Etiket: cizre

  • İHD Merkezi Çocuk Hakları Komisyonu: Çocuk intiharları yüzde 40 oranında arttı!

    İHD Merkezi Çocuk Hakları Komisyonu: Çocuk intiharları yüzde 40 oranında arttı!

    PİRHA – İHD Merkezi Çocuk Hakları Komisyonu, 2022 yılında yaşanan 4146 intihar vakasından 491’nin çocuk intiharı olduğuna işaret etti. Çocuk intiharlarının araştırılması gerektiğini belirten komisyon, çatışmalar ve ekonomik krizin, çocuklar üzerindeki etkilerine de vurgu yaptı.

    İHD Merkezi Çocuk Hakları Komisyonu, “Çocuk intiharları araştırılsın” çağrısını yaparak yetkililere seslendi. 2022 yılında toplam 491 çocuğun intihar sonucu hayatını kaybettiğini aktaran Çocuk Hakları Komisyonu, süren çatışmalar ve ekonomik kriz nedeniyle çocuklarda umutsuzluk oluştuğuna vurgu yaptı.

    2022 YILINDA 491 ÇOCUK İNTİHARI!

    Yazılı yapılan açıklamada, sosyal destek ve güven ortamından yoksun kalan çocuklarda uyum sorunları ile intihar eğilimlerinin arttığı belirtilirken, şu ifadelere yer verildi:

    “Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaş ve çatışmalar en çok çocukları etkilemektedir. Bu savaş ve çatışmalarda en çok çocuklar ölmekte, yaralanmakta ve uzuv kaybı yaşamaktadır. Milyonlarca çocuk göç etmek zorunda kalmakta, mülteci, göçmen durumuna düşmektedir. Sağlıksız koşullarda, eğitimden ve sosyal güvenlikten yoksun yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Ortadoğu ve coğrafyamızda bitmeyen savaş ve çatışmalar nedeniyle çocuklar eşit ve adil bir yaşama erişme imkânı bulamamaktadır. Bugün halen Ukrayna’da, Irak’ta, Suriye’de, Rojava’da ve son olarak da Filistin/Gazze’de her gün onlarca çocuk bu savaş ve çatışma ortamlarında hayatlarını kaybetmektedir.

    “ÜLKELERİN EKONOMİLERİ SİLAHA VE SAVAŞ ARAÇLARINA HARCANMAKTA”

    Savaş ve çatışma ortamları toplumsal barışı ortadan kaldırdığı gibi, ekonomik ve sosyal yapıyı da bozmaktadır. Ülkelerin ekonomileri çocukların ve toplumun refahını artırmak için harcanmak yerine “güvenlik” gerekçesiyle silaha ve savaş araçlarına harcanmaktadır. Bu politikaların ısrarla uygulanması toplumsal dokuyu bozmakta, yoksulluk, işsizlik artmakta, daha az sağlık, daha az eğitim olarak topluma geri dönmektedir. Bitmeyen güvenlikçi politikalar toplumun tüm fertlerinde olduğu gibi çocuklarda da umutsuzluğa ve güvensizliğe yol açmaktadır.

    Coğrafyamızda 40 yılı aşkın bir süredir süren “düşük yoğunluklu” çatışma ortamı en çok çocukları etkilemiş, çocuklar köylerini, şehirlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Köylerden kent merkezlerine göç eden aileler ve çocuklar ciddi adaptasyon sorunları yanında ekonomik ve sosyal sorunlarla da uğraşmak zorunda kalmıştır. Sosyal destek ve güven ortamından yoksun kalan çocuklarda uyum sorunları ile intihar eğilimlerinin de arttığı gözlenmektedir.

    TÜİK’in geçtiğimiz aylarda açıkladığı 2022 yılı toplam 4146 intihar vakalarının 81’i 15 yaş altı; 410’u da 15-19 yaş aralığındaki çocuklar olmak üzere 2022 yılında toplam 491 çocuğun intihar sonucu hayatını kaybettiğini göstermektedir. 2021 yılında ise 15 yaş altı 71; 15-19 yaş aralığında ise 377 çocuğun intihar ettiği açıklanmıştır.”

    “ÇOCUK VE GENÇ İNTİHARLARI ÜRKÜTÜCÜ BOYUTLARA ULAŞTI”

    İHD Merkezi Çocuk Hakları Komisyonu, yakın zamanda Şırnak’ta yaşanan intihar vakalarını da hatırlatarak şu ifadelere yer verdi:

    “Son bir hafta içerisinde Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 yaşındaki I.A adlı çocuğun evde intihar ederek hayatını kaybettiği basına yansıdı. Yine Cizre’de 16 yaşındaki Z.C ile 17 yaşındaki Z.C adlı iki kız kardeşin Dicle Nehrine atlayarak intihar girişiminde bulundukları 16 yaşındaki çocuğun kurtarılarak hastaneye kaldırıldığı, 17 yaşındaki çocuğun ise nehirde kaybolduğu ve halen bulunamadığı bilgisi kamuoyuna yansıdı.

    Son zamanlarda Türkiye’nin her yerinde çocuk ve genç intiharlarında artışın ürkütücü boyutlara ulaştığını maalesef büyük bir kaygı ile izliyoruz. Son iki yılda çocuk intiharlarının yüzde 40 oranında arttığı istatistiki verilerle ortaya konmaktadır. Bu verileri detaylı bir şekilde incelediğimizde bazı bölgelerde kız çocuğu intiharlarının daha fazla olduğu görülmektedir.

    Çocuk intiharlarının ekonomik, sosyal ve kültürel yapıların olumsuz etkileri nedeniyle gelişebileceği gibi, savaş ve çatışma ortamlarının yarattığı baskılar, kuşatılmışlık hissi, umutsuzluk ve değersizlik duygusundan kaynaklı olarak da gelişebilmektedir. Türkiye’de yaşanan çocuk intiharlarında büyük oranda ekonomik yoksulluk, erken yaşta zorla evlilikler, çocuk cinsel istismarı gibi nedenlerin de etkili olduğu bilinmektedir. Ayrıca Kürt illerinde yıllardır devam eden çatışma, yasaklar ve toplumsal gerilimin yarattığı güvensizlik ve umutsuzluğun da intiharlarda etkili olduğu bilinmektedir.

    Cizre’de yaşanan son çocuk intiharları başta olmak üzere tüm çocuk intiharları etkili bir şekilde soruşturulmalı, çocukları intihara sürükleyen ekonomik, sosyal ve psikolojik nedenler tespit edilerek çocukları güçlendirecek politikalara öncelik verilmelidir.

    Çocuk intiharları soruşturulsun. Çocuk haklarına dair sözleşme uygulansın.”

    PİRHA/ANKARA

  • İşkence başvurularında son 20 yılın en yüksek sayısı!

    İşkence başvurularında son 20 yılın en yüksek sayısı!

    PİRHA – İşkence ve kötü muamele gördüğü için 2022 yılında Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na başvuranların sayısı bir önceki yıla göre yüzde 22 arttı. Başvuranların en küçüğü 3 yaşında, en büyüğü 76 yaşında. 

    Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) 2022 Yılı Tedavi Merkezleri Raporu Türkiye’de işkence gerçeğine bir kez daha dikkat çekti.

    Rapora göre, TİHV’e 2022 yılında 1201 kişi kendisi ya da bir yakını işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı için başvurdu. Böylece, 1990 yılından bu yana işkence görenler ve yakınları için tedavi ve rehabilitasyon çalışmaları yürüten TİHV’in tarihinde, 2001 yılındaki en yüksek başvuru sayısından sonraki en yüksek 2. başvuru sayısına ulaşılmış oldu.

    TİHV Başkanı Metin Bakkalcı da raporun sunuş yazısında bu duruma dikkat çekti. Bakkalcı, 2022 yılı için 530 yeni başvuru beklerken, bunun iki mislinden fazla kişinin gördükleri işkence nedeniyle kendilerine başvurmasının, insan hakları konusundaki kötü gidişatın bir göstergesi olduğunu belirtti.

    3 YAŞINDAN 76 YAŞINA…

    Rapora göre, vakfa başvuran 1201 kişiden 1117’si kendisi, 84’ü ise bir yakını işkence ve diğer kötü muamele gördüğü için TİHV temsilciliklerine ulaştı. Başvuranların 1079’unun Türkiye içinde, 38’inin ise Türkiye dışında işkence ve kötü muamele gördüğü belirlendi. Bunların 756’sı 2022 yılı içinde, diğerleri ise önceki yıllarda işkence ve kötü muamele gördüğü için başvurdu.

    Gördüğü işkence ve kötü muamele nedeniyle başvuranların en küçüğü 3 yaşında, en büyüğü 76 yaşında. Başvuranların yüzde 56,9’u erkek, yüzde 39,1’i kadın, yüzde 4’ü ise LGBTİ+ oldu.

    TERS KELEPÇE, CİNSEL TACİZ, TECAVÜZ

    Vakfa başvuranların yüzde 70,2’sinin fiziksel müdahaleye, yüzde 83,4’nün tehdit ve hakarete, yüzde 45,2’si pozisyonel işkenceye uğradı. 497 kişi ters kelepçeli halde bekletildi.

    Başvuranların yüzde 43,5’i cinsel işkence gördüğü tespit edilirken, 3 kişinin tecavüze uğradığı aktarıldı. 80 kişi ise fiziksel, cinsel tacize uğradı.

    SOKAKTA DA EMNİYETTE DE İŞKENCE HIZ KESMEDİ

    Barışçıl toplantı ve gösterilere yönelik artan baskı ve engellemeler, bu yıl da TİHV Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri raporuna da yansıdı. Gözaltı sürecinde işkence görenlerin yarısından fazlasının (yüzde 50,6’sı) sokakta ya da açık alanda işkence ve kötü muamele gördü.

    Gözaltı sürecinde işkence gördüğünü belirten her iki kişiden birinin (50,7) götürüldüğü emniyet müdürlüklerinde işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldığı tespit edildi. Vakfa başvuranlardan 131’i İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde, 103’ü Van Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ve kötü muamele gördüğünü belirtti.

    Karakollar, jandarma komutanlıkları/karakolları kadar gözaltı araçlarında da işkence ve kötü muamele sürdü. Gözaltı sürecinde işkence görenlerin yüzde 30,7’si araç içinde kolluk güçlerinin işkence ve kötü muamelesine maruz kaldı.

    BAŞVURANLARIN %68,8’İ DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU DOĞUMLU

    Raporda Diyarbakır, Van ve Cizre’deki TİHV merkezlerine yapılan başvuruların her yıl giderek arttığının da altı çizildi. Bu durumun bölgede ifade özgürlüğü ile barışçıl toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik yasaklamalarla birlikte ele alınması gerektiği vurgulandı.

    Ayrıca raporda, gördüğü işkence ve kötü muamele nedeniyle vakfa başvuranların yüzde 68,8’nin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesi doğumlu kişiler olduğu aktarıldı.

    KOLLUK EŞLİĞİNDE ADLİ MUAYENE

    Gözaltında adli muayene süreçlerinde yaşanan hak ihlalleri de TİHV’in raporuna yansıdı. İşkence gördüğü için TİHV’e başvuranların çoğunluğu, gözaltı süreçlerinde adli muayeneleri yapılırken kolluk güçleri muayenehaneden çıkarılmadığını, yakınmalarının dinlenmediğini anlattı.

    PİRHA/ANKARA

  • Polis, başından vurmuştu; AYM: Nihat Kazanhan’ın öldürülmesi yaşam hakkı ihlali

    Polis, başından vurmuştu; AYM: Nihat Kazanhan’ın öldürülmesi yaşam hakkı ihlali

    PİRHA-Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) polisler tarafından katledilen Nihat Kazanhan davasında emsal karar verdiğini belirten Şırnak Barosu Başkanı Rojhat Dilsiz, “Bu karar ‘hukuka ne kadar aykırı davranırsak da soruşturma geçirmeyeceğiz’ algısını bertaraf etmesi açısından önemlidir” ifadelerini kullandı.

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 Ocak 2015 günü polisler tarafından öldürülen 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ın davasına ilişkin kararın gerekçesini açıklayan Anayasa Mahkemesi, yaşam hakkının ihlal edildiğini vurguladı. Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre kararda “Yaşam hakkının ihlal edildiği ve haksız tahrik indiriminin uygulanamayacağına ve bu durumun benzer ihlallerin önüne geçilmesi amacına matuf caydırıcılığı da engellediği sonucuna varmıştır” ifadeleri kullanıldı.

    “UZUNCA BİR SÜREDEN BERİ MÜCADELE VERDİK”

    Kazanhan ailesi avukatı ve Şırnak Barosu Başkanı Rojhat Dilsiz, AYM’nin gerekçeli kararını değerlendirdi.

    Dilsiz, 7 yıldır cezasızlık politikasına karşı mücadele verdiklerini belirtirken, “AYM’nin Kazanhan dosyası hakkında verdiği karar, başvuru sürecinde belirttiğimiz noktalara işaret etmesi açısından önemlidir. AYM’nin verdiği bu karar bizi bir açıdan mutlu etti. Benzer olayların önüne geçmek ve bu şekilde suç işlemesinin önüne geçebilmek için uzunca bir süreden beri mücadele verdik” dedi.

    AYM’nin Kazanhan kararının emsal teşkil ettiğini söyleyen Dilsiz, şöyle konuştu:

    “AYM, 12 yaşındaki bir çocuğun polis tarafından hedef gözetilerek öldürülmesine dair yerel mahkeme tarafından verilen kararın yanlış olduğunu ve haksız tahrik indiriminin uygulanamayacağını dile getirmiştir. AYM, hem soruşturma aşamasında hem de yargılama süresi boyunca suç ve ceza arasında orantılılık ilkesine uyularak ceza verilmesini talep etti. Yerel mahkeme ceza verirken haksız tahrik indiriminde bulunmuştu. İstinaf ve Yargıtay da cezayı onadı. AYM’nin, bizim değindiğimiz hususlara değinerek dosyayı yerel mahkemeye göndermesi ileride işlenebilecek benzer suçların önüne geçilmesi açısından önemlidir.”

