PİRHA- Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, MEB’in ders kitabındaki “Çocuğun çalışma hakkı vardır” ifadelerini sert bir dille eleştirerek, kamuoyunu harekete geçmeye çağırdı.
Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 4. sınıf İnsan Hakları, Yurttaşlık ve Demokrasi ders kitabında “çalışma hakkı” kavramının çocuklara bir hak gibi sunulmasını pedagojik ve etik açıdan sert bir dille eleştirdi. Sümbül, bu yaklaşımın çocuk emeğini meşrulaştırdığını belirterek kamuoyunu harekete geçmeye çağırdı.
“PEDAGOJİK AÇIDAN KABUL EDİLEMEZ”
Sümbül, yaptığı açıklamada, “Millî Eğitim Bakanlığı’nın ilkokul 4. sınıf İnsan Hakları, Yurttaşlık ve Demokrasi dersi kitabında; yaklaşık 10-11 yaşlarındaki çocuklara ‘çalışmak’ gibi evrensel insan hakları arasında yer almaması gereken bir kavram, bir hakmış gibi sunulmaktadır. Bu yaklaşım pedagojik açıdan kabul edilemez” ifadelerini kullandı.
Eğitim Sen olarak durumu değerlendirdiklerinde, bu ifadenin hükümetin genel politikalarıyla örtüştüğünü gördüklerini belirten Sümbül, özellikle organize sanayi bölgelerinde açılan mesleki ve teknik Anadolu liseleri, orta vadeli programlarda yer alan istihdama dayalı uygulamalar ve çocuk işçiliğine göz kırpan projelerin; çocuk emeğini, çocuk gelinleri ve çocuk istismarını artırmaya yönelik bir zemini güçlendirdiğini söyledi.
“Bizler eğitimciler olarak, bu tür uygulamalara sessiz kalmayacağız” diyen Sümbül, yakın zamanda gerçekleştirecekleri Demokratik Eğitim Kurultayı’nda da mesleki eğitimin alternatif, çocuk dostu ve bilimsel temelli yöntemlerini tartışmaya açacaklarını vurguladı. Sümbül, “Eğitimi bir meta değil, çocukların gelişimini esas alan bir toplumsal hak olarak savunmaya devam edeceğiz” dedi.
“SUÇTUR”
Sümbül, bir yandan çocuklar ekonomik ve sosyal sorunlarla boğuşurken, okullarından uzaklaşırken, zorunlu din dersleri ve “seçmeli” adı altında dayatılan uygulamalarla mağdur edilirken; diğer yandan onlara “çalışma hakkı”nı bir hak gibi sunmanın insan haklarına, eğitimin temel ilkelerine ve bilimsel etik anlayışına aykırı olduğunu belirtti.
Sümbül, “Çocukların çalışma hakkı olmaz; çocuklar çalıştırılamaz. Sosyal bir devletten ve Millî Eğitim Bakanlığı’ndan beklenen, çocukları korumak, eğitimi kamusal ve nitelikli hale getirmektir. Bu nedenle ilkokul düzeyindeki bir ders kitabında bu tür ifadelerin yer alması kabul edilemez, suçtur” ifadelerini kullandı.
Son olarak kamuoyunu bu konuda bilinçlendirmek, velilerde farkındalık oluşturmak ve bu yanlış uygulamaya karşı ses çıkarmanın son derece önemli olduğuna dikkat çeken Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı Mahmut Sümbül, “Önümüzdeki yıllarda benzeri politikaların artarak devam etme riski vardır. Bizler bu gidişatı durdurmak için kararlıyız” diyerek açıklamasını tamamladı.
PİRHA- Mersin’de 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü sebebiyle ‘Çocuk, barış, özgürlük’ paneli yapıldı. Panelde çocukların hakları ve anadilde eğitimin önemi konuşuldu.
20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü nedeniyle İnsan Hakları Derneği, Özgürlük için Hukukçular Derneği Mersin Şubeleri ile DEM Parti Mersin İl Örgütü, Sanatolia Kolektif Atölyesi panel gerçekleştirdi.
Avukatlar Muammer Derince ve Hacı Baskak’ın konuşmacı olarak yer aldığı panele yurttaşlar ve çocuklar katıldı.
“ÇOCUĞUN ÜSTÜN YARARINA AYKIRI HER ÇALIŞMA ÇOCUK İŞÇİLİĞİDİR”
Avukat Hacı Baskak, çocuk haklarına ilişkin yasal düzenlemeler ve anlaşmalar hakkında bilgi verdi. Çocuk işçiliği üzerinde duran Baskak, bunun ciddi bir ihlal olduğunu belirterek, “Ulusal ve Uluslararası mevzuatta 15 yaşından küçük her çocuğun çalışması çocuk işçiliği olarak belirlenmiştir ve yasaktır. 5 yaşından büyük veya küçük fark etmeksizin çocuğun üstün yararına aykırı her çalışma çocuk işçiliğidir. Çocuğun bedensel, zihinsel, ruhsal ve toplumsal gelişimini engelleyen her şey çocuk işçiliğidir. Çocuğun eğitim, oyun hakkını elinden alan her iş çocuk işçiliğidir. Bununla mücadele edilmesi önemlidir” dedi.
“ÇOCUKLARIN ANADİLDE EĞİTİM ALMAMASI BİR DEVLET POLİTİKASI”
Avukat Muammer Derince, anadilde eğitimin devlet tarafından sistematik bir biçimde ne tür yasaklamalara maruz kaldığını anlattı. Derince, bir dilin taşıyıcısı ve yaşatıcısının çocuklar olduğunu, bu nedenle devletin özellikle çocukların anadilde eğitim almalarının önüne engeller koyduğunu dile getirerek, Devlet 1980’li yıllarda Kürtçe’yi unutturmak için elinden geleni yapmış, yeri gelmiş sokaklarda bile konuşulmasını yasaklamış. Ama yaşlılara ve orta yaşlılara Kürtçe’yi unutturamayacağını anlayınca çocukların Kürtçe öğrenmesinin önüne geçmek için her şeyi yapmış, yapmaya da devam ediyor” diye konuştu.
“KAYYUMUN İLK İCRAATI ÇOCUKLARA ANADİLDE EĞİTİM VEREN ZAROKİSTAN’I KAPATMAK OLDU”
Diyarbakır’da belediye tarafından çocuklara dönük anadilde eğitim veren Zarokistan’ın kayyımın hedefinde olduğunu belirten Derince, şunları söyledi:
“İlk kez çocuklar için Kürtçe kreş açıldı. Tüm derslerin nitelikli ve anadilde işlendiği bir kurumdu burası. Devlet’in buna müdahalesi sert oldu. Kayyım atandığında ilk kapatılan kurum burasıydı çünkü devlet en büyük tehdidin ne olduğunu biliyordu. Şu an Diyarbakır Belediyesi DEM Parti’de ve Zarokistan’lar yeniden açıldı. Eylül ayında buraya müfettiş atandı, hala inceleme altında. Olası bir kayyum durumunda ilk kapatılacak kurumun Zarokistan olacağından hiç şüphem yok.”
PİRHA- Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği, 8 yaşındaki Narin Güran’ın öldürülmesinin ardından kamuoyundaki tepkilerin yarattığı hak ihlallerine dikkat çekerek, “Çocukların ülkenin herhangi bir coğrafyasına, herhangi bir sebeple benzer hak ihlallerine maruz kalabildiğini unutmadan, olayın gerçekleştiği yer ve kültürle ilgili düşmanlaştırıcı, ayrıştırıcı ifadelere paylaşımlarımızda yer vermeyelim” çağrısında bulundu.
Diyarbakır Bağlar’a bağlı kırsal Tavşantepe mahallesinde 21 Ağustos’ta kaybolan ve cansız bedeni 19 gün sonra dere kenarında bulunan 8 yaşındaki Narin Güran’ın öldürülmesi kamuoyunda büyük bir tepkiye neden oldu.
Bu süreçte yaratılan bilgi kirliliği ve halkın tepkisini dile getirme biçimi birçok açıdan hak ihlallerini tartışmaya açtı.
Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği, bu konuda yaptığı bir yazılı açıklamayla bu gibi süreçlerde doğru söylem kurma adına yol gösterdi.
Çocuk cinayetleri vakalarında doğru tepki vermenin önemli olduğunu vurgulayan dernek şu açıklamalara yer verdi:
“Çocuklara ve kadınlara karşı suçların sadece adli vaka olarak görülmemesini, çocuk istismarı, ailede çocuk güvenliği vb. bağlamlarda çok yönlü araştırılmasını istiyor, çocuk cinayetlerinin önlenmesi için caydırıcı cezaların uygulanmasını bekliyoruz.
