Etiket: demokrasi

  • ‘Çerçeve Yasa’ yolda!

    ‘Çerçeve Yasa’ yolda!

    PİRHA- Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair beklenen yasal düzenlemelere ilişkin konuşan Adalet Bakanı Akın Gürlek, yasa çalışmasının yakın zamanda Meclis’e geleceğini belirtirken, DEM Partili yetkililerde hazırlığın sürdüğünü söyledi.

    Adalet Bakanı Akın Gürlek, Rize Valiliği’nde yaptığı basın toplatısında Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne dair beklenen yasal düzenlemelere ilişkin konuştu.

    Gürlek, süreç ile ilgili yasa çalışmasının kısa sürede Meclis’e geleceğini söyleyerek, “İnşallah bir yasa çalışması Meclis’e gelecek. Artık yüzyılın devlet projesinin son aşamalarına kadar, birçok kazasız belasız önemli bir yol ayrımına geldik. İnşallah kanunla da taçlanacak. Çok kısa sürede de bu kanun inşallah yürürlüğe girecek” dedi.

    MA’ya konuşan ve iktidarın hukuk kurmaylarının Adalet Bakanlığı bünyesinde bir yasal çerçeveyi hazırladığını söyleyen DEM Partili yetkili, önümüzdeki hafta yapılan görüşmelerden sonra DEM Parti İmralı Heyeti’nin tekrar İmralı Adası’na giderek Abdullah Öcalan ile görüşeceğini söyledi.

    HABER MERKEZİ

     

     

  • Bakırhan: CHP’ye yönelik müdahale yalnızca bir partiye değil, demokratik siyasetin tamamına yöneliktir-VİDEO

    Bakırhan: CHP’ye yönelik müdahale yalnızca bir partiye değil, demokratik siyasetin tamamına yöneliktir-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada ekonomik krizden CHP’ye yönelik yargı süreçlerine, barış tartışmalarından Ortadoğu’daki gelişmelere kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, CHP hakkında verilen “mutlak butlan” kararının demokratik siyaseti tehdit ettiğini savunurken, barış ve demokratikleşme adımlarının geciktirilmemesi çağrısı yaptı.

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, TBMM’de düzenlenen grup toplantısında yaptığı konuşmada Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik tablo, CHP’ye yönelik yargı müdahaleleri ve yürütülen barış tartışmalarına ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, Türkiye’nin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda derin bir demokrasi kriziyle karşı karşıya olduğunu söyledi.

    YOKSULLUK VE AÇLIK VURGUSU

    Konuşmasına Dünya Açlıkla Mücadele Haftası’na değinerek başlayan Bakırhan, milyonlarca yurttaşın temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını belirtti. Kurban Bayramı’nın ağır ekonomik koşullar altında geçtiğini ifade eden Bakırhan, birçok ailenin çocuklarına harçlık veremediğini, bayram sofralarını kurmakta zorlandığını söyledi.

    Toplumsal dayanışmanın önemine dikkat çeken Bakırhan, ekonomik krizin faturasının emekçilere ve dar gelirli kesimlere çıkarıldığını savunarak, “Toplum yalnızca kendi sofrasından değil, komşusunun sofrasından da sorumludur” mesajı verdi.

    “CHP’YE YÖNELİK KARAR SİYASETİ DİZAYN GİRİŞİMİDİR”

    Konuşmasının önemli bölümünü CHP’ye ilişkin yargı süreçlerine ayıran Bakırhan, istinaf mahkemesinin verdiği mutlak butlan kararını eleştirdi. Kararın yalnızca hukuki bir tartışma olarak görülemeyeceğini belirten Bakırhan, bunun demokratik siyaseti yargı yoluyla şekillendirme girişimi olduğunu savundu.

    Bir siyasi partinin iç işleyişine yargı eliyle müdahale edilmesinin tüm siyasal alan açısından tehlikeli sonuçlar doğuracağını söyleyen Bakırhan, bugün yaşananların yarın başka partilerin de karşısına çıkabileceğini ifade etti. CHP Genel Merkezi’ne yönelik polis müdahalesini de eleştiren Bakırhan, bu tür uygulamaların demokratik güveni aşındırdığını dile getirdi.

    “SİYASETİN KAPISI KIRILIRSA TOPLUM ZARAR GÖRÜR”

    Türkiye’de demokratik meşruiyetin giderek zayıflatıldığını öne süren Bakırhan, siyasi rekabetin yargı kararları ve suçlayıcı dil üzerinden yürütülmemesi gerektiğini söyledi. Siyasette kullanılan bazı ithamların geçmişte olduğu gibi bugün de operasyonlara zemin hazırlayabileceğini belirten Bakırhan, tüm siyasi aktörleri kullandıkları dile dikkat etmeye çağırdı.

    Bakırhan, “Bir partinin kapısı kırıldığında aslında siyasetin kapısı kırılmış olur. Bu durum yalnızca o partiyi değil, toplumun siyaset kurumuna olan güvenini de etkiler” değerlendirmesinde bulundu.

    CUMHURİYET VE DEMOKRASİ TARTIŞMASI

    Türkiye’nin tarihsel olarak birçok dönemeçte demokratikleşme yerine baskıcı yöntemleri tercih ettiğini savunan Bakırhan, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan darbeler, olağanüstü yönetimler ve siyasi müdahalelere dikkat çekti.

    DEM Parti lideri, Türkiye’nin temel sorununun Cumhuriyet fikri değil, Cumhuriyetin demokrasiyle tam anlamıyla buluşturulamaması olduğunu söyledi. Geçmişten bugüne yaşanan siyasi krizlerin ortak noktasının demokratik alanın daraltılması olduğunu belirten Bakırhan, hukuk askıya alındıkça toplumsal sorunların daha da derinleştiğini ifade etti.

    “BARIŞ SÜRECİ ERTELENMEMELİ”

    Konuşmasında barış ve demokratik toplum tartışmalarına da geniş yer veren Bakırhan, Türkiye’nin hem içeride hem bölgede kritik bir dönemeçten geçtiğini söyledi. CHP’ye yönelik yargı müdahalesinin toplumdaki güvensizlik duygusunu artırdığını belirten Bakırhan, bunun barış tartışmalarını da olumsuz etkilediğini savundu.

    Ortadoğu’da yeni dengelerin oluştuğunu ifade eden Bakırhan, Türk-Kürt ilişkilerinin eşitlik temelinde yeniden ele alınmasının hem Türkiye hem bölge açısından tarihi bir fırsat olduğunu söyledi. Barışın yalnızca güvenlik başlığıyla değil; demokrasi, hukuk ve eşit yurttaşlık temelinde ele alınması gerektiğini belirten Bakırhan, demokratik reformların geciktirilmemesi çağrısında bulundu.

    “TÜRKİYE BİR YOL AYRIMINDA”

    Türkiye’nin önünde iki farklı seçenek bulunduğunu söyleyen Bakırhan, bir yanda hukukun daraltıldığı ve muhalefetin baskı altında tutulduğu bir tablo, diğer yanda ise iç barışını güçlendiren ve demokratikleşme adımları atan bir ülke seçeneği olduğunu ifade etti.

    DEM Parti’nin bu süreçte bağımsız ve demokratik bir çizgi izlediğini vurgulayan Bakırhan, hem barış hem de demokrasi mücadelesini birlikte sürdürmeye devam edeceklerini belirterek konuşmasını tamamladı.

    PİRHA/ANKARA

     

  • Öcalan: Kaybedecek zamanımız yok!

    Öcalan: Kaybedecek zamanımız yok!

    PİRHA- Abdullah Öcalan, CHP’ye yönelik “Tedbirli Mutlak Butlan” kararı sonraki gelişmeleri değerlendirerek, “Bir siyasi partinin genel merkezine kapısını balyozla kırarak girmek demokraside olacak şey midir? Cumhuriyet Halk Partisine yönelik uygulamalar ve yaşanan gelişmeler, doğru işleyen bir demokrasinin ve demokratik siyasetin olmamasıyla ilgilidir. Cumhuriyetin demokratik niteliğini geliştirmek kadar aciliyet taşıyan bir durum yoktur. Biz bu ülkede bunun zeminini geliştirmeye ve imkanlarını büyütmeye çalışıyoruz” dedi.

    DEM Parti, İmralı Heyeti’nin İmralı’da Abdullah Öcalan’la yaptığı görüşmeye dair açıklama yaptı.

    “DEMOKRATİKLEŞME HAYATİ BİR İHTİYAÇTIR”

    Öcalan’ın sürece ilişkin değerlendirmeleri paylaşılan açıklamada şunlara yer verildi:

    “Büyük bir öfkeyle yüklü toplumları büyük düşünce ve büyük etik değerler olmadan dönüştürmek mümkün değildir. Toplum; hayatın her düzeyinde etik, siyasal, hukuksal ve ekonomik açılardan büyük bir sıkışma yaşıyor. Bunun için süreçte ısrar ve acele ediyoruz.

    Orta Doğu konjonktürünün halen her şeye gebe olduğunu düşünüyorum. İran ve İsrail gibi devletler katılaşıyor ve daha da katılaşacak gibi görünüyor. Orta Doğu’da milliyetçilik ve ayrışmayı geliştirmek, mikro-milliyetçilikleri büyütmek zarar verir. Bölgedeki riskli gelişmeleri gözetecek ve önleyecek, kanlı hesaplaşmaları aşacak bir süreç çalışması yürütüyoruz.

    Ve elbette tüm yapılanların yasal bir temele kavuşması önemlidir. Beklentide kalmak, beklenti halini sürdürmek sadece risk üretir. Kaybedecek zamanımız yoktur. Bütün aktörlerin bu tarihi sorumluluk anlayışla hareket edeceğine ve TBMM’nin de çalışmaları bu hassasiyetle yürüteceğine inanıyorum.

    Çerçeve bir yasa, demokratikleşme sürecinin kök hücresini oluşturabilir. Yasal düzenleme bizi gerçek bir pozitif inşaya, demokrasi çarkının döndüğü bir sürece sokacaktır. Demokratikleşme hayati bir ihtiyaçtır ve sürecin başarısı bizi bu hedefe yakınlaştırır.

    Bir siyasi partinin genel merkezine kapısını balyozla kırarak girmek demokraside olacak şey midir? Cumhuriyet Halk Partisine yönelik uygulamalar ve yaşanan gelişmeler, doğru işleyen bir demokrasinin ve demokratik siyasetin olmamasıyla ilgilidir. İşleri bu noktaya getiren sebep budur; cumhuriyetin temelindeki demokrasi ilkesinden yoksunluktur. Demokrasiye sanki bir lüksmüş, demagojiymiş, lafazanlıkmış gibi yaklaşarak önemsememenin sonuçları vahim bir hatadır. Cumhuriyetin demokratik niteliğini geliştirmek kadar aciliyet taşıyan bir durum yoktur.

    Biz bu ülkede bunun zeminini geliştirmeye ve imkanlarını büyütmeye çalışıyoruz. İmralı’da çözüme doğru yasal adımlara giderken cumhuriyeti demokratik bir çıkışa, demokratik bir hukuka hazırlamayı çok önemsiyoruz. Bunu hem parti içi hem partiler arası demokrasi eksikliğini de gidermeye yönelik bir adım olarak görüyoruz. Tüm çabaların karşılığı, cumhuriyeti demokratik bir içeriğe ve kültüre kavuşturmak, bunları güvence altına alan sağlam bir hukuk sistemi kurmak olacaktır. Bu temelde herkesi Barış ve Demokratik Toplum Sürecine katkı sunmaya çağırıyorum.

    Kürtlerin demokratik cumhuriyete entegrasyonunun anlamı budur. Kürt meselesinin yıllarca kilitlediği bir durumu aşmaya çalışıyoruz. Kürt meselesinden kaynaklı şiddet öğesi, çözüm sistematiğiyle aşılıyor. Bu sürece Türk-Kürt ilişkilerini yeniden düzenleme, çağdaşlaştırma, modernleştirme süreci de diyebiliriz.

    Barış ve Demokratik Toplum Sürecine destek sunan uluslararası aydın ve akademisyenlerin mesajları kitaplaştırılmış. Bu çerçevede her türlü öneri, eleştiri ve katkıyı en titiz şekilde değerlendirmeye hazır olduğumu vurgulamak isterim. Barışa ve demokrasiye en fazla ihtiyacımız olan dönemde çok önemli destekleri için hepsini selamlıyorum.”

    HABER MERKEZİ

  • Antep’te barış paneli: Barış iktidarların inisiyatifine bırakılamaz – VİDEO

    Antep’te barış paneli: Barış iktidarların inisiyatifine bırakılamaz – VİDEO

    PİRHA – İnsan Hakları Derneği (İHD), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Özgür Düşünce Derneği (ÖDD) tarafından Antep’te “Barışın Toplumsallaşmasında Sorunlarımız ve Çözüm Önerilerimiz” konulu bir panel düzenlendi.

    İHD Antep Şube Başkanı Bahri Oğuz’un moderatörlüğünü yaptığı panele; TTB Eski Başkanı Şebnem Korur Fincancı, KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak ve DEM Parti Vekili Saruhan Oluç konuşmacı olarak katıldı. Panelde barış süreçlerinin toplumsal, hukuki ve ekonomik boyutları masaya yatırıldı.

    “SAVAŞ BU KADAR KOLAYKEN BARIŞ NİYE BU KADAR ZOR?”

    Panelin açılışını yapan İHD Antep Şube Eş Başkanı Bahri Oğuz, 1 Ekim 2024’ten itibaren başlayan sürece ve toplumda yerleşik hale gelen temkinli yaklaşımın nedenlerine değindi. Barış hakkının tüm temel hakların zeminini oluşturduğunu belirten Oğuz, şu ifadeleri kullandı:

    “Barışın toplumsallaşması dediğimiz konu çok zorlu bir konu. Zaten 1 Ekim 2024’ten itibaren başlayan ve bugüne gelen süreçte, üzerinde bir türlü ilerleme kat edilemeyen temel konu da barışın toplumsallaşmasıydı. En başından beri kamuoyu araştırmalarında, insanların süreçle ilgili temkinli bir iyimserliği olduğu deniliyordu. Geçmiş deneyimler bir güvensizlik ortamı oluşturduğu için toplum hep temkinli bir noktada durdu. Halen geldiğimiz noktada da sanırım bu temkinliliği aşmış sayılamayız. Barış hakkı, özellikle bizim İnsan Hakları Derneği’nde en fazla üzerinde durduğumuz çok değerli bir konudur; çünkü diğer hakların doğrudan buradan bağlantılı olduğunu düşünüyoruz.”

    Konuşmasında Bertolt Brecht’in savaş karşıtı duruşuna ve umuduna da atıfta bulunan Oğuz, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Barış hakkı tüm hakların temelindeyse, neden toplumun temel gündemi haline gelmiyor? Aslında biraz bunun üzerine düşünmek, sürekli bunun üzerine kafa yormak lazım: Savaş bu kadar kolayken, barış niye bu kadar zor? Ben Bertolt Brecht’i çok severim. O iki dünya savaşı görmüştür ama bence tarihteki en iyi savaş karşıtı figürlerden biridir. Buna karşı hiç umudunu yitirmemiştir. Savaşın bir tabiat kanunu olmadığını söyler. Öyleyse, yani bir tabiat kanunu değilse, doğal bir felaket değil de bir tercihse, biz barışı neden tercih edemiyoruz? 1 Ekim 2024’ten bu yana geçen süreçte; çatışmasızlık ve kısmi silahsızlanmayla bir yönüyle negatif barış sağlanmış durumda. Gelinen noktada bunu pozitif barışa nasıl evirebiliriz? Bunu biraz konuşmamız gerekiyor.”

    “ASIL TEHLİKELİ OLAN SESİNİ ÇIKARMAYANLARDIR”

    TTB Eski Başkanı Şebnem Korur Fincancı, barış hakkının yaşam hakkının da önünde gelebileceğini, çünkü savaşın doğrudan yaşam hakkını ortadan kaldırdığını ifade etti. Küresel ve ulusal ölçekte yaşanan hak ihlallerine, hapishanelerdeki duruma ve anti-demokratik uygulamalara dikkat çeken Fincancı, şunları kaydetti:

    “Şimdi gene bir durgunluk dönemi var. Haklı olarak birtakım değişimlerin gerçekleşmesini bekliyor çatışan taraflardan biri ama bu değişim gerçekleşmiyor. Hiçbir yasal düzenleme yapılmış değil. Hapishanelerin ne durumda olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. İnsanların infazları yakılarak hala hapishanede tutuluyorlar. Sağlık hakkı hiçe sayılıyor.”

    Savaşın insani bilançosuna ve zorunlu göç dalgalarına da değinen Fincancı, Antep’in bu durumu yakından deneyimlediğini vurguladı:

    “Savaş sadece öldürmüyor. İnsanları yerinden ediyor. Antep’te bunu en iyi siz hissetmiş olmalısınız. Suriye’den göç etmek zorunda kalanlar; hem savaşta göç etmek zorunda kalıyorlar hem de ırkçılığın nesnesi haline getiriliyorlar ne yazık ki yerinden edildiğinde. Geçtiğimiz yıl dünyada 1 milyar insan, yani toplam dünya nüfusunun 8’de biri zorla yerinden edilmiş durumda.”

    Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan katliamlarla yüzleşilmediğini belirten Fincancı, Primo Levi’nin sessizlik eleştirisine atıfta bulunarak toplumsal sorumluluk çağrısı yaptı:

    “Bugün 103 yıllık bir cumhuriyete sahibiz. Cumhuriyetin ilk yüzyılında da biliyorsunuz pek çok suçla karşı karşıya kaldık; Çorum katliamından Maraş katliamına, Sivas’a kadar pek çok katliam yaşandı. Bunlarla yüzleştik mi? Hayır, yüzleşmedik. Yani cumhuriyetin ilk yüzyılında zaten bir yüzleşme eksikliğimiz var. Kaldı ki onun öncesiyle de hiç yüzleşmemiştik. 1800’ler, hatta daha geriye gidelim 1500’ler… Alevi katliamlarıyla başlayan o tarihsel süreçleri dillendirmedik bile. Şimdi bu yüzleşmeler olmadan bir barış süreci ne kadar kolay olabilir? İşte bunu yeniden düşünmek gerekiyor elbette. Asıl tehlikeli olanlar canavarlar değil, sesini çıkarmayanlardır. O yüzden bizim ses çıkarmaya ihtiyacımız var.”

    “BARIŞ ANCAK TOPLUMSAL ADALETİN VE DEMOKRASİNİN YAŞATILABİLDİĞİ ZEMİNDE OLUR”

    KESK Eş Genel Başkanı Ayfer Koçak, dünyadaki ve Türkiye’deki örnekler üzerinden etnik ve mezhepsel çatışmaların her zaman emek sömürüsüyle doğrudan bağlantılı olduğunu anlattı. Kürt illerinde yaşanan güvencesizleşme ve kimliklerin yok sayılması süreçlerine değinen Koçak, şunları söyledi:

    “Sistemin içerisine girdiğinizde varlığınızı yok ediyor ya da siz ancak varlığınızı, dilinizi, tarihinizi, köklerinizi ve kültürünüzü yok sayarak içeri girebiliyorsunuz. Bunun dışında sistemin içerisinde yer alma şansınız yok. Dolayısıyla sistemin dışına itilme meselesi, aslında bir tarafıyla emek sömürüsünün çok yoğunlaştığı bir süreci beraberinde getiriyor ve insanları örgütlenmenin de dışına itiyor. İşte bu yüzden emekçiler açısından barış her zaman olmazsa olmazdır ve bunun birden fazla haklı gerekçesi vardır.”

