PİRHA- Çukurova’da hasada başlayan mısır üreticileri, ektiğinin karşılığını alamıyor. Mısır üreticileri, tüccarlar karşılığında ezildiklerini belirterek acil destek bekliyor.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Adana Milletvekili, TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Üyesi Ayhan Barut, Çukurova’da hasada başlayan mısır üreticilerini dinledi. Barut, alım fiyatının en az 9 lira olarak açıklanmasını istedi.
Toprak Mahsulleri Ofisi’ni (TMO) fiyat açıklamaya ve mısır üreticisinin ürününü derhal eksiksiz almaya çağıran Ayhan Barut, “TMO bir an önce üreticimizin istediği 9 lira ve üstündeki alım fiyatını açıklamalıdır. Buğdayda olduğu gibi mısır üreticisini de tüccara ezdirip boğdurmamalıdır. Çiftçimize buğdayda yaşattığınız dramı ve sıkıntıyı mısır üreticisine de yaşatmayın” dedi.
“ÇİFTÇİYİ SICAK DEĞİL DERTLER YAKIYOR”
Çukurova Bölgesi’nde aşırı sıcaklarda üretim yapan çiftçilerin sorunlarına değinen Ayhan Barut, “Çiftçilerimiz Çukurova’nın sarı sıcağında belki yanmıyor ama yaşadıkları dertlerle yanıp tutuşuyor. Bu yangın çiftçilerin ocağını söndürüyor. Tüm tarım ürünlerinde olduğu gibi mısır ürününde turfanda, yani erken hasat Çukurova’da başladı ama çiftçilerimiz yine dertli ve düşünceli” diye konuştu.
“ÜRETİM 6.5 MİLYON TON, TÜKETİM 9 MİLYON TON”
Hasat günlerinin aslında çiftçinin bayram ve sevinç günü olması gerektiğini anımsatan Ayhan Barut, şöyle devam etti:
“Ne yazık ki son yıllarda çiftçimiz bayram yerine kara günler yaşıyor. Çünkü mısırı hasat ediyor çiftçi ama ortada fiyat yok, alan yok. Ülkemizde yılda yaklaşık 9 milyon ton mısır tüketimi var, üretim ise yıllık 6.5 milyon ton. Aradaki 2.5 milyon tonluk farkı ise ithalat yaparak karşılanmaya çalışılıyor. Oysa buna, ithalata gerek yok. Ülkemizde çiftçimiz yeterli bilgi birikimi, teknoloji, altyapı ve toprağa sahip. AKP iktidarı tarıma ve üreticiye destek verirse, Türkiye’nin ihtiyacı kadar olan mısırı, hatta daha fazlasını üretip ihracat bile yapabilir. Ancak iş başındaki AKP iktidarı ithalat sevdalısı olduğu için ihracat yerine ithalatı tercih ediyor. Üreticilerimize ürettirmiyorlar. Bu da çiftçiye ve tarıma vurulan darbedir.”
“MISIR ÜRETİCİSİNİ DE BOĞDURMAYIN”
Mısır üretim maliyetine dikkat çekerek kilogramda en az 9 lira ve üstünde alım fiyatı açıklanmasını talep eden Ayhan Barut, şunları kaydetti:
“2023 yılında üretilen 1 kilogram mısırın maliyeti çiftçimize yaklaşık 7.5-8 lira seviyesinde. Üreticinin satması gereken, yani eline geçmesi gereken fiyat ise prim dahil en az 9 civarında olmalıdır. Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) bir an önce üreticimizin istediği 9 lira ve üstündeki alım fiyatını açıklamalıdır. Buğdayda olduğu gibi mısır üreticisini de tüccara ezdirip boğdurmamalıdır. TMO’nun alımla ilgili randevu sistemini bahane edip fiyat açıklayarak mısır üreticisinin elinde ürününü bırakmamalıdır. Buradan Tarım Bakanlığı TMO yönetimini göreve davet ediyoruz. Çiftçimize buğdayda yaşattığınız dramı ve sıkıntıyı mısır üreticisine de yaşatmayın. Bir an önce alım fiyatını açıklayın,”
PİRHA- Çukurova bölgesindeki cezaevlerine ilişkin hazırlanan raporda, yaşam hakkı başta olmak üzere hasta ölümleri, sevk ve sürgünler, işkence ve kötü muamele, tecrit ve izolâsyon, ailelerle görüş engelleri, haberleşme haklarının engellenmesi, disiplin soruşturmaları gibi çok sayıda hak ihlali yaşandığına dikkat çekildi.
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Çukurova Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Yardımlaşma Derneği (Çukurova TUAYDER) ve İnsan Hakları Derneği (İHD), Çukurova bölgesinde bulunan cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine ilişkin rapor hazırladı. Rapora ilişkin ÖHD Mersin Şube binasında yapılan açıklamada konuşan ÖHD Mersin Şubesi Hapishane Komisyonu Eşsözcüsü Halil Güngör, Türkiye’deki cezaevlerinin birer işkence mekânları haline geldiğini ifade etti.
ŞİDDET, TACİZ VE SAĞLIK SORUNLARI YAŞANIYOR
Halil Güngör, cezaevlerinin mevcut kapasitelerinin aşılması ile mahpusların günlük yaşamlarını idame ettirebilecekleri uygun koşulların ortadan kalktığını kaydetti. Bu durum mahpusların hijyenik olmayan ortamda kalmalarına, aynı zamanda yoğun sevk ve sürgünlerin yaşanmasını da beraberinde getirdi. Bunun sonucu olarak da yüzlerce mahpusun aileleriyle görüşme olanağı imkânsızlaştırıldı.
Sağlık hakkının da ihlal edildiğini söyleyen Güngör, kelepçeli muayene, revirde yeterli sayıda hekim bulundurulmaması, hastane gidiş gelişi öncesi ağız içi aramaların dayatılması gibi uygulamaların cezaevlerinin neredeyse tamamında öncelikli sorun olarak olduğunu belirtti.
Güngör, “Cezaevlerinde mahpusların çeşitli nedenlerle sevk/sürgünleri sırasında ters kelepçe takılması, cezaevi personellerinin ve kolluk kuvvetlerinin sözlü ve fiziki tacizlerde bulunması, demir tel örgülerle havalandırma yerlerinin kapatılarak gökyüzünü görmelerinin dahi engellenmesi, adi suç kategorisinde bulunun mahpus koğuşlarının cesaretlendirilerek gürültüye teşvik edilmesi ve rahatsız olan siyasi mahkûmların hiçbir talebinin dikkate alınmaması, saat başı aramalarla mahkumlara sürekli rahatsızlık verilmesi gibi birçok uygulama, ziyaret edilen tüm hapishanelerde ifade edilen sorunların bir kısmı olarak karşımıza çıkmaktadır” dedi.