Narin Güran’ın ardından öfke ve üzüntü bildiren mesajlar toplumsal hassasiyetin yansımasıdır ve tepki vermek insanidir. Fakat bunlara dikkat edelim;
-Fotoğrafını paylaşmayalım.
-Nasıl, nerede, hangi koşullarda bulunduğunu anlatan bilgiler şiddet pornografisidir, yazmayalım.
-Ebeveyn/ aileyle ilgili doğruluğu kanıtlanmamış bilgileri yaygınlaştırmayalım, bilgi kirliliğinin parçası olmayalım.
-Fail veya failler hakkında ölüm cezası verilmesi gerektiğini söylemeyelim; hukukun uygulanması ve adaletli kararlar verilmesi yönünde baskı gücü oluşturmak üzere hak savunuculuğu yapalım.
-Sosyal medya araçlarını kullanan çocukların ve gençlerin bu gibi mesajlardan etkilenebileceğini unutmayalım.
-Narin Güran vakası kadın cinayetidir; gücün en güçsüz görülen kişiye yöneltilmesidir. Kız çocuklarının ve kadınların şiddet ile istismara karşı korunması için ‘gerçek’ politikalar geliştirilmesini yüksek sesle dile getirmekten korkmayalım, vazgeçmeyelim.
-Çocukların ülkenin herhangi bir coğrafyasında herhangi bir sebeple benzer hak ihlallerine maruz kalabildiğini unutmadan, olayın gerçekleştiği yer ve kültürle ilgili düşmanlaştırıcı, ayrıştırıcı ifadelere paylaşımlarımızda yer vermeyelim.”
PİRHA – Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), kaybolduktan 19 gün sonra cansız bedeni bulunan Narin Güran için yazılı açıklama yaptı. Çocuk hakları konusunda devletin sorumluluklarına işaret edilen yazıda “Devlet, dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarını gözetmek zorundadır” denildi.
Diyarbakır’da 21 Ağustos’ta Kur’an kursuna gittikten sonra kaybolan Narin Güran’ın cesedi, bu sabah bulundu. Narin’in cesedinin daha önce arama yapılan Eğertutmaz Deresi’nde bir kez daha yapılan arama çalışmaları sırasında bir çuval içerisinde, üzeri taş ve ağaç dallarıyla kaplanmış halde bulundu.
“DEVLET, EVRENSEL ÇOCUK HAKLARINI GÖZETMEK ZORUNDADIR!”
Ülkeyi üzüntüye boğan olay sebebiyle Alevi Bektaşi Federasyonu da bir açıklama yaptı. Uluslararası çocuk haklarına vurgu yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“19 gün önce kaybolan 8 yaşındaki Narin Güran’ın küçücük cansız bedeni bugün bulundu. Bu sabaha kadar tüm ülkenin beklentisi geçmiş yaşanmışların aksine Narin’in canlı şekilde bulunmasına yönelikti. Kamuoyunun ciddi şekilde sahiplendiği ve artık çocuk ölümlerinin önüne geçilmesi konusunda duyarlılık gösterdiği toplumsal bir duruma basın yayın yasağı konması şeffaflığın önüne geçse bile toplumsal sahiplenmenin önünü kesememiştir.
Devlet, ülkenin neresinde bir çocuk yaşıyorsa evrensel çocuk hakları, kanunen veya ahlaki olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma, fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarını gözetmek zorundadır.
Narin’in katili veya katillerinin bir an önce tespit edilip gereken en ağır şekilde cezalandırılmaları, yaşanacak çocuk ölümlerinin önüne geçilmesi konusunda hem caydırıcı olması, hem de toplumsal vicdana hizmet etmesi anlamında önemlidir.
Yaşam hakları elinden alınan yeni Narin’ler istemiyoruz.”
PİRHA- Çocuk haklarını gündemde tutmak ve çocukların potansiyelini açışa çıkarmak için çalışmalar yapan Her Yer Çocuk Derneği, Bornova’da açıldı.
Çocukların potansiyelinin açığa çıkmasının önünü açmak ve çocuk haklarını gündemde tutmak için çalışmalar yapan Her Yer Çocuk Derneği, İzmir Bornova’da açıldı. Açılışa çok sayıda çocuk, aileleri ile birlikte katıldı.
Açılışta konuşan dernek çalışanı Hatice Göz, çok küçük bir emekçi mahallesinde başlayan Her Yer Çocuk çalışmasının 8 yılda büyük bir çalışmaya dönüştüğünü söyledi. Çocuklardan yana bir çalışma yürüterek, geleceğin değil şimdinin çocuklarıyla yola çıktıklarını dile getiren Göz, “Çocuklarla ilgili olan her şey politiktir. Pek çok çocukla birlikte büyüdük ve büyümeye devam ediyoruz. Yaptığımız tüm çalışmalar tüm çocuklara ulaşsın istiyoruz. Bu yüzden çocuklarla depremi, barışı, toplumsal cinsiyeti, gece nasıl daha iyi uyuruz diye konuşuyoruz. Çocukların da bu dünyada yeri olsun istiyor ve tüm bunları birlikte deneyimlediğimiz için çocuklarla birlikte çalışıyor ve onların bir nesne değil özne olduğu düşüncesiyle hareket ediyoruz. Her Yer Çocuk, artık burada ve ne zaman kapımızı çalsanız burada olacak” diye konuştu.
Konuşmaların ardından Wan halkının irade gaspına karşı yapılan eylemde gözaltına alınan ve ardından tutuklanan çocuk hakları aktivisti Sedanur Uğur’un Şakran Kadın Kapalı Cezaevinden gönderdiği mesaj okundu.
Üniversitelerde kurulan Çocuk Hakları Topluluklarında çalışmalar yürütenler ve çocukların yanı sıra açık mikrofonla konukların söz alması ile devam eden açılış müzik dinletisi ile sona erdi.
PİRHA-DEM Parti Kars Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarına yönelik hak ihlallerine ilişkin Adalet Bakanlığı’na soru önergesi verdi. Koçyiğit, “Cezaevlerinde tutulan kız çocuklarının tutuldukları koşullar, maruz bırakıldıkları sorunlar ve bu koşulların sebep olduğu tahribatlara dair bir çalışmanız var mıdır?” diye sordu.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Kars Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin, Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarına yönelik hak ihlallerini araştırmak için yaptığı incelemenin ardından yayınladığı rapor üzerine Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’a soru önergesi sundu.
“BİRÇOK SORUN TESPİT EDİLDİ”
Koçyiğit, soru önergesinin gerekçesini şöyle açıkladı:
“9 kız çocuğuyla toplam 15 kez gerçekleştirilen görüşmelerde; kız çocuklarının işkence ve kötü muamele kapsamında değerlendirilen çıplak aramaya maruz bırakıldığı, hastaneye sevk sırasında ve kendi aralarında çıkan tartışmaya müdahale esnasında kelepçe kullanıldığı, kurum içi gerçekleştirilen etkinliklerden çocukların yararlandırılmadığı, birlikte gerçekleştirilen etkinliklerin çocuklara özgü biçimde düzenlenmediği, kız çocuklarının bulundukları koğuşta ısıtmanın yetersiz olduğu, çocuklara koğuş temizliği ve kişisel hijyen için yeterli miktarda ve yeterli sıklıkta hijyen ürününün sağlamadığı, kantin fiyatlarının çok yüksek olması nedeniyle çocukların cezaevinde derin yoksulluk etkilerini ve regl yoksulluğu yaşadığı, yemeklerin hijyen koşullarına göre hazırlanmadığı, çocuklara mevsimine uygun meyve ve benzeri gıdaların sağlanmadığı, özel beslenme düzenine ihtiyaç duyan çocuklara özgü menülerin oluşturulmadığı ve yemek dağıtımında çocukların özel durumlarının gözetilmediği, kahvaltı öğünün yer almadığı, kantin fiyatlarının yüksek olduğu, kantinde istenilen ürünlerin yer almadığı, sosyo-ekonomik düzeyi düşük olan ailelerin çocuklarına maddi destek sağlayamaması nedeniyle kantinden ihtiyaçlarını gideremedikleri gibi birçok sorun tespit edilmiştir.”
“KIZ ÇOCUKLARININ ÇIPLAK ARAMAYA MARUZ BIRAKILDIĞI DOĞRU MU?”
Önergede, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’a cevaplaması üzere şu sorular yöneltildi:
*Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nin, Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarına yönelik hak ihlalleri üzerine raporunu Bakanlığınız incelemiş ve tespitler hakkında yerinde bir soruşturma başlatmış mıdır?
*2024 yılı itibarıyla cezaevlerinde kaç çocuk bulunmaktadır? Kaçı kız çocuğudur?