    “AYM’NİN VERDİĞİ KARARLAR BAĞLAYICIDIR”

    Dilsiz, AYM’nin verdiği kararların bağlayıcı olduğunu da ifade ederken, şunları söyledi:

    “AYM ve AİHM’in verdiği kararlar bağlayıcıdır ve tartışılmazdır. Ancak AYM ve AİHM’in Demirtaş ve Kavala dosyaları hakkında verdiği kararlara yerel mahkemeler hukuka aykırı bir şekilde uymadı. Kazanhan dosyası için de yeniden yargılama süreci başlayacak. AYM’nin böyle önemli bir şekilde atıfta bulunduğu hususlar göz önüne alındığında yerel mahkemenin de AYM’nin verdiği karara uyacağını düşünüyoruz. Failin gerektiği cezayı alabilmesi için karar, ceza dairesine gidecek. AYM’nin verdiği bu karara karşı yerel mahkemenin direnme gibi bir tavrının olabileceğini düşünmüyoruz. Ancak bu ülkede son dönemlerde hukukun çoğu zaman katledildiğini ve yasalara uyulmadığını da görüyoruz. Yerel mahkeme AYM’nin kararını uygulamazsa buna karşı tüm kanuni yolları kullanacağız.”

    “AYM’NİN KARARI ÖNEMLİDİR”

    AYM’nin verdiği kararın birçok açıdan önemli olduğuna dikkat çeken Dilsiz, “AYM kararında kolluğu, ‘Her toplumsal olayda tahrik altında kaldığınızda cinayet mi işleyeceksiniz? Sizin böyle bir özgürlüğünüzün olması mümkün değildir’ deniliyor. AYM’nin atıfta bulunduğu bu hususlar caydırıcı olur. Çünkü şöyle bir algı var; ‘Biz ne yaparsak yapalım, toplumsal olaylarda ne kadar hukuka aykırı davranırsak davranalım, soruşturma geçirmeyeceğiz veya yapılan yargılamada cezasızlık politikasından kaynaklı hakkımızda tayin olacak ceza asgari halden verilecek’ algısı oluşuyor. Bu nedenle bu karar onlardaki bu algının bertaraf edilmesi için önemlidir” ifadelerini kullandı.

    NE OLMUŞTU?

    Nihat Kazanhan, 14 Ocak 2015 tarihinde Yafes mahallesinde evine yakın bir boş sahada bir grup çocukla birlikteyken özel hareket polisleri tarafından hedef alınarak katledilmişti. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, “Herhangi bir şekilde emniyet görevlilerimizin kurşunlarıyla öldürülmesi söz konusu değil” açıklaması yapmıştı. Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala ise, polisin silah kullanmadığı iddiasıyla olayı kapatmaya çalışmıştı.
    Ancak olaydan sonra ortaya çıkan görüntüler, Kazanhan’ın silahla başından vurulduğunu ortaya koydu. Görüntülerde, polisin eylemci gruba gaz bombası atarken, çocukların taşla karşılık verdiği, bu sırada Nihat Kazanhan’ın silah sesiyle birlikte yere düştüğü görülüyordu.

    (HABER MERKEZİ)

  • Zırhlı araçlar 4 yılda en az 18 kişinin ölümüne neden oldu!

    Zırhlı araçlar 4 yılda en az 18 kişinin ölümüne neden oldu!

    PİRHA- Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Dokümantasyon Merkezi, son dört yılda güvenlik güçleri ve kamu kurumlarına ait araçların çarpması sonucu 9’u çocuk, biri engelli, toplam 18 kişinin yaşamını yitirdiği bilgisini paylaştı. Aynı dönemde 14’ü çocuk, 50 kişinin de yaralandığı verisi mevcut.

    Kürt illerindeki zırhlı araç vahşeti can almaya devam ediyor. Cizre’de 24 Ocak 2022’de Ranger tipi aracın çarptığı 23 yaşındaki Abdulgaffar Dayan’ın yaşamını yitirmesi, zırhlı araçların yol açtığı ölüm ve yaralanmaları bir kez daha gündeme getirdi.

    TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin verilerine göre, 2021 yılı güvenlik güçlerine ve kamu kurumlarına ait araçların çarpması sonucu 9 ayrı olayda, 4’ü çocuk, en az 6 kişi yaşamını yitirdi. Yine 6’sı çocuk, 15 kişi yaralandı.

    Geçtiğimiz yıllarda da zırhlı araçların karıştığı olaylarda ölüm ve yaralanmalar gerçekleşmişti.

    TİHV’in verilerine göre;

    *2018 yılında 17 ayrı olayda, güvenlik güçlerine ve kamu kurumlarına ait araçların çarpması sonucu 6’sı çocuk 31 kişi yaralandı. İkisi çocuk, biri engelli 7 kişi öldü.

    *2019 yılında 6 ayrı olayda, güvenlik güçlerine ve kamu kurumlarına ait araçların çarpması sonucu 2’si çocuk 3 kişi yaralandı. Biri çocuk 3 kişi öldü.

    *2020 yılında 2 ayrı olayda, güvenlik güçlerine ait araçların çarpması sonucu 1 kişi yaralandı. 2 çocuk öldü.

    *2021 yılında güvenlik güçlerine ve kamu kurumlarına ait araçların çarpması sonucu 9 ayrı olayda, 4’ü çocuk 6 kişi yaşamını yitirdi; 6’sı çocuk 15 kişi yaralandı.

    *Buna göre, 2018-2021 yılları arasında 9’u çocuk, en az 18 kişi güvenlik güçlerine ve kamu kurumlarına ait araçların çarpması sonucu öldü; 14’ü çocuk, toplam 50 kişi ise yaralandı.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • ‘Her savaşın bir Kerbelâsı, çok sayıda Hasan-Hüseyin’i var’

    ‘Her savaşın bir Kerbelâsı, çok sayıda Hasan-Hüseyin’i var’

    PİRHA-Şair Ömer Faruk Hatipoğlu’nun “Yer mi açıyor ölülerimiz” adlı şiir kitabı Kaos Çocuk Parkı Yayınevi aracılığı ile çıktı. “Sivas salt Sivas mı? Çorum, Maraş? 6-7 Eylül’de koca İstanbul da bir Kerbelâ’ydı belki. Kerbelâlar bir de seyirciliyse, dünya koca bir arena olur” diyen Hatipoğlu ile yeni kitabına dair konuştuk.

    On kitap ve bir de şiir albümüne imza atan Ömer Faruk Hatipoğlu, “şairin de ötekisi” olarak tanımlanıyor.

    “Yer mi açıyor ölülerimiz” adlı yeni şiir kitabında Hatipoğlu, katledilen Nihat Kazanhan’dan, Özgecan Aslan’a, Cizre bodrumlarından Kerbelâ’ya dek zulmün, acının ve daha birçok ağıdın adeta kronolojisini kaleme alıyor.

    Şair Heretius’un “İnsanım ben, insana dair hiçbir şey yabancım değil” sözünü kitabına not düşen Ömer Faruk Hatipoğlu’nun şiirleriyle nelere tanıklık ettiğini öğreniyoruz.

    “BİR ÇOCUK HAYATINDAN YOLUNSA, ŞİİR AYAĞA KALKIYOR”

    Kitabın isminin, “Yer mi açıyor ölülerimiz”in arkasında nasıl bir zihinsel imgenin varlığı mevcut? Özetle bu kitap bizlere neler anlatıyor?

    Keşke böyle bir adı olmasaydı kitabın. Ateşi Utandıran Yangın hakkında yazdığı yazıda, yitirdiğimiz eleştirmen yazar Cemil Köksal “Çok iyi anlıyor ve saygı duyuyorum ama keşke bu noktaları aşmış olsaydık ve Hatipoğlu o çok güçlü yaratım sürecini ülkenin bu anlamsız sorununun içine gömmeseydi!” minvalinde bir söz etmişti.

    Rıza Türmen, 2015’te “Son 11 yılda 241 çocuğun öldürüldüğünü” açıklamıştı. Bu “sayı”nın bundan daha çok olduğunu öngörmek zor değil. Hemen her gün bir kadın öldürülüyor. İş kazasında ölen işçilerin ölümü haber bile olmuyor. Ama bizi asker ölümlerinden, kadın cinayetlerine her ölüm acıtsa da oyun çağındaki çocukların ölümü daha bir derin acıtıyor. Yetişkin her insanın geldiğimiz yerde dolaylı dolaysız bir sorumluluğu var ama o masumların o günahsızların bizim yarattığımız karanlıkta kör edilmeleri, ahlâkın, vicdanın kaldıracağı bir yük değil. Çocuk öznesinin yer aldığı bir tümcede ölüm sözcüğüne elimiz gitmiyor. Ama dünyanın neresinde bir çocuk hayatından yolunsa, şiir ayağa kalkıyor. Kalkıyor ve barışı, özgürlüğü, adalet ve eşitliği dillendirmeye çalışıyor.

    “KUTSALLAR, SAVAŞLAR, SINIRLAR ERKEK ELİNDEN ÇIKMA”

    Kitabın ilk şiiri Cerattepe direnişçisi Havva Ana’ya yazılmış. Katledilen Özgecan Arslan da tarafınızca tekrar hatırlatılmış. Eril düzene bir gönderme var diyebilir miyiz?

    Bilineni yinelemiş olacağız.

    Beş bin yıllık(!) tartışmalı uygarlık tarihinde inşa edilen, yıkılan, yakılan ne varsa adında erk sözcüğü gizli (veya açık) erkeğin yaratımı! Belki ilk buğdayı, erkeği de doğuran bir kadın bulmuştur ama el yapımı kutsallar, savaşlar, sınırlar, duvarlar erkek elinden çıkma. İyi şeyler olmadı mı? Oldu elbette ve hâlâ ayaktaysak bunu gelecekten yana tarihsel kişiliklere borçluyuz; bilimi, felsefeyi, sanatı… Bu tümce kurulur kurulmaz bir soru tümcesi başını uzatıyor: Atom bombasını kullanmamıza neden olacak idiyse atom hiç bilinmese daha mı iyi olurdu?

    Evet, Havva Ana’yı, o elinde bastonuyla, “Devlet benum!” diyen cesaretten kadın yazdırmıştı. Herakleitos, kurduğu mantığa kişiler açısından tam katılmasak da “Çok şey bilmek aklı eğitseydi, Hesiedos’u, Pythagoras’ı, Ksenofanes’i, Hekaitos’u eğitirdi!” der. Ayaklı kütüphane olup kurulu düzenin dişlilerinden biri olmak da var, Cerrattepe’de salt sağduyusuyla suyuna, toprağına sahip çıkan bir Havva Ana olmak da… Kadınlar; hep denildiği veya dediğimiz gibi tek kanadıyla uçamayan, her kalkışında yere çakılan, insanlığın olmazsa olmaz, o binlerce yıldır uzayamayan kanadı. O kanat insanlığın küreğinden uzadığında -ki uzamaya başladı- insanlık, geleceğe barışın göğünde uçacak, özgürlüğün yeryüzüne inecek…

    Özgecan’ın, özgecanların soru dolu güzel gözleri hep açık ve üzerimizde. Şimdi Özgecan’ın gözü “Yer mi açıyor Ölülerimiz”den bakacak bir de…

    “SINIRA ÇIKILAN BETON DUVAR ASLINDA SALT BİR SINIR DUVARI DEĞİL”

    Savaş ve ardındaki politikalar “duvar” adlı şiirde dizelere dökülmüş.

    “Nereye çıkılır bu duvar” dizesini, toplumlar arasına örülen sınırları nasıl yorumlarsınız?

    Bir sınıra çıkılan beton duvar aslında salt bir sınır duvarı değil. Duvar, barışın da burnunun dibine çıkılan, ayağını çiğneyen duvar! Özgürlüğün de kanadına ağırlık olan bir duvar. Çiçeğin de rüzgârını kesen bir duvar. Duvar, gelecekle insan arasına çıkılan bir duvar. Duvar, çocukların oyun bahçesinin ortasına inşa edilen bir duvar. Ya da sınır duvarının öyle ikizleri, üçüzleri, öyle izdüşümleri var diyelim!

    İnsanın bilinçaltındaki bilgi, bilincindeki bilginin bilmem kaç katıymış! Bu yüzden asıl duvar, erkek egemen dünya insanının bilinçaltında sürekli yükselen, yükseldikçe her tür iktidarlaşmayı yaratan beyninde… Binlerce yıldır beyinlere tıkıştırılan, özgürlüğüne mugayir ve artık genlerine işlemiş “bilgi”yi, vazgeçilmez, alternatifsiz görüyor. Filozofun “Bildiğini zanneden insanın öğrenmesi imkânsızdır!” sözünü anımsayalım. Beyinlere çıkılan duvarlar, sınırlara çıkılanlarla, geleneğin inşa ettikleriyle, kapitalizmin aramıza çıktıklarıyla üst üste…

    SESSİZLİK, BAŞKA CİNAYETLERİN FAİLİ OLUYOR

    Yakın zaman katliamları ve faili gizlenen cinayetler de şiirlerinizde yer edindi. Bu yönlü duygularınızı nasıl kaleme aldınız? Şairin böylesi süreçlere tanıklığı nasıl tariflenir?