Güngör, birçok cezaevinde görüşe gelen mahpus yakınlarının cezaevi girişlerinde sürekli taciz boyutuna varan, sıkı bir şekilde ince aramaya kadar üstleri arandığını da aktardı.
“HAPİSHANE KOŞULLARI DÜZELTİLMELİ”
Yaşanan hak ihlallerine ilişkin talepleri sıralayan Güngör şunları ifade etti:
-Mahpusların tedavilerinin düzenli bir şekilde uygun koşullarda yapılması sağlanmalı, tedavisi yapılmayan hasta mahpusların hekime ve sağlık birimlerine ulaşmada hızlı ve etkin bir şekilde hareket edecek kurumsal mekanizmalar oluşturulmalı, bu bağlamda sağlık koşulları sebebiyle tahliye olması gereken mahpusların, mevzuat ya da Adli Tıp uygulamaları gibi engellere takılmadan tahliyeleri sağlanmalıdır.
-Savunma hakkının, dilekçe hakkının, hak arama hürriyetinin etkin bir şekilde kullanılması hususu ceza hukuku açısından hayati derecede önem taşıdığından bu hakkı ihlal eden her türlü keyfi uygulamadan vazgeçilmelidir.
-Mahpusların yaşamlarını sürdürmeye devam edecekleri hapishanelerin bulunduğu yerin coğrafi koşulları ve iklim şartları gözetilerek oluşturulması ve yenilenmesi gerekir. Koğuşların içinde yer alan pencerelerin sayıca az olması da hava dolaşımını asgariye indirmiştir. Sıcaklığın yüksek olduğu bölgelerde klimaların sokulduğu ve talep edilen klimaların verilmediği; bu yüzden mahpusların zorlanacağı aşikardır.
-Tecrit koşullarına son verilmeli ve hapishane koşulları düzeltilmelidir.
Güngör, hapishanelerde yaşanan hak ihlallerine karşı yetkili kurumlara “görevinizi yapın” çağrısında bulundu.
PİRHA- Maraş depremi sonrasında yıkımın büyük olduğu Çukurova kentlerine halen yardım ekipleri ulaşmış değilken, halk geceyi sokakta geçirdi. Hatay’a ise hala kurtarma çalışmaları için giden olmadığı belirtildi.
Maraş’ın Pazarcık ilçesinde dün saat 4.17’de 7,7; Elbistan ilçesinde ise saat 13.24’te 7,6 büyüklüğünde meydana gelen depremlerden 10 kent etkilenirken, yıkılan binlerce binanın enkazında arama kurtarma çalışmaları sürüyor.
Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının (AFAD), depremde şimdiye kadar 3 bin 381 kişinin hayatını kaybettiğini, 20 bin 426 kişinin yaralandığını, 7 bin 840 kişinin de sağ kurtarıldığını açıkladı.
HATAY’A HALA GİDEN YOK
Yıkımın en büyük olduğu illerden olan Hatay’da ise hala birçok bölgeye arama-kurtarma ekipleri ulaşamazken, binlerce insan halen göçük altında. On binlerce insan geceyi sokakta geçirirken bölgeye haa yardım ulaşmış değil. Adana-Tarsus-Antep Otoyolunda çok sayıda ambulans, arama-kurtarma ekibi, iş makinaları hareketliliği de gözlemlendi.
“BİNLERCE KİŞİ ÖLDÜ, TERK EDİLDİK, AFAD YOK, DEVLET YOK!”
Katıldığı canlı yayında konuşan Hatay Büyükşehir Belediyespor’un eski başkanı Zekiye Yiğitbaşı, 10 bloklu koca bir sitenin yok olduğunu belirtti. Yiğitbaşı “Binlerce kişi öldü binlerce kişi. Terk edildik, her zamanki gibi terk edildik. AFAD yok, devlet yok, kimse yok. Açız, susuzuz. Çocuklar, torunlar yanımda. Annemi kaybettim galiba. Galiba kaybettim, bilmiyorum. Şehir dışına çıkma ihtimali yok, yollar yarılmış. Uçaklar geliyor geri gidiyormuş. Arabalarda oturuyoruz. Hiçbir yardım yok, AFAD çökmüş burada. Dışarıdan gelecek olan yardımları bekliyoruz. Kimse gelmedi hala” ifadelerini kullandı.
3 KİŞİ KURTARILDI
Sınırlı sayıda arama-kurtarma ekibinin ulaştığı İskenderun ilçesinde ise yıkılan 3 binanın enkazından 1’i çocuk 4 kişi depremden yaklaşık 24 saat sonra yaralı olarak çıkarıldı. Yürütülen çalışmalarda, 5 katlı Reşit Apartmanı’nın enkazındaki Mehmet ve kardeşi Hakan Yılmaz Çağan’a saat 03.35 sularında ulaşıldı. Ekipler, binanın çevresindeki 5 katlı Yalım Apartmanı’ndaki çalışmalarda 26 yaşındaki Kubilay Özer’e, Akgül Apartmanı’ndaki kurtarma çalışmasında da Nejla Baygül’e aynı saatlerde ulaştı.
ADANA GECEYİ SOKAKTA GEÇİRDİ
11 binanın hasar gördüğü ve şu saate kadar tespit edilen 50 kişinin hayatını kaybettiği Adana’da ise halk öğle saatlerinde gerçekleşen ikinci depremin ardından geceyi sokakta geçirdi. Okullar, yurt binaları, spor salonları, fuar alanı dahil 173 noktanın acil barınma alanı olarak belirlendiği Adana’da özellikle çok katlı binalarda yaşayan çok sayıda yurttaş geceyi acil barınma merkezleri, araçları ya da sokakta geçirdi. Yemek ve barınma ihtiyaçlarının karşılandığı yurttaşlara battaniye ve yatak sağlanmadı. Barınma merkezlerinde kalan yurttaşlar geceyi ya sandalyede ya da evlerinden götürdükleri döşeklerde geçirdi.
İnşaat Mühendisleri Odası Adana Şube Başkanı Hasan Aksungur, “En aşağıdan en yukarıya doğru inşaat mühendislerinin, mimarların, şehir plancılarının, yerel yöneticilerin Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü yetkililerinin mevcut bina envanterini tespit etmesi ve yenileme çalışmalarına gitmeleri gerekmektedir.” dedi.
TMMOB İKK Sekreteri Ahmet Uncu, Büyükşehir Belediye Meclisi’ne Deprem Daire Başkanlığı kurulması ve Adana’daki bina envanteri çıkarılmasını önerilerinin Büyükşehir Meclisi’nde Cumhur İttifakı üyeleri tarafından reddedildiğini belirterek “Bunun vebali onların boynunadır” diyerek tepki gösterdi.
EKİPLER YOLA ÇIKTI
Öte yandan Adana Havalimanı’na yurtiçi ve yurtdışından gelen arama-kurtarma ekipleri buradan karayoluyla deprem bölgesine doğru yola çıktı.