    10 Ekim Ankara Gar Katliamı öncesindeki kapsayıcı barış iradesini hatırlatan ve ana dilde eğitim hakkının barış mücadelesindeki önemine vurgu yapan Koçak, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:

    “O dönem bu sürece daha çok ‘barış süreci’ diyorduk. Barış sürecinin ortadan kaldırılmasına, yani Dolmabahçe’deki masanın devrilmesine ve aynı zamanda Suriye genelinde yaşanan katliam süreçlerine karşı Türkiye genelinde 300 civarında sendika, meslek odası ve demokratik kitle örgütü bir araya gelerek barışta ısrar ettiklerini ifade etmek istediler. Örneğin bu taleplerden bir tanesi, bizim yıllardır sendikalarımızda mücadelesini verdiğimiz ana dilde eğitim meselesidir. Eğitim alanında buradan başlamak ve kamusal hizmetlerin ana dilinde verilmesini savunmak, kendisi zaten bir barış mücadelesidir. Biz konuya böyle bakıyoruz. Kaldı ki dilini kabul etmediğin, anlamadığın, duymadığın ve tanımadığın bir toplumla ortak yaşamı örgütleyemezsin, birlikte yaşayamazsın ve barışamazsın zaten.”

    “BARIŞ İKTİDARLARIN GERİ ADIM ATMASININ KARŞISINDAKİ ÖNEMLİ BİR SİGORTADIR”

    DEM Parti Milletvekili Saruhan Oluç, barış süreçlerinin kalıcı olabilmesi için toplumsallaşmanın kaçınılmaz bir rolü olduğunu belirtti. Barışın yalnızca iktidarların inisiyatifine bırakılamayacak kadar hayati bir mesele olduğunu ifade eden Oluç, tarihsel deneyimlerden yola çıkarak şunları kaydetti:

    “Toplum bu süreci sahiplenecek ki barışı bütün hücrelerinde yaşatıp geliştirebilsin ve böylece barış kalıcı hale gelsin. Yoksa bugün moda deyimiyle bir ‘negatif barış’ yaşanıyor diye ‘her şey oldu bitti artık’ demek mümkün değil. Esas mesele, pozitif barış sürecinin nasıl gelişeceği meselesidir ve orada da toplumsallaşma çok önemli bir role sahiptir. Barış dediğimiz şey, şu ya da bu partiyi kastetmeden genel olarak söylüyorum, bir ülkedeki iktidarın eline bırakılabilecek bir konu değildir. Çünkü hangi parti olursa olsun hiçbir iktidar, nihayetinde kendi varlığını sürdürmesini engelleyecek veya pozisyonunu tehlikeye atacak bir adımın atılmasını istemez. Dolayısıyla her iktidar, kendi iktidarının devamını nasıl sağlayacağı düşüncesiyle bu konuları tartışır. Eğer gelişmeler kendi iktidarını tehlikeye atıyorsa, o süreçten geri dönmenin yollarını arar ve bulur.”

    Muhalefetin barış meselesini ertelemeci bir yaklaşımla ele almasını eleştiren Oluç, mecliste kurulan komisyon raporuna ve barış için atılması gereken yasal adımlara dikkat çekti:

    “Kimse bize, ‘Hele bir iktidara gelelim de o zaman sizin meselenizi de çözeceğiz’ diye anlatmasın, anlatamaz da. Barış, günün birinde iktidar değişsin de o zaman sağlarız diyebileceğimiz, ertelenebilir bir konu değildir. Ertelenemeyecek bir konu olduğu için de bu tartışmayı kim başlatırsa başlatsın, biz de o tartışmanın içinde yer alıyoruz. Ve şunu hep söyledik: İktidar bu konuyu bir kere tartışıyorsa, muhalefet üç kere tartışmalıdır.”

    Sürecin yasal bir çerçeveye kavuşturulmasının aciliyetini komisyon raporundaki maddeler üzerinden açıklayan Oluç, yapılması gereken özel yasaya dair şu vurguları yaptı:

    “İlk defa Meclis bir komisyon kurarak bu konuyu gündemine aldı. O raporun, özellikle bundan sonra yapılması gerekenlere dair olan 6. ve 7. bölümler gibi çok önemli ortak noktaları var. Bu iki bölüm; esas itibarıyla atılması gereken yasal adımların, demokratikleşme hamlelerinin neler olduğunu, hukuk ve siyaset alanında hangi adımlarla ilerlenebileceği sorularının cevaplarının arandığı ve ortaklaşılan bölümlerdir. Bugün çok tartışılan 6. bölüm; onların ‘özel yasa’ ya da ‘çerçeve yasa’ diye tarif ettikleri, bizim ise ‘barış yasası’ demeyi tercih ettiğimiz konuya dairdir. O bölüm; kendini fesheden, silahlarını kullanmayacağını söyleyip bırakan bir örgütün mensuplarının sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel alana nasıl dahil olacaklarının ve bundan sonra hayatlarını nasıl sürdüreceklerinin yasal güvencesinin konuşulduğu bölümdür.”

    Oluç, meclis çatısı altında yürütülmesi gereken bu yasal sürecin kapsayıcı ve ayrım gözetmeyen bir içerikte olması gerektiğinin altını çizerek konuşmasını tamamladı.

    Cevahir FINDIK/ANTEP

  • Antalya’da 1 Mayıs çağrısı: Emeğin hakkı için, adalet için, barış ve demokrasi için 1 Mayıs’a!-VİDEO

    Antalya’da 1 Mayıs çağrısı: Emeğin hakkı için, adalet için, barış ve demokrasi için 1 Mayıs’a!-VİDEO

    PİRHA- 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’ne dair açıklama yapan Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri, tüm halkı meydanlara çağırarak, “Bu ülkenin emekçileri, adaletli bir düzeni, barışı ve demokrasiyi kuracak güçtedir. Yeter ki tek başına kurtuluş olmadığını bilelim. Yeter ki birleşelim, yeter ki örgütlenelim. Bugün ayrıştırmaya, bölmeye, yalnızlaştırmaya karşı birlikte durmanın; birlikte üretmenin, birlikte mücadele etmenin zamanıdır” dedi.

    Antalya Emek ve Demokrasi Güçleri, 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’ne dair açıklama yaptı. Açıklama Attalos Heykeli önünde yapılırken, açıklamayıTertip Komitesi adına DİSK Akdeniz Bölge Temsilcisi Vedat Küçük okudu.

    İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma gününde emeğin hakkı için; gelirde, vergide, ülkede adalet için; yurtta ve dünyada barış için; gerçek bir demokrasi için tüm yurttaşları 1 Mayıs meydanlarına çağıran Vedat Küçük,”Bu düzene itirazımız var! Çünkü biz çalışıyoruz, biz üretiyoruz; ancak emeğimizin karşılığını alamıyoruz” dedi.

    “VERGİDE ADALET SAĞLANSIN”

    Mevcut düzende vergide adaletin olmadığını, işçilerin patronlarından fazla vergi ödediğini vurgulayan Vedat Küçük, şunları belirtti:

    “Bu düzende bizden alınan vergiler de bizim için harcanmıyor; kaynaklar halkın refahı için kullanılmıyor. Bu düzen, umudu kalmayan gençlere yurt dışına çıkmak dışında bir hayal bırakmıyor. Bu düzende yaşamın her alanında eşitsizlikle ve şiddetle karşı karşıya kalan kadınlar güvencesiz bırakılıyor. Bu düzende emeklilere saygı yok, insanca yaşam hakkı yok. Bu düzende doğa talan ediliyor, kentler rant uğruna yok ediliyor; deprem bölgelerindeki. zeytinliklerimiz, meralarımız dahi sermayeye peşkeş çekiliyor. Depremlerde on binlerce insanımızın yaşamını yitirmesine yol açan rantçı politikalar olduğu gibi devam ediyor.

    Oysa bir avuç ayrıcalıklı kesimin çıkarları değil, halkın ihtiyaçları esas alındığında; gelirde ve vergide adalet sağlandığında, bu ülkenin kaynakları hepimizi insanca yaşatmaya yeter.”

    “BARIŞI BİRLİKTE İNŞA ETMEK İÇİN MÜCADELE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ”

    Sendikacılar, belediye başkanları, siyasetçiler, gazeteciler, gençler ve kadınlar yaşanan olumsuzluklara itiraz ettiği için gözaltına alındığını ve tutuklandığını ifade eden Vedat Küçük, “Bu düzende demokrasi yok; bu düzende muhalefete ve itiraza yer yok. Bizlere hak, hukuk, adalet, demokrasi vadedemeyen düzen; yıllarca bizi bölerek, parçalayarak, ayrımcılıkları körükleyerek ayakta kaldı. Barış ve demokratik toplum çağrısı çerçevesinde yürütülen sürece rağmen iktidar bırakalım adım atmayı siyasal operasyonları tüm muhalefet çevrelerini de kapsayacak şekilde daha da artırdı. Günü geldi, laikliği hedef alarak inançlar üzerinden de bizleri bölmeye çalıştı. Bu nedenle barış ve kardeşlik; en fazla biz işçilerin, emekçilerin, emeklilerin, kadınların, gençlerin ihtiyacıdır. Bizler her zaman barışı savunmaya, daha da önemlisi barışı birlikte inşa etmek için mücadele etmeye devam edeceğiz” diye belirtti.

    “BİRLEŞELİM, DEĞİŞTİRELİM!”

    Kapitalist sistemin bugün dünya halklarına savaş, barbarlık, yoksulluk ve diktatörlük dayattığını dile getiren Vedat Küçük, “Bizler sadece ülkemizde değil, dünyada da barışı savunmaya; emperyalist barbarlığa karşı halkların omuz omuza mücadelesini güçlendirmeye devam edeceğiz. Tüm dünyada 1 Mayıs’lar, işçi sınıfının ve emekçi halkların barış talebinin yükseleceği alanlar olacak. Çünkü; bu ülkenin emekçileri, adaletli bir düzeni, barışı ve demokrasiyi kuracak güçtedir. Bu karanlık tabloya, ağır hak ihlallerine rağmen bu düzeni değiştirecek irade ve kararlığa, umuda sahibiz. Yeter ki tek başına kurtuluş olmadığını bilelim. Yeter ki birleşelim, yeter ki örgütlenelim. Bugün ayrıştırmaya, bölmeye, yalnızlaştırmaya karşı birlikte durmanın; birlikte üretmenin, birlikte mücadele etmenin zamanıdır. Gücümüzün birliğimizden geldiğini Türkiye’nin dört bir yanındaki 1 Mayıs alanlarında gösterelim. 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nde çağrımızı omuz omuza yükseltelim: Birleşelim, Değiştirelim!” ifadelerine yer verdi.

    PİRHA/ANTALYA   

  • Öcalan: Biz Anadolu-Mezopotamya eksenli bir çözümü esas alıyoruz!

    Öcalan: Biz Anadolu-Mezopotamya eksenli bir çözümü esas alıyoruz!

    PİRHA- DEM Parti İmralı Heyeti ile görüşen Abdullah Öcalan, İran’a dönük müdahaleye dikkat çekerek, “İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Biz Anadolu-Mezopotamya eksenli bir çözümü esas alıyoruz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti, 27 Mart’ta Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmeye dair açıklama yaptı.

    Yapılan görüşmelerde sürecin önemli bir eşiğe geldiği açık biçimde görüldüğü ifade edilen açıklamada şunlar belirtildi:

    “Bu noktada, çözüm yolunun müzakere, demokratik irade ve tarihsel sorumluluk boyutlarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken çok katmanlı bir konu olduğu ortaya konulmuştur.

    Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu süreçte üstlendiği tarihi görev ve sorumluluğa işaret edilmiş; Komisyon raporu sonrasında yürütülecek çalışmaların zamana yayılmaksızın kapsayıcı ve bütünlüklü bir yasal çerçeveye kavuşturulmasının hayati önemde olduğu belirtilmiştir.

    Heyet olarak yaptığımız değerlendirmelerde, tarihsel fırsatların kaçırılmaması ve gerçek çözüm iradesinin hayat bulması için diyalog kanallarının açık tutulmasının ve demokratik siyasetin güçlendirilmesinin gerekli olduğu ortak bir görüş olarak öne çıkmıştır.

    Demokratik toplumun Türkiye’de yaşayan tüm halklar ve inançlar için geleceğin güvencesi olduğu bir kez daha vurgulanmıştır. Bu süreci doğru anlayan ve sorumlulukla yaklaşan herkesin yalnızca bugünü değil ortak geleceği de kazanacağına inanıyoruz.

    Sayın Öcalan’ın görüşme süresince değerlendirmeleri özetle şöyledir:

    “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

    “Biz Anadolu-Mezopotamya eksenli bir çözümü esas alıyoruz. Anadolu-Mezopotamya ilişkisi derin tarihsel köklere sahiptir. Tarihin ilk büyük barış anlaşması Hititler ile Mısırlılar arasındaki Kadeş Antlaşması’ydı. Ortadoğu’daki dört bin yıllık siyasal tarih gösterdi ki Anadolu’nun güvenliği Ortadoğu’dan ve Mezopotamya’dan geçmektedir. Demokratik entegrasyon, Mezopotamya kültürünün demokratik bir varlık olarak katılımını ifade eder.

    “Bizim Cumhuriyet ile bir sorunumuz yoktur. Asıl mesele Cumhuriyetin demokratik olmamasıdır. Demokrasi Cumhuriyetin güçlenmesini sağlayacak yegane çözümdür.

    “Toplumların ve ülkelerin tarihsel dönemlerindeki yanlışlıkları, aşırılıkları ve antidemokratizmi dile getirmek, kutsala dokunmak gibi yadırganmamalıdır. Asimilasyoncu yöntemlerin pozitivist bir inançla savunulmasının, ülkeye giydirilmiş dar bir gömlek olduğunu söylemek gerekir.

    “27 Şubat çağrımda da ifade ettiğim gibi silahlı mücadele dönemi sona ermiştir. Artık geriye dönüş mümkün değildir. Yaşadığımız süreç Demokratik Cumhuriyet ile barışa geçiş sürecidir. Arzulanan süreç başarıya ulaştığında Cumhuriyet iki kat güçlenecektir. Demokratik toplum dediğimiz, büyük oranda böyle bir çözümü esas alır. Kürtlerin devletle olan ilişkisini pozitif tarzda düzenleyen bir toplumculuk ve yurttaşlık anlayışı geliştirmeliyiz. Devlet de burada yıkıcı faaliyet ya da güvenlik tehdidi gibi bir durum olmadığını görmeli.

    “Cumhuriyete katılım; kimliğiyle, ifade ve fikir özgürlüğüyle, örgütlenme özgürlüğüyle ve kadın özgürlüğüyle olmalıdır. Bunlar sadece Kürtler için değil, herkes için geçerli özgürlük alanlarıdır.

    Bu noktada, sürece ilişkin fikirlerimin doğru anlaşılması için uygun yöntemlerle tüm kamuoyuna ulaşmayı önemli görüyorum.

    “Demokratik entegrasyon çözümü, toplum temelli bir yaklaşımı esas almaktadır. Toplum temelli çözüm ise toplumsal yapıların bütünsel ve kolektif demokratikleşmesini gerektirir.”

    Saygılarımızla, DEM Parti İmralı Heyeti 31 Mart 2026”

    (HABER MERKEZİ)

     

     

  • Mannheim’da “Demokrasi, Adalet ve Toplumsal Barış Konferansı” yapıldı-VİDEO

    Mannheim’da “Demokrasi, Adalet ve Toplumsal Barış Konferansı” yapıldı-VİDEO

    PİRHA- Mannheim Cemevi’nde düzenlenen konferansta demokrasi, hukuk, barış süreci ve Alevi toplumunun talepleri tartışıldı. konuşmacılar eşit yurttaşlık, laiklik ve toplumsal barış için ortak mücadele çağrısı yaptı.

    Almanya’nın Mannheim kentinde “Demokrasi, Adalet ve Toplumsal Barış Konferansı”, düzenlendi.
    Konferansta Türkiye’de demokrasi, hukuk, barış süreci, kayyum atamaları ve Alevi toplumunun talepleri öne çıkan başlıklar arasında yer aldı. Mannheim Cem Evi’nin ev sahipliğinde düzenlenen konferansın açılış konuşmasını Ertan Kurt yaptı.
    Konferansın moderatörlüğünü üstlenen Özkan Lafatan ise ortak mücadele ve dayanışma çağrısı yaptı.

    “TOPLUMUN BARIŞ TALEBİ GÜÇLÜ”

    DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunarak, sürecin yavaşlatıldığını ve bunun kabul edilemez olduğunu ifade etti. Toplumun barış talebinin güçlü olduğunu belirten Hatimoğulları, Newroz kutlamalarının bu umudu büyüten bir atmosfer yarattığını vurguladı.

    Hatimoğulları şunları söyledi:

    “Söyledim, kanıyan iki yaramız Kürt sorunu, Alevi sorunu ama Türkiye’de yaşayan bütün farklı halklar ve inançların bir ülkede eşit yurttaş olarak kendini özgür ve mutlu hissetmesi. Düşünün Hrant Dink’i. Hrant Dink barış imzacısıydı. Ve sevgili Hrant Dink katledildi. Katledilmeden önce şöyle bir şey söyledi:  “Ben bir güvercin tedirginliğiyle bu ülkede yaşamak istemiyorum” dedi.

    Ve biz hiçbir canımızın hangi dinden hangi inançtan olursa olsun hiçbir canımızın Türkiye’de bir güvercin ötekiliğiyle yaşamasını kabul etmiyoruz. Bunun için hep beraber çalışmalıyız değerli arkadaşlar.”

    “BİRLİKTE YAŞAMA İRADESİ”

    Konferansta konuşan CHP Ankara milletvekili Umut Akdoğan, toplumun farklı kesimlerinin birlikte yaşama iradesine dikkat çekerek birlik ve demokrasi çağrısında bulundu. Medya tekelleşmesi, yargının siyasallaşması ve güvenlikçi politikalar eleştirildi.

    “DİYALOG VE DEMOKRATİKLEŞME TEMEL İHTİYAÇ”

    Mannheim Cemevi Başkanı Barış Yılmaz, Türkiye’nin en temel ihtiyacının diyalog ve demokratikleşme olduğunu belirtti. Hukukun üstünlüğünün herkes için eşit şekilde işletilmesi gerektiğini vurgulayan Yılmaz, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü taleplerinin açık ve vazgeçilmez olduğunu ifade etti. Ayrıca yeni cemevi projesine ilişkin bilgi paylaştı.