    Bizim bu yıl çıkan Toplu Şiirler’imizin alt başlığı “Yalancı Tanık”… Ateşi Utandıran Yangın’daki bir şiirin adı… Edebiyat, şiir, çağına tanıklık eder. Bu tanıklık edebiyattan, şiirden vaz geçmeden yapılabilirse doğru tanıklıktır. Bunun için insan kendisini programlamaz. Görmek, gördüklerinizin vicdanınızla buluşması, şiir olup kâğıda yansır. Bu kendiliğinden bir eylemdir.

    İçimizde hiç kimse ölüm olsun, acı olsun istemez! Ama nedendir bilinir-bilinmez, ölümlere itiraz da etmez! Buralarda herkes dili dağlanmış gibi sessiz. Tolstoy’un, “Acı duyabiliyorsan canlısın, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.” Sözü bir başucu sözü… Bu yangınlar coğrafyasında, akla gelmeyecek türden ölümler, hayatın nerdeyse bir cüz’ü haline geldi. Barış özürlü, vicdan özürlü birinin işlediği bir cinayetle birlikte kurşun sesi gibi yayılan sessizlik, başka cinayetlerin faili oluyor. Asıl acı olan bu.

    ‘Asıl olan’ demişken, işimiz şiir olduğuna göre bu sorunun son sözü, aslolanın kalıcı şiir olduğunu vurgulamak olsun. Kötü şiir kötü tanıktır.

    “HER SAVAŞIN BİR KERBELÂSI, ÇOK SAYIDA HASAN-HÜSEYİN’İ VAR”

    Geçmişin ‘Kerbelâ’sını bugüne getirmişsiniz! Bunu biraz daha detaylandıralım isterim.

    Sivas salt Sivas mı? Çorum, Maraş? 6-7 Eylül’de koca İstanbul da bir Kerbelâ’ydı belki. Kerbelâlar bir de seyirciliyse, dünya koca bir arena olur ve vahşilerin önüne atılanların her biri sessizliğin alkışlarında, kılıç kalkansız Hasan-Hüseyin’dir… Biz bunları yazarken kim bilir kim, hangi hukuksuzlukla ürkünç bir yalnızlığın içinde bir yudum sesin susuzluğunu çekmekte! Savaşlar, yıkımlar sürüyor. Her savaşın bir Kerbelâsı, çok sayıda Hasan-Hüseyin’i var. Ayrıca kapitalizmin kuşatması altındaki dünya da yazık ki hızla bir Kerbelâ’ya dönüşmekte…

    PİRHA/ANKARA

  • HDP Eş Genel Başkanı Buldan: Madımak bir kez daha yakıldı-VİDEO

    HDP Eş Genel Başkanı Buldan: Madımak bir kez daha yakıldı-VİDEO

    PİRHA-HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, grup toplantısında yaptığı konuşmasında, “Sivas Katliamı’nın bir numaralı sanığı, yüzlerce yaşlı ve ağır hasta mahpus cezaevlerinde ölüme terk edilirken, AKP’li Cumhurbaşkanı tarafından yaşı ve sağlık sorunları gerekçesiyle affedildi. Madımak işte o zaman bir kez daha yakıldı” dedi.

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, partisinin grup toplantısında konuştu.

    Buldan, koronavirüs testi pozitif çıkan HDP’li milletvekillerinin sağlık durumu hakkında bilgi paylaşarak başladığı konuşmasında  “Şu an genel sağlık durumları iyi. Tedavileri sürüyor. Bu konuda elbette şeffaf olmaya, kamuoyunu bilgilendirmeye devam edeceğiz” dedi.

    Buldan, salgının hala can almaya devam ettiğini, tedbirlerin de elden bırakılmaması gerektiğini söyleyerek, “Normalleşme adı altında rakamları düşük tutmak için korona şüphesi ile hastanelere giden insanlarımıza yeterince test yapılmadığı bilgisini alıyoruz. Hastanelerin yetersiz kaldığı bilgisini alıyoruz. Özellikle Cizre’de vaka sayısının artması endişe vericidir. Esnaf kendi inisiyatifiyle kepenk kapatmakta ve evde kal çağrısı yapmaktadır. İktidarın vurdumduymazlığı karşısında Cizre başta olmak üzere tüm bölge illerinde halkımıza kendi tedbirlerini almaları konusunda buradan bir kez daha çağrımızı yineliyoruz. Partimiz bütün imkânlarıyla, halkımızın yanında olmaya devam edecektir” dedi.

     “ASIL KATLİAM VİCDANLARDA YAŞANDI”

    29 Haziran 2007’de aramızdan ayrılan Kürt siyasetçi Orhan Doğan’ı anan Buldan, Sivas Katliamı’na ilişkin de şunları dile getirdi:

    “Sivas’ta yaşanan katliam sadece orada canların yakılmasından ibaret değildir. Sonrasında yaşanan adaletsizlikler bu katliamın acısını misliyle katladı. Ki asıl katliam vicdanlarda yaşandı. Son olarak Sivas Katliamı’nın bir numaralı sanığı, yüzlerce yaşlı ve ağır hasta mahpus cezaevlerinde ölüme terk edilirken, AKP’li Cumhurbaşkanı tarafından yaşı ve sağlık sorunları gerekçesiyle affedildi. Madımak işte o zaman bir kez daha yakıldı.”

    “EKONOMİ UÇACAK DEDİLER, VATANDAŞIN CEBİNDEKİNİ UÇURDULAR”

    Buldan, ülkenin her gün biraz daha kötüye gittiği, siyasi, ekonomik, toplumsal krizlerin giderek derinleştiği, buna bir de salgın krizinin eklendiği çok kötü günlerden geçildiğine dikkat çekerek şunları ifade etti:

    “Bugün yaşadığımız tüm sorunlar dünün ve bugünün değil, AKP’nin 18 yıllık iktidar sürecinin, yönetme anlayışının sonuçlarıdır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi daha doğrusu sistemsizliği iki yılını doldurmuş durumda. Bizce artık bu sistem ömrünü de doldurmuştur. Ekonomi uçacak dediler, ekonomiyi değil vatandaşın cebindekini uçurdular. Demokratik standartlar yükselecek dediler, işkencenin, yasakların, adaletsizliklerin standardını yükselttiler. Üstünlerin hukuk değil, hukukun üstünlüğü dediler, sarayın üstün hukukunu inşa ettiler. Neye el attılarsa batırdılar, çökerttiler ve kaynakları kuruttular, demokrasiyi, adaleti çökerttiler. Barış iklimini yok ettiler. Toplumu kutuplaştırdılar, nefret iklimini ülkenin her yerine yaydılar. Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi, kayyım, darbe, hukuksuzluk, gözaltı, işkence, yolsuzluk, yoksulluk, işsizlik ve sefalet sistemidir. Bu sistemin sefasını Saray ve yandaşları sürmekte, cefasını ise halk çekmektedir.”

    “AKP, EDİRNE’DEN HAKKARİ’YE, İZMİR’DEN DİYARBAKIR’A DEMOKRASİYİ ÇÖKERTME PLANI UYGULUYOR”

    “İktidar, her şeyden ama en çok HDP’den korkuyor” diyen Buldan, sözlerine şöyle devam etti:

    “Düzenlerini yalan üzerine kurdukları için aslen hakikatten korkuyorlar. Halkların buluşmasından, omuz omuza olmasından korkuyorlar. Suriye’de Kürt halkının Suriye halklarıyla birlikteliğinden korkuyorlar. Hepsinden önemlisi iktidarlarını kaybetmekten korkuyorlar. Korktukça da her geçen gün daha da saldırganlaşıyorlar, hukuk dışı politikalara yöneliyorlar. Toplumda gelişen demokratik refleksleri boğmak, halkı korkutmak ve sindirmek için ellerindeki tüm devlet gücünü orantısız kullanıyorlar. Kürt halkı örgütlenmesin, bir araya gelmesin, kendi sorunlarını kendi dillerinde konuşmasın diye DTK’yi basıyorlar ve DTK’nin kapısına mühür vuruyorlar. Edirne’den Hakkari’ye, İzmir’den Diyarbakır’a varıncaya kadar ülkenin her bir tarafında demokrasiyi çökertme planı uyguluyorlar.

    “TÜRKİYE HALKLARI ORTAK DEMOKRASİ MÜCADELESİNDEN ASLA VAZGEÇMEYECEKTİR”

    Diyelim ki Kürt halkının bütün demokratik örgütlenmesini ortadan kaldırdınız. Peki Kürt halkını ne yapacaksınız? Milyonları da kapatabilecek misiniz? Bu ülkede bu dünyada milyonlarca Kürt var bu Kürtleri hiçbir yere kapatamazsanız. Ve milyonları kapatamayacağınız gibi buna sizin gücünüz yetmeyecektir. Demokrasi kanallarını, siyaset yollarını Kürt halkına kapatmak acaba hangi akla hizmettir? Yapılan operasyonlar ne kongre çalışmalarını ne de kadınların örgütlü mücadelesini asla engelleyemeyecektir. Halkımızı ve örgütlü kurumlarını daha da güçlendirecektir. Bizler ve halkımız demokrasiden ve demokratik mücadeleden asla vazgeçmeyeceğiz. Türkiye halkları ortak demokrasi mücadelesinden, demokratik dayanışmadan ve yan yana, omuz omuza duruştan asla vazgeçmeyecektir. Kapıları zorbalıkla kırabilirsiniz ama halkımızın umudunu ve iradesini asla kıramazsınız.”

    “İŞKENCE BİR İNSANLIK SUÇUDUR”

    DTK operasyonunda evine girilen TJA aktivisti Rojbin Çetin’e köpekli işkence yapıldığını hatırlatan Buldan, “Çok açık söylüyorum; Diyarbakır’daki bu işkenceden Ankara’daki AKP iktidarı birebir sorumludur. İşkenceye sıfır tolerans diyen AKP iktidarı, işkenceye ve işkenceciye sınırsız tolerans tanıyan bir iktidara dönüşmüştür. Diyarbakır’da yapılan işkence Kürt düşmanlığı, muhalif düşmanlığı, kadın düşmanlığının kamusal düzeydeki örgütlenmesidir. Vali ve Savcılık işkencecilerin üzerine gideceğine, işkence yapanlara ne yazık ki bir kez daha sahip çıkmıştır. Diyarbakır Valisi’nin pespaye açıklaması işkencenin resmi politika olduğunun da bir kabulüdür. Bu işkenceyi yapanları, yaptıranları, bunlara sahiplenen iktidarı buradan şiddetle ve bir kez daha kınıyoruz. Bunun peşini asla bırakmayacağız. İşkence bir insanlık suçudur” dedi.

    “DARBEYE KARŞI ÖNLEM ALACAKSANIZ ÖNCE DARBENİN SİYASİ AYAĞINI ORTAYA ÇIKARTIN”

    Buldan, “Kürtlerin statüsüzlüğü üzerine kendi iktidar bekasını inşa etmek isteyenlere şunu hatırlatmak istiyorum: Kürtlerle barış politikası geliştirmeyen devlet ve iktidar aklı kaybetmeye mahkûmdur” diyerek, Kürt sorununun barış masasında çözüleceğini söyleyerek Meclis’e gelen yasa değişiklikleri hakkında da şunları belirtti:

    “Meclis’e getirdikleri fişleme yasası olan güvenlik soruşturması yasası bu biçimlendirme planının bir parçasıdır. Güya güvenlik soruşturması yasası darbecilere karşı alınan bir önlemmiş. Darbeye karşı önlem alacaksanız önce darbenin siyasi ayağını ortaya çıkartmanız gerekmektedir. Önce hukuku ortadan kaldırdılar, şimdi de hukuk savunucularını ve onların örgütlenmesi olan baroları tasfiye etmek için uğraştıklarını görüyoruz, bunu tanıklık ediyoruz. Yargıyı, hakim ve savcıları Saray’a bağladılar. Adalet saraylarını Saray’ın arka bahçesi yaptılar, yargıyı biçimlendirdiler. Şimdi geriye savunma kaldı yani barolar. Savunmayı da çökertebilmek ve ele geçirebilmek için günlerdir uğraşıyorlar. Çoklu baro sistemi diye ortaya bir öneri attılar. Amaçları; Saray güdümlü barolar oluşturmaktır. Avukatların bütünlüğünü bölmeyi, çoğunluğu temsil eden avukatların temsil hakkını kısıtlamak ve muhalif görülen sesleri bastırmaktır amaçları. Barolar, hukukçular iktidarın emir eri değillerdir, Burhan Kuzu hiç değillerdir bu da böyle biline. HDP olarak savunmayla birlikteyiz, onların haklı mücadelesinin yanındayız.”

    “DEĞİŞİM VE BAŞARI UMUDUNU BÜYÜTTÜK”

    Son olarak partilerinin yürüyüşüne de değinen Buldan, “İktidarın yaratmaya çalıştığı korku iklimine karşı cesareti örgütledik. HDP’nin yürüyüşü herkesi cesaretlendirmiştir. Bugün artık tüm bu antidemokratik uygulamalar karşısında herkes itiraz ediyor, sesini yükseltiyor. Baro başkanları yürüyor, HDP yürüyor, avukatlar, sanatçılar, işçiler, kadınlar her gün her yerde eylem ve etkinlik yapıyor. Bugün demokrasiden, aydınlık bir gelecekten yana olan herkes HDP’ye yüzünü dönüyor, daha cesur bir şekilde irade ortaya koyuyor” diyerek, değişim ve başarı umudunu büyüttüklerini vurguladı.

