Etiket: cumhuriyet

  • Nuray Türkmen konferansı değerlendirdi: Herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını verdik-VİDEO

    Nuray Türkmen konferansı değerlendirdi: Herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını verdik-VİDEO

    PİRHA-Nuray Türkmen İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’ndan “Kimin cumhuriyeti? Kimin ülkesi?” sorularına cevap aradıklarını belirterek, “Konferanstan herkesin cumhuriyeti, herkesin ülkesi cevaplarını aldık” dedi.

     

    İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı yoğun katılımla tamamlandı. Demokratik dönüşüm talebini gündemin merkezine taşımak amacıyla düzenlenen konferans, 29 çağrıcının beş aylık çalışmasının ürünü oldu. Konferansın çağrıcılarından olan ve sonuç bildirgesini okuyan Nuray Türkmen, konferanstaki tartışmaları ve bundan sonraki süreci PİRHA’ya değerlendirdi.

    “AYDINLARI MEMLEKETİN SORUNLARIYLA TEMAS ETTİRMEK İSTEDİK”

    Bu konferansı düzenleme ihtiyacı nereden doğdu? Gelişme süreci nasıl oldu?

    Konferansı düzenleme fikri çok aleni bir ihtiyaç. Hepmizin gördüğü, yaşadığı, hissettiği bir ihtiyaçtan doğdu. Genelde bu tür konferanslar siyasal zeminler üzerinden yapılıyor. Biraraya gelen çağrıcılar olarak gördüğümüz, ülkenin sorunları çok parçalı olarak ifade ediliyor ya da çok kişisel hikayeler olarak aktarılıyor. Biraz buradan yola çıkarak “acaba biz de geçmişte olduğu gibi aydın sorununu memleketin sorunlarıyla temas edecek şekilde bu iki olguyu nasıl biraraya getirebiliriz.” diye bir sivil inisiyatif olarak böyle bir girişimde bulunalım diye düşündük. İsmi konferans ama bir tür bir ilk buluşma diyelim biz buna. Bugünden yarına erteleyeceğimiz hiçbir sorunumuz yok. Hepsi birbirinden önemli sorunlar. Dolayısıyla bu sorunlarla bizim sorumluluğumuz çakışmış oldu. Bu ihtiyaçtan doğdu bu buluşma.

    İlk görüşmelere başladığımız zaman beş ay önceydi. Çağrıcılar arasındaki insanlar aslında günlük hayatta da biraraya geldiğimiz görüştüğümüz insanlar. Görüşmeler sırasında gördük ki diğer arkadaşlar da böyle bir fikri olumlu buldular. Tabi bu memlekette krizler bitmiyor. Araya sürekli savaşlar, saldırılar girdiği için erteleme durumunda kaldık. Gündem çok yoğun ve sıcak olduğu için bizim açımızdan da bu konferans yapılabilecek gibi değildi. O yüzden biraz ötelemiş olduk. Son üç aydır da tekrar çalışmalara başladık. Bütün karar süreçlerini bu 29 çağrıcıyla birlikte işlettik. Ve sonrasında bu buluşmayı gerçekleştirdik.

    KONFERANSTAN ÇIKAN YANIT: “HERKESİN CUMHURİYETİ”

    Moderatörlüğünü yaptığınız oturumun başlığı “Kimin cumhuriyeti, Nasıl bir gelecek?” idi. İki gün boyunca yapılan tartışmalar bu soruya ne oranda cevap verdi?

    Esasında bu soruya cevap bulduk. Kimin cumhuriyeti? Herkesin cumhuriyeti. Kimin ülkesi? Herkesin ülkesi cevaplarını aldık konferanstan. Bu çağrıcı grup içindeki arkadaşlarımız da konuşmacı olarak davet edilen arkadaşlarımız da orada söz alan herkes de bütün sorunların bileşkesinde yer alan bir öznelik halini barındırıyorlar. Tabi bu öznelerin bir sorun içinden gelmesi de şart değil. Konferans içinde de yapılan konuşmalarda çokça geçti. Cumhuriyetin kuruluşu itibariyle tekçi bir anlayış mevcut. Türk, müslüman ve sünni kimliklerinin öne çıktığını ifade ettik. Ama bu cumhuriyet aynı zamanda Türklerin de cumhuriyeti, aynı zamanda müslümanların da cumhuriyeti, aynı zamanda sünnilerin de cumhuriyeti. Çünkü yüz yıl boyunca sadece dışarıda bırakılan kimliklerin değil içeride gibi görünen kimliklerin de aslında dışarıda olduklarını biliyoruz. Bu ülkede yüz yıldan daha uzun zamandır da yaşananlardan esasen kimse mutlu değil. Dolayısıyla herkesin ülkesi, herkesin cumhuriyeti mesajını vermiş olduğumuzu düşünüyorum.

    ALEVİLERE ÖZEL BULUŞMA SÖZÜ

    Konferans sırasında Aleviler adına yapılan konuşmalarda temsiliyet eksikliğine yönelik eleştiriler geldi. Kapanışta siz de engelliler ve Rum toplumundan da benzer eleştiriler geldiğini söylediniz. Demokratik dönüşüm tartışmalarında azınlıklar içinde daha görünmez kalan kimliklerin bu eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Memlekette o kadar çok bu ülkenin dışarıda bırakılanları var ki. Bizim bu ilk buluşmada herkesi kapsamamız olanaksızdı zaten. Ve bu iki günlük çok yoğun bir programdı. Programı oluştururken kimseyi eksik bırakmamaya çalıştık bu yüzden çok hacimli bir program oldu. Bu hacimli program içerisinde eksiklerimiz elbette var. Biz bunun özeleştirisini verip paylaşırız açıklıkla. Alevilerin sözünün edilmesini Alevilerden bahsedilmesini beklerdik biz de.  Genellikle öne çıkanlar kurum temsiliyeti olanlar. Ama biz kurum temsiliyetlerini çok dahil etmemeye çalıştık. Belki bu nedenle bir sınırlılığımız oldu. İkinci gün Cemal Salman’ın konuşmasıyla bu açığın kapanmasına büyük bir katkı yapıldığını düşünüyorum. Kapanışta şunun da sözünü vermiş olduk; bu çağrıcı grupla sadece Alevilere yönelik de bir çalışma yapılabilir ve yapılmalı da. Mesela “Alevilerin demokratik cumhuriyeti nasıl olmalı?” başlığıyla. Böyle buluşmaları gerçekleştirmeliyiz diye düşünüyorum.

    SOMUT ADIMLAR: KOMİSYON VE KENT BULUŞMALARI

    Bu konferansın yalnızca fikirlerin paylaşıldığı bir etkinlik olarak kalmaması ümit ediliyor. Bundan sonra hangi somut adımların atılması planlanıyor? Burada kurulan diyalog nasıl sürdürülecek?

    Biz 21 Mayıs’taki çağrı metnini paylaşırken de konferans boyunca da kapanış metnimizi okurken de özellikle vurgulamak istedik. Bunun bir irade beyanı olduğunu, bir irade beyanı olmaktan öte biz bunu yapacağız sözünü vermiş olduk. Bu hafta itibariyle biraraya gelip bir konferans değerlendirmesi ve bundan sonra ne yapabiliriz fikri üzerine kafa yoracağız. Örneğin; çeşitli kentlerde aydın kimliğiyle toplumun biraraya gelebileceği toplantılar yapacağız. Kalıcı olmasını, güçlenmesini, tesis edilmesini istiyoruz. Ya da mesela üç aylık altı aylık raporlar sunabileceğimiz “Demokratik cumhuriyet komisyonu” oluşturabilir miyiz fikri üzerine tartışmalar yürüteceğiz. Kendi içerisinde çok uyumlu çalışan, çok istekli, gerçek bir dönüşüm için talip olan ve bunun için de talebelik yapmak isteyen bir grubuz diyebiliriz.

    “TOPLUMA DEMOKRATİK BİR CUMHURİYET İÇİN MÜCADELE ÇAĞRISI”

    Konferans boyunca demokratik dönüşüm ihtiyacı bütün konuşmaların içerisinde yer aldı. Peki sizce cumhuriyet dönüşmezse ne olur?

    Bu sadece devletle ve iktidarla ilgili bir şey değil. Cumhuriyet dönüşmezse ne olur sorusunun öznesi kim öncelikle? Bu özneyi sormak gerekir. Öznelerinden bir tanesi, iktidarın ve devletin kendi gerekliliklerini dile getirmesi. Ama diğer taraftan ikinci özne, toplum. Şimdi burada toplumun da gerekliliklerini yerine getirmesinden bahsediyoruz. Yani zorlamasından, mücadele zeminlerini açmasından, güçlendirmesinden bahsediyoruz. Toplum ne kadar dayanışma ağlarını arttırırsa, barış ve demokrasi ısrarını zorlarsa cumhuriyetin dönüşümü olasılığı o kadar artar. Ama bütün baskı süreçlerine sessiz kalınırsa, zaten parçalanmış bir örgütlülük halinin daha fazla parçalanmasıyla birlikte herkesin daha mutsuz olacağı bir toplumla karşı karşıya kalırız. Baskının giderek arttığı ve toplumun da parçalandığı ve giderek kutuplaştığı bir durumla karşı karşıya kalırız. Ama tarihe de baktığımızda iktidar hegemonyayı ne kadar güçlendirirse toplum da bir bütün olarak bunun karşısında yeni bir hegemonya inşa edebilirler. Her zaman boşluklar vardır. Mücadeleyi ve özneyi kendimiz üzerinden kurarsak birlikte dönüşüm umudunu güçlendirmiş oluruz diye düşünüyorum. Ve bu umut yorgunluğundan da çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Fırat ALTINTAŞ/İSTANBUL

  • Ali Kenanoğlu: Cumhuriyetin ikinci yüzyılında inkara son verilmeli!-VİDEO

    Ali Kenanoğlu: Cumhuriyetin ikinci yüzyılında inkara son verilmeli!-VİDEO

    PİRHA-Halkların Demokratik Kongresi Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, yüz yıl boyunca Alevilerin  inkara, imhaya tabii tutularak kontrol altına alınmak istendiğine dikkat çekerek, “Yüz yıldır ısrarla ve inatla uygulanan politikalar tutmamıştır. O nedenle de Cumhuriyet ikinci yüzyılında herkesin inancını yaşayabildiği, kimliğini koruduğu, varlığını sürdürebildiği, dilini konuşabildiği, kendi ana dilinde eğitimini yapabildiği, kendi ana dilinde ibadetini yapabildiği bir cumhuriyet olursa o cumhuriyet hepimizin cumhuriyeti olur” dedi.

    Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, ajansımıza konuştu.

    Ali Kenanoğlu, Alevilerin yüz yıllık inkar, imha ve asimilasyon politikalarının sonucunda bugün var olma mücadelesi verdiğinin altını çizerek, “Devletin Alevi alanına müdahalesi, ikinci yüzyılda ‘Alevi Diyaneti’ diyebileceğimiz cemevi başkanlığı oluşturma şeklinde oluyor. İnkara, imhaya tabii tutulan Aleviler, kontrol altına alınmak isteniyor” dedi.

    Cumhuriyetin birinci yüzyılında Kürtler ne yaşamışsa Alevilerin de, Lazların da, aynı şeyleri yaşadığına dikkat çeken Kenanoğlu, şunları belirtti:

    “Çünkü cumhuriyetin bir makbul vatandaşı vardı. Türk olacaksın ve Sünni Müslüman olacaksın. Bu vatandaş tanımı dışında kalan herkese karşı da inkar, asimilasyon ve imha politikaları uygulandı. Sadece Alevilere değil, bütün bu toplumsal yapıların hepsine birden. O nedenle cumhuriyetin ikinci yüzyılında artık bu yüz yıllık hataların bırakılması gerekiyor.

    Yüz yıldır ısrarla ve inatla uygulanan politikalar tutmamıştır. Çünkü toplumun gerçekliğine aykırı. Dolayısıyla cumhuriyetin ikinci yüzyılında inkar politikalarından vazgeçilerek, toplumsal yapıların kendi gerçekçiliğinin kabulü ile ancak yoluna devam edebilir. O nedenle de Cumhuriyet, herkesin inancını yaşayabildiği, kimliğini koruduğu, varlığını sürdürebildiği, dilini konuşabildiği, kendi ana dilinde eğitimini yapabildiği, kendi ana dilinde ibadetini yapabildiği bir cumhuriyet olursa o cumhuriyet hepimizin cumhuriyeti olur.”

    Demokratik bir anayasa ihtiyacın olduğunu dile getiren Kenanoğlu, “Önce bir zihniyet değişimi gerekiyor. Anayasalar toplumların ortak yaşam sözleşmesidir. İşte o yaşam sözleşmesinin birlikte, bir iradeyle oluşturulması gerekiyor. Bir rızalıkla oluşturulması gerekiyor ki her birimiz bu cumhuriyeti kendi cumhuriyetimiz olarak görebilelim. O nedenle demokratik anayasayı yapabilmek için önce bir zihniyet değişikliğinin oluşması gerekiyor. Bu yüzleşmekle mümkündür. Yani geçmişin hatalarının yüzleşilmesi gerekiyor. Yani yüz yıldır Alevilere yapılanlarla yüzleşilmesi gerekiyor. Yüz yıldır Kürtlere yapılanlarla, Çerkezlere yapılanlarla yüzleşilmesi gerekiyor. Bu yüzleşme sağlanırsa ancak o zihniyet değişikliği sağlanır” şeklinde konuştu.

    PİRHA/İSTANBUL

  • Cemal Salman: Alevi inancı tanınmalı, ayrımcılık son bulmalı!-VİDEO

    Cemal Salman: Alevi inancı tanınmalı, ayrımcılık son bulmalı!-VİDEO

    PİRHA- Yazar Cemal Salman, Alevilerin cumhuriyetin ikinci yüzyılında kimliklerinin tanınmasını istediğinin altını çizerek, “Alevilere dönük ayrımcılığın ortadan kaldırılması gerekiyor” dedi.

    Yazar Cemal Salman, Alevilerin ulus-devlet inşaasının dışında tutulduğuna dikkat çekerek, “Haliyle o görmeme ya da yok sayma hali yüzyıl boyunca Alevilerin çeşitli sorunlar yaşamasına yol açtı. Bugün yeni yüzyılın başında Alevilerin sorunları devam ediyor. İnanç kimliklerinin tanınmaması, cemevlerinin ibadethane sayılmaması, okullarda zorunlu din eğitiminin ağırlıkta Sünni içtihat üzerinden veriliyor olması, Alevi köylerine cami yapılması ya da Alevi dergahları üzerinde bir takım müdahalelerin olması gibi meseleler Alevilerin inançla ilgili sorunların halen devam ettiğini gösteriyor” dedi.

    “CUMHURİYET HÜKÜMETLERİ ALEVİLERİ TAM OLARAK BİR YURTTAŞLIĞIN EŞİT ÖZNESİ GÖRMÜYOR”

    Alevlerin yurttaş olarak hizmet almada da sorunlarla karşı karşıya kaldığını vurgulayan Salman, “Çünkü köylerine hizmet almaktan, mahallelerine hizmet götürmeye, Alevi çocuklarının kamuda istihdamından, toplumsal alanda açık, örtük ayrımcılığa uğramaya kadar çeşitli sorunlarla yüzleşiyorlar. Bu iki durum cumhuriyet iktidarlarının ya da hükümetlerinin Alevileri tam olarak bir yurttaşlığın eşit özneleri, aktörleri olarak görmediğini gösteriyor” diye belirtti.

    “Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Aleviler  temel sorunlarının çözülmesini istiyor” diyen Cemal Salman, şunları ifade etti:

    “Sonra için belki daha bir ortak yurttaşlık üzerinden Aleviler hayatlarını devam ettirebilir. Alevi inanç kimliğinin temel kırma noktalarının çözülmesi lazım. Bunun içinde pek çok kanuni düzenleme gerekiyor. İkincisi de Alevilere dönük ayrımcılığın ortadan kaldırılması gerekiyor.”

    Alevilerin kendini ifade etmede, kimliğini sahiplenmede önemli bir yol aldığının altını çizen Salman, “Aleviler yüzyıllardır çok zor şartlarda kimliklerini aktarıp, bugüne getirdiler” ifadelerine yer verdi.

    PİRHA/İSTANBUL

     

  • ‘Kız çocuklarını yatılı okullarda eğiterek Türklüğe kazandırılmış bir Tunceli istiyorlar’-VİDEO

    ‘Kız çocuklarını yatılı okullarda eğiterek Türklüğe kazandırılmış bir Tunceli istiyorlar’-VİDEO

    PİRHA- Dr. Zeynep Türkyılmaz, Cumhuriyet elitinin, Dersimli kadını ‘kurtarılması’ ve ‘modernize edilmesi’ gereken bir varlık olarak gördüğünü belirtti. Dr. Türkyılmaz, kız çocuklarının eğitim aracılığıyla Türkleştirilmeye çalışıldığını söyleyerek “Aslında kadın ve kız çocukları meselesi, Dersim sorununa Cumhuriyet tarafından getirilen çözümün mihenk taşlarından bir tanesidir” diye belirtti.

