeta katliama nezaret etmiş, arkasından da, katliamı bahane ederek sıkıyönetim ilan etmiştir. Çorum katliamını ise, 12 Eylül faşist darbesi takip etmiştir. Maraş katliamı davalarında, katliam mağdurlarının avukatları, Ceyhun Can, Halil Sıtkı Güloğlu ve Ahmet Albay da, aynı faşist odaklar tarafından katledilmişlerdir.
“MARAŞ KATLİAM DAVASININ ZAMAN AŞIMI ORTADAN KALDIRILARAK YENİDEN YARĞILAMA YAPILMALIDIR”
Katliam kurbanlarını ve hakikatin ortaya çıkması için mücadele ederken katledilen avukatları saygı ile anıyor ve Maraş katliamı ile ilgili bütün devlet arşivlerinin kamuoyuna açıklanmasını ve insanlığa karşı suçlarda zamanaşımı uygulanmasına son verilerek, katliam dosyasının yeniden açılmasını, bütün faillerin ortaya çıkarılarak yargılanmalarını talep ediyoruz.
“19 ARALIK KATLİAMI DEVLET ELİYLE GERÇEKLEŞTİRİLDİ”
Devlet eliyle gerçekleştirilen katliamlara 19 Aralık 2000 tarihinde hafızalarımızdan asla silinmeyecek bir halka daha eklendi. Türkiye Cezaevlerinde F Tipine geçiş ve tecrit koşullarını protesto etmek amacıyla açlık grevi yapan tutuklu ve hükümlülere karşı 19 Aralık 2000 tarihinde Türkiye genelinde 20 cezaevine eş zamanlı bir operasyon yürütüldü. Bu operasyonlarda 30 mahpus ve 2 güvenlik görevlisi yaşamını yitirdi, 300’e yakın mahpus yaralandı. Mahpuslara uygulanan şiddet Türkiye tarihinin en kanlı sayfalarından biri olarak hafızalara kazındı. Üstelik sonuçları itibarı ile insanlık suçunun işlendiği, insanların katledildiği operasyona “Hayata Dönüş” adı verilmişti.
Dakika dakika dünyaya izlettirilen katliamın izleri silinecek gibi değildi ama hızla deliller karartılmaya çalışıldı. Katliamın failleri ve sorumlular hakkında etkin soruşturma yürütülmedi, hatta korundular, terfi ettirildiler. İnsan yaşamının önceliğinin gözetilmediği bu katliama dair aradan geçen 23 yıllık süre zarfında sorumlular yargılanmamış, failler cezasızlık zırhı ile korunmaya devam edilmiştir.
“CEZAEVLERİNDE İNSANLIK VE ONUR KIRICI UYGULAMALAR DEVAM EDİYOR”
Hapishaneler halen, insanlık dışı, onur kırıcı muamelelerin mekânı durumunda. Şüpheli mahpus ölümlerine eklenen ağır hasta mahpus ölümleri, ailelerinden uzak hapishanelere sevk edilen mahpuslar, idari gözlem kurulu kararı ile hukuka aykırı olarak tutulan mahpuslar, dışarı ile hatta diğer mahpuslarla teması kesilerek uygulanan ağır tecrit, keyfi disiplin cezaları, çıplak arama, sürgün sevk, kelepçeli muayene ve tedaviye zorlama gibi mahpusun yaşamını daraltan hak ihlalleri ile egemen zihniyet, hapishaneleri birer işkence merkezine dönüştürmüş durumdadır.
19 Aralık katliamının 23. Yılında sesleniyoruz, hükümetin gerçekleştirmiş olduğu katliam bir insanlığa karşı suçtur. Yargılama bu suç kapsamında yapılana, zamanaşımıyla desteklenen cezasızlık son bulana kadar bu davanın peşini bırakmayacağız. Dünden bugüne cezaevlerinde devam eden hak ihlalleri ve tecrit politikalarına karşı mahpuslar bugün de açlık grevi eylemi yapmaktadır. Mahpusların üzerindeki tecrit politikalarına son verilerek hak ihlalleri giderilerek sorun bir an önce çözülmelidir.
19 Aralık Katliamının yıl dönümü vesilesiyle yaşanmasında sorumluluğu olan faillerin yargılanması ve cezasızlık politikasına son verilerek gerçek anlamda adaletin sağlanması,
Mahpuslar üzerinde ağırlaşan tecrit uygulamalarına son verilerek, F Tipi, Yüksek Güvenlikli, Y Tipi ve S Tipi Hapishanelerin kapatılması,
Mahpuslar üzerinde uygulanan insan onuruna aykırı muamele uygulamalarına son verilmesi,
Mahpusların özgürlüklerinin önünde engel teşkil eden İdare ve Gözlem Kurullarının kaldırılması, mahpuslar üzerinde tüm sosyal haklarını ortadan kaldıran “özgürlüğünden mahrum bırakma” ve ceza üstüne sürekli olarak ceza ekleme uygulamalarına son verilerek insan onuruna saygılı davranılması, taleplerimizi yineliyoruz”
PİRHA- Tutuklu aileleri ve yakınları, cezaevlerine yaşanan hak ihlallerine dikkat çekerek, “Devlet mahpuslara izolasyonu, yalnızlaştırmayı ve mahpuslara tek başına kalmayı dayatıyor. Yaşanan hak ihlallerine karşı onların sesini dışarıya çıkartacak olanlar bizleriz” dedi.
Tutsaklarla Dayanışma İnsiyatifi (TDİ) tutsakların hapishanelerde yaşadıkları baskılar ve son dönemde yaşanan hak ihlallerine dair çözüm yöntemlerini konuşmak için bir araya geldi.
İstanbul Şişli’de bulunan Munzur Çevre Derneği’nde yapışan buluşmaya Anadolu Yakınlarını Kaybedenlerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (ANYAKAYDER), Marmara Tutuklu ve Hükümlü Aileleri İle Dayanışma Derneği (MATUHAYDER), Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) üyeleri ve çok sayıda tutuklu yakınları katıldı.
CEZAEVLERİ HAK İHLALLERİ İLE DOLU
Etkinlikte konuşan İHD İstanbul Şubesi Hapishaneler Komisyonu üyesi Mehmet Acettin, cezaevlerindeki ihlallere değinerek, “Cezası az kalan mahpuslar ve cezası biten mahpuslar S ve Y tiplerinde tekli hücreli odalarda tutuluyor. Devlet izolasyonu, yalnızlaştırmayı ve mahpuslara tek başına kalmayı dayatıyor” dedi.
Ardından cezaevlerinde yaşanan ihlaller sıralandı. Paylaşılan ihlaller şöyle:
“- Hapishanede kalan tutsakların en temel insan hakkı olan haber alma hakkı gasp ediliyor. Tutsakların izledikleri televizyon kanallarını hapishane idareleri belirliyor. Bu kanalların tamamı iktidar yanlısı yayın kanallarından oluşuyor. Muhalif hiçbir kanalın izlenmesine izin verilmiyor.
– Daha önce sorunsuz bir şekilde hapishaneye alınan gazete ve dergiler ‘Basın İlan Kurumu aracılığıyla resmî ilan ve reklam yayımlama hakkı bulunmayan gazeteler, ceza infaz kurumuna kabul edilmez’ kararları ile hapishaneye alınmıyor. Bu karardan dergilerin muaf olmasına rağmen keyfi olarak bunlar da hapishaneye alınmıyor.
– Uygulamaya yeni koyulan hak ihlallerinden bir diğeri ise tutsakların hapishanede kalma sürelerinin uzatılma yetkisinin hapishane idarelerinin inisiyatifine bırakılmasıdır. Hapishanede kalacağı süreyi tamamlayan tutsaklar hapishane gözlem kurulunun kararı ile tahliye edilmeyerek içeride tutulmaya devam ediliyor.
-Verdikleri kararlarda bu kadarına da pes dedirten gerekçeler sunuluyor. Az kitap okudu, suyu çok harcadı, hapishaneye gelen imam ile görüşmeye çıkmadı gibi gerekçeler ile iyi halli olmadıklarına dair karar veriliyor.
– Hapishanelerde yaşananlar yetmiyormuş gibi bir de tutsak yakınlarının görüşe gitmeleri engelleniyor.
– Görüşçü olmak isteyen tutsak yakınları ilk önce güvenlik soruşturmasına tabi tutuluyor.
– Yapılan soruşturma sonucu keyfi nedenlerle görüşçü olmaları yasaklanıyor.