    PİRHA/ANKARA

  • Cizre’de vaka sayısı artıyor; PTT kapatıldı

    Cizre’de vaka sayısı artıyor; PTT kapatıldı

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde yüksek vaka sayısından kaynaklı hastanede yer kalmadı. Kentteki PTT Şubesi ise, 4 memurun salgın testinin pozitif çıkması üzerine kapatıldı. 

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde koronavirüs (Covid-19) vakalarındaki artış devam ediyor. 200’den fazla evin karantinaya alındığı kentte, vaka sayısındaki artıştan kaynaklı İlçe Devlet Hastanesi’nde yer kalmadı. Salgına yakalanan birçok kişi, bu durumdan kaynaklı İdil ve Silopi’deki hastanelere yönlendiriliyor.

    HASTANENİN DURUMU

    Yoğunluğun olduğu İlçe Devlet Hastanesi’nde personel sıkıntısının da yaşandığı öğrenildi. İddialara göre, yeterli personel bulunmamasından kaynaklı sadece tek hemşirenin tedaviye gelen hastalarla ilgileniyor. Yine, testi pozitif çıkan hastalar ile yakınlarının hastanede aynı koridorda bekletildiği bilgisine ulaşıldı.

    İl Sağlık Müdürlüğü’ne bağlı bir ekip de, 3 gündür kentin sokaklarında rastgele seçtikleri bir ev seçerek, buradaki kişilere test yapıyor. Ekipler, kişilerden kan testi, burun ve ağzından numuneler alarak, test sonuçlarının 2 gün içinde çıkacağını belirtiyor.

    PTT KAPANDI

    Öte yandan, her gün yüzlerce kişinin uğrak yeri olan Nusaybin Caddesi üzerindeki PTT Şubesi kapatıldı. Söz konusu durumun, postanede 4 memurun test sonucunun pozitif çıkmasının ardından  yaşandığı öğrenildi. Postaneye gelerek kargosunu teslim almak isteyenlere, “4 memurumuzda virüs çıktığından dolayı kapalıyız” yanıtı veriliyor. PTT’nin ne zaman açılacağı ise bilinmiyor.

    BAŞHEKİMLİK: YANLIŞ BİLGİ 

    Konuya ilişkin MA’nın telefonla ulaştığı Cizre Devlet Hastanesi Başhekimliği, testi pozitif çıkan kişilerle yakınlarının aynı yerde bekletildiğine dair, “Öyle bir şey yok size yanlış bilgi verilmiş” diye konuştu. Başhekimlik, hastanede tek hemşirenin hastalarla ilgilendiğine dair iddiaları ise, “Devletin kurumlarını kötülemekten size yanlış bilgi verilmiş” şeklinde yanıtladı. Başhekimlik, hastanedeki hemşire sayısı ve vaka sayısı hakkında da Sağlık Bakanlığı tarafından kendilerine verilen talimat nedeniyle bilgi veremeyeceğini kaydetti.  (Kaynak: MA)

  • Sokağa çıkma yasaklarının ardından 400 bin kişi göç etti

    Sokağa çıkma yasaklarının ardından 400 bin kişi göç etti

    Sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği ve aylarca çatışmaların yaşandığı Sur, Cizre, Nusaybin, Yüksekova, Şırnak, Silopi ve İdil’de yaşananlar TMMOB tarafından raporlaştırıldı: “400 bin kişi göç etmek zorunda kaldı, sürecin en büyük mağdurları yaşlı, çocuk ve kadınlar oldu.”

    Sur’da 11 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen sokağa çıkma yasağıyla birlikte başlayan, yüzlerce kişinin ölümüne neden olan operasyon ve çatışmalar 9 Mart 2016 tarihine kadar devam etti.

    Türk Mimar ve Mühendisler Odası Birliği (TMMOB) Diyarbakır İl Koordinasyon Kurulu (İKK), sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği ve aylarca şiddetli çatışmaların yaşandığı Sur, Cizre, Nusaybin, Yüksekova, Şırnak, Silopi ve İdil’de yaşananları raporlaştırdı. Türkçe, Kürtçe ve İngilizce olarak basılan raporda, çatışmaların yaşandığı yerleşim yerlerinden yaklaşık 400 bin kişinin göç etmek zorunda kaldığı vurguladı.

    Çatışmaların yaşandığı kentlerde yapısal yıkımlarla birlikte psikolojik, sosyal ve ekonomik sorunların da yaşandığı dile getirilen raporda, “Özelikle yaşlılar, çocuklar ve kadınlar bu sürecin en büyük mağduru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum sonucunda kadın ve çocukların ciddi travmalar geçirdiği gözlenmiştir” denildi. Raporda şöyle devam edildi: “Bu bölgede göçlerin genelde Diyarbakır, Van, Batman gibi il ve komşu ilçe merkezlerine doğru gerçekleştiği görülmektedir. Göç sırasında vatandaşlar yaşanmışlıkları ve anılarının yanı sıra sahip oldukları en temel eşyalarını dahi alamamış olmaları travma ile birlikte yoksullaşma ve mülksüzleşmelerine de yol açmıştır. Göç edenlerin büyük bir bölümü toplu bir şekilde kiraladıkları evlerde çok zor koşullarda alt yapısı olmayan mekanlarda kaldığı görülmüştür. Yine göç bölgelerinde çocuklar uzun bir süre eğitimlerinden de mahrum kalmışlardır. Çatışmanın bir bütünen yaşamı etkilediği bir yıkım süreci olduğu tam anlamıyla görülmüştür.”

    DİYARBAKIR’DA YASAK DEVAM EDİYOR

    Raporda sokağa çıkma yasakları döneminde il ve ilçelerde yaşananlar tek tek başlıklandırılarak açıklandı.  Raporun Sur bölümünde, 2 Aralık 2015’te Sur’un altı mahallesinde ilan edilen sokağa çıkma yasağının halen sürdüğüne dikkat çekildi. Altı mahallenin yüzde 72’sinin yıkıldığı tespit edilen raporda şu tespitler yapıldı:

    “Mart ayında operasyonların bittiği duyurulmasına rağmen yasağın ilan edildiği mahallelere iş makineleri ve müteahhitler dışında henüz kimse alınmamıştır. Yasağın ilan edildiği Cevatpaşa, Fatihpaşa, Dabanoğlu, Hasırlı, Cemal Yılmaz, Savaş mahallelerinin 2015 adrese dayalı nüfus verilerine göre nüfusu 22 bin 323’tür. Yasakların ilan edilmesiyle birlikte bu nüfusun neredeyse tamamı yerinden edildi. Sur’a dönük yürütülen askeri operasyon, 9 Mart 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığı’nın resmi açıklamasıyla sona erdi. Toplamda 103 gün süren operasyon sırasında ağır tahribata uğrayan Suriçi her şeye rağmen, ciddi bir çalışmayla kurtarılabilecek durumdaydı. Fakat operasyonların bitmesinin hemen ardından 21.03.2016 tarih ve 2016/8659 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. Maddesine dayanılarak Suriçi’ndeki 7714 parselin 6292’si için Acele Kamulaştırma kararı alındı. Kalan parseller önceki kentsel dönüşüm sürecinde kamulaştırıldığı için bu karara dahil edilmemiştir. Acele kamulaştırma kararına dayanak olarak da 2012’de alınan ‘Riskli Alan’ kararı gösterildi fakat bu durumun kendisi de Kamulaştırma Kanunu’na aykırılık teşkil etmektedir. Bu görüntülerden tespit edebildiğimiz kadarıyla Kurşunlu Camii, Hacı Hamit Camii, Paşa Hamamı, Mehmet Uzun Evi, Ermeni Katolik Kilisesi, Dört Ayaklı Minare gibi kimi tescilli yapıların ağır hasarlı olduğu görüldü. Yapılan bütün açıklamalar, itirazlar, yazılı talepler, açılan davalara rağmen maalesef TMMOB Diyarbakır olarak alana girilemedi ve tahribatın artışının önüne geçilemedi.”

    Raporun uluslararası kurum ve kuruluşlara iletileceği ve hukuki süreç için ciddi bir delil niteliğinde olduğu belirtiliyor.

    (Kaynak: Duvar)

  • Cizre’de sivil ölümlerin dosyaları bir bir kapatılıyor

    Cizre’de sivil ölümlerin dosyaları bir bir kapatılıyor

    Cizre’de ilk uzun süreli sokağa çıkma yasağı sırasında evinin çatısında vurulan ve cenazesi 2 gün yakınlarının yanında kalan 59 yaşındaki Eşref Erdin’in dosyası hakkında “Daimi Arama Kararı” verilerek, zamanaşımına bırakıldı. 

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde, 4-12 Eylül 2015 tarihleri arasında ilan edilen ilk sokağa çıkma yasağı sırasında hayatını kaybedenlere ilişkin açılan soruşturmaların birçoğu ya “Takipsizlik” ya da “Daimi Arama Kararı” verilerek kapatıldı.

    Cenazesi günlerce buzdolabında saklanan Cemile Çağırga (10), 7 çocuk annesi Meryem Süne (53), Selman Ağar (9), Bünyamin İrci (14) ve Mehmet Erdoğan’nın (75) ardından, evinin damındayken vurularak öldürülen 59 yaşındaki Eşref Erdin’in dosyası hakkında da “Daimi Arama Kararı” verildi.

    SVAPLARDA ATIŞ ARTIKLARINA RASTLANILMADI 

    Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “Kasten öldürme” suçlamasıyla başlatılan soruşturma dosyasında, tanık ifadeleri, ilgili resmi kurumlar arasındaki yazışmalar, otopsi raporu ile kimi raporlara yer verildi. Dosyada yer alan Diyarbakır Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü tarafından hazırlanan uzmanlık raporunda, Erdin’den alınan svaplarda atış atıklarına rastlanılmadığı belirtildi. Raporda, Erdin’in uzak mesafeden yapılan atış sonucu hayatını kaybettiği kanaatine varıldığı ifade edildi.

    TANIK: CENAZESİ İKİ GÜN BİZİM YANIMIZDA KALDI

    Dosyada yer alan tanık ifadelerinde dikkat çekici ayrıntılar bulunuyor. Tanıklardan birinin ifadelerinde, 155’i aradıktan sonra Erdin’in özel bir araçla hastaneye götürülmesine izin verildiğini ancak araç yola çıktıktan sonra ateş altına alındıklarını belirtiyor. Bir başka tanığını verdiği ifadede, “Araç evin önünden ayrıldıktan bir süre sonra geri döndü. Araca ateş açıldığını gördüm ve aracın ön tarafından çeşitli yerlerinde hasarları olay sonrasında fark ettim. Bunun üzerine biz eve geri döndük. Amcamı evde bekletmeye başladık. Kanaması vardı ve çok kan kaybediyordu. Aynı gece amcam hayatını kaybetti. İki gün ölü olarak yanımızda kaldı” diye belirtiyor.

    EMNİYET: TESPİT EDİLEMEDİ

    Dosyada, İlçe Emniyet Müdürlüğü tarafından olay yeri görüntülerine ilişkin verilen yanıt da yer aldı. Emniyet, söz konusu duruma ilişkin verdiği cevapta, şunları ileri sürdü: “Bu hususta soruşturma kapsamında bilgi sahibi sıfatıyla ifadelerine başvurulan şahısların yazılı beyanlarında olaya karıştığı iddia edilen zırhlı aracı tespit edebilecek nitelikte herhangi bir resmi plaka, kod veya ibare belirtilmediğinden, ayrıca bilgi sahibi şahısların ifade beyanlarından bağımsız bir şekilde genel kapsamlı olarak döküm haline getirilen telsiz muhabere kayıtlarında yapılan incelemeler neticesinde olaya ait olduğu değerlendirilen herhangi bir muhabere sürekliliğine rastlanılmaması ve olay ile ilgilisi olabilecek herhangi bir operasyon unsurunun (zırhlı aracın, personelin, vb.) tespit edilememesi nedeniyle olaya bir zırhlı aracın karışıp karışmadığı, karışmış ise hangi zırhlı aracın karıştığı yönünde bir belirlemenin yapılması mümkün olmamış, bu sebeple olay ile ilgili herhangi bir görüntü kaydı tespit edilememiştir.”

    ZAMANAŞIMI SÜRESİ: 2040

    Soruşturmasını bir süre önce tamamlayan savcılık, birçok dosyada olduğu gibi bu dosya hakkında da “Daimi Arama Kararı” vererek, zamanaşımına bıraktı. Savcılık tarafından verilen karara ise, “tüm araştırmalara rağmen fail ya da faillerin açık kimlik bilgilerinin tespit edilememe” gerekçe gösterildi. Savcılık, zamanaşımı süresini ise, 25 yıl yani 2040 yılı olarak belirledi.

    Savcılık, ayrıca olaya ilişkin İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden 6 ayda bir olumlu ya da olumsuz bilgi verilmesini istedi.

    (Kaynak: MA)

  • Kayyum belediye bütçesinde taktırdığı kameraya 237 bin lira ödemiş

    Kayyum belediye bütçesinde taktırdığı kameraya 237 bin lira ödemiş

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde 15 günlük maaşı için belediyeyi icraya veren kayyumun, seçimlere günler kala 25 köy okuluna belediye bütçesinden kamera sistemi taktırdığı ortaya çıktı.

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde Halkların Demokratik Partisi (HDP) yönetiminin kayyum dönemine dair hasar tespit çalışmaları devam ederken; 15 günlük maaşı için belediyeyi icraya veren kayyumun İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı olan ve bütçeleri ilgili bakanlık tarafından karşılanan 24 köy okuluna belediye bütçesinden kamera sistemi taktırdığı ortaya çıktı.