OSMANİYE’DE 131 ÖLÜM
Depremin etkilediği bir diğer il olan Osmaniye’de ise valiliğinin son açıklamasına göre kentte 131 kişi hayatını kaybederken yüzlerce bina da yıkıldı. Yurttaşların çabası ve sınırlı sayıda ekiple devam eden çalışmalarda ise bir binanın enkazından yaklaşık 26 saat sonra 1 kişi canlı şekilde çıkartıldı.
Ekipler, Esenler Mahallesi İstasyon Caddesi’ne yıkılan 10 dairenin yer aldığı Bilge Sitesi’nin enkazında Kubilay adlı vatandaşa, yaklaşık olarak 26 saatin ardından ulaştı. Enkazdan çıkartılan depremzede hastaneye kaldırıldı.
SANCAR DEPREM BÖLGESİNE GEÇİYOR
Ayrıca Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar’da Adana Havalimanı’na indikten sonra deprem bölgelerine geçecek.
İSLAHİYE’YE ULAŞIM YOK
Antep İslahiye ilçesinde yıkımın boyutları ağırlaşarak devam ediyor. Yüzde 80’inin yıkıldığı ya da hasar gördüğü ilçeye arama-kurtarma ekipleri halen gelebilmiş değil. Ulaşımın sağlanamadığı ilçede yurttaşlar kendi imkanlarıyla enkaz altında kalanları çıkarmaya çalışıyor.
PİRHA- Gazeteci-Yazar Mazlum Vesek’in, Türkiye’nin 90’lı yılların sonunda içinde bulunduğu siyasi ve politik atmosferi Adana şehri üzerinden anlattığı ‘Semra’ romanının bir dönemin yakın tanıklığını yaptığını söylüyor. Vesek, “90’lı yılları kavramadan, sanatın-edebiyatın diğer farklı dallarına dahil etmeden o dönemi kavramamız ve buna göre geleceği şekillendirmemiz pek mümkün olmazdı. Bize ait olan hikayeyi yazmayı çalıştım” diye konuştu.
Gazeteci-Yazar Mazlum Vesek’in otobiyografik romanı ‘Semra’ okuyucu tarafından oldukça ilgi görüyor. Roman ‘Küçük-Esmer-Uzak’ başlıkları altında üç bölümden oluşuyor. İlkokulda başlayan bir aşk hikayesi çerçevesinde ele alınan roman, özellikle 1990’larda başlayan toplumsal, politik ve ekonomik zorlukların yaşandığı dönemi Adana şehri üzerinden nakış nakış işliyor.
‘Semra’ romanında, dünya ve 90’lı yıllardaki çatışmalı ortamdan kaynaklı zorunlu göçler ile farklı halklar ve kültürleri birleştiren Adana şehrinin toplumsal, politik ve ekonomik atmosferinin yanı sıra tarihi mekanlarından pazar sokağına, okudukları okuldan farklı kültürlerin bir arada yaşadığı mahalleye kadar her şey canlı olarak anlatılıyor.
Boşaltılan binlerce köy, göç ettirilen insanlar ve toplumsallığı yutan metropollerde hayata tutunmaya çalışan ‘diğerlerinin’, ‘ötekilerin’ 90’lardaki bu ‘faili belirsiz’ ortamda birbirini tanıma, ilişkilenme yolunda ‘Semra’ tam da bir aşkı anlatıyor.
Gazeteci-Yazar Mazlum Vesek ile ‘Semra’ romanını konuştuk.
“ANLATACAK HİKAYENİZİN OLMASI GEREKİYOR”
PİRHA: Yazma serüveniniz nasıl başladı?
MAZLUM VESEK: Ben kendimi bildim bileli edebiyatla, kitapla, yazıyla iç içe bir ortamda yetiştim. İçinde bulunduğum aile yoksul, işçi bir aile olsa da sanattan, edebiyattan kopuk bir aile değildi. Böyle temelden geldiğimi belirteyim. İnsanın hayatında bazı şansları vardır. Edebiyatla, sanatla ilgili doğru, güzel insanlara denk geldim. Onlardan öğrendiğim şey; edebiyatın, sanatın dünyayı güzelleştireceği. Çocuk yaşlardan bu yana çok iyi kitap okuyan birisi olmaya gayret ettim. Bu kendisi ile birlikte bir sonuç getiriyor. Önce gazetecilik mesleğine dahil oldum, bu mesleği sürdürürken de edebiyatla, sanatla olan ilişkimden kopmadım. Bu bir süreç ve belli bir doygunluğa ulaştıktan sonra yazmak istiyorsunuz. En önemlisi; anlatacak bir hikayenizin olması, hikayenizin farklı ve yeni bir üslupla ortaya koyacak bir yeteneğinizin olması gerekiyor. İlk romanım Semra’da bu gayreti elimden geldiğince ortaya koymaya çalıştım. Okuyucular tarafından bu görülmüş olacak ki hatırı sayılır bir şekilde ilgi gördü.
“BİZE AİT OLAN HİKAYEYİ YAZDIM”
-Semra, Adana özelde de Çukurova’nın toplumsal, politik ve ekonomik ortamını anlatan bir roman. 1990’lı yılları anlatıyor. 90’lar dönemini neden bir romanla anlatmak istediniz?
Herkesin bir hikayesi, yaşam serüveni ve yaşadığı döneme tanıklığı var. Bunu farklı ve çarpıcı bir şekilde anlatmak önemliydi. Ben 90’lı yıllarda çocuk olmuş, 90’lı yılların ilk yarısında gençliğini yaşayan birisiyim. Gördüğüm bir eksiklik vardı. 90’lı yıllar itibariyle bizim hikayemiz ne kendimizin ne de Türkçe ve komşu dillerin romanında, edebiyatında anlatılabilmiş değildi. Bu hikayenin anlatılmaya değer olduğunu düşündüm. Kendi izlenimlerimden, yaşadıklarımdan yola çıkarak bunu anlatmaya çalıştım. 90’lı yılları kavramandan, sanatın-edebiyatın diğer farklı dallarına dahil etmeden o dönemi kavramamız ve buna göre geleceği şekillendirmemiz pek mümkün olmaz diye düşünüyorum. Özetle; bize ait olan hikayeyi yazmayı çalıştım.
“ADANA’DAN ÇOKÇA ÖĞRENDİM, BESLENDİM”
-Adana’da ne kadar bulundunuz? Size yansımaları nasıldı?
Eskiden Mardin’e şimdi ise Şırnak’a bağlı İdil ilçesinden 1994 yılında zorunlu olarak Adana’ya göç eden bir ailenin çocuğuyum. 1994’ten 2010 yılına kadar Çukurova ile bağım hiç kesilmedi. Aralıksız 7 yıl yaşadığım, sonrasında ise sürekli gelip gittiğim bir şehir oldu. Adana, edebiyata olan ilgimin şekillendiği, politik mücadele içerisinde de yer aldığım bir şehir oldu. Dolayısıyla yazmada da, hayata bakış açımda da kaynağım olan şehirdir hala. Çokça öğrendiğimi, beslendiğimi söyleyebilirim.