– Bu soruşturmalarda hangi koşullarda görüşçü olunamayacağına dair bir kural yok! Hakkında herhangi bir kısıtlama kararı olmayan insanlar, ‘sakıncalı’ sayılarak görüşe gitmeleri engelleniyor.
-Silivri İnfaz Hakimliği’nin ‘hapishane güvenliğini nasıl tehdit ettiği somut verilerden uzak varsayımlara’ dayandığı için iptal edilen bu karar yok sayılarak uygulanmaya devam ediyor.
-Soruşturmayı yapan kurumlar bu konuda keyfi kararlar veriyor.
-Tutsak yakınları hakkında mahkemeler tarafından verilmiş bir karar olmamasına rağmen ‘sakıncalı’ sayılıyor. Verilen bu kararlar esas alınarak tutsak yakınlarının görüşe girmeleri engelleniyor.”
PİRHA- Yerine kayyım atanan ve 2016 yılında gözaltına alınıp tutuklanan Dersim Belediyesi Eş Başkanı Mehmet Ali Bul Cezaevlerinde hak ihlallerinin giderek arttığını ifade ederek, “Türkiye’de bir bütün olarak demokratik değerlerin işlediği bir sivil anayasa ve ülkedeki demokratik siyasetin önünün açılması gerekiyor” dedi.
Yerine kayyım atanan ve 2016 yılında gözaltına alınıp tutuklanan Dersim Belediyesi Eş Başkanı Mehmet Ali Bul tahliye oldu. 17 Kasım 2016 yılında “terör örgütü üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanan ve Tunceli 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen Bul, 5 Eylül’de Sincan 1 Nolu F tipi Cezaevi’nden tahliye edildi.
Mehmet Ali Bul ile cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri, Alevi inancına yönelik asimilasyon politikaları, kayyım politikasına ilişkin sohbet ettik.
Cezaevlerinde hak ihlallerinin giderek arttığını ifade ederek sözlerine başlayan Mehmet Ali Bul, “Türkiye’de bir bütün olarak demokratik değerlerin işlediği bir sivil anayasa ve ülkedeki demokratik siyasetin önünün açılması gerekiyor” dedi.
“KAYYIM POLİTİKASINA KARŞI YEŞİL SOL PARTİ’NİN YEREL SEÇİMLERE KATILMAMASI GEREKİYOR”
MEHMET ALİ BUL: Bizden sonraki seçimlerde tekrar kayyımun atanması bundan sonraki seçimlerde de kazandığımız yerlere kayyım atanacağının göstergesi. O yüzden ben Yeşil Sol Parti’nin yerel seçimlere katılmaması gerektiğini düşünüyorum. Seçimleri protesto edecek bir pozisyon alınması gerekiyor.
Bu politikaya ancak böyle cevap olunabilir, aksi takdirde 40 yıldır süren sorunun çözümü aşamasında herkesin daha aklı selim düşünmesi gerekir diye düşünüyorum. Yerel seçimlerde 100 tane belediye alsak da ikinci gün kayyım atandığı zaman seçime girmenin bir anlamı yok. Kayyım politikasına karşı Yeşil Sol Parti’nin seçimleri boykot ederek bir cevap olabileceğini düşünüyorum.
“DERSİM CİDDİ BİR GÖÇ VERDİ”
-Cezaevinden çıktıktan sonra Dersim’e ilişkin izlenimleriniz nelerdir?
3-4 günlük bir süreç ama ekonomik duruma bakmaksızın geleceğe olan umutsuzluğun kentte ciddi bir göç verdiğini kalanların da uyuşturucu bataklığına sürüklendiğini gördüm. Daha dinamik ve canlı bir Dersim görmedim.
“5 YIL BOYUNCA TECRİT UYGULANDI”
-Cezaevinde yaşadığınız bir anınızı anlatabilir misiniz?
2 sene boyunca Kocaeli’de kaldım daha sonra Ankara’ya götürüldüm. 5 yıl boyunca Ankara’da İdris Baluken ile birlikte kaldım. İki kişi spora çıkıyorduk, iki kişi dışında oturduğumuz ve konuştuğumuz kimse olmadı. Voleybol veya basketbol oynadığımızda birbirimizi alkışlıyorduk. 5 yıl boyunca bize iki kişilik bir tecrit uygulandı, uygulamalar insani değildi ama bizi insan sevgisinden uzaklaştırmadı.
“SÜREKLİ YENİ TİP CEZAEVLERİ YAPARAK ÜLKENİN SORUNLARINI ÇÖZMEYE ÇALIŞIYORLAR”
-Y ve S Tipi Cezaevleri yapılarak ne amaçlanıyor?
Zindanların tarihine bakıldığında her dönemde kendine özgü uygulamaları mevcut. 2000’li yıllarda F Tipi Cezaevleri hayata geçirildiğinde 32 insan öldürüldü. F Tipi Cezaevlerinde sadece fiziksel değil aynı zamanda ruhsal bir işkenceye dönüşen bir model. Alfabede harf bırakmadılar sürekli yeni tip cezaevleri yaparak ülkenin sorunlarını çözmeye çalışıyorlar bu durum da ülkedeki kaosu derinleştirdiğini görüyoruz. Hiç kimse ülkedeki sorunları mahkemelere ve cezaevlerine havale ederek çözmemiştir.
“ALEVİ İNANCINA YÖNELİK ASİMİLASYON BİR DEVLET POLİTİKASIDIR”
-Alevi inancına yönelik asimilasyon politikaları sürüyor yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sadece AKP döneminde değil uzun yıllardır Alevi inancı dışlandı. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında bağlama sazları yasaklandı. Alevilere uygulanan asimilasyon politikasını baş mimarı da CHP’dir ve bu devletin bin asırdır süren bir politikasıdır. Alevi inancını ötekileştirme politikalarının devamıdır. Alevilere yönelik asimilasyon politikası CHP döneminde yaşanmıştır ve AKP döneminde de bu politikalar devam ettiriliyor.
Mehmet Ali Bul ile sohbetimiz Selahattin Demirtaş’ın bestelediği ‘Sarılmaz yürek yarası’ türküsünü seslendirmesiyle sona erdi.
PİRHA- İHD Dersim Şubesi, cezaevlerinde infaz ertelemeleriyle ilgili yaşanan hak ihlallerine tepki göstererek, “Mahpusların tahliyelerini engelleyen İdare ve Gözlem Kurulları iptal edilsin” talebinde bulundu.
İHD Dersim Şubesi, cezaevlerinde infaz ertelemeleriyle ilgili yaşanan hak ihlallerine karşı, Sanat Sokağı’nda bir basın açıklaması yaptı. İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonu’nun hazırladığı ve İHD Dersim Şube yöneticisi Hüseyin Yaşar Sezgin’in okuduğu açıklamada “Mahpusların tahliyelerini engelleyen İdare ve Gözlem Kurulları iptal edilsin” talebinde bulunuldu.
“313 MAHPUSUN TAHLİYESİ BİRDEN FAZLA KEZ ENGELLENMİŞTİR”
2021 yılı başında uygulanmaya başlanan yönetmelikle oluşturulan bu kurulların hem Anayasaya hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu belirten Sezgin,
“2021 yılının başından bu yana en az 313 mahpusun tahliyesi birden fazla kez 6’şar ve 3’er aylık periyotlarla engellenmiştir. Yine tespit edebildiğimiz kadarıyla bu mahpuslardan 48’i bir veya birkaç kez infaz uzatma kararı akabinde tahliye edilmiştir. Yine tahliyesi engellenen mahpusların 88’inin hasta mahpus listemizde olduğunu 42’sinin ise ağır hasta mahpus statüsünde olduğunu vurgulamak isteriz. Yönetmeliğin uygulanmaya başladığı yıl ilk şartlı tahliye engellenen ağır hasta mahpuslardan olan Hayrettin Yılmaz ne yazık ki hastalıklarından kaynaklı olarak hapishanede yaşamını kaybetmiştir” dedi.