    Seçimlerden kısa bir süre önce, 22 Mart tarihinde sözleşmesi imzalanan kamera sistemlerinin toplam bedelinin 237 bin 289 TL olduğu ifade edildi. Bunun yanı sıra kayyum döneminde alacağı verilmeyen şirket yetkililerinin geçtiğimiz günlerde belediyeye gelerek ödeme yapılmasını istediği de öğrenildi.

    Mezopotamya Ajansı’nda yer alan habere göre söz konusu köy okullarının bazıları şu şekilde: Aşağı Konak İlk ve Ortaokulu, Aşağıçeşme İlk ve Ortaokulu, Bozalan İlk ve Ortaokulu, Çavuş İlk ve Ortaokulu, Dicle İlk ve Ortaokulu, Düzova İlk ve Ortaokulu, Güçlü Kolgezer İlk ve Ortaokulu, Gürsu İlk ve Ortaokulu, Havuzlu İlk ve Ortaokulu, Katran İlkokulu, Kaya İlk ve Ortaokulu, Kebeli İlk ve Ortaokulu.

    NE OLMUŞTU?

    Kayyum atandığında kasasında 36 bin TL bulunan Şırnak’ın Cizre Belediyesi, 31 Mart yerel seçimleri sonucunda HDP tarafından 220 milyon TL borçla devralındı. Seçimlere 4 ay kala belediyeye ait, aralarında Hizmet Binası’nın da bulunduğu pek çok taşınmazın yanı sıra Cumhuriyet Meydanı ile birlikte iki yolu da başka kurumlara devreden kayyumun, yine belediye bütçesinden Kaymakamlık’taki makam odasının mobilyası, temizlik ve kırtasiye malzemesi ile İlçe Jandarma Komutanlığı’ndaki berberhanenin malzemelerini karşıladığı seçim sonrasında ortaya çıkmıştı.

    (HABER MERKEZİ)

     

  • Cizre başvurusunu ‘kabul edilemez’ bulan AİHM’e tepki

    Cizre başvurusunu ‘kabul edilemez’ bulan AİHM’e tepki

    Cizre’de 137 kişinin bodrum katlarında yaşamını yitirmesine ilişkin AİHM’e yapılan başvurunun kabul edilmesi üzerine açılan davanın duruşması görüldü. AİHM başvuruyu kabul edilemez bulduğunu duyurdu. Yakınlarını yitirenlerin aileleri ise AİHM’in bu kararına tepki gösterdi. 

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde 2015-16 yılları arasında uygulanan ve 137 kişinin bodrum katlarında yaşamını yitirdiği sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan insan hakkı ihlallerine dair Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvurunun kabul edilmesi üzerine açılan davanın kabul edilebilirlik duruşması görüldü.  Avukat Ramazan Demir, AİHM’in başvuruyu kabul edilemez bulduğunu duyurdu.

    AİHM Cizre sokağa çıkma yasaklarına ilişkin yapılan başvurularda AYM tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemezlik kararı verdi. Sanıyorum artık hakikatten bu kadar kopuk bir Mahkemeye söz söylemenin de anlamı yok. Yaşattığı eski güzel günler için kendilerine teşekkür edelim.

    Cizre bodrumlarında bodrumlarda hayatını kaybedenler arasında, Cizre Halk Meclisi Eş Başkanları Mehmet Tunç ve Asya Yüksel, Gazeteci Rohat Aktaş, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) PM üyeleri, MKM sanatçıları, KJA üyeleri ve çok sayıda öğrencinin yanı sıra çocuklar da bulunuyordu. Bodrumlarda hayatını kaybedenlerin bazılarının ise cenazelerine halen ulaşılmış değil.

    YAKINLARINI KAYBEDENLERDEN AİHM KARARINA TEPKİ

    Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, AİHM’in, Cizre’deki yasak sırasında yaşanan hak ihlallerine dair yapılan başvuruyu reddetmesine tepki gösteren yakınlarını kaybeden aileler, “AİHM de bu katliama ortak oldu” dedi.

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen 79 günlük sokağa çıkma yasağı sırasında yaşanan insan hakkı ihlallerine dair duruşma alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bugün başvurulara dair kararını açıkladı. Yasak sırasında yaşam, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğini belirten Ömer Elçi ile mahsur kaldıkları bodrumlarda yaralıyken yakılarak öldürülenler arasında bulunan Orhan Tunç adına yapılan başvurular, iç hukuk yollarının tüketilmediği ileri sürülerek, kabul edilemez bulundu.

    Mahsur kaldığı bodrum katında yakılarak öldürülenlerden biri olan Hacer Aslan’ın annesi Hezni Aslan ile adına başvuru yapılan Orhan Tunç’un eşi Güler Tunç, söz konusu karara tepki gösterdi.

    TUNÇ: KARARI KABUL ETMİYORUZ 

    Fransa’nın Strasburg kentinde 13 Kasım 2018 tarihinde görülen duruşmaya katılan Güler Tunç, söz konusu kararın kendileri açısında hukuki olmadığını belirterek, “AİHM, her geçen gün kendi rol ve misyonundan uzaklaşıyor ve AKP’nin kirli siyasetinin parçası haline geliyor. Bu kararı kınıyor ve kabul etmiyoruz.”  dedi.

    “AİHM KATLİAMIN ORTAĞI”

    3 yılı aşkın bir süredir bodrumlarda kaybettiği kızı Hacer’in cenazesine ulaşamayan Hezni Aslan ise, Avrupa ülkelerinin bodrumlara dair tavrını eleştirerek, “Herkes o insanların sivil olduğunu biliyordu. AİHM de bu katliama ortak oldu” dedi. (HABER MERKEZİ)

  • Cizre davası AİHM’de görüldü: Sivil ölümleri önlemek için ne yaptınız?

    Cizre davası AİHM’de görüldü: Sivil ölümleri önlemek için ne yaptınız?

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde 2015-2016 yılları arasında ilan edilen ve çok sayıda insanın yaşamını yitirdiği sokağa çıkma yasaklarına dair yapılan başvurunun duruşması AİHM’de görüldü. Dava avukatlarından Ramazan Demir, hükümetin davada hesap veremediğini söyledi.

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde 2015-16 yılları arasında uygulanan ve yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği sokağa çıkma yasakları sırasında yaşanan insan hakkı ihlallerine dair Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvurunun kabul edilmesi üzerine açılan dava görüldü. Fransa’nın Strasburg kentinde görülen duruşmaya avukat Ramazan Demir ve Nevruz Uysal katıldı. Cizre’de yaşamını yitiren Mehmet Tunç’un eşi Zeynep Tunç ve yaşamını yitiren Orhan Tunç’un eşi Güler Tunç’un da katıldığı duruşmada, Türkiye’yi temsilen de avukatlar bulundu.  Mahkeme yargıçları, her iki taraftan iç hukukun kullanılıp kullanılmadığı veya engellenip engellenmediğine yönelik sorular yöneltti.

    SAVUNMA HEYETİ: İÇ HUKUK TÜKETİLMEDİ

    Türkiye’yi savunan avukatların savunmasında bir bütün olarak dosyanın AİHM tarafından kabul edilmemesi üzerine yürüttü. İç hukukun tükenmediği gerekçesiyle dosyanın Anayasa Mahkemesi’nde (AYM) görülmesi gerektiği iddiasını dillendiren savunma heyeti, AYM’nin “etkili bir iç hukuk yolu” olduğunu savundu.

    “YASAKLAR ANAYASAYA AYKIRI”

    Tunç ve Elçi ailelerinin avukatları ise, ihlallere ilişkin de o dönemde hukuki olarak sokağa çıkma yasağının İl İdare Kanunu’na dayandığına dikkat çektiler. Avukatlar “Zira bu kanunda doğrudan valinin sokağa çıkma yasağı ilan edebileceğine dair bir madde yok, sadece ‘Vali, gerek gördüğünde gerekli tedbirleri alır’ benzeri bir ifade var” dedi. Elçi ve Tunç ailelerinin avukatları bu nedenle yasakları anayasaya ve uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve zaten “hiçbir hukuka dayanmadığını” vurguladı.

    “İSTENSE ORHAN TUNÇ KURTARILABİLİRDİ”

    Cizre’nin 100 bini aşkın nüfusunun olduğuna dikkat çeken avukatlar, tanklarla sivil yerleşimlerin vurulduğunu ve savaş sahnelerinin olduğuna vurgu yaptı. Elektrik, su, gıda ve sağlığa erişim imkanlarının engellendiğini ve insanların dışarı dahi çıkamadığını dile getiren aile avukatları, böyle bir tabloda Türkiye’de iç hukukun uygulanamayacağını ve delil toplama imkanının olmadığına işaret etti. Avukatlar, ambulans gönderilmediği için yaşamını yitiren Orhan Tunç’un istenmesi durumunda kurtarılabileceğini ifade etti.  “Güvenlik gerekçesiyle ambulansın gidemediği” yönündeki hükümetin bu yönlü savunmasının da geçersiz olduğunun altı çizen avukatlar, “Orhan Tunç, yaralı olduğu halde çağrılan ambülans bulunduğu bölgeye ‘güvenlik gerekçesiyle’ gitmemişti. Ambülansın gidişinin engellenmesiyle Tunç yaşamını yitirmişti. Türk hükümetinin bugüne kadar ciddi bir soruşturma açılmadığı da dikkate alınırsa, Türk hükümetinin dayanaklarının oldukça zayıf olduğu görülüyor.” dedi.

    “HÜKÜMET HESAP VEREMEDİ”

    Duruşmanın ardından avukatlar ve aileler,  HDP Milletvekili Ayşe Acar Başaran ve Şırnak eski Milletvekili Faysal Sarıyıldız’ın da katılımıyla AİHM önünde basın açıklaması yaptı. Cizre’deki katliam esnasında ve sonrasında AİHM’e yapılan otuzun üzerindeki başvurudan Elçi ve Tunç ailesinin başvurularının pilot olarak ele alındıklarını söyleyen avukat Ramazan Demir, “Bizim temel savunmamız, devletin güvenlik güçlerinin Cizre’de yürüttüğü operasyonların sivil yerleşim yerlerinin savaş araçları kullanılarak vurulmasının hukuka aykırılığı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) tarafından yaşam hakkının korunmasına ilişkin 2’nci madde bağlamında orantılı, elverişli ve sivil kayıpları önleyecek nitelikte olmadığıydı. Aynı şekilde Orhan Tunç hakkında verilen ihtiyati tedbir kararının yerine getirilmemesiyle ilgili olarak belirttik savunmamızı. Orhan Tunç’un ölümüyle ilgili yürütülen (Türkiye) soruşturmanın etkili, bağımsız ve tarafsız olmadığını ileri sürmüştük” dedi.

    AİHM’in bugünkü duruşmada Türkiye’yi savunmasına yönelik doğrudan sorular sorduğunu kaydeden Demir, yürütülen “operasyonların” niteliği, sivil kayıpların önüne geçmek için herhangi bir önlem alınıp alınmadığı, Orhan Tunç’un ölümünün nasıl gerçekleştiği ve ihtiyati tedbir kararının neden yerine getirilmediğine ilişkin savunma istendiğini belirtti. Türkiye’nin savunmalarını daha önceden de bildiklerini söyleyen Demir, AİHM’in yanıt istediği sorulara ilişkin “Türk hükümeti bu soruların çoğuna cevap veremedi aslında. En azından mahkemenin istediği nitelikte cevaplar olmadığını düşünüyoruz. Cizre’de meydana gelen hak ihlallerinin hemen hemen hepsi dile getirildi. Ancak mahkemenin verdiği süre kısa olduğu için her şeyden bahsedemedik” dedi.

    MAHKEME KARARINI İLERİ TARİHTE VERECEK

    AİHM’e sunmak istedikleri tüm kanıtları ve uzman görüşlerini sunamadıklarına dikkat çeken Demir, kendilerine 25 dakikayla sınırlı bir süre verildiğini hatırlattı. Demir, Türkiye’nin bugünkü duruşmada Cizre’de yaptığı katliamların açıklamasını ve hesabını veremediğini gördüklerinin de altını çizdi. Demir, mahkemenin kararının ileri bir tarihte verileceği bilgisini paylaştı.

    DAVAYA KONU OLAN ÖLÜMLER

    Şırnak Valiliği’nin 14 Aralık 2015’te saat 23.00’te Cizre’de ilan ettiği sokağa çıkma yasağı 79 gün sürdü ve 2 Mart 2016’da sona erdi. 79 gün süren yasakta toplam 259 kişi öldürüldü. İçerisinde ağır yaralıların olduğu ve bodrumlara sığınan 177 insanın büyük çoğunluğu yakıldı. 92 kişi kimlik bilgileri açıklanmadan kimsesizler mezarlığına defnedildi. Onlarca insan evlerinin mutfağında yemek yaparken, oturma odalarında, tuvalet ihtiyacını gidermeye giderken, kurşunların hedefi oldu.

    YARGI SÜRECİ

    Bu kentlerdeki hak ihlallerine karşı 2015 ve 2016’da Anayasa Mahkemesi (AYM) ve AİHM’e çok sayıda başvuru yapıldı. Bu başvurularda AYM ve AİHM’den hak ihlallerinin önüne geçebilmek için geçici tedbir kararları vermeleri istendi. AİHM, içtüzüğünün 41. maddesi uyarınca bu başvuruların öncelikli olarak ele alınmasına karar verdi. AİHM, bu kararın bir sonucu olarak 15 Aralık 2016’da sokağa çıkma yasakları bağlamında 160’tan fazla kişiyi temsilen yapılan 34 başvuru hakkında Türkiye’den savunma istedi ve başvurucuların esası hakkında ilerleyen tarihlerde karar vereceğini duyurdu.