*Cezaevlerinde tutulan kız çocuklarının tutuldukları koşullar, maruz bırakıldıkları sorunlar ve bu koşulların sebep olduğu tahribatlara dair bir çalışmanız var mıdır?
*Çocuk haklarının korunması ve geliştirilmesi ile ilgili faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri, çocukların tutulduğu cezaevlerinde denetim yapabilmekte midir? Yapamıyorlarsa gerekçesi nedir?
*Kız çocuklarının kadın cezaevlerinde tutulduğu ve cezaevlerinde kız çocuklarına dair bir bölümün bulunmadığı aktarımları doğru mudur? Doğru ise gerekçesi nedir?
*Kız çocukların tutulduğu cezaevlerinde pedagog var mıdır? Hangi cezaevlerinde pedagog istihdam edilmiştir?
*Cezaevlerinde tutulan kız çocuklarına yönelik hak ihlallerine ilişkin son 5 yıldır Bakanlığınıza yapılan başvuru sayısı kaçtır? Kaçı hakkında soruşturma başlatılmıştır?
*Cezaevlerindeki kız çocuklarının düzenli izleme ve denetim gibi mekanizmaların sağlanması için Bakanlığınız bir adım ataca mıdır?
*Cezaevlerinde tutulan kız çocuklarının maruz bırakıldığı hak ihlallerinin önlenmesine dair bir girişimde bulunacak mısınız?
*Kız çocuklarının çıplak aramaya maruz bırakıldığı doğru mudur? Doğru ise failler çocuğun cinsel istismarı suçundan yargılanacak mıdır?
*Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarının yeterli ve dengeli beslenmesi neden sağlanmamaktadır?
*Kız çocuklarına kelepçe takılmasının izahı nedir? 18 yaş altı çocuklara kelepçe takılmasının yasal dayanağı var mıdır?
*Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarının hijyen koşulları neden sağlanmamaktadır?
*Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan kız çocuklarının maruz bırakıldıkları işkence ve cinsel istismar konusunda sorumluluğu bulunan görevli ve yetkili kişilerin belirlenmesi ve haklarında gereken yasal işlemlerin uygulanması konusunda adli ve idari bir soruşturma başlatılmış mıdır?
*Çocuk adalet sisteminde bir çocuk hakları temelli bir değişim planlanmakta mıdır?
*Çocuk hakları sözleşmesi çerçevesinde çocuk cezaevlerinin kapatılmasına yönelik bir çalışma var mıdır?
PİRHA- İHD Mersin Şubesi yöneticileri, bu ayki Barış Nöbeti’nde kadın ve çocuk haklarını ele aldı. Etkinlikte, kadın cinayetleri, İstanbul Sözleşmesi, çocuk hakları ve çocuk intiharları konuları konuşuldu. İHD Mersin Çocuk Komisyonu’ndan Helin Ergen, çocuk intiharlarına dikkat çekerek, 2022 yılında 4 bin 146 çocuğun intihar ettiğini kaydetti.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Mersin Şubesi yöneticileri, her ayın ilk cuma gününde yaptıkları Barış Nöbeti’nde 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü ve 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nü konuştu.
Barış Nöbeti’nden önce İHD Mersin Şube yönetimi hasta tutuklulara ilişkin basın açıklaması yaptı. Açıklamayı İHD Mersin Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi İsmet Kaplan okudu.
“HASTA TUTSAKLAR SERBEST BIRAKILSIN”
İsmet Kaplan, hapishanelerde tutulan mahpusların ağır hak ihlallerine uğradığını belirterek, “İmralı Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan ile aynı hapishanede kalan Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş’a yönelik uzun zamandır devam eden dış dünyadan izole etme, avukat ve aile görüş yasağı, telefon ve mektup ile iletişim hakları engelleniyor. 33 aydır aile ve avukatlarının görüş için yapmış olduğu başvurular kabul edilmiyor. Bu mutlak tecrit, devletin uymakla yükümlü olduğu hem kendi iç hukuk mekanizmasına hem de uymakla yükümlü olduğu uluslararası sözleşmelere aykırıdır” dedi.
Kaplan, başta İmralı Hapishanesi’nde devam eden tecrit uygulamalarına derhal son verilmesini, aile ve avukatlarının görüş taleplerinin acilen kabul edilmesi gerektiğini ifade etti.
KADIN VE ÇOCUK HAKLARI KONUŞULDU
Açıklamanın ardından İHD Mersin Kadın Komisyonu üyesi Figen Kandemir, son 11 ayda 288 kadının erkekler tarafından öldürüldüğü bilgisini vererek kadına yönelik erkek şiddetine değindi. Kandemir, İstanbul Sözleşmesi’nin kadınların hayatları açısından önemine de vurgu yaparak, tekrar yürürlüğe girmesi için mücadelenin süreceğini dile getirdi.
İHD Mersin Çocuk Komisyonu’ndan Helin Ergen ise, çocuk intiharlarına dikkat çekerek; 2022 yılında 4 bin 146 çocuğun intihar ettiğini kaydetti. Ergen, “Son iki yılda çocuk intiharlarının yüzde 40 oranında arttığı istatistiki verilerle ortaya konmaktadır. Bu verileri detaylı bir şekilde incelediğimizde bazı bölgelerde kız çocuğu intiharlarının daha fazla olduğu görülmektedir. Tüm çocuk intiharları etkili bir şekilde soruşturulmalı, çocukları intihara sürükleyen ekonomik, sosyal ve psikolojik nedenler tespit edilerek çocukları güçlendirecek politikalara öncelik verilmelidir” şeklinde konuştu.
PİRHA – İHD Merkezi Çocuk Hakları Komisyonu, 2022 yılında yaşanan 4146 intihar vakasından 491’nin çocuk intiharı olduğuna işaret etti. Çocuk intiharlarının araştırılması gerektiğini belirten komisyon, çatışmalar ve ekonomik krizin, çocuklar üzerindeki etkilerine de vurgu yaptı.
İHD Merkezi Çocuk Hakları Komisyonu, “Çocuk intiharları araştırılsın” çağrısını yaparak yetkililere seslendi. 2022 yılında toplam 491 çocuğun intihar sonucu hayatını kaybettiğini aktaran Çocuk Hakları Komisyonu, süren çatışmalar ve ekonomik kriz nedeniyle çocuklarda umutsuzluk oluştuğuna vurgu yaptı.
2022 YILINDA 491 ÇOCUK İNTİHARI!
Yazılı yapılan açıklamada, sosyal destek ve güven ortamından yoksun kalan çocuklarda uyum sorunları ile intihar eğilimlerinin arttığı belirtilirken, şu ifadelere yer verildi:
“Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaş ve çatışmalar en çok çocukları etkilemektedir. Bu savaş ve çatışmalarda en çok çocuklar ölmekte, yaralanmakta ve uzuv kaybı yaşamaktadır. Milyonlarca çocuk göç etmek zorunda kalmakta, mülteci, göçmen durumuna düşmektedir. Sağlıksız koşullarda, eğitimden ve sosyal güvenlikten yoksun yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Ortadoğu ve coğrafyamızda bitmeyen savaş ve çatışmalar nedeniyle çocuklar eşit ve adil bir yaşama erişme imkânı bulamamaktadır. Bugün halen Ukrayna’da, Irak’ta, Suriye’de, Rojava’da ve son olarak da Filistin/Gazze’de her gün onlarca çocuk bu savaş ve çatışma ortamlarında hayatlarını kaybetmektedir.
“ÜLKELERİN EKONOMİLERİ SİLAHA VE SAVAŞ ARAÇLARINA HARCANMAKTA”
Savaş ve çatışma ortamları toplumsal barışı ortadan kaldırdığı gibi, ekonomik ve sosyal yapıyı da bozmaktadır. Ülkelerin ekonomileri çocukların ve toplumun refahını artırmak için harcanmak yerine “güvenlik” gerekçesiyle silaha ve savaş araçlarına harcanmaktadır. Bu politikaların ısrarla uygulanması toplumsal dokuyu bozmakta, yoksulluk, işsizlik artmakta, daha az sağlık, daha az eğitim olarak topluma geri dönmektedir. Bitmeyen güvenlikçi politikalar toplumun tüm fertlerinde olduğu gibi çocuklarda da umutsuzluğa ve güvensizliğe yol açmaktadır.
Coğrafyamızda 40 yılı aşkın bir süredir süren “düşük yoğunluklu” çatışma ortamı en çok çocukları etkilemiş, çocuklar köylerini, şehirlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Köylerden kent merkezlerine göç eden aileler ve çocuklar ciddi adaptasyon sorunları yanında ekonomik ve sosyal sorunlarla da uğraşmak zorunda kalmıştır. Sosyal destek ve güven ortamından yoksun kalan çocuklarda uyum sorunları ile intihar eğilimlerinin de arttığı gözlenmektedir.