“TAHLİYELER HUKUKEN GEÇERSİZ VE SOYUT GEREKÇELERLE ERTELENİYOR”
Anayasada “kanunların geriye yürümezliği” ilkesi olmasına rağmen yapılan değişiklikle olağanüstü dönemlerde bile karşılaşmadıkları şekilde, kanunların mahpuslar için doğrudan geriye yürütüldüğünü ifade eden Sezgin, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Örneğin bir mahpusa kurul görevlileri tarafından yöneltilen politik bir soruya cevap vermediği için iyi halli olmadığı yönünde karar verilmiştir. Yine bir mahpus için “hükümlünün genel ve kısmi aramalarda sayımlarda idare ve kurum personelinin çalışmalarına zorluk çıkarmamış olsa da kolaylaştırmaya yönelik gayreti de olmamıştır” denilerek tahliyesi engellenmiştir. Elektik ve suyu tasarruflu kullanıp kullanmamak, kütüphaneden kitap almamak, psikoloğa çıkmamak gibi hukuken geçersiz ve soyut gerekçeler öne sürülerek mahpusların tahliyelerine engel olunmaktadır.”
PİRHA – Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, Trabzon’da tutuklu olan İmdat Bingöl’ün durumuna dikkat çekti. Yapılan açıklamada, Bingöl’ün hastalıkları nedeniyle iklimi kuru illere sevk edilmesi gerekirken 3 yıldır Trabzon’da tutulduğu bilgisi paylaşıldı.
Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, Hasta mahpusların durumuna dikkat çekmek amacıyla 448. Hafta eylemini gerçekleştirdi.
İHD Ankara Şube önünde yapılan basın açıklamasında “Tedavi haktır engellenemez, Hasta mahpuslar serbest bırakılsın” yazılı pankart açıldı.
Basın açıklamasını İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şube Eş Başkanı Sevil Turgut okudu. İHD’nin tespit edebildiği kadarıyla hapishanelerde 651’i ağır olmak üzere 1517 hasta mahpusun olduğunu söyleyen Turgut, bu hafta Trabzon/Beşikdüzü T Tipi cezaevinde tutulan İmdat Bingöl’ün durumuna dikkat çekti.
“SAATLERCE RİNG ARACININ İÇİNDE BEKLETİLDİ”
Sevil Turgut, Bingöl’ün yaklaşık 27 yıldır hapishanede tutulduğunu belirterek yaşadığı ihlalleri şu sözlerle anlattı:
“Akciğer, mide, kalp, tansiyon, alerji, kansızlık ve böbrek hastalıkları var ve daha önce böbreklerinden 4 kez ameliyat olmuştur. Bronşit ve KOAH hastasıdır. Midesinden kaynaklı ciddi sorunlar olmasına rağmen tedavi olamıyor, zaman zaman verilen ilaçları kullansa da iyileşme sağlanamıyor. Çok fazla ilaç kullandığından mide ve böbrekleri de zarar görmüş, mide sorunundan kaynaklı olarak ring aracıyla yolculuk yapamıyor, bu durum 2 yıldır ağırlaştığından bünyesi de uzun yolculukları kaldırmıyor, sürekli kusuyor ve baş dönmesi meydana geliyor.
15 ay önce mide ve akciğer hastalıklarından dolayı hastaneye sevk edilmiş ancak 1,5 saatlik ringle yapılan yolculukla durumu daha da kötüleşmiş ve bu durumdan kaynaklı olarak günlerce kendine gelememiştir. Hastaneye gittiğinde Genel Cerrahiden bir doktorla konuştuğunu, kan alınıp, röntgen ve endoskopi için bir hafta sonrasına gün verildiğini, doktorun “Midesinde bir kitlenin olduğunu ve bunu ancak endoskopi ve diğer sonuçları gördükten sonra netleştirebileceğini” söylediğini, o gün sabahtan akşama kadar hastanenin önünde arabanın içinde tutulduğunu, hastanede bir bekleme odası olmadığı için hasta mahpusların ring araçlarının içinde bekletildiğini, bu sırada defalarca kustuğunu ve baş dönmesi yaşadığını aktarmıştır. Akşam tekrar hapishaneye getirildiğinde durumun kötü olmasından kaynaklı olarak 112 aranmış ancak sadece bir mide ilacı verilmiştir.
Kronik olarak akciğer hastalığı mevcut ve daha önce Tekirdağ Devlet Hastanesi doktoru tarafından “İklimi kuru olan yerlerde kalması gerektiği” belirtilmiştir. Bunun üzerine havası kuru olan bir yere sevk talebini yazmış, sevki sağlanmış ancak birkaç ay sonra iklimi nemli olan Trabzon’daki Beşikdüzü T Tipi hapishanesine sevk edilmiş ve 3 yıldır da burada tutulmaktadır.
Hastane ile bulunduğu hapishane arasındaki mesafenin uzun olmasından kaynaklı olarak yaşadığı sağlık sorunlarını kısmen çözmek ve tedavi olabilmek için şehir merkezine yakın olan Trabzon E Tipine geçici sevk talep etmesine rağmen bu talebi de karşılık görmemiştir. Uzun yola çıkamadığı için şu anda tedavi olamıyor ve durumu da gittikçe kötüleşiyor. İmdat Bingöl’ün öncelikle hapishane ile hastane arasındaki mesafenin kısa olduğu bir yerde tutulması ve mutlaka iklimi kuru olan bir yerde bulunma talebi karşılanmalıdır. Tetkik ve tedavi süreçlerindeki sorunlar sağlığa erişiminin önündeki engeller acil olarak kaldırılmalıdır.
Bizler, Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi olarak 448. Haftada, hapishanelerde bulunan hasta mahpusların durumlarını dile getirdik. Tüm bu sorunlar ortadan kalkıncaya kadar sorunları kamuoyu ile paylaşmaya ve çözüm talep etmeye devam edeceğiz.”
PİRHA-Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Dersim İl Örgütü, Belediye Konferans Salonu’nda ‘Hapishanelerdeki baskı ve tecrit politikalarına karşı birleşik mücadele’ konulu panel düzenledi. Cezaevlerinin en ağır insan hakkı ihlallerinin olduğu yer olduğunu vurgulayan HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Eğer insan haklarını konuşmak istiyorsak en başta cezaevlerini konuşmak durumundayız artık. İktidar Türkiye’deki cezaevleri kapasitesini 2024 yılında 500 bin kapasiteli cezaevleri oluşturma hedefinde” dedi.
Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Dersim İl Örgütü, Belediye Konferans Salonu’nda ‘Hapishanelerdeki baskı ve tecrit politikalarına karşı birleşik mücadele’ konulu panel düzenledi.
Panele konuşmacı olarak İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Sosyalist Kadın Meclisi (SKM) MYK Üyesi, Satiye Ok katıldı.
“HAPİSHANELERDE TECRİT GİDEREK AĞIRLAŞTI”
Hapishanelerde tecrit giderek ağırlaştırıldığını söyleyen Sosyalist Kadın Meclisi (SKM) MYK Üyesi Satiye Ok, “Tecrit sadece hapishanelerde değil aynı zamanda toplumsal zemine de yayıldı. Bu süreçte tutuklama veya gözaltı tehdidiyle kalmayan bir kişi bile kalmadı. Bir ülkenin demokratik olduğunu o ülkenin hapishanelerine bakarak anlayabiliriz. AKP iktidarı ülkeyi hapishaneler mezarlığına dönüştürmüş durumda” dedi.
“TECRİT RUHSAL VE BEDENSEL YIKIMLAR YARATIYOR”
Mahpusların cezaevinde sadece hastalıktan ölmediğini ifade eden İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Son dönemde artan işkence ve kötü muameleye bağlı olarak intihar olaylarında çok ciddi bir artış görülmekte. Son dönemde yapılan 78 mahpusun yaşamını yitirdiğine yönelik açıklamada 35 mahpusun hastalık nedeniyle, 32 mahpusunda intihar nedeniyle yaşamını yitirdiği ve diğer mahpuslarında şüpheli ölüm olarak nitelendirilen olaylara maruz kaldı. Tecrit artık Türkiye ceza infaz sisteminin temel unsuru haline getirildi. Tecritin hem ruhsal hem de bedensel yıkımlar yaratıyor” diye belirtti.
“CEZAEVLERİ EN AĞIR İNSAN HAKKI İHLALLERİNİN YAŞANDIĞI YER”
Cezaevlerinin en ağır insan hakkı ihlallerinin olduğu yer olduğunu vurgulayan HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Eğer insan haklarını konuşmak istiyorsak en başta cezaevlerini konuşmak durumundayız artık. İktidar Türkiye’deki cezaevleri kapasitesini 2024 yılında 500 bin kapasiteli cezaevleri oluşturma hedefindeler. İktidarın ne kadar gözünü kararttığı ortada düşünen ve itiraz eden insanların adil yargılanmaksızın zindanlara doldurulduğu bir Türkiye oluşturmaya çalışıyorlar. Son 6 yılda 2 milyon 200 bin kişi terör soruşturması geçirmiş. İktidar milyonlarca insanını terörist diye damgalamaya çalışan bir anlayış asıl problem” diye konuştu.