“ROMANDA, MİZAH UNSURUNU VE ŞİİRSELLİĞİ GELİŞTİRDİM”
-Yazarken veya edebiyata olan ilginizde etkilendiğiniz yazarlar var mıydı?
Başkasından etkilenmemek mümkün değil ve etkilenmedim, diyen de doğruyu söylemez. Çünkü dünyanın çok ciddi bir edebiyat birikimi var. Türk edebiyatının kutbu sayılabilecek Orhan Kemal ve her ne kadar sinemacı olarak anılsa da Yılmaz Güney en çok etkilendiğim ediplerdir. Bununla birlikte şiirden beslendiğimi söyleyebilirim. Yazdığım metnin her ne kadar anlatı, roman kurgusuna uygun olduğunu söylesem de bunun şiirsel olmasına da dikkat ettim. Etkilendiğim ustaların üzerine eklediğim şey budur diyebilirim. Birazda mizah unsurunu geliştirmeye çalıştım.
“SEMRA, FARKLI KENTLERE VE KÜLTÜRLERE UĞRUYOR”
-Semra romanında Orhan Kemal’e atıflar var. Orhan Kemal’in Baba Evi romanı, hukukçu bir babanın ailesiyle Adana’dan Beyrut’a ve tekrar Adana’ya taşınan bir roman. Romanda, Çukurova coğrafyasının çok izleri vardır. Semra romanında bu coğrafyadan ne gibi izler var?
Her ne kadar Orhan Kemal’in en görkemli romanları olmasa da Baba Evi, Avare Yıllar romanları benim ev sevdiklerimdendir. O iki romandaki sadelik, samimiyet beni alıp götüren eserlerdir. Bir yazarın sade yazabilmesinin çok büyük başarı olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü basit yazmak en zor olanıdır. Ben, o sadeliğe hayatın doğallığında olan mizah ile insanların gülebileceği bir şeyi ve şiirsellik unsurunu katmaya çalıştım. Orhan Kemal ve birkaç yazar, hala benim etkilendiğim, beslendiğim yazarlardandır diyebilirim.
Semra, farklı kentlere uğrasa da Adana, özelde de Ceyhan romanıdır. Ceyhan’ın 1990’lı yıllarını anlatan, bu yılları besleyen ve bu mevcut kültürün nereden geldiğini okuyucuya taşıyan bir romandır. Semra romanında bir aşk hikayesi anlatılır ama; kendisinde emekçi insanların hayatı, iş yaşamları, farklı halklardan insanların kültürleri de vardır. Roman ilerledikçe farklı şehirlere de uğruyor. Oradan da bölümler okunabilir.
-Bu mahallenin özelliği nedir ?
Romandaki Ceyhan mekanlarından pazar sokağına, okulundan Roman halkının yaşadığı mahalleye kadar her şey canlı anlatılır. Ceyhan’ın en köklü mahallelerinden birisi Tuzlugöl ve bu mahalleye dair çok şey görülebilir. Özellikle dünya ve bölge savaşlarından sonra 90’lı yıllardan sonra yaşanan göçler o mahalleyi şekillendirmişti. Bu mahallenin ortak noktası tarım işçiliğiydi. Tarımın yanında tabi ki esnaflık, köylülük ve köyle olan bağları anlatıyor.”
Vesek, röportajın son kısmında ise Adana’da 90’lı yıllara tanıklık etmiş yaş grubunun kendilerine ait bu romanı okumaktan mutluluk duyduklarını belirterek, güzel tepkiler aldığını kaydediyor…
PİRHA – Demokrasi Konferansı bünyesindeki Aleviler, “Dert bizde derman ellerimizdedir. Güzel bir geleceğin inşası birlikte mümkündür” çağrısı ile Adana’da panel düzenledi.
Demokrasi Konferansı çatısı altında çalışma yürüten Alevi yurttaşlar, “Demokrasi ve Aleviler, Sorunlarımız, çözüm yaklaşımımız” forumunda bir araya geldi.
Salman-ı Pak Kültür Merkezi – Alevi Platformu Yerleşkesi’nde yapılan Çukurova Birleşimi, “Dert bizde derman ellerimizdedir. Güzel bir geleceğin inşası birlikte mümkündür” başlığı altında gerçekleşti.
“ÖNCELİKLE YOL’DA BİRLİK SAĞLANMALI”
Forumda söz alan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Tarsus Şube Başkanı Cuma Erçe, Alevilerin en büyük sorununun “iç asimilasyon” olduğuna vurgu yaptı. Alevi toplumunun öncelikle Yol’da birliği sağlayıp kendi hakikat, kültür ve geleneği ile birleşmesi gerektiğini söyleyen Erçe “Öncelikle Alevilik üzerinde ikbal devşirenler, Aleviliği kontrol ediyorlar. Devlet, laik ve demokratik teamülleri kabul etmesi için Alevilerin hakikatinden güç almalıdır. Konferansa güçlü tebliğlerle gidilmelidir” ifadelerini kullandı.
“RESTORASYON DEĞİL, İNŞA GEREKLİDİR”
Konuşmacılardan Avukat Kemal Derin ise “Türkiye ciddi bir kavşaktan geçiyor” diyerek şu konuşmayı yaptı:
“Bizim açımızdan restorasyon değil, inşa gereklidir. Aleviler, bu inşa sürecinin özneleri olmalılar. Kürt hareketinin ‘Demokratik Cumhuriyet’ söylemi ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun, ‘Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıracağız’ söylemleri ortak söylemlerdir. Demokrasiden yoksun cumhuriyet anlayışı sorunlarımızı çözemez. Konferansta bunun üzerinde durulmalıdır.”
“İKRAR VERENLERLE YOL’A GİTMELİ”
Alevi Aktivist Nuran Kılıçkaya da yaptığı konuşmada Alevilerin öncelikle kendi iç birliğini oluşturması gerektiğini belirtip “Kurumlar, iktidar merkezi olmamalı. Özellikle Alevi kurumlarında kadınların temsilinin yeteri kadar olmaması büyük bir sorundur. Alevi kurumlarının üzerinden ikbal devşirip bir yere gelenler büyük sorun yaratıyor. Aslolan yola ikrar verenlerle yola gitmektir” dedi.
Aktivist Metin Çelik de Alevi kurumlarının birlik olması gerektiğini belirterek “Parçalı duran, kendi içinde birlik olamayanlar demokrasi kültürüne katkı sunamazlar. Ulus devletler hala kendi paradigmaları ile farklılıkları yönetiyorlar. Bu sorunların temel kaynağıdır. Konferansta bunun üzerinde yoğunluklu durulmalıdır” yorumunda bulundu.
