PİRHA- Dersim 1938’in son tanıklarından Kocan Aşireti lideri İdare İbrahim Ağa’nın torunu, Seyitxan Ağa’nın kızı ve Barış Partisi kurucusu Ali Haydar Veziroğlu’nun da üvey annesi olan 98 yaşındaki Dilif Güder Hakk’a yürüdü. Güder, Ovacık’ın Bilgeç köyünde toprağa sırlandı.
Dersim 1938’in son tanıklarından olan Dilif Güder, 98 yaşında çoklu organ yetmezliği sebebiyle Hakk’a yürüdü. Güder, depreme kadar Malatya’da, sonrasında ise Dersim’de oğlunun yanında yaşıyordu.
Dilif Güder, Dersim’in sembol isimlerinden Kocan (Kocuşağı) Aşireti lideri İdare İbrahim Ağa’nın torunu, Seyitxan Ağa’nın kızı ve Barış Partisi kurucusu, Dersim eski Milletvekili Ali Haydar Veziroğlu’nun da üvey annesi.
38’İN SEMBOL İSİMLERİNDEN İDARE İBRAHİM AĞA
1938 öncesinde de bir kırım yaşamış olan Kocuşağı Aşireti’nin lideri ve Dersim tarihinde önemli yeri bulunan isimlerden biri olan İdare İbrahim Ağa’nın ailesi, 1938 Katliamı’ndan sonra Kayseri’ye sürgüne gönderildi ve sürgün sonrası, yaşayan aile bireyleri tekrar Dersim’e yerleşti.
OVACIK CEMEVİNDE TÖREN YAPILDI
Dilif Güder’in Hakk’a uğurlama erkanı PSAKD Ovacık Munzur Baba Cemevi’nde yapıldı. Barış Partisi kurucusu, eski Dersim Milletvekili Ali Haydar Veziroğlu’nun, PİRHA Yönetim Kurulu Üyesi Veli Haydar Güleç’in yanısıra yoğun bir katılımın olduğu cenaze erkanını Pir Zeynel Batar yürüttü.
Kısa bir konuşma yapan Ali Haydar Veziroğlu, Dilif Xatun’un seven, sevilen güzel bir insan ve iyi bir anne olduğunu belirterek, “Bugün onu yolcu etme vesilesiyle siz dostları bir arada görmek, beni ve ailemi mutlu etti. O iyi bir insandı ki bizi bir araya getirdi” dedi.
“BİRLİĞİMİZE ÖNEM VERELİM”
Böyle bir günde siyasi bir mesaj vermek istemediğine de vurgu yapan Veziroğlu, “Sıkıntılı bir döneme giriyoruz. Ülke de ciddi sıkıntılar yaşıyor ama biz birliğimize dikkat edeceğiz, beraber olacağız. Sadece başkalarına uyum sağlamak için bir mücadelenin içine girmeyeceğiz. Biz bütün zorlukları birlikte olmayla aştık. Bedeller ödedik, sıkıntılar çektik, acı hatıralarımız vardır ama birlikte ağlamayı da birlikte gülmeyi de bildik, birlikte sorunların hakkından gelmeyi de bildik. Özetle diyorum ki birliğimize önem verelim” değerlendirmesini yaptı.
Hakk’a uğurlama erkanının ardından, 38 tanığı Dilif Güder, Ovacık’ın Bilgeç (Bılges) köyünde toprağa sırlandı.
PİRHA- Fransa’da Seyit Rıza ve yol arkadaşları anısına bir anma programı gerçekleştirildi. Programda yazar Hasan Hayri Ateş, Dersim Soykırımı ve Seyit Rıza’nın idamlarına giden sürece dair bir sunum yaptı, Sunumun ardından Hakan Aday, Dersim’den kılamlar seslendirdi.
Dersim İnşa Kongresi, Weil am Rhein Cemevi ve St. Louis Alevi Kültür Merkezi birlikte Fransa’da Seyit Rıza ve yol arkadaşları anısına bir anma programı gerçekleştirdi.
Program, çerağ uyandırılması ve gulbang verilmesiyle başladı. Etkinliğin açılışında, Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam sürecine ve Dersim soykırımına dair bir sinevizyon gösterimi yapıldı.