PİRHA-Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Dersim İl Örgütü, 4 Şubat Cumartesi günü saat 14.00’de Belediye Konferans Salonu’nda ‘Hapishanelerdeki baskı ve tecrit politikalarına karşı birleşik mücadele’ konulu panel düzenleyecek.
Kamuoyuna her gün yeni bir hak ihlalinin yaşandığının yansıdığı cezaevlerinde İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre, 651’i ağır olmak üzere bin 517 hasta tutuklu bulunuyor. Tüm baskı ve yaşam hakkına varan ihlallere karşı tutuklular ise eylemleriyle direniyor.
Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Dersim İl Örgütü, 4 Şubat Cumartesi günü saat 14.00’de Belediye Konferans Salonu’nda ‘Hapishanelerdeki baskı ve tecrit politikalarına karşı birleşik mücadele’ konulu panel düzenleyecek.
Panele konuşmacı olarak İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Sosyalist Kadın Meclisi (SKM) MYK Üyesi, Satiye Ok katılacak.
PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi, 19 Aralık Cezaevleri Katliamı’nın yıldönümünde açıklama yaptı. Açıklamada, “Katliama konu operasyon emrini veren tüm sorumluların yargılanmasını ve adaletin sağlanmasını bir kez daha talep ediyoruz” denildi.
Türkiye cezaevlerinde, F Tipi Cezaevlerine geçiş ve tecrit koşullarını protesto etmek amacıyla açlık grevi yapan mahpuslara karşı 19 Aralık 2000’de, 20 cezaevinde eş zamanlı yürütülen operasyonda 30 mahpus ile 2 kamu görevlisi yaşamını yitirirken, 300’e yakın mahpus da yaralanmıştı.
“CEZASIZLIK POLİTİKASINA DEVAM EDİLMEKTE”
Cezaevleri katliamının yıldönümünde İHD Ankara Şube önünde basın açıklaması yapıldı. İHD Şube Yöneticisi Sevil Turgut, “19 Aralık Katliamı’nı unutmadık, unutturmayacağız!” diyerek şu açıklamayı yaptı:
“İnsan yaşamının gözetilmediği, kimyasal gazların kullanıldığı, dehşetin yaşatıldığı bu katliama devlet tarafından ‘Hayata Dönüş’ adı verilmişti. Katliamın üzerinden 22 yıl geçmesine rağmen bugüne kadar söz konusu operasyon emrini verenler, failleri ve siyasi sorumluları hakkında adaleti sağlayacak etkili bir soruşturma süreci yürütülmeyerek kamu görevlileri açısından bir zırh kalkanı olarak uygulanan cezasızlık politikasına devam edilmiştir.
İnsan Hakları Derneği, 16-17 Kasım 2002 yılındaki Olağan Genel Kurulu’nda 19 Aralık Gününü “Cezaevlerinde İnsan Hakları İçin Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir. Katliama konu operasyon emrini veren tüm sorumluların yargılanmasını ve adaletin sağlanmasını bir kez daha talep ediyoruz.
Aradan geçen 22 yıllık süreçte hapishanelerde hak ihlalleri artarak devam etmektedir. Toplum üzerinde zor aygıtı olan hapsetme sistemi sonucunda 1 Aralık 2022 itibari ile hapishanelerde 336.315 tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Bu kadar kalabalık mahpus sayısı bile tek başına ihlallerin göstergesidir. Türkiye hapishaneleri, mahpusların sadece özgürlüğünden mahrum bırakıldıkları mekanlar olmaktan çıkarılmış, sürekli olarak yeni ihlaller üreten, tecridi ağırlaştıran ve insanı sosyal bir varlık olmanın dışına iten mekanizmalar haline getirilmiştir.
F Tipi Hapishaneler ile başlayan ağır tecrit uygulaması yeni inşa edilen hapishane modelleri ile daha katı ve ağır sonuçlar doğurmaya başlamıştır. Yeni açılan Yüksek Güvenlikli Hapishaneler ve S Tipi Hapishaneler ile yeni bir sistem uygulanmaya başlanmış ve mahpuslar çok ağır izolasyon yöntemlerine maruz bırakılmıştır. Üstelik bu hapishanelerde İnfaz Kanunu’na aykırı bir şekilde sadece ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüleri değil tutuklu yargılananlar, süreli hapis cezaları alanlar da tutulmaktadır. Çoğunluğu tek kişilik yerlerde tutulan mahpuslar günde yalnızca 1 saat ile 1,5 saat arasında başka bir ünitede olan havalandırmaya çıkarılmakta, günün geri kalan 23 saatini tek başına hiç kimse ile konuşmadan, temas etmeden ve kimseyi görmeden geçirmektedir. Burada tutulan mahpuslara kitap, televizyon ve gazetelere erişim konusunda kısıtlamalar getirilmekte ve mahpuslar mutlak bir tecride tabi tutulmaktadırlar.”
“EN AZ 74 MAHPUS HAPİSHANELERDE YAŞAMINI YİTİRDİ”
Sevil Turgut, Türkiye’deki tüm cezaevlerinde mahpusların yoğun hak ihlallerine uğradığını vurgulayarak “2022 yılı başından bu yana tespit edebildiğimiz kadarıyla en az 74 mahpus hapishanelerde yaşamını yitirmiştir. Yaşamını yitiren mahpuslardan 34’ü sürekli hastalıkları olan kişilerdendir. Hapishanelerde şüpheli ölümler ve intihara sürüklenenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Sürekli bir şekilde dile getirdiğimiz üzere hapishanelerdeki tüm ölümler önlenebilir ölümlerdir. Türkiye’nin uymakla yükümlü olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, yaşam hakkının korunması bağlamında devletlere, hem pozitif hem de negatif yükümlülükler yüklemektedir. Bunlar; yaşam hakkının korunması noktasında tedbirleri alma ve hakları ihlal etmekten kaçınma yükümlülüğüdür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre “yaşama hakkı” dokunulmaz başat hak olarak kabul edilmektedir. Ancak meydana gelen ölümlere ve ihlallere bakıldığında, devletin bu yükümlülüklerini yerine getirmediği açıkça görülmektedir” ifadelerini kullandı.
Turgut, açıklamasının devamında 19 Aralık Cezaevleri Katliamı’nda sorumluluğu olan faillerin yargılanması ve cezasızlık politikasına son verilmesi gerektiğini belirtti.
PİRHA-İHD Dersim Şubesi, hapishanelerdeki hak ihlallerine ilişkin şube binasında açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, “Türkiye hapishanelerinde yaşanan hak ihlallerin giderilmesi için güvenlikçi politikalardan vazgeçilerek insan haklarını ve evrensel kuralları merkezine alan bir anlayışa geçilmesi gerekiyor” denildi.
İHD Dersim Şubesi, hapishanelerdeki hak ihlallerine ilişkin şube binasında açıklama yaptı. Açıklamayı İHD Dersim Şube Eş Başkanı Gürbüz Solmaz okudu. Açıklamaya Dersim Baro Başkanı avukat Fatma Kalsen’de destek verdi.
Türkiye hapishanelerinde tutulan tüm mahpusların devletin denetimi ve sorumluluğu altında olduğunu belirten Solmaz, “Mahpuslar, ulusal ve uluslararası mevzuattan doğan en temel haklarını kullanabilmek için birçok kez açlık grevi, kendini yakma ve intihar tarzı eylemler yapmak zorunda kalmış, yaptıkları bu eylemler sonucunda yaşamlarını yitirmiş, birçok mahpus ise bu eylemlerden kaynaklı kalıcı hastalıklarla yaşamak zorunda kalmıştır. Her bir mahpusun yaşama, işkence görmeme, aile ve özel hayatına saygı gösterilmesi, haberleşme ve insan olmaktan kaynaklı tüm haklarının kullanılması konusunda devletin gerekli tedbirleri alması, bu hakları ihlal edenler hakkında etkili yaptırımlar uygulaması gerekmektedir. Bu nedenle Türkiye hapishanelerinde yaşanan hak ihlallerin giderilmesi için güvenlikçi politikalardan vazgeçilerek insan haklarını ve evrensel kuralları merkezine alan bir anlayışa geçilmesi gerekiyor” dedi.