    1925 yılında çıkarılan Şark Islahat Planı ile 1936 tarihli Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun, Şark Islahat Planı’na dayanılarak kurulan ve Dersim’in de içinde yer aldığı 4. Umumi Müfettişlik’in kurulması ile adım adım ‘ulus devlet’in inşası önünde engel olarak görülen Dersim’in, öncelikle kanaat önderlerinin yok edilmesi, halkın soykırımdan geçirilerek kalanların sürgüne tabi tutulması hedeflendi.

    25.12.1935 tarih ve 2884 sayılı Tunceli Kanunu çerçevesinde 4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Dersim’e yönelik askeri operasyonlar başlatıldı ve on binlerce Dersimli katledildi. Askeri operasyonlar 1938 yılı boyunca devam etti ve katliam ile birlikte sürgün politikası devreye konulup Dersim coğrafyası büyük oranda insansızlaştırıldı.

    15 Kasım 1937 yılında Dersim’in Kürt Alevi kanaat önderi Seyit Rıza, oğlu Resik Hüseyin ve Dersim’in 7 ileri geleni, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildi.

    1937-38’de yaşanan Dersim Soykırımı’nda ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ olarak bilinen bir kuşağın ise ailelerinden koparılarak tanımadıkları, bilmedikleri ailelere evlatlık ve eş olarak verildiği gerçeği de soykırımın bir başka boyutunu oluşturuyor.

    Dersim Tertelesi’nin 88. yıldönümünde ajans olarak katliamın öncesini ve sonrasını ele aldık. Dosyamızın bugünkü konuğu Dr. Zeynep Türkyılmaz oldu.

    Zeynep Türkyılmaz, Dersim Soykırımı’nın öncesini ve sonrasında yaşananları, kadın ve kız çocukları üzerinden uygulanan soykırım politikasını Pir Haber Ajansı’na (PİRHA) anlattı.

    “KIZ ÇOCUKLARI, DEMOGRAFİK POLİTİKANIN EN ÖNEMLİ AYAKLARINDAN”

    -Dersim Tertelesi’nde kadınlar ve kız çocukları üzerinden nasıl bir politika izlendi?

    “Aslında kadın ve kız çocukları meselesi, Dersim sorununa Cumhuriyet tarafından getirilen çözümün mihenk taşlarından bir tanesi. Tam da bunun ne kadar merkezde olduğunu görerek, anlayarak konuşmak lazım. Kız çocuklarının bir kısmı öldürüldü, bir kısmı ailelerinden alındı, bir kısmı da okullaşmayla hayatlarında radikal değişiklik yaşadılar. Genel olarak bakıldığında bir tezatlık olduğu düşünülüyor. Nasıl oluyor da bir kısmı öldürülsün diğer bir kısmına da okul gibi insanı geliştirecek fırsatlar sağlasın! Bu durumun bir tezat olduğu ifade ediliyor ama bence bu tam da Cumhuriyet’in Dersim’e uygulamak istediği demografik politikasının en önemli ayaklarından bir tanesiydi.

    1925 yılından itibaren Dersim ile ilgili hazırlanan raporlara baktığımızda bir kısmının Türk olup Kürtleşme yolunda olduğu, bir kısmının Kürtleştiği ve bunların artık kurtarılamayacağı ve Türk olup yeniden Türklüklerine kavuşturulabilecek olanların kurtarılması gerektiği yazıyor. Beyaz adamın orada yaşayan yerlileri kurtarma, özgürleştirme misyonu varsa Cumhuriyet eliti de kendisine Dersim’i özgürleştirme, kurtarma misyonu olduğuna inanıyor ve burada da kadınlar ve kız çocukları çok temel bir noktada oluyor.”

    “YENİ KUŞAKLARIN EĞİTİMLE TÜRKLEŞTİRİLECEĞİNE İNANILIYOR”

    -Bir taraftan kız çocukları öldürülürken bir taraftan da okullarda eğitilmesini nasıl değerlendirmek lazım?

    “Şükrü Kaya’nın, askeri operasyonun başladığı haziran ayında jandarma ile yazışmasında ‘Dersim’de Kürtleşme var, Dersimli kadınlar Dersimli erkeklerden daha önce Kürtleşiyor ve onun için bizim onları kurtarmamız lazım’ diyor. Peki kurtarılmayacak olanlara ne oluyor? Bazı bölgeler tümden imha ediliyor, bazı bölgelerdeki kız çocuklarının ise alınmasına izin veriliyor ve bu şekilde bir kadın politikası yürütülüyor. Yeni kuşak kız çocuklarının eğitimle yeniden Türkleştirileceğine inanılıyor. Türkleşen kız çocuklarının kendilerine Türk aileler kuracaklarına, Türkleşmiş evler yaratacaklarına ve yeniden Türklüğe kazandırılmış bir Tunceli’ye erişileceğine inanıyorlar. Bu sebeple aslında Dersim’de yaşanan soykırımı konuşurken kadın konusunu her zaman en öne alarak konuşmamız gerekiyor. Çünkü kimin hayatta kalıp eğitim alacağına, kimin subay ailelerine verileceğini ve kız çocuklarının bir mal gibi dağıtılabileceği aslında bir önceki dönemin köleliğine çok benzeyen bir hikaye.

    Okullaşma ilk başta bu Elazığ’da hali hazırda var olan kız enstitüsüne eklenen bir yatılı okul vasıtasıyla yürütülüyor ve bunun fikrini oluşturan en temel insanlardan biri Şükrü Kaya, uygulamasını yapan ise Abdullah Alpdoğan. Şükrü Kaya, daha önceki dönemde aslında Ermeni soykırımında çok ciddi roller üstlenmiş birisi. Ermeni çocuklarının toplandığı, bir kısmının Türkleştirildiği; son derece benzer uygulamalar. Yani bu açıdan devamlılıklar var. Daha önceki deneyimlerden edinilenlerden kız çocuklarına dair politikaların burada birebir hayata geçirildiğini görüyoruz.”

    “KAYBEDİLEN KIZ ÇOCUKLARINA AİT BİLGİLERE ULAŞMAK ÇOK ZOR”

    -Neden şimdiye kadar kaçırılan kız çocuklarının akıbetine ilişkin net bilgilere ulaşılamadı?

    “Kaybedilen kız çocuklarıyla ilgili bilgilere ulaşmak çok zor elde edilebilecek bir şey. Zaten 1947 yılına kadar herhangi bir normalleşme yok. Kız çocuklarının özel kimlikleri var, hareketleri sınırlı ve yaşadıkları çok ciddi bir travma var. Kimsenin ses çıkartıp başkalarını arayacak hali yok. Ama 1960’lardan itibaren bir hareketlenme görüyoruz, Haydar Kang’ın Cumhuriyet arşivinde nasıl ailesinin yakıldığını anlatıyor ve yavaş yavaş bir yerlerden çocuklarına ulaşmaya çalışıyorlar. Ama şimdi kız çocuklarına dair bir şey göremiyoruz. Çünkü ailelerinden koparılmış, tamamen farklılaşmış ve bir kısmının geriye dönme fikri bile yok. Çünkü geridekilerini kendisinden çok uzak görebiliyor, bir kısmı da geri dönmeye utanıyor, ne yapabileceğini bilmiyor.

    Tabii bu süreçte yaşadıklarının travmatik deneyimler olduklarını ve ailelerinden alınan çocukların özellikle kız çocuklarının imkanlarının çok sınırlı olduğunu ve çok azının buna dair bir şey yapabilecek durumda olduğunu anlamamız lazım. Erkek çocuklarına dair çok daha az şey biliyoruz. Bir kaç çocuğun askeri okula verilme örneğini biliyoruz. Onlar zaten bir devlete eklemlenmiş durumda ve oradan tamamen çıkıp bağımsızlaşıp eski kimliğine dönmesi son derece radikal bir şey olurdu ve 60’lar, 70’ler Türkiye’sinde çok da mümkün olmazdı. Hem kendileri için hem de aileleri için korktular. Ama 90’dan itibaren biz bunları konuşmaya başladığımızda da hani bir kısmı için zaten çok geçti. Bir kısmı içinse bulunmaları çok zordu. Çünkü bu insanlar zaten kendilerini belli etmek istemiyorlardı.

    Çünkü travma ve soykırım aslında biten bir süreç değil. Yani bu insanlar hayatlarını radikal olarak değiştirmek zorunda kalmışlar. Böyle bir mekanizmaya maruz bırakılmışlar ve bu mekanizmayı kırıp çıkmanın ne kadar da zor olduğunun farkındalar. Çok uzun sürede insanlar özellikle Dersim dışındakiler bunu bir isyan anlatısı içerisinde kurdukları için de bir kahramanlık anlatısı içinde bu tür kurbanlık hikayeleri aslında çok da değer görmedi. Ancak 90 sonrasında 1938’in nasıl sistematik bir soykırım politikası olduğunu algılamaları kayıplarını aramaya başlamalarıyla mümkün oldu.”

    “CUMHURİYET ELİTİ, DERSİMLİ KADININ KURTARILMASI GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR”

    -Cumhuriyet döneminde, soykırım politikasında kadının önemi nedir, nasıl bir politika uygulandı?

    “Kadınlar üzerinden bir toplumu yeniden dizayn etmek, toplum mühendisliğinin temelinde var. Bu uygulamaları soykırımlarda görüyoruz. Aileyi dönüştürmeye çalışıyorlar. Aile kadındır, kız çocuğudur, annenin çocuğa vereceği eğitimdir. Yani bunu direkt olarak hedefler bütün soykırım rejimleri. Yani bunun için Amerikan yerlileri ve Avustralya’daki yerliler, bu tür yatılı okullar veya kadınların kaçırılması benzeri uygulamalara maruz bırakılmıştır. 1915 ve ondan öncesinden çok etkilendikleri ve Osmanlı döneminde olan yatılı misyoner okulları gibi misyoner okulu kurmak istiyorlar. Bunun için de işte ismi İzmir’de misyonerlikle alakalandırmış ama kendini Türk misyoneri olarak gören Sıdıka Avar’ı bir şekilde Elazığ’a getirerek bunu gerçekleştiriyorlar. Aslında bunlar soykırım süreçlerinde çok görülen uygulamalar. Bir kısmı başarıya ulaşmış bir kısmı daha kısmi başarıyla gördüğümüz uygulamalar.

    Cumhuriyet eliti, Dersimli kadınlara yapılan etnografik çalışmalara da çok fazla yer veriyor. Kadınların diğer bölgelere göre daha rahat yaşadığından, erkeklerden kaçınmadığından, güler yüzlü olduğundan, yabancılarla sohbet edebildiğinden, kılık kıyafetlerinin kapalı olmadığından bahsediliyor. Bu özellikleri Alevi Kızılbaş olmasından kaynaklı olduğunu görmemiz gerekiyor. Cumhuriyet eliti, Dersimli kadını Orta Asya’daki İslamiyet öncesi, Şama gelenekleri sürdüren ve onun için kurtarılması gereken kadın toplulukları olarak düşünüyorlar. Cumhuriyet projesiyle bu duruma ‘kadınlar nispi ölçüde daha rahat ve özgürler ama ortaçağ dünyasında yaşıyorlar, o yüzden bunların modernize edilmeleri lazım’ diyorlar. Modernite aynı zamanda Türklükle eşleştiriliyor. Dili değişecek, kılığı kıyafeti değişecek, okullaşma olacak, gündelik hayatında kullandığı her şey değişecek.”

    “DERSİMLİ KADINDAN, 1938 İLE BİRLİKTE ANNELİĞİ ALINIYOR”

    -Cumhuriyet döneminde, Dersimli anne neden düşman olarak görüldü?

    “Dersimli annelerin hedef alınması gibi bir hikaye var burada. Yani Dersimli anneliğin meşru bir annelik olmadığı, çocuğunu Kürtleştiren bir annelik olduğu için tehlikeli bir annelik. Bu yüzden anne çocuk ilişkinin kırılması gerekiyor ki bundan dolayı aslında yatılı okul projesi yapılıyor. Çocuk ailesinin kültüründen uzak tutulacak, onun dilini konuşmayacak, onun gibi yemek pişirmeyecek gibi… Cumhuriyet’in Dersim politikasında en başarılı olduğu şeylerden birisi de annenin çocuğuna olan aktarımını kırmak. Kız çocukları yatılı okula gelip artık Sıdıka Avara’ya ‘anne’ dedikleri ve onu örnek aldıkları bir kız çocuğu modeli gelişti.

    Burada gördüğümüz şey; Dersimli annenin, anneliğinin elinden alınması. Yani sen biyolojik anne olabilirsin ama onun hayatını belirleyen, onun kültürünü, yaşamını, görgüsünü geliştirecek olan anne sen değilsin. Yani sen bunu meşru olarak yapamazsın, bu hak elinden alınıyor. Annelik sadece doğurmayla ilişkili bir şey değil. Bu tamamen Dersimli annelerden 1938’le birlikte alınıyor ve bu ilişki benim görebildiğim kadarıyla uzun solukta da belirleyici olan bir kırılma. Bir anne var ama sonuç olarak dili, konuşmayı, görgüyü öğrendiğiniz yani sizi şekillendiren başka bir yer. Hani siz annenize saygı duyabilirsiniz ama onu bir bilgi kaynağı olarak görmeme hali… Anne ile çocuk arasındaki hiyerarşinin büyük bir anlamda kırıldığını görüyoruz. Tabii ki 1938 çok büyük bir kırımdı ama 1947’den sonra dönmek ve belirli bir noktada toparlanmak mümkün oldu. 1990 süreciyle yaşananlar, özellikle köy yakmalarıyla yaşanan süreçler geri dönüşleri daha azalttı. Artık Dersim’e gittiğiniz zaman kadınlar yalnız yaşadığı ve hani o toplumsal, yani yaşlı ve gencin bir arada yaşayıp birbirini desteklediği, bir arada yaşamını sürdürdüğü o toplumsal yapının da büyük ölçüde zarar gördüğünü söylemek mümkün.”

    Cihan BERK-Nuray ATMACA/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -Dersim Harekat Planı’nın üç ayağı: Etno dinsel temizlik, tek tipleştirme, Türk İslamlaştırma-VİDEO
    -BM’nin ‘Soykırım’ tarifi: Yapılanlar organize bir şekilde ise bu bir soykırımdır!-VİDEO
    -‘Rejimin Kürt sorunuyla yüzleşme yeteneği bugüne kadar olmadı, şartlar yüzleşmeyi zorluyor’-VİDEO
    -‘Dersim’de Türkleşme yatılı bölge okulları üzerinden başladı’-VİDEO

  • BirGün’ün ‘Bir Düş’ belgeseli Mersin’de gösterildi- VİDEO

    BirGün’ün ‘Bir Düş’ belgeseli Mersin’de gösterildi- VİDEO

    PİRHA- BirGün gazetesinin 20 yıllık bağımsız gazetecilik serüveninin hikayesini anlatan ‘Bir Düş’ belgeseli Mersin’de gösterildi.

    Mersin Yenişehir Belediyesi Akademi Salonunda düzenlenen belgesel gösterimine SOL Parti il yöneticileri, DEM Parti il yöneticileri, Akdeniz Belediye Eş Başkanı Hoşyar Sarıyıldız ile belediye meclis üyeleri Kadın Gazeteciler Derneği, Tabip Odası, 68’liler Derneği, Veli-der yöneticileri ve çok sayıda BirGün okuru katıldı.

    “HEPİMİZİN ORTAK HİKAYESİ”

    Belgesel gösteriminden önce konuşan BirGün Yayın Koordinatörü Yaşar Aydın, “Bütün toplumsal muhalefet olarak AKP’nin 22 yıllık iktidarına karşı mücadele veren bir toplumuz. Biz de bu süreçte hangi badireleri atlattık onları anlatmaya çalıştık. Bu sadece BirGün’ün değil hepimizin ortak hikayesi. Sadece BirGün’ü anlattık belki ama Cumhuriyet, Yeni Yaşam, Evrensel ve daha niceleri memleketin hakikatini anlatmaya çalışıyor. Umarım önümüzdeki süreçte daha eşit, daha özgür, daha adil bir Türkiye’de kazanımlarımızın olduğu günleri yaşarız ve bizler de artık güzel ve keyifli haberler yazarız” diye konuştu.