    Mahkeme, başvuruların hem esası hem de kabul edilebilirliğiyle ilgili duruşma yapmaya karar verdiğini Temmuz’da duyurdu. Ancak bütün dosyalar için duruşma yapmak yerine içlerinden iki tane dosyayı seçip bu iki dosyada yapılacak olan usul ve esas tartışmalarını, geri kalan bütün dosyalar için de uygulamaya karar verdi. Sokağa çıkma yasağının yasallığını Ömer Elçi dosyası üzerinden, sokağa çıkma yasakları sorasında Cizre’de yürütülen operasyonun niteliği ve meydana gelen ölümlerin hukuki tartışmasını da Orhan Tunç dosyası üzerinden yapacağını açıklamıştı.

    BÊKES’E VİZE VERİLMEMİŞTİ

    Öte yandan AİHM’de görülen Cizre duruşmasına, Fransa Ankara Büyükelçiliği ‘aile olarak iltica riski’ olduğu gerekçesiyle Mehmet Tunç’un annesi Esmer Tunç’a ve Orhan Tunç’un 2 yaşındaki oğlu Bêkes’e vize vermemişti. (HABER MERKEZİ)

     

  • Sağlık çalışanların yargılandığı dava 26 Aralık tarihine ertelendi

    Sağlık çalışanların yargılandığı dava 26 Aralık tarihine ertelendi

    PİRHA- Cizre’deki yasak sırasında bodrumlarda mahsur kalan sivil yaralılara sağlık koridoru açmak isterken engellenen sağlıkçılar hakkında açılan davanın ilk duruşması gerçekleşti. Dava 26 Aralık 2018 tarihine ertelendi. 

    Cizre’de 30 Ocak 2016’da sokağa çıkma yasağı ve çatışma nedeniyle sığındıkları bodrumlarda yaralı olanlara müdahale etmek için ambulansla yola çıkan ancak Cizre’ye girişlerine izin verilmeyen Türk Tabipler Birliği (TTB) ve Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) üyesi 9 hekim, 4 hemşire ve 1 ambulans şoförünün bulunduğu gönüllü 14 sağlık emekçisinin duruşması bugün Mardin 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.

    Cizre’deki yasak sırasında bodrumlarda mahsur kalan sivil yaralılara sağlık koridoru açmak isterken engellenen sağlıkçılar hakkında açılan davanın ilk duruşması öncesinde sağlıkçılar bir araya gelerek Karayolları Parkı’nda basın açıklaması yaptı. Mardin’de bulunan sendikacılar, milletvekilleri ve demokratik kitle örgütü temsilcileri de açıklamaya destek verdi.

    Gönüllü sağlıkçıların davasına çok sayıda sağlık emekçisinin yanı sıra SES Eş Genel Başkanı Gönül Erden, Merkez Yönetim Kurulu üyeleri, Türk Tabipler Birliği (TTB) Genel Başkanı Sinan Adıyaman,  TTB Konsey Üyeleri, KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik, KESK’e bağlı sendikaların genel merkez yöneticileri, PSI Temsilcisi, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Onur Hamzaoğlu, Halkevleri Eş Genel Başkanı Dilşad Aktaş, İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan (TİHV) Metin Bakkalcı, HDP milletvekilleri, HDP ve DBP Mardin il ve ilçe örgütleri ile Tabip Odaları yöneticileri de destek verdi.

    “IRK, DİL, DİN GİBİ HİÇBİR ÖZELLİK HASTALARIMIZLA ARAMIZA GİREMEZ”

    Açıklamayı SES Eş Genel Başkanı Gönül Erden yaptı. Erden, insan yaşamına en üst düzeyde saygı göstermenin mesleklerini uygularken gözettikleri temel ilke olduğunun altını çizerek, “Bu nedenle yaş, hastalık ya da engellilik, inanç, etnik köken, milliyet, cinsiyet, ırk, politik düşünce, cinsel yönelim, toplumsal konum ya da başka herhangi bir özelliğin hastalarımızla aramıza girmesine izin veremeyiz” dedi.

    Erden,şöyle devam etti:

    “Toplum yeminimizin farkındadır ve bizlerin bu yeminlerin içeriklerine uygun davranacağımıza olan güvenle bizden yardım ister, kendini, bedenini bize teslim eder ve en gizli sırlarını bizimle paylaşır. Gezi eylemleri sırasında yaralananlara ilk yardım desteği sağladık, bu nedenle de yargılandık. Yardım bekleyen bir hastaya hangi sağlık çalışanı duyarsız kalabilir ki? Aynı sorumluluğu Kocaeli ve Van depremlerinde,  Soma ve Ermenek katliamlarında da yerine getiren yine bizdik” diye konuştu.

    “YÜZLERCE KİŞİNİN ÖLMESİNE TANIK OLDUĞUMUZ GÜNLER YAŞANDI”

    14 sağlıkçının Cizre bodrumlarında mahsur kalan yaralıların yardım çığlıklarına duyarsız kalmadığı için yola çıktığını ama engellendiklerini hatırlatan Erden, “Yüzlerce kişinin ölmesine tanık olduğumuz günler yaşandı. İnsan yaşamını büyük bir adanmışlıkla her şeyin önünde tutan, insanın sağlığına özen gösteren sağlık çalışanları ne yazık ki yargılanacak. Mesleklerinin gereğini yerine getiren sağlık çalışanlarının yargılanmalarını mesleki ilkelerimize aykırı buluyoruz. Sağlık çalışanının ihtiyacı olana yardım etme çabası yargılanmamalı” ifadelerini kullandı.

    Basın açıklamasının ardından duruşmaya geçen sağlıkçıların bir kısmının ifadesinin alınmasının ardından mahkeme davayı 26 Aralık 2018 tarihine erteledi.

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • AİHM, Cizre’deki yasaklar için duruşma kararı aldı

    AİHM, Cizre’deki yasaklar için duruşma kararı aldı

    AİHM, Cizre’deki sokağa çıkma yasağı sırasında yaşanan hak ihlalleriyle ilgili başvurular için 13 Kasım 2018 tarihinde duruşma yapacağını duyurdu. Başvurucu avukatlarından Ramazan Demir, kararı “Tarihi bir gün olacak” sözleri ile değerlendirdi.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Şırnak’ın Cizre ilçesindeki sokağa çıkma yasaklarına dair yapılan başvurular için duruşma yapılması kararı aldı.

    AİHM’in dün başvurucu avukatlara gönderdiği mektupta, Cizre’nin Nur Mahallesi’nde yaşadığı sırada sokağa çıkma yasakları nedeniyle mülki amirlerin kararıyla, herhangi bir yasal dayanak olmaksızın evlerinde hapsedildikleri gerekçesiyle yaşam hakkının, özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğini belirten Ömer Elçi ve Cizre’de “güvenlik güçleri” tarafından açılan ateş sonucunda yaralanan ve sonrasında ambulansın geçişine izin verilmediği için mahkemenin tedbir kararına rağmen hayatını kaybeden Orhan Tunç adına yapılan başvurularda mahkemenin 13 Kasım 2018 Salı günü saat 09.00’da Strasburg’da esas üzerine bir duruşma yapacağını bildirdi.

    Kararlar bu duruşmanın ardından yazılacak, mahkemeye sokağa çıkma yasakları sırasında yapılan ve hükümete bildirilen diğer başvurular için de emsal karar teşkil edecek.

    Başvurucu avukatlarından Ramazan Demir, “AİHM Cizre sokağa çıkma yasakları davalarında 13 Kasım’da duruşma yapacağını duyurdu.Demir, kararı “Tarihi bir gün olacak” sözleri ile değerlendirdi.

  • 288 kişinin öldürüldüğü Cizre’de sadece bir ‘güvenlik görevlisi’ sanık

    288 kişinin öldürüldüğü Cizre’de sadece bir ‘güvenlik görevlisi’ sanık

    Cizre’de 288 kişinin yaşamını yitirdiği, 2 bini aşkın binanın ise yıkıldığı 79 günlük sokağa çıkma yasağı sürecinde yaşananlarla ilgili sadece bir ‘güvenlik görevlisi’ne kamu davası açıldığı ortaya çıktı.

    Şırnak’ın Cizre ilçesinde, 2015 yılında ilan edilen ve ilçenin dört mahallesinin yıkımıyla sona eren “sokağa çıkma yasağı” sürecinde 288 kişi yaşamını yitirmişti. Halkların Demokratik Partisi Urfa Milletvekili Dilek Öcalan’ın ilçede yaşananlara dair verdiği soru önergesine ilişkin Adalet Bakanlığı tarafından verilen yanıtta, bunca insanın yaşamını yitirdiği olaylara açılan davalarda sadece bir ‘güvenlik görevlisi’nin sanık olduğu ortaya çıktı.

    HDP’li Dilek Öcalan sunduğu önergesinde “Cizre’de yasak sürecince kovuşturmaya uğramış güvenlik görevlisi var mıdır? Varsa hangi suçlardan kovuşturma yapılmıştır?” sorusunu yöneltti.

    Adalet Bakanı Abdullhamit Gül’ün yanıtlaması istemiyle sunulan soru önergesine geçtiğimiz günlerde verilen yanıtta, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı’yla yapılan yazışmaya yer verildi.

    Bakanlığın, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ile yaptığı yazışma sonrasında savcılıktan gelen yanıt da yine soru önergesine eklendi. Savcılık, söz konusu soruya “Cizre ilçesinde yasak sürecince hakkında soruşturma açılan 1 güvenlik görevlisi bulunduğu, güvenlik görevlisi hakkında Cizre 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açıldığı ve kamu davasının devam ettiği” yanıtı verdi.

    Söz konusu davanın hangi olaya ilişkin açıldığı, dava açılan kişinin polis ya da asker mi olduğuna dair ise herhangi bir bilgi verilmedi.

    KAMU DAVASI HANGİ HALLERDE AÇILIR

    Savcılığın devam ettiğini belirttiği kamu davası ise, sadece belirli konularda açılıyor. Devlete ya da toplumun tamamına karşı bir suç işlenmiş olması kamu davası için yeterli gerekçe oluşturuyor. Yine kamu malına zarar verme, yaralamalı kavga, ölüme sebebiyet verme, yaralamalı trafik kazasına sebep olma gibi durumlarda da kamu davası açılabiliniyor.

    CİZRE’DE NELER YAŞANDI?

    Tek bir güvenlik görevlisi hakkında davanın açıldığı ilçede, 2015’te ilan edilen ve 2016’nın ilk aylarına kadar süren 79 günlük yasak sürecinde 177 kişi bodrumlarında olmak üzere 288 insan yaşamını yitirdi. Bu kişilerden 1’i bebek olmak üzere 41’i çocuk, 22’si kadındı.

    Yaşamını yitiren 20’yi aşkın kişinin kimliği ise, üzerinden aylar geçmesine rağmen henüz belirlenemedi. Yasak sonrasında ilçedeki binalardan 2 bin 700 tanesinin ağır hasarlı veya yıkılmış tespit edilmişti.

     

  • Pertekliler Derneği Hızır ayı dolayısı ile Hızır Kavut’u etkinliği yaptı-VİDEO

    Pertekliler Derneği Hızır ayı dolayısı ile Hızır Kavut’u etkinliği yaptı-VİDEO

    PİRHA – Hızır ayı dolayısı ile İstanbul Pertekliler Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Kültür Derneği’nin düzenlediği Hızır etkinliğinde konuşan Pertekliler Derneği Başkanı Ahmet Doğru, “Hızır lokması Dersim kültüründe çok önemli ve anlamlıdır. Dersim’de Hızır lokması verildiği zaman insanlar birbirine küskün ve dargın da olsa Hızır lokması götürüldüğünde geri çevirmez mutlaka alırlar” dedi.

    Haberin Videosu

    İstanbul Pertekliler Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Kültür Derneği Hızır ayı dolayısı ile geleneksel Hızır Kavutu (Qawutu) etkinliği yaptı. Hızır Kavutu  etkinliği öncesi panel düzenlendi. Panele Dersim Ovacık Belediyesi Başkanı Fatih Maçoğlu, HDP 25. Dönem Mersin Milletvekili Çilem Küçükkeleş, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu veAlevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanı Hüseyin Güzelgül katıldı.

    Pertekliler Derneği Başkanı Ahmet Doğru yaptığı açılış konuşmasında, “Her yıl Hızır ayında geleneksel Hızır Kavutu (Qawutu) etkinliğimizi yapıyoruz. Hızır lokması Dersim kültüründe çok önemli ve anlamlıdır. Dersim’de Hızır lokması verildiği zaman insanlar birbirine küskün ve dargında olsa Hızır lokması götürüldüğünde geri çevirmez mutlaka alırlar” diye konuştu.

    Açılış konuşmasından sonra geçmişten günümüze Alevi inancı için mücadele vermiş ve katledilmişler için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı.

    “ALEVİLER DARLIKTAN KURTULMAK İÇİN ŞUBAT AYINI HIZIR AYI OLARAK KABUL ETMİŞTİR”

    Saygı duruşundan sonra konuşan Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin Alibeyköy Şubesi Başkanı ve Alibeyköy Cemevi dedelerinden Hüseyin Güzelgül, “Çok zor bir süreçten geçiyoruz. Her zaman, her yerde Alevilerin görmek istediği Hızır zorda, darda, karda ve tipide hazır ve nazırdır. Biliyorsunuz Şubat ayı kış aynın en zor ayıdır. Şubat ayında köylülerin kışlıkları bitiyor. Alevi halkı işte o darlıkta kurtulmak için Şubat ayını Hızır ayı olarak kabul etmiştir” dedi.