PİRHA-Tutuklu bulunduğu cezaevinde ‘demans’ tanısı konulan Aysel Tuğluk‘un durumu gün geçtikçe kötüleşiyor. Aysel Tuğluk’un kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olduğunu belirten Dersim Baro Başkanı Kenan Çetin, “Bir an önce Aysel Tuğluk’un ve bütün ağır hasta mahpusların serbest bırakılması gerekiyor” dedi.
Kocaeli Kandıra 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde 2016 yılından beri tutuklu bulunan ve demans teşhisi konulan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un durumu gün geçtikçe kötüleşiyor. “Cezaevinde kalamaz” raporuna rağmen tahliye edilmeyen Tuğluk‘un serbest bırakılması için çağrılar da sürüyor.
Geçtiğimiz yıldan bu yana “demans” hastalığı teşhisiyle hastalığı ilerleyen Aysel Tuğluk hakkında “cezaevinde kalabilir” diyen Adli Tıp Kurumu (ATK), 28 Şubat Davası’ndan yargılanan Çevik Bir hakkında ilk başvuruda “cezaevinde kalamaz” dedi. ATK’nın verdiği bu karar ülkedeki adaletsizliği bir kez daha gösterdi.
Dersim Baro Başkanı Kenan Çetin, demans tanısı konulmasına rağmen tahliye edilmeyen Aysel Tuğluk‘un durumuna ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞMASI LAZIM”
Ağır hasta mahpuslar adına Aysel Tuğluk’un simgeleştiğini belirten Dersim Baro Başkanı Kenan Çetin, “Aysel Tuğluk demans hastası olmasına rağmen uzun süredir cezaevinde tutuluyor. Aysel Tuğluk kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda. O yüzden bir an önce özgürlük hakkına kavuşması gerekiyor ama maalesef Aysel Tuğluk gibi diğer ağır hasta mahpuslar da bu haktan mahrum edildi” dedi.
Çetin, şöyle devam etti:
“Ülkeyi yönetenler ‘aynı gemideyiz’ sözlerini kullanıyorlar ancak aynı gemide değiliz. Bunun en bariz örneği Çevik Bir’e uygulanan ancak Aysel Tuğluk’a uygulanmayan adalettir. Yaşam hakkı olmazsa olmazdır, o yüzden bir an önce Aysel Tuğluk ve bütün ağır hasta mahpusların serbest bırakılması gerekiyor.”
PİRHA-Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi’nde yaşadığı hak ihlalleri ve işkenceye karşı 23 gündür açlık grevini sürdüren ağır hasta mahpus Ekim Polat’ın annesi Songül İlker, oğlu Ekim Polat’ın tedavisinin sağlanması için cezaevi önünde başlattığı oturma eylemini 11. gününde sürdürüyor. Anne İlker, “Eylemime devam ediyorum ancak Ekim’in hastaneye sevki için daha fazla kaybedecek zamanımız kalmadı” dedi.
İstanbul’da Gezi eylemlerine katıldığı gerekçesiyle 2016 yılında tutuklanan ve 24 yıl ceza alan ağır hasta tutuklu Ekim Polat’ın sağlık durumu gün geçtikçe kötüye gidiyor.
Tutukluluğunun ilk 1,5 yılını Silivri 5 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi’nde geçiren Polat, ilk olarak Bandırma’ya, sonrasında Manisa Akhisar T Tipi Kapalı Cezaevi’ne ve ardından Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi’ne sürgün edildi.
Cezaevine girmeden önce herhangi bir sağlık sorunu olmayan Polat’ın 6 yıllık tutukluluk sürecinde kalp ritim bozukluğu, KOAH, kemik erimesi, tümör, hipertansiyon, görme bozukluğu kanser ve yüksek felç gibi hayati risk taşıyan hastalıkları oluştu. Polat, içeride iki defa kalp krizi geçirdi.
ANNE 11 GÜNDÜR OTURMA EYLEMİNDE
Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi’nde yaşadığı hak ihlalleri ve işkenceye karşı 23 gündür açlık grevini sürdüren ağır hasta tutsak Ekim Polat’ın annesi Songül İlker, oğlu Ekim Polat’ın tedavisinin sağlanması için cezaevi önünde başlattığı oturma eylemini 11. gününde sürdürüyor.
“CEZAEVİ YÖNETİMİ SÜREKLİ BİZİ TEHDİT EDİYOR”
Eylemine 11 gündür devam ettiğini ancak taleplerinin şu ana kadar kabul edilmediğini belirten anne Songül İlker, “Vakit kaybedilen her saniye Ekim’in yaşamından gidiyor. Kurumların bir an önce harekete geçmesi, daha fazla zaman kaybedilmeden Ekim’in hastaneye sevkinin sağlanması gerekiyor. Ekim’i vazgeçirmeye ve beni susturmaya çalışıyorlar. Ben de Ekim’in açlık grevini bırakmasını istiyorum, sağlık durumunu çok daha riskli bir duruma getiriyor ancak taleplerimiz kabul edilmiyor ve cezaevi yönetimi sürekli bizi tehdit ediyor. Cezaevi yönetimi açık görüş hakkımızı keyfi olarak engelledi, uzaktan geldiğim için mazeret görüş hakkım olmasına rağmen bu hakkım da tanınmadı. Sadece telefon ve kapalı görüşümüz var” dedi.
PİRHA-Tutuklu bulunduğu cezaevinde ‘demans’ tanısı konulan Aysel Tuğluk‘un durumu gün geçtikçe kötüleşiyor. Türkiye’de hukukun herkese eşit uygulanmadığını vurgulayan DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Çevik Bir, demans hastası olduğu için tahliye edilmesine rağmen, avukatını bile tanıyamayacak kadar demans hastalığı ilerlemiş Aysel Tuğluk tahliye edilmemekte ısrar ediliyor” dedi.
Kandıra Cezaevinde 2016 yılından beri tutuklu bulunan ve demans teşhisi konulan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un durumu gün geçtikçe kötüleşiyor. “Cezaevinde kalamaz” raporuna rağmen tahliye edilmeyen Tuğluk‘un serbest bırakılması için çağrılar da sürüyor.
Geçtiğimiz yıldan bu yana “demans” hastalığı teşhisiyle hastalığı ilerleyen Aysel Tuğluk hakkında “cezaevinde kalabilir” diyen Adli Tıp Kurumu (ATK), 28 Şubat Davası’ndaki Çevik Bir hakkında ilk başvuruda “cezaevinde kalamaz” dedi. ATK’nın verdiği bu karar ülkedeki adaletsizliği bir kez daha gösterdi.
Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, demans tanısı konulmasına rağmen tahliye edilmeyen Aysel Tuğluk‘un durumuna ilişkin PİRHA’ya konuştu.
“DEMANS HASTALIĞININ İLERLEMESİNE RAĞMEN AYSEL TUĞLUK TAHLİYE EDİLMİYOR”
Türkiye’de hukukun herkese eşit uygulanmadığını vurgulayan DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, “Aysel Tuğluk, Türkiye cumhuriyeti hukukunda bile hak ettiği yeri bulamıyor. Adli Tıp Kurumu tarafından Aysel Tuğluk’un demans hastası olması teyit edilmesine rağmen tutukluluk hali devam ediyor. Çevik Bir, demans hastası olduğu için tahliye edilmesine rağmen Kobani davasında avukatını bile tanıyamayacak kadar demans hastalığı ilerlemiş Aysel Tuğluk tahliye edilmemekte ısrar ediliyor” dedi.
Doğan şöyle devam etti:
“Aysel Tuğluk’un Kürt, Alevi ve kadın kimlikleri nedeniyle cezalandırıldığını biliyoruz. Aksi halde aynı durumda olan iki hasta mahpusun biri serbest bırakılırken diğerinin ısrarla içeride tutulmasının başka bir anlamı olamaz. Biz tüm hasta tutsaklarla birlikte Aysel Tuğluk’un tahliye edilerek dışarıda tedavilerinin yapılıp sağlıklarına kavuşması için çağrı yapıyoruz.”
PİRHA-Ağır hasta mahpuslar cezaevlerinde tutulmaya devam ediliyor. Dersim Barosu yazılı açıklama yaparak, “Başta 650’den fazla ağır hasta mahpus olmak üzere tüm siyasi mahpusların serbest bırakılması gerekiyor” dedi.
İnsan Hakları Derneği’nin açıkladığı son verilere göre, hapishanelerde 651’i ağır olmak üzere 1517 hasta mahpus bulunuyor. Ağır hasta mahpusların, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) ‘cezaevinde kalamaz’ raporlarına rağmen hapishanelerde tutulmaya devam ediliyor.