Anma programında yazar Hasan Hayri Ateş, Dersim Soykırımı ve Seyit Rıza’nın idamlarına giden sürece dair bir sunum yaptı, soykırımın tarihsel boyutlarını ele aldı ve günümüze olan yansımalarını detaylı bir şekilde aktardı. Sunumun ardından Hakan Aday, Dersim’le ilgili kılamlar seslendirdi.
Yazar Hasan Hayri Ateş, katılımcılardan gelen soruları yanıtladıktan sonra etkinlik, lokmaların paylaşılmasıyla sona erdi.
PİRHA- Bugün, 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşen ‘Tunceli Tenkil Harekatı’nın, 87. yıldönümü. Araştırmacı-yazar Doğan Munzuroğlu, “4 Mayıs’ta yaşanan Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış halidir. Devlet, Dersim’e sefer yaptığında, esas hedefi herhangi bir Kürdi mücadelenin oluşma tehlikesini engellemekti. Fakat bunun yanında Dersim’in Kızılbaş olması da devleti perçinliyor, motivasyonunu güçlendiriyor” dedi.
Bugün, 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleşen ‘Tunceli Tenkil Harekatı’nın, Dersimlilerin deyimi ile de “Tertelenin” 87. yıldönümü. O gün alınan karar sonrasında Dersim’de çok büyük bir insanlık suçu işlendi.
1937-38 yıllarında Dersim’de yaşananlar, uluslararası hukuka göre soykırım olarak adlandırılıyor. Ancak aradan 87 yıl geçmesine rağmen devlet arşivleri açılmadı, o dönemde neler yaşandığının tespiti yapılmadı. Daha da önemlisi, bu konuda tam bir yüzleşme yaşanmadı.
Konuyla ilgili, kendisi de Dersimli olan araştırmacı, yazar Doğan Munzuroğlu PİRHA’ya konuştu.
“DERSİM UZUN YILLAR OSMANLI DEVLETİNİN UĞRAŞTIĞI BİR COĞRAFYA”
Dersim’in dağlık ve ormanlık yapısı nedeniyle uzun yıllar Osmanlı Devleti’nin uğraştığı bir coğrafya olduğunu belirten Doğan Munzuroğlu, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Orada yaşayan halkların, daha çok isyankar, özgürlüğüne düşkün insanlar olması nedeniyle, devlet de bir türlü uzun süre bu toplumla barışık yaşayamamış. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Dersim bir çıbanbaşı olarak nitelendirilmeye devam edilmiş ve Dersim hakkında onlarca rapor hazırlanmış. Osmanlı döneminden başlayarak, Cumhuriyet dönemine kadar birçok rapor hazırlanmış. Birçoğunun fikri de ‘Dersim tedip edilmeli, tenkit edilmeli, ıslah edilmeli, sürgün edilmeli’ gibi sonuçlara varmış.
4 Mayıs 1937’de Atatürk’ün huzurunda bir Bakanlar Kurulu kararı alınıyor. Bu defa bir sonuca varıyorlar. İsyan eden şahsiyetleri ya da ‘bizim tehlikeli olarak gördüğümüz şahsiyetleri öldürüp, gerisini yerinde bırakmak doğru değil’ diyorlar. Elden geldiğince suç işlemiş ya da devlete karşı suçlu olan kişileri yok edip geriye kalan halkı da başka bölgelere sürgün etmek gibi bir karara varıyorlar.
“CELAL BAYAR YÖNETİMİNDE TOPTAN YOK ETME SÜRECİ BAŞLATILDI”
Bu kararın sonunda da paraya acımaksızın içlerinde ne kadar kişi ajanlaştırılabilirse ajanlaştırılması, satın alınması kararı veriliyor. Bu karardan sonra Dersim’in fermanı imzalanmış oluyor ve daha sonra 1937’de İsmet Paşa’nın yönetiminde bir sefer düzenleniyor. Daha çok isyankar aşiretlere yönelik çeşitli müdahaleler oluyor ve savaşanlar öldürülüyor. Fakat bununla yetinilmiyor. 1938’de Celal Bayar’ın yönetiminde bu defa toptan yok etme gibi bir süreç başlatılıyor. Neredeyse canlı her varlığa ateş edilecek ya da toplu halde gaz serperek öldürme şeklinde ya da uçurumlardan atma yöntemiyle toplu katliam başlıyor. Daha sonra da sürgün süreci başlatılıyor. Geride kalan toplum, Türkiye’nin batı illerine sürgün ediliyor. Sürgünden 10 yıl sonra tekrar geriye dönüş için imkan veriliyor. Yasak kalkıyor ve geride kalan halk, tekrar coğrafyasına, dağlarına geri dönüyor.”