    “AVRUPA’DA MEZHEP AYRIMLARI AŞILDI”

    Konferansta söz alan AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, Avrupa’daki tarihsel mezhep çatışmalarının büyük ölçüde aşıldığını belirterek, günümüzde Avrupa Birliği ülkelerinde bu ayrımların önemini yitirdiğini dile getirdi. Türkiye’de ise benzer yasal düzenlemelere rağmen eşit yurttaşlık anlayışının hayata geçirilmediğini, özellikle Kürtler ve Alevilerin ayrımcılıkla karşı karşıya kaldığını ifade etti.

    “ALEVİLERİN ŞİDDETTEN YANA OLMA ŞANSI YOKTUR”

    AABK Eşit Başkanı Filiz Çağlar Selçuk barış sürecine ilişkin yaptığı konuşmada, Alevi inancının özünde şiddete yer olmadığını vurguladı. Alevi inancının yaşamı kutsayan felsefesine işaret eden Selçuk, “ Alevilerin şiddetten, savaştan yana olmak gibi bir şansı zaten yoktur” ifadelerini kullandı.

    “ALEVİLERİN HASSASİYETİNE DAHA ÖZENLİ YAKLAŞILMALI”

    ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan yaptığı konuşmada tüm siyasi partilere ve toplumsal kesimlere çağrıda bulunarak, Alevi toplumunun hassasiyetlerine daha özenli yaklaşılması gerektiğini vurguladı.
    Aslan, seküler yaşamdan, demokrasiden, laiklikten ve birlikte eşit yurttaşlık temelinde ortak yaşamdan yana olan herkesin, konu Aleviler olduğunda daha dikkatli ve duyarlı davranması gerektiğini ifade etti. Bu yaklaşımın toplumsal barış ve ortak yaşamın güçlenmesi açısından hayati önemde olduğunu belirtti.

    PİRHA/MANNHEİM

  • Hatimoğulları’ndan Barış vurgusu: Süreç pazarlık konusu olamaz-VİDEO

    Hatimoğulları’ndan Barış vurgusu: Süreç pazarlık konusu olamaz-VİDEO

    PİRHA- Augsburg’da düzenlenen “Demokrasi, Adalet ve Toplumsal Barış Konferansı’nda konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Biz kalıcı barışı inşa etmek istiyoruz. Bu sürecin başarıya ulaşması muhalefetin vereceği destekle mümkün olacaktır” dedi. 

    Almanya’nın Augsburg kentinde “Demokrasi, Adalet ve Toplumsal Barış” başlıklı konferans düzenlendi. Augsburg Alevi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen etkinliğe DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, CHP Ankara Milletvekili Umut Akdoğan, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Mustafa Aslan ve Augsburg Cemevi Başkanı Hüseyin Yalçın konuşmacı olarak katıldı.

    Konferansta konuşan Tülay Hatimoğulları, Türkiye’nin temel sorunları arasında Kürt sorunu ve Alevi sorununun bulunduğunu belirterek, ifade özgürlüğü üzerindeki baskıları eleştirdi. Alevilerin tarih boyunca katliamlarla karşılaştığını vurgulayarak, demokratikleşme için güçlü ve birleşik mücadelenin şart olduğunu dile getirdi.

    “SÜREÇ İKTİDAR PAZARLIĞINA KURBAN EDİLEMEYECEK KADAR ÖNEMLİ”

    Kürt sorununun çözümünün, demokrasi mücadelesinin önünü açacağını ifade eden Tülay Hatimoğulları, bu sürecin yalnızca bir siyasi pazarlık konusu olamayacak kadar önemli olduğunu vurguladı ve devamında şunları söyledi:

    “Sayın Abdullah Öcalan’ın geçtiğimiz sene 27 Şubat’ta gerçekleştirmiş olduğu Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile birlikte Türkiye’de bir süreç başladı. Biliyorsunuz bugüne kadar işçi sınıfı, emek-meslek örgütleri, kadınlar, gençler, doğa ve insan hakları savunucuları örgütlenirken Türkiye’de terör parantezi içine alınıyor. İnsanların üzerine devlet, yargı bu şekilde geliyor. Sayın Öcalan da diyor ki: “50 seneyi aşkındır Kürt özgürlük hareketinin yürüttüğü bir direniş mücadelesi var. Kürtler artık varlığını bütün dünyaya gösterdi. Şimdi siyasi, demokratik ve hukuki bir aşamaya geçmek istiyoruz”. Bu iki yanıyla değerlendirilmeli. Bir yanı doğrudan Kürt halkını ilgilendiren, Kürt halkının demokratik haklarını, eşit yurttaşlık haklarını ilgilendiren bir konu. Diğer yanıysa Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin o tıkanan damarını açmış olacağız. Devletin ve iktidarların “terör” yaftası yapıştırarak herkesi ezmeye çalışma silahını elinden almış olacağız. Türkiye ve dünyadaki bütün siyasi ve toplumsal hareketlerin bu anlamıyla bu süreci desteklenmesinin son derece önemli ve kıymetli olduğunu ifade etmek isterim.

    Alevi canlarla gerek Türkiye’de gerekse de Avrupa’nın dört bir yanında çok sayıda buluşma gerçekleştirdik. Çok fazla sorular var Alevilerin kafasında. Acaba bu süreç ne olacak? Acaba AKP iktidarı kendini yeniden dizayn etmek, güç toplamak ve yeniden kendini seçtirmek için mi bu süreci yürütüyor? Acaba Kürt halkını, Kürt kardeşlerimizi kandıracaklar mı? Bu konuya da gittiğimiz her toplantıda gücümüz yettiğince açıklık getirmeye çalışıyoruz. Şu çok net değerli arkadaşlar; bu süreç hiçbir siyasi partinin dar manada iktidar olma pazarlığına kurban edilemeyecek kadar önemli bir süreç. Bakın 100 yıldır bizim coğrafyamız kan ağlıyor. Ölen asker de oranın genci, ölen gerilla da oranın genci. Gerilla annesi de asker annesi de gözyaşları aynı akıyor. Gözyaşının ve acının rengi yok. Annelerin, ailelerin, coğrafyamızın yaşadığı acı herkesin yüreğinde.”

    Sorunların diyalog ve müzakere yoluyla çözülmesi gerektiğini ifade eden Tülay Hatimoğulları,  “Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en temel engel Kürt sorunu. DEM Parti olarak bu süreci çok net şöyle görüyoruz: Barış demokrasiyle gelir. Demokratikleştikçe biz barışı sağlayabiliriz. Aksi takdirde barış konjonktürel olur, dönemsel olur, gelir geçer” ifadelerini kullandı.

    “ATILMASI GEREKEN SOMUT ADIMLAR”

    “Müzakere ve mücadele denklemini çok iyi tutturmaya çalıştığımız bir dönemdeyiz” diyen Tülay Hatimoğulları, atılması gereken somut adımları şöyle sıraladı:

    “ Çok somut taleplerimiz: Birincisi, yasa yapmayı gerektirmeyen somut adımların atılması. Türkiye’nin AİHM kararlarını hayata geçirmesi ve Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ve Kobanî tutsaklarının hepsinin serbest kalması. Bir diğeri siyasi mahpuslar, bir diğeri kayyum. Anayasanın hükümleri zaten yerine getirilirse kayyımın ortadan kalkması gerekiyor. Bu hem CHP belediyeleri için hem de DEM Parti belediyeleri için. Zaten demokratik bir zeminde atılması gereken temel adım da seçilmişlerin yargılanması gerekiyorsa tutuksuz yargılanmasıdır. Bu konuda çok netiz. Ekrem İmamoğlu’nun ve diğer belediye başkanlarının serbest kalması; Gezi tutsaklarının, Çiğdem Mater’in, Osman Kavala’nın, Can Atalay’ın, Tayfun Kahraman’ın serbest kalması. Burada da AİHM kararı var, hem de çok önemli bir karar alınmış. Bütün bunlar için zaten bir yasa yapmaya gerek yok.

    Yasa yapım sürecine gelecek olursak, silahsızlanmayı geliştirmek için bir özel yasa çıkarılması. İkincisi, TCK ve TMK’nın değişmesi, infazda eşitliğin getirilmesi. Bunlar zaten bütün toplumun temel beklentileri ve aslında demokrasinin asgari koşulu. Yerel Yönetimler Yasası kesinlikle değişmeli. Demokrasi yerelden başlar. Yerel demokratik değilse, yerel merkezin kontrolünde ise burada bir demokrasiden bahsedilemez. O yüzden demokrasinin asgari koşulu yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir. Bu konuda da çok somut adımlar atılmalı.”

    “RADİKAL DEMOKRASİ ŞART”

    Bütün bunları yapabilmek için, demokratikleşme için reform yeter mi? Yapısal bir meselede reform bir basamaktır. Değişim ve dönüşüm genellikle tedricidir, adım adım olur. Bu tedrici adımlara reform da denilebilir kavramsal olarak. Ama gerçek değişim ve dönüşüm tek başına reformla olmaz. Köklü ve radikal bir değişime ihtiyaç var. Radikal demokrasi şarttır. Radikal bir demokratik mücadele verilmeli bu açıdan.

    Ulus-devletin olduğu yerde ne yazık ki tekçilik, ırkçılık, otoriterleşme zemini çok daha güçlü oluyor. O yüzden bu konuda elbette demokratik bir yapı hedef alınmalı. Bizim demokrasi programımız ne olmalı? Nasıl bir demokratikleşme hedefliyoruz? Kuvvetler ayrılığı kesinlikle olmak zorundadır. Bu demokrasinin olmazsa olmazıdır. Yasama, yürütme ve yargı. Ne yazık ki bunlar hiçbir zaman Türkiye’de tam anlamıyla özgür olmadı. Yargı hiçbir zaman bağımsız olmadı Türkiye’de. Ama yargı hiçbir zaman da bu kadar koltuk değneği olmadı.

    “ALEVİ İNANCINI KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞINA BAĞLAYAMAZLAR”

    Güçlü bir demokrasi nasıl sağlanır? Temel hak ve özgürlükler apaçık tanımlanmalı. Şimdi Türkiye’nin mevcut anayasasında tanımlı temel hak ve özgürlük yok mu? Tabii ki var. Şu anda ne yazık ki iktidar mevcut anayasanın çok daha gerisinde. Anayasa ayaklar altına alınıyor onlar tarafından. Ama mevcut anayasa da yeterli değildir. Temel hak ve özgürlüklerle ilgili alan ardına kadar açılmalıdır. Bir Alevi “Ben Aleviyim” diye göğsünü gere gere Türkiye’de dolaşabilmeli. Alevi canlarımızın inanç yeri olan cemevlerine “cümbüş evi” diyemezler. Alevilik inancını kalkıp Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlayamazlar. Türkiye’de gerçekten hakiki bir demokrasiden bahsetmek için demokrasi paketinin içinde mutlaka güçlendirilmiş yerel yönetimler olmalı. Şu an mevcut yasa zaten işlemiyor. Üstüne kayyım yasası getirdiler. Şimdi de haberler sızdı. AKP MKYK’sına 45 sayfalık bir paket sunulmuş yerel yönetimlerle ilgili. Merkezi hükümete bağlılığını artırıyor yerel yönetimlerin. Yani daha da otoriterleşme demektir bu. Mali olarak alanını daraltıyor yerel yönetimin. Hukuki anlamdaki yetkilerini de azaltmaya çalışan bir proje içindeler. Umarız bu sızan haberler gerçek değildir.

    “YARALAR İYİLEŞTİRİLMELİ”

    Demokratikleşme paketinde olması gereken çok temel başlıklardan biri de farklı halkların ve inançların haklarının açıkça tanımlanması. Yani Alevilikse adını Alevilik koyarak açılımını yapmak. Kürt sorununa “Kürt sorunu” diyerek bunun adımını atmak, yani ismini koyarak. Demokratik ve adil bir şekilde bir adım atılmalı ve bu yaralar adı konularak iyileştirilmelidir. Demokratikleşme paketinin olmazsa olmazları kadın sorunu, kadın eşitliği, toplumsal cinsiyet meselesi. Türkiye’de bir gün içinde altı kadın katledildi. Mutlaka İstanbul Sözleşmesine dönülmesi, 6284’ün aktif bir biçimde hayata geçirilmesi paketin içinde olmalıdır. Gençlerin bir kere yaşamlarına ciddi anlamda müdahale var. Türkiye tarihinde ilk kez bu kadar büyük bir beyin göçü gerçekleşiyor. Türkiye’nin en iyi üniversitelerini bitiren gençler Türkiye’de yaşamak istemiyor. Çünkü kendini özgür ve mutlu hissetmiyor. Bu anlamıyla demokratikleşme paketinde mutlaka gençlerle ilgili çok önemli adım atılmalı. Ekolojik yıkım. Bu sadece Türkiye açısından değil, gerçekten dünyanın dört bir yanında çok büyük bir yıkımla karşı karşıyayız. Bakın bu savaşlarda az konuşulan bir konu ama çok hayati bir konu. Yarın öbür gün karşılaşmayacağımızın hiçbir garantisi yok. Nükleer silahlar dahi kullanılabilir bu savaşlarda. Gerçekten ekolojik yıkıma karşı çok güçlü bir demokratik program uygulanmalı. Ekonomik adalet olmazsa olmaz. Dünyada çok büyük bir yoksulluk var. Türkiye bunun katbekatını yaşıyor. Ekonomik adalet yoksa orada bir demokrasiden bahsetmek mümkün değil ve mutlaka bu konu da temel başlıklardan biri olmalı.

    Konferansta diğer konuşmacılar da demokrasi, toplumsal barış ve eşit yurttaşlık konularında değerlendirmelerde bulundu.

    HABER MERKEZİ

  • Komisyon raporu Aleviler için ne sundu; Zeynel Abidin Koç yorumladı!-VİDEO

    Komisyon raporu Aleviler için ne sundu; Zeynel Abidin Koç yorumladı!-VİDEO

    PİRHA – Türkiye Alevi Federasyonu Başkanı Zeynel Abidin Koç, Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı nihai raporu yorumladı. Koç, halkın beklediği sonuç odaklı bir rapor olmadığını belirterek “Alevilerin duygu ve düşüncelerinin hiçbiri, bu rapora yansımadı” dedi.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta başlatılan Barış ve Demokratik Toplum Süreci ardından Mecliste kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, çalışmalarını tamamladı. Komisyon, oy çokluğuyla 83 sayfalık nihai raporunu da kamuoyu ile paylaştı.

    Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE) Başkanı Zeynel Abidin Koç, Kürt sorununun çözümü konusunda Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporu yorumladı. Koç, halkın beklediği sonuç odaklı bir rapor olmadığının altını çizdi.

    “HALKIN BEKLEDİĞİ BİR RAPOR OLMAMIŞ”

    “Alevilerin duygu ve düşüncelerinin hiçbiri, bu rapora yansımadı” diyen Koç, “Toplumsal barışın kalıcı zeminini kuracak bir raporla mı karşılaştık?” sorusuna şu yanıtı verdi:

    “Net olarak söyleyeyim. Hayır. Yani, halkın beklediği sonuç odaklı bir rapor olmamış. Ama temelde baktığınız zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir araya gelip iyi veya kötü bir rapor çıkması da kıymetli. Kıymetli ama raporun içeriğinde hiçbir bir net sonuç yok, tamamen temennilerden oluşmuş bir rapor.”

    “NASIL BİR KARDEŞLİKTEN BAHSEDİYORLAR?”

    Söz konusu raporda, dinlenen birçok kesimin taleplerine yer verilmedi. Alevi kurumlarının, komisyona katılıp sorunlarını anlatma talebi ise karşılık bulmadı. Ancak buna rağmen raporda Alevilere dair “Bu coğrafyanın Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni ve diğer tüm kesimleri 10 yıllar boyunca süregelen acıların ve çatışmaların tekrarına rıza göstermemektedir” ifadelerine yer verildi. “Aleviler bir kez daha yok sayıldı” diyen Koç, düşüncelerini şu cümlelerle paylaştı:

    “Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan demokratikleşme sorunu içerisinde Alevilerin duygu ve düşünceleri hiçbir şekilde bu rapora yansımadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi sonuçta ‘hepinizi dinlerim ama ben kendi bildiğimi okur, kendi bildiğimi yazarım’ dedi.

    Raporun 28. sayfasında zaten deniliyor ki ‘birinin acısının diğerinin huzur getirdiği bir anlayış bizim medeniyetimizde asla tutunamaz. Birlik ve bütünlük sağlanmadıkça bu huzur gelmez. Bu sebeple kardeşlik bağlarımız asli ilkemizdir’.

    Biz bunu, bugüne kadar görmedik. Biz bunu 1921’de Koçgiri’de, 1938’de Dersim’de, 1978’de Maraş’ta, 1993’te Sivas’ta görmedik. ‘Kardeşlik’ derken neyi kastediyorlar?

    Bu halk zaten hiçbir zaman birlikte yaşama kültüründen size rağmen; yani sizin baskıcı rejimlerinize rağmen vazgeçmedi. Cumhuriyeti örnek alsanız 7-8 defa katliamdan, soykırımdan geçmemize rağmen biz her zaman barışın yanında yer aldık. Ama raporun sadece bir yerinde ‘Alevi’ kelimesi geçmiş. O da çoğulculuğu içine katmak amacıyla… 82 sayfalık raporun içerisinde kesinlikle bir şey yok. Hiçbir talebimiz, rapora nokta kadar bile geçmemiş.”

    Komisyon raporunun en tartışmalı kısımlarından biri de “terörsüz Türkiye” vurgusu oldu. Bu söylem üzerinden sürece yaklaşmanın toplumda güvensizlik oluşturduğunu söyleyen Zeynel Abidin Koç, şunları söyledi:

    “Türkiye’de insanlar kendilerini tanımlayamıyor! Bu bir terör. İnsanlar istedikleri dili konuşamıyor, kendi dillerinde eğitim alamıyorlar. Bu bir terör. Türkiye’de insanlar, kendi inançlarını ifade edemiyor; işte Alevileri örnek alın. Kendi ibadethanelerine, cemevlerine ‘ibadethane’ denmiyor. Bu bir terör. Terör dediğiniz sadece silahla yapılan bir çatışma değil ki. Bu raporun tek bir hedefi var; Türkiye’de özellikle doğu coğrafyasında yaşanan silahlı çatışmasının bitmesi. Bunun da nasıl biteceğini de ifade etmeyen bir rapor.”

    “KOLAY BİR SÜREÇ DEĞİL”

    Zeynel Abidin Koç, sürecin ilerleyebilmesi için hangi adımların atılacağının kamuoyuna açıklanması gerektiğini vurguladı. “Atılacak adımların hiçbiri raporda yazmıyor” diyen Koç, demokratikleşmenin zorunluluk olduğunu anlattı.

    “Demokratikleşme adımının bir an önce atılması lazım. Türkiye’deki bütün sorunların temel kaynağı bu. Devletin, eşit yurttaşlığı bir an önce demokratikleşme paketiyle garanti altına alması gerekir. Aksi halde halk, sürece dair her zaman şüpheli kalacaktır. Ancak şunu da söylemek gerekir; kolay bir süreç değil. Bu mücadelenin içerisinde çeşitli siyasal görüşleri olan partiler var. Ve bunların gerçek anlamda bir araya gelip komisyon kurması, gerçi rapor bir hüsran ama bunun oluşturulmuş olması bile kıymetli. Ama bunun devamının gelmesi gerekir. Eğer gelecekse hangi tarihte gelecek? 2026’da mı 2027’de mi yoksa seçimlerden sonra mı? Yoksa ‘seçimlere kadar bu raporla gidelim. Tekrar seçilelim. Sonra bakarız’ mı denilecek. Çünkü net tarihler yok.”