Dersim Barosu Yönetim Kurulu, cezaevlerinde ağır hasta mahpusların yaşadıkları sorunlara ilişkin yazılı açıklama yaptı.
“BÜTÜN SİYASİ MAHPUSLAR SERBEST BIRAKILMALIDIR”
Cezaevlerinde 650’den fazla ağır hasta mahpusun olduğu belirtilen açıklamada, “Binlerce hasta mahpusun da tedavileri yapılmalı ve Aysel Tuğluk şahsında başlanarak hepsi özgür olmalı. Sadece hastalığı da değil, özgür olabilmesi için. Adil yargılanma ilkeleri açısından da demokrasi açısından da ifade özgürlüğü açısından da önemlidir. Düşünce suçu, fikir suçu diye bir şey kabul edilemez. İnsanlar rejim muhalifi olabilir. Bu onların insan hakkıdır. Demokrasiler de ancak buna olanak sağladığı oranda demokrasi olarak nitelenebilir. Demokrasi demek çoğulculuk demektir. Dilde, dinde, felsefi inançta, siyasal düşüncede ve örgütlenmede çoğulculuk demektir. Kobani davası sanıklarının tümünün özgür kalması gerek. Gültan Kışanak, Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı, ÇHD ve Halkın Hukuk Bürosu avukatları, Diyarbakır’da tutuklanan 16 gazeteci olmak üzere bütün siyasi mahpuslar serbest bırakılmalıdır” denildi.
“AĞIR HASTA MAHPUSLARA ÖZGÜRLÜK, DİYE HAYKIRIYORUZ”
200 günü aşkın süredir ölüm orucunu sürdüren Sibel Balaç ve Gökhan Yıldırım’ın ne istediklerinin duyulmasını istedikleri ifade edilen açıklamanın devamında şunlar belirtildi:
“Cezaevinde bulunan ağır hasta, sonra hasta olan mahpuslar salt sağlık hakları, yaşam haklarına saygının gereği olarak serbest bırakılmaları elzemdir. Herkes için adil yargılanma ilkelerine uygun muamele beklentisi karşılanmalı, hiç kimse siyasal düşünceleri nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılmamalı, hapsedilmemeli. Ağır hasta mahpuslara özgürlük diye haykırıyoruz ve diyoruz ki siyasal düşünceleri nedeniyle insanların hapsedilmelerine, yargılanmalarına, cezalandırılmalarına son verilmelidir. İçerideki tüm siyasi mahpuslar serbest bırakılmalıdır.”
PİRHA-2011 yılında KCK kapsamında yargılanıp örgüt üyeliği cezası verilen ve 25 Ağustos’ta tahliyesi beklenen Elazığ 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan hasta ve yüzde 96 engelli İbrahim Yıldırım, şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi.
Türkiye’de cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri her geçen gün artarak devam ediyor. İnsan hakları örgütlerinin verilene göre yüzlerce hasta mahpus ölüm sınırında. Sağlıklı koşullarda tedavileri ve tahliyeleri engellenen mahpuslar cezaevlerinde ölüme terk edilirken, şüpheli ölümlerde de artışlar yaşanıyor.
2011 yılında KCK kapsamında yargılanıp örgüt üyeliği cezası verilen ve 25 Ağustos’ta tahliyesi beklenen Elazığ 1 No’lu Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan hasta ve yüzde 96 engelli 68 yaşındaki İbrahim Yıldırım, şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi.
Elazığ cezaevi idaresi İbrahim Yıldırım’ın ailesini arayarak kalp krizine bağlı düşmeden kaynaklı yaşamını yitirdiğini söyledi. İbrahim Yıldırım’ın ailesi pazartesi belli olacak otopsi sonucunu bekliyor.
İbrahim Yıldırım, otopsi sonucunun belli olmasının ardından pazartesi günü Tunceli Cemevi’nde Hakk’a uğurlanacak.
PİRHA-Adli Tıp Kurumu’nun Aysel Tuğluk için cezaevinde kalabilir raporu vermesinin siyasi bir karar olduğunu belirten HDP Dersim İl Eşbaşkanı Nurşat Yeşil, “Aysel Tuğluk’un bir an önce daha sağlıklı koşullarda tedavi edilmesi için tahliye edilmesini talep ediyoruz” dedi.
Türkiye’de bulunan cezaevlerinde hasta tutuklular tedavi edilmedikleri için yaşamlarını yitiriyorlar. Serbest bırakılıp tedavi edilmesi gereken binlerce tutukludan biri de Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde 2016 yılından beri tutuklu bulunan HDP’nin eski Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk.
Türkiye hapishanelerinde İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre 604’ü ağır olmak üzere 1605 hasta mahpus bulunuyor.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Dersim İl Eşbaşkanı Nurşat Yeşil, Aysel Tuğluk’un durumuna dair PİRHA‘ya konuştu.
“ADLİ TIP KURUMU SİYASİ KARAR VERİYOR”
Türkiye’de ki cezaevleri sağlıklı tutsaklar için bile yaşanamaz durumdayken birçok hasta tutsağın cezaevlerinde bulunduğunu söyleyen Yeşil, “Aysel Tuğluk ile yapılan son görüşmelerde artık kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak düzeyde durumunun kötüleştiğini söylemelerine rağmen Aysel Tuğluk halen cezaevinde tutuluyor. Pandemi nedeniyle dışarıdaki insanlar bile sağlıklarını koruyamazken hasta tutsaklar hem pandemi hem de cezaevi koşullarında sağlıklarını korumaya çalışıyorlar. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Aysel Tuğluk için serbest bırakılması gerekiyor raporu vermesine rağmen Adli Tıp Kurumu maalesef bu raporu kabul etmeyerek cezaevinde kalabilir raporu verdi. Adli Tıp Kurumu maalesef siyasi karar veriyor. Bu yanlıştan dönülmesini ve Aysel Tuğluk’un daha sağlıklı koşullarda tedavi edilmesi için bir an önce tahliye edilmesini talep ediyoruz” dedi.
PİRHA-Aysel Tuğluk ile diğer hasta tutuklulara dair bir açıklama yayımlayan Demokrasi İçin Birlik, infaz erteleme kararlarında hastane raporlarının esas alınması gerektiğini belirtti. Açıklamada ayrıca Türkiye’deki cezaevlerinde yaşamlarını tek başlarına idame ettiremeyecek ağır hasta tutukluların olduğu kaydedildi.
Demokrasi İçin Birlik (DİB), Aysel Tuğluk ile diğer hasta tutukluların durumuna dikkat çeken bir açıklama yayımlayarak, tedavi edilmelerinin önündeki engellemelerin kaldırılması çağrısında bulunarak, sağlık nedeniyle infaz erteleme kararlarında hastaneler tarafından verilen raporların esas alınması gerektiği kaydedildi.
DİB açıklamasında “Kronik ve ilerleyen hafıza kaybı teşhisi konulan, hapishanede tedavisinin mümkün olmadığı hastane raporuyla saptanan Aysel Tuğluk’un hapiste tutulması, cezaevlerinde ölüme terk edilen yüzlerce hasta mahpusun maruz bırakıldığı eziyet ve hak ihlalini gün ışığına çıkarıyor” ifadelerini kullandı.
“ADLİ TIP KURUMU TIBBİ ETİKTEN YOKSUN TUTUMLA CEZALARI ERTELEMİYOR”
Açıklamada, Tuğluk’un hapishane koşullarında tedavi edilemeyeceği yönünde Kocaeli Tıp Fakültesi tarafından verilen rapor hatırlatılırken; “2016 yılından beri Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı, Kürt siyasetçi Aysel Tuğluk sekiz ay boyunca Kocaeli Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığı’ndaki dokuz uzman doktor tarafından muayene edildi. Aysel Tuğluk’un hafıza kaybının kronik ve ilerleyen bir özellik gösterdiği, hapishane koşullarında hayatını sürdüremeyeceği bu nedenle cezasının infazının ertelenmesi tespiti yapıldı. Ancak raporun gönderildiği İstanbul Adli Tıp Kurumu’nda rencide edici sözlerin de eşlik ettiği çok kısa bir muayene sonucunda Tuğluk’un cezaevinde kalabileceğine karar verildi.
Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tıbbi etikten tamamen yoksun bir tutumla siyasi mahpusların cezalarını ertelemiyor. Tam teşekküllü hastanelerin vermiş oldukları raporlar Adli Tıp Kurumu tarafından kabul görmüyor. Devlete tutuklu ve hükümlülerin sağlığı ve yaşam hakkı ile ilgili yükümlülük getiren bütün uluslararası sözleşmelere rağmen hastalık iktidar tarafından cezalandırma aracına dönüştürülüyor” denildi.
“AĞIR HASTA MAHPUSLARIN HAYATLARI CEZAEVİNDE SON BULUYOR“
Türkiye’deki cezaevlerinde yaşamlarını tek başlarına idame ettiremeyecek ağır hasta tutukluların olduğu belirtilen DİB açıklamasında, şu ifadelere yer verildi:
“İnsan Hakları Derneği Merkezi Hapishaneler Komisyonu’nun 2020 yılında hazırladığı güncel hasta mahpus listesine göre cezaevlerinde 604’ü ağır olmak üzere 1605 hasta mahpus bulunuyor. Yine aynı rapora göre Türkiye cezaevlerinde yaşamını tek başına idame ettiremeyecek ağır hasta mahpuslar var. Tedavileri gerektiği gibi yapılmayan mahpuslar hapishanelerde yaşamını yitiriyor. Ağır hasta mahpuslar, hastalıklarının son dönemlerine gelmelerine rağmen tahliye edilmiyor cezaevinde hayatları son buluyor.
2013 yılında İnfaz Yasası’nda, ağır hastaların tahliye edilmeleriyle ilgili maddeye “toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı” koşulunun eklenmesiyle siyasi mahkûmlar ağır hastalıkların pençesinde ölüme terk ediliyor. Alaattin Çakıcı gibi muhalefeti açıktan tehdit eden faşist mafya babaları ise toplum için güvenlik tehdidi oluşturmadığından serbest.”
“İNFAZ ERTELEME KARARLARINDA HASTANE RAPORLARI ESAS ALINSIN”
DİB ayrıca sağlık nedeniyle infaz erteleme kararlarında hastaneler tarafından verilen raporların esas alınması gerektiğini vurguladı. Açıklamada şunlara yer verildi:
“Adli Tıp Kurumu, sağlık sebebiyle infazın ertelenmesi raporlarında son ve tek merci olmaktan çıkarılmalıdır. Sağlık nedeniyle infazın ertelenmesi kararlarında hastane raporları esas alınmalıdır. Hasta mahpusların infaz ertelemesini engelleyen “toplum güvenliği bakımından tehlike” kriteri insan haklarına aykırıdır, yasada yer almamalıdır. Aysel Tuğluk ve hapishane koşullarında tedavisi yapılamayan hasta mahpuslar derhal tahliye edilmelidir.
Demokrasi İçin Birlik olarak Aysel Tuğluk ve hasta mahpusların uğradıkları yaşam ve sağlık hakkı ihlallerine karşı mücadelemizi sürdüreceğiz.”
HASTA TUTUKLULAR İÇİN TOPLU TELGRAF GÖNDERME EYLEMİ
DİB, Aysel Tuğluk’un serbest bırakılması için Adalet Bakanlığı’na toplu telgraf gönderme eylemi yapacağını da duyurarak; “30 Aralık Perşembe günü, saat 11.00’de Sirkeci Postanesi önünde Aysel Tuğluk’un serbest bırakılması için Adalet Bakanlığı’na toplu telgraf gönderme eylemi yapacağız. Demokrasiden insan haklarından yana herkesi telgraf eylemine katılmaya, Aysel Tuğluk ve hasta mahpuslar için yürütülen mücadeleyi büyütmeye davet ediyoruz” denildi.
PİRHA-Aysel Tuğluk’un sağlık durumuna dikkat çeken Alevi aktivist Çilem Küçükkeleş ile Sanatçı Güler Gültekin, hasta tutukluların tedavilerinin yapılabilmesi için tahliye edilmesi gerektiğini ifade etti. Küçükkeleş, Tuğluk’un tahliye edilmemesini “Bu yaklaşımın adı intikamcı bir yaklaşımdır, bir cezalandırma değildir” şeklinde yorumladı. Gültekin ise Tuğluk’a yapılanların vicdana sığmadığını söyledi.
Alevi aktivist/gazeteci Çilem Küçükkeleş ile Sivas Madımak’ta katledilen Hasret Gültekin’in ablası Güler Gültekin, cezaevi koşullarında sağlık durumunun kötüleştiği duyurulan ve tedavi edilmesi için infaz erteleme başvurusunda bulunulan Aysel Tuğluk’un durumuna ilişkin PİRHA‘ya konuştu.
“CEZALANDIRMA DEĞİL, İNTİKAMCI BİR YAKLAŞIM”
“Bence çok intikamcı bir yaklaşım var” diyen Küçükkeleş, Aysel Tuğluk’un durumu ile birlikte hasta tutukluların çok daha görünür hale geldiğini söyledi.
Küçükkeleş, “İnsanlar ölüm cezası almadılar, Türkiye de böyle bir ceza yok, kaldırıldı idam. Ama bir şekliyle dört duvar arasında ölmeleri için asıl devlet elinden ne geliyorsa yapıyor, tedavi olmamaları için bu yaklaşımın adı intikamcı bir yaklaşımdır, bir cezalandırma değildir. Bir suçtan dolayı özellikle Aysel Tuğluk’la kamuoyunda çok görünür hale geldi. Ama biz çok daha ağır hastaların da olduğunu, ilaçlarına ulaşamadıklarını, yeteri kadar tedavi göremediklerini çok iyi biliyoruz ki belki bunu en çok galiba Gezi üzerinden teşhis ettik” dedi.
Küçükkeleş şöyle devam etti:
“İçerdeki insanın psikolojisi, ne yaşadığı hayatta kalması gibi bir kavram asla yok ve bugün sokaklarda hani bahsedilen birçok şiddetin en babası diyelim çünkü devlet biraz babadır. Bu şiddetin en babası en uygulayıcısı haline gelmiştir. Oysaki devlet niye vardır? İnsanlar için en çokta belki koruma duygusundan dolayı vardır. Devlet niye vardır? En adil yaklaşsın diye vardır. Devlet niye vardır? İnsanların çözemediği problemleri çözsün diye vardır. Bunun için sağlık kurumları yapar, bunun için çeşitli hizmetler sunar. Tamda bunu yapması gereken bugün bu hizmetleri yapmayarak insanları ölüme terk ediyor.”
“DEVLET, İÇERİDEN ÇIKAN HER CENAZENİN FAİLİDİR”
“Devlet, her içeriden çıkan cenazenin failidir” diyen Küçükkeleş, demokratik kamuoyunun hasta tutuklulara sahip çıkması gerektiğini kaydederek, şunları söyledi:
“‘Hangi suç olursa olsun’ gibi bir cümle hep kurarız. Bu durumlardaki maalesef aslında suçu olmayan, düşünen, düşündüğü için de bu devletle aynı yere düşmeyenlere çok intikamcı bir yaklaşım var tam tersi. Geçtiğimiz yıl hepimizin hep birlikte gördüğü gibi toplumun suç işleyenlerin dışarı çıktığı ama devlete karşı suç işleyenlerin (ki bu suçu tekrar parantez içine almak isterim) devlet gibi düşünmeyenlerin, onun yaptığını doğru bulmayanların, ‘başka bir hayal, başka bir dünya, başka bir hal mümkün’ diyenlerin bugün başına gelenlerdir.
Bunun içinde toplumsal bir refleks gerçekten vermek gerekiyor, sahip çıkmak gerekiyor. Tam da bu devlete bizim öyle bakmadığınızı anlatmak gerekiyor. Hasta tutsaklar için tüm demokratik kamuoyu, tüm demokratik kitle örgütleri, yaşamın her anında herkesin buna sahip çıkması önemli. Çünkü burada hepimize de bir mesaj var. Belki bir çoğumuzun içinden geçen de ‘Allah kimseyi devletin kapısına düşürmesin’ duygusunu, ‘oradan herhangi bir şey beklememe’, tam tersi ‘orayı çok zalim görme’, ‘orayı çok gaddar görme’ ve asla ‘oradan hizmet beklememe’ mesajını hepimize ilettiğini de düşünüyorum. Bu yönüyle hasta tutsakların durumu, tek kişiye ait yaşanmış bir şey değil, tam tersi bütün bir topluma verilen bir ders gibidir.”