TÜİK’in geçtiğimiz aylarda açıkladığı 2022 yılı toplam 4146 intihar vakalarının 81’i 15 yaş altı; 410’u da 15-19 yaş aralığındaki çocuklar olmak üzere 2022 yılında toplam 491 çocuğun intihar sonucu hayatını kaybettiğini göstermektedir. 2021 yılında ise 15 yaş altı 71; 15-19 yaş aralığında ise 377 çocuğun intihar ettiği açıklanmıştır.”
“ÇOCUK VE GENÇ İNTİHARLARI ÜRKÜTÜCÜ BOYUTLARA ULAŞTI”
İHD Merkezi Çocuk Hakları Komisyonu, yakın zamanda Şırnak’ta yaşanan intihar vakalarını da hatırlatarak şu ifadelere yer verdi:
“Son bir hafta içerisinde Şırnak’ın Cizre ilçesinde 14 yaşındaki I.A adlı çocuğun evde intihar ederek hayatını kaybettiği basına yansıdı. Yine Cizre’de 16 yaşındaki Z.C ile 17 yaşındaki Z.C adlı iki kız kardeşin Dicle Nehrine atlayarak intihar girişiminde bulundukları 16 yaşındaki çocuğun kurtarılarak hastaneye kaldırıldığı, 17 yaşındaki çocuğun ise nehirde kaybolduğu ve halen bulunamadığı bilgisi kamuoyuna yansıdı.
Son zamanlarda Türkiye’nin her yerinde çocuk ve genç intiharlarında artışın ürkütücü boyutlara ulaştığını maalesef büyük bir kaygı ile izliyoruz. Son iki yılda çocuk intiharlarının yüzde 40 oranında arttığı istatistiki verilerle ortaya konmaktadır. Bu verileri detaylı bir şekilde incelediğimizde bazı bölgelerde kız çocuğu intiharlarının daha fazla olduğu görülmektedir.
Çocuk intiharlarının ekonomik, sosyal ve kültürel yapıların olumsuz etkileri nedeniyle gelişebileceği gibi, savaş ve çatışma ortamlarının yarattığı baskılar, kuşatılmışlık hissi, umutsuzluk ve değersizlik duygusundan kaynaklı olarak da gelişebilmektedir. Türkiye’de yaşanan çocuk intiharlarında büyük oranda ekonomik yoksulluk, erken yaşta zorla evlilikler, çocuk cinsel istismarı gibi nedenlerin de etkili olduğu bilinmektedir. Ayrıca Kürt illerinde yıllardır devam eden çatışma, yasaklar ve toplumsal gerilimin yarattığı güvensizlik ve umutsuzluğun da intiharlarda etkili olduğu bilinmektedir.
Cizre’de yaşanan son çocuk intiharları başta olmak üzere tüm çocuk intiharları etkili bir şekilde soruşturulmalı, çocukları intihara sürükleyen ekonomik, sosyal ve psikolojik nedenler tespit edilerek çocukları güçlendirecek politikalara öncelik verilmelidir.
Çocuk intiharları soruşturulsun. Çocuk haklarına dair sözleşme uygulansın.”
PİRHA – Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi, okullara imam atama projesine ilişkin açıklama yaptı. Bilimsel eğitim vurgusu yapılan açıklamada “Yapılan eğitim öğretim değil telkin ve ideoloji aşılamadır, çocuklar ve toplum üzerinde korku ve baskıya; en genel anlamda din, mezhep ve ideoloji dayatmasına dönüşmektedir” denildi.
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi ile Türk Tabipleri Birliği Okul Sağlığı Çalışma Grubu, Millî Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı arasında imzalanan ÇEDES projesine dair açıklama yaptı.
“TÜM BUNLAR ŞERİATÇILIĞIN TELKİNİDİR”
TTB, okullara imam atanmasına dair yazılı yaptığı açıklamada uygulamanın laik eğitime aykırı olduğunun altını çizdi. Çocukluk döneminin hem duygusal açıdan hem de dini gelişim açısından son derece kritik bir evre olduğunu belirten TTB, şu ifadelere yer verdi:
“Çocukluk döneminde din eğitiminin, ahlaki değerlerin gelişiminin etkili olabilmesi için fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişim alanlarıyla birlikte dini gelişim özelliklerinin de çok iyi bilinmesi gerekir. Psikoloji/pedagoji biliminin de kabul ettiği üzere erken çocukluk döneminde, din, ahlak ya da değerler eğitimi adı altında, bu öğelerin çocuklara tanıtılması ve/veya empoze edilmesi, çocuğun zihninde anlam veremediği düşüncelerin veya karışıklığın, kimi zaman da korkuların oluşmasına yol açabilmektedir.
Sünni İslam temel alınarak yapılan din dersleri veya dinci tarikatçı insanların “manevi rehberlik” adı altında yapacağı uygulamalar; farklı inanca sahip kişiler, farklı mezhepler veya dini azınlıklar üzerinde benlik saygılarını kırıcı ve onları “toplumun geneline asimile olmaya yönelik ayrımcılık, zorbalık, baskı, korku” oluşturmaya da açıktır. Bazı bilimsel çalışmalar, erken yaşlardaki din eğitiminin çocukların hayal güçlerini baskıladığını, bağımsız ve eleştirel düşünebilme becerilerini kısıtladığını ortaya koyuyor. Bununla birlikte 7 yaş altındaki çocuklara verilecek eğitimlerin somut kavramlar üzerinden ve interaktif uygulamalarla gerçekleştirilmesi gerektiği ifade ediliyor.
Mevcut iktidar, herkesin “inancı doğrultusunda” giyinmesine yönelik uygulamaların ardından “cuma gününün resmi tatil ilan edilmesi”, “okullarda din adamı görevlendirilmesi” gibi söylemlerle laik, demokratik ve çağdaş bir Türkiye görünümünden giderek uzaklaşan bir tablo çizmeye devam etmektedir. Manevi danışmanlık projesi (ÇEDES); bilimsel eğitim yerine spiritüalizmin, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” yerine “şeyhliktir”in; okul, öğretmen ve psikolojik rehber öğretmenlik yerine Diyanet’in, tekkenin, tarikatın, şeyhin, şıhın rol model ve taşıyıcı sayılmasıdır. Tüm bunlar dinciliğin, mezhepçiliğin, şeriatçılığın telkinidir; eğitimin, rejimin ve tüm toplumun dinci dönüşüme zorlanmasıdır.
Oysa tarihin hangi dönemi olursa olsun çocuklar için oluşturulan temel ve zorunlu eğitimin ana amacı çok değişmemiştir: Çocukların bilgili, becerikli, kendine ve topluma yararlı kişiler olarak yetiştirilmesi… Bu amaç bağlamında öğrencilerle birebir ilgilenecek kişilerin pedagojik formasyondan geçmeleri gerekirken bu projede görevlendirilen din insanlarının pedagojik formasyonunun olmayışı, öğretmenlik mesleki kanununda belirtilen bilgi ve becerileri taşıma, çevre duyarlılığı ve değerlere sahip çıkma konusundaki yetkinliklerinin de tartışmaya açık olması projenin gerçek amacı konusunda tereddütler oluşturmuştur.”
“GERİCİ POLİTİKALARINI ÖRÜMCEK AĞI GİBİ ÖRMEKTE”
TTB açıklamasında kamu kaynaklarının dinci projelerle “heba edildiği” de belirtilerek şöyle devam edildi:
“Okulların açılmasına az süre kala birçok ilde derslik ihtiyacı varken, daha inşaatı tamamlanmamış, deprem sonrası yıkılmış ya da yıkılma kararı olan okullar tamamlanmamışken, atama bekleyen öğretmenlere kaynak azlığı bahane gösterilirken ciddi bir meblağın bu protokollerle heba edilmesi milli eğitim politikalarının din görevlilerini okullarda görevlendirerek belli bir inanç sisteminin de siyasallaşmasına yönelik olduğunu ortaya koymaktadır. Kur’an kursları ile sübyan mektepleri ile korunmaya muhtaç çocukların tarikat yurtlarına teslim edilmesi ile çocukluk yaşlarından itibaren bireyleri cemaat-tarikat ağları içine çeken zihniyet gerici politikalarını örümcek ağı gibi örmekte.
Kaldı ki okullarda “din adamı” görevlendirilmesi Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan bir dizi hakkın ihlali anlamına gelecektir. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (ÇHS) çocuğun dinini veya inancını açıklamaya zorlanmamasını güvence altına alır.