    “ARALIK AYI BÜYÜK ÇİLE AYIDIR”

    Güzelgül’ün ardında konuşan HDP 25. Dönem Mersin Milletvekili Çilem Küçükkeleş ise, “Alevilik doğayı ve yaşadığı coğrafyayı dikkate alan bir inançtır. Hızır’ın da şubat ayında olması biz biliyoruz ki tesadüf değildir. Bizim için Hızır 10 Kasım Koç katımı ile başlar.  Koç katımı canlıların yeni baştan dünyayı kendinde var etmesi anlamına gelir. Koç katımından sonra 21 Aralığa kadar olan sürede ise kar yağmış, devlet kontrolü bitmiş ve dedeler köylere rahatça gidip cemlerde insanlarla bir araya gelerek inançlarını yaşarlar. Bütün doğanın bütün canlıların dara durduğu ve en uzun gece dediğimiz 21 Aralık ise Alevilerin aslında karanlık ile büyük bir mücadele verdiği büyük çile ayıdır. 21 Aralıktan sonra Şubat ayına kadar olan süreye ise küçük çile ayı deriz. Yine yoğunlaşmanın, insanın kendini dara çektiği, toplum ile yüzleştiği ve helalleştiği Şubat ayı ise Hızır ayıdır. Hızır doğanın darda olduğu, insanın artık yiyeceğinin tükendiği ve sıkıntılı bir halden çıkış dönemine denk gelir” diye konuştu.

    “MESELE EŞKIYALIK VE HENDEK DEĞİL…”

    Çocukluğunda kendilerine hep büyüklerinin Dersim 38 katliamın’a ilişkin yaşananları anlatıklarını belirten Küçükkeleş, “Bize hep Dersim’de eşkıyalık var derlerdi. Bizde çocuk olduğumuzdan inanırdık. Sonra aklımız erince eşkıyalık sadece Dersim’de mi vardı diye düşünmeye başladık. Eşkıyalık olduğu için mi kadınlarımız çocuklarımız tacize, tecavüze uğradı ve küçük yaşta öldürüldüler. Birleşmiş milletlerinin soykırım diye adlandırıldığı her şey Dersim’de uygulandı. Dersim’de yaşananları belki sözlü tarih ile duyduk, öğrendik ama bugün hepimiz Sur’da ve Cizre’de yaşananlara şahitlik ettik. Bizler bu yaşadıklarımızı anlatmaya devam edeceğiz. Çünkü o dönem Dersim’de eşkıyalık vardı diyenler bugün hendek var diyorlar. Aslında meselenin eşkıyalık ve hendek olmadığını sadece toplumların bir arada yaşamasına düşmanlık olduğunu anladık ve gördük” şeklinde konuştu.

    “DEVLETİ İDARE EDENLER HINZIR PAŞAYA DÖNÜŞMÜŞTÜR”

    Küçükkeleş’ten sonra konuşan CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ise “Bu ülkede insanlar kimlikleri, nedeni ile inançları nedeni ile ayrıştırılıp mağdur ediliyor. Sizin yaşadığınız bu haksızlığı size anlatmayı bir ayıp olarak görüyorum” dedi.

    Aleviler için kutsal olan Hızır ayı içerisinde olunduğunu belirten Kaftancıoğlu, “Bugün Hızır lokması için bir aradayız. Artık söz bitiyor ve inandığımız bu topraklarda yan yana durmamızı sağlayan insan sevgisi, hak sevgisi, emek için Hızır’ın yardım etmesini temenni ediyoruz. Çünkü bugün devleti idare edenler Hınzır paşaya dönüşmüştür. Devlet politikaları nedeni ile sorun haline gelen devletçi, ayrımcı ve kendinde olanı yanında tutan bakışın karşısında olacağız”dedi.

    “BU ÜLKEDE SİYASETİN NE KADAR ZOR OLDUĞUNU BİLİYORUZ”

    Son olarak konuşan Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, “Bizim bu yaşadığımız bölgelerde toplumun aydınlanmasını sağlayan katmanlar bizlerin siyasal ve yaşamsal alanlarını daha da geliştiriyor. Birçok dinde bulunmasına rağmen ülkemizde en çok Alevilik kültürü içerisinde yer alan hoşgörü kültürü bizim için önemlidir. Bu inanç içinde de siyaset yapmakta bizim için çok değerlidir” ifadelerini kullandı.

    “ Bütün dinlerin ve birçok halkın kendini bu ülkede var ettiğini” söyleyen Maçoğlu, “Aleviler, Sünniler, Kürtler, Türkler, Lazlar bizim renklerimiz ve değerlerimiz. Bugün kayyum ile 90 tane HDP’li belediye başkanın görevden alındığı bir ülkede yaşıyoruz. Yine onlarca milletvekilinin tutuklu olduğu bir ülkedeyiz. Bu ülkede siyasetin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Ama biz o yoldaşlarımızın omuzdaşı olarak bize bıraktıkları mirası Ovacık Belediyesi olarak üstleneceğiz” diye konuştu.

    Panelin ardından Alibeyköy Cemevi Piri Hüseyin Güzelgül lokması duası verdi. Lokma duasından sonra lokmalar pay edildi. Son olarak ise Dersimli Sanatçı Mehmet Ekici deyişler okudu ve etkinlik sona erdi.

    İsmet  SEFER/ İSTANBUL

     

  • SES Ankara Şubesi, Cizre ve Sur’da hayatını kaybeden sağlık emekçilerini andı-VİDEO

    SES Ankara Şubesi, Cizre ve Sur’da hayatını kaybeden sağlık emekçilerini andı-VİDEO

    PİRHA- Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), 2015 yılında askeri operasyonlar sırasında Cizre ve Sur’da bodrumlarda mahsur kalan yurttaşları kurtarmak için hayatlarını kaybeden sağlık çalışanlarını Ankara şubede yapılan etkinlikle andı.   

    Haberin Videosu

    Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Ankara Şubesi 2015 yılında yaşanan askeri operasyonlarda Cizre ve Sur’da bodrumlarda mahsur kalanları kurtarmak için hayatını kaybeden sağlık çalışanlarını andı. Sendikanın Ankara şubesinde düzenlenen anmada basın açıklaması yapıldı. Açıklamayı SES Ankara Şube Yöneticisi Rona Temelli okudu.

    7 HAZİRAN’DAN SONRA SAVAŞ ORTAMI

    “Siyasi iktidar, 7 Haziran seçimlerinde sandıkta uğradığı hezimetin hemen arkasından uygulamaya koyduğu politikalar ile ülkemizde tam bir savaş ortamı yaratmıştır” diye belirten Temelli şöyle devam etti:

    “Patlayan, patlatılan bombalar, uzun süreli sokağa çıkma yasakları, hastanelerin karakollara dönüştüğü, sağlık çalışanlarının hastanelerde 10’ar günlük nöbetlerde çalışmak zorunda bırakıldığı, kronik hastaların, hamilelerin, yaşlıların hastanelere ulaşabilmek için beyaz bayraklarla sokağa çıktıkları bir ortamda her ne olursa olsun yaşatma eylemini gerçekleştirmek, insanları iyileştirmek için gece gündüz demeden, sağlık hizmeti sunan,   sağlık ve sosyal hizmet emekçileri, yaşam kurtarırken yaşamlarından oldular.

    Tarih 27 Ağustos 2015’i gösteriyordu, gece nöbetinden çıkıp dinlenmek için eve ulaşmak üzereyken tek kurşunla hedef gözetilerek katledildiğinde Eyüp

    Şeyhmuz ise görevi başındaydı. Vaka ihbarı verildi, yola çıktılar, akıllarındaki tek şey zamanında yaralıya ulaşmaktı. Ambulans tarandı, görgü tanıklarına göre polis noktasından yaylım ateşi açılmıştı. Şeyhmuz düştüğünde tarih 25 Eylül 2015’i gösteriyordu.

    İnsan hakları mücadelesinden, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesine kadar her bir mücadelenin içerisinde nefer olan Aziz, sokağında yaralı bir kadını kurtarmak için çabalarken keskin nişancı tarafından hedef gözetilerek tek kurşunla katledildiğinde tarih 30 Aralık’tı.”

    SAVAŞA KARŞI BARIŞIN MÜCADELESİNİ SÜRDÜRECEĞİZ

    Temelli, “30 Aralık’lar sağlık ve sosyal hizmet emekçileri için acılarımızı yüreğimize gömdüğümüz, barışa dair umudu yükselttiğimiz bir gün olacak, 30 Aralık’lar SES’imizin barış şehitleri gününde yani bugün Eyüp’ün, Şeyhmuz’un ve Aziz’in şahsında yitirdiğimiz tüm sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin ayak izlerine basarak yürüyeceğiz ve onların bize bıraktığı mücadele mirasıyla;

    Gece gündüz demeden günün yirmi dört saati sağlık hizmeti veren sağlık ve sosyal hizmet emekçileri olarak bir halk sağlığı sorunu olan savaşa karşı mücadele yürüttük, yürütmeye de devam edeceğiz. Çünkü bizler biliyoruz ki Savaş hali durumunda sağlıklı olmaktan bahsedilemez. Demokrasinin, barışın olmadığı bir yerde bırakın sağlıklı olmaktan, yaşam hakkından dahi bahsedilemez.

    Tabi ki, sadece savaş politikaları değil, OHAL ve KHK’lara, yoksullaştırma ve güvensizleştirmeye, ötekileştirmeye ve gericileştirmeye, toplumu sağlıksızlaştıran bütün uygulamalara karşı da mücadele edeceğiz. Ölüme karşı yaşamın, siyaha karşı beyazın, savaşa karşı barışın mücadelesini sürdürmeye devam edeceğiz.” diyerek sözlerini tamamladı.

    “YAPMAMIZ GEREKEN SUSMAMAK VE HİÇBİR ZAMAN UNUTMAMAK”

    O dönemde Cizre ve Sur’da ambulans ekibinde görevli olan ATO Yönetim Kurulu Üyesi Onur Naci Karahanlı da şunları kaydetti:

    “O dönemde yaşananlar aslında bu dönemin habercisiydi. Her türlü faşizm uygulamaları, her türlü insan hakları ihlalleri devrimcilere, biz emekçilere yönelik de artarak devam etti. Çatışmalarla başlayan süreçte bombalar patladı. Bu dönemde birçok yöneticimiz tutuklandı, gözaltına alındı. En son emekçi arkadaşlarımızın katledilişini gördük. Sürecin hepsi birbiriyle bağlantılı ve faşizmin sonuçları. Biz bunun tanığıyız. Sağlık emekçileri bunun ilk tanıklarıdır. Yaşayanlar aynı zamanda onun tanıkları yok edilmek ve susturulmak isteniyor. Bizim yapmamız gerekense susmamak ve hiçbir zaman unutmamak.”

    “Cizre bodrumunda ölenleri koşarken ve onların da yaşaması için çırpınırken de aynı şeyleri yaşadık. Ben de Cizre ambulans ekibi olarak koşturduğum için şimdi bana dava açıldı” diye konuşan Karahanlı şunları ifade etti:

    “Vereceğimiz mücadelede insan hakları mücadelesi olacak. Aynı şey SES, İHD, TİHV raporunda da aynı şekilde oldu. Bugünü ve o günü unutmayan, bütün hafızlarımızı diri tutan o yapılan infazların hepsinin hesabını sormak için bize hatırlatan o rapordan dolayı yine bu kurumlara davalar açıldı. Bugün de emekçiler mücadelesini veriyor. Ya Nuriye ve Semih gibi açlık grevleriyle, ya alanlarda gözaltına alınıyor tutuklanıyor. Ama hiçbirisi yaşayanlar tarafından unutulmayacak, bir gün hesabını hep birlikte soracağız” dedi.

    Hayatlarını kaybeden ambulans görevlileri Abdülaziz Yural ve Eyüp Ergen’in kısa hikayeleri ise şöyle:

    ABDULAZİZ YURAL

    Cizre’de doğup büyüyen Abdülaziz Yural 5 kardeşin en büyüğü. İlk, orta ve liseyi Cizre’de okuyan Yural, liseden sonra bir sene Cizre’de dershaneye gider. Üniversiteye yerleşemeyince ikinci sene ekonomik sıkıntılardan dolayı dershaneye gidemeyen Yural, o yıl evinde çalışarak Dicle Üniversitesi Atatürk Sağlık Yüksekokulu’na yerleşiyor. Üniversiteyi bitirdikten sonra önce özelde çalışan Yural, daha sonra Cizre Devlet Hastanesi’ne sözleşmeli hemşire olarak atanır. Ardından 2010’da İstanbul’a kadrolu olarak atanan Yural, bir yıllık İstanbul hizmetinden sonra 2011’de tekrar Cizre Devlet Hastanesi’ne geri döner.

    Memuriyete başladığında demokratik mücadelesini sendikal alanda sürdüren Yural, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) çalışmalarına katılarak Cizre Devlet Hastanesi’nde SES iş yeri temsilciliği yapar. Şırnak’ta SES Şubesi’nin kurulması için çalışmalara katılan Yural, şubenin ilk yönetim kurulunda yer alarak örgütlenme sekreteri olur. İş yeri temsilciliği yaptığı dönemlerde hastane yönetimi sendika sözleşmesine aykırı olarak bir çok kez Yural’n rızası dışında yerini değiştirir ama Yural, asla onların dediğini yapmaz ve mobing uygulamalarına karşı her zaman dik ve kararlı bir duruş sergiler. Cizre Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi’nde çalışan Yural, burada da yöneticilerin mobing baskısına bizzat maruz kalır ve daha bir haftalık evli olmasına rağmen ve Şırnak SES Şube Yöneticisi olmasına rağmen 10 Eylül 2014’te iki diş hekimi arkadaşı ile birlikte Beytüşşebap’a sürgün edilir.
    14 Aralık 2015’te başlayan Cizre sokağa çıkma yasağında görevinin başında olan Yural, Cizre’de sokağa çıkma yasağının 16. günü olan 30 Aralık 2015 tarihinde Nur mahallesinde evinde yaralanan 50 yaşlarındaki Azize Elçi adlı kadına yardım etmek için giderken evinin yakınındaki sokakta öldürülür.