    “DEMOKRATİKLEŞMEYİ SAĞLADIĞINIZDA ORTADA SORUN DA KALMIYOR”

    Sürecin, “Terörsüz Türkiye” söylemi üzerinden yürüyemeyeceğinin altını çizen Zeynel Abidin Koç, “Siz demokratikleşmeyi halkınız için mi yoksa başkasıyla girdiğiniz pazarlık üzerinden mi yapıyorsunuz?” diye sordu. Devletin yaklaşımının doğru olmadığını söyleyen Koç, şu görüşleri de paylaştı:

    “Bir pazarlık yapacak durumda değilsiniz. Yönümüzü demokratikleşmeye dönmek zorundayız. Orta Doğu’daki iktidarlar gibi krallıkla yönetilen bir ülke değiliz. O yüzden bu açıklama çok sakat, mantıksız bir açıklama. Siz, ülkenizdeki bütün demokratikleşme sürecini yerine getirdiğiniz zaman zaten kimse kendine yandaş ve taraf da bulamaz. Siz zaten halkınızın gerekli olan bütün demokratikleşme, özgürlük mücadelesindeki hakları tanıdığınız zaman ortada bir konu kalmıyor. Türkiye Cumhuriyeti Mahkemelerinde böyle bir yargı var. Mesela bir dava konusuz kalmışsa otomatikman dava kapanıyor. Çünkü konusuz kalmış. Burada da eğer mevcut Türkiye Büyük Millet Meclisi bu kararları bir an önce uygulayıp konuları konusuz bırakırsa otomatikman her şey yerine oturmuş olacak.”

    “BİZİ TANIMLAMAYIN!”

    Zeynel Abidin Koç, değerlendirmesinin sonunda AKP-MHP iktidarına “Bizi tanımlamayın, bizi tanıyın” uyarısında bulundu. Koç, “Bizim sözümüz dinlenmeden veya komisyona aktarılmadan Alevi sorununun çözüleceğini sanmaları şahsen bizim açımızdan doğru bir yaklaşım değil” diye konuştu.

    ErenGÜVEN/İSTANBUL

  • Ana Yalıncakoğlu: Bu ülkede insanların haklarını gasp eden bir devlet sorunu var!-VİDEO

    Ana Yalıncakoğlu: Bu ülkede insanların haklarını gasp eden bir devlet sorunu var!-VİDEO

    PİRHA – Yalıncak Sultan Ocağı evlatlarından Ana Sevim Yalıncakoğlu, kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkisine dair konuştu. Ülkede Alevi olmanın “hak ihlali”ne uğramak olduğunu  söyleyen Yalıncakoğlu, “Alevi kadın olmak ikinci bir hak ihlaline uğramaktır”  dedi. Ana Yalıncakoğlu, “Bu ülkede bir Alevi, Kürt, emek sorunu yok. Bu ülkede bütün bu alanlardaki insanların haklarını gasp eden bir devlet sorunu var” değerlendirmesinde bulundu.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından taraflar arasındaki görüşmeler devam ediyor.

    PKK’nin 12 Mayıs’ta silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını açıklaması ardından, demokratikleşme yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşsa da hükümetten henüz bir adım gelmedi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinlemeye devam etse de henüz demokratikleşme adına bir adım atılmadı.

    40 yıllık çatışmalı süreç ardından taraflar bir araya geldi ancak, sekiz aylık istişare döneminde ne Kürt sorunu ne de Alevi sorununa dair hükümetten bir yol haritası belirmedi.

    Yalıncak Sultan Ocağı evlatlarından Ana Sevim Yalıncakoğlu ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk.

    PİRHA – Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?

    Sevim Yalıncakoğlu: Öncelikle savaş ve çatışma halinin kendisi zarardır. İlk zarar gören toplum kesimleri de kadınlar ve çocuklardır. Dolayısıyla çocuklar zarar görünce otomatikman kadınların da zarar gördüğü ve en büyük kayıpların yaşandığı bir dönem oluyor. Türkiye’deki çatışma özelinde konuşursak, kadınların öncelikle hayatları gitti.

    Yine savaşın en büyük etkisi köy boşaltmalar sonucu oldu. Zorunlu göçler sonucu kadınların kendi kurdukları o yuva ve öz yurtlarından başka hiç bilmedikleri, tanımadıkları, belki temayül etmedikleri, hiç hazır olmadıkları başka alanlara göç etmelerine neden oldu. Çünkü yaşam kadının üzerinden yükseliyor. Bunu güzellemek adına söylemiyorum. Toplumun yaşamının bütün yükü aslında öncelikle kadınlar üzerinde. Yine bu savaş esnasında 80’li ve 90’lı yıllarda çok yüksek oranda karşılaştığımız işkenceler ve saldırılarda da kadın bedenini direkt hedef alındı. Dolayısıyla bütün yaşamınızı etkileyen bir süreci de beraberinde getirdi.

    Bu köy boşaltmalarının sonucunda birebir aslında tanıştığım, görüştüğüm ve dinlediğim insanlar oldu. Özellikle Maraş bölgesinde bir çalışmam olmuştu. Memleketini bırakıp göç eden kadınlar, gittiği yerlerde kendilerini hiçbir zaman tam olarak oraya ait hissedemiyorlar. Çünkü ait oldukları toplumdan başka bir yere gitmiş oluyorlar. Güvende hissetmiyorlar! Farklı insanların içinde yaşamak zorunda kalıyorlar. Bu nedenle de yaşadıkları çok ciddi yaşamsal sıkıntılar oldu ve bunu yalnızca mücadelenin içinde olan kadınlar yaşamadı. Tamamen apolitik olup, belki de Kürt kadını olduğu için, sadece o coğrafyada doğmuş olduğu için; hiçbir savaşa dahil bile değilse sadece o bölgede yaşadığı için yerinden yurdundan zorla kopartılıp başka bir hayatın içine atıldı. Bu kadınların yaşadığı en büyük dramlardan biriydi.

    “BASKI HALİ, BİR DİRENİŞ EKSENİNİ DE DOĞURDU”

    -Yıllardır süren çatışmalı ortam, kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?

    Açıkçası ülkede Alevi olmak zaten bir hak ihlaliyken Alevi kadın olmak ikinci bir hak ihlali noktasına geldi. Bunun bir eksenini savaştan hariç bir noktada bütün Aleviler olarak biz de yaşadık. Alevi kadınlar sokağında, mahallesinde, iş yerinde kimliklerini saklamak zorunda kaldı. Çünkü zaten Alevi olmaları başlı başına bir kimlik sorunuydu. Aynı zamanda kadın oldukları için de daha çok saldırıya maruz kaldılar. Çünkü karşındaki saldırgan olan taraf seni iki yerden daha zayıf gördü. Hem kadın olduğu hem de Alevi olduğu için bu baskıyı yapma hakkı hissetti. Ama bu aynı zamanda bir direniş de doğurdu. Alevi kadınların ülkede verilen her türlü hak savaşının da özneleri olmasını doğurdu. Evet bazı noktalarda kimliğimizi, ismimizi ‘aman bir zarar görmeyelim’ diye sakladığımız durumlar elbette oldu ama başka bir şey de oldu. Bu saldırılar Alevi kadın merkezli bir direniş eksenini de doğurduğunu düşünüyorum.

    Bu coğrafyada maalesef hiçbir şey mücadele edilmeden kazanılmıyor. Alevilerin kendi içlerindeki örgütlenmelerinde de bir Alevi kadın sorunu ortaya çıktı ve onun için de mücadele etmesi gerekti. Aynı zamanda genel erkeğe, devlet erkine karşı verilen hak mücadelesi  bir Alevi kadın kimliği mücadelesini de ortaya çıkardı. Dolayısıyla eksileri görmek yerine böyle bir gücü, direnişi, birlikteliği ortaya çıkardığını da tespit edebiliriz.

    ÜLKEDE, İNSANLARIN HAKLARINI GASP EDEN BİR DEVLET SORUNU VAR”

    -Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır?

    Demokratikleşme süreci deniliyor ama kadınları ne derecede umursuyor ve görüyorlar dersiniz? Açıkçası ben bütün mücadelelere şu eksenden bakıyorum; bu ülkede bir Alevi, Kürt, emek sorunu yok. Bu ülkede, bütün bu alanlardaki insanların haklarını gasp eden bir devlet sorunu var. Dolayısıyla devlet, bu topluluklar üzerindeki baskısını ortadan kaldırdığında zaten sorun ortadan kalkacak. Evet bizim bir direniş eksenimiz var. Ortada bir sorun olduğu, bize yönelik bir saldırı ve hak ihlali olduğu için bir direniş ekseni geliştiriyoruz. Dolayısıyla sorun, direniş ekseni geliştirenlerin adına kurulamaz. Sorun, hak ihlalini ortaya çıkaranlar adına kurulması gerekiyor.

    Neden bir Alevi, Kürt sorun olsun ki? Burada Kürt’ün de, Alevi’nin de, emekçinin de, kadının da, Romanın da, Abdalın da, hakkını gasp eden bir devlet sorunu var. Dolayısıyla sorun devlette. Çözülmesi gereken konu devletin laik, demokratik bir hukuk devleti eksenine gelmesi. Laik, demokratik bir hukuk devleti ekseninde emekçilerin de zaten bir çeşit nefes aldığı bir ortam olacak.

    İşçi haklarına yönelik mahkeme kararlarında çok ciddi gerilemeler var. Emek haklarında, kadın haklarında çok ciddi gerilemeler var. Artık kadınların medeni kanunundaki yeri geriye doğru gitmeye başladı. Bunun kararını artık mahkemeler vermiyor, Diyanet İşleri Başkanlığı veriyor. Bu bir kadın sorunu değil. Bu bir Diyanet İşleri Başkanlığının burnunu, kadınların hayatına sokma sorunu.

    Kürt sorunu ekseninde yürütülen barış süreci tek başına silahsızlanmayla bitecek bir şey değil ki. Bu, devletin bu baskılarıyla, bu hak ihlallerini ortadan kaldırmasıyla yok olacak bir şey. Devlet, kadınlar, Aleviler, Kürtler; tüm toplumsal kesimler üzerinde bir baskı mekanizması kuruyor. Diyanet, eğer miras hakkıma göz dikip ‘kız çocukları mirastan pay alamaz’ denecek noktaya geliyorsa ve giyimim, kuşamım, kıyafetime, hatta kaç çocuk doğuracağıma kadar burnunu sokuyorsa burada değişmesi ya da bir adım atması gereken kadınlar değil. Diyanet’e ‘Stop, sen köşene çekil bakalım’ demesi gereken bir devlet var. Bir erk, hükümet var. Sorunların kaynağı neyse, çözüm oranın değişmesi ile başlar.

    “MÜCADELEYE BİR KADIN GÖZÜYLE OMUZ VERMEK GEREK”

    -Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?

    Bir kere zaten toplumsal barışın sağlanması için öncelikle toplumların birbiriyle kaynaşmasına ihtiyaç var. Devlet, politikalarıyla toplumları birbirinden o kadar çok ayırdı ki şimdi birdenbire bu politikalardan vazgeçse dahi ortada birbiriyle barışması gereken bir sürü topluluk var.

    Her zaman barışta, daha doğrusu savaşsızlıkta inat etmek ve bu koşulların sağlanması için var olan mücadeleye bir kadın gözüyle omuz vermek gerek. Çünkü Alevi kadınlar, hem inancından hem de kadın kimliğinden kaynaklı bir insan-ı kamil noktasına erişmek gibi bir Yol’dalar. Aleviliğin verdiği 73 millete bir nazarla bakma ilkesiyle kadınların daha sıcak ilişkiler kurabilme özelliğini harmanlayıp toplumsal barışa bir katkısı olabilir. Ama önceliği, nerede bu konuda bir direniş ve mücadele varsa oraya bir omuz vermesi olmalıdır.

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

    İLGİLİ DOSYA

    ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’
    ‘Kadınlar savaş sürecinden en çok etkilenen kesim, o yüzden barış sürecini kadınlar sahiplenmeli’
    Gazeteci Esra Çiftçi: Alevi kadınların hafızası ve sözü bu sürecin asli unsuru olmalı
    ‘Alevi kadınlar, Barış Süreci’ne çok güçlü bir şekilde destek olmalı’
    Ana Narin Gülçiçeği: Neden barış olmasın?
    ‘Demokratik toplum inşa edilirse devletin küçüldüğü, toplumun büyüdüğü bir süreç olacak’
    Nilgün Mete: Hepimizin ihtiyacı barış; bu nedenle herkese görev düşüyor

  • Nilgün Mete: Hepimizin ihtiyacı barış; bu nedenle herkese görev düşüyor-VİDEO

    Nilgün Mete: Hepimizin ihtiyacı barış; bu nedenle herkese görev düşüyor-VİDEO

    PİRHA – Gazeteci Nilgün Mete, Barış ve Demokratik Toplum Sürecine dair Alevi kadınlarının seyirci kalmaması gerektiğini söyledi.  Muslu, “Kadınlar ön planda yürüyor. Dolayısıyla da barışı getirecek olan da kadınlar. Alevi kadınlara çok iş düşüyor” yorumunu yaptı.

    Abdullah Öcalan tarafından 27 Şubat’ta yapılan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından taraflar arasındaki görüşmeler devam ediyor.

    PKK’nin 12 Mayıs’ta silahlı mücadeleyi sonlandırma kararını açıklaması ardından, demokratikleşme yolunda kamuoyunda bir beklenti oluşsa da hükümetten henüz bir adım gelmedi. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumun farklı kesimlerini dinlemeye devam etse de henüz demokratikleşme adına bir adım atılmadı.

    40 Yıllık çatışmalı süreç ardından taraflar bir araya geldi ancak, sekiz aylık istişare döneminde ne Kürt sorunu ne de Alevi sorununa dair hükümetten bir yol haritası belirmedi.

    Gazeteci Nilgün Mete ile kadınların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne bakışını ve etkisini konuştuk.

    ÇATIŞMALAR SONUCUNDA KADINLAR, UCUZ İŞ GÜCÜ OLDU”

    PİRHA- Savaşın etkisinin kadına yansıması nedir?

    Nilgün Mete: Dünya savaşları, bölgesel savaşlar, iç çatışmalar var. Ve şuna tanık olduk hayatımız boyunca; emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda savaşlar, çatışmalar çıkarılıyor. Halklar birbiriyle çatıştırılıyor. Halk da bu çatışmaların, savaşların bir parçası oluyor. İşte ülkemizde yaşadığımız 40 yıllık bir çatışma, bir savaş oldu. Tabii bunun yansımaları korkunç oldu. Faili meçhuller, göçler yaşandı, onbinlerce insan öldü. Aileler bölünüp parçalandı. Köyler yakıldı, boşaltıldı. Bütün bunlara tanığız. Ve kadınlar çocuklar tabii ki son derece etkilenen bir kesim oldu. Pek çok anne, çocuklarını bu çatışmalarda kaybetti. Sadece Kürtler ve Alevi kadınlar değil, Türkiye’deki tüm kadınlar acı çekti. Bir askerin ya da bir örgüt militanının ölümü tüm anneleri etkiliyor elbette. Zorunlu askerlik var; 20 yaşında genç çocuklar çatışmalarda hayatlarını kaybettiler. Her eve bir ateş düştü.

    Faili meçhul cinayetler ve işte kadınların başlattığı direniş… Galatasaray Meydanı’na niye gelindi? Bir zalimliğin sonucu olarak o anneler Galatasaray Meydanı’na gelip yıllarca oturma eylemi yaptılar. Dövüldüler, yağmur, kar, çamur demeden Galatasaray Meydanı’nda oturdular. Yani dünyaya baktığımızda emperyalistler, bu savaşları silah satışı yapmak için çıkarıyor. BOP projesi kapsamında Ortadoğu’da kan akıyor. Halklar, ülkeler mahvedildi. Kültür, medeniyet, ekonomi, her şey yok edildi. Kadınlar tecavüze uğradı. Göç ederken insanlar, yollarda mahvoldu. İşte o göç yollarında çekilen fotoğraflara dikkat eder misiniz? %99’u kadın ve kucaklarında çocukları var. Yani çoğunlukla kadınlar etkileniyor. İşte IŞİD gibi bir canavar yaratıldı ve Suriye, Irak, Rojava’daki kadınların ne yaşadığını hep birlikte gördük.  Bu savaşların, çatışmaların mağduru kadınlar var. Çatışmalar sonucunda dolayısıyla kadınlarımız yoksullaştı. Bu yoksulluk da eğitimsizliği, asimilasyonu getiriyor. Buna tanık olduk hep beraber.

    “ÇATIŞMALI ORTAMLARDAN HERKES PAYINI ALIYOR”

    -Yıllardır süren çatışmalı ortam, kadın mücadelesini nasıl etkiledi? Özelde Alevi kadınlar bu süreçte ne yaşadı?

    Türkiye’deki 40 yıllık savaşta tabii ki Alevi kadınların da olduğunu görüyoruz. Yani izlediğimiz, okuduğumuz kadarıyla Alevi kadınlar da oldukça fazla. Kürt Alevi kadınlar, kendi kültürü, dili, hakları için direnişe katılmışlar. Tabii ki insanın ana dili çok önemli bir şey. Mesela bazı kadınlardan şunu duymuştum; ‘Ben ilkokula giderken Türkçeyi öğrendim’. Çünkü evde Kürtçe konuşuluyor. Tabii kendi haklarının bilincine vardıktan sonra bir takım yerlere katılımları oluyor, mücadele ediyor. Alevi genç kadınlar da yaşamlarını yitirdiler. Bu durum, savaşın yansıması işte.

    Mesela şimdi bir süreç başlatıldı. Süreç başlarken ne oldu? İşte kadınlar silahlarını bıraktı ve yaktılar. Önde kadınlar vardı. Bu kadınların çoğunluğu, hatta en öndeki  gerilla Dersimli bir Alevi kadındı.

    Alevi kadınlar, sendikalarda derneklerde, pek çok yerde  demokratik mücadele veriyor. Yani bu çatışmalı ortamdan dolayı Kürt kadınları çok politikleşti. Mücadelenin tam da içindeler.

    Alevi kadınlar, nefret duygularıyla da karşılaştılar bu çatışmalı ortamlarda. Savaşın, çatışmalı ortamın etkisi işte ırkçılığı, nefret suçlarını yükseltiyor ve herkes payını alıyor. Bütün savaşlarda bakın, barış yapılırken kadınlar öne çıkıyor. Dolayısıyla Alevi kadınlar da ‘ben varım’ diyor. Ne kadar savaşlardan, çatışmalardan, baskılardan etkilense de iyiye giden şeylerde Alevi kadınların payı çok fazla. Çünkü mücadeleci hepsi.

    “SÜRECİN AKTÖRLERİYLE GÖRÜŞMELERİ GEREKİYOR”

    -Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin kadınlara etkisi nasıl olacaktır?