Doğan Munzuroğlu, 4 Mayıs 1937 tarihini “Dersim’in idam fermanının resmi olarak imzalanmış hali” sözleriyle yorumladı. Munzuroğlu, “Devlet, Dersim’e sefer yapıp, ıslah etmek istediğinde esas hedefi, buradaki herhangi bir Kürdi mücadelenin oluşma tehlikesiydi. Fakat bunun yanında Dersim’in Kızılbaş olması da bunu daha da perçinliyor. Bu, bir saldırının ya da ıslah etme, yok etme girişiminin daha da güçlü bir motivasyona yönelmesini sağlıyor” diye belirtti.
TÜRKTANER KÖYÜNÜN HİKAYESİ!
Doğan Munzuroğlu, katliam sürecinde Türktaner köyünde yaşananları da hatırlatarak şöyle devam etti:
“Hozat’ın Türktaner köyünde Zeyno Bıcik isimli biri var, o köyün muhtarı. Bu Zeyno Bıcik, köyün girişine bir levha koyuyor. 1938’de devlet oraya gelmiş. Köyleri yakıyor. İnsanların bir kısmını kurşuna diziyor, geri kalanını sürgün ediyor. Zeyno Bıcik düşünmüş, taşınmış. Köyün girişine bir levha koymuş. Üzerine de ‘Türktaner’ yazmış. Yine bir tanıktan dinledim. Askerler geldiklerinde ‘Türktaner’e gider’ levhasını görüyor. ‘Burası neresi?’ diye soruyorlar. ‘Burası Türktaner’ cevabı veriliyor. Askerler diğer tarafı göstererek ‘Bu taraf nere?’ diye soruyor, ‘Orası da Kürttaner’ cevabı veriliyor. Askerler ‘O zaman bu tarafa gidiyoruz’ diyorlar. Yani Türktaner öyle kurtuluyor. O gün bugündür Türktaner Türktaner’dir. Şimdi buradan şunu anlıyoruz; yani Türk köyleri, eğer ciddi anlamda Türk köyü olduğuna kanaat getirmişse dokunulmamış. Bu örnekten şunu anlamış oluyoruz. Ha demek ki burada bir etnik, ulusal ayrımcılık durumu var. Tabii Kızılbaş olmaları onların çifte katliamdan geçmesine yol açmış, bunu kabul etmemiz lazım.”
“DEVLETİN RAPORLARI YALAN SÖYLÜYOR”
Dersim Katliamı’na ilişkin devlet raporları ve gazetelerde yazılanların çoğunda dezenformasyon uygulandığını ifade eden Doğan Munzuroğlu, sözlerini şu cümlelerle sürdürdü:
“1938’le ilgili anlatımlarının çoğunda şöyle diyor; ‘Şeyhler, pirler’ yani onlara göre gerici liderler, halkı ayaklandırmış ve isyan başlamış. Yani Dersim’de bir isyan olmuş. Şimdi bunu şöyle açıklamak mümkün; madem şeyhler, dede ocakları, pirler bu halkı isyan ettirdi, peki neden katliamda dede ya da pir ocaklarına ya da ‘seyit’ dediğimiz ocaklara diğer isyan eden aşiretler kadar dokunulmadı?
Birçok yerde mesela bakıyorsunuz, Baba Mansur Ocağından Hüseyin Doğan diye biri var. Mesela Hüseyin Doğan, ciddi ciddi devletle iş birliği yapıyor ve gelip yargılamalarda, Seyit Rıza ve arkadaşlarının yargılamalarında da şahitlik yapıyor. Oğlunun yaşının büyütülmesinde de şahitlik yapıyor. Orada resmen destekliyor. Hatta çeşitli dönemlerde de gelip Dersimlileri ikna etmeye çalışıyor.