Din insanlarının “manevi rehberlik” adı altında yapacağı eğitim ve uygulamaları Türkiye’de yalnızca ya da ağırlıklı olarak Sünni İslam temel alınarak sunulması ile dini azınlıkları okulda “toplumun geneline asimile olmaya sevk etme niyetiyle yapılan ayrımcılık, zorbalık ve baskıdan” korkabileceklerdir. Erken çocukluk döneminde çocuklar bahsi geçen olası baskının zararlı etkileri karşısında özellikle kırılgandırlar. Bu nedenle okullarda başlatılan manevi rehberlik başlıklı faaliyetler uygulamaya geçirilmeden önce bilimsel araştırmaların gösterdiği kanıtlar çerçevesinde ve çocuk hakları norm ve standartları ile ulusal mevzuat doğrultusunda değerlendirilmelidir.
Devlet ve toplum düzeninin akıl ve bilime dayandırılmasını temel alan laiklik; özünde aklın sorgulanmasıdır. Bu sorgulamayı yapmadan alınan siyasi amaçlı kararlar; ahlakı dindarlığa, dini de tek bir egemen inanca indirgeyen eğitim programları ile çocukların “kendi kültürel kimliklerine tamamen saygılı, kaliteli eğitim alma” haklarını ihlal etmektedir. Yapılan eğitim öğretim değil telkin ve ideoloji aşılamadır, çocuklar ve toplum üzerinde korku ve baskıya; en genel anlamda din, mezhep ve ideoloji dayatmasına dönüşmektedir.
Laik ve bilimsel eğitimin ortadan kaldırılmasına hizmet etmesinin yanı sıra okul çağı çocuklarının duygusal gelişimini etkileyerek erişkin döneme taşınacak korkulara, zihinsel karışıklıklara yol açacak bu projeden bir an önce vazgeçilmelidir. Çocuğun üstün yararının, insan, toplum ve doğa yararının esas alındığı bilimsel nitelikli eğitim sistemi talebimizdir.”
PİRHA- İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, okul öncesi sınıflar için gündeme getirilen din dersi hakkında konuştu. Türkdoğan, “Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde tanımlanan eğitim hakkı böyle bir şey değil. Din eğitimi ancak ebeveynlerin onayı ile yapılabilecek bir eğitimdir”dedi. Türkdoğan ayrıca, zorunlu din dersine sadece Alevilerin değil, Türkiye’de laiklikten yana olan herkesin karşı çıkması gerektiğini söyledi.
Milli Eğitim Bakanlığınca (MEB) düzenlenen 20. Milli Eğitim Şurası Genel Kurulunda AKP’ye yakın bir sendikanın tavsiye ettiği “Okul öncesi sınıflar için din dersi” başlığına tepkiler sürüyor. Eğitimciler, zorunlu din derslerinin okullarda verilmesi konusunda “pedagoji” vurgusu yaparken, hak savunucuları da uluslararası sözleşmelere dikkatleri çekti.
“EĞİTİM HAKKI BÖYLE BİR ŞEY DEĞİL”
İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, AKP iktidarının sürekli halde din eğitimini yaygınlaştırmaya çalıştığını ifade etti. Avukat Öztürk Türkdoğan, özellikle Türkiye’nin de imzasının olduğu uluslararası sözleşmelere dikkat çekerek “Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerde tanımlanan ‘eğitim hakkı’ böyle bir şey değil. Din eğitimi ancak ebeveynlerin onayı ile yapılabilecek bir eğitimdir. Bu, Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nde çok açık bir şekilde yer almaktadır. Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek protokollerde de bu husus yer almaktadır” ifadelerini kullandı.
Öztürk Türkdoğan, zorunlu din derslerinin yürürlükte olmasının kesinlikle eğitim hakkına aykırı bir uygulama olduğunu vurgulayarak şöyle devam etti:
“2 Aralık 2021’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Alevilerin talepleri olan zorunlu din derslerinin kaldırılması ve cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması ile ilgili Türkiye’ye yeni tavsiyelerde bulundu. Kesinlikle zorunlu din dersinin kaldırılması gerektiğini, bunun sözleşmelere aykırı olduğunu belirtmişti. Yani Türkiye açıkça Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı bulunan bir konuda daha da ağır sonuçlara yol açacak bir uygulamaya gitmek istiyor.”
“DİN DERSİ SADECE ALEVİLERİN SORUNU DEĞİL”
İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, okul öncesi eğitimde din dersi dayatmasının çok yönlü hak ihlallerini de beraberinde getireceğinin altını çizdi. Türkdoğan “Bunu yapamazsınız” uyarısında bulunarak şunları kaydetti:
“Ebeveynler, okul öncesi eğitimde din dersini sizden talep etse bile sizin yapmamanız gerekir. Çünkü okul öncesi eğitimde çocuklar okuma yazma bilmiyor. Bu halde dini eğitimi nasıl vereceksiniz? Dolayısıyla bu gerçekten hem pedagojik olarak uygun değil hem de eğitim hakkına çok açık bir şekilde aykırı. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu din derslerinin kaldırılması kararlarına da çok açık şekilde aykırı. Dolayısıyla sadece Alevilerin değil, Türkiye’de laiklikten yana olan herkesin buna karşı çıkması lazım. Yani bu sadece Alevilerin sorunu değil. Bütün yurttaşların sorunu. Bir de geldiğimiz çağa bir bakar mısınız? Sözleşmelerdeki hak kapsamında uygulamaların geliştirilmesi gerekirken tam tersi Türkiye giderek sözleşme dışına çıkıyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasında olduğu gibi…
Bunlar gerçekten çok tehlikeli gelişmeler. Bunların insan hakkı ile bir alakası ve ilgisi yok. Bu tamamen siyasal iktidarın, toplumu belli kendi İslami siyasal düşüncesi doğrultusunda eğitmesi ile ilgilidir. Bunun ‘hak’ başlığı altında tartışılması bile uygun değil. Çünkü bu öneri haklara uygun değil. Eğer gerçekten insan haklarına uygun bir düzenleme yapacaksanız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını uygulayın, zorunlu din derslerini tamamen kaldırın. Ebeveynler, çocuklarına din eğitiminin verilmesini istiyorlarsa seçmeli ders olarak verilebilir.”
PİRHA-Ankara Tabip Odası (ATO) İnsan Hakları Komisyonu, cezaevlerinde 1941 tutuklu-hükümlü çocuğun olduğuna dikkat çekerek “Hapsetme, çocuklar için başvurulması gereken bir uygulama olmamalıdır” dedi.
Ankara Tabip Odası İnsan Hakları Komisyonu, “Cezaevinde Çocuk Olmaz” başlıklı basın toplantısı yaptı. Ankara Tabip Odası’nda düzenlenen toplantıya İnsan Hakları Derneği (İHD) yöneticileri, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ankara İl Örgütü yöneticileri katıldı.
“SON BİR AYDA 6 TUTSAK YAŞAMINI YİTİRDİ”
ATO Başkanı Ali Karakoç, bir bütün olarak cezaevlerindeki insan hakkı ihlallerine dikkat çekerek “Yıllardır kanayan bir yara var. Bu yara vicdanlarımızı sızlatırken iktidar ve yöneticilerin umurunda değil. Umarım artık hak savunucularının söylediklerini dinlerler ve birtakım değişikliklere giderler. Cezaevlerinde 1400’ün üzerinde hasta tutuklu ve hükümlü var. Bir infaz düzenlemesi yapılacaksa önceliğin hasta ve ağır tutsaklara verilmesi gerektiğini söyledik ama bu uygulanmayıp siyasi tutsaklar, kapsam dışı bırakıldı. Ceza ertelemesi yönünde karar verilmesine rağmen çok sayıda tutsak, siyasi iktidar tarafından cezaevinde tutuluyor. Son bir ayda 6 tutsak yaşamını yitirdi” ifadelerini kullandı.
“CEZAEVLERİNDE BİN 941 TUTUKLU-HÜKÜMLÜ ÇOCUK BULUNUYOR”
Ankara Tabip Odası adına basın açıklamasını okuyan isim Ayşe Uğurlu oldu. Uğurlu, cezaevlerinin, çocuk gelişimi açısından uygun ortalar olmadığını vurgulayarak şu açıklamayı yaptı:
“Bildiğimiz gibi ülkemizde 0-6 yaş arası çocuklar; annelerinin yargılama dosyaları, 12-18 yaş arası çocuklar ise kendi yargılama dosyalarından dolayı cezaevlerinde tutulmaktadır. 31 Aralık 2021 itibariyle cezaevlerinde bin 941 tutuklu-hükümlü çocuk bulunuyor. 566 hükümlü çocuğun ceza infazı ise Covid-19 izni nedeniyle cezaevi dışında uygulanıyor. Çocuklar, çocuk ve gençlik kapalı ceza infaz kurumlarında ya da yetişkin kapalı ceza infaz kurumlarının çocuk koğuşlarında tutulmaya devam ediliyor. Türkiye genelinde Ankara, İstanbul, İzmir, Hatay, Kayseri, Tarsus, Diyarbakır olmak üzere 7 kapalı çocuk cezaevi; Ankara, Denizli, İstanbul, Elazığ olmak üzere ise 4 çocuk eğitim evi bulunuyor.