    Barış ve Demokratik Toplum Süreci’yle ilgili bir yıldır ilerleme göremiyorum. Mecliste bir komisyon oluşturuldu ve herkesi dinlemeye çalışıyorlar. Ancak bunu 2011’de gördük zaten. Akil insanlar oluşturuldu, bir takım çevrelerle konuşuldu. Ama bir sonuç olmadı, rafa kaldırıldı. O raftan o dosyalar tekrar alınacak ve hayata geçirilecek. Yani şu an başa dönülmeye gerek yok. Neler yapılacağı, talepler, her şey ortada zaten. Bakın, laiklik olmadan demokrasi de olmaz. Demokrasi olmadan tam bir laiklik de işlemez. Dolayısıyla şu an iç açıcı bir durum göremiyorum. Keşke olabilse. Kadınların, kadın siyasetçilerin bir baskısı var. Kadınların, hükümeti baskılaması, iteklemesi gerekiyor. Çünkü bu hükümet biliyoruz ki Türkiye’de baskıyı hızlandıran herkese operasyon yapan, nefes aldırmak istemeyen bir kesim. Yani bu iktidardan kimse memnun değil. Ekonomi çöktü, tarımı bitirdi. Yani Türkiye’de tüketim var! Dolayısıyla Türkiye’de iyi giden hiçbir şey yok.

    Demokrasi anlamında ilerleme yok. Ne yapacağız, sürüncemede mi bekleyeceğiz? Bir adım atılmıyor. Tamam söylemler güzel; işte MHP, AKP elini uzattı. Tamam, barış için elleri uzatılır elbette ki ama içi doldurulmuyor. Yani altı bomboş şu an. Sadece görüşmeler… Nereye kadar? Gerekli insanlarla, aktörlerle görüşmeleri gerekiyor. Şu an DEM Parti’nin iteklemesi ile bir takım şeyler yapılıyor. Ama hükümetten henüz bir kıpırtı yok. Dolayısıyla sivil halkın, askerin, polisin, herkesin istemesi gerekiyor. Sadece kadınların değil. Bütün herkesin barış istemesi gerekiyor. Özellikle de iktidarın, ‘barış gelmesi gerekiyor artık’ demesi gerekiyor. Artık yeter, çatışmalar hepimizi bitirdi. Çok öldük.

    Bir dünya üniversite mezunu göç ediyor. Bunun içinde genç kadınlar da var. Çok sayıda Alevi kadın, yurt dışına göç etmiş vaziyette. Alevi aileler, Kürt aileler… Çünkü yarın ne olacağını, başımıza ne geleceğini bilmiyoruz, endişeliyiz. Yani Alevi kadınlar bu ülkede endişeli. Çünkü evleri işaretlendiğinde ilk saldırıyı Alevi kadınları alıyor. Mesela Maraş’ta da başka katliamlarda da kadınların tecavüze uğradığını biliyoruz. Sadece katledilmekle de kalmıyor. Dolayısıyla bu ülkede faşizm, ırkçılık yükselmiş durumda. Peki böyle bir ortamda Alevi kadınlar ne kadar kendini rahat hissedebilir ki? Son derece endişeliyiz.

    “BARIŞI GETİRECEK OLAN DA KADINLAR”

    -Alevi kadınlar bu sürece ne tür katkılar sağlayabilir, neler önerirsiniz?

    Alevi kadınlar sokak eylemleri, açıklamalar yapıp, bildiriler dağıtabilir. Meclis önünde yürüyüş düzenleyebilir… Alevi kadınlar, başka kadınları da örgütlemeye öncülük edebilir. Çünkü bu ülkede çatışmanın bitmesi hepimizi harika bir yaşama hazırlayacak. Çocuklarımızın, en azından gençlerimizin geleceğimizi öngöreceğiz. Endişeliyiz değil mi? Nasıl okuyacak, iş bulacak mı? Yine çatışmalar olacak mı? Hükümet hangi baskıları yapacak? Dolayısıyla bunun önüne geçmek için bence söz sahibi olmalı.

    Mesela eski Yugoslavya’da, işte Ruanda’da mesela; Hutularla Tutuların çatışmalarında kadınlar barışın, adaletin sağlanması için son derece kendilerini siper etmişler. Türkiye’de de bunu yapabilirler. Alevi kadınlar bunu yapabilir. Barışı hazırlamak lazım. Çünkü herkes, çatışmalı ortama, ırkçılığa alıştı. Bunun bertaraf edilmesi gerekiyor. Bunun ötelenmesi için de örgütlenmek gerekiyor. Herkes birbirini uyarsın, örgütlesin. Demokratik kitle örgütleri harekete geçirilebilir. Sendikalar ya da siyasi partilerdeki Alevi kadınlar bunun için çabalamalı. ‘Demokrasi istiyoruz. İnsan gibi yaşamak istiyoruz. Dilimizi, kültürümüzü rahat yaşamak istiyoruz’ diyerek bir örgütlenme yapabilir.

    Kadınların bir gücü var. Dolayısıyla da barışı getirecek olan da kadınlar. Seyirci olmamak lazım. Alevi kadınlara çok iş düşüyor. Çünkü Aleviler, bu ülkenin aydınlık yüzü. Bunun için yürüyüşler düzenleyebilir, pazar yerlerinde bildiriler dağıtılabilir, siyasette yer alınabilir. Siyasi partiler, sendikalar, kitle örgütleri, herkes zorlansın. Çünkü herkes bir uyku halinde! Beklemeyelim. Herkese görev düşüyor. Çünkü hepimizin ihtiyacı barış. Hepimizin ihtiyacı laiklik. Alevi kadını olarak laik bir ülkede yaşamak istiyorum. Bu çok önemli bir şey. Çatışmaları bitirecek olanlar da, barışı isteyecek olanlar da Alevi kadınlar olmalı.

    Eren GÜVEN/PİRHA

    İLGİLİ DOSYA

    ‘Alevi kadınlar barışın kurucu öznesi olmalıdır’
    ‘Kadınlar savaş sürecinden en çok etkilenen kesim, o yüzden barış sürecini kadınlar sahiplenmeli’
    Gazeteci Esra Çiftçi: Alevi kadınların hafızası ve sözü bu sürecin asli unsuru olmalı
    ‘Alevi kadınlar, Barış Süreci’ne çok güçlü bir şekilde destek olmalı’
    Ana Narin Gülçiçeği: Neden barış olmasın?
    ‘Demokratik toplum inşa edilirse devletin küçüldüğü, toplumun büyüdüğü bir süreç olacak’

     

  • DEM Parti: Birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır

    DEM Parti: Birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır

    PİRHA- DEM Parti komisyon üyeleri tarafından yapılan açıklamada, ortaya çıkan siyasal iradenin, sorunun çözümü için tarihsel rolü olması gereken siyaset kurumunu ve alanını, ilk defa bu düzeyde çözümün muhataplığına yakınlaştırdığna dikkat çekilerek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” denildi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Üyeleri, komisyonun bugüne kadar gerçekleştirdiği çalışmalara ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.

    “ORTAYA ÇIKAN BU SİYASAL İRADE İLK DEFA BU DÜZEYDE ÇÖZÜMÜN MUHATAPLIĞINA YAKINLAŞTIRMIŞTIR”

    Meclis çatısı altında kurulan komisyonun, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümüne katkı sunacak hukuki ve siyasi zeminin tesisi amacıyla oluşturulduğu hatırlatılarak, “Cumhuriyet’in en temel sorunlarından birisi etrafında, halk iradesinin tamamına yakınını temsil eden siyasal partilerin Komisyon’da temsil edilmesini son derece kıymetli bulduğumuzu tekrardan belirtmek isteriz. Ortaya çıkan bu siyasal irade, sorunun çözümü için tarihsel rolü olması gereken siyaset kurumunu ve alanını, ilk defa bu düzeyde çözümün muhataplığına yakınlaştırmıştır” denildi.

    “KAMUOYU BEKLENTİSİ YÜKSEK”

    Kendine has özellikleriyle öne çıkan, tarihsel çağrıların ve gelişmelerin gerçekleştiği bu süreçte, Komisyon’un parlamento zemininde kendi rolünü oynamasına dönük kamuoyu beklentisi yüksek olduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Komisyon’un her şeyin muhatabı olmadığını bilmekle birlikte, rolünü doğru ve işlevsel oynaması durumunda tarihsel gelişmelere kapı aralayacak bir katkısının olacağının da bilincindeyiz” diye belirtildi.

    Açıklamanın devamında şu öneriler dile getirildi:

    “-Komisyon çalışmalarındaki birinci aşama tamamlanmakta ve dinlemelerin sonuna yaklaşılmaktadır. Farklı çevrelerden kişi ve kurumların barışa ve çözüme dair düşüncelerini, önerilerini son derece kıymetli bulduğumuzu yeniden ifade etmek isteriz. Partimiz açısından dinleme safhasının ana çıktısı, Kürt sorununun demokratik ve barışçı çözümünün kaçınılmazlığıdır. Referansları, dayanakları farklı olsa da Komisyon’da ifade edilenler, Kürt meselesinin tarihsel olarak çözümünün zorunlu olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir.

    -Sürecin pozitif barış aşamasına geçmesinin en az çatışmasızlık hali olarak değerlendirilen negatif barış aşaması kadar önemli olduğu birçok kurum ve kişi tarafından ifade edilmiştir. Pozitif barış için ‘adaletin tesisi, toplumsal güvenin inşası, eşitliğin kurumsallaşması, farklı kimliklerin bir arada eşit olarak ve barış içinde yaşayabilme iradesinin net bir şekilde ortaya konulması’ gerektiği; güven ortamının ‘karşılıklılık ilkesiyle sağlanabileceği’; sorunun sadece ‘silahlı hareket boyutuna sıkıştırılamayacağından’ hareketle ‘kök nedenlerin ortadan kaldırılmasının’ önemi; ‘sadece güvenlik politikalarıyla kalıcı barışın sağlanamayacağı’; ‘ret, inkar ve asimilasyon politikalarından vazgeçilmesi’ gibi dinlemeler safhasında öne çıkan tespitleri çok kıymetli buluyoruz. Komisyonun bundan sonraki çalışmalarında, dinlemelerde öne çıkan bu önerilerden faydalanması gerektiğinin altını önemle çiziyoruz.

    -Sorunu siyasal, kültürel, toplumsal ve ekonomik boyutlarıyla ele alarak kalıcı çözümün geliştirilmesi doğru olandır. Meselenin bölgesel ve küresel bir karakter kazandığının da bilinciyle, örgütsel, siyasal ve toplumsal karşılığı ve belirleyicilik düzeyi açık olan Sayın Abdullah Öcalan’ın Komisyon tarafından dinlenmesi, sorunun kalıcı çözümü için bir gereklilik olarak ele alınmalıdır. Gerçek çözüm, sorunu ismiyle çağırmaktan ve bulunduğumuz tarafa göre gerçeği eğip bükmeden hakikate göre düşünmekten, adım atmaktan geçmektedir. Komisyon’un Sayın Öcalan’ı dinlemesi, mevcut sürecin başarıyla nihayete erdirilmesi açısından belirleyici önemdedir.

    -Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır. Komisyon’un varlık gerekçesi, sürecin gerektirdiği yasa düzenlemelerine ilişkin tavsiyeler ve taslaklar oluşturmaktır. Partimizin ilgili kurullarının sürecin başından itibaren Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’de ihtiyaç duyulan değişiklikler; başta kayyım düzenlemesi olmak üzere yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve demokratikleştirilmesi; ayrımcılıkla mücadele düzenlemeleri ve anadilinde eğitim-öğrenim gibi başlıklarda hazırlığı bulunmaktadır. Yeni yasama yılının açılışıyla birlikte Komisyon’a üye veren partilerin ilgili başlıklarda somut öneriler sunması ve bu öneriler üzerinde ortaklaştırma hedefiyle çalışılması ikinci aşamanın en temel görevidir. Çünkü çatışma zemininin kalıcı olarak ortadan kaldırılmasının en önemli adımlarından birisi de hukukun tesisi ve yasa önünde eşitliğin sağlanmasıdır.

    -Öte yandan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, 17 Eylül 2025 tarihli kararında Barış ve Demokratik Toplum Sürecine atıf yaparak, ‘umut hakkı’na dair Komisyon ve parlamentonun görevlerine işaret etmesi dikkate değerdir. Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’de ilgili siyasal ve hukuki adımlara işaret ettiği bir ortamda, umut hakkı bağlamında sürecin gerektirdiği adımları atmak, inisiyatifleri almak ve bunu bir ilke olarak kabul etmek Kürt sorununda adil, eşit, demokratik ve toplumsal çözümün en hayati gelişmelerinden birisi olacaktır.

    -Komisyon faaliyetleri kapsamında DEM Parti olarak temel amacımız, Kürt sorununu çatışma zemininden uzaklaştırarak hukuki ve siyasi çözümün olanaklarını yaratmaktır. Kürt meselesinin demokratikleşme perspektifiyle ve bunun gerektirdiği zihniyet dönüşümüyle ele alınması kaçınılmazdır. Dinlemeler esnasında bir akademisyenin belirttiği gibi ‘Her barış demokrasiyle sonuçlanmayabilir, ancak Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’ye demokrasi gelmeyecektir’.”

    PİRHA/ANKARA

     

  • ‘Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının olmadığı bir barış sürecinin örülmesi önemli’-VİDEO

    ‘Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının olmadığı bir barış sürecinin örülmesi önemli’-VİDEO

    PİRHA – Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi üyesi Nuray Özdoğan, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ardından toplumsal kesimlerin rollerini değerlendirdi. Sadece Meclis komisyonuyla sürecin ilerlemeyeceğini söyleyen Özdoğan, “Bir silah bırakılmış ve süreç başlatılmışsa, bu halklar için bir iyiye gidişe işarettir. Devlet veya iktidar, barışmak ya da eşit yurttaşlık temelinde bir ülke kurmak istediği için masada değil. Bir takım zorunlulukların gereği kurulan bir masa var. Ama bu zorunluluklar gereği kurulan masayı gerçek bir barış sürecine çevirmek de hepimizin sorumluluğunda” diye konuştu.

    Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ardından TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, çalışmalarını sürdürüyor. Bu zamana dek yapılan toplantılarda MİT başkanının yanı sıra çok sayıda bakan, baro başkanları, insan hakkı savunucuları, çatışmalarda yakınlarını yitiren anneler de yer aldı.

    Meclis komisyonunda dinlenmesi beklenen kesimler arasında kadın örgütlerinin de olması bekleniyor. Demokratikleşme yolundaki tartışmalarla birlikte Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi de sürecin takipçisi olarak birtakım çalışmalar yürütüyor.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi üyesi Avukat Nuray Özdoğan ile sürece dair gelişmeleri konuştuk.

    SÜREÇ, HALKLARIN İRADESİ DIŞINDA GERÇEKLEŞEMEZ”

    Av. Nuray Özdoğan, Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi olarak süreci yakından takip edip çalışma yürüttüklerini anlattı. Özdoğan, “Elbette ki geçmişteki barışa dair tüm girişimlerin geleneği üzerinden yükselen bir iş yapıyoruz. Dolayısıyla bu süreci de çok yakından takip ediyoruz” diye belirtti.

    Nuray Özdoğan, barışın inşası konusunda ağır bir ilerleme olduğunun da altını çizerek şu yorumda bulundu:

    “Bu konuda şikayetler ya da tenkitler olabilir. Ama sonuçta bu topraklarda barışın konuşulduğu bir zemine getirmek bile zor bir iş ki o kadar ağır süreçler yaşandı. O kadar çok acı çekildi ki bu açıdan çok kıymetli buluyoruz. Barışın konuşulduğu her zemin çok önemli.

    Uzun yıllar süren, büyük acıların oluştuğu bir savaş yaşandı. Ve hala daha tam olarak bitmiş diyemeyeceğiz. Şimdi tüm dünya toplumu için önemli bir karar alındı ve ‘Silahlı mücadeleye son veriyoruz’ denildi. Ve bunu şartsız söylediler. Buradan meseleyi tutmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda Meclisteki komisyona da kıymet veriyoruz. Çok büyük beklentimiz elbette yok. Ama bu denklemdeki bir ülkede geldiğimiz noktada yargının tarumar edildiği, her şeyin siyasi rant meselesine çevrildiği, demokrasinin olmadığı, cinsiyet ayrımcılığının inanılmaz yükseldiği ve her geçen gün aslında o gerici yapılanmaların yayılmaya çalışıldığı bir dönemdeyiz. Diğer bölgelerde ise dönem dönem Ezidi ve Alevi soykırımının denenmeye çalışıldığı, birçok halkın aslında ciddi anlamda tehdit altında olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Şimdi bu tehdidi en aza indirecek, belki ortadan kaldırabilecek bir sürece neden destek olmayalım?

    Dolayısıyla burada şu kısmı çok önemsiyoruz; elbette savaşan taraflar ve onların vereceği kararlar var. Uluslararası denklemler de çok önemli. Ama şunu unutmamak gerekiyor; hiçbir bölgede süreç, halkların iradesi dışında gerçekleşemez. Halkların güçlü örgütlenmesi, güçlü iradesiyle bir sürece evrilebilir. Evet birtakım emperyal güçlerin niyet ve hesapları var. Ama ne olursa olsun, halkın özne olduğu bir süreç unutuluyor. Halk kesimleri, ezilenler, soykırım tehdidi altında bulunan halklar, kadınlar, çocuklar bu süreçlerin öznesidir. Buradan başlayarak, özellikle kadınların bu meseledeki özne olma potansiyelini hep deneyimledik.

    Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının olmadığı ve herkes için eşit koşulların olduğu bir barış sürecinin örülmesini önemli buluyoruz. Ama şunu da biliyoruz; evet silahları bırakmaya elinde silah bulunanlar karar veriyor. Ama barış sürecini halk kesimleri kurabilir. Tabii ki kadınlar burada başat bir özne. Bu öznelik kısmı; mesele sadece komisyonlara havale edilecek bir mesele değil. Komisyonlar önemlidir. Aynı masada buluşmak önemlidir. Hakların konuşuluyor olması, Kürtlere dönük şiddetin, ayrımcılığın kınanıyor olması çok önemli. Yani bir başlangıçtır diye düşünüyoruz.”