Sıtkı Keskin ise konuşmasında “Biz Aleviler, ‘Cumhuriyetin çimentosuyuz’ dedik ama bu çimentonun içine gömülmüş betonlaşmışız. Oy verdiğimiz partilerin, parlamentoda Diyanet Akademisinin kurulmasına ‘Hayır’ dememelerini de görmüş olduk. Demokrasi bize hiç uğramadı” ifadelerini kullandı.
“ALEVİLİKTE HAKİKAT YİTİMİNİN KAYNAĞI NEDİR?”
Forum konuşmacılarından Pir Zeynel Kete ise “Alevi zihin dünyası, doğrudan demokrasi kültürünü içerir” diyerek şu görüşleri paylaştı.
“İnancımızın kavramlarının, anlamının kaybedildiği, yeni anlamların yüklendiği, iktidarcı yapılara hapsedildiği bir dönemde konferansı Alevi hakikati ile buluşturmak Alevilerin görevidir.
Demokrasi kavramı Alevi zihin dünyasının çokta uzak olduğu bir kavram değildir. Alevi zihin dünyası, cem erkanı, Rıza Şehri doğrudan demokrasi kültürünü içerir.
İnsana kimliğini veren sahip olduğu kültürdür. Kültürden uzak kalındı mı kimlik yitimi oluşur. Böylelikle bellek kaybolur. Ulus devletler hala farklılıkları geliştiriyor. Konferansta özellikle ‘Cumhuriyet modernitesi, ulus devlet anlayışının Aleviler üzerindeki soykırımına’ değinilmelidir.
Aleviler için kurumsallaşma ne anlama geliyor? Alevilikte hakikat yitiminin kaynağı nedir? Dernek hattının Alevi dünyasına etkileri nelerdir? Sistem karşıtı güçlerle Aleviler hangi yöntemle bir araya gelmelidir? Demokratik bir anayasada Alevilerin hakları neler olmalıdır. ‘Eşit ve özgür yurttaş’ tanımının hukuki boyutu nedir? Kürt sorunun demokratik çerçevede çözülmesi Alevilere neler kazandırır? Sorularının tartışılıp konferansa öyle girilmelidir” dedi.
PİRHA-Afşin ilçesine bağlı Haticepınarı, Oğlakkaya ve Örenli köylerinde yaşayan yurttaşlar, Alevi ve Kürt kimlikleri sebebiyle hiçbir kamu hizmetinden faydalanamıyor. Örenli köyünde yaşayan İsa Berk, “Temiz suyumuz, yolumuz yok. Çöplerimiz de ayda bir toplanmakta. Bizleri, mültecilere imrendirir duruma getirdiler” sözleriyle yaşadıkları mağduriyeti özetledi.
Alevi inancının yoğun yaşandığı Maraş’ın Afşin ilçesinde yurttaşlar, kültürel kimlikleri sebebiyle ayrımcılığa maruz kalıyor.
Örenli, Haticepınarı ve Oğlakkaya köylerine, Alevi ve Kürt olması sebebiyle hiçbir kamu hizmeti götürülmüyor. Yurttaşlar, halen taşlı yollar üzerinden ulaşım sağlamaya çalışırken temiz içme suyundan da mahrum olduklarını dile getiriyorlar.
ASFALT MI YOKSA TAŞLI YOL MU ALEVİ KÖYÜNE GİDER?
Maraş Katliamı ile ilgili araştırmaları ile tanınan Avukat Seyit Sönmez, bölgeye ilişkin sosyal medya hesabından bir fotoğraf paylaşarak “12 puanlık soru. Soldaki asfalt yol mu Alevi köylerine gider sağdaki taşlı yol mu?” yorumunu yaptı. Konuya dair görüşlerini dinlediğimiz Sönmez, “Kaşanlı köyüne kadar asfalt yol mevcut, ondan sonra Alevi köyleri gelmekte. Dağlık yerler olmamasına rağmen ortalama 12-13 km hızla gidebildim” dedi.
Seyit Sönmez, “Bu bölge Alevi damarlarının hala çok yoğun olduğu bir bölge” diyerek şu bilgileri paylaştı:
“Aşık Meçhuli, İsmail İpek, Mahsuni Şerif, Perişan Ali gibi onlarca ozanı barındırmış ve Aleviliğin yoğun yaşandığı özel bir bölge. Ben de o sebeple gezi için gittim. Birçok kitapta bu bölgenin adı da geçer. İnsanlar 1960’lı yıllarda oradan yürüyerek Binboğalardan geçip Toroslara, Çukurova’ya kök sökmeye giderlermiş. Ayrımcılık örneklerini hep duyuyorduk ama ben de ilk defa Alevi köyleri ile Sünni köyleri arasındaki ayrımı çok bariz gördüm. Yol ayrımına geliyorsunuz bir taraf asfalt diğer taraf bozuk ve gidilmiyor. Şu yaz gününde benden başka ulaşım yapan araç yoktu. İnsanlar bu yollar sebebiyle köylerine gidemiyor.”
KÖY TARİHİ BOYUNCA ASFALT YOLA ULAŞAMADILAR
Konuya dair bilgi veren Örenli köyü sakini İsa Berk, ulaşım konusunda hiçbir zaman hizmet alamadıklarını söyledi. “Yolumuz asfaltsız ve bu sebeple insanlar ata yurduna gelmiyor” diyen Berk, ilçe ile bağlantı için belediye otobüs hizmeti dahi alamadıklarını anlattı.
AKP’li Maraş ve Afşin Belediyelerinin, Alevi köylerine karşı ayrımcılık yaptığını vurgulayan İsa Berk, şu aktarımda bulundu:
“Belediyenin asli görevlerinden hiç bir tanesi bizde yok. Hepsinden mahrum durumdayız. Hatta buradaki köyler Alevi olmasına rağmen son yerel seçimlerde AKP’ye 45 tane oy çıktı. Bundan 30 yıl öncesine kadar sadece sandık başkanının oyu sağ partilere giderdi. Bize hizmet etsinler diye oy dahi verdiler. 80 seçmen var, 45′ i AKP ye oy kullandı. Buna rağmen ‘Tümü bana oy vermiş olan bölgelerin dahi henüz yollarını yapamadım, siz neyi bekliyorsunuz?’ deniliyor.”
TEMİZ SUDAN DA MAHRUMLAR!
İsa Berk, köylüler olarak sağlıklı içme suyundan da yoksun olduklarını belirtti. Berk, 2018 yerel seçimleri öncesinde Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı ile Afşin İlçe Belediye Başkanı’nın köylerine geldiklerini belirterek şunları söyledi:
“Köye gelen heyete, ‘Geldiğiniz bu yolu beğendiniz mi?’ diye sordum. ‘Hiçbir altyapımız; yolumuz, sağlıklı içme suyumuz, köyün içerisinde herhangi bir parke taşımız, belediye otobüsümüz yok. Sizce de var mı?’ diye sordum. Ardından ‘Afşin’in merkez mahallesindeki bir daire ile buradaki bir evden eşit şekilde emlak vergisini alacak mısınız?’ diye de sordum. ‘Nerede bu hizmetler?’ dedim. Sadece gözümün içine baktılar. ‘Ayrımcılık yapıyorsanız eğer ‘Evet yapıyoruz’ deyin’ diye de ekledim. Fakat cevap veremediler.”