Ceza infaz sisteminde çocuğun çocuk olmaktan gelen hakları ve ihtiyaçları gözetilmeksizin yapılan çok sayıda düzenleme bulunmaktadır. Çocuk Koruma Kanunu’nda tanımlanmış olan koruyucu ve destekleyici önlemlerin suçla ilişkilenen çocuklar üzerinden de uygulanmasını beklemek çocukların en doğal hakkı olmasına rağmen yeterli risk ve ihtiyaç analizi yapılmadan ve etkin önlemler alınmadan çocuklar tutuklanmaktadır.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (BMÇHS), bir çocuğun tutuklanmasının başvurulacak en son yöntem olması ve/veya bunun en kısa süreyle uygulanmasını devletlere bir yükümlülük olarak vermiştir.
Türkiye’de kimi suç tiplerinde çocuklar çok uzun süre tutuklu olarak yargılanmakta olup hatta tutuklu çocukların sayısı, tüm zamanların hükümlü çocuklardan her zaman daha fazla olmuştur. Pandeminin başlarında cezaevlerinde aile görüşleri tamamen kaldırılmış olup telefonla görüş hakkı kapalı hapishaneler için 10 dakikadan 20 dakikaya çıkarılmıştır. Daha sonra aile görüşleri yalnızca kapalı görüş şeklinde ve daha az sıklıkta tekrar başlatılmıştır. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) gözlemlerine göre; pandemi nedeniyle çocukların ortak alan etkinlikleri, kurslar iptal edilmiş, acil durumlar olmadığı müddetçe hastane ya da başka bir hapishaneye yapılan sevkler durdurulmuş durumdadır.”
“ÇOCUKLARI SUÇA İTEN KOŞULLAR DÜZELTİLMELİ”
Ayşe Uğurlu, cezaevlerinin, dış dünyaya kapatılmasının tecrit koşullarına yol açtığını belirterek “Tecrit doğal olarak çocukta şiddete yol açacak, kendisine ve çevresine zarar verme olasılığını arttıracaktır” dedi. Uğurlu, cezaevlerinde çocukların akademik desteğe erişebileceği ve okulla bağlarının güçlendirileceği bir sistemin olmadığına dikkat çekerek şöyle devam etti:
“Dolayısıyla cezaevlerindeki çocukların tecrit edilme durumunun ötesinde eğitim görme hakları da ellerinden alınmaktadır.
Pandemi döneminde hükümlü çocukların izinli sayılarak cezalarını denetimde veya kurum dışında geçirmeleri sağlanmıştır. Bu durumdan tutuklu çocuklar yararlanamamıştır. Tutuklu çocuklar ceza almayı dahi göze alarak haklarındaki yargılamanın bir an önce bitmesini istemektedirler. Çünkü haklarındaki ceza kesinleştiğinde hükümlü sıfatıyla tahliye olabilmelerinin yolu açılacaktır. Böylece maalesef çocukların savunma ve adil yargılanma hakları da ihlal edilmektedir.
Aslında öncelikli olarak çözülmesi gereken sorun çocukları suça iten koşulların düzeltilmesidir. Hapsetme; çocuklar için başvurulması gereken bir uygulama olmamalıdır. Cezaevindeki tüm çocuklar güvenli bir şekilde tahliye edilmeli, haklarında koruyucu ve destekleyici önlemler alınmalıdır. Tahliye edilen çocukların ailelerine arkadaşlarına, avukatlarına sivil toplum örgütlerine, bağımsız denetim mekanizmalarına, eğitim ve oyun materyallerine, sağlıklı gıda ve sağlık birimlerine ulaşmalarının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Tutuklama, bir cezalandırma aracı olarak kullanılmamalıdır. Cezaevinde olan çocuklar fiziki koşulların kötülüğü, sosyal izolasyon ve disiplin suçları nedeniyle ikincil olarak cezalandırılmaktadır, cezaevlerinde kameraların görmediği kör noktalar, rıza dışı sevk, psikologların yetersizliği, yabancı uyruklu çocuklara yönelik tercüman eksikliği, çocukların ihtiyaçları için ayrı bir ödenek olmaması, disiplin cezaları, çıplak arama, incelemeye muhtaç işçi koğuşları, çocuklara yönelik akran şiddeti ve cezaevi görevlileri tarafından uygulanan şiddet ve cinsel istismar bu cezalandırmaların başında gelmektedir.
Çocuk cezaevlerinde çalışan bir sosyal hizmet uzmanı ‘cezaevinden çıkan bir çocuğun yeniden suça sürüklenmemesinin imkansız olduğu, birçoğunun ‘zorunluluktan’ suç işlemeye devam ettiğini’, çocuk cezaevlerinde meydana gelen şiddet olaylarının Adalet Bakanlığı tarafından ‘akran şiddeti’ olarak tanımlandığını, aslında yaşanan her türlü şiddetten cezaevi idaresi sorumlu olduğunu, yoğun şiddet görmüş çocukların kendilerini var edebilmek ve hissedebilmek adına şiddet uyguladığını ifade ediyor.
Çocukların duygusal ve fiziksel olarak sağlıklı gelişimlerinin sağlanabilmesi için biran önce harekete geçilmelidir. Genişletilmiş denetimli serbestlik vb. uygulamalar ile anneleriyle kalan 0-6 yaş arası çocukların annelerinin infazları çocuğun üstün yararı gözetilerek ertelenmelidir.
En kısa vadede yapılması gerekenlerden bahsetmek istersek öncelikle cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ile ilgili çalışmalar yapılmalıdır. Tecrit etkisini azaltacak, çocukların fiziksel ve ruhsal sağlıklarının bütüncül olarak korunmasını sağlayacak adımlar atılmalıdır.
Diğer bir konu ise çocuk mahkemelerinin mekansal olarak yeniden düzenlenmesi konusudur. Çocuk dostu bir adalet sistemi için tüm düzenlemeler yapılmalıdır. İfadenin alınacağı odalardan, yargılamanın yapılacağı mahkemelere kadar tüm süreçte mekanların çocukların rahatsız olmayacağı, güvenebileceği hale getirilmesi, ayrıca duruşmalarda hakim, savcı ve avukatların cübbe giymemesi gibi değişiklikler yapılması çocukların daha az travmatize olmasını sağlayacaktır.
Ankara Tabip Odası İnsan Hakları Komisyonu olarak bir kez daha belirtmek istiyoruz ki çocukların yeri cezaevleri değildir. Cezaevinde çocuk olmaz. Bir çocuğun hapsedilmesinin ya da cezalandırılmasının hiçbir şekilde onarıcı tarafı yoktur. Çocukları suça iten koşulların düzeltilmesi gerekmektedir.”
PİRHA-İnsan Hakları Derneği Çocuk Hakları Komisyonu, 16 yaşındaki Özcan Erbaş’ın Hakkari’de sınır hattından açılan ateşle öldürülmesine ilişkin açıklama yaparak, “Çocukların öldürülmesine alışmayacağız” dedi.
6 yaşındaki Özcan Erbaş, 30 Kasım 2020’de Hakkâri’nin Derecik ilçesinde 3 arkadaşı ile gezintiye çıktığı esnada sınır hattından açılan ateş sonucu öldürüldü.
İHD Çocuk Hakları Komisyonu, konuya ilişkin yazılı açıklama yaparak, “Çocukların öldürülmesine alışmayacağız” dedi. Görgü tanıklarından alınan bilgiler doğrultusunda Irak sınırına yaklaşık 400 metre uzaklıkta yaşanan olayda askerlerin herhangi bir uyarıda bulunmadığına vurgu yapıldı.
Açıklamada Özcan’ın, ateşli silahla sırtından aldığı kurşun sonucu yaşamını yitirdiği bilgisi verilirken şu ifadeler kullanıldı:
“Olaydan hemen sonra Hakkâri Valiliği tarafından, ‘askeri yasak bölgede olan mücavir alanda yurt dışından yurt içine yasa dışı yollarla girmeye çalışan kişilerin sözlü olarak uyarıldığı, bu uyarıya cevap verilmemesi üzerine havaya açılan ateş sonucunda bir kişinin yaşamını yitirdiği, olaya ilişkin adli ve idari soruşturmanın başlatıldığı’ açıklaması yapıldı. Olayın duyulması üzerine olay yerine giden Özcan’ın amcası, askerlerin yerde kanlar içinde yatan Özcan’a müdahale etmediğini, yeğenini sırtına alarak yola taşımak zorunda kaldığını, Özcan’ın ateşli silahla sırtından yaralandığını ve hastanede yaşamını yitirdiğini ifade etti.