“VİCDANA, HUKUKA SIĞMAYACAK BİR DURUM”
Hasret Gültekin’in ablası, sanatçı Güler Gültekin ise düşüncelerini şöyle dile getirdi:
“Yaşadığımız sistemde devlet maalesef bizlere ölümü, yok edilişin her türlüsünü layık gördüğü için cezaevlerinde bu son dönemlerde sıkça aldığımız ölüm haberleri ile de aynı şekilde aynı düşünceyi takip eder bir hal almıştır. En üzücüsü ise bunca yaşanan acılar artık her güne, her tarihe birçok acı sığdırır hale geldiğimiz bu çağda özellikle cezaevlerinde hükümleri verildiği halde ayrıca da keyfi ölümlere terk edilmek, her türlü haktan yoksun, tedavi hakkından yoksun, yakınlarını görmekten yoksun olmak çok acı verici.
Hiçbir vicdana, hiçbir hukuk anlayışına sığmayacak bir durum. Bunun devamında en büyük tedirginliğim bir Alevi kadın, bir Kürt kadını olarak da bu sürecin daha da böyle devam etmesi, daha çok acı haberler almamız, daha çok ölümlerin cezaevinde olması. Bir an önce bu hukuksuzluğa son verilmeli. Hasta olan tutuklular serbest bırakılmalı, her türlü görüş haklarını özgürce kullanabilmeli. Yaşananlar, insanlık onuruna yakışmayan bir durum diye düşünüyorum.”
PİRHA- İngiltere’nin Başkenti Londra’da Maraş, Roboski ve 19 Aralık katliamlarında yaşamını yitirenler anıldı. Anmada Maraş Katliamı’nın üzerinden 43 yıl geçmesine karşın ne adalet sağlandı ne de yüzleşme” denilerek, katliamların hesabını sorana kadar mücadele edileceğine işaret edildi.
43 yıl önce Maraş Katliamı’nda yaşamını yitirenler birçok kentte anılmaya devam ediyor. ‘İnsanlık suçu’ olan Maraş Katliamı’nı gerçekleştirenlerin hesap vermesi için talepler de büyüyor.
İngiltere’nin Londra’daki gurbetçi yurttaşlar, 43’üncü yılında Maraş Katliamı’nı, 21’inci yılında Cezaevleri Katliamı, 10’uncu yılında Roboski Katliamı’nda yaşamını yitirenleri anarak, hesabının verilmesini istedi.
Anmaya, Maraş Katliamı’nın mağdurları ve tanıkları Nevruz ve Mustafa Duman, Elif Tabak, Dilek Boz, Güllü Bayır, Cemal Top anmada hazır bulunurken, DGB birleşeni olan Londra Tilkililer Dayanışma Derneği, Londra Kürecikliler Dayanışma Derneği, Londra Kırkısraklılar Kültür ve Dayanışma Derneği, Alxas Kom, Elkom, BAF eşit başkanları ve Kürt Halk Meclisi sözcülerinin yanı sıra onlarca yurttaş katıldı.
Demokratik Güç Birliği (DGB) ve İngiltere Alevi Kültür Merkezi (İAKM) ve Cemevi’nin düzenlediği anmanın açılış konuşmasını Günseli Erdoğan yaparken, Yadigar Aslan Ana gülbeng okudu ve delil uyandırdı.
Ardından İAKM ve Cemevinin eşit başkanları Filiz Koç ve İbrahim Has, Maraş, Roboski ve 19 Aralık cezaevi katliamına dair değerlendirmede bulunarak, ‘Katliamların ortak özelliği sindirme, yıldırma, yok sayma ve sonrasında yeni bir siyasal sürece girilmesidir. Katliamın üzerinden 43 yıl geçmesine karşın hafızalarda silinmesine rağmen, ne adalet sağlandı ne de yüzleşme” dedi.
Demokratik Güç Birliği adına konuşan İsrafil Erbil ise, Maraş Katliamı’nın geçen süreye karşın yüzleşmenin gerçekleşmediğini belirterek, “Öldürmeye odaklanmış sistemlere karşı yaşamayı ve yaşatmayı seçenler olarak katliamda yaşamını yitirenleri unutmuyoruz ve unutmayacağız. Yıllarca Maraş’a girişimiz valilik tarafından engellenmeye çalışıldı ve hala yasaklamaya çalışıyorlar. Bunu kabul etmiyoruz” diye konuştu.
Çevrimiçi üzerinden anmaya katılan Araştırmacı-Yazar Aziz Tunç, Avukat Seyid Sönmez, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Eş Başkanı Ferhat Encü ve insan hakları aktivisti Gülizar Tuncer katliamların süreciyle ilgili birer konuşma yaptılar.
HDP’nin eski Milletvekili Osman Baydemir de, Maraş, Roboski ve cezaevlerinde yaşanan katliamların amacının insansızlaştırma ve yurtsuzlaştırma olduğunu ifade ederek, bu politikanın bir araya gelerek boşa çıkartılması çağrısında bulundu.
PİRHA-“Hayata Dönüş” adı verilerek yapılan, ölüm orucunda 122, operasyon sonucu ise 32 kişinin yaşamını yitirmesine neden olan operasyonun üzerinden 21 yıl geçti.
İnsanlık tarihi açısından kara bir gün olarak kayıtlara geçtiğinde tarih 19 Aralık 2000’di. Demokratik Sol Parti (DSP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Anavatan Partisi (ANAP) koalisyonu döneminde cezaevlerinde uygulamaya sokulmak istenen F tipi cezaevi sistemine karşı 19 yıl önce, 20 Ekim 2000 tarihinde yüzlerce mahkum 19 temel taleple açlık grevine girdi. Talepleri kabul edilemeyen mahkumların bir kısmı 20 cezaevinde açlık grevini ölüm orucuna çevirdi.
İçeride kritik günlere girilirken, dışarıda insan hakları kuruluşlarından oluşan bir heyet hükümet yetkileriyle görüşmeler gerçekleştirip sorunun diyalog yoluyla çözülmesine çabalıyordu. Kapalı kapılar ardında ise cezaevlerine operasyonun planları yapılmıştı. Hükümetten “teröristlerle anlaşma yapmayacaklarını, ölüm oruçlarına müdahale edilebileceğini” açıklamaları gelirken, döneminbaşbakanı Bülent Ecevit, “teröristlerle pazarlık yapmayız” diyordu.
Ölüm orucunun 61. günü, yani tarihler 19 Aralık’ı gösterdiğinde sabaha karşı 04.30 sıralarında eş zamanlı olarak operasyon başlatıldı. Yapılan operasyonlarda, 2’si asker -ki tutukluların öldürdüğü iddia edilmiş, hazırlanan adli tıp raporların G-3 tüfeği kurşunlarıyla arkadan vuruldukları ortaya çıktı- 30’u tutuklu olmak üzere 32 kişinin ölümüyle sonuçlanacak olan operasyon ‘Hayata Dönüş’ adıyla başlatıldı ve tarihe 19 Aralık Katliamı olarak geçti.
Operasyon sabahı çıkan gazeteler “Devlet girdi – Sahte oruç kanlı iftar” manşetleriyle çıkarken İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, “Biz bu operasyona bir yıldır hazırlanıyorduk. Jandarma, özel tim ekipleri operasyon yapılacak cezaevlerinin maketleri üzerinde uygulamalı eğitim alıyordu” açıklamasını yaparken, Saadet Partili Mehmet Bekaroğlu ise, “Bakan Türk hem arabuluculuk yapan bizleri, hem de halkı kandırdı” diyerek görüşmelerin nasıl oyalamaya dönüştüğünü söylüyordu. Hacer Arıkan adlı tutuklunun ambulanstan indirilirken “Bizi diri diri yaktılar” dediği dakikalarda Hikmet Sami Türk, “Ölüm oruçlarında insanların göz göre göre ölmesine seyirci kalamazdık” açıklaması hafızalardaki yerini aldı. Operasyondan sonra ise açıklanan Adli Tıp raporları sonrası gazeteler “Hayata Dönüş Katliamı” başlığı taşıyordu.
Operasyon sonrasında F tiplerine konulan mahkumların ölüm orucu devam etti. Cezaevinde ve dışarıda ölüm orucuna katılan 122 kişi hayatını kaybetti, yüzlercesi de sürekli ya da geçici sakatlıklar yaşadı.
Tarih yıllar öncesinde Maraş katliamını yazarken, 2000 yılına gelindiğinde toplumların hafızasında silinmeyecek bir katliam daha tarihe kazındı.