    Konuşmanın ardından belgesel izlendi. Belgeselden sonra da Yaşar Aydın ile söyleşi yapıldı.

    PİRHA/ MERSİN

  • Selman Yeşilgöz: Devlet yaptığı katliamla yüzleşmezse acılar devam edecektir-VİDEO

    Selman Yeşilgöz: Devlet yaptığı katliamla yüzleşmezse acılar devam edecektir-VİDEO

    PİRHA-Dersim Katliamı’nın devletin Dersim’in kültürüne ve inancına karşı tahammülsüzlüğünün sonucu olduğunu belirten DAM Yönetim Kurulu Üyesi Selman Yeşilgöz, “Devlet yaptığı katliamla yüzleşmezse acılar devam edecektir ve bizim de bu acılar karşısındaki duruşumuz devam edecektir” dedi.

    Bundan tam 87 yıl önce Dersim’in önde gelenleri, seyitleri, Seyd Rıza, Wusênê Seydi, Aliye Mirzê Sili, Hesen Ağa, Findik Ağa, Resik Uşen ve Hesenê Ivraimê, Ankara’dan özel görevle gönderilen İhsan Sabri Çağlayangil’in denetiminde yapılan yasadışı bir mahkeme neticesinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.

    Dersim Araştırmalar Merkezi (DAM) Yönetim Kurulu Üyesi Selman Yeşilgöz, Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilmesinin 87. Yılına ilişkin PİRHA’ya konuştu.

    “DERSİM KATLİAMI, BU HALKIN KÜLTÜRÜNE VE İNANCINA KARŞI TAHAMMÜLSÜZLÜĞÜN BİR SÜRECİN SONUCUDUR”

    Dersim Katliamı’nın devletin Dersim’in kültürüne ve inancına karşı tahammülsüzlüğünün sonucu olduğunu belirten Selman Yeşilgöz, “Sonuç öncesi devletin yaptıkları vardır ve bunlar da bilhassa Seyit Rızaların idamlarının iddianamesini hazırlayan Sahan Ademoğlu’nun vurguladığı bu dava genç Tunceli’nin Dersim’e açtığı davadır diyor. Şimdi de onların ardılları olan İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu Cumhuriyet tarihinde Şeyh Sait ve Seyit Rızalara ne yaptıysak bugünde onu yapmaktan geri kalmayacağız diyor. Söylenen söz sıradan bir laf değil ve katliamcı zihniyetin devam ettiğini gösteriyor bizlere” dedi.

    Seyit Rızaların idamının başlı başına bir idam olayı olmadığına vurgu yapan Yeşilgöz, “Çünkü Seyit Rıza ve yol arkadaşları bir dava için yola çıktılar.  Dersim tarihi, kültürü, inancı için yola çıktılar. Geçmişten bu yana Dersimliler yaşadıkları topraklara Kırmanciye Beleke diyorlardı. Kırmanciye Beleke farklılıkların, çeşitliliklerin olduğu topraklardır. Kendi dili, inancı ve kültürünün yok sayılmasına karşı o gün gösterilen bir reaksiyondur. Bazı kesimler isyan vardı diyor ancak Dersim’de o dönem isyan yoktu, katliama karşı bir duruş vardı. Devletin kayıtlarında 13 bin 500 kişinin öldürüldüğü söylenirken sözlü tarihte ise 50 ile 70 bin kişi arasından insanın öldürüldüğü söyleniyor” diye konuştu.

    “DEVLETİN GEÇMİŞİYLE YÜZLEŞMESİ GEREKİYOR”

    Devletin bu acının unutulmasını istiyorsa geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğinin altını çizen Yeşilgöz, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Ancak devleti yönetenlerin zihniyetleri şimdiye kadar hiç değişmedi. Biz her yıl 15 Kasım ve 4 Mayıs’ta anmalar yaparak görevimizi yaptık diye geri çekilip oturmak davaya aynı şekilde sahiplenmediğimiz anlamına gelir. Çünkü Seyit Rızalar bu dava uğruna bedel ödediler. Bugünün kuşağı açısından da bunu sahiplenmenin yolu o değerlere sahip çıkmayla gerçekleşebilir. Kendisine Dersim’in aydınıyım, yazarıyım diyen bazı şahıslar o dönemin kişilikleri üzerinden bu mücadeleyi hiçleştirmeye çalışıyorlar. Onların yaptığında İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun nezdinde zuhur eden anlayışın bir başka versiyonudur. Çünkü kişiliklerle başlatılan bir karalama sonuçta o günkü o davanın da yok sayılmasına kadar da götürebilecek bir anlayıştır.

    Devlet yaptığı katliamla yüzleşmezse acılar devam edecektir ve bizim de bu acılar karşısındaki duruşumuz devam edecektir. Yüzleşmek için bizim taleplerimiz idam edilen seyitlerimizin mezar yerlerinin açıklanması ve onları uğruna mücadele ettikleri bu topraklara en azından cenazelerini getirebilmemizin yolu açılmalıdır. O gün evlatlık verilen çocuklarımızın nerelere verildiği açıklanmalıdır. Dilimize kültürümüze ve inancımıza yönelik sürdürülen asimilasyon ve tahammülsüzlük politikasına son verilmeli. Taleplerimizin yerine getirilmesi ve bir bütün olarak da bu halktan özür dilenmelidir.”

    Cihan BERK/DERSİM

  • ‘Cumhuriyet, Osmanlı’nın Alevilere yaptığı asimilasyon politikalarının bir uzantısıdır’ -VİDEO

    ‘Cumhuriyet, Osmanlı’nın Alevilere yaptığı asimilasyon politikalarının bir uzantısıdır’ -VİDEO

    PİRHA- Cumhuriyetin 100’üncü yılını Aleviler ve kadınlar açısından değerlendiren DAD Kadın Meclis Üyesi Aynur Şahin, “Cumhuriyet, Osmanlı’nın Aleviliğe karşı yaptığı yok etme politikasının bir uzantısıdır. Ulus devlet kendini en çok Alevi kadınlar üzerinden inşa etti ve kadınlar cumhuriyetin öznesi değil nesnesi haline geldi” dedi.

    Cumhuriyet, halkın ülke yönetiminde egemen olduğu bir devlet şekli olarak tanımlanır. Erkin tek elde toplanmasına karşı olan cumhuriyet anlayışı, Anadolu’da Osmanlı’nın tasfiyesi ile şekillendi. Saltanatın kaldırılması ile cumhuriyet ilan edildi. 100 yıl geçti. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.

    100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma ve asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi köylerine cami yapılmaya, çocuklarına zorunlu din dersi verilmeye devam edildi. Alevi sözcüğünün yasaklı olduğu 80 yıl boyunca Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcadı.

    Aleviler ise ikinci yüzyıla eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasi özlemiyle giriyor. 1950’li yıllardan başlayarak örgütlenme çalışmalarına başlayan Aleviler, Sivas Madımak Katliamı sonrası hak, eşit yurttaşlık mücadelesini daha da artırdı.

    Dergahları, ziyaretgahları, kutsal mekanları işgal altında olan Alevi toplumu, son olarak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle dağıtılmak isteniyor.

    Cumhuriyetin geride kalan 100 yılını kadınların nasıl geçirdiğini Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Kadın Meclis Üyesi Aynur Şahin ile konuştuk.

    “ALEVİLER LAİKLİĞİN BEKÇİSİ HALİNE GETİRİLDİ”

    Aynur Şahin, Türkiye Cumhuriyeti’nin tekçi bir sistem üzerine kurulduğunu dile getirerek, bundan en çok Alevilerin etkilendiğini belirtti.

    Cumhuriyetin, Osmanlı Devleti’nin çoklu yapısından geriye kalan bütün kültürleri, inançları ve halkları tek potada eriten bir şekle dönüştüğünü söyleyen Şahin, “Aleviler açısından düşündüğümüzde inanç boyutunda yok edilmenin ilk taşları örüldü. İnanç merkezlerinin yasaklanması, kapatılması aynı zamanda bunu pekiştirdi. Osmanlı’nın Aleviliğe karşı yaptığı yok etme politikasının bir uzantısı cumhuriyet. Aleviler ulus devletin ve laikliğin bekçisi haline getirildi. Çünkü Osmanlı’da yaşadıklarını cumhuriyette yaşamamanın garantisi olarak laikliği görüyorlardı. Ancak cumhuriyet, Osmanlı’nın Aleviliğe karşı yaptığı yok etme politikasının bir uzantısı oldu” diye konuştu.

    “LAİKLİĞİN VE CUMHURİYETİN ALEVİLERE BİR FAYDASI OLMADI”

    Alevilerin, her ne kadar cumhuriyeti yaşadıkları baskılardan kurtulmanın bir yolu olarak görseler de pratikte öyle olmadığını kaydeden Şahin, “Alevilerin en sık dile getirdiği kavramdır laiklik ama laikliğin Alevilere bir faydasının olmadığını pratikte gördük. Nasıl bir laiklik meselesini masaya yatırmak gerekiyor” dedi.

    Cumhuriyetin tekçi anlayışından dolayı Alevilere yönelik asimilasyon hamlelerinin devam ettiğinin altını çizen Şahin, şu ifadeleri kullandı:

    “Dedelik ve pirlik makamının anlam ve önemine baktığımız zaman 200 yıl önceki haliyle bugünkü halinin farklı olduğunu, özellikle cumhuriyetle çok fazla değişim ve dönüşüme uğradığını, iktidarın bir bakanlığa bağlayarak kendine dedeler, pirler yaratması Aleviliği tümden eritmenin bir aracı olarak karşımıza çıkıyor. Bu süre içerisinde de Alevilerin kendi kurumlarının olmayışı, ibadet mekanlarının yasaklanması Aleviliğin içe kapanmasına yol açtı. Sonrasında kentlere göçle birlikte Aleviliğin aslında bir çeşit doğal asimilasyona uğradığı mümkün. Son 20-30 yılda kurulan cemevleri, Alevi dernekleri bunun bir nebze önüne geçti ancak bu kurumsallaşmanın içinin nasıl doldurulduğu da önemli.”

    “KADINLAR CUMHURİYETİN NESNESİ HALİNE GETİRİLDİ”

    Ulus devletin kendini en çok Alevi kadınlar üzerinden inşa ettiğini belirten Şahin, “Kadınlar cumhuriyetin öznesi değil nesnesi haline geldi. Ulusun anneleri haline geldiler, dilin taşıyıcısı haline geldiler. Söz söyleyen, siyasete etki eden, topluma yön veren, değiştiren kadınlar değil; yeni ulus devlet sisteminin araçları haline dönüştürüldü” dedi.

    Ulus-devletin aynı zamanda cinsiyet açısından da tekçi bir formda olduğuna dikkat çeken Şahin, bu durumun günümüzde de varlığını sürdürdüğünü hatırlattı.

    “İKİNCİ YÜZYIL KADINLARIN YÜZYILI OLACAK”

    Aynur Şahin, cumhuriyetin birinci yüzyılının kadınlar açısından eşitsizlikle mücadele etmekle geçtiğini söyledi.

    Mücadele pratiklerinin deneyimleri sayesinde ikinci yüzyılın kadınlar açısından çok daha farklı olabileceğine işaret eden Şahin, sözlerini şöyle sonlandırdı:

    “Kadınlar tüm o yaşadıkları eşitsizliği, adaletsizliği ortadan kaldırmadı. En çok alanda olan, itiraz eden, alanda olan kadınlar. Ve ulus-devletin tek cinsiyet, tek millet yapısına itiraz eden yine kadınlar ama bunun içerisinde Kürt kadın hareketine ayrıca bir yer vermek gerekir diye düşünüyorum. Türkiye’nin birinci yüzyılını hem erkek egemen bir yüzyıl olarak yaşadık hem de kadınların buna itiraz ettiği, mücadele ettiği, güçlendiği bir yüzyıl olarak gördük. İkinci yüzyıla da bu birikimle ve güçle geçiyoruz. Bu mücadele daha da güçlenerek devam ederse ikinci yüzyıl kadınların yüzyılı olacaktır diye düşünüyorum.”

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘Cumhuriyet, Türklük ve Sünnilik üzerine kurgulanmıştır’

    2-‘Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu’

    3-‘Baskı ve asimilasyon ne kadar varsa direniş de o kadar var’

     

  • Eğitim-Sen’li Ayıcı MEB’i uyardı: Tek tipçi zihniyetten vazgeçin- VİDEO

    Eğitim-Sen’li Ayıcı MEB’i uyardı: Tek tipçi zihniyetten vazgeçin- VİDEO

    PİRHA- MEB’in kararıyla bütün öğretmenlerin katılımının zorunlu tutulduğu din dersi eğitimi verilmesiyle ilgili konuşan Eğitim-Sen Mersin Şube yöneticisi Saffet Ayıcı, “100 yıllık cumhuriyet tarihinde bir ilk. Bu laiklik ilkesine ve insan haklarına aykırıdır. MEB bu karardan derhal vazgeçmelidir” dedi.

    Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) bu yılın ilk ara tatili olan 11-17 Kasım’da yeni bir düzenlemeyi hayata geçirecek. Türkiye tarihinde ilk kez hangi branştan olursa olsun tüm öğretmenlere din eğitimi verilecek.

    81 ildeki bütün öğretmenlerin katılımının zorunlu tutulduğu ve ara tatilde yapılması planlanan eğitimin içeriği “Temel Eğitim ve Ortaöğretim Kurumlarında Din Dersi ve Öğretimi” olarak açıklandı.

    “CUMHURİYET TARİHİNDE BİR İLK”

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) Mersin Şube yöneticisi Saffet Ayıcı, branş dışı tüm öğretmenlere din eğitiminin verilmesini içeren uygulamanın 100 yıllık cumhuriyet tarihinde bir ilk olduğuna dikkatleri çekerek, “Bununla cumhuriyetin ikinci yüzyılına dinsel bir yönelimle girilmek istendiğinin, dini eğitimin öncelendiğinin, dindar ve kindar nesil yetiştirmek istendiğinin altı çizilmek isteniyor. Bu ilk, başka ilklere de kapı açacaktır” dedi.

    BAKANLIĞA UYARI: TEKÇİ ZİHNİYETTEN VAZGEÇİN

    Eğitimin dinselleşme hızının gün geçtikçe arttığını belirten Ayıcı, “Okullarda cemaat ve tarikat eliyle ya da onların yönetimindeki başka yapılarla okul içlerine birtakım projelerle dinsel eğitim yerleştirilmeye çalışıldı ki bunun son örneği ÇEDES projesidir. Bundan bir verim elde edemeyeceklerini düşünen MEB bu kez topluca öğretmenlere seminer döneminin son günlerinde din eğitimi vermek istemekte. Bu laiklik ilkesine ve insan haklarına aykırıdır. Yasal değildir. Biz Eğitim-Sen olarak bu programa katılmama kararı aldık” diye konuştu.

    Yapılan uygulamanın toplumun dinamikleriyle, barışıklığıyla çatışacağını söyleyen Ayıcı, MEB’i uyararak “Bakanlık, tek tipçi anlayış ve tek din dayatmasından vazgeçilmelidir” ifadelerini kullandı.

    Fatoş SARIKAYA- Diren KESER/ MERSİN

     

  • ‘Türk, Sünni, kapitalist bir cumhuriyet inşa edildi; hala demokratikleşememe sancısı yaşıyoruz’-VİDEO

    ‘Türk, Sünni, kapitalist bir cumhuriyet inşa edildi; hala demokratikleşememe sancısı yaşıyoruz’-VİDEO

    PİRHA- Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın CAN TV’de yayınlanan Bizim Gündem programına konuşarak, “Alevi toplumu bugün Siyasal İslamcılığın kurmuş olduğu hegemonyanın yarattığı dehşet karşısında adeta cumhuriyetin kuruluş konseptine, onun kurucu önderine güzellemeler yaparak kendini kandırma eğilimi sergiliyor. Oysa ögeler bize ne yazık ki böyle bir tabloyu doğrulamıyor” dedi.

    Cumhuriyet, halkın ülke yönetiminde egemen olduğu bir devlet şekli olarak tanımlanır. Erkin tek elde toplanmasına karşı olan cumhuriyet anlayışı, Anadolu’da Osmanlı’nın tasfiyesi ile şekillendi. Saltanatın kaldırılması ile cumhuriyet ilan edildi. 100 yıl geçti. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.

    100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma ve asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcıyor.