“O GÜNDEN BUGÜNE DERSİM’DE ÇOK ŞEY DEĞİŞTİ”
Dersim’in 1937 sürecine, oradaki zihniyete, oradaki ruh haline geri dönme imkanı yok. Zaten o mümkün de değil. Çok şey değişti Dersim’de. Mesela dil değişti, kültürel yapı değişti, inanç yapısı büyük oranda dejenere oldu. Ana dilini konuşabilen insan sayısı giderek azalıyor. Yüzde 3-4’e düştü neredeyse. Ama buna rağmen Dersim şu yönünü yitirmedi; kabul etmek lazım, Dersim seküler bir alana kaydı. Türkiye’nin seküler yapısına destek olabilecek, ona kan taşıyabilecek bir kimliğe, topluma dönüştü. Aynı şekilde devlete karşı muhalif kimliğini de büyük oranda yitirmedi. Gerisi, Dersim’in geçmişle çok fazla bir bağının kaldığını düşünmüyorum.”
PİRHA- Son zamanlarda tartışma konusu edilmeye çalışılan Seyit Rıza’nın Dersim için ne ifade ettiğini gazeteci Veli Haydar Güleç’e sorduk. Asıl tartışılması gerekenin devletin yaptığı kötülük olduğunu belirten Güleç, “Devletin Dersim’deki zulmüne karşı başkaldırının ismidir. Diğer yönü devlete boyun eğmeyişin bir sembolüdür. Boyun eğmemiştir, diz çökmemiştir ve zaten bunu ifade ederek idam sehpasına gitmiştir. Onu bugün, bu noktada önemli kılan şey direnişidir” dedi.
Seyit Rıza, 1863’te Ovacık’a bağlı Lertik/Ağdat (Dumantepe) köyünde doğdu. Batı Dersim Şıx Hesenan (Şeyh Hasan) aşiretinin Yukarı Abasan kolundan olan Seyit İbrahim’in altı oğlundan biridir.
Seyit Rıza, Dersim Katliamı’ın yaşandığı 1937’nin yazında daha fazla kan dökülmemesi adına barış görüşmeleri yapmak üzere Erzincan’a doğru yola çıktı. Tarihler 10 Eylül 1937’yi gösterdiğinde Seyit Rıza ve yanında bulunanlar tutuklandı ve Elazığ’a sevki yapıldı.
Adalet Bakanlığı’ndan gelen talimat üzerine, düzmece bir mahkemeyle, 1937 yılında 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan gece yarısı 5 yol arkadaşı ve oğlu ile birlikte Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildi. İdam edilebilmeleri için 74 yaşındaki Seyit Rıza’nın yaşı 54’e indirilirken, oğlu 17 yaşındaki Resik Hüseyin’in yaşı ise 21’e yükseltildi.
Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının idam edilişinin üzerinden tam 86 yıl geçerken, mezar yerleri dahi henüz bilinmiyor. Dersimliler ise 86 yıldır seyitlerinin ve yakınlarının mezar yerlerini arıyor.
Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının idamı sonrasında Dersim’in coğrafyası, kültürü, dili ve inancına yönelik topyekûn bir harekata girişilmiş, resmi rakamlara göre 12-16 bin, bağımsız araştırmacı ve tarihçilere göre ise 50-60 bin civarında Dersimli çocuk, yaşlı, kadın yaşamını yitirdi.
Dersimliler ve dostları her 15 Kasım’da ve Dersim Katliamı’nın kararının verildiği tarih olan 5 Mayıs’ta ‘hiçbir şeyi unutmadık, hiçbir şeyi affetmedik’ diyorlar. Her yıl sadece Dersim’de ve Türkiye’de değil dünyanın birçok yerinde anmalar yapılarak bellek taze tutuluyor.
Son zamanlarda tartışma konusu edilen, geçmişte de dönem dönem pozisyonu tartışma konusu edilmeye çalışılan Seyit Rıza’nın Dersim için ne ifade ettiğini, dosyamızın üçüncü bölümünde Gazeteci Veli Haydar Güleç’e sorduk.