“KOLLUK GÖREVLİLERİNİN KEYFİ AÇTIKLARI ATEŞLE HER YIL İNSANLAR ÖLÜYOR”
Kürt coğrafyasındaki sınır bölgelerinde kolluk görevlilerinin keyfi nedenlerle açtıkları ateş nedeniyle her yıl insanlar yaşamını yitirmeye ya da yaralanmaya devam ediyor. Yaşanan bu ölüm ve yaralanmalar sonucunda failler hakkında etkili, objektif ve şeffaf soruşturmalar yapılmadığı için ihlaller önlenemiyor ve sürekli hale geliyor. Failin kamu görevlisi olduğu bu ve benzeri ihlallerde, devletin artık bir yargılama kültürü haline getirdiği cezasızlık politikası, kamu görevlilerinin silah kullanma konusunda pervasızca davranmasına neden oluyor.
“BU DURUMA ALIŞMAYACAĞIZ”
İnsan hakları savunucuları olarak bu duruma ALIŞMAYACAĞIZ! Yaşama ve gelişme hakkı elinden alınan her bir çocuğun adalet arayışı için mücadele edeceğimizi bir kez daha beyan ediyoruz. Bıkmadan tekrar ederek, Türkiye’nin BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne taraf olduğunu, bu sözleşmeyle tüm çocukların yaşama ve gelişme hakkının güvence altına alındığını bütün sorumlulara hatırlatıyoruz.
Türkiye Devleti’ni sözleşmedeki yükümlülükleri gereğince; her bir çocuğun ölümünde koşulsuz şartsız çocuklardan yana taraf olmaya ve 16 yaşındaki Özcan Erbaş’ın yaşamını yitirmesinde sorumluluğu olan tüm kamu görevlilerinin tespit edilerek etkili bir idari ve cezai soruşturma sürecini başlatmaya çağırıyoruz!”
PİRHA-Türkiye tarafından konulan çekincelerin kaldırılması, çocukların kendi kültüründen yararlanma ve kendi dilini kullanma hakkına dikkat çekmek için İnsan Hakları Derneği Çocuk Hakları Komisyonu tarafından21 sanatçı, yazar ve insan hakları aktivistinin yer aldığı BM çocuk hakları sözleşmesi maddelerini okuduğu bir video çalışması yaptı.
Haberin videosu
İnsan Hakları Derneği, 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları gününe ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada, savaşın sürdüğü bir coğrafyada en temel hak olan barış hakkı çocuklar için de bir hak olduğunu belirterek, çocukların ölmesini ve suça bulaşmasını istemediklerini söyledi.
20 Kasım Türkiye’nin taraf olduğu çocuk haklarına dair sözleşmenin 30. yılı olduğu belirtilen açıklamada, BM tarafından 1989 yılında oluşturulan sözleşmenin halen dünya genelinde en çok sayıda ülke tarafından kabul edilen insan hakları belgesi olma özelliğini taşıdığı söylendi. 197 devletin imzaladığı ve çocuk hakları konusunda yükümlülük altına girmeyi taahhüt ettiği belge, çocuklar için daha iyi bir dünya çabasına umut ve ilham vermeye devam ettiği ifade edilen açıklamada, “Çocuklara öncelik verilmesi ve zarar görmemelerini sağlayacak yaklaşım ve düzenlemelerden kaçınılıyor. Yaşanan eşitsizlikler, çocukların hak ihlallerine neden oluyor. Çocukların insan haklarını tehdit eden sorunlar ise taraf devletlerin önceliği haline gelmiyor” denildi.
Türkiye, çocuk haklarına öncelik vereceğini taahhüt ederek sözleşmeyi 1990’da imzaladığını belirtilen açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Buna rağmen Türkiye’de pek çok çocuk, pek çok şekilde hak ihlaline maruz bırakıldı, bırakılıyor. İhlallerin bir daha tekrarlanmamasına yönelik yapılanlar da kapsayıcı değil. Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik operasyon ve çatışmalarda onlarca çocuğun yaşamını yitirdiğini hatırlatan Aslan, “Bu bağlamda çocuk haklarının bir insanlık meselesi olduğu ve sözleşmeye taraf olan devletlerin hem kendi sınırları içerisinde hem de dünya genelinde yükümlülüklerini yerine getirmedikleri açıkça görülüyor! Çocuk Haklarına dair Sözleşmenin 30’uncu yılında başta Türkiye olmak üzere her bir taraf devlete sözleşmenin temel ilkelerini ısrarla hatırlatırız.”
“HEM SÖMÜRÜ HEM İSTİSMAR”
İHD tarafından yapılan açıklamada ana dilinde eğitim konusunda atılan adımların yetersizliğine vurgu yapıldı, zorunlu din dersinin kalkması istendi. Adalet sisteminde de çocuğa özgü bir düzenleme istendi.
Çocukların, iş gücü piyasasında sömürülmeye devam ettiğine dikkat çeken açıklamada şu ifadeler yer buldu:
“Çocuk İşçiliği ile Mücadele Eylem Planları hazırlanmasına rağmen, pek çok çocuk ağır ve kayıt dışı işlerde çalıştırılmaya devam ediliyor. 2012 yılından bu yana TUİK çocuk iş gücü istatistikleri yayımlanmadığından sorun takip edilemiyor, ‘Sayı yoksa sorun da yok!’ anlayışı hüküm sürüyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Türkiye’nin ilgili mevzuatı, zorunlu eğitim, istihdama başlama ve çalışma yaşamının temel haklarından biri olan sendikaya üyelik yaşları arasında uyumsuzluk devam ediyor.”
21 SANATÇI, YAZAR VE İNSAN HAKLARI AKTİVİSTİNDEN DESTEK VİDEOSU
Ayrıca Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde yer alan hakların, ayrımsız tüm çocuklara eşit olarak uygulanması ve sözleşmenin 17, 29 ve 30. maddelerine Türkiye tarafından konulan çekincelerin kaldırılması, çocukların kendi kültüründen yararlanma ve kendi dilini kullanma hakkına dikkat çekmek için Çocuk Hakları Komisyonumuz tarafından 21 sanatçı, yazar ve insan hakları aktivistinin katılımı ile BM çocuk hakları sözleşmesi maddelerinin okunduğu bir video çalışması yapıldı.
Videoda, Rakel Dink, Ümit Kıvanç, Ayşe Tütüncü, Julide Kural, Defne Halman, Melda Onur, İpek Bilgin, Luxus (Alper), Selim Temo, Ercan Kesal, Halil Ergün, Ciwan Haco, Hilmi Yarayıcı, Derya Alabora, Zuhal Olcay, Mazlım Çimen, Yıldırım Türker, Gülten Kaya, Mehmet Atlı, Eren Keskin, Çağıl Kaya yer alıyor.
Adalet Bakanlığı verilerine göre çocuk istismarı davalarındaki suç sayısı artış gösterdi.
Adalet Bakanlığı verilerine göre, çocuğun cinsel istismarı davalarındaki suç sayısı 2018 yılında en yüksek rakama ulaştı.
Resmi veriler, çocukların cinsel istismarına ilişkin açılan davalardaki mahkumiyet kararları 2011 yılında 16 bin 828’den, 2018’de 18 bin 290’a yükseldiğini gösteriyor. Yine bakanlık verilerine göre, 2018’de çocuğa yönelik cinsel istismar suçunun en fazla işlendiği bölgelerin başında yüzde 30,8 ile Marmara Bölgesi geliyor.
Uzmanlara göre; kamuoyunda çocuk hakları alanında oluşan farkındalık neticesinde çocuğun cinsel istismarına ilişkin ihbar sayısında artış yaşandı. DW’nin haberine göre; İzmir Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nden avukat Zerrin Kale de üç sene önce kurulan merkeze gelen çocuk istismarına ilişkin ihbarlarda artış yaşandığını dile getirdi.
İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi Başkanı avukat Aşkın Yaşar Topuzoğlu ise şunları ifade etti: “‘Kol kırılır yen içinde’ düşüncesinden artık uzaklaşıldı. Son birkaç yıl içinde baromuza en çok ihbar genelde eğitim ve sağlık kurumlarından yapılıyor.”
PİRHA – Geçmişte cami yapılıp ardından baz istasyonu konulmak istenen Ayrancı İkizler Parkı’nda 3. Mahalle Çocuk Şenliği yapıldı.
Ankara’nın Ayrancı semtinde bu yıl üçüncüsü yapılan Mahalle Çocuk Şenliği’ne katılım yoğun oldu. Çocuklar, kil, çamur ve seramik atölyelerine katıldı ve ardından su oyunları oynanıp, toplu halde resimler çizdi. Şenlikte ayrıca çocuk kitap yazarları da okuyucularıyla buluştu.