    CAN TV’de yayınlanan, Elif Sonzamancı’ın sunduğu Bizim Gündem programının konuklarından Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, Aleviler ve Cumhuriyetin 100. yılına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

    “ALEVİLER OSMANLI’DAN KURTULMA UMUDUYLA CUMHURİYETÇİ GELECEKTEN YANA FAZLA UMUT ÜRETMEYE BAŞLADI”

    Cumhuriyetin yüzyıl önce, kendi kuruluş konseptinde de belirtildiği gibi Türkleştirmek, Müslümanlaştırmak ve muasırlaştırmak üzerinden kurulduğunu belirten Aydın, “Muasır kastedilen şeyin de aslında kapitalist bir düzen için gerekli yeniden üretim ilişkilerini sağlamaya yönelik olan bir durum. Çoğu zaman bu konuda da kafa karışıklığı olabiliyor. Muasırlaştırmak derken akla laiklik geliyor. Akla kadın hakları geliyor. Yüzyılın başına gittiğimizde bildiğiniz gibi bir milli mücadele söz konusuydu. O Milli Mücadele’de insanlar kendi kimliklerini saklama gereği duymadan, dönüşmeden, asimile olmadan rahatlıkla ifade ediyorlardı. Dolayısıyla çok kimlikli bir coğrafyada, çok inançlı bir coğrafyada yaşıyorduk. Milli Mücadele’nin ilk dönemi, birinci meclis dönemi yani 1923-24 arasındaki dönemde işlerin iyi gibi gittiğini, dolayısıyla geleceğe dair pekala herkesin kendi kimliğiyle eşit ve özgür olacağı bir hayal üzerinde bir mutabakat sağlamıştı. Hatta bu mutabakat içinde örneğin Aleviler artık Osmanlı’dan da kurtulma olasılıklarını dikkate alarak görece cumhuriyetçi, laik bir gelecekten yana daha fazla umut üretmeye başlamışlardı. Fakat bir müddet sonra görüldü ki özellikle Lozan’da Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası platformlarda kabul görmesinin akabinde görülmeye başlandı ki aslında işler özellikle Kürtlerin, Alevilerin, emekçilerin hayal ettiği gibi kurgulanmıyor. Ağır bir aldatma durumu söz konusu” dedi.

    “1924 ANAYASASI İLE BİRLİKTE ARTIK ALEVİLİK, KÜRTLÜK, ÇERKESLİK, EMEK, KADIN HAKLARI YOKTU”

    Aydın, 1921 ve 1924 anayasasıyla tekçiliğin başladığını belirterek şunları kaydetti:

    “Örneğin kongrelerinin birinci maddesinde gelecekten söz edilirken ırk ve inanç haklarını garanti eden cümleler kullanılırken Amasya protokollerinde benzeri ifadeler kullanılırken, Misak-ı Milli’de tarifi yapılırken Kürtlerin ve Türklerin yaşadığı topraklar diye ifade edilirken, giderek bu durumlarda değişmeler başladı. İlk değişim mecliste de temsil edilen dönemin sosyalistlerin, komünistlerin polisiye operasyonlar ile tasfiye edilmesi şeklinde gerçekleşti. Arkasından 1921 Anayasası’nın bir maddesinde değişiklik yapılarak o ana kadar olmayan bir şey Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır maddesi eklendi. Oysa bu söz konusu madde eklenmezden önce o mecliste Sünni dindarlar, şeyhler falan da olmasına rağmen ortak mutabakat böyle bir şey değildi, ortak mutabakat egemenlik kayıtsız şartsız milletindir şeklindeydi. Ortak mutabakat seçimlerle vilayetlerin kendi belediye başkanlarını seçip kendilerini özgürce yönetmesiydi. 1924 Anayasası’nda birdenbire o ana kadar sürekli cümlelere biz Kürtler ve Türkler diye başlanırken birdenbire herkes Türk’tür denildi. Bunlar peş peşe geldi. Artık yeni cumhuriyette bir şeyler bir önceki dönem olan bir şeyler artık yoktu. Ne yoktu? Artık Alevilik yoktu. Artık Kürtlük yoktu. Artık Çerkeslik yoktu. Gayrimüslimler Lozan’da mecburen kabul edilmiş fakat bir müddet sonra diş sıkılan bir küçük topluğa dönüşmüşlerdi. Emek yoktu. kadın hakları şu aşamada yoktu.”

    “TEKKE VE ZAVİYELERİN KAPATILMASI İLE BEKTAŞİ DERGAHLARI KAPATILDI”

    Alevi toplumunun Osmanlı’dan kurtulma umudu ile cumhuriyetçi söylemler geliştirdiğine vurgu yapan Erdoğan Aydın, “Alevi toplumu bugün siyasal İslamcılığın kurmuş olduğu hegemonyanın yarattığı dehşet karşısında adeta cumhuriyetin kuruluş konseptine, onun kurucu önderine güzellemeler yaparak kendini kandırma eğilimi sergiliyor oysa ögeler bize ne yazık ki böyle bir tabloyu doğrulamıyor” dedi.

    Aydın, devamında şu ifadelere yer verdi:

    “1924’te çıkartılan köy kanunu, köyün tarifini cami ekseninde yapıyor ve eğer o ana kadar camisi olmayan köyler söz konusuysa 13. maddesi köyün meydanlık yerine mutlaka meydana bakacak şekilde bir cami inşasını zorunlu kılıyor. Bir müddet sonra Tekke ve Zaviyeler Yasası çıkacak. Yine bu söz konusu yasa Türkiye’nin ilerici kesimlerinde, sosyalist kesimlerinde, Alevi kesimlerinde genellikle şöyle okunmak istenir, ‘Bak işte gericiliğe karşı bir ilerici düzenleme’. Oysa tekke ve zaviyelerin kapatılma yasasının ayrıntılarını okumaya başladığımızda gördüğümüz tablo bize böyle demiyor. Türkiye çapında çok daha yaygın olan, ağırlıkla Bektaşilere ait olmak üzere dergahların kapatılması ve en ağır kapatılma operasyonuna tabi olanın da bugün Hacı Bektaş’taki Dergah olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Adeta tekke ve zaviyelerin kapatılma yasası 1826 ikinci Mahmut’un yeniçeri teşkilatının tasfiyesi sonrasındaki Bektaşi tekkelerine yönelik operasyonu andıran bir şiddet ve kararlılıkla gerçekleşiyor. Söz konusu yasanın diline baktığımızda işte ilk kelime, ilk kavram olarak şeyhlikten söz etmesine rağmen dede, baba ve benzeri Aleviliğe özgü kavramların büyücü gibi kavramlarla, aşağılayıcı kavramlarla aynı anda aynı cümlenin içinde kullanıldığını görüyoruz ki bu söz konusu yasadan sonra çok net bir şekilde karşımıza çıkan gerçek, Aleviliğin, yasalarla Kürtlerin ötekileştirildiği bu topraklarda artık yasaklı bir inanç haline getirildiği gerçeğidir. Nitekim bu yasadan sonra Aleviler bırakın dergahlarını sabit bir yer olmamakla birlikte ocaklarını sürdürebilme imkanlarını, aynı zamanda cem yapamaz hale geleceklerdi veya inanç önderi diye gördükleri insanların eziyetlere uğradığını görecekler. Üstelik oluşturulan bürokrasi şöyle bir bürokrasi, iki ayaklı, bir ayağı geleneksel Osmanlıcı muhafazakar bir bürokrasi. Bir de bu modern, Kemalist, muasırlaşmacı her ikisi de Alevilere farklı gerekçelerle, biri büyücülükle, falcılıkla özdeşleştirerek, diğeri ise işte sapkınlıkla, mürtetlikle özdeşleştirerek ama ikisi de adeta Alevi toplumunun, Alevilerin kendilerini ifade etme imkanlarını ortadan kaldıracak.”

    “TÜRK, SÜNNİ, KAPİTALİST BİR CUMHURİYET İNŞA EDİLDİ”

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ile Sünniliğin desteklendiğini belirten Yazar Erdoğan Aydın, mevcut iktidarın da kurulan kapitalist cumhuriyet nedeniyle hala egemenliğini sürdürdüğünü söyledi.

    Aydın, Diyanet’in devletin tek inanç mekanı olarak kurulduğunu, Türkiye’nin hala demokratikleşememe sancısı yaşadığına dikkat çekti.

    Aydın şunları ifade etti:

    “Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyor. Diyanet İşleri Başkanlığı örneği şöyle tarif edilmiyor. Bu ülkede çoğunluk olan Sünni inanca sahip insanların kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurumlar diye değil, devlet kurumu, devletin tek inanç mekanı olarak örgütleniyor. Alevilerin o günden bugüne nasıl azaltılmaya devam ettiğini de görüyoruz. Yani Aleviler nasıl azaltılıyor?
    1- Asimile edilerek,
    2-Kendilerini ifade etme özgüvenleri kırılarak, suçlu, sapkın gösterilerek, kendini gizlemek zorunda bırakılarak ve zamanla da duruma adapte olup olmak üzere.

    Özetle temel dini kurum Diyanet, temel inançsal çerçeve İslam, Sünni, Hanifilik, farklı inançların örgütlenme imkanları yok.

    Cumhuriyet öyle bir düzen kurdu ki, laikliği gerçek anlamda laiklik olmayan, sadece muasırlaşma, modernleşme ile sınırlı, öyle bir laiklik kurdu ki, örneğin Alevi inançlı yurttaşlarına, Hristiyan, Musevi inançlı yurttaşlarına öteki gözüyle baktı ve onları azaltmayı kendisine tıpkı Kürtlere yaptığı gibi, tıpkı emekçilere yaptığı gibi sol siyasetlere, sol aydınlara yaptığı gibi dolayısıyla Alevi’nin, Kürt’ün, sosyalistin adının geçmeyeceği, Türk, Sünni, kapitalist bir cumhuriyet inşa etti. Hala demokratikleşememe sancısı çekiyoruz. O nedenle bugün son 20 yılını cumhuriyeti bile reddeden ve Sünnilik konsepti üstünden yükselip egemen olmuş olan Siyasal İslamcılığın iktidarı ile karşı karşıyayız.”

    Programın tamamını buradan izleyebilirsiniz.

    PİRHA/İSTANBUL

  • ‘Cumhuriyet, Türklük ve Sünnilik üzerine kurgulanmıştır’-VİDEO

    ‘Cumhuriyet, Türklük ve Sünnilik üzerine kurgulanmıştır’-VİDEO

    PİRHA- DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan cumhuriyetin ilk 100 yılını kadınlar açısından değerlendirdi. Doğan, “Bir toplum ya da birey birini köleleştirmişse, yani ‘sen yoksun, sen bana tabisin’ demişse toplumun kendisi de hür ya da özgür değildir” dedi. Doğan, Alevi kadınların inanç konusunda yeterli örgütlenmediğini ve güçlenmediğini de kaydetti. 

    Cumhuriyet, halkın ülke yönetiminde egemen olduğu bir devlet şekli olarak tanımlanır. Erkin tek elde toplanmasına karşı olan cumhuriyet anlayışı, Anadolu’da Osmanlı’nın tasfiyesi ile şekillendi. Saltanatın kaldırılması ile cumhuriyet ilan edildi. 100 yıl geçti. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.

    100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma ve asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi köylerine cami yapılmaya, çocuklarına zorunlu din dersi verilmeye devam edildi. Alevi sözcüğünün yasaklı olduğu 80 yıl boyunca Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcadı.

    Aleviler ise ikinci  yüzyıla eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasi özlemiyle giriyor. 1950’li yıllardan başlayarak örgütlenme çalışmalarına başlayan Aleviler, Sivas Madımak Katliamı sonrası hak, eşit yurttaşlık mücadelesini daha da artırdı.

    Dergahları, ziyaretgahları, kutsal mekanları işgal altında olan Alevi toplumu, son olarak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle dağıtılmak isteniyor.

    Cumhuriyetin geride kalan 100 yılını kadınların nasıl geçirdiğini Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan ile konuştuk.

    “ALEVİLERİN İNANCI YASAKLANDI”

    Cumhuriyet’in tekçilik üzerine kurulduğunu ifade eden Kadriye Doğan, “Bir Alevi kadın olarak geriye bakıp yüz yılı değerlendirdiğimde şunu söyleyebilirim kuruluş kodları itibari ile tekçilik üzerine kurulan bir cumhuriyettir. Sadece Türklük ve Sünni mezhebi üzerine kurgulanmıştır ve bu yüzyıllık süreçte bütün kurumlarını bunun üzerine inşa etmiştir. Eğitimi hukuku, tüm kültürel kodları bunun üzerine inşa edilmiştir. Zaten kurulduğu günden itibaren de Şeyhülislamlığı kaldırdığı anda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşuna tanıklık ederiz. Ve Aleviler’in inançları bir anda yasaklandı, bu inancın tüm kurumları ortadan kaldırıldı ve tüm varlıklarına da el konduğuna tanıklık ederiz. Bunu geldiğimiz noktada da değerlendirdiğimizde bugün itibarıyla geçmişte inanç olarak katliamlarla yaşadığımız bir süreçten bugün ise artık fiziki katliamdan vazgeçip inceltilmiş bir asimilasyon programıyla ve inancımızı devletin ve çeperindeki kurum ve kuruluşların siyasilerin daha doğrusu egemenlerin tanımladığı ve egemenlerin kontrol eder bir noktada olduğunu görüyoruz. Ve inancımızı özgürce yaşayamıyoruz. Yani bunu bize bırakmıyorlar. İstiyorlar ki devlet kendi güdümünde bir Alevilik yaşatılsın veyahutta kontrolüne alınsın çerçevesini de kendi çizsin istiyor” dedi.

    “ASİMİLASYON ÇEMBERİNDEN KURTULMAK İÇİN ÇIRPINIYORUZ”

    Doğan, asimilasyona karşı mücadele ettiklerini ifade ederek şunları söyledi:

    “Kadın olarak baktığımızda da bilirsiniz ki her inanç, her kültürel yapı ve her dil anne üzerinden ileriki kuşaklara aktarılır. Bugün itibari ile gelecek kuşaklara taşınmasının olanaklarının ortadan kalktığını görüyoruz. Geçmişte elbetteki inancımızın yasaklı olması gizli olması ve toplumun hafızasına kirletilmiş olarak nakşedilmesiyle, toplumun içinde göğsümüzü gere gere inancımızı söyleme noktasından geri kaldık. Eğitim kurumlarında bunu yaşatma bunu inşaa etme konusunda geri kaldık. Gelinen noktada da artık asimilasyon çemberinden kurtulabilmek için çırpınıyoruz.”

    “BU KAZANIMLAR KADINLARIN KENDİLERİNE AİTTİ”

    Cumhuriyetin birinci 100 yılını geride bırakıp ikinci 100 yılını idrak edeceğimiz bir sürece girdik diyen Doğan, yeni dönem için şu değerlendirmelerde bulundu:

    “İkinci 100 yıla girerken ben esas olarak şunu söylemek isterim. Bir toplum ya da birey birini köleleştirmişse, yani sen yoksun, sen bana tabisin demişse toplumun kendisi de hür ya da özgür değildir. Biz Türkiye’de ne yazık ki bu gerçekle karşı karşıyayız. Çünkü cumhuriyet işte büyük kazanımlardan, kadın kazanımlarından kadının seçme ve seçilme hakkının verildiğinden bahseder. Oysa şunu çok iyi biliyoruz cumhuriyetin kuruluş sürecine kadar çok ciddi kadın örgütlenmeleri, kadın mücadelelerinin olduğunu, hatta bir dönem kadın partisinin kurulduğunu, bu dönemde çok ciddi mücadelelerin verildiğini biliyoruz. Yani kimse kimseye bir şey lütf etmiyor. Bu kazanımlar kadınların kendilerine aitti ve olması gereken bir durumdu.

    “İNANÇ KONUSUNDA KADIN ÖRGÜTLENMESİNİN GÜÇLENDİRİLMESİ GEREKİYOR”

    Alevi kadınları siyasi hareket içerisinde kadın özgürlükçü bir yaşamı demokratik bir yaşamın inşasında oldukça yoğun emek veriyorlar. Fakat inanç konusuna geldiğimiz zaman bunu örgütleme noktasında yeteri kadar güçlü değiliz. Başarılı da değiliz ve bunu bir sorun olarak önümüze koymak, bunu görmek durumundayız. Nasıl ki toplumsal özgürlüğü, eşitliği kadınlar inşa edecekse inancımızı da yine kadınlar geleceğe taşıyacaktır. Gelecek kuşaklara aktaracak olanların da kadınlar olduğunun bilinciyle kadın örgütlenmesi güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması konusunda bize ciddi görevler düştüğünün farkındayız.