“ALEVİYİZ DİYE AYRIM YAPIYORSUNUZ”
Örenli Köyü sakini İsa Berk, civardaki üç Alevi köyünün olanaksızlıklar sebebiyle çok göç verdiğine işaret ederek 4 bin civarında kişinin il ve yurt dışına gittiğini de anlattı. Berk, ulaşabildiği yetkililere “Aleviyiz diye ayrımcılık yapıyorsunuz” dediğini vurgulayarak şöyle devam etti:
“Yetkililer, ayrımcılık yaptıklarını kabul etmeyince ‘O zaman buyurun hemen hizmete başlayın’ dedim. Köylerimiz tam olarak Kayseri, Sivas ve Malatya üçgeninde yer almakta. Kim bize hizmet ederse oralı oluruz. 1 gram asfalt yüzü görmedik. Yazın köydeki nüfus 100 haneyi geçiyor. Burada daimi yaşayan ortalama nüfus ise 130 kişi civarında.
Bizim gibi mağduriyet yaşayan toplam 3 köy var. Haticepınarı köyü, Oğlakkaya köyü ve bizim Örenli… Bu üç köy aynı zamanda Kürt. İnsanlar, ilçeye indiklerinde esnaf, dilimizle dalga geçerek hakaret de ediyor. Dünyada başka da böyle bir toplum yoktur diye düşünüyorum.”
“BİZİ MÜLTECİLERE İMRENDİRİR DURUMA GETİRDİNİZ”
İsa Berk, yakın zamanda ilçe belediye başkanı ile görüşme fırsatı bulduğunu da belirterek şunları söyledi:
“Belediye başkanı, bize 6 kilometre uzaklıktaki Sünni bir köydeki festivale geldi. Ben de oraya giderek başkana sorunlarımızı ilettim. ‘Muhtarınız benimle görüştü. Yol için talimat verdim 2022’de çalışmalar başlayacak’ dedi. Ben de ‘2021’de de aynı söz verilmişti’ dedim. Gözümün içine baktı…
Köy içerisinden geçen araçlar sebebiyle sanki taş ocağı işletiliyormuş gibi toz bulutu yükseldiğini anlattım. ‘Bizi mültecilere imrendirir duruma getirdiniz’ dedim. Çünkü mülteci kamplarında altyapı, sağlıklı içme suyu, sağlık ocağı, çocuk oyun alanları vardır. Biz bu toprakların sahibiyiz ama mülteciler kadar değerimiz yok ve ayrımcılık yaptıklarını söyledim. Ancak belediye başkanı bunu kabul etmedi.
Köy muhtarı aynı zamanda minibüsçülük de yapıyor. Belediyeden ‘Köyünüze belgeli bir araçla ulaşım hizmeti de verilmektedir’ denilmiş. Tamam öyle ancak vatandaş buradan Afşin’e gitmek için 30 lira veriyor. Ayrıca bu belediyenin vermiş olduğu bir araç değil. 65 yaş üzeri vatandaşların ücretsiz seyahat etmesi gerekmiyor mu? Madem bu araç belediye hizmeti olarak görülüyor neden tarife bu kadar fahiş düzeyde? Şahsın aracını, belediye, hizmet veriyormuş gibi gösteriyor. Tamamen kaderiyle baş başa bırakılmış, terk edilmiş 3 köyüz. Ama Maraş Büyükşehir Belediyesi zengindir. Tarım, sanayi ve tekstil açısından zengin iller arasında sayılır. Ama 9 yol yapmaya gücü yetmiyor.”
PİRHA-CHP Adana Milletvekili, Ayhan Barut, tarımda fahiş oranda yükselen maliyetlerin çiftçileri krizin eşiğine getirdiğini, ürünlerin para etmemesi nedeniyle tarımda büyük bir dram yaşandığına dikkat çekti.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Üyesi Ayhan Barut, Çukurova’da başlayan buğday hasadına katıldı. Barut, kuraklık nedeniyle yaklaşan gıda krizine karşı iktidarı göreve çağırarak, tarımda fahiş oranda yükselen maliyetlerin çiftçileri zora düşürdüğünü söyledi.
Ayhan Barut, kuraklık sebebiyle arpa, buğday, mısır gibi çok sayıda üründe rekolte kaybı yaşanacağına da dikkat çekti. Tüketicilerin gelecek aylarda çok yüksek fiyatlara ürün alabileceğini söyleyen CHP’li Barut, “Rekolteden kaynaklı iktidar yine ithalat yolunu tercih etmek isteyecek. Herkesi tedirgin eden, artık kapıya yaklaşan gıda krizine çözüm bulunmalı, buğday üreticilerinin beklediği taban fiyatı tonda en az 2 bin 500 lira olarak açıklanmalı” dedi.
CİDDİ KURAKLIK SÖZ KONUSU
Adana’daki Karataş Ovası’nda buğday hasadına katılıp çiftçilerle görüşen Ayhan Barut, “Üreticiler için hasat son yıllarda adeta kara günü oldu. Üreticiler tedirgin ve endişeli bekleyiş içinde. Ülkemizde gıda krizi kapıda. Hasada başlayan Çukurovalı buğday üreticileri endişeli, ülkemizin diğer bölgelerindeki üreticiler de, mısır, arpa, buğday üreten çiftçiler de tedirgin. Çünkü buğdayda fiyatlar belirsiz, ayrıca çok ciddi bir kuraklık var” diye konuştu.
“GIDA KRİZİNE ÇARE BULUNMALI”
Türkiye’de yıllık 20 milyon tonluk buğday üretimi olduğuna dikkat çeken Ayhan Barut, şunları söyledi:
“Kuraklıktan kaynaklı en az 2-3 milyon tonluk bir verim kaybı bekleniyor. Özellikle Doğu, Güneydoğu ve İç Anadolu Bölgesindeki aşırı kuraklık nedeniyle arpa ve buğday rekoltesinde yüzde 70-80’i bulan kayıp olacak. Bazı bölgelerde ürün hasat olmadan tarla sürülecek. Son yıllarda buğdayda 10 milyon tonu aşan ithalat var. Kuraklıktan kaynaklı bu kaybı 12-13 milyon ton ithalat yoluyla gidermeye çalışacaklar. ‘Paramız var ki ithal ediyoruz’ diye Tarım Bakanına sesleniyorum. Para her zaman işi çözmez. Çünkü buğday ihraç eden ülkeler pandemiden kaynaklı ihraçlarına kısıtlama getirdi. Artık para da olsa, ki paramız yok, ithalat hayaldir. Uyarıyoruz, kapıdaki gıda krizine çözüm bulun. Bu gıda krizi sadece üreticiyi değil, tüketiciyi de olumsuz etkileyecek. Çünkü olmayan ürün nedeniyle üretici kazanamayacak, tüketici de çok yüksek fiyatlara tüketecek. Çünkü tahıl ürünleri yurttaşların temel gıdasıdır. Temel gıdayı üretemezseniz tüketici çok pahalıya tüketmek zorunda kalacak, alamayanlar da açlıkla karşı karşıya kalacak.”