“SEYİT RIZA DEVLETE KARŞI BOYUN EĞMEYİŞİN BİR SEMBOLÜDÜR”
Seyit Rıza’nın, Dersim için çok şey ifade ettiğini, onu öncelikle Dersim’in hafızası olarak görmek gerektiğini vurgulayan Güleç, “Çünkü devletin Dersim’deki zulmüne karşı başkaldırının ismidir. Diğer yönü devlete boyun eğmeyişin bir sembolüdür. Boyun eğmemiştir, diz çökmemiştir ve zaten bunu ifade ederek idam sehpasına gitmiştir. Onu bugün, bu noktada önemli kılan şey direnişidir. Daha da ötesi gidip idam sehpasında sandalyeyi kendi ayağıyla itmiş, kendi idamını kendisi gerçekleştirmiştir. Bu sırf bizi değil o gün o idam seremonisinde yer alan devletin önemli isimlerini de çok etkilemiştir. İhsan Sabri Çağlayan anılarında onun idam sehpasına yürüyüşünü anlatırken ne kadar gerildiğini, bir anda nasıl saygıyla yaklaştığını ifade ediyor” dedi.
“BÜTÜN HALKLARIN TARİHİNDE ÖNEMLİ İSİMLER VARDIR”
Seyit Rıza heykelinin bugün o meydanda, Dersim’de yaşanan zulmün, devletin Dersim’de gerçekleştirdiği soykırımın hafızası olarak durduğunu, bu anlamda Dersim ve Kürt halkı için çok önemli bir isim olduğunu belirten Güleç, bu önemi tarihsel figürlerden örneklerle şöyle açıkladı:
“Bütün halkların tarihinde önemli isimler vardır ve o isimler hep yaşamıştır. Direnişleriyle, düşmana karşı dik duruşlarıyla hep var olmuşlardır. Tarih onları hep yazdı, yazıyor. Bakarsınız Emiliano Zapata Meksika için çok önemli bir isimdir. Devrimin önemli liderlerinden bir tanesidir. Bir köylüdür aynı zamanda. Okumuş, yazmış değil ama giderseniz Meksika’nın her yerinde Emiliano Zapata’nın heykellerini görürsünüz. Hallac-ı Mansur Aleviler için çok önemli bir isimdir. Doğruları söylediği ve doğrular konusunda geri adım atmadığı için derisi yüzülmüştür. Yine Nesimi aynı şekilde doğruları haykırmıştır.
William Wallace İskoçya için çok değerli bir isimdir. İskoç halkının özgürlük mücadelesinde İngilizlere karşı savaşmıştır. Bedelini çok ağır ödemiştir ama o ödediği bedelin karşılığında bugün hala yaşıyor. Onu asan İngilizlerin ismi yok ortada ama onun ismi hala yaşıyor. İskoçya’da gururla anılıyor. Buna benzer birçok isim var tarihte. Seyit Rıza’da bunlar gibidir.”
“SEYİT RIZA’NIN İTİBARINI KİMSE DÜŞÜREMEZ”
Seyit Rıza’ya dönük bir itibarsızlaştırma, onu küçültme, yok sayma, bir şekilde toplum gözünde küçük düşürmeye yönelik çabalar olduğunun altını çizen Güleç, “Bu kimseye bir şey kazandırmaz. Seyit Rıza’nın itibarını kim ne yaparsa yapsın, kim ne söylerse söylesin toplumun nezdinde hiç kimse onun itibarını küçültemez. Bu itibar büyüktür ve hep yaşayacaktır. Küçük hesaplar peşinde koşan, kendince farklı alanlarda kendilerini var etmeye çalışan kimi kişiler, topluluklar bunu yapabilirler ki yapıyorlar ama bunu yaparak aslında kendilerine zarar veriyorlar, Seyit Rıza’ya değil. Çünkü Seyit Rıza’yı yıpratabilecek bir durumları yok onların” değerlendirmesinde bulundu.