Şenliği organize eden isimlerden birisi; Mahalle Muhtarı Süleyman Demircan. Demircan, geçmiş yıllarda çocuk parkının içerisine baz istasyonu yerleştirilmemesi için çokça mücadele etmiş. Hatta bu mücadelesinin karşılığında bir de darp edilmiş.
“ÇOCUKLAR BİR ARAYA GELSİN DİYE”
Demircan, çocukların eğlenip, doğal ortamlarda zaman geçirmesinin önemine dikkat çekerek “Yerel yönetimlerin, merkezi idarenin yapması gerekenleri bir muhtar olarak farkındalık yaratıp gerçekleştirmek istedim” dedi.
Çocukların hakları üzerinde duran Demircan şu hususlara da dikkat çekti:
“Çocukların haklarını bilmesi önemli. Unutmamak gerekir ki çocuk hakları evrenseldir ve çocuk haklarıyla çocuktur. Biz bu konuda bir şeyler yapmak için mahallemizde küçük ölçekte, çocukları bir araya getirip eğlendiriyoruz. Aynı zamanda eğlendirirken öğretiyoruz da ve birlikte komşuluk ilişkilerini de geliştiriyoruz. Komşuları yan yana tutuyoruz. Şenlik programının içeriğinde animasyon grupları, atölyeler, oyun grupları, okuma grubu, müzik, su yarışları mevcut. Ayrıca çocuklara kitapla birlikte onları sevindirmek için pamuk şekeri çikolata ve dondurma da dağıtıyoruz.”
Muhtar Demircan, şenlikte çocukların söz sahibi olmaları için mikrofon uzattıklarını da aktararak “Çocuklara mikrofon tutup ‘Ne istiyorsunuz?’ diye soru soruyoruz. Nasıl bir kent, nasıl bir park, nasıl bir yaşam istediklerini dinleyip ardından onları ağaçlara yapıştıracağız” dedi.
Demircan ayrıca çocuk istismarı konusuna da dikkat çekerek “Bir gerçek ki en çok çocuk istismarının yaşandığı dönemdeyiz. Çocuk istismarına karşı burada farkındalık yaratıp bu konuya parmak basmak istiyoruz” ifadelerini de kullandı.
“PARK YERİNE CAMİ YAPILMAK İSTENİYORDU”
Şenliğin organizatörlerinden Pötikare Yayınevi Sorumlusu Mahir Kaya da kitaplarıyla çocukların yanında oldu.
Kaya, “Site yaşamının dayatıldığı bir toplumda insanların bir araya gelmesi zor hale geldi. Bu dayatmayı Ayrancı’da aşmaya çalışıyoruz” diyerek şunları söyledi:
“Özellikle okul öncesi çağdaki çocukların oyun oynayacağı parkların olmaması çocukların motor kaslarını ve pratik düşünme yeteneğini köreltiyor. O sebeple okul öncesi eğitim kurumlarında bol bol boyama, sticker ve benzeri etkinlikler yapılır. Bizim zamanımızda parklar, bahçeler ve asfaltsız sokaklar çok olduğu için çivi saplamaca, gazoz kapağı, seksek, 9 taş ve benzeri oyunlar oynardık. Ondan dolayı şimdiki çocuklara nazaran elimiz biraz daha çeşitli işlere yatkın oluyor. Mahallelerdeki boş alanların tamamının AVM ve benzeri alanlara dönüştürüldüğünü düşünürsek bulunduğumuz alan çok değerli. Buranın parka dönüştürülmesi sürecinde de ciddi bir direniş yaşandı. Cami yapılmak isteniyordu ve mahallenin direnişi ile parka dönüştürüldü.”
PİRHA- İstanbul Küçükçekmece’de 5 yaşındaki bir çocuğun cinsel saldırıya uğramasına dönük tepkiler yükseliyor. PSAKD Genel Sekreteri Onur Şahin, “Yaşananlar bir siyasi bakış acısından kaynaklıdır. Bu anlayış değişmediği sürece çocuklarımızın güvende olması mümkün değildir” dedi.
Çocuk istismarı konusunda Türkiye, dünya ülkeleri arasında üçüncü sırada yer alıyor. Veriler, yılda ortalama 8 bin çocuğun istismara uğradığını gösteriyor. Türkiye’de çocuk istismarıyla ilgili dava sayısında ise son 10 yılda yaklaşık 3 kat artışın olduğu söyleniyor.
İstanbul Küçükçekmece’de 5 yaşındaki bir çocuğun cinsel saldırıya uğraması kamuoyunun büyük tepkisine neden oldu. Durumu protesto eden yurttaşlar ise polis müdahalesi ile karşı karşıya geldi.
Türkiye’de çocuk istismarının giderek yaygınlaştığı ortadayken Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Sekreteri Onur Şahin de bu kara tabloyu ‘Siyasal ve toplumsal politikaların bir yansıması’ olarak değerlendirdi.
“İSTİSMAR, GERİCİLİĞİN VE SİYASAL POLİTİKALARIN YANSIMASIDIR”
Çocuğu korumanın devletin öncelikli görevlerinden olduğunu ifade eden Şahin, şöyle devam etti:
“Çocuklara dönük istismar, cinayet ve tecavüz olayları hepimizin yüreğini derinden kanatmaktadır. Biz bu çocuklara dönük istismarların münferit vakalar olmadığını düşünüyoruz. Bu olayları daha çok sistematik bir durum olarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü bunu kurumsallaşmış gericiliğin, siyasal ve toplumsal politikaların bir yansıması olarak değerlendiriyoruz. Siyasal iktidar, bunu münferit ve bireysel vakalar olarak değerlendiriyor. Evet, pedofili diye bir rahatsızlık var. Bu açık ama yaşadığımız vakalar bunun çok daha ötesinde bir sistem sorunu. En basitinden şuna bakalım; diyanet işleri başkanı devletin resmi bir kurumu. Diyanet İşleri Başkanlığı sitesine girin, orada ‘öz baba öz kızına şehvet duyabilir’ yazıyor. Orada ‘dokuz yaşında çocuklar gebe kalabilir’ yazıyor. Bunun dışında Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) çocuklarımızı emanet ettiğimiz yer. MEB, ‘altı yaşındaki kız çocuklarıyla evlenilir’ diyen insanları konferans için okullara davet ediyor. MEB, tecavüz ve istismar suçlusu vakıflarla protokol yapıp çocuklarımızı bu vakıflara emanet ediyor. Şimdi bu tabloya baktığımız zaman MEB’e bağlı okullardaki çoğu yerde vakıfların ya da vakıf adı altında tarikat ve cemaatlerin etkili olduğunu görüyoruz. Son yıllarda AKP hükümeti döneminde çocuk istismar vakaları %800 artmış. 300.000 çocuk bu şekilde istismara maruz kalmış. 180 bin çocuk evlendirilmiş. Bu da tabi ki sadece pedefoli ile açıklanabilecek bir şey değildir.”
“ÇOCUKLARIMIZIN GÜVENCEDE OLMASI MÜMKÜN DEĞİL”
Şahin’in altını çizdiği bir diğer konu ise; laiklik ve demokrasiden uzaklaşılması halinde karşılaşılacak tehlikeler. Hukukun üstünlüğü konusunda ısrarcı olunması gerektiğini ifade eden Şahin, “AKP Hükümeti’nden gelen açıklamalara baktığımız zaman ısrarla ‘Sapıklık. Hadım edilsinler, idam edilsinler’ deniliyor. Laiklik ve demokrasinin olmadığı yerde çocuklarımızın güvencede olması mümkün değildir. Gericilik toplumsal ve siyasal hayattan çekilmediği sürece çocuklarımız güvende olmayacaktır. Ve çocuklarımıza dönük bu istismarlar, cinayetler, tecavüz vakaları maalesef daha çok yaşanmaya devam edecektir. O yüzden yapmamız gereken; gerçek anlamda hukukun üstünlüğüne dayalı bir ülkenin kurulmasıdır” dedi.
YASALAR NE ORANDA CAYDIRICI?
Onur Şahin, suçluların yeteri cezaları almadığı hususunda da tepkili. “Yasalar caydırıcı değil” diyen Şahin, “Zaten olan yasalar da uygulanmıyor. Ensar Vakfı’nda bir tecavüz vakası yaşandı. Bakan çıktı ‘bir kereden bir şey olmaz’ dedi. Yani yasayı uygulamaya isteksiz bir yönetim var. Dolayısıyla yaşananlar bir siyasi bakış acısından kaynaklıdır. Bu anlayışlar değişmediği sürece çocuklarımızın güvende olması mümkün değildir” ifadelerini kullandı.