PİRHA- Çukurova kentlerinde Xızır orucu tutulmaya başlandı.
Xızır ayı dolayısıyla Çukurova kentlerinde yaşayan Aleviler Xızır orucu tutmaya başladı. Mersin, Toroslar, Tarsus ve Adana cemevlerinde lokmalar paylanıp, muhabbet edilecek. Mezitli Cemevi ise cumartesi saat 13:00’da yapımı devam eden inşaat alanında lokmalar paylaşılacak.
Xızır orucuna dair açıklama yapan Mersin Cemevi İnanç Kurulu, “Cemevimizde 13-14-15 Şubat günlerinde Hızır Orucu tutulacak, 15 Şubat Cumartesi günü akşam 19.30 ‘da Hızır Cemimiz yapılacaktır. Oruç açma gün batımıdır. Hızır lokma ve kurbanlarınızı cemevimize bağışlayabilirsiniz. Bütün canlarımız lokma ve niyazlarıyla Hızır oruç açma, muhabbet programlarınıza ve Hızır Cemimize davetlidir” denildi.
PİRHA – Adana Çukurova’da Ayşe Atıl İlkokulu 4’üncü sınıf öğrencisi oğullarının zorunlu din dersinden muaf olabilmesi için hukuk mücadelesi başlatan Hülya-Mehmet Şahin çifti, “Dinsel inanışı her ne olursa olsun, tüm aileler de, çocuklarının zorunlu din dersine girmesine karşı çıkmalıdırlar. İnsanlar ruhsal ve zihinsel gelişimlerini tamamladıklarında diledikleri dinin öğretisini her türlü kaynaktan öğrenebilirler ve kendi iradi süzgeçlerinden geçirebilirler”dedi.
Adana’nın merkez Çukurova ilçesindeki Ayşe Atıl İlkokulu 4’üncü sınıf öğrencisi oğullarının zorunlu din dersine muaf tutulması için bir hukuk mücadelesi başlatan Hülya-Mehmet Şahin çifti, neden böyle bir yola başvurduklarını soL’a anlattılar.
Her ikisi de hekim olan ve uzun süredir de eğitim ve öğretim alanında çalışan çift, 2017-2018 eğitim öğretim yılı başında 4’üncü sınıfa başlayan oğullarının zorunlu din dersinden muaf tutulması için ilçe milli eğitim müdürlüğüne dilekçe verdiler. Dilekçeleri reddedilen Hülya-Mehmet Şahin çifti, bunun üzerine söz konusu ret işleminin iptali için Adana 1. İdare Mahkemesinde dava açtılar.
“ÇOCUKLARDA TRAVMALARA YOL AÇIYOR”
Oğlunuz 4’üncü sınıfa başladı ve küçük yaşında zorunlu din dersi uygulamasıyla karşı karşıya kaldı… Neden böyle bir muafiyet mücadelesi başlattınız?
Öncelikle oğlumuz zorunlu din dersine girmeyi kendisi kabul etmedi. İlk derse girdi ve eve geldiğinde “ben istemiyorum bunları dinlemeyi” dedi. Biz de bir dilekçe hazırlayıp milli eğitim müdürlüğüne verdik. Talebimiz reddedilince de avukatımız Derya Demir aracılığıyla mahkemeye başvurduk.
“YÜZLERCE BİNLERCE DİNSEL İNANIŞ VAR”
Sizce neden zorunlu olmamalı din dersi?
İnanç dünyası, kişisel özgürlük alanı olup yorumlara açık bir konudur. Yüzlerce, binlerce dinsel inanış, farklı yorum ve kişisel seçim var. Çocuğum din dersi almak istese bile, bunu kim öğretecek? Tek bir inanış ve yorum yok ki… Bunu kim öğretecek ve onun bildiği ne? Hangi yoruma göre öğretecek? Din, bilimsel bir bilgi olmadığı için, kime göre, neye göre, hangi yoruma göre öğretilecek? Doğrusu bu deyip her kesimin farklı kullandığı, sömürüye açık bir alan üstelik…
Henüz soyut-somut ayrımı tam oturmamış çocuklara bir takım dinsel yorumların, soyut hikayelerin anlatılması, o çocuklarda travmalara yol açıyor. Bu pedagojik bilimsel bir gerçek… Bir örnek vereyim: Daha ilk derste cennet-cehennem anlatılırken, cennette herkesi istediği her şeyi istediği kadar yiyebileceği ama kilo almayacağı söylenmiş. Bunu duyan çocuklar ölüp cennete gitme hayalleri kurmaya başlıyorlar. Bu sadece bir örnek. Buna benzer onlarca, yüzlerce hikaye, benzetme, argüman, yorum anlatılıyor… Çocuklara bunları anlatan da, karşılarındaki bir otorite yani öğretmen. Pek çok çocuk, buna o yaşta itiraz etmez, bilimsel bir doğruymuş gibi bunu kabul eder. Bu çok tehlikeli.
“ÇOCUKLARIMIZI KORUYUP KOLLAMAMIZ LAZIM”
Günümüzde, örneğin felsefe gruba derslerine Diyanet kökenli imamların girdiğini göz önünde bulundurursak, sadece din dersi değil diğer pek çok dersin öğretmenlerinin de buna benzer dinsel öğretiler anlatmaları mümkün, öyle değil mi?
Elbette. Bizim yaşadığımız bir örnek var. Bir sınıf öğretmeni, çocuklara “elektrik kablolarının içinde can alıcı meleklerin olduğunu” söylemiş. Çocuk eve gelip bunu söyleyince doğru okula gittim ve “Kabloların içinde can alıcı melekler mi var” dedim. Bana “Çocuklar elektrikten uzak dursunlar diye söyledim” dedi. Elektriğin zararı böyle öğretilmez. Mistik bir takım anlatılarla öğretilmez. Bir öğretmen bunu yapamaz, yapmamalı. Daha sonra o öğretmene şizofreni tanısı koyuldu. Yani aslında günümüzde tehlike sadece din dersinde değil, diğer derslerde de olabiliyor. Çocuklarımızı koruyup kollamamız lazım.
“TÜM AİLELER ZORUNLU DİN DERSİNE KARŞI ÇIKMALI”
“Şöyle bir argüman var: Bazı anne babalar “çocuğumuz dinini öğrensin” düşüncesiyle çocuklarının zorunlu din dersine girmesine ses çıkarmıyor… Bunun zararlarından söz edebilir misiniz?