    FAŞİZM EĞİLİMİ EN YÜKSEK İKTİDARLA BAŞ BAŞAYIZ”

    Nuray Özdoğan, sürecin, partiler üstü bir özelliğe sahip olduğunun da altını çizdi. Özdoğan, toplumun sürece olan tedirginliğine de işaret ederek yapılması gereken yasal düzenlemeleri şu cümlelerle açıkladı:

    “Mesela 2013’ü hatırlayalım. Bir tane yasa çıkmıştı. Şu an o dönemin yürütücüsü olan birçok insan cezaevinde. Hala tüm AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen tahliye edilmemiş durumdalar. Evet, hukuksal zeminin nasıl olacağı önemli. Çünkü Türkiye toplumunun bir hukuka ihtiyacı var. Ama hala kayyum politikası devam ediyor. Kent uzlaşısı sebebiyle operasyonlar yapılıyor. Yakın zamanda işte bir de Diyanet’in hutbeleri meselesi var. Toplumu, gerici temelde örgütleme girişimi var aslında. Yani cumhuriyet döneminin en gerici, en sağcı, faşizm eğilimi en yüksek iktidarıyla baş başayız. Onunla bir masaya oturma hali var. Şimdi devlet veya iktidar, barışmak ya da eşit yurttaşlık temelinde bir ülke kurmak istediği için masada değil. Bunu herkes görüyor. Bir takım zorunlulukların gereği kurulan bir masa var. Ama bu zorunluluklar gereği kurulan masayı gerçek bir barış sürecine çevirmek de hepimizin sorumluluğunda. Biz yapabiliriz. Hukuksal zemin nasıl kurulur? Böyle kurulabilir. Önce o demokratik toplumun, bu meseleye ikna olması lazım. Yani toplum kesimlerini ikna etmeden ilerlemez. Şimdi bugün bir yasal düzenleme yapılsa varsayalım. Sonuçta savaş politikaları ekseninde örgütlenen bir devlet yapısı var. Ben yaklaşık 25 yıllık bir hukukçuyum. Yargısal sistem dahi, savaş politikalarına göre kendini konumlayan, belirleyen bir durumda. İnfaz rejimi aynı şekilde savaş politikalarına göre… Yani mahkumları rehine gibi gören bir politika var. Bugün 30 yıl yatmış, cezasını çekmiş insanlar infazını tamamladığı halde çıkmaları kimi yerlerde eleştiri konusu yapılıyor. Çünkü bu savaş politikalarıyla biçimlenmiş zihinler var. Bu zihinlere de müdahale etmek lazım. Yani savaş politikaları ekseninde şekillenen bir devletin varacağı nokta, şu an geldiğimiz nokta. Yoksulluk, sefalet, her yerde yönetememe, haksızlık, adaletsizlik… Bugün sokaktan geçen birine ‘Adalet var mı?’ diye bir sorun. Büyük problem! Yani bu ülkede birlikte yaşamanın koşullarını yaratmadan, büyük bir dönüşüm yaratmamız mümkün değil.

    HAKİM OLACAĞIN KISIM, SENİN YÜRÜTTÜĞÜN MÜCADELEDİR”

    Bugün bu geldiğimiz sürece rağmen kadın cinayetleri her geçen gün artıyor. Verilen sayısal istatistiklerin çok üstünde rakamlar var. Bu sadece basına, size, bize gelen bilgiler. Şiddetin arttığı bir dönemdeyiz. Diyanet bugün kadınlarla ilgili hutbe vermeye neden gerek duydu dersiniz? Nafaka meselesinde, kadınları nafakanın hukuksal öznesi, hak sahibi görmeyen bir anlayış var. Örtülmeyen her kadını hedef gösteren bir hutbe okundu! Dönüşmemiş toplumlarda bunu yaparsanız kadınları hedef haline getirirsiniz. Bakın İstanbul Sözleşmesi’nden cayıldığı anda şiddet vakaları hızlı bir şekilde arttı. Çünkü bir seti ortadan kaldırıyor, meşrulaştırıyorsunuz. Bugün giyimine karışarak kadınlara saldırıyı, her türlü cinsel tacizi, tecavüzü meşrulaştırıyorsunuz.

    Türkiye’de şimdiye kadar tüm hukuka aykırılıklar, adaletsizlikler, meşruluğunu ‘terör var’ denilerek aldı. Her şeyi yapabileceklerini düşündüler. Dolayısıyla şunu söylüyorum; bunu çok önemsemek lazım; Türkiye ve tüm bölge halkları için önemli bir süreç. ‘Biz artık silahlı mücadeleyi bırakıyoruz’ diyenlerin aslında kurduğu kıymetli yolu görmek gerekir. Ama bir şeyin temel zemini kuruldu mu o kapıyı açık tutacak olanlar gerçekten bu işe ne olursa olsun Türkiye’nin dört bir yanında sokakta, işte, sendikasında, derneğinde bu meseleyi dert eden, buna ihtiyacı olduğunu bilen insanların yapacağı bir iş diye düşünüyoruz.

    Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi de yeni bir mesele değil. O yüzden ‘geçmişten gelen mücadeleyi bir adım daha öteye taşımak’ dedim. Barış zorunlu ihtiyaç. Şimdi bunu görmemek mümkün değil. Bu dönem şu da arttı ne yazık ki; ‘Sürecin ne olduğunu bilmiyoruz’ diyerek kötü niyet okumaları var. Yani akademisyenin de, yazarın da, hukukçunun da, sağlıkçının da, işçinin de meselesi şu: bir silah bırakılmışsa, bir süreç başlatılmışsa, bu halklar için bir iyiye gidişe işaretse, buradan bakalım. Elbette ki tamamına hakim olamayız. Hakim olacağın kısım, senin yürüttüğün mücadeledir. Rojava halkları, kendileri için yapılan planlamaları mı bekleyip dinledi? Küçücük bir yerde yaratılan mücadele, yaşam tarzı, tüm dünyaya umut oldu. Kadın, çoluk çocuk hepsi, hem bir sivil yaşam ördüler, hem hakları, yaşamları için mücadele ettiler. Kadınlar bu işin öncülüğünü yaptı. Kadınların öncülük ettiği savaşın, mücadelenin, yeterince büyük bir umut olduğunu düşünüyorum.”

    KOMİSYONA YÖNELİK TALEPLER DİZİSİ HAZIRLADIK”

    Av. Nuray Özdoğan, kadınlar açısından bir tür “görünmezlik hali” olduğunu söyleyerek kadın hareketinin mücadelesine dikkat çekti. “Yetersiz ama önemli çalışmalar var” diyen Özdoğan, çalışmalarının, basında görülme kısmının da eksik kaldığını vurguladı. Özdoğan, şöyle devam etti:

    “Hem Barışa İhtiyacım Var İnisiyatifi’nin hem diğer barış mücadelesi yürüten toplumsal barış girişimleri, dayanışma grupları, hepsinin kendi öznel çalışmaları var. Ama bunlar çok yaygınlaşmış, duyulmuş çalışmalar değil. Bizler şu an Ankara, İstanbul ve İzmir’de örgütlüyüz. 22-23 Şubat’ta ‘Kadınlar Barışı Konuşuyor Çalıştayı’nın sonucunda ortaya çıkan bir inisiyatif bu. Şimdiye kadar 24 Mayıs’ta başlayan deklarasyonla beraber aslında birçok eylemlilik gerçekleşti. İşte Alevi katliamına dönük kınamadan tutun da 8 Mart süreçleri, Ezidilere yönelik soykırımın yıldönümü dahil birçok başlıkta seminerler, tartışmalar yürütülüyor ama aynı zamanda dışa açık toplantılar ve basın açıklamaları, eylemlilikler oldu. Onun dışında komisyonla görüşmelerimiz başladı. Meclis komisyonunda ilk olarak Sayın Meral Danış Beştaş’la bir toplantı yaptık. Süreci anlamak açısından ve sürece nasıl katkı koyabileceğimizi konuşmak anlamında komisyonda olan tüm kadınlarla görüşme talebimiz var. Komisyona yönelik bir talepler dizisi de hazırladık. Her türlü katkıyı sunmaya hazırız. Komisyonun talebini de beklemeden sunacağımız talepler var. Özellikle kadın mücadelesine, kadın cinayetlerine, kadınlara dönük saldırılara karşı bir takım perspektifler sunmak istiyoruz. İlk çıkış noktamızda mesela, ilk deklarasyonu yayınladığımızda üç sade taleple ilerlemiştik. Önce dedik ki siyaset suç olmaktan çıkarılması gerekir. Özgür ifade etme kanalları açılmalı. Çünkü ifade özgürlüğü yok. AHİM kararları uygulansın, siyasetçiler serbest bırakılsın, infaz ve terörle mücadele kanunu kaldırılsın. Düşünceyi cezalandıran yasalar ortadan kaldırsın ki konuşulabilsin. Önce konuşmanın koşullarını yaratmak gerekir. Şimdi bugün niye bu kadar az konuşuluyor?

    Bu süreçteki güvene dair oran açısından tam paralel bir tablo yok. Bu, insanlar barışı istemediği için değil. İnsanlarda bu güveni, barış umudunu kırdıkları için… Önce insanların, bir mikrofona konuştuğunda cezalandırılmayacağını bilmesi gerekir. Vatandaş, sokak röportajlarına en basit soruda bile kaçıyor. Niye? Çünkü ‘söyleyeceğim her şey, bana sabah evime polis baskını olarak döner mi?’ diye korkuyor. Şimdi bu ortamda nasıl konuşulacak? Toplumu nasıl dahil edeceksiniz? Bu kesinlikle öncelikte dedik.

    Sınır ötesi operasyonlar artık durmalı. ‘Buraya ayrılan bütçe, artık ülkenin başka sorunlarına; yoksulluğa, sağlığa, eğitime, kadına yönelik şiddetin önlenmesine harcanmalı’ dedik.

    Üçüncü talebimiz de büyük bir hukuksuzluk olarak ortada gerçekten ilk hepimizin gördüğü bir süreç varsa neden kayyumlar hala var? Gözaltılar neden devam ediyor?  674 sayılı KHK… Yani OHAL’le yönetemezsiniz ülkeyi. Üç acil talebi söyledik.

    Her kesimin kendi ifade edebileceği bir zemini önce kuruyoruz. O zeminden çıkan talepleri hem meclis komisyonuna hem de kadınlarla yaptığımız toplantılara, halk buluşmalarına aktarıyoruz. Ne yazık ki hala faşizmin kurumlaşması çabalarında erkek yapının daha da güçlenmesi nedeniyle her yerde bir engel var. Bu basında da her camiada da var. Dolayısıyla halka sesleneceğiniz kanalların üzerinde bir sis perdesi koyuluyor. Bu sis perdesini aralamak gerekiyor.

    Her şey çürüdü. Savaş her şeyi çürüttü. Hatta devlet yapısını da çürüttü. Büyük bir zulüm var. Dolayısıyla yolsuzlukla dönen bir çark var. Bir yerlerde çeteler neredeyse yönetir hale gelmişler. Buradan çıkışın yolunu birlikte bulmak zorundayız. Bu nedenle var olan sesi büyütmek önemli.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Gülsev Kaya: Yeni anayasa konusunun derinleştirilmesine ihtiyaç var-VİDEO

    Gülsev Kaya: Yeni anayasa konusunun derinleştirilmesine ihtiyaç var-VİDEO

    PİRHA – PSAKD Genel Merkez Örgütlenme Sekreteri Gülsev Kaya, ‘Eşit yurttaşlık’ tarifinin sadece Alevilere dair bir talep olmadığını ifade ederek yeni sürece dair görüşlerini paylaştı. Kaya, demokratikleşmeye dönük “derinlikli tartışmaya ihtiyaç olduğunu” da sözlerine ekledi.

    27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından yapılan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından Türkiye’de yeni bir sürece girildi.

    Toplumun büyük kesiminde olumlu karşılanan sürece dair bir açıklamada Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Örgütlenme Sekreteri Gülsev Kaya’dan geldi.

    ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın Alevi toplumu nezdinde nasıl karşılandığını değerlendiren Kaya, Alevi toplumunun daima demokrasiyi talep eden bir yerde durduğunu belirtti.

    “ALEVİLERE DE DÜŞEN YANLAR VAR”

    Aynı zamanda PSAKD Ataşehir Şube Yönetim Kurulu Üyesi olan Gülsev Kaya, Aleviliğin her zaman haksızlık karşısında mücadele eden bir inanç olduğunun altını çizdi. “Bu ülkede ezilen, yok sayılan bir inancın temsilcileriyiz” diyen Kaya, şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Eşit yurttaşlık talebi dediğimiz tarifleme, aslında bu ülkede yaşayan bütün azınlıklar için, bütün ötekilerin birlikte yaşamanın ortak talebi olarak görürüz. Yani sadece Alevilerin değil. Bu anlamda hani bunu birlikte örgütlemeye ihtiyaç var.

    Trump, 2. başkanlık dönemine ‘Bir güvercin olduk’ diyerek gelmişti. ‘Barışı inşa edeceğiz’ derken bugün dünyanın her yerinde İsrail, ABD’nin jandarmalığını yapmakta. Aslında dünyanın her yerinde savaşın bu kadar boyutlandığı bir süreçte tartışmaların derinlikli olmasına ihtiyaç var. Bence bu tartışmaların içerisinde elbette Alevilere de düşen yanlar var. Alevilerin de bu dünyanın savaşından diğer bütün azınlıklar gibi etkilenir. Bu eksende daha derinlikli tartışmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Ama bu konuda derin bir tartışmamızın olduğunu söyleyemem. Hani genel, daha günlük, daha ihtiyaç üzerinden bir tartışma var ama tabii ki derinleşmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.”

    “2 TEMMUZ İLE YÜZLEŞİLMEDEN”

    Gülsev Kaya, ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından gündeme gelen yeni anayasa çalışmalarına dair de görüş belirtti. “Alevi kurumları, bu süreçte nasıl yol almalı?” sorusuna Kaya, şu cevabı verdi:

    “Anayasanın yeniliği ya da genel çerçeveyi, ülkenin mevcut konumu ve mevcut yapısıyla birleştirilerek tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Mevcut anayasada kişilerin kendi düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanma hakkı, sendikalı olma hakkı, bir derneğe üye olma, seçme ve seçilme hakkı var. Bu hakların düzen içerisinde kullanılıp kullanılamadığı, hatta bu hakları kullanan herkesin bugün hapishanelerde olduğu, binlerce siyasi tutsağın olduğu bir ülkede anayasa tarifinin ülkenin daha demokratik hak mücadelesi noktasında tartışılmaya ihtiyacı var. Evet Aleviler de bu ülkede anayasal mevcut sistem içerisinde kendi varlıklarını ifade etmek; yani eşit yurttaşlık taleplerinin karşılandığı, cemevlerine ibadethane statüsünün verilmesi, bir inanç olarak Alevilerin varlığının orada tarif edilmesi, reddedilecek tartışmalar olmayacaktır. Ama bu mevcut yapı içerisinde bunun nasıl olacağı meselesi daha teknik bir soru. Mesela biz bunu kimden talep ediyoruz? Mesela bu tartışmayı demokratik her türlü hak gaspının olduğu bir ülkede kiminle tartışacağız? Meselesinin çok daha derinlikli olmasına ihtiyaç var.

    Bu mevcut sistem içerisinde bir demokrasi tartışmasının güdük kaldığını tarif etmeye ihtiyaç var. Yani her yanından çürümüş olan, bugün muhalefet üzerinde yürütmüş olduğu baskı politikasından bile görebiliriz. Kendinden olmayan her türlü şeyi bu kadar baskıladığı bir dönemde bir demokrasi havariliği yapmak, faşizmi demokrasi sosuna bulandırmak mı diye tarif etmeliyiz?

    2 Temmuz ile yüzleşilmeden, Madımak Utanç Müzesi haline getirilmeden, yeni Madımaklar her gün yaşanırken bu meselenin biraz derinleştirilmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Aleviler dün de vardı, bugün de var. Hani bir anayasanın kalıpları içerisine sığdırılamayacak bir konu bu. Aleviler de Ezidiler, Kürtler gibi bütün farklı inançların tamamı gibi var olmaya devam edecek diye düşünüyorum.”

    Eren GÜVEN – İsmail Yıldırım/İSTANBUL

  • ‘Eğer bir gelecek kuruluyorsa biz Aleviler, sürecin tam da ortasında olmalıyız’

    ‘Eğer bir gelecek kuruluyorsa biz Aleviler, sürecin tam da ortasında olmalıyız’

    PİRHA – Siyasetçi Gültan Kışanak, yeni sürece dair değerlendirmesinde “Şimdiye kadar Kürt önderler, son sözlerini hep idam sehpasında söylediler. İlk kez biz, son sözlerimizi bir masada söyleme imkanını açığa çıkardık” ifadelerini kullandı. Alevilerin, sürecin öznesi olacağını söyleyen Kışanak, Suriye’de de demokratik güçlerle Alevi toplumunun birlikte hareket etmesi gerektiğini ifade etti.

    Siyasetçi Gültan Kışanak, 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan tarafından açıklanan ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ ardından yaşanan gelişmelere dair konuştu.

    CAN TV’de Ergin Doğru’nun programına konuk olan Kışanak, Abdullah Öcalan’ın PKK’nin son kongresine gönderdiği perspektif metni üzerinde süren tartışmalara değindi. Kışanak, PKK Lideri Öcalan’ın, günümüz Alevi inancına dair yorumlarına ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

    “Önemli tarihsel bir süreç. Ortadoğu’daki şu son yaşanan gelişmelere baktığımızda da Demokratik Toplum ve Barış Çağrısı’nın ne kadar kıymetli bir döneme denk geldiği ve ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. O nedenle öncelikli önerim; bütün canları, dostlarımızı, yoldaşlarımızı ve gerçekten demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bir gelecek arzulayan herkesi, meselelere çok büyük bir pencereden bakmaları ve bu tarihsel momenti doğru anlayacak bir yerde durmalarıdır. Görüyoruz işte Gazze’de yaşananları biliyoruz. İşte IŞİD’in son 15 yıldır bütün Ortadoğu’da yaşatmak istediği, Şengal’den başlayıp Kobani kapılarına kadar dayanan ve orada durdurulan IŞİD katliamına ama hala tehlikenin geçmemiş olduğunu bilerek, unutmadan ve son olarak da birkaç gündür İsrail-İran çatışması üzerinden ortaya çıkan bu büyük kaos ortamını düşünerek sürece bakmak ve anlamlandırmak gerekiyor. O nedenle yani bazı kavramlar, kelimeler üzerinden, hani bağlamından kopartılarak, farklı anlamlar yüklenerek yürütülen tartışmaları çok yüzeysel buluyorum.

    Kürt siyasal hareketi açısından Alevilikle kurdukları çok güçlü bağların ve ortak mücadele geçmişinin perspektifinden meseleye bakmamız gerekiyor. Yani Aleviliğin demokrasi ve özgürlük mücadelesinde, insan hakları mücadelesinde, Kürt sorununun çözümü konusunda durduğu yerde, eşit yurttaşlık mücadelesinde o kadar büyük emeği, o kadar büyük ortaklıkları, o kadar beraber yürüdükleri yol var ki hani böyle bir kavramı cımbızlayarak tarif etmenin haksızlık olacağını, en başta biz Alevilere büyük bir haksızlık olacağını düşünüyorum. Kendi emeğimiz, mücadelemiz var. Kendimizin yürüttüğü bir süreç var. Yani bu ortak mücadele içerisinde kendi tarihimiz var. En başta bize haksızlık olur.

    Orada kastedilen 19. yüzyıl, yani insan en azından vicdani olarak şuradan bakar; Aleviliğin kadim bir inanç olduğunu, büyük bir tarihsel geçmiş olduğunu biliyoruz. Biz yaşıyoruz, bizim Yol’umuz. Biz o yoldan geldik. Yani bu hak yolculuğunu 1000 yıllardan beri yürütüyoruz. Biz o yolun yolcuları olarak kendi tarihimizi 19. yüzyılda yapılan kimi siyasi atraksiyonlarla özdeşleştiremeyiz. Yani Osmanlı’nın son döneminde gelişen Türkçülük akımının aynı zamanda inançlar üzerinde nasıl bir etki yarattığını ve bu inançları kullanarak Türk ulus devletini inşa etmek için bazı manipülasyonlara girdiğini görüyoruz. Orada kastedilen şey bu. Yoksa Aleviliğin kendisiyle, Hakk’ı insanda arayan bu büyük felsefeyle Kürt siyasal hareketinin de Sayın Öcalan’ın da defalarca dile getirdiği, yazdığı, o kadar büyük bir pozitif külliyat varken orayı bir anda unutup buradan bir negatif algı yaratmak, gerçekten bir yanıyla saflık ama bir yanıyla da bazılarının özel, politik olarak tercihi diye düşünüyorum. Biz, Alevilerin buna düşmemesi gerektiğini ifade etmek istiyorum.”