    “CEZAEVLERİ SİYASİ KADINLARLA DOLU”

    Cumhuriyet kadınlara çok büyük kazanımlar verdi derken bunlar hamasi sözler. İşte üzerinde sorgulanmıyor. Gültan Kışanak’ın yedi yıllık tutukluluk süreci doldu artık tutuksuz yargılanması gerekiyor ve buna izin verilmiyor. Cezaevleri kadın özgürlük mücadelesi veren siyasi kadınlarla dolu. Mevcut sistemde tam da bu iki yüzlülükle karşı karşıyayız. Çağrımız budur işte; artık bundan vazgeçelim. Siyaset yapan çıksın özgürce siyasetini yapsın, inancını örgütlemek isteyen inancını kendi özgünlüğüyle yaşamak isteyenler bu şekilde yaşasın, dilini eğitim dili olarak kullanmak isteyenler o dili geliştirsin, yaşasın. Bunlar bu ülke için bir zenginlik olarak değerlendirilmeli.”

    Dilan ŞİMŞEK – Zafer Şahin TAŞKIN / İSTANBUL

     

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘Cumhuriyetin birinci yüzyılında katliamlara uğradık, artık barışla, sevgiyle yaşayalım’
    2-‘Aleviler çok katmanlı bir dışlamaya maruz bırakıldı; farklılıklar bir potada eritildi’
    3-Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu’

  • ‘Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu’-VİDEO

    ‘Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu’-VİDEO

    PİRHA – Siyasi faaliyetleri nedeniyle 12 Eylül askeri darbe sürecinde işkencelerden geçen Kamber Ateş, cumhuriyetin ilk yüz yılını yorumladı. Ateş, ikinci yüzyıl için ders çıkartmak adına tarih ile yüzleşilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu” dedi.

    Cumhuriyet, halkın ülke yönetiminde egemen olduğu bir devlet şekli olarak tanımlanır. Erkin tek elde toplanmasına karşı olan cumhuriyet anlayışı, Anadolu’da Osmanlı’nın tasfiyesi ile şekillendi. Saltanatın kaldırılması ile cumhuriyet ilan edildi. 100 yıl geçti. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.

    100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma ve asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi köylerine cami yapılmaya, çocuklarına zorunlu din dersi verilmeye devam edildi. Alevi sözcüğünün yasaklı olduğu 80 yıl boyunca Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcadı.

    Aleviler, ikinci  yüzyıla eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasi özlemiyle giriyor. 1950’li yıllardan başlayarak örgütlenme çalışmalarına başlayan Aleviler, Sivas Madımak Katliamı sonrası hak, eşit yurttaşlık mücadelesini daha da artırdı.

    Dergahları, ziyaretgahları, kutsal mekanları işgal altında olan Alevi toplumu, son olarak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle dağıtılmak isteniyor.

    12 Eylül 1980 Askeri Darbe sürecinde cezaevine konulan ve tam 11 yıl hapishanede tutulan Kamber Ateş ile cumhuriyetin ilk yüz yılını konuştuk.

    “ULUSAL SİMGELERİ HEP İŞKENCE ARACI OLARAK KULLANDILAR”

    29 Ekim kutlamalarının büyük bir coşkuya sahne olduğu Ankara’da adeta her sokak bayrak ve Atatürk resimleri ile kaplandı. Günlerce süren kutlamalar içerisinde Kamber Ateş’e hissettiklerini sorduğumuzda “Cumhuriyet kutlamalarında özellikle bayrak üzerinden bir süreç yaşanınca otomatikman 12 Eylül döneminin psikolojisine girdim. Bizler 12 Eylül’ü çıplak bedenlerimizle, nasıl yaşadığımızı unutmadık. Bize karşı özellikle ulusal simgeleri hep işkence aracı olarak kullandılar” cevabını verdi.

    Kamber Ateş, 1981 yılında Mamak Askeri Cezaevi’nde yaşadıklarını hiç unutmadığının altını çizerek, “Açlık grevi örgütlediğimde taleplerimiz, faşistler ile koğuşların ayrılması gerektiği yönündeydi. O dönem ‘karıştır barıştır’ hikayeleri vardı. 1981’de koğuşlarda örgütlediğimiz açlık grevindeki taleplerimizden biri de İstiklal Marşı’nın işkence aracı olarak kullanılmaması konusuydu. Yani bugün de Atatürk, bayrak, vesaire egemenler ellerinde bir işkence aracı olarak kullanıyor. Bir de garip olan bir şey var; İsrail’de özgürlükler için sokağa çıkan kitleler, İsrail bayrağı taşıyor. Ne gariptir ki bizde de öyle. Bizde de özellikle sağ kesim, talepleri ile alana çıktıklarında ellerinde bayraklar oluyor, bu bana garip geliyor” dedi.

    “CUMHURİYET KAVRAMINDA EKSİK VAR Kİ AKP BUNUN SONUCU”

    Cumhuriyetin günden güne dinci bir yönetime evrildiğini anlatan Kamber Ateş, “14 ve 28 Mayıs arasındaki seçimlerde Mona Lisa’ya dahi türban takacak kadar zihniyeti ümmetçi kafaya karşı toplumda bir refleks vardı ama bu refleksi toparlayamadılar. Muhalif kesim bunu toparlamakta yeteneksiz davrandı. Cumhuriyet kavramında demek ki eksiklikler var ki AKP bunun sonucu. ‘Yurttaşlıktan ümmete geçişin neden ve nasıl olduğu, özel nedenleri nedir?’ sorusuna cevap veremiyorlar. Daha doğrusu muhalefet de o suça ortak oluyor” ifadelerini kullandı.

    “TARİHLE ARTIK YÜZLEŞMEK GEREKİYOR”

    Kamber Ateş, Aleviler açısından Cumhuriyetin ilk 100 yılını da değerlendirdi. Katliam ve baskıların cumhuriyet tarihi boyunca devam ettiğini belirten Ateş, şunları söyledi:

    “Mesela cumhuriyetin ilk zamanlarına baktığımızda Fransız İhtilali’nden etkilenmiş bir yapı var. Bu ümmetçi anlayış haricindeki topluluklar ise daha çok gelişmiş, bilimde, sanatta, uygarlıkta mesafe kat etmişti. Bizim de buna uymamız gerekiyordu. Bir de tarihsel olarak ulus devletlerinin kuruluş aşamasında imparatorlukların ise parçalandığı bir döneme denk geliniyor. Ama bu cumhuriyetin kendi içerisinde de bir arızası var. Mesela Mustafa Suphi ve arkadaşları, Kurtuluş Savaşı’na geliyor ancak Karadeniz’de boğdurtuluyor. Bizim Alevi coğrafyası açısından ise Hasan Hayri Bey gibi bir kimlik var. Hayri Bey, Dersim Mebusu olarak padişahın meclisinde yer alan biri. ‘Sultan’ın kızılbaşları’ olarak tarif edilen bu insanlar, sonrasın cumhuriyet kurulacağı için gelip o ekibe katılıyorlar. Hatta cumhuriyet ilan edilirken Mustafa Kemal, ‘Efendiler, yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz, herkes yöre kıyafetleri ile gelsin’ diyor. Hasan Hayri Bey de kendi coğrafyasındaki kıyafetler ile geliyor ve 2-3 sene sonrasında ise yanındakilerle birlikte idam ediliyor. Yani şimdi bizim aydınımız, öykünmeci ve cumhuriyetle yüzleşmek gibi bir sürece girmiyor. Mesela bizim coğrafyamızda bir kıyım yapılıyor, Hasan Hayri Bey de bunu dile getiriyor; Koçgiri bölgesinde büyük kıyımlar yapıldığını, insanların malına Topal Osman aracılığı ile el konulduğunu, o yüzden de orada yaşayan Alevi Kızılbaş kesimlerin, madem cumhuriyet ilan edildi durumlarının düzeltilmesini ve bu kıyıma son verilmesini istiyor. Sonuçta bir devlet aklı, ileri görüşler savunan, eşitlikçi bir düzen talebinde bulunan kesimin önderlerini idam ediyor. Yani bu cumhuriyet, bu halka ne etmedi ki! Yani bu tarihle artık yüzleşmek gerekiyor ama buradan bir intikam çıkartmak, yıkmak üzerine değil, özellikle ders çıkartmak adına bir şeylerin yapılması gerekiyor. Bu da tabii en başta Türk aydınlarının, sonra Kürt aydınlarının da görevi. Yaşadığımız şu an itibariyle Türk ve Kürt aydınlarının birbirinden epey uzaklaştığını görüyoruz. Bu uzaklaşmanın Türkiye açısından bir zarar olduğunu varsayıyorum.

    “BUNLARIN HEPSİ NETENYAHU KAFASINDA OLAN İNSANLAR”

    Cumhuriyette hatalar, eksikler nelerdir? Madem cumhuriyet bir eşitlik ideali ise bu eşitliğin sağlanması gerekiyor. Cumhuriyetin demokrasi, hak ve özgürlükler ile taçlandırılması gerekiyor ama ne yazık ki bu bilinçli şekilde yapılmıyor. Tabii burada birçok faktör de var. Şöyle bir bakarsanız dünyaya, sosyalist blok varken 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte bir yerde kapitalist emperyal sistem bir kazanım elde ettikten sonra geldiğimiz bu süreç ve şu an seçilen liderlere bir bakın, bunların hepsi aşağı yukarı Netanyahu kafasında olan insanlardır. Burada kapitalizmin istemlerine, yani neokapitalist sistem dediğimiz, yani önünde ne kadar engel varsa kaldıran ve sistemleri de ona göre dizayn eden, bunun için de ne kadar çok Netanyahucu kafa varsa; işte Putin’e bakın, mesela kafası başka, Recep Tayyip’e bakın, kafa belli… Geçmişte her şeyin bir ahlakı vardı şimdi ise hiçbir şeyin ahlakı yok. O nedenle doğal olarak savaşın da bir ahlakı olmuyor. Şu an dünyada bir gerçeklik var, halkların budandığı, hakların baskı altına alındığı bir sürecin içerisindeyiz. Sonuç olarak dünya ölçeğinde halklar ve özgürlükler kapsamında hiç kimsenin güvencesinin olmadığı bir döneme giriyoruz.”

    ‘TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE’ SÖYLEMİNDEN NATO ÜYELİĞİNE!

    Kamber Ateş, daha karanlık bir yüz yılın Türkiye’yi beklediğini de ifade ederek şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Önce ‘Soğuk Savaş’ deniliyordu şimdi ise kirli bir savaş söz konusu. Her türlü enstrümanı kullanabilecek, her türlü provokasyonun yapılabileceği bir dönemin içerisindeyiz. Güç savaşları içerisinde devletler, haklar ve özgürlükleri koruyacak bir yerde durmuyor. Zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları dahi uygulanmıyor. Mesela Ortadoğu Projesi kapsamında bir BOP başkanı vardı. Türkiye’ye ‘NATO’da kuvvetsiniz ancak biz size ‘Irak’a gireceğiz’ diyoruz meclisiniz bunu reddediyor. Meclis kabul etse bile genel kurmayınız reddediyor. Genelkurmayınız kabul etse, anayasa mahkemeniz reddediyor. Bu nedenle kuvvetlerin tamamını bir kişide toplayalım, onunla çok daha iyi iletişim sağlayacağız’ dedi ve Türkiye’deki sistemi de bu hale getirdiler. Yani küresel güç odaklarının sistemlerine, ihtiyaçlarına cevap verecek mekanizmaları yaratmak ve ona uygun tipolojileri üretmek ve onlar üzerinden hayatlarını sürdürmek gibi bir amaç var. Yani bunlar tesadüfi gelmiyorlar.”

    Eren GÜVEN/ANKARA

    İLGİLİ HABERLER:

    1-‘Cumhuriyetin birinci yüzyılında katliamlara uğradık, artık barışla, sevgiyle yaşayalım’

    2- ‘Aleviler çok katmanlı bir dışlamaya maruz bırakıldı; farklılıklar bir potada eritildi’

  • ‘100. yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!’

    ‘100. yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!’

    PİRHA – İHD Irkçılık ve Ayrımcılık Karşıtı Komisyon ile Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, Cumhuriyetin 100. yılı sebebiyle yaptığı açıklamada “Yüzleşme” vurgusu yapılarak, “Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin her düzeyde hakim olduğu bir cumhuriyet inşa edilecekse bu 100 yılla yüzleşmek ve 100 yıl boyunca dışlananların sesi olmayı sürdürmek bir zorunluluktur. Herkesi bu yüzleşme mücadelesini güçlendirmeye davet ediyoruz” denildi.

    İnsan Hakları Derneği (İHD) Irkçılık ve Ayrımcılık Karşıtı Komisyon ve Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Platformu, cumhuriyetin 100. yılı vesilesiyle açıklama yaptı.

    Çok sayıda gazeteci, yazar, akademisyen, sanatçı ve insan hakları savunucusunun destek verdiği açıklamada “100. Yılda kimi dışlıyorsanız hepimiz oyuz!” denilerek şu ifadelere yer verildi:

    “Cumhuriyetin 100. yılı hakkında açıklama yapanlar, ister iktidar ve devlet erkanından isterse ana muhalefetten olsunlar, esas olarak gerçekleri gizlemeye çalışıyorlar. 100 yıllık tarihin içinde ezilen, ötekileştirilen, dışlanan, imha edilen, imha edildiği gerçeği gizlenen, sürülen, idam edilen, yok sayılan, sömürülen, hakları, inançları, özgürlükleri, yaşamları, dilleri devlet şiddetiyle gasp edilen, soykırıma uğratılan milyonları hatırlatmayı kaçınılamaz bir sorumluluk olarak görüyoruz.

    Sadece hatırlatmanın yeterli olmadığını biliyoruz. 100 yıl, yüzleşme ve hesaplaşma dinamiğiyle eleştirilmezse, dün bugünün kabusu olmaya devam eder. Düşmanlaştırılacak kesimlerin adları değişir ama hedef gösterme, düşmanlaştırma ve linç kültüründe hiçbir gerileme yaşanmaz. Dünün Ermenilerinin, Yahudilerinin, Rumlarının yerini Kürtler, Suriyeli göçmenler alır. İşçiler sistematik olarak sömürülmeye devam eder.

    Türkiye kapitalizminin tarihi kandan ve ateşten harflerle yazılmaya devam eder.

    Bu yüzden milliyetçiler, tarihi hamaset yüklü yalanlarla çarpıtır ve resmileştirirken bizler, resmi tarihin dışladıkları, hatta düşmanlaştırdıkları toplumsal kesimler hakkındaki gerçekleri açıklayacağız.

    Onlar 1915’i gizleyecek, biz gerçekleri anlatmaya devam edeceğiz.

    Onlar 1938 Dersim’ini gizleyecekler, biz anlatmaya devam edeceğiz.

    Onlar mübadeleyi çarpıtacaklar, biz gerçekleri ortaya sereceğiz.

    Onlar 6-7 Eylül pogromunu görmezden gelecekler, biz her yönüyle açıklamaya devam edeceğiz.

    Onlar darbeleri gizlemeye devam edecekler, biz cumhuriyet tarihinin darbeler tarihi olduğunu anlatmayı sürdüreceğiz.

    Onlar siyasilerin, devrimci gençlerin idamını yok sayacaklar, biz göstereceğiz.

    Onlar 2 Temmuz Sivas’ını, Gazi katliamını sıradanlaştıracaklar, biz pogromların ve linç kültürünün sıradanlaştırılamayacağını savunmaya devam edeceğiz.

    Her gün kadın cinayetlerinin işlenmesi, cumhuriyet tarihinin aynı zamanda bir işçi katliamı tarihi olması, LGBTİ+’lara yönelik düşmanlık ve linç politikaları, Kürtlerin anadilinin yok sayılması, göçmenlere yönelik aralıksız şiddetin rahat rahat örgütlenebilmesi tesadüf değil. Bu toplumun her bireyi, her toplumsal grubu ayrı bir cumhuriyeti deneyimliyor kuşaklar boyunca. Egemenlerin, milliyetçilerin yaşadığı cumhuriyet, dışlananlar açısından bütünüyle farklı bir cumhuriyettir.

    Tarihsel bir sorun olan Kürt Sorunu’nu tüm ağırlığıyla yaşayanlar açısından farklı bir cumhuriyet tarihidir tanık olduğumuz.

    Eşitliğin, özgürlüğün, adaletin, demokrasinin her düzeyde hakim olduğu bir cumhuriyet inşa edilecekse bu 100 yılla yüzleşmek ve 100 yıl boyunca dışlananların sesi olmayı sürdürmek bir zorunluluktur. Herkesi bu yüzleşme mücadelesini güçlendirmeye davet ediyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • HEDEP Eş Genel Başkanlarından Cumhuriyet mesajı!

    HEDEP Eş Genel Başkanlarından Cumhuriyet mesajı!

    PİRHA – HEDEP Eș Genel Bașkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Cumhuriyetin 100. yılı vesilesiyle kamuoyuna çağrıda bulunarak, “Gelin, ilk yüzyıldan dersler çıkaralım. Bütün halkların ve inançların, eșit ve saygın yurttaşlar olarak yaşamalarını sağlayacak Demokratik Cumhuriyeti hep birlikte inşa edelim” denildi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (HEDEP) Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ile Tuncer Bakırhan, Cumhuriyetin 100. yılı sebebiyle açıklama yaptı.