    EYÜP ERGEN

    Eyüp Ergen, 1987 yılı ocak ayında Şırnak merkeze bağlı Dağkonak (Nerex) köyünde 7 çocuklu ailenin 6. ferdi olarak dünyaya gelir. Annesi Asiye ve babası Şeyhmus daha Eyüp 2 buçuk 3 yaşlarındayken köydeki evlerinde öldürülür. Anne ve babasız kalan Ergen ve kardeşleri hayatlarına dedeleri Süleyman ve nineleri Xeyic ile birlikte devam ederler. Anne ve babanın ölümünden sonra ninesi, dedesi ve beş kardeşiyle birlikte Cizre’ye gelerek Cudi mahallesine yerleşen Ergen, ilkokulu burada bulunan İsmail Ebuliz İlköğretim okulunda okur. Okuldan sonra ailesine katkıda bulunmak için boyacılık, seyyar satıcılık, amelelik gibi birçok iş yapan Ergen, 2001 yılında Cizre Lisesi’ne gider. 2006 yılında buradan mezun olan Ergen, Gaziantep Üniveritesi Hemşirelik bölümünü kazanır. Gaziantep Üniversitesi Sağlık Meslek Yüksekokulu’ndaki eğitimi bittikten sonra Ergen, burada bir yıl staj yapar.
    2011 yılında Cizre Devlet Hastanesi’ne atanan Ergen, burada evlenir. Mizgin ve Aram Ferzan adında iki çocuğu olan Ergen, 27 Ağustos 2015 tarihinde Cizre’nin Nur Mahallesi’nde bulunan evine giderken polislerin açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdi.

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

       

  • PSAKD Mali Sekreteri: İktidar muhalefetin sesini kısarak bir yere varamaz-VİDEO

    PSAKD Mali Sekreteri: İktidar muhalefetin sesini kısarak bir yere varamaz-VİDEO

    PİRHA – Meclis İçtüzüğü’nde yapılan değişikliklere ilişkin değerlendirmelerde bulunan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Mali Sekreteri Onur Kaya iç tüzükte yapılan değişikliklerin tarihsel olarak ele alınması gerektiğini vurguladı. Kaya, “Muhalefetin sesini kısarak herhangi bir yere varamazsınız. Bu topraklarda muhalefet bir şekliyle Seyit Rıza olur, bir şekliyle Deniz olur, bir şekliyle Mahir olur, bir şekliyle Cizre olur, bir şekliyle Sur olur. Ama mutlaka size sözünü söyler” dedi.

    Haberin Videosu

    PSAKD Genel Mali Sekreteri Onur Kaya Meclis , İçtüzüğü’nde yapılan değişikliklere ilişkin PİRHA’ya değerlendirmelerde bulundu. Kaya, İçtüzük değişikliğini tarihsel olarak ele almak gerektiğini belirterek şunları söyledi:

    “DÜNÜN ŞAH İSMAİL’İ BUGÜN MUHALEFETİ TEMSİL ETMEKTEDİR”

    “Tarihe baktığımızda beylikler döneminde Alevilerin ve Bektaşilerin hakim olduğu beylikler var ve bu beyliklerin Osmanlı ile çatışmaları var. Osmanlı bir şekilde bu beylikleri Sünnileştirerek, Hanifileştirerek elde etmeye çalışmış ve o dönem içerisinde Anadolu topraklarında yaşayan halkları birbirine kırdırmıştır. Dünün Şah İsmail’i bugün muhalefeti temsil etmektedir. Nasıl ki Anadolu halkları Şah İsmail’e dönmüş ise Osmanlı’nın baskı ve zulmünden kaçmaya çalışmışsa bugünün iktidarları da Yavuz Sultan Selim’i temsil etmektedir. O nedenle bugünki iktidarlar, köprüleri Yavuz Sultan Selim adına açmaktalar. Çeşitli eksiklikleri ve kuruluştaki sakatlığına rağmen Cumhuriyetle birlikte, şeriatçı anlayıştan demokrasi ve çağdaşlığı temsil eden, Anadolu topraklarını Araplaşmaktan ayrıştıran bir topluluk yaratılmaya çalışıldı.”

    Bugün gelinen noktada inancın ön plana çıkmasıyla birlikte Sünni islamın birinci plana alındığını ifade eden Kaya, Ortadoğu’nun yeniden şekillenmeye başladığı bir dönemde Türkiye’nin halkların birbirleriyle kardeşçe yaşamaları yerine yeniden soykırımlar, çatışmalar ve savaşların olabileceği bir sürece götürülmeye çalışıldığını vurguladı.

    “2019’DA YENİ BİR İÇTÜZÜK HAZIRLANACAK”

    Kaya, “Halkların doğru bilgilenmesini engellemek için muhalefetin sesini kısmak gerekiyor. Muhalefeti hiç konuşturmamak gerekiyor. Muhalefet doğruları halka götürdüğü zaman bunların gerçek yüzünün de ortaya çıkacağının bilincindeler. O nedenle iç tüzük değişikliği yaptılar” diyen Kaya, bu i tüzüğün 2019’a kadar devam edeceğini, 2019’dan sonra ise yeni bir içtüzüğün hazırlanacağını belirtti.

    Kaya “Yani 2019’a kadar mecliste 1-2 dakika da olsa muhalefet konuşabilecek ama 2019’dan sonra muhalefetin hiç biri mecliste temsil edilmeyecek demektir. Bundan dolayı sürecin önünü açmaya çalışıyorlar” dedi.

    “MUHALEFETİN SESİNİ KISARAK BİR YERE VARAMAZSINIZ”

    Bu topraklarda halkın söylemesi gerekenin her dönemde bir şekilde söylediğine vurgu yapan PSAKD Genel Mali Sekreteri Onur Kaya şunları dile getirdi:

    “Nasıl dün Adalet Yürüyüşü ile 2 milyonun üzerinde insanı sokaklara döküp muhalefetini yapabilmiş ise bundan sonraki süreçte de eğer mecliste muhalefetin sesini kısarsanız, halkın isteklerini bir tarafa bırakırsanız yine aynı şekilde bu sefer sokağın sesi olarak tekrar döneceğiz. Yani sizin kısıtladığınız haklarımızı kullanmayacağımız anlamına gelmez. Biz Yavuz’la da mücadele ettik, ondan sonraki süreçteki padişahlarınızla da mücadele ettik. Sizler kırdınız ama bizler yok olmadık. Hala Alevi toplumu olarak varız. Ve Alevi toplumu olarak bugün dimdik ayaktayız. Sizin içtüzük tartışmalarınız bizim muhalefetimizi engelleyemeyecektir. O nedenle sağduyulu olmak zorundasınız. Muhalefetin sesini kısarak herhangi bir yere varamazsınız. Bu topraklarda muhalefet bir şekliyle Seyit Rıza olur, bir şekliyle Deniz olur, bir şekliyle Mahir olur, bir şekliyle Cizre olur, bir şekliyle Sur olur. Ama mutlaka size sözünü söyler.”

    Cebrail ARSLAN/ANKARA

  • Yurttaşlar PİRHA’ya konuştu: Kaybolan adalet için yürüyoruz-VİDEO

    Yurttaşlar PİRHA’ya konuştu: Kaybolan adalet için yürüyoruz-VİDEO

    PİRHA – Ankara’da başlayan ve İstanbul’a kadar sürecek olan Adalet Yürüyüşü 21. gününe ulaştı. Yağmur çamur, soğuk sıcak demeden günlerdir adalet için yürüyen vatandaşlar, “Ülkemizde çoktandır kaybettiğimiz ve sokaklarda arayıp bulmaya çalıştığımız hak, özgürlük ve adaleti arıyoruz” dediler.

    HABERİN VİDEOSU

    https://youtu.be/32weAnJR-Oo

    Ankara’da başlayıp İstanbul’a kadar hak, hukuk, özgürlük ve adalet talebi için vatandaşların yürüyüşünde son haftaya gelindi.

    Alkışlar ve sloganlarla ‘Adalet’ talebinde ortaklaşan yürüyüşçülere çevredeki araçlardan ve evlerden destek oldukça yoğun. Eyleme tepki gösterenlere ise yürüyüşçüler alkışlarla cevap veriyor. Sabah başlayan yürüyüş öğlen verilen molaların ardından devam ediyor. Mola yerlerinde organize bir şekilde yemek dağıtımları ile kalacak yer ayarlanıyor.

    “BU ÜLKEDE ARTIK ADALET İSTİYORUZ” 

    Yürüyüş sırasında genci, yaşlısı, kadını erkeği adalet yürüyüşüne neden katıldıklarını Pir Haber Ajansı’na anlattılar.

    Adalet şiarıyla başladıkları bu yolda yürüme nedenlerini şu sözlerle ifade ettiler:

    Bugün haksız, hukuksuz yere tutuklananlar, ülkemiz, çocuklarımız ve geleceğimiz için yürüyoruz. Bu ülkede artık adalet istiyoruz. Yaşanan bu haksızlıklara hukuksuzluklara dur demek istiyoruz. İşlerinden edilen ve açlık grevinde olan Nuriye Gülmen ve Semih Özakaçay’a destek için tutuklu milletvekilleri için Sur, Cizre, Sivas ve Çorum katliamlarını protesto için yürüyoruz. Peygamberler bile yeri gelmiş adalet için yürümüşlerdir.

    “BİZ BUGÜN HEPİMİZ ADINA ADALET İÇİN BURADAYIZ”

    Vatandaşların adalet talebi genel olarak farklı nedenlerden yola çıkarak aynı noktada buluşuyor:

    “Bu ülkede eşit olmayan adaletsiz bir yönetim yer almaktadır. Bugün birçok insan işsiz ve hakkını alamıyor. Devletin tüm kurumları artık adaletsiz bir şekilde yönetiliyor. Artık ayrım yapılmadan insanca yaşamak istiyoruz. Biz dil, din, ırk ayrımı yapmıyoruz. Herkesin eşit bir şekilde yaşamasını istiyoruz. Biz bugün hepimiz adına adalet için buradayız.”

    Sevim Kahraman/İsmet Sefer

    KOCAELİ

  • Demokratik Halklar Federasyonu: 93’te Sivas’ta yakan zihniyet, 2016 yılında da Cizre’de  yakmıştır

    Demokratik Halklar Federasyonu: 93’te Sivas’ta yakan zihniyet, 2016 yılında da Cizre’de yakmıştır

    PİRHA – 2 Temmuz 1993 yılında Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılmak için Sivas’a giden aydın ve sanatçılardan 33’ü ve 2 otel çalışanı olmak üzre 35 insan kaldıkları otelin yakılması sonucu hayatını kaybetti. Demokratik Halklar Federasyonu yayınladığı basın metniyle, katliamda hayatını kaybedenleri anarak, herkesi katliamın 24. yılında alanlara çağırdı. 

    Sivas Katliamı’nın 24. yılında Demokratik Halklar Federasyonu (DHF) basın metni yayınlayarak katliamcı zihniyeti kınadı.

    “Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan TC’ye katliamlar tarihi üzerinden saldırılar artarak devam etmektedir” denilen açıklamada, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta 33 aydın, yazar ve Alevileri katleden anlayış bugün AKP ile iktidara taşınmış ve saldırılarını arttırarak devam ettiği vurgulandı.

    “DEVLET HALEN ALEVİ KÖYLERİNE CAMİ YAPTIRIYOR”

    Sivas Katliamı’nın bir gûruhun, ırkçı-dinci hezeyanları olarak ele alınmaması gerektiği vurgulanan açıklamada şunlar belirtildi:

    “Sivas Katliamı, geçmişten günümüze devletin Alevilere yönelik kininin bir göstergesidir. Bu kin, geçmişte Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Malatya, Gazi-Ümraniye katliamları tarihte kanlı bir not olarak yerini almıştır. Devletin Alevilere yönelik öfkesi ve kini ise hala devam etmektedir. Alevi köyleri devlet tarafından yoksulluğa mahkum edilmekte, köylere zorla ve/veya tehditle camiler inşa edilmekte, zorunlu din dersi ile Alevi çocukları sistemli bir asimilasyona tabi tutularak, Aleviler hedef gösterilmektedir. Aleviler üzerindeki baskılar her geçen gün artmaktadır.”

    “EMEKÇİLER HER ZAMAN BASKILARA KARŞI DURMUŞTUR”

    Bu katliamlara karşı tek çözümün örgütlü mücadeleyle sağlanacağını belirtilen DHF, şunları ifade etti:

    “Her dönem katliamlarla sınanan emekçiler ve ezilenler direniş geleneğiyle, faşist-gerici baskılara karşı durmuştur. Faşist zihniyet katliam politikaları ile kendisine karşı duran herkes üzerinde kendini göstermektedir. 93’te Sivas’ta diri diri yakan zihniyet, 2016 yılında da Cizre’de Kürtleri diri diri yakmıştır. 1938’de Elazığ Buğday Meydanı’nda Seyit Rıza’nın sesinde yankı bulan baş eğmezlik çağrıları, 2016’da Cizre’de Mehmet Tunç’un sesinde yankı bulmuştur. Birbirinden farklı dönemlerde yapılan bu çağrılar, emekçilerin ve ezilenlerin birleşik mücadele çağrısıdır. Ve bu çağrıya cevap olacak somut atılım ise örgütlü mücadeleyi yükseltmek, emekçileri-ezilenlerin ortak mücadelesini örmektir.”