“BİR HEYKEL AYNI ZAMANDA BİR HAFIZADIR”
Seyit Rıza’nın duruşuyla, söylemiyle zaten toplumda olması gereken yerde durdurduğunu ve bundan sonra da duracağını söyleyen Güleç, sözü heykele getirerek şunları ekledi:
“Herkesin heykeli dikilmez. Önce bunu görmeleri lazım. Bir heykel aynı zamanda bir hafızadır. Sadece heykel olarak bakmamak lazım ona. Dünyanın neresine giderseniz gidin heykeller size bir hafızayı gösterir, anlatır. O heykellerin mutlaka bir anlamı vardır. Seyit Rıza’nın heykeli de bu anlamda önemlidir. Seyit Rıza’nın heykeline bakan herkes aslında bir şeyi görüyor. Dersim’de yaşanan soykırımı görüyor. Dersim’de bir soykırım yaşanmıştır. O heykel, o soykırımın hafızasıdır aynı zamanda, yani sadece bir birey olarak düşünmemek lazım. O bir toplumun tümünün, orada yaşanan bütün acıların ortak hafızasıdır. Herkesin böyle görmesi, böyle bakması lazım. Seyit Rıza’nın Kürt kimliğini yok sayan, onu o kimlikten azade tutmaya çalışan bir yaklaşım var işin içerisinde. Seyit Rıza Kürt’tür. Seyit Rıza Alevi’dir. Seyit Rıza Yol önderidir. Hem etnik kimliğiyle hem de dinsel kimliğiyle önemli bir isimdir. Buna böyle bakılması lazım.”
“DEVLETİN EN TEPESİNDEKİ İSİM, DERSİM’DE KATLİAM YAPILDIĞINI İTİRAF ETTİ”
Seyit Rıza’yı itibarsızlaştırma çabalarının toplumda bir karşılığı olmayacağının, toplumun bu tür şeylere itibar etmediğinin altını çizen Güleç, “Çünkü toplum bir gerçekle yüzleşmiş, bir gerçeği yaşamış. Kim nasıl bakarsa baksın, istedikleri kadar anti propaganda yapsınlar. Bakın birileri İngiliz işbirlikçisi dedi. Birileri devlete karşı başkaldıran şakiler dedi, şu dedi, bu dedi ama döndük, dolaştık yıllar sonra, aradan geçen 80 küsur yıllık sürecin akabinde bir şeyle yüzleştik. O da şuydu; Bir devletin en tepesindeki isim Dersim’de katliam olduğunu itiraf etti. Devlet Dersim’de katliam yapmıştır dedi. Siyasi hesaplarla ya da başka saiklerle söylenmiş olabilir. Hiç önemli değil ama bir itiraftır bu. İkincisi Dersim’de yaşananları bir tek Dersimliler anlatmadı. Dersim’de o katliamın içerisinde bizzat yer alan devletin kendi memurları, kendi çalışanları da kendi anılarında burada yaşanan kötülüğü bir şekilde anlatmak zorunda kaldılar” şeklinde konuştu.
“ASIL TARTIŞMAMIZ GEREKEN DEVLETİN YAPTIĞI KÖTÜLÜKTÜR”
Hafızayı tartışmak yerine devletin yaptığı kötülüğü tartışmak ve bunun ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden bu sorunun nasıl çözüleceğinin masaya yatırılması gerektiğini ifade eden Gazeteci Veli Haydar Güleç, son olarak şunları kaydetti:
“Tartışmamız gereken budur. Devletin yaptığı kötülüktür. O kötülüğü tartışabilirsek ben inanıyorum ki Dersim halkı Seyit Rıza’ya da onun gibi bu yolda bedel ödemiş bütün Yol önderlerine de aynı şekilde sahip çıkacaktır. Bir heykel üzerinden hiç kimse şunu da düşünmesin. Tabii ki keşke herkesin heykeli dikilebilse ama sorun sadece bir heykel dikmek sorunu değil. Önemli olan oraya sahip çıkabilmek. Orada yaşanan zulme karşı, bu zulmün, bu soykırımın sonuçlarını ortaya çıkarmak önemli. O hafızayı da bu şekilde düşünmek lazım, bu şekilde bakmak lazım.”