    Yazılı yapılan açıklamada “Cumhuriyeti Demokratikleştirmek tarihsel görevimizdir!” denilerek kamuoyuna da çağrıda bulunuldu.

    “GELİN, İLK YÜZYILDAN DERSLER ÇIKARALIM”

    Eş Genel Başkanlar Hatimoğulları ve Bakırhan, cumhuriyetin ilk yüzyılının demokrasiden yoksun olduğuna vurgu yaparak şu mesajı paylaştı:

    “Cumhuriyet, bir yüzyılı geride bıraktı. İkinci yüzyıla girerken onu bir Demokratik Cumhuriyet olarak yeniden inşa etmek tarihsel bir görev olarak önümüzde duruyor.

    İlk yüzyılın en önemli ve temel eksiği demokratik nitelikten yoksunluk olmasıydı. Kültür, inanç, kimlik farklılıklarının eşit yurttaşlık temelinde özgür ve saygın yaşanamamasıydı, tekçi zihniyetin hakimiyetiydi. Bu nedenle Kürt sorunu demokratik ve barışçıl yollarla çözülmedi, çözülemedi.

    İkinci yüzyıla girerken Demokratik Cumhuriyetin inşası; özgür yurttaş ve demokratik ulusun inşasının anahtarıdır. Başta Kürt sorunu olmak üzere halklar ve inançlar sorunu Demokratik Cumhuriyetle çözülür.

    Türkiye’de demokrasiyle taçlandırılmış Cumhuriyet Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Yahudi, Fars, Süryani ve diğer tüm Ortadoğu halklarının barış içinde yaşamasını mümkün kılarak bölgedeki tarihsel sorunların çözümüne yardımcı olacaktır.

    Gelin, ilk yüzyıldan dersler çıkaralım. Bir yüz yılı daha heba etmeden bütün halkların ve inançların, ezilen ve sömürülenlerin demokratik ortam ve zeminde, eșit ve saygın yurttaşlar olarak yaşamalarını sağlayacak Demokratik Cumhuriyeti hep birlikte inşa edelim.”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Laik ve demokratik bir cumhuriyetin savunucusu olmaya devam edeceğiz’

    ‘Laik ve demokratik bir cumhuriyetin savunucusu olmaya devam edeceğiz’

    PİRHA- AFA, Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girerken bir metin yayınladı. Metinde “Aleviler olarak, Cumhuriyetle elde edilen bu ilerici haklar başta olmak üzere; dil, din , ırk, cinsiyet ayrımı yapmadan her bireyin eşit vatandaşlık hakkı, cemevlerimizin inanç merkezleri olarak tanınması, laik bir devlet,  laik ve çağdaş bir eğitim, adaletin sağlandığı, her türlü özgürlüğün yasalarla korunduğu ve pratikte işlediği, kadınların, çocukların öldürülmediği  şeriata karşı laik ve demokratik bir cumhuriyetin savunucusu olmaya devam edeceğiz” denildi.

    Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA) Cumhuriyetin ilk yüzyılını Aleviler için değerlendirdi. İlk yüzyılda Alevi toplumunun yaşadığı  katliamlar ve hak ihlallerini de ele alarak yapılan açıklamada “Aleviler, Kürtler ve azınlıklar için iyi bir imtihan verememiş Cumhuriyetin 1. Yüzyılının tabii ki ilerici yanları da vardır” ifadelerine yer verildi.

    “CUMHURİYETİMİZ ORTAK BİR KURTULUŞ VE BİRLİKTELİKTİR”

    Açıklamanın tamamı ise şöyle:

    “Cumhuriyetimiz, Kurtuluş Savaşı’yla Anadolu’da yaşayan her ırktan, inançtan genç yaşlı demeden halkların gönüllü olarak tüm ülke hattı boyunca  mücadelesi sonucunda kazanılmış  ortak bir kurtuluş ve birlikteliktir. Bu ortak mücadele sayesinde bir  vatan yaratılmıştır.

    ALEVİLER CUMHURİYETLE DE ASİMİLE EDİLMEYE DEVAM ETTİ

    Maalesef ki ortak mücadeleyle yaratılan/kurulan Cumhuriyet, TBMM tarafından 30.11.1925 yılında 677 sayılı yasa ile Tekke ve Zaviyelerle, Türbelerin yasaklanmasıyla, Alevilerin 768 adet tekkesi kapatmıştır. Yine bu yasanın yürürlüğe geçmesiyle Alevi dedeleri, babaları ve inanç önderlerinin cem hizmeti yürütmesi yasaklanmış, yürütenlere ise ağır para cezaları ve hapis cezaları getirilmiş, dedeleri/ yol önderleri hakaretlere uğramış ve kurumları itibarsızlaştırılmıştır.  Alevi inancını, öğretisini, felsefesini, nefeslerini, deyişlerini, gülbenklerini Anadolu’nun Alevi köylerine ulaştıran, toplum içindeki sorunları çözen Dedelik kurumunun da yasaklanmasıyla Aleviler, tıpkı Osmanlı da olduğu gibi yeni kurulan cumhuriyetle de asimile edilmeye devam edilmiştir. Ama ne hikmetse  söz konusu bu yasa camileri, kanunun kapsamı dışında bırakmıştır.

    CUMHURİYET KATLİAMLARLA YÜZLEŞMELİ

    Bu yapılanlar ve 100 yıldır sürdürülen bu zihniyet açık olarak gösteriyor ki; bir tek inanç sisteminin egemenliği, yani Sünni Osmanlı devlet geleneğinin ve anlayışının maalesef cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllardan beri de  izlediği bilinçli bir politikadır. Aleviler inkar edilmiş ve Diyanet kurularak bu günlere uzanan gericiliğin temelleri atılmıştır. Ayrıca, 100 yıl içinde Alevilere yapılan Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas katliamı başta olmak üzere, Kürtler, diğer azınlıkların haklarının Anayasa tarafından tanınmaması ve uğradıkları katliamlar/pogromlar ve şiddet yine tek dil, tek din ve tek ırk ilkesi üzerine inşa edilen cumhuriyetin yüzleşmesi gereken en  önemli meselelerden biridir.

    CUMHURİYETİN İLERİCİ YANLARI

    Aleviler, Kürtler ve azınlıklar için iyi bir imtihan verememiş Cumhuriyetin 1. Yüzyılının tabii ki ilerici yanları da vardır.   Bu ilerici ilkeler; başta yönetimin bir zümrenin ya da ailenin yönetiminde değil halkın yönetimine dayanan yönetim biçimi olmasından dolayı önemlidir. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla, Islami devlet yönetim biçiminden cumhuriyet yönetimine geçmesi, halkın tebaadan çıkarılıp vatandaş olması, evlenme, boşanma, mal varlığına sahip olma, miras vs gibi haklar bakımından kadınlara, erkeklerle aynı statünün sağlanması gibi. Ayrıca en önemli adım olan Medeni  Hukukun , çalışma hakkı, seçme seçilme hakkı ve kızlarla erkeklerin karma eğitimle okuması gibi yasal haklarla kadın-erkek eşitliğini temel alan bu yasalar o dönem için atılan çok önemli ve ilerici adımlardır.

    ŞERİATA KARŞI LAİK VE DEMOKRATİK BİR CUMHURİYET

    Laik hukuku, Medeni Yasayı, laik ve bilimsel eğitimi ve kadın erkek eşitliğinin temellerini atan Cumhuriyetin 2. yüzyılına girerken bu yasaların AKP iktidarı ve ortakları tarafından kaldırmaya çalışılması yüzyıl önce  elde edilen ilerici hakların geri alınmasıdır. Yani yeniden Şeriatla yönetilmenin yollarının açılmasıdır! Aleviler olarak, Cumhuriyetle elde edilen bu ilerici haklar başta olmak üzere; dil, din , ırk, cinsiyet ayrımı yapmadan her bireyin eşit vatandaşlık hakkı, cemevlerimizin inanç merkezleri olarak tanınması, laik bir devlet,  laik ve çağdaş bir eğitim, adaletin sağlandığı, her türlü özgürlüğün yasalarla korunduğu ve pratikte işlediği, kadınların, çocukların öldürülmediği  şeriata karşı laik ve demokratik bir cumhuriyetin savunucusu olmaya devam edeceğiz!”

    PİRHA / AVUSTRALYA

  • ‘Hayal kırıklığına uğradık; demek ki tek başına Cumhuriyet demek yetmiyormuş!’

    ‘Hayal kırıklığına uğradık; demek ki tek başına Cumhuriyet demek yetmiyormuş!’

    PİRHA – PSAKD Genel Merkezi, Cumhuriyetin ilan edilişinin 100. yıl dönümü sebebiyle yaptığı açıklamada “Ayrımcılığa uğradık, inkar edildik ve hatta defalarca soykırıma uzanan katliamlar yaşadık. Hayal kırıklığına uğradık. Demek ki tek başına Cumhuriyet demek yetmiyormuş” ifadelerini kullandı.

    Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Merkezi, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı sebebiyle yazılı açıklama paylaştı. 100 yıl önce ülke yönetiminin, saraydan alınıp halka verildiğine vurgu yapılan açıklamada “Bugün, 600 yıldan fazla hüküm sürmüş olan ve babadan oğula geçen tek adam iktidarına dayalı Osmanlı Devleti’nin resmen sona erdirildiği tarihin 100. yılı” denildi.

    HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRADIK”

    Cumhuriyetin yüzüncü yılını kutlayan PSAKD yönetimi, yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

    “Aleviler olarak Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde çok acılar çektik. Saray iktidarlarının sürekli zulmüne ve soykırımlarına maruz kaldık. Ancak, Anadolu halklarına uygulanan sömürüye ve bu halklara yönelik uygulanan zulme karşı hiçbir dönemde sessiz kalmadık ve direndik. Zulme ve sömürüye karşı direndik, teslim olmadık ancak, devamlı olarak kırıldık, katliamlara uğradık. İnkar edildik, yok sayıldık, asimile edildik, sürgünlere yollandık. Yol ulularımız katledildi. Pirlerimiz idam edildi.

    Bütün bunlardan dolayı biz hep rızalığa dayalı bir yaşamı ve düzeni savunduk. Dolayısıyla Cumhuriyet fikrine en başta ‘evet’ dedik. Cumhuriyet ilan edildiğinde heyecan duyduk, mutlu olduk. Bugün hala ‘ille de Cumhuriyet ve inadına Cumhuriyet’ diyoruz. Ancak, sadece Cumhuriyet demenin yetmediğini yaşayarak gördük.

    Cumhuriyetimiz kurulduktan sonra üzerinde yaşadığımız ülkenin her karış toprağında yaşayan herkesin Cumhuriyeti olmasını beklerken ne yazık ki olmadı. Yine ve yeniden tekçiliğe dayalı bir sistemi esas aldı. Egemen ve hakim anlayışların dışında kalan herkes baskıya ve şiddete maruz kalmaya devam etti. Bu dönemde yine biz Aleviler, bizim gibi horlanan dışlanan diğer halklar gibi ayrımcılığa uğradık, inkar edildik ve hatta defalarca soykırıma uzanan katliamlar yaşadık. Hayal kırıklığına uğradık. Demek ki tek başına Cumhuriyet demek yetmiyormuş. Hilafet kaldırıldı, Şeyhülislamlık kaldırıldı ama bugünkü gerici ve şeriatçı ve hatta ırkçı kuşatmanın karargahı haline gelen Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Bu dönemde palazlandırılan cemaatler ve tarikatlar aracılığıyla laiklik, daha yaşam bulamadan, ayağa kalkamadan ayaklar altına alındı. Bu gerici ideolojiler demokrasi fikrine en başından beri sıcak bakmadı. Geldiğimiz aşamada yönetim yine saraya ve tek adama teslim edildi. ‘Laiklik, demokrasi, adalet, eşitlik’ gibi kavramlar katledildi.

    “CUMHURİYET ADETA TEKÇİ BİR ANLAYIŞ TARAFINDAN ESİR ALINDI”

    Cumhuriyet, temel ilkelerinden ve olmaz ise olmazlarından koparıldı. Cumhuriyet adeta yetim ve öksüz bırakılarak gerici ve tekçi bir anlayış tarafından esir alındı.

    Cumhuriyeti ikinci yüzyılında demokrasi ile laiklik ile eşit yurttaşlığa ve adalete dayalı bir rejim ile buluşturmak temel görevimizdir. Biz Aleviler olarak laik ve demokratik cumhuriyeti inşa etme mücadelesinin ön saflarında olmaya devam edeceğiz.

    Yaşamın her alanına sirayet etmiş olan gerici ve şeriatçı kuşatmaya karşı aklı ve bilimi savunacağız. Halkları kutuplaştıran, düşmanlaştıran politikalara ve yürütülen kirli savaşlara karşı kardeşliği ve barışı savunmaya devam edeceğiz. Biz Aleviler, inkar ve imha politikalarına karşı eşitliği, özgürlüğü ve eşit yurttaşlık anlayışını savunmaya devam edeceğiz. Tek adam rejimine karşı demokrasi, şeriata karşı laiklik, erkek egemen kültüre karşı kadından yana pozitif ayrımcılık demeye devam edeceğiz.

    Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, tarihimizle yüzleşip, birinci yüzyılında başaramadığımız ne var ise başaracağız. Kimsenin dilinden, kültüründen, inancından, milliyetinden, renginden, cinsiyetinden dolayı horlanmadığı, yok sayılmadığı, öldürülmediği, çocuklarımızın sokaklarda özgürce koşabildiği, ülke gelirlerinin adil ve eşit bir şekilde paylaşıldığı, doğanın talan edilmediği, ülke kaynaklarının halka ait olduğu bir cumhuriyeti bütün halkımız ile birlikte temelden inşa edip yeniden kuracağız. Laik ve demokratik cumhuriyet fikrine sıkı sıkıya bağlı kalarak, eşit ve adil bir düzenin kurulması için sonuna kadar mücadele edeceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz.

    Yaşasın laiklik, yaşasın demokrasi, yaşasın adalet, yaşasın bilim, kültür ve sanat, yaşasın tam bağımsız Türkiye, yaşasın laik ve demokratik cumhuriyet!”

    PİRHA/ANKARA

  • ‘Cumhuriyetin birinci yüzyılında katliamlara uğradık, artık barışla, sevgiyle yaşayalım’-VİDEO

    ‘Cumhuriyetin birinci yüzyılında katliamlara uğradık, artık barışla, sevgiyle yaşayalım’-VİDEO

    PİRHA-Cumhuriyetin birinci yüzyılında yaşanan Dersim, Ermeni, Ağrı, Zilan, Sivas, Çorum ve Maraş katliamlarının toplumun üzerinde acı bir yara olduğunu belirten DAD Yöneticisi Fetiye Yıldırım, “İnsanlar Kürt ve Alevi oldukları için korkunç zulümlerle karşılaştılar, bunu kimse inkâr edemez. Cumhuriyetin ikinci yüzyılını birinci yüzyılında yaşadığımız gibi olmaması için devleti yönetenlerin artık yüzlerini halka dönmesi gerekiyor” dedi.

    Türkiye Cumhuriyeti 100 yılını geride bırakıyor. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.

    Geride kalan 100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma, asimilasyon uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi köylerine cami yapılmaya, çocuklarına zorunlu din dersi verilmeye devam edildi. Alevi sözcüğünün yasaklı olduğu 80 yıl boyunca Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcadı.

    Aleviler ise ikinci 100 yıla eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasi özlemiyle giriyor. 1950’li yıllardan başlayarak örgütlenme çalışmalarına başlayan Aleviler, Sivas Madımak Katliamı sonrası hak, eşit yurttaşlık mücadelesini daha da artırdı.

    Dergahları, ziyaretgahları, kutsal mekanları işgal altında olan Alevi toplumu, son olarak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle dağıtılmak isteniyor.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Yöneticisi Fetiye Yıldırım, Cumhuriyet’in nasıl bir 100 yılının geride bırakıldığını, Alevilerin ‘teklik’ politikalarından nasıl etkilendiğini ve Alevilerin ikinci 100 yıla girerken eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasinin gerçekleşmesi için nasıl bir yol izlemesi gerektiğini PİRHA’ya anlattı.

    “ALEVİ VE KÜRT TOPLUMU ÜZERİNDE ZULÜM POLİTİKALARI UYGULANDI”

    Önce heyecanlı ama sonradan da hüsranla geçen bir yüzyıl olduğunu söyleyen Fetiye Yıldırım, “Yüzyıl içerisinde barışçıl bir dönem geçmedi. Cumhuriyetin birinci yüzyılında Dersim, Ermeni, Ağrı, Zilan, Sivas, Çorum ve Maraş katliamları toplum üzerinde acı bir yaradır” dedi.