Çocuklara o yaşlarda anlatılan mistik öğretiler, dinsel hikayeler, soyut kavramlar ne yazık ki ilerdeki yaşlarda çocuklarda halüsinatif ve psikotik bozukluklara yol açıyor. Çocukların, ilerdeki yaşlarda da bilimsel düşünceyle arasına mesafe koymasına neden oluyor.
O nedenle ben şunu söylüyorum: Dinsel inanışı her ne olursa olsun, tüm aileler de, çocuklarının zorunlu din dersine girmesine karşı çıkmalıdırlar. İnsanlar ruhsal ve zihinsel gelişimlerini tamamladıklarında diledikleri dinin öğretisini her türlü kaynaktan öğrenebilirler ve kendi iradi süzgeçlerinden geçirebilirler. Ama çocuk yaştaki bireylere bu zarar verilmemeli. Ben tüm ailelere bu konuda çağrıda bulunuyorum. Çocuklarınıza bu zararı vermeyin…
“ATEİST OLAN ANNE VE BABANIN İŞİDE ZOR”
Zorunlu din dersine itirazınızda bazı hukuki nedenler de var bildiğim kadarıyla, bunlardan söz eder misiniz?
Yasada, Hristiyan ve Musevi ailelerin, bu dinlere mensup olduklarını ibraz etmeleri halinde zorunlu din dersinden muaf tutulacakları söyleniyor. Bir kere bu düzenleme, “insanların dinsel inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı” ilkesine aykırı. Yani çocuğuma zorunlu din dersi dayatılmasın diye ben niçin dinsel inanç ve kanaatimi açıklamak zorunda bırakılıyorum? Bu çok yanlış.
Ayrıca farklı inançları olan ya da ateist olan anne-babaların işi de zor. Çünkü ateizm bir dinsel inanç olarak kabul edilmediği, sadece felsefi bir kanaat olarak kabul edildiği için, ebeveynlerin “biz ateistiz” demeleri de çocuklarını zorunlu din dersinden kurtarmıyor. Deist aileler, başka inançlara sahip aileler ya da İslam dini yorumu ve yaşam biçimi farklı olan aileler için de böyle bir ders içeriği ve bu içeriğin zorunlu olarak veriliyor olması sorun teşkil etmektedir. Bu farklılıklar ve inanç özgürlüğü hakkı hiç hesaba katılmamakta ve hak gasbı oluşmaktadır.
“BELLİ BİR DİNİN VE MEZHEBİN YORUMU DAYATILIYOR”
Bir de din dersini bir “kültür dersi” olarak sunuyorlar: Din kültürü ve ahlak bilgisi diyorlar. Ve bu dersin bir kültür dersi olduğunu savunarak zorunlu kılıyorlar, bu konuda ne diyorsunuz?
Musevi ve Hristiyan vatandaşların istemedikleri taktirde çocuklarının bu derse girmek zorunda olmaması, bu dersin bir kültür dersi olmayıp din eğitimi içerdiğinin itirafıdır aslında… AİHM kararlarında var: Ülkemizde çoğulculuk anlayışı içerisinde, nesnel ve rasyonel bir şekilde din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimin verilmediği çok açık. Kültür dersinde de çocuğun belli bir bilişsel seviyede olması lazım. Bilgi değil, bilişten söz ediyorum. Yani kendisine öğretilenleri tartışabilmeli çocuk, karşı argüman ileri sürebilmeli… Farklı bir görüş ileri sürdüğünden de bir zorbalıkla karşı karşıya kalmamalı. Din dersinde çocuğun bir karşı argüman sürme ihtimali yok ki… Kültür dersi olabilmesi için “İslam dini şunlara inanır, şu coğrafyada, şu koşullar altında çıkmıştır” şeklinde bir objektiflikle anlatılması lazım. Böyle bir ders içeriği yok ki ortada. Belli bir dinin belli bir mezhebinin belli bir yorumu dayatılıyor. Hem de bilimsel doğrularmış gibi sunuluyor çocuklara. Yani bir kültür dersi anlatılmıyor, din propagandası yapılıyor ve inanç özgürlüklerine aykırı bir tutum sergileniyor. (HABER MERKEZİ)
PİRHA-‘Cesaret’ teması ile düzenlenen 12. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin Adana ve Mersin’de başladı.
Bu yıl ‘cesaret’ teması ile düzenlenen 12. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin Adana ve Mersin ayağı başladı. Mersin’de gerçekleşen film festivaline KESK Eş Genel Başkanı Mehmet Bozgeyik katıldı. Adana ise Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde gerçekleşen kokteyl ve film gösterimi ile başladı. Film müziklerini seslendiren grup Terane’nin sahne aldığı gecede konuşan sinema sanatçısı Rıza Akın Yılmaz Güney’e kadar Türkiye’de Hollywood’un etkisinde onu taklit eden filmler filmlerde bizim olmayan hikayelerle halkın şekillendirilmeye çalışıldığını ifade etti. Yılmaz Güney’in Adana’da çekilen “Umut” filmi ile sokakta yaşayan insanları anlattığını dile getiren Akın, Yılmaz Güney’in bizim olan hikayeleri anlattığını ifade etti.
“SERMAYE ÇELİŞKİSİNİ ORTAYA KOYMAK”
Son günlerde televizyonlarda yine halkın olmayan yaşamların dizilerde anlatıldığını, Türkiye’nin geçmişine dair olmayan hikayeleri anlatıldığını söyleyen Akın, aslolanın sokaktaki insanın hikayesini, emek sermaye çelişkini net olarak ortaya koymak olduğunu dile getirdi.
ETKİNLİK 2 GÜN SÜRECEK
Festival komitesi adına Burhan İlkılıç, bu yıl festivalin “Cesaret Bulaşıcıdır” temasıyla düzenlediklerini belirterek 2 gün sürecek festival boyunca 6 noktada 20 film ile 8 kısa filmin sergileneceğini bilgisini verdi.
Festivalin açılışında Emine Emel Balcı’nın yönettiği “Nefesim kesilene kadar” filmi gösterildi. Programın yarınki akışında Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde gün boyunca işçi film gösterimleri, Akustik Kültür’de gün 12.00’dan itibaren kısa film gönderimleri, Eğitim Sen’de 14.00’da KHK ile ihraç edilen eğitimci Şahin Kelleci ve yönetmen Zafer Özgentürk’ün hazırladığı “Döneceğiz” belgeseli, ve akşam 18.00’da Halkevleri’de HDP Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş ve kapatılan ÇHD Adana Şube Başkanı Sefa Aydoğan’ın katılımı ile Tahir Elçi belgeselinin ardından söyleşi gerçekleşecek.
Festivalin son günü olan pazar günü 13.30’da Akustik Kültür’de Yönetmen Kazım Kızıl’ın katılımı ile “Video aktivizm atölyesi” olacak. (HABER MERKEZİ)