    “BİR İÇ İHANET SORUNU VAR”

    Gültan Kışanak, Abdullah Öcalan’ın yazısında Seyit Rıza’nın direnişçi çizgisine atfedilmiş sözlerin olduğunu da vurgulayarak şöyle devam etti:

    “Dersim Katliamı’nın nasıl büyük bir acı, travma olduğunu görüyor, biliyoruz. Bu toplumu kendi ayakları üzerine, kendi değerleriyle yaşayacağı geleceğe taşımak iddiası taşıyan bir metin var. Bu direnişçiliğe çok büyük bir takdir var. Orada aslında kastedilen bazı çevrelerin kullandığı, manipüle ettiği ve üzerine kendi provokatif söylemlerini inşa ettiği şey; oradaki bazı isimlerin zikredilmesi ve ‘onların torunları’ denmesi aslında bir başka genellemeden bahsediliyor. Yoksa ne birebir Seyit Rıza’nın torunları kastediliyor, ne Dersim’deki bazı aileler kastediliyor. Böyle bir şey değil orada kastedilen. Büyük siyasal ve sosyolojik bir değerlendirme. Yani bütün toplumların yaşadığı bir iç ihanet sorunu var.

    Biz bunu aslında o kelime söylenmeden kendi değerlendirmelerimizde hele hele Dersim özgünlüğünde Dersimlilerin o kadar çok sorguladığı bir konu ki ‘Milis’ kavramı. Yani biz Dersimliler, Aleviler, bu iç ihanet meselesini çok derinlemesine tartışıyor, konuşuyor, çözmek istiyoruz. Üzerinde kitaplar yazıyor, araştırmalar yapıyor, sosyolojik değerlendirmeler yapıyoruz. Yani bu gerçeğin böyle bir çarpıcı kavramla ifade edilmesi daha fazla etki yarattı belki. Ama böyle bir realite var.

    Buradaki değerlendirme kesinlikle ve kesinlikle ne Dersim’le ne Alevilikle ne Seyit Rıza’yla ne de bu direnişçi gelenekle zerre kadar alakası olmayan, tam tersine onu takdir eden, ama bu iç ihanet tartışmasının da önemli bir konu olduğunu, bu tarihsel süreçte de bunu iyi görmemiz gerektiğini ve bugün eğer bir sonuç almak istiyorsak birlik olmamız gerektiğini, bu bazılarının egemenlerle işbirliği yaparak bu süreci boşa çıkartmaması gerektiğini ifade etmek üzere kullanılmış bir değerlendirme.”

    GELECEĞİNİ BELİRLEMEK İSTİYORSAN SEYREDEMEZSİN”

    Gültan Kışanak, yeni sürece gelinmesinde Kürt siyasal hareketinin politikalarının önemli olduğunu da belirtti. “Çözüm masası kurulmak zorunda kalındıysa bu bizim mücadelemizin ve tarihsel mirasın üzerine inşa edilmiş bir sonuçtur” diyen Kışanak, şunları aktardı:

    “Şimdiye kadar Kürt önderler, liderler son sözlerini hep idam sehpasında söylediler. İlk kez tarihsel olarak biz son sözlerimizi bir masada söyleme imkanını açığa çıkardık. Bu halkın mücadelesi bunu açığa çıkardı. Bu tarihsel direniş çizgisi bunu açığa çıkardı.

    Artık gizli tarihimizi açığa çıkarıp gizlemek zorunda olduğumuz, kimliğimizi yok sayılma, ötekileştirilme halini aşabilirsek, varlığımıza bir anlam biçilebilirsek, kabul edilirse, tarih sahnesinde böyle yer alabilirsek o zaman yaralarımız sağlanır. Hani o direnişe verilebilecek cevap budur. Bu anlamda ben son derece kıymetli ve değerli buluyorum.

    Kendi emeğimizi de kendi mücadele tarihimizi de görerek, yani ayrıksılaşmak değil, kendi tarihimizi de beraber bu mücadelenin bir parçası olarak ortaya koyarak daha iyi kazanmak, daha demokratik, daha eşitlikçi, daha özgürlükçü olanı kazanmak üzere bu tarihsel momentte bir duruş sergilemeliyiz. Yani eğer kaderini, geleceğini belirlemek istiyorsan seyredemezsin. Oyuncu olup bir faaliyet içerisinde olman lazım ve kendi emeğinle kendi geleceğini kurma konusunda kendi iddianı ortaya koyman gerekir. O nedenle bütün Alevi yoldaşlarımıza şunu söylemek istiyorum; bir kere biz seyirci değiliz. Eğer bir gelecek kuruluyor, bazı şeylere karar verilecekse biz onun içinde tam da ortasında olmalıyız. İzleyen, seyreden, ‘hele bakalım ne olacak’ diyen ya da sitem eden, sadece eleştiren, sadece taleplerini söyleyen değil, kendimizi işin tam ortasına koymalıyız.

    YÜRÜTMEDİĞİN BİR MÜCADELEDEN SONUÇ ALAMAZSIN

    Masa metaforu üzerinden bakarsak; bir masanın kurulmuş olması, konuşuluyor olması, ‘bütün sorunlar çözülmüş de hemen bize deklare etsinler. Biz hepimiz yarın sabahta özgür olalım’ demek değil. Bu yolu şimdi yürüyeceğiz. Yani devlet de, iktidar da, egemenlerde hani ‘tamam konuşalım’ demişler. Konuşuyoruz. Fakat konuşurken biz de hep beraber toplum olarak konuşmalıyız. Yani sokaklar, cemevleri, sivil toplum örgütleri, kadınlar konuşmalı. Onun için kendimizi bu işin sahibi olarak görmeliyiz. Yürütmediğin bir mücadeleden sonuç alamazsın.

    Şiddet sarmalının içerisinde Aleviler, kadınlar, emekçiler, gençler olarak yaşamaya çalıştık. Kendimizi var etmeye çalıştık. O nedenle biz bu işin tam ortasındayız. En çok emek vereni, en çok mücadele edeni biz olmalıyız. Çünkü en çok bizim derdimiz varsa dermana da en çok ihtiyacı olan biziz. Kendimizi ortaya koymalıyız.”

    “DEMOKRATİK GÜÇLERİN YAN YANA DURMASI ÇOK KIYMETLİ”

    Suriye’de yaşanan çatışma ortamı da Gültan Kışanak’ın değerlendirmeleri arasında yer aldı. Suriye’deki Alevilerin, demokratik güçlerle yan yana durması gerektiğini söyleyen Kışanak, şu cümlelerle devam etti:

    “Örgütlü olmak, yan yana durmak, beraber olmak ve kendi geleceğini, kendi öz savunmasını, güvenliğini almak son derece kıymetli. İkincisi Şam’da yeni bir rejim inşa etmek istiyorlar. Uluslararası ve bölgesel aktörler, HTŞ liderini oraya koydular ve yeni bir iktidar inşa etmeye çalışıyorlar. Suriye’nin tüm demokratik güçlerinin el ele verip Şam’da cihadist, katliamcı bir rejimin inşa edilmesini durdurmak, orayı değiştirmek, dönüşüme uğratmak ve demokratik güçler ittifakıyla Suriye’nin geleceğinde aktör olarak ortaya koymak gerekir.

    Katliamları buradan bir kez daha lanetliyoruz. Şengal’de yaşananlar Kobani’de geri çevrildi ama Lazkiye’de yeniden tekrarlanmaya başladı. Bunun da şu anda kısmen önü durduruldu ama bu tehlike geçmiş değil. Bu tehlikenin varlığını bilerek bu demokratik güçlerin yan yana durmasının çok kıymetli olduğunu ifade etmek istiyorum.”

    (HABER MERKEZİ)

  • Demokratik Birlik İnisiyatifi, kuruluşunu ilan etti!

    Demokratik Birlik İnisiyatifi, kuruluşunu ilan etti!

    PİRHA- Demokratik Birlik İnisiyatifi, deklarasyonunu açıklayarak, “Kürt sorununun çözümüne yönelik devam eden tartışma, görüşme ve değerlendirmelerin başarıya ulaşmasının yegâne yolu; güçlü bir örgütlenme, birlik ve dayanışma iradesinin toplumsallaştırılmasından geçmektedir. Kürt sorununun adil, eşitlikçi ve demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesine sivil toplum cephesinden katkı sunmak için yola çıktık” dedi.

    Diyarbakır’da bir araya gelen siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri, inanç ve demokratik kurum temsilcileri ile seçilmişler bir araya gelerek Demokratik Birlik İnisiyatifi’nin kuruluşunu ilan etti.

    Demokratik Birlik İnisiyatifi’nin Eşsözcüleri ise, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Van Milletvekili Gülcan Kaçmaz Sayyiğit ve DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Mehmet Kamaç oldu.

    Diyarbakır’da DEM Parti ve Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) öncülüğünde dün bir araya gelen 301 kuruluş, PKK’nın yaptığı kongrenin ardından açıklayacağı karar öncesi toplandı. Toplantıda ilan edilen “Demokratik Birlik İnisiyatifi” bugün aldığı kararları kamuoyuna duyurdu.

    Bildiride şunlara yer verildi:

    “Bizler; Kürdistani siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, halkımızın değerli kanaat önderleri–şahsiyetleri, Kürdistan coğrafyasında yaşayan tüm halklar ve inançların temsilcileriyle DEMOKRATİK BİRLİK İNİSİYATİFİNİ kurduğumuzu tüm ulusal ve uluslararası kamuoyuyla paylaşmaktayız.

    Saygıdeğer Halklarımız, Değerli Basın Emekçileri, Türkiye ve Ortadoğu, hem kaotik hem de tarihsel olarak kritik bir süreçten geçmektedir. Yaşanan olağanüstü gelişmeler; büyük toplumsal altüst oluşlara yol açmakta ve aynı zamanda halklar lehine tarihsel fırsatlar yaratmaktadır.

    Suriye’de faşist Baas rejiminin çözülmesi gibi gelişmeler, Ortadoğu’da yeni bir dönemin başladığını göstermektedir. Genel olarak tüm Suriye halkaları ve inanç toplulukları, özel olarak ta Kürt halkı açısından bu yeni durum, önemli tehdit ve tehlikeleri içinde barındırmakla birlikte; tüm halkların ve inanç topluluklarının güçlü birlikteliklerinin sağlanması ve uluslararası toplumun desteği ile Demokratik Suriye’nin inşası  için güçlü bir zemin oluşmuştur.

    Bu bağlamda, Rojava’da tüm Kürt örgütlerinin sabır, cesaret ve kararlılıkla gerçekleştirdiği Birlik ve Ortak Tutum Konferansını tarihsel bir adım ve büyük bir başarı olarak değerlendirmekteyiz. Ulusal birliğin önünü açan bu konferansa emek veren dört parça Kürdistan’daki tüm örgütleri, liderleri ve kurumları kutluyor; katkı sunan herkese en içten teşekkürlerimizi sunuyoruz. Rojava’da, Kuzey ve Doğu Suriye’de gerçekleşen bu konferansın; Bakur, Başûr ve Rojhilat’taki ulusal birlik çalışmalarının gelişmesine de öncülük edeceğine olan inancımızı ve bağlılığımızı güçlü bir kararlılıkla ifade ediyoruz.

    Değerli Halklarımız, bu vesileyle faşist Esad diktatörlüğünün kalıntıları üzerinden yeni bir diktatörlük rejimi oluşturma riskini içinde barındıran; Suriye’nin çoğulcu etnik inançsal ve kültürel dokusunu inkar ederek gerçekleştirilen, Alevi ve Durzilere yönelik katliamları şiddetle kınıyoruz.

    Geçmişi yüzyıllara dayanan, sömürgeci ve erkek egemen sistemlerden beslenen ayrıştırıcı politikalar; halkları, inançları, etnik ve toplumsal yapıları derinlemesine sarsmış; toplumsal dokumuzu hedef alarak halklarımızı parçalamış ve birbirine düşmanlaştırmıştır. Halklarımızın yüzyıllık mücadelesi, bu parçalanmışlığı aşmayı ve demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir toplum yaratmayı hedefleyen bir direnişin tarihidir.

    Kürdistan coğrafyası; çok kimlikli, çok inançlı, çok kültürlü yapısıyla zengin bir toplumsal mozaiği temsil etmektedir. Bu tarihsel zenginliği ve mirası korumak, bir arada yaşama kültürüyle harmanlayarak demokratik toplumla bütünleştirmek; tüm kuşakların ortak görevi ve sorumluluğudur.

    DEMOKRATİK BİRLİK İNİSİYATİFİ; bu gerçekliğin bilinciyle, Kürdistan’daki tüm halkların, inançların ve kültürlerin birliğini ve demokratik yaşamın inşasını hedefleyen bir sivil toplum platformu olarak şekillenmiştir. Kürt sorununun adil, eşitlikçi ve demokratik çözümünü; aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesini önceleyen bu inisiyatif, sivil toplum cephesinden bu mücadeleye katkı sunmak amacıyla yola çıkmıştır.

    Bir yılı aşkın süredir yürütülen çalışmalar ve bölgesel gelişmeler; Sayın Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeler ve kamuoyuna yapılan açıklamalar, çözüm beklentilerini ciddi biçimde artırmıştır. Bu beklentilerin gerçekleşmesinin temel güvencesi, demokratik toplumun örgütlü bir biçimde inşa edilmesidir. Zamanın ruhu ve siyasal sorumluluğu, yurtsever, demokrat, emekçi, çiftçi, genç, kadın ve toplumun tüm kesimlerine bu tarihi görevi yüklemektedir.

    Sayın Abdullah Öcalan’ın  Kürt meselesinin çözümü için sunduğu barış ve demokratik toplum çağrısının  tarihsel önemini çok net görmekteyiz. Bu çağrıyı ve süreci destekliyor, demokratik, örgütlü bir toplumun inşası için mücadele edeceğimizi beyan ediyoruz.

    Kürt sorununun çözümüne yönelik devam eden tartışma, görüşme ve değerlendirmelerin başarıya ulaşmasının yegâne yolu; güçlü bir örgütlenme, birlik ve dayanışma iradesinin toplumsallaştırılmasından geçmektedir.

    DEMOKRATİK BİRLİK İNİSİYATİFİ, bu iradenin somutlaşmış ifadesi olarak ortaya çıkmıştır.

    Gerçek anlamda adil, eşitlikçi ve kalıcı bir çözüm; ancak toplumun tüm kılcal damarlarına kadar örgütlenmiş, bilinçlenmiş ve kolektif bir anlayışla hareket eden yapılarla mümkündür. “Demokratik toplum eşittir örgütlenme” diyalektiğini içselleştirmiş olarak ,bu toplumsal yasaya yürekten bağlı olduğumuzu beyan ediyoruz.

    Yola çıkarken temel referansımız; halkımızın tarihsel mücadele birikimi, pratik deneyimi ve bu süreçlerden çıkardığı bilimsel sonuçlar olmuştur. Bu referans, halklarımızın tüm kurumları ve dinamiklerinin örgütsel birliğini sağlama yolunda en güçlü dayanağımız olmaya devam edecektir.

    Saygıdeğer Halklarımız,

    DEMOKRATİK BİRLİK İNİSİYATİFİ; inkâr edilen, sömürülen ve haksızlığa uğrayan tüm toplumsal kesimlerin hak ve taleplerinin savunuculuğunu üstlenir. Her türlü baskı, asimilasyon ve antidemokratik uygulamalara karşı net bir duruş sergileyerek, demokratik ve özgür bir yaşamın inşası için mücadele etmeyi hedefler.

    Anadilinde kültür ve inançların özgürce gelişebilmesi için her türlü engelin kaldırılması yönünde mücadele eder. Anadilinde eğitim ve öğretim hakkı başta olmak üzere; tüm dil ve kültürlerin yaşamın her alanında var olabilmesini savunur. Kültürel ve sanat çalışmalarının anadilinde özgürce yapılmasını savunur.

    Ekonomik sömürüye karşı çıkar; tüm emekçilerin ve toplumsal kesimlerin adil yaşam standartlarına ulaşması için emek örgütleriyle eşgüdüm içerisinde faaliyet yürütür.

    Doğaya yönelik tahribat ve ekolojik yıkımla mücadele eder; doğayı ve ekolojik yaşamı savunur.

    Gençlik ve kadınlara yönelik yozlaştırma politikalarını toplumsal varlığımız için ciddi bir tehdit olarak görür; bu tehditlere karşı kadınların ve gençlerin öncülüğünde, tüm toplumsal kesimlerle birlikte kolektif mücadele yürütür.

    Kadın-erkek eşitliğini temel ilke olarak kabul eder; cinsiyet temelli ayrımcılık ve şiddete karşı mücadeleyi öncelikli bir sorumluluk olarak görür.

    Engellilerin yaşadığı sorunları önemli bir toplumsal mesele olarak kabul eder; çözüm için engelli örgütleriyle ortak çalışmalar yürütür.

    Kürt meselesini; bir özgürlük, demokrasi ve statü sorunu olarak değerlendirir ve çözümünün, yasal ve anayasal düzenlemeler ile yerel demokrasinin güçlendirilmesiyle mümkün olacağını savunur.

    Ortadoğu’daki güncel gelişmeler ışığında, Kürt halkının ortak hareket kapasitesini güçlendirmeyi amaçlar.

    Evrensel insan hakları belgeleri çerçevesinde; bireysel ve kolektif hakların savunusunu esas alır, özgürlük ve eşitlik mücadelesini sürdürülebilir bir zemine oturtmak için çalışmalarını kararlılıkla sürdürür.

    Değerli Halklarımız, eşitliğin, adaletin, kardeşlik hukukunun, örgütlenme ve ifade özgürlüğünün, barışın yasal ve anayasal güvenceler altına alındığı demokratik ve özgür bir ülke bilinci, özlemi, inancı ve kararlılığıyla oluşturduğumuz Demokratik Birlik İnisiyatifi’nin; tüm Kürdistan halklarının, kültürlerinin ve inanç topluluklarının beklentilerinin, özlemlerinin ve taleplerinin bir sonucu olarak hayata geçtiğini özellikle ifade etmek isteriz.

    Demokratik Birlik İnisiyatifi’nin kuruluş gerekçeleri, amaçları ve hedefleri; halkımızın talep ve beklentileriyle örtüşmekte, bu taleplerin örgütsel ve kurumsal bir ifadeye kavuşmuş halini yansıtmaktadır. Bu nedenle, Demokratik Birlik İnisiyatifi’nin başarısı; belirlenen hedefler doğrultusunda güçlü bir mücadele ve çalışma ağı oluşturulmasına ve tüm toplumsal kesimlerimizin bu inisiyatifi sahiplenerek, katkı ve desteklerini en üst düzeyde sunmalarına bağlıdır.