    Alevi ve Kürt toplumu üzerinde asimilasyon, baskı ve zulüm politikalarının uygulandığını söyleyen Yıldırım, “Cumhuriyet dönemi içerisinde yaşanan darbelerle, savaşlarla hafızamızda hep kötü anılar var. Cumhuriyeti demokrasi ile yönetme şekli olarak düşündüğümüzde çok eksik kaldığını söyleyebiliriz. Bizim inancımıza müdahale edilmemesini istiyoruz ama inancımıza öyle saldırılar oldu ki insanlarımız cemlerini gizli yapmak zorunda kaldı. İnsanlar Kürt ve Alevi oldukları için korkunç zulümlerle karşılaştılar, bunu kimse inkâr edemez. Ramazan ayında oruç tutmadıkları için Aleviler zulme uğradılar, öldürüldüler, Maraş’ta masum insanları öldürdüler. Halkların birbirleriyle düşmanlığı yoktur, insanlar arasında ayrım politikaları üreten sistemdir” ifadelerini kullandı.

    “GİDEREK GERİCİLEŞEN BİR ÜLKEYE DÖNÜŞTÜ”

    Alevilerin kendi özüne dönmesi gerektiğini belirten Fetiye Yıldırım, şöyle devam etti:

    “Alevilerin hak ve hakikat yolunu iyi anlaması gerekiyor. Alevilerin kendi içerisinde birliği sağlaması gerekiyor. Ayrı kurumlarla ve derneklerle bu iş olmaz, bütünleşmemiz gerekiyor. Alevi yolu içerisinde özümüze döndüğümüz zaman hakikati bulacağız. Aleviler olarak cumhuriyetin birinci yüzyılında katliamlara uğradık, ateşlerde yakıldık, göçe zorlandık, köylerimiz yakıldı, çocuklarımız toplatılıp kuran kurslarına gönderilip eğitildi. Cumhuriyetin ikinci yüzyılını birinci yüzyılında yaşadığımız gibi olmaması için devleti yönetenlerin artık yüzlerini halka dönmesi gerekiyor. İkinci yüzyıl diyoruz ama böyle giderse cumhuriyet diye bir şey de kalamayacak. Giderek gericileşen bir ülkeye evrildik. Herkes ülkenin geldiği noktanın farkına varmalı, sadece Aleviler ve Kürtler değil, Türkler de bu durumun farkına varmalı. Biz istiyoruz ki tüm dünya halklarının kardeşliğiyle birlikte ülkemiz içerisinde de barışla, sevgiyle yaşayalım.”

    Cihan BERK/DERSİM

    İLGİLİ HABERLER:
    -‘Aleviler çok katmanlı bir dışlamaya maruz bırakıldı; farklılıklar bir potada eritildi’- VİDEO

  • ‘Aleviler çok katmanlı bir dışlamaya maruz bırakıldı; farklılıklar bir potada eritildi’- VİDEO

    ‘Aleviler çok katmanlı bir dışlamaya maruz bırakıldı; farklılıklar bir potada eritildi’- VİDEO

    PİRHA – Cumhuriyet 100. yılını geride bırakırken Türkiye, geride kalan 100 yılda ‘tek kimlik’ ile yönetildi. Cumhuriyet’in 100 yılını ve ikinci 100 yıla girerken Aleviler açısından değerlendirme yapan Sosyolog Doç. Dr. Bülent Küçük, Alevilerin kendi içerisinde devlet tarafından çeşitlendirilerek çok daha katmanlı bir dışlamaya maruz bırakıldıklarını söyledi.

    Türkiye Cumhuriyeti 100 yılını geride bırakıyor. Türkiye, geride kalan 100 yılda “tek dil, tek din, tek kimlik” ile yönetildi.

    Geride kalan 100 yılda Aleviler, kırım, yok sayma, asimilasyon uygulamarıyla karşı karşıya kaldı. Alevi köylerine cami yapılmaya, çocuklarına zorunlu din dersi verilmeye devam edildi. Alevi sözcüğünün yasaklı olduğu 80 yıl boyunca Alevi toplumu, kendi varlığını korumak için yoğun bir çaba harcadı.

    Aleviler ise ikinci 100 yıla eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasi özlemiyle giriyor. 1950’li yıllardan başlayarak örgütlenme çalışmalarına başlayan Aleviler, Sivas Madımak Katliamı sonrası hak, eşit yurttaşlık mücadelesini daha da artırdı.
    Dergahları, ziyaretgahları, kutsal mekanları işgal altında olan Alevi toplumu, son olarak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı eliyle dağıtılmak isteniyor.

    Cumhuriyet’in nasıl bir 100 yılının geride bırakıldığını, Alevilerin ‘teklik’ politikalarından nasıl etkilendiğini ve Alevilerin ikinci 100 yıla girerken eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasinin gerçekleşmesi için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini Sosyolog Doç. Dr. Bülent KüçükPİRHA için değerlendirdi.

    “CUMHURİYET PROJESİ, HERKESİ BİR POTADA ERİTİP FARKLILIKLARI YOK ETMEYE ÇALIŞAN REJİMİN İSMİDİR”

    Ulus devletin bürokratik rasyonalitesini bir tür toplumsal mühendislik projesi olarak görmek gerektiğini söyleyen Küçük, “Kendisini nötral olarak herkese eşit mesafede durduğunu iddia ederken bir yandan da belirli toplumsal grupları hep ayrıcalıklı kılarak hem maddi kaynakların dağıtımı konusunda hem de sembolik kaynakların dağıtımında daha cömert davranıyor” dedi.

    Devletin, prestiji ve itibarı dağıtırken belirli toplumsal grupların diğerlerine nazaran daha itibarlı olduklarını ifade eden Küçük, “Devlet belirli grupları taraf tutar ama belirli toplumsal grupları da ayrıcalıklı grup içerisine sokmaz. Ötekileştirir, dışarıda tutar. Türkiye’deki Cumhuriyet projesi böyle bir şey” diye konuştu.

    Doç. Dr. Bülent Küçük, Cumhuriyet projesini de, “Herkesi bir potada eritmeye çalışıp aslında o farklılıkları yok etmeye çalışan rejimin başka bir ismidir” diye tanımladı.

    “ALEVİLER ONLARIN ANLADIĞI ANLAMDA ‘İDEAL MÜSLÜMAN’ ÇERÇEVESİNE UYMUYOR”

    Alevilerin durumunu devletin ‘makbul yurttaş’ üretirken sadece bir etnik kategori üzerinden değil aynı zamanda daha teolojik ve dini bir çerçeveden de bir yurttaşın profilinin çizildiği bir durum söz konusu olduğunu da nitelendiren Küçük, “Bu sadece Türk olmakla yetmez bir de Müslüman olması tercih edilir. Çünkü Türkiye’de Türk olup da Müslüman olmayanlar var, Müslüman olup da Türk olmayanlar var. Dolayısıyla burada filtreleme sürecinden geçen bir sistem var. Aleviler de burada Türk olmakla beraber onların anladığı anlamda ‘ideal Müslüman’ çerçevesine tam uymayan başka bir kategoriye işaret ediyor”dedi.

    Küçük konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “O kategorinin de sivil alanda görece görünürlüklerine izin verilen ve kendisini ifade etmesinin olanaklı kılındığı, zaman zaman çeşitli pogromlar üzerinden şiddet ve toplumsal şiddet meseleleri üzerinden bu kesimlerin susturulduğu, genel olarak da devlet alanına sokulmayan ama sivil toplumda var olmasını mümkün kılacak bir geleneğe tekabül ediyor.”

    “ÇOK DAHA İNCELİKLİ ÇOK DAHA KATMANLI BİR DIŞLAMA SÖZ KONUSU”

    Alevilerin kendi içerisinde devlet tarafından çeşitlendirilerek çok daha katmanlı bir dışlamaya maruz bırakıldıklarını söyleyen Küçük, “Aleviler de bu gelenek içerisinde Diyanet’ten ve diğer kurumlardan dışlanmış bir vaziyette varlıklarını sürdüregeldiler. Aynı zamanda egemen kimliği tekeline almış bu devlet, kendisine yakın olabilecek çeşitli azınlık grupları da kendi aralarında tasnif eder. Yani herkesi aynı şekilde dışlamaz, herkesle aynı mesafede durmaz. Alevilerin durumu da İslam-dışı, İslam-içi tam bir gri alanda oturtulmuş bir yerde konumlandırıldıkları için Türk Alevilerin belki daha fazla mevki makam sahibi olması mümkünken Kürt Alevilerin çok daha zor. Alevileri de kendi içerisinde çeşitlendirerek böyle bir tasnif yapılıyor. Çok daha incelikli, çok daha katmanlı bir dışlama söz konusu. Her durumda merkezi işgal eden egemen kimliğin kendisi. O da ‘Müslüman Türk’ kimliği” ifadelerini kullandı.

    “AKP İLE BERABER CUMHURİYET İDEALİNİN İÇİ BOŞALTILDI”

    Küçük, Alevilerin ikinci 100 yıla girerken eşit yurttaşlık, özgürlük, barış ve demokrasinin gerçekleşmesi için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini ise şöyle anlattı:

    “Alevilerin Kürtler’den farklı olarak en trajik yönlerinden bir tanesi son 30 yıl içerisinde gerçekten demokratik mücadeleler üzerinden eşitlik talebinde bulundular ve Diyanet’in dönüşmesi ve özerkleşmesi, okullarda din eğitiminin kaldırılması gibi talepleri hep demokratik ve meşru kanallar üzerinden dile getirildi. Ama devlet özellikle son 20 senedir tam aksini yaparak gittikçe Diyanet’i güçlendirdi ve okullara zorunlu din eğitimi getirdi. AKP ile beraber o Cumhuriyet idealinin de var olan liberal anlayışının da içi boşaltıldı. Çok daha dini devlet kıvamına gelen bir dindar devlet ve dindar toplum üretme projesinin arefesinde bulunuyoruz. O yüzden bu Cumhuriyet rejimi ne kadar eski Cumhuriyet rejimi ve ne kadar devamlılığı var? AKP rejimi ile beraber ne kadar dönüştü? Bu da ayrı bir tartışma konusu.”

    “SİYASETİN DAHA GÜNCEL DAHA MİKRO ALANLARDA YAPILMASI MÜMKÜN”

    Sosyolog Doç. Dr. Bülent Küçük, “Biz geleneksel olarak var olmanın, siyasallaşmanın belirli tür formlarına aşinayız. Kürtler sokağa çıkmalı, Aleviler sokağa çıkmalı, büyük mitingler düzenlenmeli, siyasi partiler üzerinden talepler dillendirilmeli gibi politikanın geleneksel formlarını biliyoruz ama politika, çok daha gündelik bir şey de olabilir. Alevilerin bizzat kendilerinin korudukları, ortaya çıkardıkları kurumlarına sahip çıkmak üzerine olabilir. Gündelik hayatta da hiç durmaksızın bu alanları koruyarak büyütmek söz konusu olabilir. Bu krizli dönem belki de bu şekilde atlatılabilir. Siyasetin daha güncel ve daha mikro alanlarda yapılması da mümkün. Bu konuda da yaratıcı olmak lazım” diye belirtti.

    Devrim FINDIK/İSTANBUL

  • Eğitim-Sen: Devlet kurumları inanç alanını istismar etmekten vazgeçsin

    Eğitim-Sen: Devlet kurumları inanç alanını istismar etmekten vazgeçsin

    PİRHA- Eğitim-Sen, Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün “Kur’an tilaveti ve 100 hatim duası” etkinliğine tepki göstererek, toplumsal yaşamın bütün alanlarında olduğu gibi, eğitim sisteminde de ‘tek din, tek mezhep’ anlayışına dayalı siyasal-ideolojik kuşatma yaşandığına dikkat çekti.

    Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), tüm okullarda hatim ve mevlit programı düzenleme genelgesi yayınladı. Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü de “Kur’an tilaveti ve 100 hatim duası” etkinliği yapacak.

    Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (EĞİTİM-SEN) konuya dair yazılı açıklama yaptı. Eğitim-Sen tarafından yapılan açıklamada, Türkiye’de eğitim sisteminin en temel bilimsel ilkelerden ve laik eğitim anlayışından hızla uzaklaşıldığına vurgu yapılarak, toplumsal yaşamın bütün alanlarında olduğu gibi, eğitim sisteminde de ‘tek din, tek mezhep’ anlayışına dayalı siyasal-ideolojik kuşatma yaşandığı dile getirildi.

    Toplumsal yaşamı ve eğitim sistemini tamamen dini söylemler üzerinden biçimlendirme uygulamalarına her geçen gün yenileri eklendiğine işaret edilen açıklamanın devamında şunları ifade edildi:

    “Bu durumun son örneği Cumhuriyetin 100. Yılı kutlamaları ile ilgili olarak gündeme gelmiştir. Ankara Valiliği ve Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Cumhuriyet’in 100. Yılı kutlamaları bir kutlama programı olmaktan çok, laiklik ilkesine aykırı olarak, resmî kurumlar tarafından düzenlenen bir “dini etkinlik” olarak planlamıştır.

    Ankara Valiliği ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından ortaöğretim kurumlarına gönderilen programın başlığı “Cumhuriyetin 100. Yılı Anma Programı” olarak belirlenmiş, programın içeriği imam hatip öğrencileri tarafından hazırlanmıştır. 23 Ekim günü Talim ve Terbiye Kurulu Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecek olan “Cumhuriyetin 100. Yılı Anma Programı” çerçevesinde ‘Kur’an-ı Kerim Tilaveti’, ‘Cumhuriyetimizin 100. Yılında 100 Hatim Duası’ gibi başlıkların yer alması dikkat çekicidir. Resmi devlet kurumlarının hemen her konuda olduğu gibi, Cumhuriyetin 100. Yılı kutlamalarını da dini etkinlik haline getirmek istemesi, laiklik ilkesine temelden aykırıdır ve kabul edilemez bir durumdur.

    Değişik din, mezhep, inanç ve dünya görüşünden insanların gerçek anlamda “eşit yurttaş” olarak kabul edilmesi, devletin bütün inançlara eşit mesafede ve tarafsız olmasına, günlük yaşamın her alanında okulda, iş yerinde, üniversitede, sokakta, farklı kimlik, inanç ve dünya görüşleri arasında ayrım yapılmamasına bağlıdır.

    Devletin bütün inanç, kimlik ve dünya görüşleri karşısında eşit mesafede ve tarafsız olması gerekirken, sadece belli bir inanç sisteminin kurallarını ve değerler sistemini her fırsatta gündeme getirerek tüm topluma dayatması kabul edilemez. Eğitim sisteminin ve toplumsal yaşamın bütün alanlarının, iktidarın siyasal-ideolojik çizgisine göre biçimlendirilmek istenmesi ve kamu kurumlarının bu amacı gerçekleştirmek için seferber edilmesi doğru değildir. Devlet kurumları inanç alanını iktidarın siyasal çıkarları için istismar etmekten vazgeçmelidir.”

    (HABER MERKEZİ)

  • ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefe ve ilkelerinin altına dinamit koymaktır’- VİDEO

    ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefe ve ilkelerinin altına dinamit koymaktır’- VİDEO

    PİRHA- Okullara imam atanmasının laikliğin ortadan kaldırılmasının başlangıcı olduğunu ifade eden Alevi Vakıfları Federasyonu Genel Başkanı Haydar Baki Doğan, “Laikliği sahiplenerek, Türkiye’nin içine çekilmeye çalışıldığı orta doğu bataklığına dur, demek gerekiyor. Bunu yapacak güçteyiz” dedi. 

    AKP iktidarında eğitim politikaları, büyük oranda dini eğitim ve ‘tek din-mezhep’ öncelenerek oluşturuldu. Öğrencilerin ve velilerin tercihlerini görmezden gelen eğitim politikaları nedeniyle dini eğitimin ağırlığı, hemen her yıl katlanarak arttı.

    Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından imzalanan, “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum Projesi (ÇEDES)” kapsamında okullara “manevi danışmanlık” hizmeti adı altında imam, müezzin, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve kuran kursu öğreticisi atanıyor. İlk olarak Eskişehir ve İzmir’de okullara atamalar yapılırken, proje kapsamında tüm illere buna benzer atamaların yapılması planlanıyor. Projeye eğitimciler, veliler ve demokratik kamuoyu tepki gösteriyor.

    Alevi Vakıfları Federasyonu (AVF) Genel Başkanı Haydar Baki Doğan, AKP‘nin okullara imam atamasını PİRHA‘ya değerlendirdi.