PİRHA-Şahin Çiçek’in, 1938 soykırımından kurtulmuş üç çocuğun hikayesini anlattığı, Lorıka Domanu isimli Kırmancki (Zazaca) romanı, Fam Yayınları’ndan çıktı: “Terteleden kim kurtulmuş ki ben de kurtulayım: O yanlış bir cümledir. Orada, o gün herkes ölmedi ama hiç kimse kurtulmadı. O yılın adı 1938 imiş sonra kavradı.”
Şahin Çiçek’in Lorıka Domanu isimli Kırmancki (Zazaca) romanı Fam Yayınları’ndan çıktı. 1938 Dersim soykırımından kurtulmuş üç çocuğun hikayesini anlatan kitap, “Bazı isimler dışında burada yazan her şey gerçektir” cümlesiyle başlıyor.
CESETLER ALTINDA KALARAK KURTULMUŞ ÜÇ ÇOCUĞUN HİKAYESİ
Romanda, henüz dokuz yaşında iken ölüler arasından sağ kurtulan Yemose, “Keşke aklımı yitirseydim de bu yaşadıklarımızı hatırlamasaydım” diyor. Yemose’nin hiçbir zaman unutamadığı o toplu kıyımdan yaralı kurtulan üç çocuğun hikayesi burada başlıyor.
Romanın devamında Zuğur Deresi’nde ağır makinalı tüfeklerin kurşunlarından, cesetler altında kalarak kurtulmuş yaralı bir bedeni, ruhları hep yaralı kalmış iki kardeş, bir kuzen üç çocuğun; hayatta kalma mücadelesini ve sonrasını okuyoruz.
FELEĞİN CAN ALMAYA YETİŞEMEDİĞİ VAKİTLER
Ölüler, yaralılar, birbiri üzerine yığılmış insanlar, inleyenler, ölmek için bekleyenlerin yakarışları arasında feleğin can almaya yetişemediği vakitlere gidiyoruz.
1938 tertelesinden sonra, dünyanın dört bir yanına dağılan Dersimlilerin hikayesine, yazarımız İstanbul’dan katılıyor. İstanbul’da buluştuğu anlatıcının yaşadıklarını dinleyerek, yaşadıklarını kaydederek ona şahit oluyor. Yaşadıklarını yazara detayları ile anlatan Yemos’un önce hiçbir şey hatırlamayarak yaşadığı bir yıl ve sonrasında ölümü ile sonlanıyor kitap.
ÜÇ ÇOCUĞUN HİKAYESİ BİNLERCE DERSİMLİ’NİN HİKAYESİDİR
Yemoş, değiştirilmiş adı ile Emine, İstanbul’da kendi toprağından uzakta bir yerde yatıyor şimdi. Onun ve diğer iki çocuğun hikayesi, binlerce Dersimli’nin hikayesidir. Üç çocuğun gerçeği üzerinden binlerce Dersimli’nin yaşadıklarına bir daha şahit olarak, bir daha yaşayarak kitabın kapağını kapatıyoruz.
Lorıka Domanu, 1938 tertelesini yalın ama detaylı bir işleyiş ile anlatıyor. Dersimli’nin 1938 belleğini anlatırken, tarihsel ve sosyolojik arka planı ince bir şekilde aktarıyor.
KIRMANCKİ YAZILI EDEBİYATINA DEĞERLİ BİR KATKI
Şahin Çiçek tarafından kaleme alınan, Fam Yayınları logosu ile yayınlanan Lorıka Domanu isimli roman, son yıllarda yayınlanan Zazaca/Kırmançca yazılı edebiyatına eklenen özel bir metin ve çok değerli bir katkı niteliğindedir. Yazarın akıcı bir anlatımı var, dil oldukça sade ve özenli kurulmuş. Cümleler ritimli kelimelerle örülmüş. Hikaye üzerine detaylı çalışılmış, önemli bir hakikat okuyucuya aktarılmıştır. Dağı, taşı, ırmağı, vadisi, cümle canlısı ile her yanından ölmüş, yaralanmış bir coğrafyanın tarihinden bir yıl ama yaralı bir ömür olan 1938’in hakikatidir anlatılan.