    Demokratik Birlik İnisiyatifi içerisinde yer almayan diğer Kürdistani partilerle birliktelik amaçlı iletişimimiz devam edecektir.  Bu bağlamda tüm toplumsal kesimlerimizin, kurumlarımızın, kanaat önderlerimizin, inanç ve kültür topluluklarımızın Demokratik Birlik İnisiyatifi’ne destek vereceğine olan yüksek inancımızı kamuoyuyla paylaşıyoruz.”

    (HABER MERKEZİ)

  • DEM Parti Sözcüsü Doğan’dan hükümete: Bu yoldan dönün-VİDEO

    DEM Parti Sözcüsü Doğan’dan hükümete: Bu yoldan dönün-VİDEO

    PİRHA- DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, kayyım protestoları sırasında yaşanan polis şiddetine tepki gösterdi. Doğan, “Bu anayasal hakka nasıl müdahaleler görüyoruz günlerdir? İnsanlar vazgeçmeyecekler. Boşuna bu çabalar! Yıllardır bu yolu deniyorsunuz, yıllardır bu yöntemden medet umuyorsunuz. Yıllardır bu yöntemle insanların vazgeçeceklerini zannediyorsunuz. Vazgeçmiyorlar, vazgeçmeyecekler, vazgeçmeyeceğiz” dedi.

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, güncel gelişmelere dair partisinin genel merkezinde basın toplantısı düzenledi. Doğan, halkın kayyımları istemediğini bir kez daha ortaya koyduğunu söyleyerek, ülkenin mevcut anayasa ile bile yönetilmediğini belirtti.

    İktidarın, mevcuttaki darbe anayasası dahi hayata geçirmediğine işaret eden Doğan, “Bu anayasal hakka nasıl müdahaleler görüyoruz günlerdir? İnsanlar vazgeçmeyecekler. Boşuna bu çabalar. Yıllardır bu yolu deniyorsunuz, yıllardır bu yöntemden medet umuyorsunuz. Yıllardır bu yöntemle insanların vazgeçeceklerini zannediyorsunuz. Vazgeçmiyorlar. Vazgeçmeyecekler. Bedeli ne olursa olsun vazgeçmeyeceklerini söylüyorlar. Kayyım değil, yerel demokrasi diyorlar. Darbe değil, özgürlükler için demokratik protesto hakkını kullanıyorlar. Peki siz ne yapıyorsunuz? Ters kelepçe, çocuklara gözaltı, sokaklarda olmaması gereken görüntülere neden oluyorsunuz. Hem insanların iradelerine kayyım atayacaksınız, hem de seçme ve seçilme hakkınız yok diyeceksiniz” dedi.

    “SOKAKLARDAKİ BU ŞİDDETİN NEDENİ NE?

    Esenyurt’tan Halfeti’ye kadar, ‘Seçemezsiniz, nerede olursanız olun siz seçemezsiniz, seçilemezsiniz, demokratik siyaset yapamazsınız dediğini aktaran Doğan, şunları ifade etti:

    “Milletvekili seçilirsiniz tutuklarız, hapsederiz, vekilliğinizi düşürürüz, belediye başkanı seçilirsiniz, seçtiğiniz belediye başkanının yerine memur atarız, atanmış biriyle yönetiriz, belediye meclis üyelerinizi tanımayız, belediye meclisini fesh ederiz, orada hangi siyasi partiden temsiliyet olursa olsun biz oraları yalnızca siz kazandığınız için size yönettirmeyiz’ deniliyor. Hem gasp edeceksiniz hem de bu gaspa karşı demokratik direniş hakkını kullanan insanlara anti demokratik muamele ile işkence uygulamaya kalkışacaksınız. Kim olduğu belli olmayan, bereli ve maskeli, pervasızca insanlara işkence uygulayan, kim oldukları belirsiz insanları sokağa indireceksiniz, sonra da hiçbir şey olmadığı gibi susacaksınız. Günlerdir soruyoruz, sokaklardaki bu şiddetin nedeni ne?

    “KÜRT SEÇEMEZ, YÖNETEMEZ, SEÇİLMEZ DENMEK İSTENİYOR”

    Esenyurt’taki belediye başkanı Kürt kimliğinde suçlanırsa, Kürtlerin seçme ve seçilme hakkına karşı bir gasp yaşanırsa, Kürt seçemez, yönetemez, seçilmez denmek isteniyor. Dilsiz kardeşlik olur mu? Eşit yurttaşlık hakkını kullanamayan bir kardeşlik olur mu? Bu yaşananlardan kardeşlik çıkmaz. Karar vermesi gereken sizlersiniz. Biz olduğumuz yerde duruyoruz. Tutarsız bir tavır içine girmeden yerimizde duruyoruz. Kürdün hakkının elinden alınmasına karşı demokratik tepkimizi göstereceğiz ve belediyelerimizi koruyacağız. Bu yol Türkiye’yi daha demokratik yapmaz. Bu yoldan dönün diyoruz.

    “MİLYONLARCA İNSAN ACILARIN SON BULMASINI İSTİYOR”

    Bahçeli’nin çağrılarının elbette önemli yanları var. Öcalan’a çağrısını önemsiyoruz. Fakat haftalardır tartışmalar sürüyor. DEM Parti olarak tutumumuzu açık bir şekilde ifade ediyoruz. Sayın Öcalan üzerindeki tecridi kaldırmıyorsunuz, çözüme dair önerilerini kamuoyu duyurmuyorsunuz. Üstelik iktidarın heybesinden kayyım çıkıyor. Biz buradayız çözüme, diyaloğa varız. Peki devlet hazır mı? O halde sözün gereği yapılmalı. Toplumsal uzlaşı sağlayacaksak kapsayıcı yeni bir dile ihtiyacımız var. Milyonlarca insan acıların son bulmasını istiyor. İktidardan somut adımlar bekliyoruz.”

    PİRHA/ANKARA

  • CHP’li Sarıbal’dan kayyım tepkisi: Halkın iradesi gasp edilmişse demokrasiden bahsedemezsiniz

    CHP’li Sarıbal’dan kayyım tepkisi: Halkın iradesi gasp edilmişse demokrasiden bahsedemezsiniz

    PİRHA – CHP Bursa milletvekili Orhan Sarıbal, belediyelere atanan kayyımlara tepki gösterdi. Bütçe Komisyonu toplantısında konuşan Sarıbal, “Bir ülkede demokrasi askıya alınmışsa, bütçe hakkından ve eşit dağılımdan bahsedemezsiniz. Domuz eti yemekten korktuğunuz kadar kul hakkı yemekten korksaydınız ülke bu hale gelmezdi” dedi.

    TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Tarım ve Orman Bakanlığı ile bağlı kuruluşların 2025 yılı bütçe görüşmeleri sürüyor.

    Ülke gündemine oturan belediyelere kayyım meselesi, Plan ve Bütçe Komisyonu’nda da tartışıldı.

    “DOMUZ ETİ YEMEKTEN KORKTUĞUNUZ KADAR…”

    CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal, Plan ve Bütçe Komisyonu’nda söz alarak gündeme ilişkin konuşma yaptı. Sarıbal, “Tek adam rejiminin, ülke üzerinde hegemonya kurduğunu” belirterek şunları söyledi:

    “Bir ülkede demokrasi askıya alınmışsa, faşizm egemen olmuşsa, yasama, yürütme, yargı tek bir kişinin vesayetine verilmişse, halkın iradesi gasp edilmişse, halkın seçtiği belediye başkanlarına kayyum atanıyorsa, siz orada bütçe hakkından demokrasiden, eşit dağılımdan bahsedemezsiniz. Bir ülkede faşizmin koşulları varsa, o ülkede bir bakanın da yetkisi yoktur, bürokratların da yetkisi yoktur, tek adamın açık bir şekilde bütün bürokratların üzerinde hegemonyası vardır. Yoksulun boğazına kırmızı et girmiyorsa, meclis, görevini yapmıyor demektir. 3 yılda çiftçinin borcu yüzde 300 artmışsa, bu ülkeyi teslim etmişsiniz demektir. Bu bütçe çiftçiyi topraktan uzaklaştırma, mülksüzleştirme, yandaş ithalat lobilerinin bütçesidir. Domuz eti yemekten korktuğunuz kadar kul hakkı yemekten korksaydınız ülke bu hale gelmezdi” diyerek hükümete tepki gösterdi.

    PİRHA/ANKARA

  • Alevi kurum başkanları: Kayyum demokrasiye darbedir; seçilmişleri reddetmek en ağır terördür

    Alevi kurum başkanları: Kayyum demokrasiye darbedir; seçilmişleri reddetmek en ağır terördür

    PİRHA – Belediyelere atanan kayyımlara tepki gösteren DAD Eş Başkanı Kadriye Doğan ve AKD Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, yapılan uygulamanın “demokrasiye darbe, savaşta ısrar” olduğunu ifade ettiler. Kurum başkanları, kayyumlara karşı “ortak mücadele” çağrısı da yaptı.

    Esenyurt Belediyesi’nin ardından Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerine de kayyım atanması toplumun büyük tepkisine neden oldu. Alevi kurum temsilcileri de kayyımlara karşı olduğunu dile getirdi.

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Başkanı Kadriye Doğan ve Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, hükümet tarafından belediyelere kayyım atanmasını değerlendirdiler.

    “KAYYUMDA ISRAR SAVAŞTA ISRARDIR”

    Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Başkanı Kadriye Doğan, kayyımda ısrarın “Kürt halkını ve toplumun belli bir kesimini tanımamak” olduğunu söyledi.

    Kadriye Doğan, “Seçilmişleri reddetmek en ağır terördür” diyerek tepkisini şu sözlerle dile getirdi:

    “Yani diyor ki yaşayabilirsiniz ama biat ederek. Yaşama hakkınız var fakat seçme seçilme ve kimlik olarak varlığınızı kabul etmiyorum. Kayyumda ısrar tam da bunun teyidini yapıyor. Türkiye’de Türk olarak seçim yapabilirsin, seçilebilirsin ama başka kimseye yaşam hakkı tanınmıyor, kimliği, varlığı kabul edilmiyor. Kayyumda ısrar savaşta ısrarlıdır, faşizmde ısrardır, kaosta ısrardır, yoklukta ısrardır, her türlü yoksunlukta ısrardır.

    Kayyumu atarken de insanlara ‘terörist’ ya da ‘teröriste yardım’ yaftasını kullanıyor. Bence en büyük terör, bir toplumun, bireyin kabul edilmemesidir. Bunu reddetmek en ağır terördür. Mağdur olan insanlara ‘terörist’ diyerek kendilerine haklılık gerekçesi gösteriyor. Tümden bu anlayışı reddediyoruz. Bizler varız, bizler var olduğumuz için hak sahibiyiz ve hakkımızı da sonuna kadar kullanmak durumundayız. Bundan vazgeçmeyeceğiz. Alevi halkı olarak da haklarımızı talep etmekten, yaşamaktan, Kürtlerin de haklarını sonuna kadar talep etmekten, seçmekten, seçilmekten, hak taleplerinden asla ve asla geri adım atmak durumunda değiliz. Bunun reddiyesi, toplumun, barışın, demokrasinin, özgürlüğün, eşitliğin, insani değerlerin hepsini reddetmek anlamındadır. Kayyumları reddediyoruz, kabul etmiyoruz. Kayyumda ısrar savaşta ısrardır diye tekrar söylemek isterim.”

    “DAHA ÇOK BİRLİK İÇERİSİNDE OLMALIYIZ”

    DAD Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, antidemokratik uygulamalara karşı “Ortak mücadele” konusunda çağrı yaparak şöyle devam etti:

    “Aleviler de kendileri açısından zaten ciddi bir mağduriyet yaşıyor. Kürt toplumu kadar Alevi toplumu da bu ülkenin asimilasyon baskısı altındadır. Ama Alevi kurumlarının şu konuda bir eksikliği var; mağduriyet yaşayan tüm toplumsal kesimlerle buluşmakta bir eksiklik yaşanıyor. Bunun için de önümüzdeki süreçte daha çok çaba sarf etmek gerekiyor. Demokrasiden yana olan tüm kesimlerin ortaklaşması konusunda Alevi örgütlerinin öncülük etmekte biraz eksik kaldığını ama mücadele etmek gayretinde olduklarının da farkındayız. Biz Alevi örgütleri, bu anlamıyla demokrasi mücadelesinde biraz daha öncü ve gayretli olmak zorundayız. Belki de yeteri kadar destek göremediğimizden diyelim. Örneğin Diyanet. Alevilerin asimilasyonu ile ilgili toplumsal kesimlerde yeteri destek görememenin vermiş olduğu bir tedirginlik de olabilir. Bu anlamıyla tüm toplumsal kesimler, Alevi mağduriyetine de hassasiyet göstermeli. Aleviler de tüm toplumsal kesimlerin, özellikle bu kayyum atamalara karşı genel anlamda bir ortak mücadelenin elzem olduğunu söylemek isterim. Mücadele diriliyor fakat mevcut sisteme henüz geriletme veyahut da demokrasiye evrilmede başarılı olmuş değiliz. Onun için çok daha fazla çaba sarf etmeli ve birlik içerisinde olmalıyız.”

    “BU İKTİDARDAN KURTULMADIKÇA SORUNLAR ÇÖZÜLMEZ”

    Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz ise “Kayyım, demokrasiye darbedir!” diyerek tepki gösterdi. Yılmaz, demokratik bir ülke için “iktidar değişimini” işaret ederek şunları kaydetti:

    “ ‘Şahsım devleti’ rejiminin son icraatı Esenyurt, Mardin, Batman ve Halfeti belediyelerine atanan kayyımlardır. Toplumsal barışı ayaklarının altında çiğneyenler bu ülkeye en büyük kötülüğü yapanlardır. Toplum, halkın iradesini gasp eden bu iktidardan kurtulmadıkça, bu rejim yeniden demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti yapısına geri çevrilmedikçe, ülkenin hiçbir sorununun çözülmesi olanaklı değildir!

    Alevi örgütleri, öğretisi gereği haktan, hukuktan, barıştan ve hoşgörüden yanadır. Haksızlık karşısında mazlumdan ve doğrudan yanadır. Vicdan sahibi her bireyin göstermesi gereken refleks elbette hukuksuzluğa karşı dik durmaktır.

    Bir Alevi bir Sünninin, bir Sünni bir Alevinin hakkını savunmadıkça bu topraklara gerçek bir demokrasinin gelmesi mümkün değildir. Bu bilinçle irade gaspını, kayyım darbesini şiddetle kınıyorum.”

    Eren GÜVEN/İSTANBUL

  • Faşistlerin İHD’ye tehdine tepkiler yükseliyor: Yetkilileri etkili soruşturmaya çağırıyoruz!

    Faşistlerin İHD’ye tehdine tepkiler yükseliyor: Yetkilileri etkili soruşturmaya çağırıyoruz!

    PİRHA- “Sansasyonel Turan Birliği” adlı kapalı bir telegram grubunda İHD Adana Şubesi’nin konumunun verilerek tehdit mesajlarının paylaşılmasına tepki gösteren Adana Emek ve Demokrasi Güçleri İnsan Hakları Derneği’nin, Türkiye’de demokrasi ve insan hakları ikliminin hakim olması için mücadelesini ısrarla, inatla ve kararlılıkla sürdürdüğüne dikkat çekerek, tehdit ve saldırı girişimlerine karşı yetkili kurumları göreve çağırdı.

    “Sansasyonel Turan Birliği” adlı kapalı bir telegram grubunda adı pek çok faili meçhul cinayetle anılan Abdullah Çatlı’nın ismi de zikredilerek İnsan hakları Derneği Adana Şubesi binasının fotoğrafı, açık adresi ve konum bilgileri paylaşılarak, üye ve yöneticileri hedef gösterildi. Yine grup içerisinde İHD Adana Şubesi’ne yönelik saldırıya ilişkin yazışmalar yapıldığı belirtildi.

    Konuya ilişkin pek çok kesimden tepkiler gelirken, Adana Emek ve Demokrasi Güçleri de, basın açıklaması yaptı. Adana Emek ve Demokrasi Güçleri adına açıklamayı Eğitim Sen Adana Şube Başkanı Fatih Toprak okudu.

    “İNSAN HAKLARI, DEMOKRASİ, BARIŞ  VE ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ SÜRECEK

    Türkiye’de, özellikle 2015 yılından bu yana siyasi iktidar ve ortağının, hak savunucularını, toplumsal muhalefeti ve kendisinden olmayan herkesi “düşman, vatan haini, öteki, terörist” diye nitelendirerek, despotik, otoriter, baskıcı bir sistem ile iktidarda kalma çabasına girdiğine dikkat çeken Toprak, “Diğer yandan iktidar yetkililerinin kullanmış olduğu nefret ve ayrımcı dil nedeniyle insan hakları, demokrasi, barış  ve özgürlük mücadelesi verenler hedef haline getirilmiş ve getirilmeye devam edilmektedir” dedi.

    “TEHDİTLERİ VE SALDIRI GİRİŞİMLERİNİ KINIYORUZ

    İnsan Hakları Derneği’nin, Türkiye’de demokrasi ve insan hakları ikliminin hakim olması için mücadelesini ısrarla, inatla ve kararlılıkla sürdürdüğünün altını çizen Toprak, şunları ifade etti:

    “Son olarak geçtiğimiz günlerde “Sansasyonel Turan Birliği” adlı kapalı bir telegram grubunda adı pek çok faili meçhul cinayetle anılan Abdullah Çatlı’nın ismi de zikredilerek İnsan hakları Derneği Adana Şubesi binasının fotoğrafı, açık adres ve konum bilgileri paylaşılarak, üye ve yöneticileri hedef gösterilmiştir. Yine grup içerisinde İHD Adana Şubesi’ne yönelik saldırıya ilişkin yazışmalar yapıldığına dair bilgiler elde edilmiştir.

    Kurulduğu günden bugüne barış, demokrasi ve insan hakları mücadelesi veren İnsan Hakları Derneği’ne yönelik bu tehditleri ve saldırı girişimlerini kınadığımızı ve asla kabul etmediğimizi kamuoyuna ilan ediyoruz. Her ne şart altında olursa olsun inatla, ısrarla ve kararlılıkla insan onuru ve evrensel değerleri canları pahasına savunan hak savunucularına sahip çıkmak tüm toplumsal kesimlerin insani ve vicdani sorumluluğudur.

    Diğer yandan İçişleri Bakanlığı’nı, Adalet Bakanlığı’nı, Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nı ve Adana Valiliği’ni konuşmaların yapıldığı telegram grubunu incelemeye, yapılan yazışmaların kimler tarafından yapıldığı ile ilgili gerekli adli ve idari önlemleri almaya, bu anlamda etkili bir soruşturma yürütmeye İHD üye ve yöneticilerinin can güvenliğini sağlamaya ve olası saldırı durumuna karşı  tedbir almaya çağırıyoruz.”

    İHD MYK üyesi Hakkı Demir de dayanışma gösteren kurumlara teşekkür ederek, insan hakları mücadelesini sürdüreceklerini ifade etti.

    PİRHA/ADANA