    Doğan, “Okullara imam atanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefe ve ilkelerinin altına dinamit koymakla aynı şeyi ifade ediyor” dedi.

    “TÜRKİYE KAMUOYU BUNUN ÜZERİNE GİTMEDİ, GÜNDEMDE TUTMADI”

    “Bunlarla ilgili onlarca dava vardı” diyen Doğan,  “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Yargıtay Başsavcılığı tarafından laiklik karşıtı uygulamaların merkezi olarak suçlanması vardı. Anayasa Mahkemesi’nde altıya beş oyla reddedildi. Kabul edilmiş olsa Akp kapatılacaktı. Milyonlarca atanamayan öğretmen beklerken, çevremi ve değerlerimi koruyorum, diyerek İzmir’de 820 imam, müezzin okullara manevi danışman olarak atanıyor. Bu Türkiye’de Milli Eğitim’in laikliği ortadan kaldırıp medrese eğitimine geçişinin bir başlangıcı, denemesi gibi görülmelidir. Bu çok ciddi bir adım. Türkiye’deki kamuoyu da çok üzerine gitmedi, gündemde tutmadı. Biz Alevi kurumları olarak bunları söylüyoruz ama bunlarla ilgili yapılacak eylemler konusunda çok geride kaldığımızı düşünüyorum” diye konuştu.

    “LAİKLİK YANLISI HERKES PROTESTO EYLEMLERİ YAPMALI”

    Alevilerin okulda zorunlu din derslerinden kaynaklanan sıkıntıları olduğunu hatırlatan Haydar Baki Doğan, “Biz Alevi kurumları kendi açımızdan bakıyoruz ama bu sadece Alevilerin sorunu değil. Türkiye’de yaşayan, laikliğe inanmış, batılı düşünceyi benimseyen, aydınlanmacı ilerici insanlarla ilgili bu düşünceyi hayata geçirmek gerekiyor. Laiklik yanlısı tüm kesimlerin bir araya gelip protestolar yapmaları gerekiyor” ifadelerini kullandı.

    “HEP BİRLİKTE BAŞARACAK GÜCÜMÜZ VAR”

    İzmir’de hayata geçirilen okullara imam atanması uygulamasına karşı öğrenci velilerinin tepki gösterdiğini dile getirerek kamuoyuna çağrı yapan Doğan, şöyle devam etti:

    “Veliler tüm sivil toplum kurumlarından daha fazla üstüne düşeni yaptılar. İzmir pilot bölge seçildikten sonra veliler protesto yaptılar ama fazla destek bulmadı, veliler yalnız bırakıldı. Laikliği yıpratıcı hareketlerin önüne geçmek gerekiyor. Çünkü her gün duvardan bir taş çekerek, Cumhuriyetin temel ilkelerine sinsi bir hareket söz konusu. Bu uygulama karşısında bir kanıksama söz konusu. Toplumdan tepki gelmediği sürece bu hareketler dozu arttırılarak devam ettiriliyor. Bizim buna bir set çekerek, Cumhuriyeti, laikliği sahiplenerek Türkiye’nin içine çekilmeye çalışıldığı orta doğu bataklığına dur demek gerekiyor. Bunu yapacak güçteyiz. Sadece örgütlenme aşamasında sorun yaşayabiliriz. Bu da çok çalışıp aşılacak mesele, bunu hep birlikte başaracak gücümüz var.”  

    PİRHA/İSTANBUL 

     

    İLGİLİ HABERLER:
    > -Veli-Der Şube Başkanı Aydın: Okullara imam atanmasına güçlü şekilde karşı koymalıyız-VİDEO
    > -‘Okullara imam atanması bilimsel, laik eğitimi ortadan kaldırır’-VİDEO
    > -‘Dincilik giderek kurumsallaşıyor, itirazları yükseltmek lazım’-VİDEO
    > -‘İmamlar camilere dönsün, okulların psikolojik danışmana ihtiyacı var’- VİDEO
    > -‘Hükümetin temel hedefi adım adım şeriata gitmek’- VİDEO
    > -‘Okullara imam atanmasına karşı mitingler yapacağız, hukuki süreç başlatacağız’-VİDEO
    > -‘Laiklik adına okullara imam atanmasına karşı ortak bir mücadele verilmeli!’
    > ‘Okullara imam atanması herkesi Türk ve Müslüman yapma projesidir’-VİDEO
    > ‘Eğitimin görevi inanç aşılamak değil, çocuklarınızı imamlara teslim etmeyin’- VİDEO
    > ‘Şeriatı getiriyorlar, Türkiye’de ciddi şekilde laiklik kavgası verilmelidir’ -VİDEO
    >‘Okullara imam atanması; siyasetin ilkokula, anaokuluna kadar inmesidir’
    > ‘Türkiye Afganistan’a dönüşüyor, Alevi olmayanlar da bu projeye karşı çıkmalı’- VİDEO
    > ‘Dindar-kindar gençlik yetiştirme projesi, herkesi mücadeleye çağırıyorum’-VİDEO

  • ‘Demokratik Cumhuriyet Konferansı’ ikinci gününde: Yurttaş yoksa Cumhuriyet de yok- VİDEO

    ‘Demokratik Cumhuriyet Konferansı’ ikinci gününde: Yurttaş yoksa Cumhuriyet de yok- VİDEO

    PİRHA- Halkların Demokratik Partisi (HDP) tarafından düzenlenen ‘Demokratik Cumhuriyet Konferansı’ ikinci gününde. Bugün konferansın ilk oturumunda “2. Yüzyıla girerken: Demokrasi ve Cumhuriyet” başlığı konuşuldu. Prof. Dr. Nilgün Toker, “Şu an ülkede ne cumhuriyet ne de demokrasi var” dedi. 

    Halkların Demokratik Partisi (HDP) tarafından düzenlenen ‘Demokratik Cumhuriyet Konferansı’ ikinci gününde devam ediyor. Bakırköy’de bulunan Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen konferansın ikinci gününün ilk oturumu Faruk Alpkaya moderatörlüğünde gerçekleştiriliyor. “2. Yüzyıla girerken: Demokrasi ve Cumhuriyet” başlıklı oturumda Prof. Dr. Nilgün Toker, Araştırmacı Bekir Ağırdır, Elçin Aktoprak, Füsun Üstel ve Cengiz Çiçek konuşmacı olarak yer alıyor.

    Prof. Dr. Nilgün Toker, “2. yüzyılda Cumhuriyet fikri” başlıklı konuşmasında “Demokrasi deyince liberal bir şey mi anlıyoruz?” diye sordu.

    TOKER: ŞU AN NE BİR CUMHURİYET NE DE DEMOKRASİ VAR!

    Toker şöyle konuştu:

    “HDP’nin mevcut siyasal ortama bir meydan okuma olarak algılıyorum bu konferansı düzenleyerek. Birileri eski cumhuriyeti geri çağırmak isterken, bizim şunu dememiz gerekiyor: Onarılacak bir cumhuriyet yok. Ortada bir şey kalmadı. Yeni bir şey yapmak gerek. Yeninin ne olacağı üzerine düşünmek gerekiyor.
    Cumhuriyet bir egemenlik formu. Halk egemenliğinden cumhuriyetin algıladığı şey halk özel bir biçim almış başka bir şey. Yurttaş kavramının içine yerleştirdiği kamusallık kavramı cumhuriyetin alameti farikasıdır. Bizdeki cumhuriyet kamu ile devleti özdeşleştirdi. Demokratik olmamasının nedeni yurttaşı aktif bir özne olarak tanımaması. İradesinin önüne sürekli engeller koymasıdır. Toplumu devlete yerleştirmek isteyen liberal bir tarihimiz var. Bunu yapmaya çalışanlar toplumu yurttaşlar ortaklığı değil ahali yaptılar.
    Türkiye’de 2010’lara kadar kamusallığın sınırını devlet çizdi.
    Tarihimiz yurttaş iradesinin devletten bağımsızlaştırarak kendi karar alma gücünü her aldığında bir müdahale tarihidir. Liberalizmin sivil iddiasının çok demokratik bir iddia olmadığını söyleyebilirim.
    Şu an ne bir cumhuriyet ne de demokrasi var. Ne de yurttaşımız kaldı. Yurttaş dediğimiz haklarla donatılmış ve haklarını icra eden kişidir. Devletin tanıdığı yurttaş yok. Yurttaş yoksa cumhuriyet de yok. İkisi yoksa demokrasi de yok. Hesaplaşmamız gereken şey sadece cumhuriyet ve sağ liberalizm tarihi değil.
    Yeni rejimler ortaklık fikrini de taşımıyor. Asimilatif de değil. Düşmanlaştırıcı ve yok edicidir. Baya faşizmin önemli bir karakterini taşıyorlar.
    Demokratik cumhuriyet derken çoğulcu bir toplumsallığı mümkün kılacak bir kamusallıktan bahsediyoruz. Eşitliği de tartışacağımız şey karar mekanizmalarının önündeki engellerin kaldırılması meselesidir.”

    AĞIRDIR: UZLAŞMA SAĞLANIRSA YENİYİ İNŞA ETME FIRSATINI YAKALAYABİLİRİZ

    Araştırmacı Bekir Ağırdır da, “Cumhuriyet’in demokrasiyle imtihanı” başlıklı konuşma yaptı. Ağrıdır, “Sanırım hepimiz umut yorgunuyuz. Devlet seçimlerin yapılıyor olmasını demokrasi için yeterli gördü. Demokrasi tam olarak böyle bir şey değil. Demokrasiden anladığım şey bana dair kararlara katılabilmeli, bilgim olmalı. Kimliğimden dolayı avantaj ya da dezavantajım olmamalı” dedi.

    Ağırdır şöyle devam etti:

    “Siyaset zeminimizde birbirimizle tartışmak, uzlaşmak ne yazık ki yok. Devlet gibi partiler de demokrat değil. Önümüzde tarihi bir fırsat var. En geniş uzlaşmayı sağlayabilirsek yeniyi inşa etme fırsatını yakalayabiliriz. Parlamentoda maksimum temsiliyeti sağlayabilirsek yeniye müdahale edebiliriz. Temel olarak zihni kopuşa ihtiyaç var. Ulvi bir demokrasi lafı kendi başına yetmiyor. Herkesin kendimizi var hissedebileceğimiz yeni bir hayat istiyoruz. İtiraz siyasetini yeterince yaptık. Demokrasi için başka bir siyaseti örmek zorundayız. Birbirimizi ikna etmek ve uzlaşmak zorunayız. Türkiye’de demokrasi kavramı eksik. Ama kendi deneyimi var. Siyasal kutuplaşma ya da kimliğine, partisine, liderine aşık olma meselesinde hararetin sönmesi var. Artık sınıfsal gerilim yükseltiliyor. Kimlikleri aşan meseleler üzerine tartışmalar yaşanıyor. Bunu örgütleyecek siyasetler ne yazık ki eksik kalıyor. Geleneksel siyasetin dışına çıkamıyoruz. Bu nedense hepimiz hala kaygılıyız. Bunu aşmamız lazım. Bugün karşı karşıya kaldığımız şey sadece Kürtlerin meselesi değil. Ortak duyguyu el birliğiyle başka bir siyaset üretebiliriz. Önümüzdeki fırsatı örgütlemeye ihtiyacımız var. Sadece itiraz eden yerden değil, yeni dillerini bularak yapmalıyız. Umutlarımızı miras bırakmak istemiyoruz artık. Yolumuz uzun gözükebilir ama bir o kadar da yakın.

    ÜSTEL: CUMHURİYET REJİMİYLE ÖZDEŞLEŞMİŞ BİR YURTTAŞLIK KAVRAMI YOK

    Siyaset Bilimci, Yazar Füsun Üstel ise “2. Yüzyılda eşit yurttaşlık mümkün mü?” konulu bir konuşma yaptı. Üstel, “Eşit yurttaşlık mümkün mü?
    Cumhuriyet rejimiyle özdeşleşmiş bir yurttaşlık kavramı yok. Yurttaşlık cumhuriyeti bile gerektirmiyor olabilir. Eşit yurttaşlık mümkün değil. Karamsar bir bakış açısının ötesinde yurttaşlığın karakterinden kaynaklanan bir husus” diye konuştu.

    Üstel şunları kaydetti:

    “Yurttaşlığın ikili bir doğası var. Hem içeren hem de dışlayıcı bir aidiyet. 18. yüzyıldan itibaren yurttaşlık ikili bir işleve sahip. Herkese açık olan bir kimlik değil. Ayrıcalıklı bir statü. Bir sınır fikri var. Kimlerin hak taşıyıcısı olacağına karar veren bir kurum. Bu durum özellikle modern ulus devletle beraber yeni bir aşamaya geliyor. Yurttaşlık ve milliyet eş anlamlı hale geliyor. Milliyet meselesi de yurttaşlığın sınır koyuculuğunu daha da pekiştiriyor.

    Evrensel eşitlik idealinden kaynaklanan bir problem daha var. Birbirine benzer bireyler anlayışından hareket ediyor ve tüm bireylerin aynı haklara sahip olması gerektiğini kurguluyor. Oysa reel hayatta insanlar farklılar. Bireylerin konumlarını, sınıflarını, farklı hallerini dikkate almıyor. Yurttaşlık dinamik bir olgu. Zaman içinde yurttaşlık farklı hak ve eşitlik mücadeleleri ile gelişiyor. Yurttaşlık mücadeleleri içinde önce sivil haklar daha sonra siyasal haklar ve en sonra sosyal haklar tanınıyor. Yurttaşlığı bir kimlik ve aidiyet olarak bize dayattığı bir tarih de var. Yurttaşlaşmadan söz etmemiz gerekiyor. Yurttaşlık ölçek değiştirdi. Yurttaşlık artık yersiz, yurtsuzlaştı. Bunun sonucundan ilki kamusal alan eski kamusal alan değil. Ama yeni bir alan ortaya çıktı. Özellikle neoliberalizmle beraber ulusal kamusal alandan daha çok parçalı kamusal alana doğru bir giriş var. Bunun yurttaşlık üzerinde de çok etkisi var. Yurttaşların politik özneleşme süreçleri de değişti. Siyasal katılım biçimleri değişti. İçinde bulunduğumuz sorunlardan çıkış için barış ortamı sağlanmalı. Onarıcı adalet mekanizmalarının tüm yönleri harekete geçirilmeli. Yeni bir yurttaşlık anlayışı olmalı.”

    HDK Eş Sözcüsü Cengiz Çiçek de, “Cumhuriyet ve Demokratik Ulus” başlıklı konuşmasında, “Sınıflı bir toplumda yaşıyoruz. Yeni bir zihniyetin içine girmemiz gerekiyor. Özgür yaşam formunu nihayete erdirmemiz gerekiyor. Devletçi, iktidarcı güçlerin karşısında farklı kimliklerin tarihten bugüne getirdiği eşitlikçi, özgürlükçü değerler var. Sonradan öğrendiğimiz bir şey değil. İçimizde olanı güçlü kılmak da bizim ödevimizdir” ifadelerini kullandı.

    Çiçek konuşmasını şöyle sürdürdü:

    “Cumhuriyet kendi içinde başarılı bir ulus devlet formu. Ulus devlet formunun kendisi halkları devletle buluşturan bir tarihsel aralığa denk geliyor. Bizim aynı ulus devlet formuyla özgürlüklerin peşinde gitmemiz başka düşmanlıkları, sorunları yaratacaktır.
    Demokratik ulus başka bir şey öneriyor. Ulus devletçi kapatma karşısında sınır tanımamayı, dayanışma ve özgürlük bilinciyle mevcut sistem karşısında kendi mücadele alanlarını yaratmayı öneriyor. Kürtlere hala “ayrılıkçısınız, bölücüsünüz” dayatması var. Kürtler “Demokratik ulus çözümü istiyoruz” diyor. Kürt sorunu sadece kendi zoruyla çözülmeyecektir. Halklar ortak sorunları yan yana gelerek çözmek zorundadır. Devletin alanını daraltmak, toplumsal alanı genişletmek gerekiyor.”

    AKTOPRAK: MİLLİYETÇİLİK YENİ DİNAMİKLERLE KENDİNİ YENİDEN ŞARJ ETTİ

    Yardımcı Doç. Dr. Elçin Aktoprak da, “Yerel demokrasi ve ulus-devlet” başlıklı bir konuşma yaptı. Aktoprak, “200 yıldır milliyetçiliğin küresel anlamda sistemin yapısal bir ideoloji olduğundan bahsediyoruz. Milliyetçilik kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda öncelikle ulus devletlerin ideolojisi olarak karşımıza çıkıyor. İçinde olduğumuz dönemde milliyetçilik yeni dinamiklerle kendini yeniden şarj etti” dedi.

    PİRHA/İSTANBUL